İçindekiler
Önsöz ..........................................................................................................27
Giriş
PKK Cumhuriyeti .....................................................................................27
Birinci Bölüm
Yeşil’in Pkk Macerası ................................................................................27
İkinci Bölüm
Gayretullah’a Dokunur Zulüm ................................................................27
Üçüncü Bölüm
Pkk Dolu Rüyalarım ..................................................................................27
Dördüncü Bölüm
Pkk’lı Çocuk Askerler ...............................................................................27
Beşinci Bölüm
Zerdüştlük Özentisi ...................................................................................27
Altıncı Bölüm
Pkk’ya İhale Edilen Yeni Görev ...............................................................27
Yedinci Bölüm
KCK: Paralel Devlet ...................................................................................27
Sekizinci Bölüm
PKK’yı Ancak Kürt Aydınları Bitirebilir ................................................27
Dokuzuncu Bölüm
PKK Başarabilir mi?...................................................................................27
Onuncu Bölüm
PKK ve KCK Nereye Koşuyor? ................................................................27
Son Söz: Kardeşiz ......................................................................................27
1
2
Önsöz
Kürt sorununda akıl tutulmasına son verilerek nihayet Osmanlı formülüne geri döndük. Silahların gölgesi kalkıyor ve millet sisteminin öngördüğü haklar Kürt toplumununa
veriliyor. Ancak PKK Cumhuriyeti mi kuruluyor sorusu kafaları karıştırıyor. Beklentiler çok yüksek. KCK’nın kurduğu paralel
devlet yapılanması ve açılan dava ne olacak, PKK’lılar gerçekten silah bırakacak mı? Terör sorunu bitiyor mu, yoksa ayrılıkçı
terör siyaset ile ülkemizi bölmeye mi çalışıyor? PKK, bu süreçten güçlenerek çıktı, çıkıyor.
18 Ekim 1525 tarihli Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanında egemenlik alanı dile getirilirken Kürdistan ifadesi kullanılıyordu. Türk milliyetçileri Kürdistan kelimesi tabusunu artık
yıkmalı. Bilad-ı Ekrad: Kürt diyarı demektir. Kürdistan, tarihi
bir realite ve gerçekliktir. Kürt sorunu, aslında II. Mahmut’la
(1808-1839) başlayan modernleşme ve merkezileşme çalışmaları
sırasında, Kürt bölgelerinin özerk statüsü kaldırılmasıyla başlamıştır. Dörtyüz yıl boyunca Kürt beylerinin yönettiği Van ve
Diyar Bekir adlı iki ayrı vilayete bağlı sancaklar, aşiretlere verilmiş emirlikler, tımara verilmiş otonom bölgeler vardı. Musul
ana eyaletti. 19. yüzyılın ikinci yarısında tapular dağıtıldı, bazı
şeyhler ve ağalar aslan payını aldı, zulüm, adaletsizlik arttı.
Önce Ermeniler isyan etti. İsyanların ardı arkası kesilmedi. Os3
manlı’nın Kürt beylerini yenilgiye uğratması ve bu Kürt Emirliklerini ortadan kaldırması beklendiğinin tersine, bölgedeki
kontrolünü kolaylaştırmamış, ortaya çıkan yüzlerce başı boş
aşiret nedeniyle zorlaştırmıştır. PKK, son Kürt isyanıdır.
İngilizlerin ünlü yazarı William Şekspir, “beklentisi yüksek
olanların kalplerinin kırılması kaçınılmazdır” mealinde kelam
etmiş vaktiyle. Beklentisizlik Sufi İslam kültürünün de ana eksenidir. “Terki dahi terketmek” Nakşilerin dillere pelesenk sözüdür. Beklenti içine sokulmak ürkütücü. Kamuoyuna aşırı
pompalanan barış umudu beni korkutuyor. “Balon patlayacak
ve düş kırıklığı yaşıyacağız” diye endişeliyim. PKK’dan ayrı
düşünülemez hale getirilen Kürt sorununda inisiyatif PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın cebine kondu. Gerçekten ilk defa milli
bir süreç mi yürütüyoruz? Yoksa stratejisi yıllar öncesinden
yazılmış bir filmin kusursuz tiyatrosu mu seyrettiğimiz? Öcalan’ın müdafaasına soyunduğu ve mesajının içinde iki kere tekrarladığı “Misak-ı Millî davası” yeni dönemin önemli işaretlerinden biri.
21 Mart 2013 Nevruz’unda kullandığı barış dili nedeniyle
yüceltilen Öcalan’ın sızdırılan İmralı tutanaklarındaki firavun
kişiliği unutuldu. Öcalan’ın konuşmasını sanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorunu Başdanışmanı, AK Parti
Milletvekili Doç. Dr. Yalçın Akdoğan yazmış! Daha geçen yıl
2012’de MİT’in işgüzarlığı ile 4. Zerdüşlüğe soyundurulan
Öcalan, bu sefer yıkılması mümkün olmayan bin yıllık İslam
kardeşliğinden dem vuruyor. Gelde samimiyetine inan! ‘Sulhda
hayır vardır, hayır sulhtadır’ çıkışıyla önalan Fethullah Gülen
Hocaefendi olmasa pek çoğumuz bu suni sürece güvenmeyeceğiz. Zaten cesaret edip, risk alıp başka konuşan ne cemaat lideri
var nede konuşan gerçek Kürt kökenli sivil akil adamlar.
PKK’nın silahlarının gölgesi, korkusu devam ediyor.
‘Zamanı doğru okumak’tan söz ediyor Öcalan. Kendi
‘okumasına’ göre mevcut koşullar ‘silahlı mücadele’ döneminin
bittiğini söylüyor. Öcalan biliyor ki ya gelişen koşullara kendini
uyarlayıp barış yapacak ya da Kürt siyasal hareketi toplumdan,
4
bölgeden, dünyadan kopup, yok olmasa bile marjinalleşecek.
Irak Kürtleri devlet olurken, Suriye Kürtleri Esed’e karşı dünya
ile birlikte hareket etmeye başlamışken PKK’nın silahı, Öcalan’ın ve Kürt siyasal hareketinin sırtında bir yük. Çözüm süreci, bu anlamda genel Kürt siyasetinde Öcalan’ın ‘küllerinden
doğma’ girişimi. PKK Cumhuriyeti’ne giden yol tavizkar olmasını gerektiriyor.
Öte yandan on yılı aşkın bir süredir Kürt sorununa yönelik
atılan adımlar, inkâr ve asimilasyon politikalarına demokratikleşme, çoğulculuk, dindaşlık ve stratejik ortaklık adına son verilmesi karşısında ‘silah’ anlamlı bir tavır olmaktan zaten çıktı.
Buna paralel olarak 2007’den itibaren Kürt siyasal hareketinin
Türkiye siyasetine Meclis üzerinden entegre olması PKK’yı iyice anakronistik hale getirdi. KCK yapılanması PKK’nın silahlı
mücadeleden, silahların gölgesinde siyasal sürece katılma ve
siyasal aktöre dönüşme arayışını yansıtıyordu.
Sonuçta, uzun zamandır PKK’nın silahlı mücadelesini gerektirecek, haklılaştıracak bir durum kalmadığı ortadaydı. Öcalan bunu Nevruz konuşmasında itiraf etti. Şimdi sorun; işi, işlevi biten PKK’yı ne yapacağı.
Öcalan ‘yeniden doğmaya’ çalışırken Kürt siyasal hareketine ‘kaybetmediniz, başardık’ mesajı veriyor. Türklere ‘İslam
bayrağı’ altında toplaşmaktan, birlik ve beraberlikten, kardeşlik
hukukundan söz ediyor. ‘Yeni Türkiye-Yeni Ortadoğu’ sözleriyle iktidar partisine ‘ortak vizyon’ mesajı gönderiyor. Yani
ciddi ciddi ‘siyaset yapan’ bir Öcalan vardı Nevruz miladı ile
karşımızda. Gerçekten samimiydi?
Ayrıca, Marxist-Stalinist bir jargondan ‘medeniyetçi’ bir dile sarılmıştı. Bu toprakların medeniyet birikimine ve vizyonuna
dayanan bir ‘yeni model’ arayışından söz ediyordu. ‘Özüne ve
aslına dönen Anadolu ve Kürdistan halkı’ için ulus devlet ötesi,
yerli, medeniyetçi bir model…
Bu arada Kürt sorununa aşırı milliyetçi yaklaşan Kurtlar
Vadisi Pusu dizisinde kim kahraman, kim hain belirlenemez,
seçilemez hale geldi. Bağımsız ülkücülerden, MHP’lilere, Solcu
5
Kemalist CHP’lilerden Ergenekoncu askerlere kadar herkesin
ne yazdığını okuyorum, izliyorum. Silivri mahkumu Hasan
Atilla Uğur gibi 2004 yılına kadar İmralı ile görüşmeleri yürütmüş bir Özel Harpçi doğal olarak kişisel sitesinden ateş püskürüyordu. Doğu’da ömrünü PKK ile savaşarak geçirmiş nice subay ve astsubaylarımız, boşuna harcanan yılları ve emekleri
içine sindiremiyor ve süreci hainlik olarak lanse ediyor. “İmralı’ya heyet, Ergenekon’a müebbet” diyerek paradoksu göze sokuyor ve elbette serbest kalmayı umuyorlar. Darbecilerin PKK
üzerinden duygu sömürüsü yapmalarına alışmalıyız. Ancak
tüm gücü PKK’ya vermek mantıklı mı?
PKK içinde değişik kollar bulunuyor ve hepsinin Öcalan’ın
ruhani önderliğine sonuna kadar sadık kalacağı şüpheli. Kandil
Lideri Murat Karayılan, aynı zamanda KCK denilen paralel
devlet yapılanmasının da başkanı idi, bu görevi 2013’de Cemil
Bayık’a teslim etti. Polis güçlerinin 2010 ile 2012 yılları arasında
kan kusturduğu yapılanma dolayısıyla hapiste ve yargılanan
on bin kişi var. Karayılan, sürece bu tutukluların serbest bırakılması ve davanın düşmesi beklentisi ile ses çıkartmıyor. Bayık
ise açıktan sert mesajlar veriyor. PKK’lıların silah bırakmadığını dile getiren Karayılan, güçlerinin Kuzey Irak’ta Barzanilerle olan limoni ilişkilerini çözmesi için Ankara’dan beklenti içinde. Suriye Kolu lideri Bahoz Erdal, AK Parti’den hiç hoşlanmıyor, Kürtleri Zerdüşt yaparak İslam’dan kopartma beklentisini
karşılamayan APO’ya kızgın olmalı. Mehdi Zana, İsveç’te Leyla
Zana Türkiye’de Mazdek takılanlardan. Ezberlerin bozulmasından rahatsızlardır.
Avrupa PKK Lideri Zübeyir Aydar’ın dedesi Nakşi tarikatı
şeyhi ve AK Parti’nin süreçte en güvendiği isim. Yılda bir milyar dolar haraç toplayan PKK, bu geliri kaybetmekten korkuyor
ve Türkiye’ye paraların kaçak sokulmasına izin verilmesinin
beklentisi içinde. Fransa’da açılan dava ve 2009’dan beri Almanya’ya gönderilen Türk polisinin resmen orada görev yapması canlarını sıkıyor. Almanya’da çalışan 81 MİT görevlisi ile
araları iyiydi, şimdi ‘nereden çıktı bu dindar polisler’ diyorlar.
Son üç yıldır polisin yaptığı uyuşturucu operasyonları ile para
6
damarlarının kesilmesinden hoşnut değiller, nefes almak istiyorlardı. 2. Kürt açılımı sayesinde 50 milyar doları bulan uyuşturucu ve haraçtan gelen paralar yatırımlar adında bölgeye
akacaktır. Avrupalı zengin PKK’lılar kapitalist ve saygın iş
adamları olma beklentisindeler. Terörist olarak artık anılmayacaklar, siyasetçi olacaklar. Silah baskısı olmayan bir atmosferde
PKK’ya sıcak bakmayan çoğunluk Kürtler daha net konuşur.
İşte o zaman gerçek barış ortamı doğar ve demokrasiden bahsedebiliriz.
Kanada’da yaşayan PKK’lılardan edindiğim izlenim,
“emellerine ulaşmak için gerekirse şeytanla yatağa girmekten
çekinmeyiz” tavırları oldu. Bu nedenle birbiri içine geçmiş dış
ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından kullanılan bir terör
oyuncağına çevrildiklerini kabullenmiyorlar. Ya bunu strateji,
oda olmadı zorunluluk gereği şark tilkiliği olarak yorumluyorlar. Haraç toplayan, yüklü uyuşturucu ve kaçakçılık geliri olan
PKK’nın lordları aslında asla çözümden yana değiller. Normal
hayata dönmek stres yapıyor. Osman Öcalan’ın sivil dünyaya
atılması ve yaptığı işi batırması, dağdaki ve şehirde ayak işleri
yapan militanlara kötü örnek oldu. Kandil patronları normal
hayata dönerse koca birer hiçler olmaktan çekiniyorlar. Haksızda değiller, silahsız onları kimse takmaz.
Bu süreçle birlikte 15 yıldır İmralı’da tutulan Abdullah
Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması Kürt sorununun çözümü
konusunda paradigmaları değiştirir. Öcalan’ın kendi özgürlüğü
peşinde olması gayet normal. Peki kullandığı çocuk askerler
nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde yargılanması
gündeme gelebilir mi? Gelir. Bu, PKK’nın tamamen silah bırakmasına ve ilan edilecek genel affın sınırlarına bağlı. Yoksa
İmralı konuğu ömrünü bir Avrupa hapishanesinde tamamlar.
PKK, barış görüşmeleri sayesinde yakın bir gelecekte ABD ve
Avrupa’nın ‘terör örgütleri listesinden’ çıkabilir. PKK, böylece
Filistin Kurtuluş Örgütü muamelesi görebilir. Misakı Milli’den
bahseden Öcalan, Musul ve Kerkük’ü altın tepside Ankara’ya
sunarsa milletvekili olmayı bekleyecektir. Bu arada KCK ve
7
PKK’nın Türkiye’nin siyaset sahnesinde özgürce kendisine yer
bulmasını talep ediyor ki, bunu söke söke alacaktır.
Sürecin henüz kamuoyu hazır olmadığı için söylenmeyen
kısımları elbette vardır. Mesela çıkartılacak genel afla ‘Apo’
dâhil eli kanlı PKK’lılar şehirde siyaset yapacak ve milletvekili
olabilecektir. Yerel yönetimlerin yetkileri artacak ve Kürt bölgesi ilan edilmemiş kültürel özerkliği yaşayacaktır. 4. yargı paketinin amacı zaten hem KCK’lıları hemde Ergenekoncuları serbest bıraktırmak için hazırlandı. Böylece hem PKK hemde Ergenekon “terör örgütünün propagandasını yapan, örgütlerin
bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara ceza
verilmesinde, ‘cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri meşru
gösteren, öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik etme’
şartı getiriliyor. Bunun anlamı şiddete, teröre çağrı yapmamış
pek çok KCK ve Ergenekon tutuklusunun serbest kalmasını
sağlayacaktır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Eylül
2013’de açıkladığı demokrasi paketinde ana dil hakkının teslim
edilmesi önemli bir adımdı. Anadilde eğitimde Kanada’da yıllardır sadece özel sektör tarafından değil devlet tarafından da
desteklenir. 20 öğrenci bulursan, bu sınıfa devlet okulunda öğretmen atamak ve maaşını vermek devletin görevidir. Henüz
bu noktaya gelmedik ama iyi bir başlangıç yapıldı. Bu alanda
ideali bulmuş, Norveç, İsveç ve Kanada’yı 31 yıl geriden takip
ediyoruz ama olsun, niyet önemlidir. Demokrasi paketinde en
fazla beğendiğim karar nefret ve ayrımcılığın artık suç haline
gelmesi oldu. 1982’de kabul edilen Kanada anayasasında yer
alan temel özgürlükler, dünyanın en özgür demokrasi paketidir. İnsan Hakları Bölümü’nde yer alan temel insani haklara
karşı işlenen suçlar içinde nefret ve ayrımcılık ayrıca ele alınır.
Bu iki suç konusunda çok ciddi yaptırımlar kanunlarla desteklenmiş, sözde kalmamıştır. Bir Kanadalıya, ırkçılık, nefret veya
ayrımcılık suçu işliyorsun derseniz ödü kopar. Şikayet ederseniz davası çok ciddi görülür, Kanada başbakanı bile olsa yargıda hesap verir ve mutlaka ceza alır. Devlet memuru ise işten
atılır ve bu suçu işleyen biri olarak ömür boyu, hayalet gibi
yaptığı vahim hata onu takip eder. Dolayısıyla bu suçları işle8
meye kimse cesaret edemez. Pek çok Kanadalıyı bu iki sihirli
kelime ile titrettiğimi ve kendilerine getirdiğimi hatırlıyorum.
Avrupa’da artan ırkçılık, nefret ve ayrımcılık suçları o halde
neden ve nasıl oluyor dediğinizi duyar gibiyim. Suça maruz
kalanın duyarsızlığından oluyor. Kanun karşısında hakkını arasa suçu işleyenler veya işlemeyi aklına getirenler titrer. Bu bilinçin yerleşmesi elbette zaman alacak ama yerleşmesi imkansız
değildir. Eski Türkiye’de medyada Kürtler, azınlıklar, gayrimüslimler ve “biz”den olmayan herkes namlunun ucundaydı.
Bundan sonra medya bu suçu serbestce işleyen muhabir ve yazarlarını kontrol etmek zorunda veya en azından bir uzman
çalıştırmalı ki suç işlemesinler… Türkiye’nin son yıllarda sıklıkla tanık olduğu linç girişimlerinin ardındaki düşmanlığın beslenmesinde medyanın rolü büyük. Gerek nefret söylemi içeren
ve hedef gösteren açıklamaları haberleştirme biçimiyle, gerek
köşe yazarları ve yorumcuları aracılığıyla önyargıları körükleyerek toplumsal ayrışma ve düşmanlığı ateşlediler. Karanlık bir
devri kapatan bu paketin getirdiklerini TCK’nunda yapılacak
değişiklikler izleyecektir, izlemelidir.
PKK liderleri aslında hükümetten tam afla terörist damgasından kurtulmayı, kültürel özerklikten başlayarak tam bağımsızlığa giden yolu demokrasi paketleriyle açmasını bekliyorlar.
Halkların kendi kaderini belirleme hakkı vardır ana prensibini
zamanı gelince gündeme getireceklerdir.
Eski Savcı Gültekin Avcı, Bugün gazetesindeki 20 Mart
2013, yani Öcalan’ın konuşmasından bir gün önceki yazısında
bu ironiyi şöyle betimliyordu: Çözüm süreci başlayınca Öcalan
da, Karayılan da ahenkle çıtayı yükselttiler. Karayılan ne istiyor? “KCK denilen bu davaların hükmen düşmesi gerekiyor.
Böyle olmazsa sürecin barışa dönüşmesinin koşulları da gelişemez.” Karayılan bunu söyleyerek darbecilere, Balyozcular’a
ve Ergenekon’a da yeşil ışık yakıyor.
Zira KCK davaları Cengiz Çandar‘ın dediği gibi bir yargı
paketiyle tasfiye edilirse, eşitlik ilkesi gereği, darbeleri, Balyoz’u, Ergenekon’u da tasfiye etmek kaçınılmaz olur.
9
Bu davaların hepsinin belkemiği “silahlı terör örgütü” olgusudur. KCK konusunda Öcalan deşifre olan İmralı görüşmesinde ne demişti?
“Her KCK’lının içeri alınması bir ayaklanma sebebidir…”
“İmralı Çözüm Süreci” başlayınca neden değiştiler?
Evvelce böyle söylemiyorlardı.Hatırlayalım. 1-2 yıl evvelki
görüşme notlarında Öcalan, “KCK illegaldir, bunu bilir ve ona
göre hareket eder”diyordu. 2010 yılında KCK’yı açıkça ‘silahlı
bir örgütlenme’ olarak tanımladı.
Şimdiyse müzakereler devam ederken, “her KCK’lının tutuklanmasını bir ayaklanma sebebi, Kürt halkına bir darbe” olarak niteliyor. Ya Karayılan?
KCK operasyonlarında alınan “8000 kişinin 1000 küsuru
bizim arkadaşlardı” diyordu.
Diğerlerinin ise örgütle bir ilgisi olmadığını söyleyerek
operasyonun sadece o kısmını eleştiriyordu.
Kritik sorular ve cevapları arayalım. KCK operasyonlarında alınan terör örgütü üyelerine bir itirazı yoktu Karayılan’ın.
Terör örgütü üyesi diye yargılanmasını da doğal karşılıyordu. Söylediği aynen şudur: “Diyelim ki onları tutabilir yani.
Haydi, onları örgüt üyesi diye aldı, tutukladı dedim. Devlettir
yaa. Terör örgütü olmaktan yargılar.”
Öcalan İspanya örneği üzerinde çalışılmasını istiyor ya.
Bakalım İspanya’ya. Sabah gazetesinden Nur Batur 2010 yılında
İspanya’nın Ankara’daki Büyükelçisi Joan Clos‘la çok önemli
bir söyleşi yapmıştı. İspanyol Büyükelçi Carlos cezaevinde 3000
ETA teröristinin olduğunu belirterek “Af olamaz. Ömür boyu
hapse mahkûm olanlar var” demişti. Büyükelçiye sorulan bazı
kritik sorular ve cevapları şöyle:
“Hiç af ilan etmediniz mi?”
Hayır. Hiçbir zaman taviz verilmedi. Zaten resmi görüşme
yapıldığı da hiçbir zaman kabul edilmedi. Bazı mahkûmların
daha yakın hapishanelere nakli gibi şeyler oldu ama koşul eli
10
kanlı teröristlerin kesinlikle affedilmemesiydi. Kanlı eylemlere
katılanların affı hiç düşünülmedi.
“Hâlâ hapiste ETA teröristi var mı?”
Üç bin terörist var. Eli kanlı teröristlerin hepsi hapiste.
Ömür boyu hapse mahkûm olanlar da var.
“Genel afla siyasete atılmadılar mı?”
Hayır. “Af çıkartalım diyen yok mu?”
Bazen birileri söylüyor ama böyle bir şey olamaz. Ayrıca
sadece ETA teröristleri değil sağcı teröristler ve 1981′de Parlamento’yu basıp darbe yapmak isteyen albay da hâlâ hapiste.
Hükümetten rest gibi yanıt
Bask bölgesinin bağımsızlığı için 45 yıldır silahlı mücadele
yürüten ETA terör örgütü, 2011′de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamıştı. 26.11.2012′de BBC‘nin haberine göre, kendini
feshedip silahlarını teslim etmek üzere İspanyol ve Fransız hükümetleriyle masaya oturmaya hazır olduğunu bildirdi.
