BÖLGESEL GELİŞMELER
İHH ve İnsani
Diplomasisi
Aralık ‘ta İHH’nın Suriye’de muhalifler ve Esad rejimi yanlıları arasında aracılı ettiği yaralı takası, muhtevası ve sonuçları itibarıyla görece ufak çaplı bir insani diplomasi uygulaması örneği teşkil etmekle birlikte Türkiye’de hükümet-dışı
insani girişimciliğin hangi noktalara geldiğinin gösterilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Dahası, bu uygulama, özellikle de İHH’nın ilk insani diplomasi uygulaması
da değildir.
Hüsrev TABAK
2
015 yılının Aralık ayının son
haftasında İHH (İnsani Yardım Vakfı) Suriye’de muhalifler ve Esad rejimi yanlıları arasında
yaralı ve hasta takasına aracılık etti.
Buna göre, BM’nin arabuluculuğunda, Türkiye ve Lübnan devletlerinin lojistik uygulayıcılığında
ve İran’ın taraflığında Suriye muhalifleri ve Esad rejimi ile yapılan
görüşmeler sonucu varılan anlaşma
kapsamında aralarında İHH’nın
da bulunduğu insani yardım kuruluşları eliyle muhaliflerin ablukası altındaki Fua’dan 107’si yaralı
58
olmak üzere 338 rejim yanlısı Suriyeli ile rejimin ablukası altındaki Zabadani’den 54’ü yaralı 126
muhalif Suriyeli eş zamanlı olarak
takas edilmişlerdir. Rejim yanlısı yaralılar ve aileleri önce Hatay,
oradan da Suriye rejiminin kontrolündeki Seyyide Zeyneb bölgesine transfer edilmek üzere Türk
Hava Yolları (THY) tarafından
tahsis edilen uçakla Lübnan’a götürülürken, muhalif yaralılar ve aileleri önce Beyrut’a oradan da yine
THY tarafından eş zamanlı olarak
tahsis edilen uçakla Türkiye’ye
getirilmişler ve tedavilerine başlanmıştır. Anlaşma gereği aynı gün
içerisinde gerçekleştirilen yaralı takası ve mobilizasyonu kapsamında,
rejim yanlısı Suriyeliler, Lübnan’a
götürülmek üzere İHH aracılığıyla
Hatay’a sevk edilirlerken yol güvenliklerini muhalif Fetih Ordusu
sağlamıştır. Takas sürecinde, BM
İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin ve Suriye Kızılayı’nın gözetiminde ülkenin kuzeyindeki operasyonu İHH yürütürken, güneyindekini de Uluslararası Kızılhaç
Örgütü yürütmüştür. Ancak İHH
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
açısından asıl önemli olan sürece
BM’nin daveti üzerine dâhil olması ve sürecin gerçekleştirilebilmesi için 1.5 ay gibi kısa bir sürede,
hem BM ve Suriyeli muhalifler,
hem Suriyeli muhalifler ve diğer
taraflar, hem de diğer taraflar ve
Türkiye tarafındaki görevliler arasında koordinasyon görevi üstlenmiş olmasıdır.
Açıkça görüleceği üzere yoğun
bir ‘diplomasi’ trafiği yürütülerek
gerçekleştirilen yaralı takası, savaşa taraf birçok grubu insani amaç
ve gayeyle harekete geçirerek ortak
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
hareket etmelerini sağlarken; İHH
gibi hükümet-dışı kuruluşların
önemini ve alabilecekleri sorumlulukların ciddiyetini de gözler
önüne sermektedir. Bu yaralı takası, muhtevası ve sonuçları itibarıyla görece ufak çaplı bir insani
diplomasi uygulaması örneği teşkil
etmekle birlikte Türkiye’de hükümet-dışı insani girişimciliğin hangi
noktalara geldiğinin gösterilmesi
açısından da büyük önem taşımaktadır. Dahası, bu uygulama, özellikle de İHH’nın ilk insani diplomasi uygulaması da değildir; hatta
daha önceki başarılı girişimlerin
gölgesinde kalacak niteliktedir.
