1
SUÇA DİNİ DEĞERLERLE İRTİFA KAYBETTİRMEK
Prof. Dr. Mustafa TEKİN1
Sürekli bir mücadelenin içinden geçen insan hayatı, olumlu sonuçlar kadar suç gibi
olumsuz sonuçlar da üretir. Diğer varlıklardan farklı olarak insan, aynı zamanda bir “değer”
ürettiği için önemli bir konum kazanır. Diğer yandan insanı diğer varlıklardan farklı kılan bir
niteliği akıl ise bir diğeri de iradedir. Bunun anlamı; insanın hayatı boyunca karşılaştığı
sorunlar karşısında aklı ile en uygun çözüm yollarını bulması ve “iyi” olma konusundaki
iradesinin süreklilik kazanmasıdır.
Suç, insan toplumlarının bir gerçeği olmakla birlikte bir kaderi değildir. Bir başka
deyişle, “suç” toplum hayatında karşılaşabileceğimiz bir gerçektir; ancak bu durum “suç”lara
karşı mücadele edilmesinin önünde emngel olamaz. Bu anlamda insanı çevreleyen koşullar
etkili olmakla birlikte, onu suçun ortaya çıkmasının yegane faktörü olarak göstermek de bir
tür kaderciliktir. Dikkat edilirse, “kader kurnabı” şeklindeki nitelemeler buna atıfta
bulunmaktadır.
Bu durumda “suçların artışını önlemek için ne yapmak gerekir?” sorusu çne
çıkmaktadır. Hiç şüphesiz böyle bir soruya cevap olarak verilebilecek bir çok şık vardır. Belki
bu şıklardan birisi, sıkı güvenlik tedbirleri olarak zikredilebilir. Nitekim günümüzde devletin
güvenlik kuvvetlerinin yanında mobese kameralar, zırhlar,kilitler vb. ile hem koruma
amaçlanmakta, hem de suç önlenmeye çalışılmaktadır. Fakat eskiden beri bildiğimiz üzere
sadece dışsal faktörlerle suçu önlemek mümkün olmadığı gibi, teknolojinin de bizzat suç için
araçsallaştırılması söz konusu olabilir.
O zaman insanı içeriden yakalayacak daha sürekli bir tedbir üzerinde durmak
gerekmektedir. Bu da insanın bir takım aşkın değerleri yüklenerek kendi iradesi ile suçlardan
uzak durması anlamına gelmektedir. Bu anlamda dini değerler, insanın Tanrı, insan ve çevre
ile ilişkilerini düzenleyen; ona irade eğitimi yaptıran; sabır, tahammül, şükür ve tevekkül gibi
kavramlarla kendisini suça iten unsurlara karşı direnen ve tüm bunların mükafatını öte
dünyada alacağını söyleyen “telafi” mekanizması işleten en geniş çerçeveyi ifade eder.
Biz bu tebliğde, dini değerlerin suçların azaltılmasında nasıl işlevsel olduğunu
tartışacak ve bu dini değerlerin nasıl yapulandırılması gerektiği üzerinde duracağız.
Hapishane ve denetimli serbestlik kavramlarını da bu analizlerimizin içine dahil edeceğiz.
Anahtar Kelimeler: Suç, Denetimli Serbestlik, Dini Değer, Sabır, Maneviyat.
1
 İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi A.B.D. Başkanı.
2
TO REDUCE CRIMINALITY BY RELIGIOUS VALUES
Human life that passes through steadily struggles make useful and negative results.
Human being as a different entity, at the same time make values. On the ather hand, Human is
different from other presences with reason and willpower. This means; Human must find
favorable formula with reason and use willpower to be perfect men or women.
Criminality is a reality in society but is not a fortune. In other words, criminality is a
reality that we witness; but this situation does not prevent from struggle with criminalities.
Conditions enveloping human are factors to commit a crime but conditions are not only
factor. The statement of “victim of Fortune” indicates this negative situation.
So, we can ask a question; What must we make to prevent from rising criminality?
Beyond any doubt, there are many options for answering the question. Forexample, we can
mention hard security as an answer. So tehere are cameras, armous, locks in society to prevent
from criminality. But are they enough to make a positive result? In our opinion: No.
So we must stress some precautions. One of options is transcendent values. Human
must learn transcendent values and must avoid criminalities with his/her willpower. In this
mean, religious values perform relations between God, Human and environment
appropriately; and they motivate for education of willpower and they teach some conceptions
like patience, toleration, thakfulness and resignation that they supply to resist against
criminality. Besides, religious discourses state big prizes in day of resurrection.
We, in this paper, will discuss functions of religious values for reducing criminality
and will emphisize to be structured religious values in society and specially in education. We
will implicate cenceptions of jail and supervised release to our interpretations.
Key Words: Criminality, Supervised Release, Religious Values, Patience,
Spirituality.