Bask bölgesindeki Gara adlı gazetenin web sitesinde yayınlanan ETA bildirisinde, fesih ve silah bırakma kararı için örgütün bazı şartları olduğu belirtilerek müzakere çağrısı yapıldı.Bu
şartlardan birinin de hapiste bulunan ETA militanlarının kendi
memleketlerine yakın şehirlere nakledilmesi olduğu belirtildi.
Dikkat buyurun serbest bırakılmasını bile istemiyorlar.
Hapisteki ETA militanlarının memleketlerine yakın şehirlerin
cezaevlerine nakledilmesini istiyorlar.
Ne oldu? ETA‘nın müzakere teklifine İspanyol hükümetinden rest gibi ret cevabı geldi.
İçişleri Bakanı Jorge Fernandez Diaz, “Bugüne kadar terörist bir örgütle hiç müzakere etmediğimiz gibi bundan sonra da
etmeyeceğiz. Hükümetin, tek talebi değil, tek emri kayıtsız şartsız örgütün feshedilmesidir” dedi.
İşte İspanya. KCK davalarının ortadan kaldırılması demek,
devletin kendini ve yakın geçmişi inkâr etmesi sayılır. Hukuk
ise asla itibar edilmemesi gereken bir kurum haline gelir.Öte
11
yandan Büyük Türkiye, Kürtlerin katılımı olmadan kurulamaz,
bu nedenle süreci baltalayanlar hain görülecektir… Zaman yazarı Ali Bulaç, 25 Mart 2013’de Öcalan’ın verdiği şu yedi mesaja
dikkati çekti.
1) Batı’nın tarih yazdığı büyük parantez kapanıyor, yeni
bir dünyanın eşiğindeyiz.
2) Aydınlanma, emredici modernleşme ile beraber ulus
devlet de çökmüş durumda.
3) Bölgenin bütün halkları bir araya gelip ortak yaşama arzusu ve modeli geliştirme becerisini göstermezlerse küresel
güçlerin hegemonyası altında zillet içinde yaşayacak, üstelik
sürekli olarak birbirlerinin kanını akıtacaklardır.
4) Yeni dünyayı ulus devlet çıkarını veya tarihi mirası esas
alan Neo-emperyalizmi (Emevi, Abbasi, Safevi, Osmanlı) üzerinden kuramayız.
5) Sünnilik, Şiilik, Vehhabilik, Selefilik bölge halklarının tek
başlarına birleştirici kubbesi olamazlar; her bir mezhep kendi
tabii alanında varolmaya razı olmalıdır.
6) Irk, etnisite, ulus, bölge temelinde yeni yapılar eskinin
tekrarıdır. Hiçbir milliyetçilik diğerinden daha masum, iyi veya
olumlu değildir.
7) İslam’ın üst referans olduğu bölgede bütün gayrimüslimler yeni siyasi birliğin ortakları olarak yerlerini almalıdırlar.
Dağdan inişlerin biçimini, yeni anayasanın içeriğini daha
hararetli tartıştığımız günlerde herkes kendi zaferine çekiliyordu ister istemez. Dağdakileri temsil edenler, barış sürecini tek
başlarına tesis etmişler gibi, sıra devlette diyorlardır. Hükümeti
temsil edenler ise bugünlere gelinceye dek devlet geleneğinde
hakkaniyetli bir uygulamayla karşılaşmamış ve hep mağdur
edilmiş kesimlere dahi umut aşılamanın keyfindeydi.
Velhasıl, zafer burada kendi iktidarını kurmak değil, ötekini ele geçirmek, alt etmek, ona diz çöktürmek değil; barışın
ruhunu hep birlikte diriltmektir. Ergenekoncuların saflarını
12
barış karşıtı olarak belirlemeleri nedeniyle sürece destek vermeliyiz…
Ancak ülkemizin bölünmesine, emperyalist planı olan
Kürdistan bölgelerinde PKK Cumhuriyeti kurulmasına da karşı
çıkmalıyız.
Faruk Arslan
Kitchener, Kanada
19 Ekim 2013
13
Giriş
PKK Cumhuriyeti
Komünistlikten Zerdüştlüğe devşirilen PKK'da Abdullah
Öcalan'a biçilen yeni rol, dört ülkede kurdurulacak Büyük Kürdistan veya PKK Cumhuriyet’inde Ahura Mazda Paşa olmasıdır. İsrail’in Mavi Marmara rezaleti nedeniyle ABD Başkanı
Obama’nın zoruyla İsrail Başbakanı Netanyahu’nun zoraki
özür dilemesi, Suriye ve İran’ı kapsayan yeni operasyonda İsrail, Türkiye ve Ürdün’e biçilen yeni rollerden kaynaklanıyor.
28 Şubat sürecindeki eski gücüne kavuşmak isteyen İsrail, Kürt
sorununda PKK’nın silahlı terör örgütünden siyasi yapıya dönüştürülmesine gizli destek veriyor. Suriye, İran, Irak ve Türkiye’den kopartılacak Kürt bölgesinde Mandela olacağı vaadine
kanan Öcalan, Türk toplumunda yerleşik barış umudunu kullanıyor.
4. Zerdüştlüğe MİT'in katkılarıyla soyundurulan “Atakürt”
Apo, PKK'yı Filistin Kurtuluş Örgütü kisvesine sokarken, Kürt
sorununu da Filistinleştiriyor. Güya Abdullah Öcalan, 2. Barış
Müzakere Açılımı sürecinde ‘stratejik hedef’ olarak bölge ekseninde ‘Türkiye-Kürtler beraberliği’ni belirledi! Bunun için de
bir ‘yol haritası’ çizdi. Bu ‘yol haritası’na göre ‘çatışmasızlık
ilanı’ ve buna bağlı ve bazı adımlara paralel olarak silahlı PKK
unsurlarının ‘sınır dışına çıkması’nı ilan etti.
Kandil-Avrupa yani PKK, Öcalan’ın bu çağrısına uymadı.
Yaşlı, kadın ve çocukları taşırken, 2500 yeni genç Kürt militan
adayını da dağa çıkardı. KCK Lideri Cemil Bayık, PKK’nın sözünde durmaması konusunda 2013’un bahar, yaz ve sonbaharında epey pişkin açıklamalar yaptı. Öcalan, bu devrede kardeşi
Mehmet Öcalan vasıtasıyla talimatlar yağdırdı ve süreci çok
ustaca yöneterek istediğini kopartana kadar silahı aslında hiç
bırakmayacakları şantajı yaptı. Hemde devlet izniyle bunu yaparken, Cemil Bayık kötü polis rolündeydi. Ateşkese devam
14
ama çekilmiyoruz bazında açıklamalardı bunlar. Israrla saklanan gerçekler, silah gölgesinde yaşamın ve PKK’nın otoriter
baskısının sürdüğüdür.
Oysa N-narşist, megololan kişiliği kasten sızdırılan İmralı
zabıtları ile ortaya çıkan MazdAPO, Alman Gestapo’sundan
beter bir zulmü Kürt halkına MOSSAD ve BND’nin hazırladığı
strateji gereği sunabilir: Din değiştirme… PKK’lılar Apo ne
seçerse doğrudur görüşündedir. BDP Milletvekili Ayten Tuğluk’un Öcalan’ın ‘bin yıldır müslüman kardeşiyiz’ söylemini
tersinden okuyup, ‘PKK laikliğin teminatıdır’ demesi, büyük
oyunun farkında olduğunu simgeliyor.
Zerdüşt dininin kurucusu olan üç aydın vardır. Birinci
Zerdüşt yaklaşık olarak MÖ üç bin yıllarında yaşayan Mahabat,
ikinci Zerdüşt yaklaşık olarak MÖ iki bin kırk yıllarında yaşayan Haşeng (bunun Hz. İbrahim de olduğu söyleniyor), üçüncü
Zerdüşt ise MÖ altı yüzlerde yaşayan Zerdüşt’ün kendisidir. Üçüncü Zerdüşt’ün bir bilgedir ve Zerdüştlük onun tarafından sistemleştirilip yaygınlaştırıldı. Büyük antik çağ filozofu
Eflatun’un (Platon) kendisini Zerdüşt’ün öğrencisi olarak tanımlar. MİT’in teşvikiyle Öcalan, manevi, ruhani liderliğe kendini kaptırmış durumda.
Çünkü Doğu İran’da yaşamış olan Zerdüşt, esasında ilk
sosyalist reformcuydu. Onun mesajı, daha önceki dini tecrübeye birçok yönden muhalefetti; çünkü o bir monoteist idi. Bu
dinde Ahura Mazda, Yüce Rabb’dir ve bütün zıtlıkların yaratıcısıdır. Zerdüşt, her şeyin yaratıcısı olan, insanlara iyilik yapan
tek bir Tanrı’nın, Ahura Mazda’nın (Hürmüz’ün) peygamberidir. Rivayete göre kitap kendisine, Yüce Tanrı Ahura Mazda
tarafından vahiy edilmiş ve o da dini yaymak için halka vaazlarda bulunmuştur. Zerdüşt belki de peygamberdi; daha önceki
dini arıtıp temizlemiş, İran çok-tanrıcılığını, tek-tanrıcılığa doğru yöneltmiş ve çok yüksek bir ahlâkın kurallarını koymuştur. Kitap, peygamberlik, ahiret inancı ve tektanrıcılık görüşleriyle Zerdüştlük’ün, ilâhî bir dinin temel vasıflarını üzerinde
taşıdığı kabul edilir.
15
Zerdüşt’ün kurduğu dinin adına Mazdeizm deniliyor. Zerdüşt, Mazdeizm’le tek tanrılığa yönelirken, egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrılığı aşıyor ve tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir güce dönüştürüyor. Soran, sorgulayan tanrının kötülükleri affetmeyeceğine inanıyor, bu nedenle kötülüklere karşı savaşımını bir
tanrı emri olarak öne sürüyor. Zerdüşt’ün güçlü bir filozof ve
düşünce adamı olduğu, doğa, toplum ve insan gerçeğine ilişkin
bilimsel perspektifler getirdiği, örneğin Antikçağ Yunan filozoflarının hareket noktasının, Zerdüşt inanışının geliştirdiği kavramlara dayandığı ısrarlı bir şekilde vurgulanıyor.
‘Tarihte Zerdüştlük, ilk defa insan iradesine özgürlük tanıyan ve iradeye önem atfeden bir düşünüş olur. Burada özgür
irade, felsefenin başlangıcı ve dinin kul anlayışının reddi olmaktadır. İlk felsefenin (Hint, Çin, Batı felsefesi) Zerdüşt’ten
dünyaya yayıldığını belirtmek abartı olmaz. Bu yönüyle gerek
felsefede, gerekse inanç boyutunda çok özel bir yere sahiptir.’
Öcalan'ın çoğunluğu Müslüman olan Kürtleri İslam'dan uzaklaştırma projesi aynı zamanda Türklerle en güçlü ortak paydanın yok edilmesi anlamı taşıyor. Birey özgürlüğünü firavunlaştıran bu anlayış oldukca laik, Batı Liberalizmine uygun ve sosyalist dinsizliğe de kapı açıyor. Peygamber Efendimizin de işaret ettiği gibi; ahir zamanın alameti olan Fırat’la Nil arasında
kan ve gözyaşının akabileceği dönemlere doğru hızla gidiyoruz.
Barış müzakereleri adı altında başlayan yeni dönem böl–
parçala- yut diyen zihniyeti şimdilerde ise çarpıştır-yüceltkandır-yut dönemine dönüştürdü. PKK ile Fethullah Gülen
Hocaefendi ve onu seven camiası çarpıştırıldı, MazAPO yeteri
kadar da firavunlaştırıldı ve yüceltildi. Hocaefendi’nin açılımdan önce yaptığı müthiş öngörülü sulh çıkışı olmasaydı, barışı
isteyemeyenler olarak camia günah keçisi yapılacaktı. MİT, 30
yıldır kucağında olan Öcalan’ı bir anlamda bu müzakerelerle
adeta yeniden küllerden doğan bir lider olarak destekliyor ve
onun statü kazanmasında ona yardımcı oluyor. MİT bu manev16
ralarla yeniden Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkinliğini artırıp,
onu tekrar merkeze yani örgütün yönetiminde tümüyle söz sahibi olacak bir hale getirmeyi amaçlıyor. Böylece PKK’yı aklınca
çok başlı sisteme girmesinin yerine, tek başlıya çevirip, müzakerelerde muhatabının kim olduğunu da netleştirmiş olmayı
arzu ediyor.
Oysa PKK, birbiri içine geçmiş dış ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından kullanılan bir terör oyuncağına çevrildi. Hiçbiri sorunun çözümünü istemiyor. Yolda bir milyar doları aşkın
haraç toplayan ve uyuşturucu, kaçakçılık geliri olan PKK’nın
lordları asla çözümden yana değil. Osman Öcalan’ın sivil dünyaya atılması ve yaptığı işi batırması kötü örnek oldu. Kandil
patronları normal hayata dönerse koca hiçler olmaktan çekiniyor. Son kozlarını oynuyorlar. 2009’dan beri terör saldırılarının
azması ve şehit sayısının artması, ülkemizi 2013’de yeniden yol
ayrımına getirdi. Terörü sonlandırmak için iki çarenin var olduğu zannedilir: Şiddet kullanarak başını ezmek, köklerini kurutmak veya karşılıklı tavizler vermek, barışçıl yöntemle kanı
durdurmak, orta yolu bulmak...
Aslında her zaman bir üçüncü yol daha vardır. Türkiye’de
ve gurbetteki Türkiyelilerin dilinde, kalbinde, gönlünde aynı
özlem hissediliyor: Yeter artık, sabır taşı kırıldı; ne olacak bu
PKK’nın hali! PKK sorunu Türkiye’yi bölmeye doğru koşuyordu. 2014 veya 2015’e kadar ülkemiz bölünmeden dayanırsa,
bölgesel güç olacak ülkemizi bu tarihten sonra ne İsrail, ne Almanya ne ABD bölebilirdi. Ameller niyetlere göredir. Niyetler
karanlıksa aydınlık yola çıkılması güçtür. İçte ve dışta bazı hain
odaklar ve güçler PKK’yı bitirmemek için direniyorlar. Kürtler
elinden silahı bırakırsa pazarlık güçlerini kaybedermiş... Verdikleri şeytani akıl buydu!
Oysa gelinen nokta tam tersine doğru işliyordu. PKK şiddette ısrar ettikçe Kürtler, elde ettiği kazanımları kaybetme riski
taşıyordu. Bölgede AK Parti'nin demokratik reformları hep
PKK'nın başarısı olarak lanse edildi, ediliyor. Tarihimiz boyunca, hiç bir isyancı hayal ettiklerini elde edememiştir, hep aksiyle
17
tokat yemiştir. Kabakçı Mustafa’dan Şeyh Bedreddin’e Patrona
Halil’den Şah kulu isyanına kadar ayaklanmalara kısaca bir göz
atınız. Şah kulu’nu bizzat öldürtenin, isyan emrini veren Şah
İsmail olduğunu göreceksiniz. PKK isyanı da bir savaş değildir,
ayaklanmadır ve isyancıların iki dünyada da yatacak yeri yoktur. Oyuncağı kuranlar oyuncaktan bıkınca oyuncağı parçalar,
çöpe atar. PKK pimi çekilmiş serseri bir bomba, mayındır. Kendisini gümletmesine az kaldı!
Ortada yakın geçmişte Sri Lanka’da yaşanan Tamil Kaplanları örneği bulunuyor. 30 yıl süren ayrılıkçı terörün ardından
Norveç’in devreye girmesiyle Sri Lanka hükümeti 2006 yılından itibaren ateşkes ilan etti ve silahların bırakılması ile ilgili
barış görüşmeleri taraflar arasında Cenevre’de yapıldı.
Sonuçta, Tamil Kaplanlarının asla silah bırakmaya niyeti
olmadığı üç yıl sonra başlayan terör olayları ile anlaşıldı. Tıkanan görüşmelerin peşi sıra Sri Lanka hükümeti ordusunu Tamil
Kaplanlarının bölgesine sürdü. Sonuç 20 binden fazla ölüydü,
milyonlarca Tamil ise yurt dışına kaçtı. Bugün Batı ülkeleri ve
Hindistan’da 6 milyon Tamil ilticacı konumunda. Tamillerin
lideri Vellupillai Prabhakaran dahil örgütün tüm elebaşları öldürüldü ve örgüt ülke içinde bitirildi. Kanada’da 300 bin Sri
Lankalı var, çoğu Tamil. Burada barış içinde birbirlerini öldürmeden yaşıyorlar. Colombo hükümetinin 2009 ve 2010 katliamlarına BM dâhil tüm dünyanın sessiz kaldığını PKK’lıların dikkatine arz ederim. Silah bırakmayan terör örgütü masum değildir.
ABD ve AB ülkelerinin acizlikten Suriye’deki katliamlara
müdahale edemediğini Barak Obama’nın ikinci defa seçilmesinin ardından Suriye ile savaş işini tamamen Türk ordusuna ve
özel harp birimlerine Katar ve Suudi Arabistan’ın finansmanıyla havale ettiğini unutmayalım. Ve bu plan Rusya’nın başarılı
girişimleri ile çöktü. Geride ikiyüz bin müslüman ölü, bir o kadar yaralı ve iki milyona yakın Suriyeli mülteci sorunu bıraktı.
Dış konjonktürün ekonomik krizlere kitlendiği bir dönemde,
kimse PKK’yı dinlemezdi. Türk ordusu ve polisinin ortaklaşa
18
büyük ve gerçekçi bir operasyon düzenlenmesi halinde rahatlıkla yok edilebileceği beş bin PKK militanına dünya kamuoyunda hiç kimse yas tutmayacaktı. PKK, eğer ‘KCK ile dağdan
şehre indik, şehirleri yakarız’ diyorsa, şehirlerdeki bin beşyüz
kişilik yapılanmalarının tüm isim ve adreslerinin emniyet güçlerinin elinde bulunduğunu unutuyorlardı. Bol katliamlı politikalara yol yaparak Ankara hükümetini yanlış yapmaya zorlamakla
Kürt
hakları
savunulamazdı!
AK Parti’nin yürüttüğü ilk Kürt açılım paketini PKK militanları
ve BDP, Ergenekon ile dirsek temasında baltaladı ve ellerine
koca bir hiç geçti! Kürtlerin ülke nüfusunun yüzde 20’si olduğunu varsaysak bile yüzde beş oy alan BDP’nin Kürtlerin tamamını temsil etmediği açık. BDP’nin PKK’nın borazanı, sözcüsü olduğu ise bariz belli, hatta belgeli ve partilerini kapatacak
kadar da aşikâr.
O halde horozlanmaları nafile çaba! Kürtlerin üçte ikisi AK
Parti’ye oy verdiğine göre pazarlık güçleri zayıf. Kürtlerin hakları bugün çiğnenmiyor, tersine pek popülerler, son yıllarda
yayınevleri habire Kürtlerle ilgili kitap basıyor. Ülkemizdeki
Lazlar ve Çerkezler Kürtlere tanınan hakları kıskanmaya başladı. O halde PKK kime güveniyor? Elbette, 1998’den beri PKK’yı
taşeron örgüt olarak kullanan ve denetimine alan MOSSAD’a
bel bağlıyorlar. Oysa Ankara hükümetinin İsrail ile ilişkileri
limoni ve eskisi gibi Genelkurmay’da odaları, MİT’de eğitmenleri yok. Ülkemizin her tarafını dev kulaklarıyla dinleseler de,
etkili olamıyorlar. Ancak yüzlerce ajanları bölgede cirit atıyor.
PKK’yı cesaretlendiriyor, organize ediyorlar.
Bu zamana kadar Ergenekoncu askerler, MOSSAD ile PKK
işbirliği olmasaydı, çoktan terörün kökleri kurutulmuştu. PKK,
1980 ile 1987 arasında Diyarbakır Cezaevinde yapılan işkencelerle zorla doğurtuldu. Kasıt vardı. Daha sonra PKK’yı kullanmayan istihbarat örgütü kalmadı, ‘Yedi Kocalı Hürmüz’e döndü. Devletin karanlık yüzü elini uyuşturucudan, insan kaçakçılığından, silah ticaretinden çekmeden PKK veya Kürt sorunu
bitirilemez. Birbirinden beslenen vampirleri mağaralarından
19
çıkartmayacak hamleleri yapmanın zamanı geldi. Hakkâri’de
Kavaklı mevkiinde ve Kazan Vadisi’nde 16 tane PKK kampı
olduğunu 2011’de ilk yazdığımda önce bana kimse inanmak
istemedi (1).
Emniyet istihbaratı raporlarına dayanarak bunu yazmıştım. Bu kampların bazıları eskiden beri bizim askeri birliklerimize 3-5 km mesafedeydi. Kimse kimseye güvenmiyordu. Polis
timleri bu kampları 2011’in yaz ve sonbaharında dağıtmaya
başlayınca bölgede Ergenekoncu askerler ile PKK arasındaki
derin ilişki su yüzüne çıktı. Bu nedenle, halkın korkusu bitirilip,
belirsizlik devletine güvene dönüşmeden açılım ve yatırım paketleri abesle iştigaldir, yılan hikâyesidir...
O halde üçüncü yoldan başka mantıklı seçenek kalmıyor.
Bölgeye gelecek beş bin kişilik özel eğitimli polis timlerinin aynı
personeli, 2 yıl değil 10 yıl orada kalacak ve halk ile iç içe, kardeşçe yaşayacaktır. Öldürmeye değil yaşatmak için gelecekler.
Bu sefer, 1993 ile 1996 periyodunda ‘bin operasyonla on bin
kişiyi faili meçhul cinayet’ ile yok eden Ergenekon’un silahlı
örgütü JİTEM yok! Ergenekon’un karanlık general ve subayları
hapiste yargılanıyor. İsrail ülkemize batamıyor! ABD, Irak ve
Afganistan’da çuvallamış, yeni maceradan uzak duruyor. Ekonomik krizlerle boğuşanlar, ekonomik patlama yapan ülkemizin dinamizmini pörsümüş PKK ile durduramaz...
Bundan sonra, halkın dinine, inancına, gelenek ve göreneklerine saygılı, devletin gülen yüzünü gösteren bir polis kuvveti
görev başında olmaya başladı. AK Parti’nin camiaya bağlı diye
2013 yazında 700 polisi doğuya sürmesi aslında kaderin bir cilvesi oldu. Kandil Dağında göstermelik şovlara da ihtiyaç kalmadı, zira yalandan dağ taş dövmekle, 18 yaşında dağa zorla
çıkartılmış fidanları öldürmekle terör sona ermiyor. Vatandaşı
yaşatırsan, devlet bölünmeden yaşar!
1
Arslan, Faruk. Ejder ve Baron’un Hakkâri oyunu! Canadatürk gazetesi.
01.07.2011.