Bu insani diplomasi girişimlerinden insani olarak en önemlisi,
2013’te İHH’nın aracılığında Esad
rejimi tarafından tutuklanmış olan
2,130 Suriyeli muhalif savaş esirinin serbest bırakılmasıdır. Buna
göre, İHH’nın Türkiye ve Katar’ın
gözetiminde İran, Suriye rejimi ve
Suriyeli muhalifler (Özgür Suriye
Ordusu) ile yürüttüğü görüşmeler
sonucunda varılan takas anlaşması
kapsamında Esad yönetimi aralarında dört Türkiye vatandaşının
59
BÖLGESEL GELİŞMELER
ve yabancı gazetecilerin de bulunduğu toplamda 2,137 kişiyi, Suriyeli muhalifler de esir aldıkları 48
İranlıyı serbest bırakmak konusunda anlaşmışlardır. Esir takası,
İHH’nın İranlı esirlerin Şam’ın
Duma bölgesinde serbest bırakılmalarına eşlik etmesi ve Esad rejiminin İçişleri Bakanlığında tuttuğu sivillerin otobüslerle tahliyesiyle
gerçekleştirilmiştir. İHH yetkilileri
ile yaptığım kişisel görüşmelerde,
bu esir takasının, 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilmiş en
büyük sivil savaş esiri değişimi olduğunu ifade etmişlerdir.
İHH’nın Suriye’de sivillerin salıverilmesine yönelik başka insani
diplomasi uygulamaları da olmuştur. Bu girişimlerden ilkini Mayıs
2012’de Türkiyeli gazeteciler Adem
Özköse ve Hamit Coşkun’un salıverilmesi oluşturmaktadır. Suriye
İç Savaşı’nın başladığı dönemde
ülkeye savaşa ilişkin belgesel hazırlamak amacıyla giden Adem
Özköse ve Hamit Coşkun, rejim
güçleri tarafından tutuklanmış ve
Türkiye makamlarına haber verilmeksizin hapsedilmişlerdir. Kendilerinden haber alamayan aileleri
İHH’ya başvurmuş ve rejim güçleriyle arabuluculuk yaparak hayattalarsa iki gazeteciyi ‘kurtarmalarını’ istemişlerdir. İHH başkanı
Bülent Yıldırım’ın ifadesiyle rejim
kontrolü altındaki bölgeleri ‘köy
köy arayan’ İHH ekipleri, İran’ın
da yardımıyla iki gazetecinin önce
hayatta olduğunu ardından tutuldukları yeri tespit etmiş ve salıverilmeleri için girişimlere başlamışlardır. Yine İran’ın arabuluculuğunda ve İHH’nın rejim yönetimiyle
sürdürdüğü görüşmeler sonucunda
Suriye’den Tahran’a götürülen iki
gazeteci, Tahran’da Türk yetkililere teslim edilmişler ve Türkiye’ye
60
dönmüşlerdir. Bu olay İHH’nın
insani diplomasi alanında yaptığı
ve basının çokça ilgi gösterdiği bir
uygulama olmuştur. Bu ilginin bir
sebebi, hükümet-dışı bir kuruluşun insani diplomasi girişiminin
takdiriyken, diğeri İHH’nın ve kaçırılan gazetecilerin Suriye’deki faaliyetlerinden duyulan şüphe oluşturmuştur. Bu noktada özellikle
AKP hükümetleri ve İHH arasında
olduğu varsayılan ortak siyasi motivasyon zemini ve AKP’nin Suriye
politikasına yönelik ülkedeki özellikle de muhalif medyada hakim
eleştirel söylem, eleştirilerin yönü
konusunda belirleyici olmuştur. Bu
konuya aşağıda, hükümet ve İHH
arasındaki ilişkiyi açıkladığımız bölümde yeniden değineceğiz.
İki gazetecinin salıverilmesini,
2012 ve 2013 yıllarında Suriye’de
muhalif gruplar tarafından kaçırılan 70 İranlının İHH’nın girişimleriyle serbest bırakılmaları izlemiştir. İHH’nın Suriye’deki insani
diplomasi uğraşları 2013 sonrasında IŞİD tarafından kaçırılan
gazeteci ve insani yardım kuruluşu çalışanlarının kurtarılmalarına
ilişkin girişimlerle sürmüştür. İHH
yetkilileriyle görüşmelerimde bana
söylendiği üzere, Suriye’de kaçırılan ve sonradan IŞİD tarafından
infaz edilen yabancıların bir kısmının aileleri, Amerika ve Avrupa’dan sivil ve hükümet düzeyinde üst düzey görevliler aracılığıyla
İHH’ya arabuluculuk yapması için
başvurmuşlardır. Ancak İHH’nın
IŞİD nezdinde yaptığı girişimler
başarıya ulaşmamıştır. İHH yetkilileri, bunu IŞİD’in arabuluculuğa ve müzakereye ilişkin ne İslam
hukukunu, ne evrensel kuralları
ne de yerel/kültürel değerleri takip
etmesine ve aracılık için gelenleri öldürmekten beis duymasına
bağlamaktadır. Buna göre IŞİD
kendileriyle kurulabilecek ‘insani’
odaklı iletişimi mümkün kılacak
değerlerden ve iletişim kanallarından yoksun olarak tasvir edilmektedir.