A) Giriş ve Kavramsal Çerçeve:
Toplum, girift ilişkiler ağıından oluşan bir yapıdır. Bu yapı, insanlardan
oluşmakla birlikte, insan ile toplum arasındaki ilişkiler sanıldığı kadar basit analizlerin
konusu değildirler. İnsana bakarak toplumun yapısını ortaya çıkarmak mümkün
değildir. Bu açıdan söz gelimi; Durkheim, toplumun insanların toplamına eşit bir varlık
3
olmadığını, bunun üzerinde bir varlık ve metafizik kazandığını ve sonra da bireyleri
şekillendirdiğini belirtir. Ona göre, her bir fertte toplumu seyretmek mümkündür.2
İnsan bir toplumun dolayısıyla bir kültürün içine doğmaktadır. Bu kültür insanı,
maddi ve manevi birçok boyutlarıyla etkilemekte hatta şekillendirmektedir. Dolayısıyla
insan, büyük oranda kendi değersel sınırlarını da bu kültürün kalıpları içerisinde
öğrenmektedir. Din, bir yandan bu kültürel kalıplarda önemli oranda içerilen pratikler
olarak, diğer yandan varoluşsal bir konumla insanda buluşur. Bunun anlamı; kültürün
etkileyicili ve hatta belirleyici karakteridir.
Hiç şüphesiz insan, sadece kültür tarafından belirlenen pasif bir varlık değildir;
aynı zamanda bu kültüre katkılarda da bulunur ve onu üretir. Fakat şunu da kabul
etmemiz gerekir ki, insanlaR büyük oranda kültürel öğrenmişlikler üzerinden davranış
kalıpları geliştirirler. Üzerinde düşünülmediği zaman, davranış kalıpları her zaman
“doğru” olanı ifade etmez.
Toplum, aynı zamanda farklı gerçeklerin tezahür ettiği geniş bir alanı ifade eder.
Toplum, idealize edilemeyeceği gibi ideal toplumlar da ancak varılması gereken bir
hedefi belirtirler sadece. Dolayısıyla suç da bir toplumsal gerçektir. Tabii ki, bu durum,
“suç”un normalleşmesini sağlayamayacağı gibi onu da mazur göstermez. Ancak böyle
bir zihni bilinçle işe başlamak, suçlara karşı da daha gerçekçi bir yaklaşımın nasıl
sağlanacağı konusunda bir başlangıç noktası oluşturur.
Bu tebliğdeki temel problemimiz; suç ve din arasındaki ilişki. Meseleyi böyle
ortaya koyduğumuzda, suç ve din arasındaki karşılıklı etkiler kadar suçluların dine
bakışı, dinin suç ve suçlulara bakışı gibi altbaşlıkların da bu korelasyonda yer aldığı
görülebilir. Ancak biz daha özel bir soruyu burada cevaplandırmaya çalışacağız. Din ve
dini değerlerin suçun azaltılmasında rolü var mıdır? Varsa nasıldır? Arkasından da
denetimli serbestlik uygulamalarının bu bağlamda nasıl değerlendirileceğidir?
Bu
soruları cevaplandırabilmek için önce temel kavramlarımıza dair bir çerçeve çizmek
gerekiyor. Ardından “insan” denilen varlığı bu bağlamda ele almamız, din-suç ilişkisine
değinmemiz ve en sonra da dinin suçun azaltılmasındaki rolünü tartışmamız elzem
görünüyor.
Tebliğimizin anahtar kavramlarından birisi suçtur. Suç, özü itibarıyla yanlış olan
bir fiilin yapılması ve tam da bu sebeple hukuk tarafından da yasaklanmış olan fiilleri
kapsamaktadır. Suçun bu içeriği temelde iki noktayı önplana çıkarmaktadır. Birincisi
2
Emile Durkheim, Toplumsal İşbölümü, Çev. Özer Ozankaya, İst., Cem Yay., 2006, ss. 161-164.
4
şöyle bir soru ile ifade edilebilir; suç hukuk tarafından yasaklandığı için mi yoksa
özünde yanlış olduğu için mi bu şekilde nitelendirilmektedir? Esasen, bir şey özünde
“kötü” olduğu için onun suç kapsamına alınması gerekir. Fakat bir toplumsal düzen
gereğince hukuk da bu suçların kapsamını genişletebilmektedir. Bu anlamda hukuk
normlarının özünde kötü olan şeyleri suç kabul etme noktasında kendisine bir hareket
alanı açması, toplumsal düzenin daha sağlıklı işlemesini temin eder. Ancak tarihsel
süreçte bazı örneklerde görüleceği üzere otoriter ve totaliter kimi yönetimlerin hukuku
bir baskı aracı olarak kullandıkları ve suçun çerçevesini olabildiğince genişlettikleri
vakidir.
Özünde kötü olan ve insan aklının “suç” olarak niteleyeceği fiillerden
bahsedilebilir. Meselâ; adam öldürmek, zina etmek, hırsızlık yapmak böyledir. Dinler
de bu kötü fiilleri suç kabul ederek insanlara hatırlatmışlardır. Söz gelimi; On Emir’de
adam öldürmek, zina etmek, hırsızlık yapmak, yalancı şahitlik ve komşunun hiçbir
şeyine göz dikmemek suç kabul edilen fiillerdir. 3 Kur’an-ı Kerim de aynı şekilde
bunları suç olarak nitelendirmektedir. 4 Öte yandan bunlar, aynı zamanda toplumsal
normlar tarafından da suç kabul edilmekte, kanuni olanın dışında toplumsal
yaptırımları da beraberinde getirmektedir. Toplum, bu suçlar karşısında kınama,
ayrıştırma,
dışlama
gibi
tepkilerle
onların
sosyal
norm
olma
niteliklerini
kuvvetlendirmektedir. Zaten hukuki normlarla, sosyal normlar birbirleriyle örtüşme
içinde olmalıdırlar.