20
En can alıcı makalemi 12 Haziran 2011 genel seçimden hemen önce yazdım. Hakkâri ve Diyarbakır’dan seçim öncesi ulaşan bilgiler hoş değildi. Global Ergenekon’un Suriye’de başlattığı Baas rejimini devirme hamlesine ve Hakkâri’de oynanan
eşgüdümlü büyük oyuna daha fazla sessiz kalamayız. Çünkü
düğmeye aynı merkezden basıldı. Ergenekon’un baronu ve ejderi, global Ergenekon’dan aldıkları cesaretle ‘Kürt kozunu’
sahneye koydular. Kandil ve İmralı’nın emirlerini CIA ve
MOSSAD’dan aldığı talimatlarla yerine getiren Demokratik
Toplum Kongresi (DTK) ve BDP, “sürgünde Kürdistan parlamentosu” veya Türkiye’de KCK ile ‘gölge Kürdistan’ devleti
kurmaya hazırlanıyordu. Mesele Kürt sorununu çözmek değil,
çözdürmemekti...
Bu noktaya nasıl ve neden geldik? 10. Ergenekon dalgasında mason localarına ulaşılması, global Ergenekon’u rahatsız
etti. İstanbul baronları ve medya ayaklarına dokunulmaması
için hükümetle pazarlığa giriştiler. Başarılı oldular, Ergenekon
soruşturması sadece ordudaki ayaklara yönelirken, işi maliyeleştirenleri bilerek ıskaladı. Medyanın propaganda ayağında
tutuklananlar devede kulaktı. Seçimde zoraki seçtirilen Silivri
ve PKK adaylarının oluşturacağı keşmekeş, seçim sonuçlarına
gölge düşürmek için “Baron” ve “Ejder” ikilisinin dünya çapında Ergenekon’dan aldığı onayla tasarlandı. Aslında onları
kendilerine dokunulmaması ve ihalelerden daha fazla pay
kapmak amacıyla hükümete şantaj için kullanıyorlardı. Servetlerine servet katmayı sürdürmelerinden rahatsız değilim ama
Hakkâri’de oynadıkları oyunu artık deşifre etmek zorundayım.
MHP liderinin başdanışmanlığına getirilmiş, “Silivri milletvekili” emekli korgeneral Engin Alan, MHP’nin imajını tek
başına çizmeye yetiyordu. Ergenekon ve Balyoz davalarında
aldığı müebbet cezalar haklı olduğumu gösterdi. Alan analizimden dolayı milliyetçi çevreden epey eposta almıştım. Elimde Alan’la ilgili neler olduğunu merak ediyorlardı. Sahte ülkücü olduğunu belirtmem kanlarına dokunmuştu. Öyleydi ama!
2023 yazarı, Avukat Tolga Akalın, Türk Özel Kuvvetleri’nin
21
efsane komutanı Alan’ın MHP’ye Allah’ın emaneti olduğu iddiasındaydı. Yazısındaki şu ifadeler dikkatimi çekti: “Ülkü
ocaklarının yaptığı tavsiye neticesinde Harp okuluna girmiş ve
1980 ihtilali akabinde ülkücü olması hasebiyle 35 gün cezaevinde
işkence
görerekyatmıştır.”
12 Eylül darbesi günü tüm MHP il başkanları ve ülkü ocakları
liderleri gözaltına alındılar ve yıllarca işkence gördüler. Bunlardan 35 tanesi ertesi gün, 13 Eylül 1980’de serbest bırakıldı.
Bu sansasyon bilgiyi benimle Ekim 1998’de Kazakistan’ın Türkistan kentinde sabaha kadar süren sohbetimizde paylaşan
MHP’nin 12 Eylül öncesi üç siyasi eğitmeninden biri olan Namık Kemal Zeybek’ti. Bu bilgiyi daha sonra rahmetli Muhsin
Yazıcıoğlu’na teyit ettirmiştim. Zeybek, daha sonra Demokrat
Parti lideri oldu, yürütemedi ve siyasi sahneden çekildi. Çıksın
konuşsun. Gladyo’nun Özel Harp subaylarını sivil görüntüde
çaktırmadan nasıl kendi aralarına soktuğunu ve il başkanlıklarını ele geçirdiğini anlatsın. Taha Akyol ve Mümtaz’er Türköne
de bildiklerini anlatmalı. O günlerde MHP’nin diğer iki siyasi
eğitmeni onlardı. Hapiste aralarında neler konuştuklarını dile
getirsinler. Rahmetli Alparslan Türkeş’in yorumunu artık gizlemesinler. Çünkü serbest bırakılan o 35 kişinin hepsi MİT
mensubu Özel Harpçi idi. MHP’yi geçmişte ele geçiren Gladyo
mensupları, bugün rahat duruyor mu sanıyorsunuz? MHP ve
BBP, İslam ve Türk sentezinden uzaklaştırılıyor, kuru kafatasçı
ulusalcı bir Türkçülükle bağnazlaştırılıyordu. İttihat ve Terakki
Partisi’ne Fransız masonlarının yüzyıl önce uygulattığı aşırı
milliyetçilik virüsü nüksetmişti. Bu oyunu ülkücüler bozmalıydı...
Alan’ı Bakü’de askeri ateşi olduğu 1992 yılından beri yakından tanıyordum. 1994 ve 1995’de Azeri lider Haydar Aliyev’e karşı düzenlediği başarısız suikast ve darbe girişimleri ile
ülkemizi rezil etmiş ve ülkeyi CIA ve Amerikan politikaları üstünlüğüne bilerek veya bilemeyerek bıraktırmıştı. Başarısızlığa
mahkûm suikast ve darbe teşebbüslerini oysa CIA elemanlarıyla ortak ve direkt Pentagon’dan gelen talimatlarıyla yapmıştı.
22
Eski Genelkurmay başkanı Doğan Güreş tarafından Özel Harp
biriminin Özel Hareketler Komutanlığı’na çevrilmesinin ardından başına 1995’de Alan’ın getirilmesine hiç şaşırmamıştım.
Başarısızlığı mı yoksa ABD tarafından başarısı mı (!) ödüllendirilmişti. Alan’ın kariyeri 1999’da PKK elebaşçısı Öcalan’ı Kenya’dan paket teslim getirilmesi ile düzeltildi. Oysa daha sonra o
uçağın içinde olmadığı ortaya çıktı. Gazeteci Şamil Tayyar net
belgelerle açıkladı. Bir balon daha söndü. Zaten ortada Gladyo’nun paket teslimi vardı. ‘Kahraman’ denilen Alan, aslında
hep CIA ile dirsek temasında çalıştı. PKK’ya destek veren JİTEM birimine yıllarca özel eğitimli subay vermiş bir Özel
Harpçi idi. Faili meçhulleri çok iyi bilirdi. Azerbaycan’da görev
yaptığı 1990’lı yılların başlarında eski Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’e karşı organize edilen başarısız darbe ve
suikast girişimleri ülkemize pahalıya patlamış ve Aliyev uzun
süre ülkemizle ilişkileri askıya almıştı.
Bunlar aslında Gladyo ve CIA planlaması olan ‘çakma’ girişimlerdi. Alan, başarısızlığa mahkûm darbeleri bilen az sayıda
üst düzey yöneticiden biriydi. Başbakanlık örtülü ödeneğinden
finanse ettiği darbe fiyaskolarını kimseye izah edemezdi. Türkiye’nin mükemmel imajını bir hamlede yıktı. Türkleri sokağa
çıkamaz hale getirdi. ABD’nin imajını parlattı, Türkiye’yi batırdı. MHP, yanlış bir ata oynuyordu ama MHP lideri esir veya
rehin olduğu için yanlış yaptığını itiraf edemezdi. Hakkâri için
2006’da alınan küresel Ergenekon kararı, 12 Eylül referandumu
ve 12 Haziran 2011 seçiminde başarı ile uygulandı. Hakkâri’de
yaşayan her vatandaşımızın evinden baskıyla, zorbalıkla, şantajla dağa, PKK’ya en az bir adam kaçırma projesi, bölgedeki
Ergenekoncu komutanların göz yumması ile gerçekleştirildi.
2008 yılına kadar PKK’ya Hakkâri’den katılan insan sayısı
yılda elli iken, son beş yılda bu rakam yılda beş yüze çıkartıldı.
Bu ilimizden dağda iki bini aşkın militan grubu oluşturuldu.
Kimse inkâr etmesin, elimde sağlam bir istihbarat raporu vardı.
Karakol baskınları ile hükümet küçük düşürüldü. Halk korkutuldu. Silah zoruyla yapılan seçimde BDP, Hakkâri’de tamamı,
23
36 bağımsız adayını seçtirdi. Böylece planın ilk aşaması olan
“kurtarılmış” Hakkâri kotarıldı. Bundan sonra Şırnak ve Cizre
başta olmak üzere başka iller Türkiye’den kopartılacak ve dört
yıl içinde bölge halkının tüm oyu sadece PKK’nın gösterdiği
aday veya partiye kaydırılacaktı. Bunun adı demokrasi değildir, diktatörlük, despotluktur. Hükümet acilen Yüksekova’ya il
statüsü vererek emniyet güçleri kadrolarını burada artırmalıydı
veya bölgeye özel eğitimli tim birimleri kaydırılmalıydı.
Her yıl 1-15 Kasım aralığında Kandil merkez olmak üzere
yurtdışı kamplara kış üslenmesine çekilen örgüt bu kez intikam
eylemleri için Hakkâri ve Şırnak kırsalında yüzlerce militan
tutuyordu. Kavaklı ve Kazan operasyonları ile büyük darbe
yiyen örgüt, hem güç kaybetmediğini göstermek hem de intikam operasyonları için hazırlanıyordu. 250'ye yakın PKK'lı sürekli Hakkâri'deydi. Sadece üst düzey yöneticiler Kandil'e çekiliyordu. Hakkâri'nin civar bölgelerinde ise 700 PKK'lı vardı.
Telsiz trafiğinden edinilen bilgilere göre bazı militanlar ise şehirlere sık sık iniyordu. Hakkâri civarında yerleşilen yerler ise
şunlardı: Çobandağı, Çaltepe, Han Yaylası, Alandüz Tepeleri,
Faraşin Yaylaları, Dağlıca, Onbaşılar, Eski Çanaklı ve Kavaklı. Coğrafi yapıyı avantaj olarak kullanan PKK'lılar mağaralarda saklanarak kışı geçiriyorlardı. Ağır koşullar nedeniyle kırsalda eylem yapamayan örgüt, şehre inmenin yollarını arıyordu.
Yine başkente akan bilgilere göre Diyarbakır kırsalındaki
Şenyayla bölgesi de sınır dışına çıkmayan PKK'lıların üslendiği
yerlerdendi. Tunceli'de de benzer tablo mevcuttu. Daha önce de
yazdım: Derdi, Kürtler'in hakları, yaşam standartları olmayan, yabancı istihbarat örgütlerinin elinde oyuncak olmuş bir
örgüt yönetimi vardı. Kendisi hiç çatışmaya girmediği halde başkalarının ölüm fermanını imzalayan bu kişiler ısrarla kan
dökülsün istiyorlardı. O yüzden barışı tesis edebilmek için savaşmak zorundasınız. Kürtler'i ezenleri ezmezseniz Kürtler'i
kazanmanız mümkün değil. Bu da operasyonlara yaz kış ara
vermeden etkili bir şekilde mücadeleyi gerektiriyordu. Mevsim
24
kış olsa da saha hâkimiyeti kurmak ve örgütün üzerine gitmek
şart. Hantepe ile Dağlıca arasındaki arazinin dağlık olmasından
dolayı PKK bölgeyi sık kullanıyordu. 2007'den bu yana arazide
rahat rahat dolaşan militanlar Avaşin ve Basyan kamplarına da
buradan geçiyorlardı.
Eğer PKK kamplara çekilmezse örgüt Murat kod adlı Halim Akman'ın emrindeki PKK'lılarla Hakkâri'de kışı geçirmenin
yollarını arıyordu. Bahoz'un yakın adamlarından Siyabent ve
Umut kod adlı PKK'lılar ise Oğul Vadisi'nde kalarak haraç toplamaya devam ediyordu. Yerini belli etmemek için son dönemde telsiz talimatı vermeyen Bahoz Erdal'ın Zap'ta olduğu iddia
ediliyor, 'Kavaklı'nın intikamını alın' emrini aracılarla gönderdiği de artık sır değildi. Sonuç itibarıyla, örgüt Kandil'i
Hakkâri'ye taşıdı ve eyleme hazırlanıyordu (2).
Yaptığımız bu uyarılar fayda vermedi, defalarca baskın
yedi Türk askeri ve karakolları. Yanlış olan bir şeyler vardı. Diyarbakır’da 12 Haziran 2011 genel seçimi öncesi ele geçirilen ve
ağzı çözülen MOSSAD ajanından elde edilen bilgiler ve belgeler
kamuoyuna açıklanacak mıydı acaba? Bu bilgi bana iki sağlam
kaynak tarafından ulaştırıldı. En kilit soruyu soralım:
Hakkâri’den ve diğer Doğu illerimizden zorla seçtirilen BDP’li
milletvekillerinden kimler hangi yabancı istihbarata ve devlete
çalışıyorlardu?
BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın MOSSAD’a İsrail’e,
Ayten Tuğluk’un Alman istihbaratı BND’ye İsrail’e çalıştığına
dair belgeler, yardım akışlarına dair dekontlar olduğu halde
sessiz mi kalınacaktı. Başka nerelerden mali destek alıyorlardı?
Bu durum, milletvekilliğinin düşmesine sebep değil miydi? Ülkemizde bu işleri koordine eden yabancı diplomatlar kimlerdi?
Neden sınır dışı edilmiyorlardı? En önemlisi Kürt sorunu, bu
karmakarışık, çapraz, ensest ilişkilerle nasıl çözümlenecekti?
Yeni anayasanın yapılmasına desteğe hiç niyeti olamayan CHP,
2
Arslan, Adem Yavuz. PKK, Kandil'i Hakkâri'ye taşıdı. Bugün gazetesi.
29.11.2011.
25
MHP ve BDP’yi kimler yanlış yönlendiriyordu? MOSSAD ajanından elde edilen istihbarat, bu sorulara ve fazlasına açıklama
getiriyordu.
Irak, İran ve Suriye’deki Kürtleri kapsayan plan çerçevesinde küresel Ergenekon, “Büyük Kürdistan” için devredeydi.
Kürdistan’ı ya siz Diyarbakır merkezli kurar yönetirsiniz veya
biz Erbil veya Kerkük merkezli kurar başınıza bela ederiz diyorlardı. Suriye’deki Baas rejimi iktidarı, bizdeki cuntacı Ergenekoncularla aynı meşrepten (Nusayri Alevileri dine oldukça
uzak bir Şiilik koludur) olduğu halde neden tasfiye ediliyorlardı? Çünkü İran’ın Suriye ve Lübnan’daki Şii bağlantılarını sağlayan Şam rejimi artık işlevini yitirdi, miadı doldu. Bizde de
Baas benzeri cunta kurmaya çalışan Mason Bektaşi çetenin savunduğu azınlıkların çoğunluğu yönetme stratejisi çöktü. Global Ergenekon, oyun ve oyuncu değiştirdi. Yüzde 85’i Sünni
Suriye halkı, AK Parti’ye ve liderine bayılıyordu, er geç Türkiye’nin izinden gidecekti.
Kendilerine ulaşılamasın diye bu kadar fırıldak çevirmeye
gerek var mı? Ergenekon’da kod adı “Ejder” olan şahıs, 9 Haziran 2011 günü AK Parti Genel Merkezi’ne giderek Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü ve helâlleşti. CHP’nin birinci
parti olarak çıkacağı kehanetinde bulunan kodaman işadamımız, aslında baronun sağkolu, özel ulağıydı. Rahmetli Vehbi
Koç’un milyon dolarlarını Milliyet gazetesini satın alması için
1979’da Aydın Doğan’a getiren isimdi o. Ergenekon yapılanmasında ilk ona giremese bile fitne çıkarmada üstad sayılırdı. Kim
olduğu zaten basına yansıdı.
Gazeteci ve yazar Avni Özgürel, Radikal’daki köşe yazısında onu şöyle tanımladı: Yurtbank patronu Ali Balkaner’in
mahkeme ifadesinde “Bizler 18 büyük aileyiz. Hepimizin bağlı
olduğu bir başkanımız var. 18 büyük aile bir havuz oluşturduk.
Tüm ekonomi bunların elinde toplanıyor. İstanbul Menkul
Kıymetler Borsası’nı manipüle eden kişi, bizim bağlı olduğumuz başkanımızdır. Tokyo Borsası’nda 800 milyon dolar kaybetti, bana mısın demedi” diye tarif ettiği kişiydi. Çılgın fitne
26
projeleri ile baronu etkileyen, AK Parti’den ilk yerli otomobil
projesini Karsan adına kapacak kadar da uyanık bir işadamıydı
Koçların damadı İnan Kıraç. Askerleri, siyaseti, medyayı, yargıyı, iş dünyasını hatta sendikaları yöneten, yönlendiren, dış
bağlantıları güçlü ve oldukça masonik olan barondan bir kaç
ricam var:
Lütfen, kendi ülkenize Fransız kalmayı artık bırakın! “Bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan adam” dedirttiğiniz kitle ülkenin
yarısı, yüzde 50’si olduğunu tescilledi. Nostaljik özlemle Jön
Türkler’in ruhunu çağırmayı da bırakın! Ordumuza yazık oluyor. Genelkurmay’ın boynuna taktığınız süslü püslü kementi
de çıkartın, sırıtıyor! Milletimiz uyandı, emanetini teslim aldı.
Size bir daha pabuç bırakır mı sanıyorsunuz? Kürt kartınızda
boğulmadan kördüğüm haline getirdiğiniz sorunda ve
Hakkâri’de ilmekleri açınız. Kürtlere ve Türklere, bu vatana
yazık oluyor. Yamalı bohçaya dönmüş darbe anayasamızın değişmesi için sadece siz CHP’yi ikna edebilirsiniz... Bugüne kadar ülkemizde milyar dolarlar kazandınız. Faili meçhul cinayetlerin altını kazırsak, emri veren eli ve elleri görebiliyoruz. Global Ergenekon da artık sizi kurtaramaz. Siz Hacısınız, toplum
olarak barışalım, uzlaşalım, helalleşelim (3). Bu çağrıyı yapalı
dört sene oldu. Helaleşme dönemimin bu denli hızlı başlamasını doğrusu beklemiyordum! Gezi olayları ,PKK’nın iştahını kabarttı.
Bu aşamaya nasıl gelindi? Aklı selimi bulmakta zorluk
çekmedi mason yönetici elitimiz ve ikinci Kürt açılımı doğdu.
40 kişilik Encümen’de ihtiyarların hazırladığı planı 12 kişilik
Milli Birlik Komitesi onayladı ve MİT’e görev verildi. Önce
çakma hapishane isyanları ve açlık grevleri ile 2012'nin sonbaharında Öcalan'ın liderlik karizması parlatıldı. Zira ne Kandil
patronu Murat Karayılan nede Suriyeli Kürtlerin önderi Bahoz
Erdal veya Fehmi Hüseyin , Ahura Mazda Paşa'yı dinlemeye
niyetli değildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan terörü gerçek3
Arslan, Faruk. 2011.
27
ten de iyi niyetle bitirmeye ve PKK’yı da sonlandırmaya çalışmasına rağmen, MİT’te ve bazı kabine üyelerinde ‘farklı planların ve Erdoğan sonrasının tasarımlarının kararlaştırılmasını
ABD’li, İranlı, İsrailli yetkililerle uzlaşan / konuşan kişiler bulunuyor. Süreçte toplum, karşıdakinin ne verdiğiyle değil ne aldığıyla ilgili. Örneğin Abdullah Öcalan’ın çatışmasızlık, çift
yönlü ateşkes talebi karşılığında ne veriyoruz sorusuna hükümetten tatmin edici cevap gelmediği için Türk toplumu oldukça
kuşkulu. İmralı zabıtları bu kuşkuları dağıtacak özellik taşıdığı
için önemli. Yalçın Akdoğan “BDP’nin Kandil’e götürdüğü metinlerin hiçbirinde bu zabıtlarda geçen konular yok” diyor ama
Kandil’e giden metinde ne var onu açıklamıyor. Hâliyle insanlar Abdullah Öcalan veli mertebesine erişmediğine göre, almadan vermez diye düşünüp, Öcalan ne alıyor onu merak ediyor. Hükümet de Öcalan’a ne verdiğini açıklamadığı için Türk
kamuoyu sürece kuşkuyla yaklaşıyor. Haksız sayılmaz.
Emre Uslu'nun öngördüğü gibi İmralı zabıtların sızdırılması AKP’yi İmralı’ya mahkûm etti. Bundan sonra AKP hükümeti PKK’nın hemen hemen her türlü talebine evet demek zorundaydı. Zira silahların yeniden patlaması AKP’nin bitişini
hızlandıracaktır. PKK bunun çok iyi farkındaydı. PKK liderlerinden birinin analizi şöyle: “Ya demokratik siyasi çözüm için
adım atacaktır ya da 2012’den daha da şiddetli bir savaşla karşılaşacaktır. PKK savaşa da barışa da hazır olduğunu söyledi.
Ancak AKP yeni bir savaşı zor götürür. Eğer yeni bir savaşa
girerse bunun sonunda büyük ihtimalle AKP iktidarını kaybedecektir.” Emre Uslu haklı çıktı, barış süreci başladı.
Cahit Mervan PKK medyasının önde gelen kalemlerinden
biri. Fırat Haber Ajansı tarafından da iktibas edilen yazısında
İmralı’dan Kandil’e gönderilen mutabakat mektuplarının içeriğini en net şekilde yazdı. Bu metne göre süreç hükümet medyasında anlatıldığı gibi olmayacaktı. Aksine anayasal garanti alınana kadar PKK’nın silah bırakması bile öngörülmüyordu.
PKK bir takım adımlar atılıp, Öcalan’ın koşulları düzelmeden
de sınır dışına çekilmeyecekti. Aynen yazdığı gibi de oldu. İs28
terseniz Cahit Mervan’ın Kandil’e giden mektupların içeriğini
açıkladığı o yazısının ilgili kısmını bakın ve kararı siz verin.
Buyurun Cahit Mervan’ın kaleminden İmralı Mektuplarının içeriği: ”Peşinen söylemek gerekirse İmralı’da görüşmelerde fikriyat düzeyinde önemli mesafe kaydedilmiş. Aslında Kürt
kaynakları PKK lideri Abdullah Öcalan’ın üst not iliştirerek
BDP, Kandil ve Avrupa’ya gönderdiği aynı içerikli mektubu
‘genel mutabakat metni’ olarak nitelemesini önemli buluyorlar.
Öcalan BDP, Kandil ve Avrupa’ya gönderdiği mektubu 13 Şubat’ta hükümet yetkililerine verdiğini kardeşi Mehmet Öcalan
aracılığıyla açıklamıştı. Görünen o ki Öcalan’ın ‘genel mutabakat metni’ olarak nitelediği metne ilişkin Türk devlet ve hükümet yetkilileri de kendi aralarında istişarede bulundular. ‘Genel
mutabakat metninde’ yer alan hususlara ilişkin kendi aralarında karara vardıktan sonra suni olarak yaratılan ‘İmralı’ya kim
gidecek’ krizine son verdiler. Ve adaya ikinci BDP heyetinin
gitmesine ‘izin’ verdiler. Arkası gelecektir.