Bu nokta önemlidir; çünkü
İHH karşımızda, sahada her türlü tarafla görüşebilmeyi başarmış
bir yapı olarak durmaktadır. Bu
kapsamda yerinde bir örnek olarak İHH’nın Pakistan’da El-Kaide
ile görüşerek kaçırılan iki Çek asıllı
kadının serbest bırakılmasını sağlaması verilebilir. Buna göre Hana
Humpalova ve Antonie Chrastecka isimli Çek vatandaşı iki kadın,
2013’te İran’dan Hindistan’a gitmek için bindikleri otobüsün Pakistan’da El-Kaide’ye bağlı silahlı
güçlerin yol kontrolü yaptıkları sırada durdurulması sonrasında kaçırılmış, ancak tüm girişimlere rağmen serbest bırakılmamışlardır. Ailelerin İHH’ya yaptıkları başvuru
sonucunda harekete geçen İHH,
iki Çek kadını rehin tutan silahlı grupla görüşmüş ve rehinelerin
serbest bırakılmalarına aracılık etmiştir. Bu anlamda İHH sahada
her türlü grupla müzakere etme
tecrübesi kazanmıştır. Bu tecrübenin hayat bulduğu ve burada yer
vereceğimiz son örnek, İHH’nın
Filipinler’de Bangsomoro Barış Süreci’nin takibini yürüten Gözlemci Heyeti’ne üye olarak atanması,
İHH’nın uluslararası arabuluculuk
faaliyetleri noktasında geldiği yeri
göstermesi bakımından çok önemlidir.
Buna göre İHH, 2014’te Filipinler’de Filipin hükümeti ile Moro’da yerleşik Moro İslami Kurtuluş
Cephesi (MILF) arasındaki çatışmayı sonlandırmak için uluslararası toplumun gözetiminde ve
yönlendirmesiyle kurulan ve silah
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
bırakma ile Bangsamoro Özerk Yönetimi’nin kurulması sürecini izlemekle görevli Gözlemci Heyeti’ne
(Third Party Monitoring Team) üye
olarak atanmıştır. Filipinler’de ülkedeki sömürge yönetiminin sonlandığı 1940’lara dayanan ve öncelikle devletin iskân politikalarına
tepki olarak başlayan Müslüman
topluluk ayaklanmasının son bulması adına yürütülen barış inşası ve
arabuluculuk girişimleri, 2012’de
Filipinler hükümeti ve Kurtuluş
Cephesi’nin imzaladığı çerçeve
anlaşma ile sonuç doğuracak bir
niteliğe erişmiştir. Çerçeve anlaşma kapsamında barışın tesisinin
izlenmesi, Kurtuluş Cephesi’nin
silah bırakmasının koşullarının
hazırlanması ve takip edilmesi ve
anlaşma sonucunda kurulacak olan
Bangsamoro Özerk Yönetimi’nin
oluşturulmasını izlemek adına
uluslararası üyeli bir Gözlemci
Heyeti oluşturulmuştur. Bu heyet
tarafların barışın inşasına ve sürdürülmesine ilişkin performanslarını
kayıt altına alacak ve muhtemel
başarısızlıkta bunun sorumlularını tespit etmekle görevli olacaktır.
5 üyeden oluşan bu bağımsız yapı
Filipinler Hükümeti ve Kurtuluş
Cephesi’nin önereceği birer ulusal
sivil toplum kuruluşu ve birer de
uluslararası sivil toplum kuruşundan oluşacak ve heyete, AB’nin
Filipinler eski Büyükelçisi Alistair
MacDonald başkanlık edecektir.