Fakat bir nokta özenle belirtilmelidir. Suç, toplumda negatif bir bakış açısıyla
karşılanmakla birlikte toplumsal bir realitedir. Tarihsel süreçte suçun işlenmediği bir
toplum görülmemiştir. Hatta peygamberlerin kurumsallaştırdığı toplum yapılarında
da suçlar işlenmeye devam etmiştir. Bu bağlamda suçların sıfırlandığı bir toplumdan
bahsetmek imkansızdır. Ancak suçların asgari düzeye indirilmesinden söz edilebilir ki, o
da kültür, sosyo-ekonomik durum vb. sebeplerle bağlantılı olarak azalabilir. Bu sebeple
gerçekçi bir toplumsal hedef, olabildiğince suçlara irtifa kaybettirmek olmalıdır.
Bu durumda “suç”u, insanın yaşadığı şartlardan bağımsız ele almamız söz
konusu değildir. Tabii ki bu ifade, sosyal koşulları tamamen belirleyici kılmamızı
gerektirmez. Aksi halde insanın iradesi, seçimleri ve direncinden bahsetmek imkansız
hale gelir. Belki bu noktada insanı suça iten unsurları kısaca zikredebiliriz. Meselâ;
ekonomik yetersizlikler, aileden yoksunluk, sorunlarla başa çıkabilme bilincinden
3
www.gotquestions.org/Turkce/onemir.html
5
yoksunluk, kişilik gelişimindeki yetersizlikler bunlardan bazılarıdır. Dolayısıyla kişinin
bir toplum üyesi olduğu andan itibaren topluma sağlıklı olarak kazandırılması başat bir
öneme sahip olmaktadır. Bu anlamda ailenin, suçlarla mücadelede en etkin rolü
oynayan (f)aktör olarak zikredilmesi gerekir. Özellikle parçalanmış ailelerin
çocuklarında suç işleme eğilimleri yükselmektedir. Bu çocuklar bir aile sevgisi ve
ortamından
yoksun
olduklarından
suç
ağlarının
daha
kolay
ağlarına
düşebilmektedirler. Tinerci çocuklar, sokak çocukları, dışlananlar bunlar için iyi bir
örnek oluşturuyor. Diğer yandan ailenin çocuğun sosyalleşmesindeki yüksek katkısı,
daha sonraki süreçte suçtan uzak kalmasını sağlamaktadır. Ailenin önemli sosyal
fonksiyonlarından birisi de, sorunlarla nasıl başa çıkılabileceği yönünde çocuklara derin
bir deneyim kazandırmasıdır. Meselâ; çokça kavgaların ve şiddetin olduğu ailelerde,
kavga, çatışma ve şiddet de bir sorun çözme yöntemi olarak çocuk tarafından da
benimsenebilmektedir ki, bu durum toplumsal ilişkilere doğru yayılan bir bilinçsizlik
düzeyi oluşturmaktadır. Buna ek olarak arkadaş çevresi, sosyal çevre de suç düzeylerini
etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Dolayısıyla suçları etkileyen faktörleri
“çoklu” olarak zikretmek gerekmektedir. Temel hedef ise, aslında insanları suça iten bu
faktörleri yok etmeye çalışmaktır.
Bir toplumda en ideal olan insanların her bakımdan çok iyi eğitilerek suçtan
azade kalmasıdır. Ancak suçlar vardır ve işlenmeye devam etmektedir. Aynı zamanda
bu suçların cezalandırılması da toplum sağlığı ve düzeni açısından kaçınılmazdır. Suçun
karşılığı cezalandırma, tarihsel süreçte tüm toplumların ortak uygulaması olmuştur.
Fakat bu suçlara verilen cezalar toplumdan topluma değişmektedir. Hatta dönem
dönem de değişmektedir. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu isimli kitabında
geçmişte insanlara suç karşılığında bedensel cezaların verildiğini, bugün ise hapis
cezasına çarptırıldığından bahseder.5 Bugün hakikaten tüm suçlara hapis cexzalarının
verilmesi ve hatta bunların çok uzun süreli olabilmesi idam cezalarının kaldırılmasıyla
birlikte düşünüldüğünde bir “telafi”yi içerse de, farklı eleştirilerin konusu olmaktadır.
Bu bağlamda, uzun süreli hapis cezalarının hem suçları önleme hem de suçluyu ıslah
etme noktasında işlevsel olamadığı bilinen bir gerçektir. Halbuki cezadan asıl
hedeflenen ıslahtır.
Tam da bu noktada uygulama konusu olan Denetimli Serbestlik üzerinde
durmayı haketmektedir. Bilindiği gibi hükümlülerin mahkumiyetlerinin son bir yılını
4
Meselâ bkz. 4/Nisa, 93; 17/İsra, 32.
6
dışarıda gözetimli bir şekilde geçirmelerini ve bu arada ıslah etme, düzene uyma,
topluma adaptasyonu hedefleyen Denetimli Serbestlik seminerleri, uygulamaları ile bir
sistem olarak
dikkat
çekmektedir.
Suçlular
yeniden
hayata
başlama,
ümit,
kazanımlarını heba etmeme gibi duyguların uyanmasına sebep olan Denetimli
Serbestliğin belki kademeli olarak süresinin artırılması düşünülebilir. Dolayısıyla
Denetimli Serbestlik uygulamasının bizzat kendisinin suçların azaltılması bağlamında
bir imkan oluşturabileceğini kabul edebiliriz.