Görünen o ki Türk hükümeti ‘genel mutabakat metnine’
bağlı kalır ve atacağı adımları zamanında atarsa Kürt gerillası
Kuzey Kürdistan sınırları dışına çıkmaya başlayacaktır. Ancak
bu çıkış aynı zamanda yeni bir Kürt-Türk ittifakının temelini
oluşturacaktır. Kürdistan parçaları arasındaki ilişkiler özgürleşecektir. Bir anlamda Kürdistan’la birlikte ‘misak-i milli’ güncelleşecektir. PKK silahlara asla veda etmeyecektir. Aksine Öcalan’ın mektupta belirttiği iddia edildiği biçimiyle Kürt ve Kürdistan’ın ‘varlık ve özgürlüğü güvence altına alınmadan silahlar bırakılmayacaktır.’ Kürtler her şart ve koşulda bu güvence
sağlanmadan öz savunma güçlerini koruyacaklardır.
Sızdırılan İmralı tutanakları, Abdullah Öcalan’ın ‘Paşa Paşa’ milletvekili olmak istediğini ortaya koydu. Hatta daha fazlasını istiyor. Büyük Kürdistan’ın devlet başkanlığına oynuyor.
Oysa serbest kalsa bile gideceği son durak Avrupa’da bir ev
hapishanesi. Çocuk asker kullandığı için af edilmeyecek suçlar
işlemiş PKK liderinin ancak yatacağı hapishane mekanı değişebilir. Sanırsınız bir halk ve özgürlük savaşçısı kahraman var
29
karşımızda. Terör suçunu hiç işlememiş sanki. 40 bin insanının
katilinin söz aralarında hikmet arayanlar aklını peynir ekmekle
yemiş olmalı. Andıçlama kokan abuk sabuk konuşmaları, şu
kalıcı barış sistemi tezimi doğruladı: Öcalan’ı abartmadan Kürt
toplumunda liberal demokrasi, liberal ekonomi ve sivil toplumu geliştirerek tepeden inme değil altdan gelen bir barış formülü gerekli. Gerisi angarya ve zaman kaybı…
Narsist, megaloman, ruh hastası bir lider Öcalan. Nelson
Mandela’ya özeniyor. Mandela sanıldığı gibi 28 yıl hapis yatmadı. Bugün müze haline getirilen yattığı hapishanede değil
lüks bir adada özgürce, zevklerine uygun biçimde ağırlandı
Mandela. Ziyaretçileri olduğu zaman göstermelik olarak hapishaneye götürülür ve bir tiyatro kurgulanırdı. Devlet başkanı
olması ‘reconcilitation’ sürecinde beyaz ırkın işkencecilerinin,
zalimlerinin af edilmesi karşılığında bir şekerlemesi ve oyunuydu.
Şaşırdınız mı? Bu bir komplo teorisi değil, maalesef acı
gerçekler. Güney Afrika’da ‘apartheid’ bir rejim vardı ve halkı
sömüren azınlık ipleri gevşettiğinde devlet eliyle bağışlama ve
bağışlanma, sosyoloji tabiriyle toplumsal sosyal barış süreci
başlattı. Komisyon’un pek çok raporunu ve bu alanda yazılmış
onlarca akademik makale okudum. İşin aslını faslını bilenlerdende Mandela’nın aslında bir İngiliz ajanı olduğunu öğrenmem zor olmadı. Hiç hapiste kalmamıştı, öyle gösterilmişti.
Daha doğrusu Mandela, bir takım tavizler alabilmek için önüne
konan tiyatroya başından sonuna kadar sadık kalmıştı. Atatürk
adına verilen insan hakları ve demokrasi ödülünü ret etmesinden, başkanlığı döneminde izlenen politikalara kadar hepsi
Londra’da planlandı. Bu İngilizler şeytana külahını ters giydirir. Öcalan boşuna Mandela aşığı değil yani...
Öcalan ile Mandela arasındaki tek benzerlik ikisininde çok
uyanık ve fırsatçı olmaları. Ters olan nokta ise Mandela, İngilizlerle yaptığı anlaşmaları ustalıkla gizlemeyi başarırken, Öcalan’ın açıktan oynamayı ve medya budalası gibi gündemde
kalmayı sevmesi. Kendini seven kibirli firavun tipler, hep ko30
nuşulmak isterler. İngiliz İstihbaratı Öcalan’dan bir Mandela
çıkartmaya çalışıyor ve kontrollerindeki Kürdistan’ın önünde
engel olarak gördüğü en güçlü kesime fırsatı kullanarak darbe
vuruyor.
İngilizlerin ve arkalarına aldıkları Telaviv destekli Neocon
çetenin nihai planları, petrol zengini bölgede Türkiye, Suriye,
İran ve Irak’tan kopartılmış 35 milyonluk bir Büyük Kürdistan
kurmak. Irak’ta yaptıkları gibi 30 yıllık vergisiz algısız bedava
petrol garantisi anlaşmaları imzalamayı planlıyor petrol devleri. Zayıf bir devlet olacak Kürdistan ve idaresine sözlerinden
çıkmayan Öcalan getirilecek. İncirlik’teki Amerikan üssünde
geçtiğimiz yıl yapılan, PKK temsilcilerinden tutun Kürt davasında yararlı gördükleri her kuklanın çağrıldığı kritik toplantıda karar alındı: Öcalan yeni dönemin maskotu, sembolü olacak... Bu fantaziye kendini kaptıran Öcalan hadi diyelim atustik
özürlü zevzek biri, peki peşine takılanlara ne oluyor? ABD’nin
her emrini yapacak mıyız?
Yeni Şafak’ta yazan İbrahim Tenekeci süreçle ilgili en güzel
yorumu şöyle yaptı: "Bugün, Anadolu insanı, tarihi sınavlarından birini veriyor. Unutmayalım ki, nifak ile ittifak aynı yerde
durmaz. Barıştan söz edenlerin hatırı sayılır bir kısmı, vergi
barışına daha çok sevinmişlerdi. Her fırsatta, kardeşlik vurgusu
yapılıyor. Kim ne derse desin, güzel ahlakın olmadığı yerde,
kardeşlik de olmaz. Kardeşliğin ilk işareti, üsluptur, nezakettir.
Dolayısıyla, 'kardeşlik' diyebilmemiz için, önce üslup meselesini halletmemiz gerekiyor. Bazı adresler için ise ancak şunu söyleyebiliriz: Fitnenin kurumsallaşması."
PKK, fitnenin kurumsallaştırıldığı bir ana çekim merkezi.
Onca yabancı istihbarat örgütü PKK’yı Türkiye’yi firenlemek ve
bölmek için kullanıyor. Ordu içindeki Ergenekoncular PKK ile
barış görüşmelerini dibine kadar kullanmaya kararlı. PKK’nın
1989’dan beri akıl hocası olan Alman istihbaratı BND, İngilizlerin önayak olduğu tutanak krizinde geri planda kaldı. Çıkarlar
çarpışacak ve Almanya kontrolündeki Avrupa PKK’dan aykırı
sesler çıkacaktır. Gülen ve çevresini hedef alacakları istihbaratı
31
bir yıldır değişik kaynaklardan bana ulaştığında hamlelerini
zaten bekliyordum. Gülen’in A takımına suikastlar düzenlemek
yerine itibarını zedeleme politikası öncelik almış gözüküyor.
Tekrar İbrahim Tenekeci’ye döneceğim, şöyle diyor: "Hep
söylüyoruz: 'Kötü niyetliler suçlu arar, iyi niyetliler çözüm.
'Türkler de, Kürtler de Anadolu'nun öz evlatlarıdır. Üstünlük
ise ancak takvadadır. Son zamanlarda, sıklıkla, 'bir arada yaşama kültürü'nden söz ediliyor. Bana kalırsa, bu, ayrılığı çağrıştıran, hatta daha da derinleştiren bir ifadedir. Zaten aynı evde
yaşıyoruz, yaşayacağız. Ayrı eve çıkmak yahut odaların ortasına duvar çekmek gibi bir lüksümüz yok. Ayrıca bir ve beraber
olmak, kültür değil, inanç meselesidir, itimat ister. Bizim, öncelikle, inancımızı pekiştirmemiz gerekiyor. Toparlayacak olursak: Otuz yıldır yaşanan yakıcı ve yıkıcı süreç, ister Türk olsun,
ister Kürt, bir mazlumlar ve mağdurlar topluluğu meydana
getirmiştir. Bu insanların hatırı için, daha dikkatli ve rikkatli
olmamız icap ediyor."
Sonuç olarak Öcalan üzerinden Gülen camiasına operasyon yapıldığı açık. Zira bölgede ülkenin çocuklarının PKK’nın
kucağına düşmesini tek engelleyen güç Gülen grubunun dershaneleri, okulları ve okuma odaları. İşte bu nedenle 2012’den
beri yanlış politikalar izleyen AK Parti’ye özel dershaneler kapattırılıyor ve PKK’nın kucağına düşen genç sayısı artırılıyor.
PKK, Gülen kurumlarının Kürtleri Türkleştirdiğini savunarak
uzak tutmaya çalışıyor. Sadece Doğuda değil Batıda İstanbul’da, Mersin’de, Manisa’da ülkenin dört bir yanında Gülen
grubu amiyane ifadeyle PKK’lıların en fazla korktuğu işi yapıyor: Dağdan adam çalıyor veya dağa adam çıkartmıyor. Dershaneleri kapatma atılımı ile Ergenekoncuların tuzağına düştüğü anlaşılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti, ve
elbette Hakan Fidan başkanlığındaki MİT, Öcalan diliyle atılan
iftira ve andıçlama ile ateşine odun taşıyor. İkinci İmralı heyeti
sonrası Öcalan’dan Fethullah Gülen’e özür çıkması takiyeden
ibaret. Dine ve dindara soğuk bakışını düzeltmeye çalışan Öca-
32
lan’ın bu kaypaklığı PKK İslam dinine karşı mı yoksa değilmi
sorusunu yeniden gündeme getirdi.
Aynı MHP tabanının yüzde 95’inin dindar Türk olması gibi, BDP tabanının da yüzde 95’e yakını Kürt Müslümanlardır.
Ama MHP’nin üst kademesinde ulusalcı-derin devlet ilişkili bir
yapının olması gibi, BDP’nin ve PKK’nin yönetici kademesinde
de Marksist- dinsiz-derin devlet yapısı söz konusudur. Kanımca Kürt Müslümanları ve Türk Müslümanları, BDP ve MHP üst
yöneticilerinin oyunlarına gelmeyecek ve yapılmak istenilen
oyunu sandıkta bozacaklardır. Aslında aşağıda bir Kürt kardeşimden gelen mektup da, bütün gerçekleri açık ve seçik olarak
ortaya koymaktadır. Önder Aytaç’a gelen aşağıdaki mektup
hem PKK, hem BDP’nin dine yaklaşımı hem de KCK’nin din
merkezli açılımları hakkında bize önemli ip uçları verecektir.
Şöyle ki;
‘….Merhabalar Saygıdeğer Önder Hocam,
PKK ve KCK’nin dinle olan ilişkileri hakkında önemli gördüğüm bir yorumda bulunmak istiyorum.
Türkiye’nin doğusunda yaşayan, Türkiyeli olmaktan büyük haz ve keyif alan bir Kürdüm. İlk tanıştığım milliyetçilik de
haliyle Kürt milliyetçiliğidir. Çocukluğumdan beri, nedeni bilmemekle birlikte, henüz fikirlerim, düşüncelerim oturmamış
olmasına rağmen, hatta ve hattta Kürt milliyetçisi bir aileden
gelmeme rağmen, milliyetçiliğe hiç olumlu bakmadım. Yıllar
içinde de ötekileştiren dayatmacı milliyetçilikleri tanıdıkçA da
her türlü kökten / radikal ulusalcılıkların, ırkçılıkların hem ülkemiz hem de dünyamız için hiç de yararlı olmadığını anladım.
Doğuda yaşadığımız için haliyle Med-TV, Medya-TV, RojTV yayınlarını izleyerek büyüdüm. İlk zamanlarda onlarda bütünüyle ultra ulusal Kürtçülük ve faşizme varan bir yayın yapıyorlardı. Yapılan bütün yayınlar; Marks, Nazizm, Lenin ve Stalin kokuyordu. Kürt milliyetçilileri -ki ben aşırı olanlarına şaka
yollu ‘welatparez’ diyorum- dine karşı kesin bir tavır alıyorlardı. Namaz kılanlar hor görülüyor ve aşağılanıyordu. Namazla
33
dalga geçiliyor, ateist düşünce halka empoze edilmeye çalışılıyordu. Hatta “camilerde neden domalıyorsunuz” dediklerini de
bizzat duydum.
O zamanlar dinle dalga gecen, namazı domalma olarak gören o ırkçı faşist düşünce, şimdi ise biz Kürtlere, alenen göstere
göstere dini siyasete alet ederek kandırmaya ve kullanmaya
çalışıyor. Neymiş Almanya da açtıkları ibadet merkezlerinin
adları Said-i Nursi, Ahmed-i Hani ve Şeyh Said mescitleriymiş.
Neymiş, onların seçtikleri imamların arkasında namaz kılınacakmış.
Son dönemdeki sözde ‘sivil itaatsizlik’ eylemlerindeki
‘sözde’ sivil cuma gösterilerinin temellerine bakacak olursak;
aslında PKK kadrolarının din konusundaki düşünceleri eskiden
her neyse bugünlerde de odur. Hatırlarsanız Abdullah Öcalan,
AİHM savunmasında da “Namazın tiyatro olduğunu, Allah’ın
isimlerinin Sümerlerden geldiğini” iddia etti. Bir diğer anlatımla, örgütün dağ ve yönetim kadrolarının hiç birisi dini değerlere
önem vermiyordu.
Fakat 2001’deki PKK’nin kendi özeleştirisinde, dine hassasiyet göstermediklerini, din konusuna da eğilmeleri gerektiklerini vurguladılar ve o süreçten sonrada bugüne kadar, tıpkı gerilla yetiştirir gibi imamlar yetiştirmeye başladılar. Kendilerince; “devlet de aramıza imamlar koyup ajanlık yapıyor” düşüncesinde oldukları için, biz de kendi yetiştireceğimiz imamlarla,
devletin uyguladığı aynı taktiği kullanalım dediler. Bu yetiştirilen imamlardan ilkini olan Muhittin Erylmaz’ı 2008 yılında Diyarbakır’da gördük. Muhittin Eryılmaz, belki hatırlarsınız,
elindeki Kuran-ı Kerim’le bir PKK mitinginde boy gösterdi.
Muhittin Eryılmaz’ın sonrasında da, yine aynı dönem içinde Mehmet Gönden ve Abdulbari Tiryaki adında 2 emekli
imam daha “PKK’yi övmekten” tutuklandı. Yine bu süreçte,
Batman’da bulunan ve adı Hüseyin Bulut olan bir şarlatan, şerefsiz, imansız, ahlaksız da hoca olduğunu söyleyerek, masum
Kürt halkına kendince dini sohbetler yapıyordu. Elinden sigara,
34
ağzından küfürler düşmeyen bu adamın sözde din sohbetlerine, BDP’nin il yöneticileri, belediye başkanları da bizzat katılıyordu. Evine yapılan baskınlarda da, örgütsel dökümanların
yanında, porno kaset ve cdler de çıkıyordu.
Yukarıda somut olaylar bağlamında anlattığımız PKK yapılanması, normalde din düşmanı olmasına rağmen, aynı bölücü emellerini, farklı taktiklerle / yöntemlerle dile getirmeye çalışmakta ve Kürt halkımızı da bu şekilde kandırmaya devam
etmektedir. Örneğin Hüseyin Bulut gibi bir insanın arkasında
namaz kılınmasını emredebilir ve halk da ama korkudan ama
cahilliğinden buna kanabilir.
Benim sizden ricam, yukarıda sözünü ettiğim bu konu çok
ama çok mühim. Kürtlerin bu konuda ayık ve uyanık olması
gerekiyor. Bizler, bireysel olarak bu konuları çevremizle görüşüyor ve doğruları aktarmaya çalışıyoruz. Ama ne yazık ki bireyselde kalıyor ve kitlesel olmuyor. Bundan dolayıdır ki, sizin
gibi değerli yazarların omuzlarına büyük yükler biniyor. Bu
konuda size güvenimiz sonsuz…’
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın inisiyatifi ile başlayan ve
devam eden İmralı süreci Kürtler açısından şimdiden önemli
kazanımları ortaya çıkarmış durumda. Her şeyden önce çift
taraflı ve kalıcı bir ateşkesten en fazla Kürtler yarar sağlayacaktır. Kürt-Kürt ilişkisi, Kürdistan’ın parçaları arasındaki ilişki ve
dayanışma nitelikli bir sıçrama yakalayacaktır. Hewler’de Kürdistan Ulusal Kongresi kısa bir dönemde PKK’nin resmi ve eşit
katılımıyla toplanabilecektir.
Batı Kürdistan devrimi Kuzey’deki barış sürecinden olumlu etkilenecektir. Kısmen bu başlamış durumda. Güney Kürdistan, hem Kuzeyle ekonomik-sosyal-kültürel ve politik ilişkisini
geliştirecek, hem de Ankara ile ilişkilerinde daha rahat ve eli
güçlenerek hareket edecektir. Kısa bir gelecekte PKK, ABD ve
Avrupa’nın ‘terör örgütleri listesinden’ çıkmış olacaktır. Kürt
diplomasisinin yeni politik manevra alanları açılacaktır. KCK
ve PKK’nin Kuzey ve Türkiye siyaset sahnesinde özgürce ken35
disine yer bulması, bu süreçle birlikte 14 yıldır İmralı’da güya
esir tutulan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması Kürt
sorununun çözümü konusunda nitelikli bir değişime yol açacaktır. Kürtlerin statüsü ve Türkiye’nin yeniden idari şekillenmesinin belirlenmesiyle barış sürecinin önemli bölümü bir anlamda tamamlanmış olacaktır. Çıkartılan genel afla MazAPO
dâhil eli kanlı PKK’lılar şehirde siyaset yapacak ve milletvekili
olabilecektir. Yerel yönetimlerin yetkileri artacak ve Kürt bölgesi ilan edilmemiş kültürel özerkliği yaşayacaktır. İşte barış planı
tamı tamına böyle. Bu bir barış mutabakatı değil olsa olsa hezimet mutabakatıdır. PKK kendi çerçevesinden mektupların
içeriğini açıkladı. Bu içerikten bir barış değil PKK cumhuriyeti
doğar. Kimse kusura bakmasın ama yalın gerçek budur.
Kürt kimliğini bulmak sorunu olarak gördüğüm Kürt sorunu içine odaklanmış kronik PKK terörü, Türkiye’nin bölgesel
güç olması önünde en büyük engeldir. ABD, İsrail, Almanya,
Fransa, Rusya, Yunanistan ve Büyük Britanya’nın kullandığı
PKK, bugün uluslar arası bir terör oyuncağı haline geldi. Ankara’ya dış güçlerin dayattığı ya Diyarbakır merkezli Kürdistan’ı
siz kurar yönetirsiniz veya Erbil merkezli biz kurar yönetiriz
dayatması ile karşı karşıyayız. Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon’unun uyuşturucu ticareti engellenirse, korku imparatorlukları sona erer. Politik gözüken güç elde etme savaşının arkasında hep ekonomik savaş vardır...
PKK, KCK, BDP ve İmralı’daki lideri resmen Kürt Ergenekon’un taşeronudur ve Kürtleri İslam’dan uzaklaştırarak Türk
milletine düşman yapmaya çalışmaktadır. Zerdüşt dinini diriltmeye çalışmaları bunun delilidir. MİT, 4. Zerdüşt olarak
Apo’yu sunmaya razıdır. PKK’ın öncülüğünde kurulacak Kürdistan artık MazdAPO Ahura Paşa’mıza emanettir. Müslüman
Kürtler dikkate alınmadan kurdurulan bu yapı çökmeye
mahkûmdur. Oysa ne zaman Türkler ve Kürtler birlik olmuşsa
dünyayı yönetmiştir... Sultan Yavuz’un Kürtlerle el ele Memlukluları ve Safevileri perişan etmesi gibi... Bin yıldır kardeş
olan iki milletin sağlam kardeşliği tarihi zorunluluktur. Bu kar36
deşliğim temelini İslam milleti birliği oluşturur. İnşallah Ahura
MazdAPO Paşa’mız yeni bir Hitler olmaz, dört ülkedeki Kürdistan topraklarında Gestapo rejimine benziyen bir PKK Cumhuriyeti kurmaz…
Sürecin başlatılmasınınn ana nedenleri farklıdır. Bütün mesele, ABD ve İsrail’in bölgedeki varlık ve gücünün yeni bir sistemle takviye edilmesidir. Bu yeni uluslararası sistemde Türkiye ile işbirliği ve Kürtlerin de bu işbirliğinin eşit bir unsuru olarak ortaya çıkmasıdır. Bölgenin Amerikan ve İsrail çıkarları
bağlamında demokratikleştirilmesidir. En önemlisi İran’ın hizaya getirilerek haddinin bildirilmesidir. Türk ve Kürt birlikteliğiyle sünni dayanışması sağlanarak İran’a muhtemel kara harekatının altyapısı hazırlanıyor. Türkiye’de son 2 yılda ayyuka
çıkarılan İran tehdit ve tehlikesi ile yeni bir Yavuz-Şah İsmail
kapışması öncesi şartlarının olduğu izlenimi veriliyor. Haddizatında bu argümanın doğru olduğu içimizdeki İran severlerin
çokluğuyla anlaşılıyor. Bölgeyi yeniden dizayn eden güç içimizdeki bu İran yayılmacılığını gözümüzün içine sokarak kendileriyle işbirliği yapmamızın menfaatimize olduğunu göstermeye çalışıyor. Bizim dışımızda hazırlanan bir proje, Türkiyeye
bölgesel güç olma yolunu açıyor.
Ancak süreçte bilinmezler var. İran’a Çin ve Rusyanın ne
kadar destek vereceği, İsrail’in İran’dan sonra Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için neler yapacağı, Kürtlerin bir süre sonra bağımsız bir Kürdistan kurmaktan niye vazgeçecekleri, gibi bir
sürü bilinmeyen vardır. Elbette Allah’ın da bir ahir zaman projesi var. Her ne plan kurulursa kurulsun eğer samimi gayretler
olursa o planları Rabbimiz lehimize çevirecektir. Yeşil’in PKK
macerasını ve yeni barış sürecindeki rolünü kamuoyu bilmelidir. 2011’den beri Lübnan’da Beka Vadisi’nde bulunan, Suriye
Kürtleri üzerinde operasyonlar planlayarak PKK yanlısı
PYD’nin önünü açan Yeşil, 2013 yazında alelacele Türkiye’ye
döndürüldü.