Heyetin gözetiminde 2015 yılının
ortalarında ilk ve sembolik silah bırakma gerçekleştirilmiştir. Kurtuluş
Cephesi’nin bu heyet için önerdiği
isim İHH olmuştur ve İHH 2014
yılından beri Gözlemci Heyeti’nde
aktif olarak görev almakta ve barışı
tesisi için arabuluculuk çalışmaları
yürütmektedir. İHH yetkilileriyle
yaptığım görüşmelerde Kurtuluş
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
Cephesi’nin neden İHH’yı istediğine ilişkin soruma, kendilerinin de benzer bir soruyu Kurtuluş Cephesi başkanı Hacı Murat
İbrahim’e yönelttiklerini ve şu yanıtı aldıklarını ifade ederek cevap
verdiler: “Tüm ümmete hizmet
eden İHH’nın böyle bir sorumluluğa ihtiyacı vardır… Ayrıca İslam
dünyasında böyle bir sorumluluğu
üstlenebilecek çapta başka bir kuruluş da yok”.
Bu alıntı, İHH’nın İslam dünyasında doldurduğu düşünülen
boşluğu açıkça ortaya koymaktadır. Uluslararası alanda böyle bir
sorumluluk üstlenmek İHH için
ayrıca önem arz etmektedir. İHH
yetkilileriyle yaptığım görüşmelerde ifade ettikleri üzere Gözlemci
Heyeti gibi uluslararası bir yapının parçası olmak onlar için fazlaca
‘eğitici’ olmuş ve onlara özgüven
kazandırmıştır. İHH bu kapsamda bu tecrübesini yeni misyonlara
dönüştürmek istemekte ve dünyanın pek çok yerinde kanayan yara
halini almış sorunlara çare olmak
için kullanmak niyetindedir. Bir
yetkilinin görüşmemizde ifade ettiği üzere “Bangsamoro Barış Süreci
başarıyla tamamlanırsa bu tecrübe
İHH’yı benzer problemlerin yaşandığı Arakan’da, Doğu Türkistan’da,
Patani’de tarafları barış masasına
çağıracak nitelikte bir yapı haline
getirecektir”.
İnsani yardımla yetinmeyerek,
bunun da ötesinde insani yardım
gerektirecek durumların ortadan
kaldırılması gayesiyle hareket eden
İHH, bu anlamda, insani diplomasi noktasında önemli tecrübeler edinmiş ve bunu ileride daha
büyük çalışmalarda kullanmak istemektedir.
İHH’nın insani diplomasi çalışması yürüttüğü neredeyse her
durumda Türkiye diplomatik yetkilileri asgari destek sunmuş görünmektedirler. Bu durum gerek
Aralık ayındaki yaralı takası, gerek
gazetecilerin kurtarılması, gerek
de Filipinler’deki barış sürecinin
izlenmesinde böyle olmuştur. Örneğin, Filipinler’de İHH Gözlemci Heyeti’nde görevliyken, Türkiye
silah bırakma heyetine başkanlık
etmiş ve 2010 yılında başlayan
ve çerçeve anlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanan arabuluculuk
sürecinde de görev almıştır. Ancak bu demek değildir ki İHH ve
Türkiye hükümeti birlikte hareket
etmektedirler. Bu noktanın altını
çizmek önemlidir. Çünkü aksi bir
yargı İHH’nın, yani hükümet-dışı
bir yapının, insani başarılarına gölge düşürecektir. Hükümet ve İHH
ortak hareket etmekten ziyade ortak zihni çerçevelere sahiplerdir;
örneğin tarihsel sorumluluk, İslami
uluslararasıcılık, insani diplomasi,
medeniyet mirası gibi kavramlar
her iki aktör tarafından da paylaşılmaktadır. Bunun anlamı şudur,
hükümet ve İHH yer yer benzer
hassasiyetlerle hareket etmekte ve
aynı coğrafyalarda benzer kaygılarla faaliyet yürütmektedirler. Ancak,
farklılaştıkları çok fazla durum da
oluşmaktadır. Örneğin İHH, hükümetin Suriye politikasındaki
retoriklerinin, İHH’nın sahada
yürüttüğü insani yardım ve insani diplomasi faaliyetlerine büyük
zararlar verdiğini düşünmektedir.
Benzer şekilde, 2015’in Aralık
ayında Türkiye ve İsrail arasındaki
yakınlaşmaya İHH karşı durmakta ve hükümeti paylaştıkları zihni
çerçeveleri terk ettiği için eleştirmektedir.
Dr., Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi
61
Download

Aralık `ta İHH`nın Suriye`de muhalifler ve Esad rejimi yanlı