B) Din ve İnsan:
Suçun bir toplumun realitesi olduğunu belirtmiştik. Suçların azaltılması temel
bir hedef olunca ve suçun aktörü de insan olunca, şayet dinin suçların azaltılmasındaki
rolünden bahsedeceksek din ve insan ilişkilerini ya da dinin insana bakışını da kısaca ele
almamız gerekmektedir. Çünkü genelde temel sorun; “insan”ın total anlamda
“ne”liğine dair isabetli
görüşler ortaya
koyamamasından
kaynaklanmaktadır.
İdeolojiler çoğunlukla dünyevi karakterli olduğundan, insanın yaratılış gerçeği,
dünyada bulunuş amacı ve en önemlisi ölümden sonraki hayatına dair ya kapsamlı bir
şey sunamamakta ya da insanı dünya ile sınırlı bir anlam dünyasına mahkum
etmektedir. Halbuki insan varoluşunun kapsamlı ele alınışı ancak din ile mümkün
olabilmektedir. Özellikle ölümden sonraki hayat, ideolojilerin krizi haline gelmektedir.
Burada dinin ve özelde İslam’ın insana bakışı ve onu konumlandırışı, suç üzerine
konuşmayı öncelemelidir. İnsanı diğer varlıklardan ayırt eden iki niteliği akıl ve
iradesidir. Bu, bir yandan onun değer üretmesi, üzerine düşünmesi, emanete sahip
çıkması, diğer yandan da bilinçli seçimlerini ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim, “Cinleri
ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”6 derken, insanın temel amacının
Allah’a (CC) kulluk olduğunu belirtmektedir. İbadet ise, insan hayatındaki tüm legal
faaliyetleri içine alan kapsamlı bir kendini varetme biçimidir. Yoksa sadece klasik
anlamda, namaz ve oruç gibi ibadetlerden ibaret değildir. İnsan, yaratıcı karşısında
ciddi bir muhatap olarak vardır. Kur’an-ı Kerim, “Biz emaneti göklere, arza ve dağlara
arz ettik de onlar bu emaneti yüklenmekten kaçındılar, korktular; onu çok zalim ve
cahil olan insan yüklendi.”
7
Âyet burada özellikle insanın bir yandan başka
varlıklardan farklılığını, diğer yandan sorumlu bir varlık oluşuna referansta
bulunmaktadır. İslam açısından bir fiilin değeri, bilinçli ve seçime dayalı olmasından
5
6
7
Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev. M. Ali Kılıçbay, Ank., İmge Yay., 1992.
51/Zâriyât, 56.
33/Ahzab, 72.
7
geçer. Bu da akla ve iradesine işaret etmektedir. İnsan, bu potansiyellerini işleterek
Allah, insan ve çevre karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmek için çaba harcar.
Bu çabası, dünya hayatındaki imtihanının bir gereğidir.
Din insan hayatını motive etmektedir. Bu bağlamda insan için bir meşruiyetn
kaynağı ve insanın “hayat”ına cevap arayışını teşkil eder. İnsan, dünyaya geldiği andan
itibaren kendisine nasıl bir düşünce veya ideolojiye sahip olursa olsun üç soruyu sorar;
“Ben kimim? Hayat nereden geliyor-nereye gidiyor? Hayatın bir anlamı yok mu?” 8
Bunlar, aslında anlam sorularıdır. İdeoloji, düşünce ve felsefeler, kişiye hayatından bir
anlam vermeye çalışsalar bile, bu ancak dünyevi sınırlar içinde kalmakta; aslı itibarıyla
bu “anlam”ın da insanın nihai anlam arayışına karşılık geleceği kuşkulu kalmaktadır.
Çünkü din, dünyayı âhiretteki ebedi hayata bir geçiş olarak görürken, ideolojiler nihai
hedef haline getirmektedirler.
Öte yandan din, insanların sorunlarla başa çıkabilme kapasitesini kendi
içerisinde sağlıklı biçimde kurmaktadır. Her şeyden önce din, insana gücü, imkanları,
potansiyelleri ve aynı zamanda sınırları konusunda bir bilgi düzeyi sağlamaktadır.
İnsan, Tanrı gibi ebedi ve sonsuz kudret karşıısnda fani bir varlık olarak bulunur.
Sorumluluk sahibi insan, kendi imkan ve potansiyelleri ile çevresini dönüştürerek
onlara katkıda bulunacak bir gücün farkında olmalıdır. Tarih boyunca insanın tarihe
müdahalesi, tarih ve kültür yapıcı bir aktör olması bunun göstergesidir. Bu anlamda
insanın Tanrı, diğer insanlar ve çevresi ile ilişkilerinde katılımcı bir aktör olarak
sorumlulukları vardır. Tanrısına ibadet edecek, dünyayı ve insanları yanlışlardan azade
kılmak için elinden gelen gayreti gösterecek; kendisine bir emanet olarak verilen tabiat
ve çevresini koruyacaktır. İslam’da “Emr-i bi’l-Maruf ve nehyi ani’l Münker” denilen
sorumluluk, insanı bir ömür boyu bırakmaz.
Bununla birlikte, insanın gücü sınırlıdır. O, kendi gücünün sınırlı olduğuna dair
bir bilinci hiçbir zaman kaybetmemelidir. Bunun anlamı; dünyayı ve çevreyi istediği
gibi dönüştüremeyeceğinin farkına varmasıdır. İnsanlar, farklı kültür, bilgi ve bilinç
seviyelerine sahiptir ve insanlar arasında taleplerden doğan menfaat çatışmaları
olmaktadır. Her şeyin istenildiği gibi dönüştürülebileceği düşüncesi, aslına bakılırsa bir
tanrılık iddiası taşır ve en önemlisi de şiddeti sonuçlar. Özellikle dikdatörce davranışlar
ve mühendislik eseri dünya tasarımları bunun temel tezahür alanı olarak ortaya
çıkarlar. Bireysel olarak da, herkesi kendisine “benzetme” talebi, suçla noktalanacaktır.