37
38
Birinci Bölüm
Yeşil’in PKK Macerası
Hacı, Sakallı, Terminatör, Metin Atmaca, Ahmet Demir,
Ahmet Yeşil, Mehmet Kırmızı, Hasan Tanrıkulu adlarıyla da
tanınan Mahmut Yıldırım ile ilgili hiç bir yerde bugüne kadar
yazılmamış şok bilgiler edindim. PKK olayına yeniden el atan
Yeşil, yeni süreçte tekrar göreve getirildi. Kaynağım Yeşil ile
Tunceli’de 1994 ve 1995 yılında operasyonlara çıkan bir özel tim
elemanı. Kanada’ya iltica ettiği için ismini ricası üzerine gizliyorum. 1994 yılına kadar Yeşil’in görev yerinin Almanya ve
vazifesinin PKK’lıları eğitmek olduğunu biliyor muydunuz?
Peki ne olmuşta da Yeşil birden PKK düşmanı kesilmişti?
Mahmut Yıldırım’ın ailesi 1994 yılında PKK tarafından öldürülmüş. Bu bilgileri veren şahıs sağlam bir kaynak.
39
Almanya’dan hemen dönüş yaparak Tunceli’ye gelen Yeşil,
karıştığı karanlık işlerden dolayı güvenilir bir eleman değildir
ve kendisine referans olacak birine ihtiyacı vardır. Ailesinin
intikamını almak istemektedir. Tunceli Bölge Komutanı İsmail
Kuru’nun yanına gider ve yalvarır. Kuru, ona bir şans daha
vermek için insiyatifini kullanır ve Yeşil Tunceli’de Özel Tim’e
alınır, kod adı Palet 33 olur.
Ergenekon tarafından öldürülen Albay Kazım Çillioğlu’nun infaz kararını veren Tunceli Bölge Komutanı İsmail Kuru, Yeşil’i denemek için suikastla görevlendirir. Yeşil genelde
kurbanlarını enseden vurur, bir tanede kafadan sıkar. Yeşil bu
işte tek başına değildir. İsmail Kuru, infazdan bir gün önce görevden alınmıştır ama sahte otopsi raporunu lojmanda hazırlatmayı başarmıştır. İzmir’de görevliyken rahmetli Eşref Bitlis
tarafından 1993’de Diyarbakır Alay Jandarma Komutanlığı’na
atanan Çillioğlu ile Kuru’nun arası bir yıldır açıktır. PKK’ya
karşı operasyona giderken Çillioğlu ‘Kuru geri çağırır’ diye telsizini kapatmaktadır. Terörle mücadelede içeriden bilginin Kuru’nun ekibi tarafından sızdırıldığından şüphelenmektedir. Yeşil tetikçi ama Kuru Azrailidir şehit albayımızın. Parmaksız Zeki kodlu Şemdin Sakık, ‘kendi generallerini öldürecek kadar kudurmuşlardı’ diyor savcıya ifadesinde. Daha ne
desin? Şiddete karşı barışa taraftar oldukları için infaz edilen
Eşref Bitlis, Hulusi Sayın gibi generallerimizi kast eden Parmaksız, şehit 33 er olayını da içimizdeki Ergenekoncu subayların tezgâhladığını itiraf etti. Çillioğlu soruşturmasını kapatan
Savcı İnayet Taş’ta suça ortaktır, cinayete intihar süsü verilmiştir. Nihayet ki dava yeniden açıldı sürüyor bugün. Yeşil ve Kuru, ayrıca savcı Taş yargılanmalıdır! Yeşil’i kahraman yapan
Kurtlar Vadisi Pusu dizisine yazıklar olsun!
Yeşil, Kontrgerilla elemanıdır. Kurtlar Vadisi Pusu dizisine
2011 sezonunda eklemlenen ‘Kara’ adlı Yeşil, zannedildiği gibi
yer altında filan yaşamıyor. 1994’den 1998’e kadar PKK’ya karşı
iç operasyonlarda resmen ordu elemanı olarak görev aldı. Kuru, ilk görevinden sonra nam salması için Yeşil’e ikinci
40
görevini verir. PKK’nın uyuşturucu trafiğinde kendilerine zorluk çıkartan bir ekibi tasfiye etmesi gerekmektedir. Verilen evlere baskın düzenleyen Yeşil, tek başına temizlik yapar ve kısa
sürede Tunceli alayına 29 PKK kellesi ile gelir. Artık o bir kahramandır ve özel timin gözünde tek başına hareket etme yetkisine haiz efsanedir. Komandolar Yeşil’in konumunu içine sindirememektedir, Mazgit operasyonunda ferdi hareket etmesine
kızan askerin keskin nişancı snipperla Yeşil’i vurmasına yine
Kuru engel olur. Yeşil’in Tunceli’de karıştığı sayısız yargısız
infaz var, tüm bunlar halkı devletine düşman yapmış ve daha
fazla sivilin PKK’ya katılmasına yol açmıştır. Adeta estirilen
devlet terörü ile Kürtler dağa postalanmıştır.
Kuru’nun verdiği üçüncü görev o dönemde PKK içinde
kendilerine sorun çıkartan Doktor Baran’dır. Baran işkence ile
Yeşil tarafından öldürülür ve PKK’nın Öcalan’a muhalif bir kanadı daha kopartılır. Dördüncü görevi, ‘Parmaksız Zeki’ kod
adlı Şemdin Sakık’a Öcalan’a karşı geldiği için ders verilmesidir. 1959 Muş doğumlu Sakık’ın 18 kardeşi vardır. Sakık, tarlasında ev yapmasına izin vermeyen babasını bir kurşunla yaralar, bunun üzerine babası Sabri kendisine pusu kurup öldürmek ister. Sevdiğine istenen başlık parasını bulamaz ve dağa
çıkar. 18 yıl en kanlı terör saldırılarını yönetir ama bir gün PKK
Lideri Abdullah Öcalan ile arası bozulur ve sürgüne gönderilmek üzeredir. Sakık’ı işkenceye alan Yeşil, tüm el ve ayak parmaklarını yakar, bu nedenle Parmaksız Zeki’de parmak izi bulunmamaktadır. Kuzey Irak’ta Duhok kenti yakınlarında 13
Nisan 1998 tarihinde başına silah dayayarak yakalayan kişi yine
‘Yeşil’ dir
Şemdin Sakık’ın kardeşi DTP Milletvekili Sırrı Sakık hakkındaki iddiaları korkunç. Milletvekili Sakık’ın PKK’nın yüz
binlerce dolarını yediğini, baba mirasını üzerine geçirdiğini ve
milletvekilliği için bölücü başı Abdullah Öcalan’dan icazet aldığını, gerçekte ortaokul diplomasına bile sahip olamadığını,
Ankara’da barış yanlısı görünüp, bölgeye gittiğinde ise terör
örgütüne ‘savaşın’ dediğini biliyor muydunuz? Sakık, Başba41
kan Recep Tayyip Erdoğan’a ve medyaya gönderdiği mektupda 120 DTP’linin adını vererek, “Bunları partiden atarsanız
PKK’nın partideki etkisini kırarsınız.” diyordu. Savcılara engel
olursanız ne PKK’nın DTP üzerindeki etkisi kırılır nede uyuşturucu trafiği sona erer!
Yeşil’e o günlerde neden Sakık’a işkence yaptırıldığını anlamak için Sakık’ın faili meçhul cinayetleri araştıran Diyarbakır’daki özel yetkili savcılara verdiği ifadeye bakmak yeterli,
şöyle diyor: Abdullah Öcalan’ın örgüt içinde başarısız eylemler
gerçekleştirenler ve yönetici olma potansiyeli bulunan militanlarının da içinde bulunduğu 2 bine yakın kişiyi öldürterek Bekaa Vadisi’ne gömdü. Öcalan’ın izlediği taktik, kendi grubu
dışındaki herkesi hain, işbirlikçi, ajan kişilikler olarak ilan etmekti. Sadece kişiler değil, kurumlar da bu saldırıdan nasiplenir. Güçlendikçe daha da saldırganlaştı. İlk kurşunu solculara
ve Kürtlere sıktı. Bunun onlarca örneğini göstermek mümkün.
Mehmet Şener, Resul Altınok, Çetin Güngör gibi. PKK’dan ayrılan şiddet karşıtı eski yöneticiler halen örgütün ölüm listesinde. Bunların başında Öcalan’ın eski eşi Fatma kod adlı Kesire
Yıldırım var.
PKK’lıların en büyük geliri uyuşturucudur. Van Başkale ve
Hakkari’den ülkemize eşeklerle katırlarla sokulmakta ve
Van’da işlenerek Avrupa’ya çıkarılmaktadır. Bu trafikte devletlülerin eli vardır. Sakık bunun yasaklanması için Öcalan’a teklifte bulunmuş Ancak Öcalan Sakık’a şu cevabı vermiş: “Örgütü
ayakta tutmak kolay değil. Uyuşturucu geliri olmazsa bu kadarı
insanı nasıl doyuracağız.” dedi. Yeterince açık değil mi? Savcılara engel olmak isteyen AK Parti, PKK’lılara KCK’lılara yol
vererek mi yoksa darbecileri, uyuşturu ağında parmağı olan
generalleri serbest bırakarak mı Kürt açılımı yapacak?
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. PKK uyuşturucu ticaretini Ergenekoncu askerlerle ve mafya babaları ile birlikte yürütüyor. Yeşil tüm bu karanlık olaylara vakıftı ve nemalanıyordu. 1998’de Macaristan’da dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’a
‘şerefsiz’ diyerek yumruk attırmasından sonra ortadan kaybol42
du. Daha doğrusu eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in
emriyle başka görevler verildi. Bir süre Romanya’nın Köstence’sinde Çingene mafyasını yöneten Oflu Ali Sabit’in yanında kaldı. Burada PKK’nın uyuşturucularını Avrupa’ya sokmasına aracılık etti. Daha sonra yurtdışında verilen özel görevler
nedeniyle Arnavutluk, Afganistan, Rusya ve Beyaz Rusya’da
bulundu. Askeri üniforma ve albay rütbesi taşıyordu, diplomatik dokunulmazlığı vardı. Son görev yeri Lübnan’da Beka Vadisidir. Başka bir isme çıkartılmış pasaport kullanıyor, bunu henüz tesbit edemedim.
13 Mayıs 2012’de Yeşil’in Romanya yıllarında sağ kolu olan
Abdullah Argun Çetin’den Lübnan’dan eposta, mesaj aldım.
Kullandığı yeni pasaport ismini yazmayayım da deşifre olmasın. Zira söz verdim. ‘Patronlarımız değişti ama yaptığımız çirkin işler değişmedi’ diyordu. ‘Siz Ergenekon’u tasfiye ettiğinizi
sanıyorsunuz, oysa yeni bir yapı kuruluyor ve kara para düzenini yöneten kirli eller sadece el değiştiriyor’ diye yakındı. Şu
anda ne yaptıklarını sordum. Aldığım cevap korkunçtu: Maalesef ülkemizle Suriye’yi savaşa sokmak için malum devletin gözetiminde ve emriyle provokasyonlar hazırlıyoruz ve kendimi
ülkeme ihanet ettiğim için çok kötü hissediyorum. Bu yazdıklarım sanal bir dizi senaryosu veya komplo teorisi değil acı gerçekler… Daha fazlasını yazmaya mezun değilim, mesajı alacak
almıştır umarım! Suriye ile savaş demek ekonominin batmasıdır.
Kurtlar Vadisi Pusu dizisine kahramanlaştırılan Yeşil ve
avanesinin piyonluktan öte yaptığı icraat yoktur. 250. Madde’yı
çıkartarak uyuşturucu tacirlerini, mafya babalarını ve Ergenekoncu subaylarımızı, generallerimizi Silivri’den çıkartmaya çalışan AK Parti, nasıl bir aymazlık içindedir anlayamıyorum. Habur fiyaskosu ile sonuçlanmış Kürt açılımı oyununda
başrol alan İrancı damarın temsilcisi Beşir Atalay’a PKK ile barış yaptık açıklaması yaptırmak üzere olan AK Parti ve ‘Derin
Devlet’dir. Bir önceki gün PKK’nın Avrupa Sorumlusu Zübeyir
Aydar’ın twitter’da buna tepkisini gördüm, şöyle dalga geçiyor:
43
AK Parti rüya görüyor… Bu makaleyi yazmadan bir gün önce
ise Zübeyir Aydar’ı gerçekten rüyamda gördüm, AK Parti’ye
Derin Devletin verdiği görevde başrol oyunculuğu verilmişti! Daha fazlasını anlatmayayım…
AK Parti Oslo’da hakem devlet gözetiminde PKK’yı muhatap alarak MİT’e bir yanlış yaptırmıştır. Oysa isteseler hem MİT
hem Polis için bugün PKK’dan ayrılan veya ayrılmayan yüzlerce militanı yakalamak çocuk oyuncağı. Teröristi devlet tarihimizde hiçbir devlet yetkilimiz muhatap almamış ve masaya
oturmamıştır. Eğer KCK’ya af ilan edilirse, işte o zaman Türkiye Filistinleşmeye doğru gider. Zira İsrail’de Yahudiler devletlerini kurmadan önce yıllarca etnik terör estirmişler ve İngilizleri hakem yaparak vaat edildiğini iddia ettikleri toprakları koparmışlardı. Oslo’da aracı devlet yine İngilizlerdi ve Oslo görüşmelerini PKK aracılığıyla yine Büyük Britanya istihbaratı
MI6 ve MI5 tarafından basına sızdırıldı. Alman istihbaratından
Profesör Udo Steinbach ise militan Kürtlerin akıl hocaları, bize
yüzyıl önce yuttuğumuz benzer bir oyunu oynuyorlar. Eski
PKK’lılar başta Irak olmak üzere birçok ülkede tek başlarına ve
rahatça dolaşıyor. Onları alıp getirmek zor değil. Örneğin Murat Karayılan’ı almak ne kadar zorsa, Osman Öcalan’ı almak o
kadar kolaydır. Irak’ta ABD ve Kürt liderlerin istedikleri anda,
Karayılan başta olmak üzere yakalayıp Türkiye’ye teslim edemeyecekleri tek bir yönetici yoktur. Avrupa’da Almanya ve
Fransa’da PKK’nın uyuşturucu ile kara para aklama operasyonuna el konuldu ve yılda bir milyar dolar akladıkları ortaya
çıktı. Avrupalı güvenliğini düşünüyor, peki bizim halkımızın
canı can değil mi, güvenlik, huzur, barış içinde yaşamayı hak
etmiyor mu?
Terörün beslendiği kaynağı kesersen terör biter. Avrupa
Birliği ülkeleri teröre karşı sert önlemler alırken, ülkemizde özel
yetkili savcıların yetkilerini tırpanlamak ve ülkemizi ceset tarlasına dönüştürenleri yargılamadan azat etmek neden? Yeşil gibiler bu oyunda kasten abartılan küçük piyonlardır, devlet adına
katil olan Yeşil’in icraatlarını anlatmaya kitaplar yetmez. Asıl
44
mesele büyük balıkları yakalamakta! Savcılar ve polisler pek
çoğunu yakaladı yakalamasına ama derin yapıyla uzlaştığı imajı veren AK Parti gulyabanileri, ekonomiyi batırmak isteyenleri
ve iç savaş çıkartmaları için çaba gösterenleri sanki salacak gibi
gözüküyor… Bu adım sadece AK Parti’nin bitişi demek değildir, eski karanlık yıllara dönüşünde sinyalidir. Allah sonumuzu
hayreylesin… AK Parti, yılanları çıyanları, akrepleri meydana
salarsa, oy verenler haklarını helal etmeyecektir (4).
Rahmetli şehit Muhsin Yazıcıoğlu, “Oğuz veya Türkmen
soyundan bir lider ve aydınlanmışlar grubu ülkemizi milli çıkarlarımıza göre yönetene kadar çakma derin devletçilik ve
Ergenekonculuk oynayanlar güruhunun fitneleri bitmeyecek”
derdi. “Yüzyıldır bizi yönetenler milli değil” diye sitem ederdi
ve taşı gediğine koyardı: Türk milleti öksüzdür, zira bu milletin
iradesinin vesayetsiz tecellisine ve milletin manevi değerlerine
yürekten bağlı birinin başa geçmesine asla tahammülleri yok...
Foyaları ortaya çıkacak diye onu şehit ettiler. Ne kadar haklı
olduğunu 2007’den beri resmen ortaya çıkartılan sekiz kollu
ahtapot Ergenekon sayesinde toplumumuz yeni anladı. Resmen
diyorum, çünkü daha önce kimseyi inandıramıyorduk.
Bu yüzsüzler topluluğunun iç yüzünü 1998’den beri yazıyorum. Yüzlerce haber, köşe yazısı, beş de kitap yazdım. Bana
pek çokları en hafif tabirle, “Donkişot”, “Deli” veya “Komplo
Teorici” yakıştırması yaptı. Yıllarca marjinalleştirilmeye ve yok
sayılmaya çalışıldım. Şimdi Ergenekoncular ve onları sevenler
marjinalleşti. Yazdıklarımıza, anlattıklarımıza artık kimse şaşırmıyor! Pandora’nın kutusu açıldı, hiç bir şey gizli kalmıyor.
Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon konusuna kitaplarımda detaylarıyla değindim. Kırmızı PKK ‘Yeşil’leşirken, bunları kamuoyunun bilmeye hakkı var. Biraz açayım.
Her ülkeye milli bir derin devlet lazımdır. Dış güçlere bağlı
olan ve toplumun ana inancının tersine giden, kısacası şeytana
hizmet edenlere karşıyım! Osmanlı devletinde Fatih Sultan
4
Arslan, Faruk. Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon! Farukarslan.com. 30.11.2011.
45
Mehmet dönemine kadar derin devletin yönetimi ve icraat
Çandaroğullarındaydı. İstanbul’un alınmasına karşı çıkınca
Fatih tarafından tasfiye edildiler. Derin devlette Anadolu kliğinin sonu geldi, ‘Türk Rumeliler’ ve ‘Devşirme Rumeliler’ devri
başladı. Osmanlının başvezir ve vezirlerine bakınız, çoğu devşirme Rum, Sırp, Hırvat, Boşnak veya Arnavut kökenlidir. Saray’ı ele geçiren bu klik, ülkeye hizmet ettiği sürece problem
yoktu. Galata Bankeri zengin Ermeniler ve Büyük Pazar’ın esnafı Yahudiler, hep Rumeli atına oynamış ve hep kazanmışlardır. Türkleri, “idraksız, cahil Türkler”, Arapları “necip millet”,
Türkmen Alevilerini ise Farsa hizmet eden “Şii hainler” olarak
gösterdiler. Oğuzlar, askeriyeyi yöneten ama emir eri memurlardı, Türkmenler ise çiftci köylülerdi... Bizi bölen, merkeze yerleşen Sünni Oğuz ve çevredeki Alevi Türkmen rekabetiydi.
Türk-İslam sentezinden ziyade müslüman kardeşliği esas iken
ayrımcılık azdı.
Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün çevresini kuşatanlarda
Rumeli kliğiydi! Selanik’ten getirtilen devşirme Sebataycı güruh, İttihat ve Terakki’nin dışlanmış “B takımı” olarak gruba
eklemlendi. Atatürk,“A takımı”nın çoğunu, 1908 ile 1918 arasında koca imparatorluğu yanlış politikaları ile uçuruma sürüklemeleri ve iktidarı paylaşmak için darbe hazırlamaları nedeniyle, 1926’da İzmir suikastı bahanesiyle ipte sallandırdı. Bir
kısmını da Teşkilatı Mahsusa’nın Kafkas veya Rumeli kökenli
tetikçilerine veya İstiklal Mahkemeleri’ne temizletti! Rumeliler,
Kafkas kökenlileri aralarına almamak için direnselerde, Atatürk
büyük yararlılıklar gösteren, nüfusları kabarık Çerkezlere istihbaratı teslim ederek ödüllendirdi. Onlarda Gürcü, Azeri, Tatar,
Çeçen ve Özbekleri yanlarına çekti ve Rumeli kliğini dengelemeye çalıştı. Neredeyse bir asır böyle geçti.
NATO üyeliğimiz öncesi İsmet İnönü döneminde başlayan
bugünkü Ergenekon yapılanmasında halkın ana inancı sünni
Müslümanlık ve Alevilik dışlandı, Kürtler yok sayıldı. Nüfusun
yüzde 80’i iç düşman kabul edildiler ve devlete yaklaştırılmadılar. Bu yöntem, İngiliz ve Fransızların meşhur azınlıkların ço46
ğunluğu yönetmesi politikasıdır. İpleri yabancı örgütlerin eline
tamamen geçmiş Ergenekon ahtapotunun bazı kolları son operasyonlarla kesildi, ancak yerine başka kollar monte edildi. Bazı
damarlar ise boşluğu değerlendirerek güçlendi. Çerkezler ve
Kürtler, yeni Ergenekon’da güçlenen kesimlerdir. Kürt Ergenekon’u destekleyen klik, Diyarbakır ve Elazığ grubudur. Rumeliler, her zaman Ergenekon’un kara gücüydü, Kürtleri sahaya
süren Yeşil kodlu Mahmut Yıldırım ise Elazığlı Türk milliyetçisi
bir Kürttü, ama Kürt ve Alevilere düşmandı!
Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde ‘Kara’ adıyla simgeleştirilen
Yeşil karakteri, yeni klikin sahte kahramanıdır! Hapiste öldürülen Kaşif Kozinoğlu, yıllarca Perinçekgilleri besleyen istihbarattaki kara koyundu! Peki Yeşil nerede, neden bugün ortaya çıkartılıyor ve hangi kliğe hizmet ediyor? Yeşil, yakında kirli
çamaşırları ortaya dökülecek Mehmet Ağar grubunun geçmişteki pisliklerini aklamak, örtbast etmek ve kamuoyunun beynini güya PKK’ya karşı sert mücadele konusunda yıkamak için
ortaya çıkartıldı! 62 yaşında emekli olmuş bir devlet memuru,
Ankara’da Yeni Mahallede, tam MİT binasının karşısında 13
yıldır özgürce yaşıyor! 1998’den beri Arnavutluk, Kuzey Irak ve
Afganistan’da dış görevlerde bulundu. Albay rütbesi verildi ve
ordu üniforması giydi. İnanmayan, CHP’nin en üst organı
Merkez Karar Yürütme Kurulu eski üyesi Tunceli Milletvekili
Sinan Yerlikaya, Mehmet Ağar ve Yeşil’i yıllarca kullanan istihbaratçılar Teoman Koman, Veli Küçük, Arif Doğan, Mehmet
Eymür, Hanefi Avcı ve Levent Bektaş’a sorabilir…
Uzun süredir Yeşil’in nerede olduğunu sormuyordum.