8
Suçlar, bilhassa çevreyi ve insanları kendi istediği düzeye getirmek gibi talepler
ve menfaat çatışmaları sonucu oluşur. Özellikle öfke, aklın yitimi, duyguların egemenliği
suçun oluşmasını hızlandırır. O zaman şu cümleyi kurmamızda bir mahzur olmasa
gerektir; “insan sorumluluk sahibi varlık olarak kendisi ve çevresinin (insan ve tabii
çevresi) daha iyi olabilmesi için bir aktör niteliğindedir ve elinden geldiğince “iyi”yi
yaymaya çalışır. Ancak her şeyi düzeltmek gücünün sınırları dışında kalabilir. Bu
sınırlılıkları ile dünyaya müdahil olmalıdır. Dolayısıyla suç işlemeden, suçtan azade
olarak, yanlışlara düşmeden bu görevini yerine getirmeye gayret etmelidir. Kur’an-ı
Kerim, insanın bilgi, sezgi, akıl boyutlarına hep birlikte hitap ederek, dünyada nasıl
sağlıklı bir insan olarak yaşanacağının ilkelerini vermektedir.
C) Suçların Azaltılmasında Dinin Rolü:
İnsan Suç işlediği zaman, sırtında ve zihninde de bir yük taşımaya başlar. Suçun
özgül ağırlığı kadar, insanda bıraktığı yük ve hasar da ona farklı açılardan zarar
vermeye başlar. Bu manevi yükün ağırlığı da dinle azaltılabilecek bir şeydir. Biz bu
başlık altında dinin suçların azaltılmasında nasıl roller oynadığına dair kısa analizlerde
bulunmaya çalışacağız.
1) Sedd-i Zerayi:
Fıkıh Usulünün önemli başlıklarından olan ve Maliki ve Hanbeliler tarafından
usul-ü Fıkıh’ta yer alan Zerayi, haram veya helale vasıta olan şeylerdir şeklinde
tanımlanabilir. Bu bağlamda harama götüren yollar vacip kabul edilmektedir.9 Sedd-i Zerayi
ile temel amaç, insanı kötüye ve harama götüren vesileler, ortamlar ve yolların da önüne
geçerek suçlara engel olmaktır. İslam, kişiyi haram olan şeylere sevk edecek vasıtaların da
önceden görülerek suç olmadan tedbirler almak istemektedir.
Suçlar vukua gelmeden onun ortamlarının yok edilmesi gerçekten önemli bir tedbir
mekanizmasıdır ve gündelik hayatın içinde çok geniş ve yaygın bir uygulama alanı bulabilir.
Hakikaten insanı belki kendi başına bıraktığında suç işlemez bulurken, uygun ortamlar
oluştuğunda suça itilebilir. Bu açıdan islam’ın bu tedbie mekanizmasını sinekleri avlamaktan
çok bataklığı kurutmak” şeklinde formüle edebiliriz. Söz gelimi; İslam’ın insan, çevre, iş,
komşuluk, arkadaşlık vb. alanlarındaki kimi ilke ve tavsiyeleri, şiddet, tecavüz, aldatma,
hırsızlık, adam öldürme vb. birçok suçun önlenmesine yönelik tedbirlerdir.
2) Dinin Kırmızı Çizgileri:
8
10.
Jean Chevalier, “Din Fenomeni”, Din Fenomeni, Çev. Mehmet Aydın, Konya, Tekin Kitabevi, 1993, s.
9
Yasaklar genel ve külli olmayıp istisnalardır. Bunun anlamı; aksi bir kayıt
bulunmadığı sürece insan için her şeyin mübahlar alanında bulunduğudur. İnsanlar çoğunlukla
yasak ve suç kabul edilenlerin büyük yekun teşkil ettiği gibi bir algı içindedirler. Halbuki suç
kabul edilen unsurlar olabildiğince azdır. İslam, kendi müminlerinden bu suçlar karşısında
hassas olmaları gerektiğinden bahseder, onları hayırlı müminler olmaya çağırır.
Bu açıdan islam’a göre helal ve haramlar büyük oranda nettirler. Bir Hadis-i Şerif’te
Hz. Peygamber (SAV) şöyle söyler: “Helal bellidir haram da bellidir. Bu ikisi arasında bir
takım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmez. Kim bu şüpheli şeylerden uzak
durursa, dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşümüş olur
ki şuna benzer: koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban ki her an koruluğa düşebilir. Bilin
ki her melikin bir koruluğu vardır; Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Cesedin içinde bir et
parçası vardır ki, o düzgün olursa tüm ceset düzgün olur; bozulduğu taktirde tüm ceset
bozulur; işte o et parçası kalptir.”10 Hz. Peygamber’in burada dikkat çektiği noktalar vardır.
Öncelikle şüpheli şeylerden kaçınmayı öğütler ki insanı her an sahih bir yol üzere tutmak
mümkün olsun. Şüpheli şeyler, özellikle kul haklarının çiğnenmemesi konusunda daha
hassastırlar. İkincisi, şüpheli şeyleri padişaha ait bir koru alanı metaforuyla anlatması oldukça
ilginçtir. Buna göre, şüpheli şeyler harama dolayısıyla suça giden yolların açılmasını
getirebilir. Üçüncüsü de, suça gisiş, kalben içten bir meşruiyet ve onay ile niyet etme
çerçevesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla insanın buna da dikkat etmesi istenir.