Temmuz 2011 yazında Toronto’nun polis şefi William Bill Blair,
yardımcıları Kim Derry, Tony Warr, Henry Ford ve eşleriyle,
Ontario Eski Adalet Bakanı David ile eşini Türkiye’de gezdiriyordum. İzmir Emniyet Müdürü Ercüment bey bize üç tane
özel koruma ve özel eskortlar verdi. Eskiden Polis Özel Timinde 1990’larda Yeşil ile beraber çalışmış bir polis, konu açılınca
ben sormadan söyledi: Geçen sene Şanlı Urfa’da bir akrabamın
emeklilik işi vardı, sağ olsun Yeşil o işi çözdü. Yeşil yaşıyor,
47
hatta epey iyi gördüm. Eski günlerini arıyor. Emekli olmuş,
artık hiç bir işe karışmıyormuş, kafasını dinlemek istiyor!
‘Eski günler geride kaldı, artık Yeşil gibilerine yer yok. Terörle mücadelede temiz bir sayfa açılıyor. Polis gücü, öldürmek
için değil halkı yaşatmak için bölgeye geliyor’ diye değişen şartlara vurgu yaptım. “Beni de çağırdılar, gidip gitmemekte kararsızım. Bu hükümete güvenilir mi sence demez mi?” ‘Git’ dedim
ve ekledim: Artık Yeşil veya Kırmızı gibi kime çalıştığı belirsiz
tiplerin faili meçhul cinayetler işleme devri kapandı. Müsade
edilmeyecek, devlet yargısız infaz yapmayacak, cinayet işlemeyecek…
Şu endişesini dile getirdi: Geçmişte polis güçleriyle askerler
ve JİTEM birbirlerine silah çektiler, çatıştılar. Askerler, ülkenin
ve bölgenin hakimi biziz, polis de kim oluyor tavrındaydı. Polisi kimse takmıyordu. Şimdi devran değişti ama halen koordinede aksaklık olur ve henüz tamamen temizlenemeyen Ergenekoncu askerlerle bölgede çatışırız gibime geliyor… Haksız sayılmaz. Ergenekoncu askerler ordudan temizlenebilseydi, PKK
zemin bulamaz ve çoktan teslim olurdu! 2011 başından beri
PKK’nın uyuşturucu depolarına yapılan baskınlarla gelir yolları
tıkandı. Fransa’da açılan davada Avrupa’dan yılda bir milyar
dolar haraç toplayan PKK’nın adamları tutuklandı ve peşin para gönderdiği kurye sistemi çökertildi. Hakkâri’deki Kavaklı ve
Kazan Vadisi’nde ana terörist yetiştirme kampları dağıtıldı.
KCK operasyonları ile şehir yapılanması çökertildi. Uyuşturucu
ticaretinin merkezi olan Van kentini ise deprem vurdu. Halen
Van’ın Başkale sınır kapısı, Hakkâri, Yüksekova uyuşturucu
yollarından katırlarla, eşeklerle uyuşturucu taşınıp Van’a getiriliyor. İşlenmiş halde Van’a İran ve Irak’tan gelen uyuşturucular, buradan İstanbul’a ve Avrupa’ya pazarlanıyor. Belki de
deprem Allah’ın bize uyarısıydı… Van’ın halkı dindar olmasına
48
rağmen yüzde 80′nin araçları uyuşturucu taşımaktan sabıkalı!
Kimin uyuşturucusu bu? Elbette Ergenekon ve PKK’nın (5).
1998’den beri, yani Yeşil veya adamları eski Başbakan Mesut Yılmaz’a Budapeşte’de yumruk atıp, burnunu kanattığından beri Yeşil öldü gibisinden kamuflajlar yapılıyor. Yeşil,
Mehmet Eymür'ün MİT'te adamıydı. ABD dönüşü AK Parti ile
dirsek temasında çalışan Eymür Yeşil'in geçmişte ve bugün neler yaptığını biliyor. Ama konuşmamaya devam ediyor. Yeşil
bir gün çözüldüğünde, ucunun kendisine dokunacağını da biliyor. Eymür, ‘öldü, bir dönem bitti’ gibisinden Yeşil işini kapatmaya çalışıyor. Eğer öldüğünü biliyorsa, nerede, ne zaman,
hangi olayda, nasıl öldüğünü de bilmesi lazım. Eymür bunları
da açıklamak zorunda. Bakınız... Devlet Yeşil'i ne öldürür, ne
de yargılar. Yeşil mahkeme önüne çıkarılırsa her şeyi anlatır.
Öldürülürse de, sağlam birine emanet ettiği kasetler ortaya çıkar. Bu yüzden Yeşil'i yakalamak da, ortadan kaldırmak da istemiyorlar. Yeşil hâlâ kuvvetli biri. Devlet, Yeşil konusunda
samimi değil. İnanmayan, Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Hanefi Avcı’ya da sorabilir, eminim nerede olduğunu biliyorlardır.
Ergenekon sanığı olan Veli Küçük, kirli işlerini yaptırdığı
Yeşil’in öldürüldüğü iddiasını kamuoyuna 1998’dan beri kasten
pompalattı. Yeşil’in imajı, kurumu değiştirildi, ölmedi. Yaşıyor.
Çünkü Yeşil'de cinayetlerin kasetleri var. Kontrgerilla elemanıydı. Kurtlar Vadisi Pusu dizisine eklemlenen Kara adlı Yeşil,
zannedildiği gibi yer altında filan yaşamıyor. Oğlu tarafından
kitaplaştırılan Yeşil, artık emekli bir devlet memuru...
Peki Yeşil nerede? En son 1998’de Macaristan’da dönemin
başbakanı Mesut Yılmaz’a ‘şerefsiz’ diyerek yumruk attırmasından sonra ortadan kayboldu. Daha doğrusu Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in emriyle başka görevler verildi.
Zaman gazetesi, müthiş bir gazetecilik yaptı ve 1997 yılında
5
Arslan, Faruk. Yeşil’in PKK Macerası ve AK Parti’nin Aymazlığı!
Çorum Manşet, 10.06.2012.
49
Yeşil'in telefon konuşmalarının tam dökümünü yayınladı. Bunu
neden yaptı? Çünkü 2. MİT raporuna Gülen'in adını da karıştırmak isteyen Ergenekon çetesi Yeşil ile muhterem Gülen Hocaefendi’nin görüştüğü iftirasını ortaya atarak kamuoyunu aldatmıştı. Zaman'ın haberiyle ilk defa maskesi düşen Yeşil'in
MİT Başkanı Teoman Koman'dan Cumhurbaşkanı Demirel'e,
hatta Genelkurmay Başkanlığı'na kadar herkesle rahatca direkt
konuşabilen devletin pervasız tetikcisi olduğu tescillendi. Yeşil
gibi katillerle Gülen'in ilişkide olmayacağı ise açıktı. O, Ergenekon'un adamıydı, yani Gülen'in düşmanlarının infaz memuruydu... Kimilerine göre katil kimilerine göre vatanperver kahramandı. Esasen O, Ergenekon'un Yakup Cemili idi. Sonu cehennem olan bir yoldaydı. Nerede olduğunu aslında pek çok
devlet görevlisi biliyordu.
Mesela 2000 yılı sonbaharında Yeşil’in nerede olduğunu
sorduğum bir Emniyet İstihbarat yetkilisi gülerek şunu söylemişti: Albay rütbesinde Arnavutluk’ta geziyor ve Kosova’da
UÇK’nın milis güçlerine gayri nizami harp konusunda askeri
eğitim veriyor. Bir kaç yıl sonra nerede olduğunu bir askeri
yetkiliye sorduğumda yine acı acı güldü ve şunu fısıldadı: Benden duymuş olma ama Afganistan’a NATO çerçevesinde gönderdiğimiz Türk Barış Gücü’nde Albay rütbesinde Afgan emniyet güçlerini eğitiyor. Eski istihbaratçı astsubay Hüseyin
Oğuz'a göre Yeşil Belarus’ta yaşıyordu. Oğuz İzmir polisine ve
medyaya şöyle dedi: “Bu kişinin ismini İzmir Emniyeti’nde
verdiğim ifadede söyledim ve emniyet güçleri şu anda bu kişiyi
arıyor. Yeşil’e ilişkin olarak da bazı yazılar yazıldı. Yeşil hakkında Mehmet Altan, Belarus’ta olma ihtimalini yazmış. Doğru
yazmış.” (6).
Emekli Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz,
“geçmişe dair” Takvim’e 27.12.2011'de önemli açıklamalarda
bulundu. Oğuz, adı karanlık cinayetlere karışan ve yaşayıp ya6
Arslan, Faruk. Yeşil Yaşıyor. Peki Nerede? Ankara’da veya Belarus’ta! Farukarslan.com. 11.11.2011.
50
şamadığı yılan hikayesine dönen Yeşil’in hayatta olduğunu
söyledi. Oğuz, “Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım sağ. Halen Belarus’ta yaşıyor” dedi. Eski istihbaratçı Oğuz, iddialarına şöyle
devam etti: “Yeşil hala devlet tarafından korunuyor. Yıldırım
yani Yeşil’in hakkında Kırmızı Bülten olmasına rağmen hala
yakalanamıyor. Çünkü arkasında derin bir yapılanma var. Yeşil
zaman zaman Türkiye’ye giriyor. Varın gerisini siz düşünün.
Mahmut Yıldırım, Türkiye’de gerçekleştirdiği her olaydan sonra Belarus’un başkenti Minsk’e tatile gönderilirdi. Yani ödüllendirildi. Tüm bildiklerimi devlete anlattım. Ancak buna rağmen tanık korumaya alınmadım. Bu konu ve diğer konulara
ilgili tüm bildiklerimi gerekli yerlere ilettim. Yakında piyasaya
çıkacak olan ‘Karanlık Güçler Çeteler ve Faili Meçhul Cinayetler’ adlı kitabımda da tüm bilgileri anlattım. Ben hala yaşam
mücadelesi veriyorum. Maddi ve manevi olarak bittim. Bana
çobanlık bile yaptırmadılar. Buna rağmen yine de bildiklerimi
açıkça söylüyorum. Ancak yine de size her şeyi anlatamam.
Çünkü bildiklerimin onda dokuzunun bende kalması ‘yaşamam’ için gerekiyor (7).
TBMM’nin, çok sayıda cinayetin faili olduğu iddia edilen
‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım muammasının çözülmesi için
çok önemli bir girişimde bulundu. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, 1992 yılında Yeşil tarafından işkenceyle öldürüldüğü belirtilen Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk’ün
ifadelerinden yola çıkarak, Mahmut Yıldırım hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.Söz konusu suç duyurularının 19 Aralık 2011 tarihinde yapıldığını kaydeden İnsan Hakları İnceleme
Komisyonu’ndan bir uzmana göre, Tunceli ve Elazığ savcılıklarına Meclis adına suç duyurusunda bulunuldu. Alt komisyonumuzda konuşan Hıdır Öztürk’ün ifadeleri de başvuruya eklendi. Daha önceki açıklamalarında ‘Yeşil’in yaşadığına inandığını’ söyleyen TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı AKP’li Ayhan Sefer Üstün’ün, alt komisyonun çalışmala7
Arslan, Faruk . 2011.
51
rının ardından inisiyatif alarak bu girişimde bulundu. TBMM
İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi ve CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün de Meclis’in bu adımının olumlu sonuçlar doğurabileceği inancında:
“Onca delile ve tanıklığa rağmen bugüne değin savcılar ve
mahkemeler Yeşil hakkındaki iddiaları soyut bulduklarını ifade
ettiler. Ancak eğer bu girişimin ardından ilgili savcılar Meclis’i
dikkate alırlarsa Yeşil hakkında yakalama kararı çıkartılabilir.
Ve bu durumda Yeşil’in sorumlu olduğu iddia edilen dosyalarda, örneğin 1992 yılında öldürülen Ayten Öztürk’ün dosyasındaki zamanaşımı tehlikesi de bertaraf edilmiş olur.”
Aygün, Yeşil’in yaşayıp yaşamadığı şeklindeki soruyu şöyle yanıtladı:
“Bu çok zor bir soru. Ancak Ayhan Çarkın’ın ifadeleri aydınlatıcı olabilir. Çarkın bazı çalışma arkadaşlarının eceliyle
ölmediğini söylüyor. Yeşil’in hayatta olup olmadığını tartışırken bu devlet içi tasfiyeler iddialarını da değerlendirmek gerek.”
Dikkat ediyor musunuz bilmiyorum ama son zamanlarda
Ergenekon’un etrafındaki ayak izleri hep aynı adreste kesişiyor.
Ergenekon Davası’nın kaçak sanığı Bedrettin Dalan’ın, İnternet
Andıcı Davası’nın üç numaralı sanığı olan Tümgeneral Musatafa Bakıcı’nın, tavana bakılarak geçiştirilen ve kim olduğunu
hala resmen öğrenemediğimiz ‘Dalan’a çantayla para götüren
şike sanığının’ hep aynı adreste ortaya çıktığını görüyoruz. Belarus’un başkenti Minsk’den söz ediyorum. Neden Minsk?
Çünkü Belarus ile aramızda ‘suçluların iadesi’ konusunda bir
anlaşma yok. Diyorum ki Yeşil de sakın Minsk’de olmasın? Sahi, acaba Yeşil Minsk’te mi? (8).
Kıbrıs Postası’ndan yazar Polat Alper’inde şöyle bir iddiası
var, okuyalım:
8
Altan, Mehmet. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın adresi. Star
24.12.2011.
52
Geçen hafta aldığım bir okuyucu mektubu, Türkiye`de
kırmızı bültenle aranan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım`ın
uzun süredir KKTC`de yaşadığını ve bu bilginin, TC ve KKTC
istihbarat birimleri tarafından bilindiği halde buna göz yumulduğunu idda ediyordu. Mektubu gönderen kişi, kendisinin de
bu teşkilatın mensubu olduğunu bu sebepten kimliğini açıklayamayacağını söylüyordu. Bu bilgiyi özellikle Kıbrıs`ta geniş
bir kitleye hitap eden Kıbrıs Postası Gazetesi aracılığıyla paylaşmayı tercih ettiğini belirtiyordu. Yeşil, MGK, 1992 yılında
“Teröre, terörün kullandığı araçlarla son verme” kararını aldıktan sonra, JİTEM bünyesindeki 7 bölgede ağırlıklı olarak Güney
Doğu’da operasyon timleri kurdu.
Bunların başında sonradan generalliğe terfi eden Albay Veli Küçük vardı. Mahmut Yıldırım ise bu timin basit bir elemanıydı. Hatta PKK’ya haraç (yardım) veren iş adamlardan tahsil
edilerek bankaya yatırılan paraları bile kendisi çekemiyordu. O
işi Jandarma Astsubay Ahmet Demir yapıyordu. Karışıklık,
Ahmet Demir ismini Mahmut Yıldırım’ın kod adı olarak kullanmasından kaynaklanıyordu. Yine tesadüf eseri bir başka
Ahmet Demir bölge illerinden birinde Emniyet Müdürü idi.
JİTEM resmi kadrosu olmayan onayla kurulmuş bir birimdi.
Hem istihbarat hem de operasyon birimleri aynı çatı altındaydı.
Emniyet’teki gibi ayrı birimlerde değildi. İstihbaratı kendisi
yapıp imha etme emrini kendisi veriyordu. Hukuken böyle bir
timin kabul edilmesi söz konusu bile olamazdı. JİTEM dağıtıldı,
kimi general oldu, kimi uluslararası nakliyat filosu kurdu, kimi
de Yıldırım gibi, Romanya’da uzun süre dolaştıktan sonra şimdilerde Kıbrıs’ta dinleniyor.
Önceki yıllarda, Uzan ailesinin, Abdullah Çatlı’nın, Yaşar
Öz`ün, hava korsanlarının ve daha birçok kanundan kaçan kişilerin KKTC`de saklandığı gündeme gelmişti. Peki tüm Türki-
53
ye`de aylarca konuşulan, kırmızı bültenle aranan Yeşil kod adlı
Mahmut Yıldırım`ın KKTC`de yaşaması kimin umurunda? (9).
Tekrar İzmir’e dönelim. Polis memuru, eski özel tim elemanı arkadaşla geçirdiğim günde geçmişte neler olduğunu beraber hatırladık. JİTEM bünyesinde başlayan iç çatışma
nedeniyle Arif Doğan-Cem Ersever ekibi ile Veli KüçükMahmut Yıldırım (Yeşil) ekibi 1993’de karşı karşıya geldi. Arif
Doğan'ın Ankara'ya çekilmesi, Cem Ersever'in emekliye ayrılmasıyla Batman üçgeninde Yeşil döneminin de önü açıldı. Bu
dönemin başlangıcı ise, 20 Eylül 1992 tarihinde Musa Anter'in
öldürülmesiyle başladı. 1992-1993 yılları arasında bölge'de yoğunlaşan faili meçhul cinayetler, 1997 yılında Başbakanlık Susurluk Raporu'na kadar taşındı.
Bu cinayetlerle yetinmeyen ekipler, uyuşturucu, adam kaçırma, şantajla para sızdırma gibi ekonomik alana da yöneldi.
1993 yılı Mayıs ayında Turgut Özal'ın ölümünün ardından Başbakan Süleyman Demirel'in Çankaya Köşkü'ne çıkması,
DYP'nin başına geçen Tansu Çiller'in Başbakanlık koltuğuna
oturmasıyla da faili meçhul cinayetler Adana, Ankara ve İstanbul gibi kentlere sıçradı. JİTEM içerisinde başlayan iç çatışma,
Ankara'da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Lice'de Bahtiyar Aydın ve Mardin'de Albay Rıdvan Özden gibi muvazzaf
subaylara kadar ulaştı. JİTEM’I kontrolu altına alan Veli Küçük,
iddialara göre önüne çıkan, şiddetin bitmesini isteyen barış
yanlısı askerleri Yeşil’e infaz ettirdi.
İşte tam bu sırada Çiller, hedef hainler listesini açıkladı.
Çiller'in İstanbul Holiday Inn Oteli'nde, 'Türkiye milis hareketi
niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı
karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap soracağız' açıklamasının ardından Batman'da DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürülürken,
ekim ayında ise JİTEM'deki ayrılıklar nedeniyle basına konuş9
Alper, Polat. “Yeşil” KKTC`de yaşıyor, kimin umunurunda… Kıbrıs
Postası. 2011.
54
maya başlayan Cem Ersever, JİTEM elemanı Kemal Uzuner'in
Aydınlıkevler'deki evinden alınarak Bolu'da bulunan Başbakanlık Atış Poligonu'nda sorgulandıktan sonra Yeşil tarafından
öldürüldü. Ersever ile birlikte sevgilisi Nevval Boz ile Mustafa
Deniz de öldürülen isimler olarak kayıtlara geçti. Öldürülmesi
gereken, sözde PKK’ya yataklık yapan 10 bin kişiyi bin operasyonla temizleme fikri tamamen Mehmet Ağar’ındır ve bunu
MGK’da 1992 yılında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e de
kabul ettirmişti. Hatta Güreş’in bu ortaya çıkarsa hepimizi sallandırırlar dediğini duymuştum. Şimdi yaptıkları hatanın, ektikleri nefret tohumunun hesabını vermenin vakti geldi.
Ersever'in elinde bulunan ve Doğu illerinde birçok eylemde kullanılmaya başlanan patlayıcıların ölümü sonrasında Ankara ve İstanbul'da peşpeşe meydana gelen patlamalarda ortaya çıkması, Yeşil'in Ankara'daki izini açığa çıkardı. Ve Ankara
Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınan Yeşil kod adlı
Mahmut Yıldırım'ın sorgusuna bizzat Ankara Emniyet Müdürü
Orhan Taşanlar da katıldı. Bu dönem iki Mehmet arasında krize
yol açan Yeşil, kaburgaları kırık bir halde Mehmet Eymür'e teslim edildi.
Cem Ersever'in ölümü sonrasında başlayan tartışmalarda
taraf olan Aydınlık Dergisi ve Doğu Perinçek, Ersever'in Yeşil
tarafından öldürülmediğini, Hanefi Avcı ve ekibi tarafından
korunduğuna dikkat çeken yayınlar yaptı. Adnan Akfırat'ın
Eşref Bitlis'e ilişkin yazdığı yazılar ile Doğu Perinçek'in 'Çiller
Özer Örgütü' isimli kitabında JİTEM korunurken, Emniyet İstihbaratı açıkça suçlandı. Gözaltından çıkan Yeşil, MİT bünyesinde yeni bir görev için Şam'da yaşayan PKK elebaşısına suikast için Şam’a uçtu.
Bu suikastta kullanılacak olan patlayıcılar ise Viranşehir
Belediye Başkanı Halil İbrahim Keleşabdioğlu'nun organizesiyle Ceylanpınar'ın Reselayn Kapısı'nda Şam'a gönderildi.
Çiller’in siyasi rakibi Mesut Yılmaz’ın Yalçın Küçük’e ulaştırdığı notla suikastdan haberdar olan Öcalan, suikastın başarı55
sız olmasını sağladı. Yılmaz, hoşlanmadığı Mehmet Eymür ve
Yeşil gözden düşürmeye çalışmıştı. Şam merkezinde zamansız
patlayan bomba, iki Mehmet arasındaki kavgayı derinleştirdi
ve Mehmet Eymür görevinden alınmasının ardından ABD'ye
uçtu. Eymür, tüm bu yaşananları kurduğu Atin.org sitesinde
bir bir deşifre etti. Ersever'in ölümünün ardından büyük kentlere sıçarayan cinayetler zincirinde Kürt kökenli işverenleri, avukatlar, Kürt kökenkli aydınları hedef alınmaya başlandı. Bu dönem büyük kentlerde JİTEM bünyesinde bulunan itirafçılarının
yanısıra eski ülkücüler, polis memurları ve mafyaya uzanan bir
ağa kadar ulaştı. Bu dönem Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım, Hacı Karay, avukatlar Medet Serhat, DEP Ankara
İl Başkanı Faik Candan, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Rebih Çabuz, İzzettin Görnü gibi çok sayıda insan öldürüldü. Devlet,
siyaset ve mafya üçgeninde örgütlenmiş yapılar tarafından işlenen siyasal cinayetlerin yanısıra ekonomik rantlar sağlanması
adına, Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal, Tefeci Nesim
Malki'ye ulaşan bir dizi cinayet daha işlendi.
Yeşil, Bingöl, Solhan ilçesi Dicnik Köyü'nde 1951 yılında
doğdu. MHP kökenli, 1973'te Bingöl Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı yıl MİT Tatvan Bölge
Müdürlüğü'ne devredildi. Kasım 1975'te askerden geldikten
sonra Milli Görüş hareketi içinde MİT adına çalıştı. Yıldırım,
Elazığ'da 1977'de Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden
yapılıyordu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup, farklı bir isimle anılmaya başladı. Yeni adını gözlerinin rengi olan
"Yeşil"den aldı. Susurluk kazasından sonra ortaya dökülen ilişkiler, pek çok cinayetin tetikçisi olduğunu ortaya koydu. Herkes Yeşil'den söz etti, ancak bulunamadı. Dönemin Başbakanı
Mesut Yılmaz, aldığı bilgileri aktarırken Yeşil'in öldürüldüğünü
söyledi.