Şu noktanın da burada belirtilmesi gerekir. İnsanın fıtraten ihtiyaçlarını giderebileceği
mekanizmaların legal yolları gösterilmiştir. Bu sebeple İslam’a göre haramlar, zaten ihtiyaç
olan şeyler değildir. Daha da ötede bunlar, insanın nihai anlamda felaketine sebep olacak
unsurlardır.
3) Mükafat ve Mücazat Arasında İnsan:
İslam kendi bütünlüğü içinde bir ödüllendirme ve cezalandırma ilkesi geliştirmiştir.
Bu ödüllendirme ve cezalandırma iki aşamalıdır. Hiç şüphesiz dünya hayatı da ödül ve
cezalara konu olan şeyleri ihtiva eder. Hayatını Allah’a (CC) adayan (bundan kasır sadece
namaz kılan değil, adaleti ikame etmeye çalışan, işini iyi yapan, insanların hukukunu
çiğnemeyen vb.) bir kimseye dünyada da bir çok ödüller verilebilir. Öte yandan insanın
maddi refah içinde olması, onun ödüllendirildiği anlamına gelmeyebilir. Dünyadaki ödülün en
önemli teazhürü, sıkıntılar çekilse de iç huzurunu kaybetmemektir.
9
Muhammed Ebu Zehra, İslam Hukuk Metodolojisi-Fıkıh Usulü, Çev. Abdülkadir Şener, 4. Baskı,
Ankara, Fecr Yay., t.y., s. 247.
10
Buhari, İman, 39.
1
0
Ödüllendirme ve cezalandırmanın ikinci ve en önemli aşaması âhirette olacaktır.
“Cennet” ve “cehennem” şeklinde dinde ifadesini bulan bu ödüllendirme ve cezalandırma
ebedidir.11 Âhiret, insanın dünyada işlediklerinden dolayı hesaba çekildiği bir mekan olarak,
insandaki adalet duygusunun da nihai karşılığını oluşturmaktadır. Yani, bir kişinin er veya geç
tüm yaptıklarının hesabını Allah’a vereceği ve kimsenin kimseye yardım edemeyeceği, hiçbir
şefaatçinin kabul edilmeyeceği bir gün…12
Ödül ve ceza (Cennet ve cehennem) ile nihai adalet duygusu insanı zihnen ve kalben
rahatlatan unsurlardır. Bu duygunun insan hayatında yol açtığı birkaç sonuç vardır. Birincisi,
dini yanlış algılamayla sorumluluk duygusunda hassasiyet aşınmaları oluşturabilir. Yani, bir
gün hesap görüleceği düşüncesiyle sorumluluklarını ihmal, hak aramama gibi neticeler ortaya
çıkarabilir. Tabii “hak arama”dan kasıt, legal (meşru) yollarla adalet mekanizması içerisinde
bir arayıştır. Yoksa, kişinin kendi adaletini kendisinin gerçekleştirmeye çalışması (söz gelimi;
kan davası, namus cinayeti vb.) bizzat bir suçtur. İkincisi de, nihai hesabın âhirette görüleceği
inancı, kişiyi kendi adaletini kendisinin gerçekleştirmesinin önünde engel olur. Bu da olumlu
bir durumdur. İslam, zaten insanın sürekli olarak kendisini kontrol etmesini istemektedir.
Bununla bağlantılı olarak İslam’ın iki önemli kavramı da af ve sabırdır. Böylece
insanın kendi başına gelenlere sabretmesi istenir ve bu bir ödülün konusudur. Öte yandan
karşıdan gelen hatalar karşısında sürekli affedici olmak da teşvik edilmektedir. Aslında bu
kavramlar, insanın insan ve çevre ile ilişkilerinde bir realitenin farkındalığıyla ilintili görmek
gerekmektedir. Zira insan, tüm dünyayı kendi isteği doğrultusunda değiştiremeyeceği gibi
insanları da kendisine benzetecek bir güçte değildir. Onun çevresinde her an iyi şeyler kadar
kötülükler de olmaya devam etmektedir. O, kendisine yüklenen sorumluluk gereği “marufun
yayılması ve münkerden nehyedilmesi” ile gücü yettiğince meşgul olacaktır. Fakat nihai
anlamda kötülükler karşısında sabırlı olmasını bilmelidir. Bu anlamda sabır, insanın toplumda
kendisini eğitmesinin bir parçasıdır. Şayet sabrını güçlendirmezse, en küçük bir olumsuzluk
karşısında suç işlemek kaçınılmaz olur. Her kızdığı insana zarar vermek, her zorda kaldığında
hırsızlık yapmak, kumar oynamak gibi. Af da sabrın bir parçasıdır. Kişinin çevresindekileri
hataları sebebiyle affetmesi, onlarla farklı bir ilişki geliştirmesini teşvik ederken, suç işlemeye
olan mesafesini uzatır. Üstelik af, kişi ile affedilen şahıs arasında kurulan hiyerarşide, affeden
maddi ve manevi konumunda yükselme kazanır.
İslam, bir mü’min için hayatının felsefesini ve kendisinin dışındakilerle ilişkisini şu
çerçeve üzerine kurmaktadır. Bir mü’min yapacağı eylemlerini karşısındakinin aksiyonu
11
2/Bakara, 81-82.