Ancak kısa bir süre sonra Yeşil, 1999’da İHD Başkanı Akın
Birdal'ı vuranların arkasındaki isim olarak ortaya çıktı. Daha
sonraki bilgiler Yeşil'in hala hayatta olduğunu ortaya koydu.
56
Susurluk Raporu'nda da Yeşil'e 12 sayfalık özel bir yer ayrıldı.
Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte kimliklerini kullanan,
Güneydoğu'da "Sakallı" adıyla bilinen Solhanlı Mahmut Yıldırım'ın geçmişi bir ölçüde deşifre edilebildi. Bir dönem MİT'te,
bir dönem JİTEM'de görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem Ersever'in öldürülmesinden, Güneydoğu'daki pek çok
faili meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan'ın Suriye'de öldürülmesi için
görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü. Afyon Cezaevi'nde öldürün Sabancı suikastı sanıklarından DHKP - C'li
Mustafa Duyar'ı Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'nden alıp getiren ekipte onun da adı sayıldı. Ancak istihbarat birimlerinin
kamuoyuyla pek de paylaşmadığı kanıya göre, aslında Yeşil tek
bir kişinin değil, birden fazla görevlinin kullandığı ortak kod
adı.
Yeşil kodunu kullananlardan biri de üst düzey görevlerde
bulunan Veli Küçüktü. Bir dönem Güneydoğu'da PKK'ya karşı
yürütülen mücadelede özel operasyonlar, karşı gerilla eylemleri
ve taktikleri onun yönetiminde yürütüldü. Ankara'da bir pavyonda eğlenirken olay çıkarttığı için gözaltına alınan, götürüldüğü Emniyet Müdürlüğü binasında Orhan Taşanlar ve ekibi
tarafından kaburgaları kırılana kadar dövülen Yeşil'i polisin
elinden alan ve MİT'te tedavi ettiren kişi Mehmet Eymürdü.
Üzerinde taşıdığı 0542 214 50 21 numaralı telefonla aradığı yerler arasında resmi kurumların yanı sıra, Abdullah Çatlı, Sami
Hoştan, Sedat Peker gibi isimler de bulunuyor. Mesut Yılmaz'a
Budapeşte'de yumruk atanlar da Yeşil'in telefonundan arananlar arasında yer alıyor. Yeşil adının korkuyla anılması Susurluk
çetesi tarafından tahsilat amacıyla kullanıldı. Susurluk çetesinin
tehditle para topladığı kişileri arayan hep Yeşil idi.
Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmeden önce para yatırdığı Ziraat Bankası Ankara Heykel Şubesi'ndeki hesabın sahibinin de
Ahmet Demir kimliğini kullanan Yeşil olduğu ortaya çıktı.
Mahmut Yıldırım, sıradan bir memur olarak başladığı yaşamını
bugün herkesin bildiği ancak kimsenin tanımadığı kanlı bir te57
tikçi olarak sürdürüyor veya öldü. Kaçak olarak nerede yaşadığını kesin olarak saptayabilen yok. 30 yıldır çalışmadığı istihbarat teşkilatı kalmadı. Doğu'da pek çok karanlık faili meçhul cinayete birlikte kalkıştığı, PKK'ya karşı gayrinizami harp yürüten Binbaşı Cem Ersever ve arkadaşlarını, fazla konuştukları
için Çatlı ve Haluk Kırcı'ya çekinmeden öldürtecek kadar derin
bir adamdı.
Tüm devlet başkanları, başbakanlar, Genelkurmay, MİT ve
Emniyet teşkilatında çok sevilmesede gözüpek işleri nedeniyle
çok iyi tanınan, saygı duyulan Yeşil, kontragerilla çalışmalarıyla devletin düşmanlarını infaz eden, ettiren delikanlı bir istihbaratçıydı. Kosova'da UÇK'nın askeri eğitimi, Afganistan, Bosna,
Çeçenistan ve Kuzey Irak'ta gizli operasyonlar dahil pek çok
yurtdışı kirli operasyonun organizatörüydü. Haziran 1996’de
Eymür’ün verdiği son görevini ifa ettiği yurtdışı görevinden
döndükten sonra birden ortadan kayboldu. Eğer bundan sonraki görevi ülke içindeki mafya yapılanması ve yolsuzluğun
kan damarlarına girmekse öldü gösterilmesi elzemdi. Kürt asıllı
olmasına rağmen vatansever bir ülkücü, ulusalcı, Alevi Kürtlerin ve PKK'nın can düşmanıydı (10).
Radikal Gazetesinden Sayın İsmet Berkan 12 ve 13 Temmuz 2000 tarihlerinde Yeşil'in ifadesine değinen "Susurluk sırları" ve Neden yadırgamıyoruz?" başlıklı yazıları yazmıştı. "Yeşil, para alabileceği her yerden para almaktan çekinmediğini,
Ceylanlar dahil herkesi haraca bağladığını ('vergi' diye adlandırıyor, aynen PKK gibi) bir devlet kurumu olan MİT'e rahatça
söylüyor ve başına hiçbir şey gelmeden oradan ayrılabiliyordu.
Aynı Yeşil, 'faili meçhul' bir cinayete kurban giden Kürt yazar
Musa Anter'i bir PKK önde geleni aracılığıyla nasıl kandırıp
tuzağa düşürdüğünü de yine MİT'e adeta övünerek anlatıyordu. Bu anlatımdan hareketle Musa Anter'i Yeşil'in öldürdüğüne
kuşku duyulamaz artık. Tek bilinmeyen Yeşil'in talimatı kimden aldığı." Yeşil'in anlatımları arasında Emniyet Genel Müdür10
Arslan, Faruk 2011.
58
lüğü'nün en önemli birimlerinden birinin, Özel Harekat Dairesi'nin başındaki bir insanın (İbrahim Şahin) çeşitli işadamlarını
haraca bağladığı, o işadamlarının da 'vergi' adı verilen bu paraları çeşitli rütbeli polisler aracılığıyla gönderdiklerini, bu paralardan kendisinin de nasiplendiğini anlatıyordu. MİT'in suçla
mücadele ve suçluyu yakalama gibi bir görevi yok belki ama en
azından vatandaşlık bilinci mesela Yeşil'in, İbrahim Şahin'in,
Abdullah Çatlı'nın, 'Arnavut Sami'nin, Mehmet Ağar'ın, Korkut
Eken'in vs. savcılara ve teftiş kurullarına ihbar edilmesini gerektirmiyor muydu? (11).
Berkan'ın yukarıdaki soru ve tenkitlerine Mehmet Eymür
kapatmadan önce kendi site sayfalarıda cevap vermeye çalıştı: Esasında konu birçok karanlık bölümleri bulunan bir devri
ve sistemi ilgilendirdiği için, bu sistemin içinde belli bir rolü
olan ve bu dönemin bir bölümünde (1994-96) resmi görevi bulunan beni fazlasıyla aşıyor. Ben yine de kendi sorumluluk sahamda kalarak bazı yanıtlar vereceğim. Bahsi geçen dönemde
iki tip illegal faaliyet yürütülmüştür. Birincisi "Terör ve PKK ile
mücadele kapsamında" yürütülen illegal faaliyetlerdir.
"Birinci tip" diye adlandıracağımız bu faaliyetler, demokrasi rejimi ile bağdaşmasa da "yaşadığımız olağanüstü terör yılları", "şehit verdiğimiz ve ölen sayısız insanımız" nedeniyle haklı
nedenler taşıyabilir. Yani "olağanüstü" şartlardaki, "olağanüstü
mücadele yöntemidir" Diğeri, yani "ikinci tip" illegal faaliyetler,
"ülke yararına" görünümü altında yürütülen "maddi ve politik
çıkar sağlamaya yönelik" -çete- faaliyetlerdir. Her iki faaliyet iç
içedir ve her iki faaliyetin oyuncuları aşağı yukarı aynı kişilerdir. Hukuken bu iki faaliyeti bunlar suç, bunlar diğeri değil
diye ayırabilmek mümkün değildir. Resmi olarak inkâr edilse
de, "ülke yararına yönelik illegal faaliyetler" belli bir karar mekanizması tarafından harekete geçirilmiş, belli bir emir ve komuta zinciri içinde yerine getirilmiştir. Emirleri icra eden kişi11
Berkan, İsmet. "Susurluk sırları" ve Neden yadırgamıyoruz?" Radikal Gazetesi.12 ve 13 Temmuz 2000.
59
ler, ulvi bir görevi yerine getirdikleri inancıyla bu işleri yapmışlardır. Emirler genellikle şifahen verildiği için, bu emri verenlerin sıkıştıklarında bu hususu inkâr etmeleri ve suçu astlarına
atmaları mümkündür. İcracı kişilerin, bazı hallerde menfaate
yönelik faaliyetlerde, bilmeden kullanılmış olması da imkan
dahilindedir.
Tamamına yansımasa dahi, birçok olayda, her iki tip faaliyeti yürütenlerin aynı kişiler olduğu görülmektedir. Bu ise şahısların "ikinci tip" faaliyetler ve suçlardan dolayı itham edilmesini zorlaştırmaktadır. Hukuk karşısında ağır neticeler getirebilecek olan ikinci tip "çete" faaliyetlerin ortaya çıkma ihtimali, emir ve komuta zincirindekileri telaşlandırmakta ve bu nedenle bu zincirdekiler, "ikinci tip" faaliyetleri tasvip etmeseler
dahi, suçlu etrafında bir koruma halkası oluşturmaktadırlar.
Esasında suç işleyenlerin başlangıçta devlete hizmet felsefesi ile
yola çıktıkları, gözlerinde çok büyüttükleri hedeflerini devletin
imkânlarını kullanarak kolayca bertaraf ettikten sonra devletin
gücünü kendi güçleri gibi gördükleri, kolayca elde edilen büyük rantlardan sonra devlet işlerini tamamen unuttukları, rahatlıkla ifade edilebilinir.
Diğer önemli bir zorluk, her iki tip faaliyeti yürütenlerin
ulusal güvenliğimizi korumakla görevli teşkilatlarımıza ve politik hüviyete mensup kişilerden oluşmasıdır. Bu teşkilatlarımıza
has özel statüler ve politik kimlik, bir cins dokunulmazlık kabuğu yaratmakta ve adaletin düzgün işlemesini ve adil neticeler alınmasını önlemektedir. Neticede günümüzde yaşadığımız
gibi, dokunulmazlık kabuğu en ince olan "bir kaç polisin" ve
sivil vatandaşların yargılanmasının ötesine gidilememektedir.
(12).
Zaman’da yazar iken Fehmi Koru’da 1998'deki bir Taha
Kıvanç yazısında dönemin Ankara Emniyet Müdürü Orhan
12
Eymür, Mehmet. "Terör ve PKK ile mücadele kapsamında" yürütülen illegal faaliyetler. 10 Mayıs 2003. Kapandığı için internet ulaşımı
yok. Atin.org.
60
Taşanlar'a atfen şunu nakletmişti: Yıl 1995. Ramazan ayı. Taşanlar iftar için eve her gidişinde, çorbayı kaşıklayamadan bir yerlerde patlama olduğu duyuruluyor. "Bir değil, iki değil, üç değil... Bombalarda 'Yeşil' imzası çok belirgin... Araştırın bakalım,
buralarda mı?" diye tâlimat vermiş... O gece Ulus'taki gece kulüplerinden birinde bulmuşlar Yeşil'i... İçeri aldıkları kişinin
Yeşil olduğunu polisler biliyor, ama muhataplarına çaktırmıyorlar... 'Yeşil' olduğunu hiç açık etmeden, ama 'Yeşil' imiş gibi
ayrıntılı bir ifadesi alınıyor... "Ertesi gün, bizim elimize düşmesinden hiç mutlu olmayan devlet birimleri devreye girdi; tahmin edemeyeceğiniz kadar yukarılardan bir ilgi gösterildi. Biz
de kendisini teslim etmek zorunda kaldık..." (13).
En iyisi Yeşil’i ona görevler veren eski MİTci Eymürden
dinleyelim: Yeşil'in güvendiği paşa Kemal Yılmazdı, o tarihlerde MİT'deki Yavuz Ataç, Orhan Çoban, Kaşif Kozinoğlu gibi
"Özel Kuvvetler Komutanlığı (Özel Harp)" kökenli emekli subaylarla yakın ilişki içindeydi. Bu kişiler MİT Müsteşarı olacağına muhakkak gözüyle baktıkları Kemal Yılmaz'a devamlı bilgi taşıyorlardı. MİT'teki asker kökenliler Kemal Yılmaz'ın başlarına geleceğine o kadar kesin bakıyorlardı ki, nakledilenlere
göre Yavuz Ataç ve Orhan Çoban, yeni yapılanma ile ilgili listeleri tanzim ederken makam kavgasına girmişler, aralarında sert
tartışmalar çıkmıştı.
Kemal Yılmaz'ın, Genelkurmay'daki Çevik Bir ekibinden
olduğu biliniyordu. Normal şartlarda MİT Müsteşarlığına gelmesi pek mümkün görülmediğinden, bunun ancak askeri bir
müdahale sonra olması mümkündü. Yeşil'in bütün anlatımlarına rağmen MİT tarafından kullanılmaya devam edilmesi, "kanuni" yönden olmasa bile, "ahlaki" yönden çirkin gözükebilir.
Zamanın MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da bu konuda bir hayli
tereddütlüydü. Yeşil'in bütün mazisinin MİT'e monte edilmesinden endişe duyuyordu. Ben Yeşil'in ortalarda denetimsiz
13
Kıvanç, Taha. Bir değil, iki değil, üç değil. Zaman. Yeni Şafak. 1995
ve 2005.
61
bırakılmasının daha vahim neticeler vereceğini düşünüyordum.
Mehmet Ağar, resmi bir toplantı için MİT'e geldiğinde MİT
Müsteşarının yanında kendisine mealen "Bu adamı siz de, Jandarma da kullanmış, şimdi ortalarda bırakmışsınız. Bu tip
adamları sahipsiz bırakırsanız "suç makinası" haline gelirler,
buna bir şekil bulun" dedim. Ağar, Jandarma ile konuşacağını
söyledi, ancak bir netice çıkmadı.
O tarihlerde, Yeşil'e milli menfaatler doğrultusundaki bazı
yurtdışı faaliyetlerde görev vermiştik. Bu faaliyetler ile ilgili
bağlantılar kurmuş, çalışmalar yapmıştı. Çok hassas bazı operasyonlarımızı biliyordu. Bu bakımdan devam etmesinin hem
faaliyetlere yarar sağlıyacağını, hemde kendisini Ankara'dan ve
suçtan uzak tutacağını düşündük. Zaten, belirttiğimiz gibi, yaşadığımız günlerdeki "suç" Yeşil'i çok aşan organize bir faaliyet
niteliğindeydi. Ayrıca Yeşil, bu açıdan iyi bir haber kaynağıydı.
Terör ve organize suç faaliyetlerinde en iyi kaynaklar o faaliyetin içinde olan kişilerdir. Bu istihbaratın temel unsurlarından
biridir.
Üzerinde PKK/ARGK ve İnsan Hakları Derneği'ne ait üye
kimlik kartı taşıyan Yeşil, bizim açımızdan, uygun vasıflara
sahip, bir çok engeli kolayca aşabilen, yetenekli bir faaliyet elemanıydı, çalışmalarımıza olumlu katkıları oldu. Yeşil'le ilk görüşmelerimiz 1994'ün son aylarına rastlar. Bu görüşmelerde
kendisine, yer aldığı operasyonların başarı ile neticelenmesi
halinde yüksek miktarda parasal bir mükâfat verileceği söylenmiştir. Yeşil cevaben, kendisinin bu güne kadar para karşılığında iş yapmadığını, böyle bir mükâfatı kabul etmeyeceğini
belirtmiştir. Yeşil'e ayrıca, çalışmalar esnasında meydana gelecek makul masrafların tarafımızdan ödeneceği, ihtiyaç hasıl
olması durumunda, teknik alet ve malzeme sağlanacağı, Türkiye içinde kanunsuz hiç bir faaliyetine müzahir olunmayacağı,
kendisine Teşkilatımızla arasındaki bağın ortaya çıkmasına neden olabilecek herhangi bir belge verilmeyeceği, görev esnasında yurt dışında şehit olması durumunda, ailesinin geçiminin ve
çocuklarının okul masraflarının Teşkilatımız tarafından karşıla62
nacağı, görevini ifa ettiği esnada yurtdışında tutuklanıp mahkum olması halinde de, ailesinin ve çocuklarının masraflarının
karşılanacağı, böyle bir durumda, kendisiyle olan ilişkimizin
inkar edileceği belirtilmiştir.
Yeşil, ailesini garantiye aldıktan sonra gerekirse intihar eylemlerine bile katılabileceğini, bir tutuklanma halinde, PKK itirafcısı olarak ifade vereceğini söylemiştir.. Bu sözlü anlaşmada
belirtildiği gibi, MİT'in Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından
gözaltına alınan Yeşil'le ilgili, dolaylı veya dolaysız hiç bir teşebbüsü olmamıştır. Beyanlarına göre, Yeşil'in Korkut Eken ve
Polis ile problemleri, 1994'ün son aylarında başlamıştı. Kemal
Horzum'dan her ay aldığı 250 milyon lira yardımın azalması
üzerine, Kürt Ahmet lakaplı Ahmet Turgut'tan para istemesini
neden gösteriyordu. Daha sonra Arnavut Sami olayı, ilişkileri
iyice gerdirmişti.
Kasım 1994 sonunda Korkut Eken'in, İstanbul'da Kürşat
Yılmaz, Yavuz Bıçakcı ve Ahmet Güzel isimli arkadaşlarını gözaltına aldırıp, hakkında bilgi topladığını öğrenmişti. Kürşat
Yılmaz ile bağlantı kurduğunu ve Kürşat'ın, kendisine "kendine
dikkat et, seninle ilgili bilgi almak için bizi çok hırpaladılar"
dediğini söylüyordu. Kürşat kendisinden tabanca ve bir cep
telofonu talep etmiş, Yeşil, birilerine 5.000.000 lira rüşvet vererek istediklerini cezaevine iletmişti. Yeşil bu konuyla ilgili olarak şunları anlatıyordu:
"Aynı günlerde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat
Şubesi'nde görevli H. Yarbay'dan çağrı aldım ve hemen görüşmeye gittim. H. Yarbay bana 'Bugün Korkut Eken Genel Komutan'a geldi, bir süre görüştüler. Korkut Yarbay, komutana biz
Ahmet YeşlL'i tutuklayacağız, sizinle herhangi bir bağlantısı
var mı? diye sormuş, Genel Komutan da, jandarma ile bu şahsın hiçbir bağı yok, tutuklayabilirsiniz şeklinde cevap vermiş,
ancak tutuklama gerekçesini bilmiyoruz, Genel Komutan'a soramadık. Korkut Yarbay gittikten sonra Genel Komutan, B. Paşa'yı çağırıp, Emniyet Müdürlüğü'nün tutuklama kararını sana
63
iletmesini istemiş, B. Paşa da bana emir verdi, Korkut Yarbay
kararlıymış " dedi.
Olaydan 10 gün kadar önce, A.Çatlı da telefon ile aradı ve
dikkatli olmamı tenbih etti, aynı günlerde oğlumun devam ettiği Karate Salonuna gelen telsizli iki şahıs oğluma, benimle ilgili
sorular yöneltmişler. Yine aynı tarihlerde Cumhurbaşkanlığı'na
gittim ve burada Cumhurbaşkanı Danışmanı olan dostum ile
görüştüm. O da Mehmet Ağar ve benim gibi Elazığlı. Görüşme
sırasında bana Cumhurbaşkanına ait altın bir dolma kalem hediye etti. Sohbet ederken bana "Mehmet Ağar ile iyi geçinmiş
olman lazımdı" şeklinde bir cümle kullandı, ancak o gün için bu
konunun üzerinde hiç durmamıştım. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma ile bugüne kadar hiçbir sorununun olmadı,
tutuklanmam için ortada hiçbir gerekçe yok."
Yeşil'e göre, Ankara'da yeraltı dünyasında adı geçen Kürt
Ahmet lakaplı şahıs kendisinin varlığından tedirginlik duyuyordu. Kürt Ahmet'ten 100 Milyon TL almış, Kürt Ahmet bunu
Ünal Erkan'a aktarmıştı. Kürt Ahmet, Ünal Erkan 'a ismiyle hitap ediyordu, Emniyet Müdürlerinin kararnamesinde bile Kürt
Ahmet'in onayı vardı. Kürt Ahmet bir süre önce tedavi maksadıyla Amerika'ya gitmiş ve gitmeden önce kendisinin pasifize
edilmesi için Korkut Bey'den yardım talep etmişti. Korkut Bey,
Kürt Ahmet'e bu konuda teminat vermişti. Kendisinin aranmasını Korkut Bey'in sözünü yerine getirme çabası olarak mütalaa
ediyordu. Korkut Eken'in yanısıra, İçişleri Bakanı danışmanı
Mehmet Kıvanç Özer de kendisi ile uğraşıyordu. Aydın'lı Özer,
sanki İçişlerinin değil Kürt Ahmet'in danışmanıydı. Zira devamlı Kürt Ahmet'in yanındaydı. Özer'in çağrı numarası 3 6 21 2 8 6 idi, araştırılırsa ne kadar büyük işler çevirdiği anlaşılırdı.
Kemal Horzum kendisine her ay 250 milyon lira para verirken,
bunun 50 milyona düşürmüştü.
Bunun nedenini Kürt Ahmet'in yönlendirmesine bağlıyordu. Şöyle diyordu: "Kemal Horzum'un dışındaki bütün Kürt
işadamları PKK'ya yardım ediyor. K.Horzum'un, PKK'lı Metın
Kod adında bir ortağı vardı. Benim baskım neticesinde ortaklık64
tan ayırdı ve Horzum'un çevresinden uzaklaştırıldı. Başbakan
ve Cumhurbaşkanı korumaları, boş zamanlarında ve izinlerinde Horzum'un bürosuna gelerek koruma yapıyorlar. Son görüştüğümde Horzum bana 'Seni Zülküf Ceylan'la görüştüreceğiz'
dedi. Zülküf halen İsviçre'de hasta imiş. Döndükten sonra belirleyecekleri bir tarihte İstanbul'da Horzum, Zülküf ve Ceylan'ların kirvesi Emniyet Müdürü H. ile toplanıp görüşeceğiz. Birşey
sormuyor ve herşeyden haberim varmış gibi davranıyorum.
Oynamayı planladıkları senaryoya göre, sözde devletin
elinde terör örgütüne para yardımı yapan kürt iş adamlarının
isim listesi var ve sözde devletin içindeki bazı güçler benim kanalımla bu şahısları enterne ediyorlar. Dolayısıyla ben parayı
alınca Ceylan'lara yönelik herhangi bir eylemde bulunmayacağım. Horzum'un daha önce benim adımı kullanarak aynı senaryo ile tahsilat yaptığını biliyorum. Ancak herşeyden haberdarmışım gibi davrandığım için açık açık kimlerden para tahsil
ettiklerini soramıyorum. Şu anda ekonomik yönden çok kötü
durumdayım. Etlik'teki evimin 2 milyon liralık telefon parasını
ödeyemiyorum, Diğer telefonun 7 milyon borcu vardı, ödeyemediğim için kapattılar. Her şey paraya bakıyor, araba hala
sanayide rehinde.