1
1
üzerine geliştirmez. Çünkü bu, aksiyondan ziyade bir reaksiyon olur. Reaksiyon ise bir özne
tavrını değil, nesne tavrını öne çıkarmaktadır. Halbuki, kendisini ancak doğru şeyleri
yapmaya odaklamış insan, karşısındaki hangi tür davranış sergilerse sergilesin o, doğru bildiği
şeyi yapmaya devam eder. Velev ki karşısındaki kötülük yapmaya devam etse bile. Bu
zihniyet ve feslefe ise kişiyi suçtan korumaktadır. Mü’min tüm bu davranışlarının karşılığını
da insanlardan değil, Allah’tan beklediği için konjonktürel ve anlık davranışlardan kaçınacağı
gibi davranışlarında istikrar da gösterir.
4) Din İnsanı Günaha Kilitlemez:
İnsan, unutma ve hata ile kendisini gösteren bir varlıktır. Bir değer üretmesiyle konum
kazanırken, zaafiyetleri ve zaafiyetlere karşı direnci de onu kendisi kılar. Bu açıdan günahlar
insan için bir realitedir fakat İslam, insanları günaha kilitlemeyecek aktif bir sürece davet
eder. Bunun anlamı; bir yandan ona sürekli sicilini hatırlatıp durmaması, diğer yandan
günahlarını iyiliğe tahvil edecek mekanizmaları devreye sokmasıdır.
Her şeyden önce din, fıtrat demektir. Kur’an, Hz. Peygamber üzerinden tüm insanlara
hitap ederken, mü’minlerin dosdoğru olarak yüzlerini dine, Allah’ın fıtratına çevirmelerini
ister. Zira din fıtrat demektir.13 Burada anlatılmak istenen, insanın fıtratı (yazılımı) ile dinin
ona önerdikelri arasında bir çeklişki olmamasıdır. Dolayısıyla çevre koşullarından bağımsız
olarak düşünüldüğünde, insan “iyi” ve “doğru”yu seçmeye meyyaldir. Yani özünde kötü
değildir. Fakat kendisine “fücur” ve “takva”sı verilen insan 14 farklı şartların da kendisini
kuşatmasıyla “iyi” ve “kötü”den birisini tercih edebilir. Bu sebeple insan kötülük ve suç
işleme potansiyeline sahiptir. Fakat kötülük onun kaderi değildir; tam tersine kendisini
“insan” olarak gerçekelştirebilmesi “takva” potansiyellerini tarihte ve toplumda açabilme
kapasitesiyle doğru orantılıdır. Tam da bu sebeple iyiyi bilinçli olarak tercih etmesi beklenir.
Dolayısıyla kötülük, günah ve suçlar, sapmalar olarak görülüp vazgeçilmesi beklenen
şeylerdir. Allah da bu sebeple insanı günaha ve suça kilitlemez.
Anlatılanların bir sonucu olarak şunu söylemek mümkündür: Allah kullarına
merhamet ederek onu affetmek için sebepler aramaktadır. Kullarının ensesinde onu
cezalandırmak için bekleyen bir varlık değildir. İnsan için Allah’ın affediciliğini bilmek, suç
işlememenin,
hatadan
dönmenin,
kötülüğü
oluşturmaktadır.
5) Din Yeni Bir Ümit ve Heyecandır:
12
13
14
2/Bakara, 123.
Bkz. 30/Rum, 30.
91/Şems, 8.
iyiliğe
tahvil
edebilmenin
imkanını
1
2
İnsanı yaşamak için motive eden şey geleceğe dair ümididir. Şayet ümit tükenmiş
olursa, kişinin yaşam enerjisi de biter ve nihayetinde kendisine yabancılaşır. Albert
Camus’nun Yabancı isimli romanı, bir insanın bu enerjiyi yitirişinin ve hayata karşı
isteksizliğinin iyi bir örneğidir. 15 Dinin önemli bir niteliği geleceğe dair insanlara ümit
vermesidir. Bu ümit, ânın hata ve umutsuzluklartını sürekli geride bırakma ve bir “an”a takılıp
kalmamak üzere devreye girmektedir. Din insanın “şimdi”yi yaşamasını, “şimdi”yi
değerlendirmesini ister; zira geleceğe henüz ulaşmamışızdır. Ancak “an” da yaşananlara
takılıp kalırken gelecek “an”ları atlamak, ümitsizlikleri sürekli geleceğe devretmek artık
yaşamayı imkansız kılacaktır.
İslam açısından hiçbir gün bir diğerinin aynı değildir. Evet, her gün güneş doğmakta,
zaman akmakta ve görünüşte aynı şeyler rutin bir şekilde yapılmaktadır. Fakat tüm bu
eylemlere anlamını veren şey, onu yaparken ruhta, zihinde ve kalpte yaşananlardır.
Dolayısıyla günü rutinleştiren de, yaşamı alışkanlık haline getiren de aslında insanın
kendisidir. İşte her sabah güne farklı bir heyecanla kalkmak, dünün hatalarını tekrar etmemek
için niyet ve gayret göstermek bir mü’minin halet-i ruhiyesi olmalıdır. Her güne Allah’la yeni
bir heyecan katmak gerekmektedir.
İnsan hayatı zikzaklarla doludur ve bu hayata ümitsizlikler her an çok rahatlıkla
sızabilmektedir. Bu ümitsizliklerin büyümesi, buhran ve krizlwerin artması kişyi rahatlıkla
suça itebilir. Zaten suçlar daha çok bu buhran anlarında işlenmektedir. İnsanın kendi konumu
ve gücünün farkında olarak içinden çıkamadığı sorunlar karşısında, elinden gelen gayreti
gösterdikten sonra Allah’a tevekkül etmesi, sabretmesini din telkin eder. Büyün olaylar insan
hayatında akar geçer; ancak bu akışta bir özne ve aktör olan insanın sorunları nasıl aşacağı
kendisinin seçimi olacaktır. Din burada hayırlı ve iyi olan şeyin tercihinde insana yardımcı
olduğu gibi, problemi aşma sürecinde de ona motivasyon sağlar.
6) İbadetler İnsanı Kontrol Eder:
İslam’ın hepimizin bildiği klasik ibadetleri vardır. Bunların başında da namaz, oruç,
zekat ve Hac gelmektedir. Hiç şüphesiz bir mü’min için hayatın bütünü ibadetin kapsamı
alanındadır. Ancak bu klasik ibadetler insanı kontrol altında tutarak suça kaymasını önlemede
işlevseldir. Her şeyden önce Kur’an, “namazın insanı hayasızlıktan ve kötülüklerden
alıkoyduğunu” 16 belirtirken bunu anlatmaktadır. Namazın cemaatle kılınması durumunda
ev-cami ve cemaat arasındaki ilişkide kendisini bulan mü’min, bir kontrol ve disiplin içerisine
girer. Mahallesine, apartmanına, sokağına girip çıkarken hal ve hareketlerinde son derece
15
Bkz. Albert Camus, Yabancı, Çev. Vedat Günyol, 17. Baskı, İst., Can Yay., 2005.
1
3
dikkatli olur. Bu anlamda, gerek bizzat namazın ruha kazandırmış olduğu arınma duygusu,
gerekse çevresiyle ilişkilerinde gelişen sosyal kontrol, onu suça düşmekten engeller. Namazın
günde beş vakit olduğu, günün farklı zamanlarına yayıldığı düşünüldüğünde, arınma ve
kontrolde süreklilik ve istikrarın da varolduğu anlaşılır. Sabahleyin erkenden Allah’ın
huzuruna çıkarak güne başlayan insan, yine yatsı namazı ile aynı şekilde gününü kapatır.
Namazlar insandaki kaymalar, zihni ve eylemsel sapmaları gidermek üzere devreye girerler.
Oruç da aynı şekilde bir ibadet olarak insanı arındırmayı hedefler. Modern dünya,
insana her şeyi anında sunmak, onun tüketmesini sağlamak, hiçbir şeyden mahrum
bırakmamak (tabii ki karını almak koşuluyla) üzerine kuruludur. Halbuki insan bedeninin aşırı
doymuşluğu, onu suça daha uygun hale getirir. Oruç ile akşama kadar bedene bazı
mahrumiyetler yaşatmak, onu eğitmek ve arındırmak anlamına gelir.
Sonuç Yerine:
Suçun insan topluluklarının bir realitesi olması, insanların ona mahkum olduğu
anlamına gelmez. Bu bağlamda toplumlara düşen suçun olabildiğibnce azaltılması için
hukuksal olduğu kadar sosyal, kültürel, ekonomik tedbirlerin de alınmasıdır. Din de, suçun
azaltılmasında çok önemli bir faktör olarak yerini almaktadır. Özellikle insanın içsel
süreçlerinin, motivasyonlarının, inançlarının onu nasıl harekete geçirdiğini dikkate alırsak,
insanı bilgi, sezgi, duygu, akıl gibi tüm boyutlarından çağrılarıyla yakalamaya çalışan dinin ne
derece etkili olacağını anlayabiliriz. Çünkü din, insanı içeriden yakalamak ister.
Dinin gerek bilgi gerekse örneklik olarak erken yaşlardan itibaren insanlara sunulması
önemlidir. Sadece bilgi vermek (bir başka deyişle propaganda) yeterli değildir. Bu konuda da
temel eğitimin ailede başladığını belirtmekte fayda vardır. Aile, hem temel dini bilgileri
çocuğa aktarmalı hem de bir örneklik sunmalıdır. İnanç, ibadetler, sosyal hayat ve davranışlar
ancak bu örneklikle oluşacaktır. Bilhassa ailenin sorunlarla başa çıkabilme kapasitelerinde din
etkilidir. Çocuk, ebeveynlerinin yalanından, ibadetlerin terkine, kötü sözlerden şiddete kadar
birçok şeyi ailede görmektedir. Bu açıdan ebeveynlerin ciddi sorumluluğu bulunmaktadır.
Ayrıca aile dışında çocuğun sosyalleşme süreçlerinde dini değerlerin etkin olarak
öğretilmesi, bu değerlerin yükseltilmesinde ödüllendirmenin devreye girmesi, topluma
yabancı değerler skalasıyla mücadele edilmesi gerekmektedir. Kanaatimizce önemli
sorunlardan birisi de, yerli ve yabancı değerlerin kişiyi ikircikli tutumlara itmesi; bunun
sonucunda oluşan anomi ve nihayet suça itilmelerdir. Tam da bu sebeple, bir değerler
manzumesi olarak dini yeniden keşfetmek gerekecektir.
16
29/Ankebût, 45.
1
4
Download

halk bilgeliği bağlamında yunus emre