Sonuçta, maddi durumum berbat, para olmadan hiç bir iş
yürümüyor. Ne yapacağımı bende şaşırmış durumdayım Aslında buraları bana göre değil, bölgedeki halimi özlüyorum.
Beni maddi yönden bitirdiler, Şehirde paranız olmayınca gücünüz de olmuyor."
Yeşil, parasal sorunları ve polisle olan problemlerini halletmek için bazı temaslarda bulunmuştu. şöyle anlatıyordu:
"Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Hayrettin Gökdemir'in beni
Köşke çağırdı, 'bir sıkıntın varsa söyle" dedi. Bakmak mecburiyetinde olduğum sekiz adamım var. Bunlar için döşeli iki ayrı
eve, geçimlerini temin için bilardo salonu benzeri bir işyerine
ihtiyacım var. Sanayide rehin duran iki arabamı kurtarmam
lazım dedim. Bana 'Yakında Rusya'dan bir işadamının döneceğini, onunla konuşarak isteklerimi karşılayacağını söyledi. 'Cey65
lan ailesi zamanında Baba'yı ayakta tuttu, şimdi biraz da sana
baksınlar. Baba için vinç lazım ama sana bir parmak hareketi
yeter' dedi. 10 gün önce çağrı alınca İbrahim'le buluştuk. Maltepe'deki Monako Pavyona gittik. Korkut Eken ile anlaşmazlığım konusunu açtım. İbrahim anlaşmazlığın boyutlarının sıkıntı yarattığını, Korkut Eken'in Emniyet Genel Müdürlüğünde
normal bir memur odasında sığıntı gibi oturduğunu, acz içinde
olduğunu, sorunu çözmeye yardımcı olabileceğini, büyütmemeleri gerektiğini söyledi.
Korkut Eken, 12 Aralık 1994 günü ekibi ile Azerbaycan'a
gitti. Benim hakkımda ' ülkücü katili' şeklinde konuşmalar yapıyormuş. Ankara İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şubesinde görevli A. Binbaşı Korkut Eken'le benim için görüştü,
beni müdafaa etti. Ancak görüşmeden bozuk ayrılmış. Mehmet
Ağar bütün gelişmelerden haberdar. A. Binbaşının elinde
M.Ağar ile ilgili 42 milyar liralık bir yolsuzluk belgesi var, fakat
kullanamıyor."
Aynı tarihlerde Yeşil'in "adamlarımdan biri" diye bahsettiği bir kişi kaçarken polisler tarafından ayağından vurulmuştu.
Yeşil, "Ayın 1.nde İstanbul'da polisler Osman Özbek isimli
adamımı kaçarken ayağından vurdu. Ne kadar malzeme varsa
gitti. Ev, araba, cep telefonları, çağrı cihazları, elbiseler hepsi
gitti. Adamım şimdi İstanbul'a giremiyor. Bu çocuğun yaptığı
özel bazı mafyavari işler vardı." diyordu. Yeşil'in kastettiği kişi
Osman Gürbüzdü. Hani Veli Küçük’ün Necip Hablemitoğlu’nu öldürttüğü tetikçi. Halen Ergenekon sanığı olarak içeride...
Yeşil, Ankara Emniyet Müdürlüğüne alınmadan bir hafta
kadar önce, polisler onun yakın arkadaşlarını gözaltına almışlardı. Bu konuyu ise şöyle naklediyordu Yeşil. "Sorgu çok ağır
geçmiş, işkence yapılmış. Ankara Emn. Md. Orhan Taşanlar
bizzat sorguya katılmış. Sorguda ağırlıkla benim üzerimde
durmuşlar. Cem'in yazdığı kitabı açarak Tunceli'den, Muş'tan
başlayarak sorular yöneltmişler Çocuklar, istiyorsanız telefon
ve çağrı numarasını verelim, arayın buraya çağırın, kesin gelir,
66
gelmez ise bizi öldürün demişler. Gerçekten de çağırsalardı giderdim. Devletten kaçmak olmaz, ben devlet ile uğraşamam.
Adamların sorgulanmasında tamamen beni hedef aldılar, bana
göz dağı vermek istiyorlar. Bana açıkca "çalışacaksan, bizim
hesabımıza çalış" şeklinde Mehmet Ağar kaynaklı bir mesaj ilettiler. Ben Mehmet Ağar'ın kim olduğunu gayet iyi biliyorum. Sorguya alınan çocukların ikisinin üzerinde silah vardı.
Hakan'ın üzerindeki Kırıkkale silah daha önce öldürülen ve
İstihbaratta çalışan polisin kendi silahıydı. Ben onun Hakan'ın
üzerinde olduğunu bilmiyordum. Bir kenarda duruyordu. Tesadüfen o gün Hakan üzerine almış. En çok o silahtan korkuyordum. Ancak olayı kapattılar. Sadece ruhsatsız silah taşımaktan muamele yapacaklar.
Çocuklardan iki şekilde ifade almışlar. Adliye'ye gönderilecek olan ifade de, silahları Yeşilden aldıklarını söylemişler.
Kendilerine sakladıkları ifade de ise silahın birini Jitem'den aldım diye ifade vermesini istemişler. Hakan'da baskı üzerine,
Diyarbakır'da Jitem'de çalıştığını söylediği ancak gerçekte var
olmayan Zülfü Astsubay diye birinden aldığını söylemiş. Mart
1996'da yurtdışına gönderildi. Dönüşünde Türkiye içinde büyük bir trafik kazası yaptı. Arabayı kendi kullanıyordu. Herhalde yine bir konuya kitlenmişti. Kaza neticesinde boyun kemiklerinde kırıklar meydana gelmiş, ilk yardım ve doktor tedavisinden sonra dinlenmeye Antalya'ya gitmişti. O günlerde
"Antalya'da evin nerede?" diye sormuştum. "Lara'da Ofo otelinin tam karşısında" diye cevapladı. "Ofo otelinin arkasındaki
sitede de benim ev var, şu anda kirada, kaça aldın?" dedim. "Ben para vermedim, Gazinocu Ömer Lütfü Topal hediye
etti. Jandarmadan ve polisten bir iki arkadaşın daha orada dairesi var diye" konuştu. Ömer Lütfi Topal, Yeşil'e daireleri kendisini koruması için hediye, etmişti. Antalya'ya gidince rahat
ettiğini, yemeğinin de gazinodan yollandığını söylüyordu.
Yeşil'i Mart ayında DEP Milletvekili Ahmet Türk aramıştı.
Sırrı Sakık'ın bürosunda buluşup hep birlikte yemeğe gitmişlerdi. Türk'ün bir derdi vardı. Akrabası "Zekiye" PKK'dan kaç67
mıştı. Avrupa'ya göndermek için pasaport çıkarmışlar, bilahare
Avrupa'ya gönderirlerse iyi olmayacağını, tekrar örgüte bulaşacağını düşünmüşlerdi. Devlet'e teslim etmeyi de düşünmüyorlardı. İtirafçı konumuna düşüp halkına zarar vermesini istemiyorlardı. Her an yakalanacağından korkuyorlardı. Bu sorunu
Yeşil halledebilirdi. Yeşil, bu şartlarda yardımcı olmasının imkansız olduğunu söyledi "ya Avrupa'ya gönder yada Devlet'e
teslim et" diye cevapladı. Türk, bu cevaptan hoşnut olmamıştı
ama bozuntuya vermedi. Yeşil'e şaka yollu "arkadaş çok sıkışırsam senin evine gönderirim, Zekiye senin yeğenin sayılır sen ne
yaparsan yap" diyerek konuyu kapattı.
Orhan Taşanlar'ın Ankara Emniyet Müdürlüğünden gitmesinden sonra Yeşil daha rahat hareket ediyordu. Antalya'da
Emniyet Müdür Muavini ile görüşmüştü. Bir sorunu yoktu.
Ankara'da ise Emniyet Müdürü ile Çiftlik Merkez Lokantasında
yemek yemişti. Yemek fotoğrafı Yeşil'in MİT'deki yöneticileri
tarafından fotoğraflanmıştı. Bir akşam İşkembeci'ye gittiğinde
Mehmet Ağar ve Ünal Erkan ile karşılaşmıştı. Ayaküstü kısa bir
konuşmaları olmuştu. Yeşil, Ağar'a karşı tavırlı hareket ettiğini
söylüyordu. Polis ve Jandarma'dan verilen hüviyetleri hala taşıyor, Yurtdışı görevlere giderken bunları MİT'teki yöneticilerine bırakıyordu. (14).
Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e (Radikal'de iken) verdiği
röportajda CHP'li Sinan Yerlikaya, Yeşil’in tüm işlerini kasetlere aldığı için devletin ona dokunamadığını savundu. Yeşil'i kimin koruduğunu, haraç işlerini, derin devletin suç ve suçluyla
ilişkilerini sürdürme ısrarını, Yeşil'i yakından bilen, Yeşil'in kim
olduğunu kamuoyuna ilk duyuran kişi olan CHP'nin en üst
organı Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya’ydı. Yerlikaya, Yeşil’in kim olduğunu şöyle
izah ediyordu:
“Yeşil itirafçı değil. PKK veya TİKKO sempatizanı olup
dağa çıkmış, sonra da dağdan inmiş biri değil o. Yeşil, devletin
14
Eymür, Mehmet 2003.
68
yetiştirdiği bir operasyon adamı. Direkt halkın içinden alınmış
bir adam o. Yeşil, Bingöl Solhanlı bir vatandaş. Ailesi Elazığ'a
yerleşmiş. Yeşil de, Elazığ'da doğmuş büyümüş. Elazığ'da devlete ait Ferro Krom tesislerinde işçilik de yapmış. Bu vatandaşın
asıl adı Mahmut Yıldırım. 'Yeşil', onun kod adı. Bir kod adı daha var: 'Sakallı'. Yeşil, adını ilk Tunceli'de duyurdu. O zaman
'Sakallı' kod adıyla ünlüydü. Olağanüstü Hal döneminde devlet, Yeşil türü bir sürü insanla çalıştı. Abdullah Çatlı gibilerine,
kimlikler, paralar, silah izin belgeleri, yeşil ve kırmızı pasaportlar verildi. Yeşil de bu insanlardan biri işte.
Yeşil, önce MİT'e çalıştırıldı. Sonra JİTEM'e kaydırıldı. Emniyet'te ise hiç çalışmadı. 90'da Tunceli'nin Ovacık ilçesinde
avukatlık yapıyordum. Yeşil'i o zaman tanıdım. Emrinde 20-30
kişilik bir özel tim vardı. Bunların arasında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal'ı vuran Haydar kod adlı zat da vardı.
Bu adamlar asker elbisesine benzer elbiseler giyiyorlardı. Yeşil
bazen de sivil dolaşıyordu. Bunlar köylere operasyonlar yapıyor, insanlara işkence ediyorlardı. Dağa gidip PKK'yla çatışmıyordu bunlar. Normal vatandaşla uğraşıyorlardı. Yeşil ve
adamlarının yaptıkları çok korkulu bir hal almıştı. Yeşil, Ovacık'ta bir kahveye veya lokantaya girdiğinde orası hemen boşalırdı. Yeşil, Ovacık Emniyet Amirliği'nin üst katında kalıyordu.
Benim bürom da emniyetin yanındaydı. Yeşil'i sık sık görüyordum. Zaten bizim karşılıklı konuşmamız da dağ başında olmadı. Bir lokantada, kahvede de olmadı. Emniyet amirliğinde oldu.
Yeşil ve adamlarının işkencelerini vatandaş yetkililere
şikâyet ediyordu ama çare bulamıyordu. O, köylüleri dövüyor,
suya batırıyor, onları çırılçıplak soyup karın içine sokuyor, bazılarını da karısının önünde çırılçıplak soyuyordu. Elinde hep
iki defterle dolaşırdı. Size isminizi ve köyünüzü sorardı. Sonra
o defterlere bakıp sizinle ilgili bütün bilgileri söylerdi. O defterler, ona verilmişti. Yeşil, terörle mücadele kapsamında görevlendirilmiş biriydi. Onun gözünde herkes PKK'lıydı, her Kürt
69
potansiyel suçluydu. Zaman zaman Abdullah Çatlı'nın da bölgeye geldiği, bunlarla hareket ettiği söyleniyordu.
İşte ben o dönemde, Ovacık'ın tek avukatıydım. Vatandaş
bana geldi. Ben de durumu savcıya, kaymakama söyledim. 'Biz
karışamayız' dediler. Hatta jandarma komutanı yüzbaşı çok iyi
biriydi. 'Bizim bu adamla uğraşmamız mümkün değil. Bu adam
direk yukarıya, Genelkurmay'a bağlı. Gidin, derdinizi oraya
anlatın. Yoksa burada daha çok pislikler yapacak bu. Benim
yapabileceğim bir şey yok' dedi. Ovacık'ta Yavuz bey diye bir
savcı vardı. Ondan, beni Yeşil'le görüştürmesini rica ettim.
Çünkü bu savcı bey, Yeşil'le çok samimiydi. Onunla emniyetin
bahçesinde sık sık tavla oynuyordu, lokantaya gidip rakı içiyordu. Savcı Yeşil'in vatandaşlara neler yaptığını biliyordu.
Olayları tüm çıplaklığıyla anlatıyorum. Yorumu da artık size
bırakıyorum. Savcı bir akşam beni aradı ve 'Yeşil seni emniyet
amirliğinde bekliyor' dedi. Yanıma üç kişi alıp, gittim. Bir polis
bizi emniyet amirinin odasına aldı. Az sonra Yeşil geldi ve emniyet amirinin makamına oturdu.
Kendisine bu insanların terörist olmadığını, devletine bağlı
insanlar olduklarını anlattım. Bana, 'Sen ne karışıyorsun' dedi.
'Avukatım' dediğimde de, defterini açtı. 'Senin dosyan da çok
kabarmış. Yakında senin hesabın da görülecek. Milletvekili olmak istiyorsun, unut' dedi. Düşünün ben o zaman Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin ilçe başkanıydım. PKK'li değilim,
DEP'li değilim. Yeşil'in birçok cinayet işlemesine rağmen bir
dokunulmazlığı vardı anlaşılan.
Düşünün. Bir savcı, bir yüzbaşı, kendilerinin görev alanında türlü olaylara karışan Yeşil'le ilgili 'Biz onunla uğraşamayız.
Ona bir telkinde bulunamayız' diyorlardı. Yeşil'e bu dokunulmazlığı tabii ki devlet sağlıyordu. Derin devlet dediğimiz yapı
koruyordu onu. Devletin içinde ona bu dokunulmazlığı sağlayan kimdi derseniz... Bu, ya JİTEM'dir, ya da MİT'tir. Yeşil, o
dönemde JİTEM'e çalışıyordu. Sonsuz yetkileri vardı. Ne kaymakam ne de yüzbaşı ona kimse karışamıyordu. Onu, Olağanüstü Hal Valiliği tanıyordu. Gittiği ilin valisi ve emniyet mü70
dürü de tanıyordu. Elinde resmi bir belge olmalı ki, gittiği yerlerde resmi binalarda kalıyordu. Gittiği ilçelerin kaymakamı,
emniyet amiri ve yüzbaşısı da onu tanıyordu. Eski OHAL Valisi
Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu Yeşil'i çok iyi tanırlar. Emniyet
Genel Müdürlüğü yapan Mehmet Ağar da onu çok iyi tanır.
Üstelik o da Elazığlı. MİT'in eski önde gelenlerinden Mehmet
Eymür zaten tanıdığını söyledi. Yeşil, MİT'te Eymür'ün adamıydı. Hatta Eymür Yeşil için 'öldü' dedi.
Yeşil ölmedi, yaşıyor. Ama kamuoyuna öldüğü söyleniyor.
Gündemden çıkarılmak istendiği için ölmüş gösteriliyor. Çünkü bu adam onlarca faili meçhul cinayet işledi. Şavaş Buldan'lar, Musa Anter'ler, Behçet Cantürk'ler... Bütün bu cinayetlerin içinde Yeşil var. Elazığ'da bir doktorla avukat infaz edilmişti. Tunceli'de genç bir kız kaçırılıp öldürülmüştü. O olaylarda da Yeşil vardı. Ama bu cinayetlerle ilgili Yeşil hakkında hiçbir dava açılmadı. Yeşil'in hakkında askeri mahkemede itirafçılarla birlikte yargılandığı tek bir dava var. O davanın da ne olduğu belli değil. Ciddi bir dava değil o. Oysa Yeşil'le ilgili binlerce dosya olması gerekirdi. Ben Yeşil'in yaşadığını biliyorum.
Daha geçen baharda, Yeşil'i eskiden beri bölgeden tanıyan bazı
insanlar bana onunla görüştüklerini söylediler. Birkaç müteahhit bana, 'Yeşil'le oturduk Ankara'da lokantada yemek yedik'
dedi. Bunlar benim tanıdığım kişiler. Bu müteahhitler, Elazığlı,
Diyarbakırlı ve Bingöllü. İnsanlar Yeşil'in arkasındaki desteğin
çok kuvvetli olmasından korkuyorlar. Bunu yaşadılar çünkü.
İnsanlar öldürülmekten korkuyor. Yeşil'in kim olduğunu kamuoyuna ilk açıklayan benim. Kumarhaneci Topal öldürüldükten sonra, Topal'ın Kızılay'da bir bankanın hesabına Mahmut
Yıldırım adına 10 milyon dolar yatırdığı haberi gazetelerde çıktı. Bu adamın kim olduğunu kimse anlamadı. Mahmut Yıldırım'ın 'Yeşil' olduğunu basın benden öğrendi. Onun robot resmini de ben çizdim basına. Zaten Yeşil, Topal cinayetinden sonra konuşulmaya başlandı. 97'nin Şubat'ıydı. CHP Genel Merkez'den Yeşil beni telefonla aradı. Konuşmaya, küfürle, hakaretle, tehditle girdi. 'Benden ne istiyorsun? Her şeyi devlet adına
71
yaptım ben' dedi. Ben de, 'Büyük pislikler yaptın. Gel bunların
hesabını ver. Bunlar kayıt dışı kalsın diye devlet seni zaten bir
gün öldürtür. Konuşmaman için seni öldürürler' dedim. 'Kimse
bana dokunamaz. Ben tedbirimi aldım. Yaptığım bütün işleri
kasetlere aldım. Kim bana emir vermiş, kim bana ne demiş,
hepsini, yaptığım her şeyi kasetlere anlattım. Adam öldürüyorsam, devletim için yapıyorum. Bu kasetleri ilgili yerlere verdim.
Eğer bana bir şey olursa kasetler ve ilişkiler ortaya çıkacak' dedi. Sonra da, benimle buluşmak istedi. Ankara'da Gölbaşı'ndaki
parkta randevu verdi. 'Yalnız gel' dedi.
Odamda arkadaşlarım vardı. Onlara, 'Arkamdan gelmeyin. Bu adam istese beni zaten istediği yerde vurur' dedim. Parka yalnız gittim. Ama Yeşil gelmedi. Baktım arkadaşlar üç arabayla gelmişler. Yeşil sonra beni aradı, 'Sözünde durmadın. Niye onları getirdin' dedi. Bir süre sonra da Akın Birdal'ı vuran
Haydar kod adlı kişi aradı. 'Bizimle uğraşmaktan vazgeç, bu
işlerin peşini bırak' dedi.
Yeşil, G. Doğu'da daha çok devletin talimatlarıyla iş yapıyordu. Ama zamanla kimliği ortaya çıkınca, devletin bazı kesimleri ona G. Doğu'dan el çektirdi. Onu Batı'ya aldılar. O da
Batı'da işin kuralına göre görevini yapıyor. Haraç alıyor. Yeşil,
Doğu'dan Ankara'ya ve İstanbul'a geldikten sonra lüks yaşamın
içine girdi ve para toplamaya koyuldu. Kumarhaneci Topal'ın
onun adına bankaya yatırdığı 10 milyon doların akıbeti hiç sorulmadı. Bu para ne için yatırıldı, devlet bunu ortaya çıkarmadı. Bu da dahil,Yeşil'in her türlü olayı kapatıldı. Yeşil de yakalanmadı. Bir ara Antalya'da Yeşil'in yazlığına operasyon yapıldı. Yok yarım saat önce, yok on dakika önce kaçtı açıklamaları
oldu. Polisten yarım saat önce kaçan adam yakalanmaz mı?
Çok kolay yakalanır. Devlet, Yeşil konusunda ciddi değil. Üstelik Yeşil öldü gibisinden de kamuflajlar yapılıyor.
Kısacası devlet, Yeşil konusunda samimi değil. Her şeyi bilen ve bulan emniyet Yeşil'i nasıl bulamaz? İnsanlar onun Ankara'da Mercedes'le dolaştığını, Sakarya çevresindeki barlara
gittiğini, lokantalarda yemek yediğini görüyorlar. Yeşil'in oğlu
72
İstanbul'un göbeğinde adamlarıyla yakalandı. Yeşil'in de aynı
evi kullandığı söyleniyor. Yeşil destek almasa İstanbul'da çete
kurabilir mi? Hayır kuramaz. Yeşil'in maddi ve manevi desteği
olmadan oğlunun silahlı çeteye sahip olması, haraç toplaması
mümkün değil. Ama ben Yeşil'in o evde olduğunu tahmin etmiyorum. Yeşil işi olgunlaştırır, adamlara emir verir ve sonrasını tepeden takip eder.
Üstelik Türkiye'de sadece Yeşil'in ki değil bir sürü çete var.
Devletimiz maalesef bu konuda çürümüşlük içinde. Ama bakıyoruz, Yeşil'in oğlunu yakalayan, Yeşil'i deşifre edenler de devlet görevlileri. Devlet görevlileri kendi içlerinde bir güç çekişmesi yaşıyorlar. Devletin içinde, kurumlarında bu işlere karşı
çıkan, dürüst, namuslu, iyi niyetli görevliler de var. Yeşil, JİTEM'in yani Jandarma İstihbarat'ın adamı olarak tanınıyor.
Ama son zamanlarda Silahlı Kuvvetler'in dürüst ve şeffaf bir
yapıya kavuşmak için çok ciddi çalışmalar yaptığını görüyoruz.
Ordunun zirvesi temiz bir yapı isterken, ordunun içinde birileri
eski ilişkileri sürdürmeye çalışıyor. Terörle mücadelede sap ve
saman karıştırıldı. 'Gerçek suçludan ziyade, potansiyel suçlular
arandı. Askeriyede, JİTEM'de bu tür yanlışlıklar çok oldu. Mesela Veli Küçük. Onun da kendine göre çetesi vardı. Ama doğru
dürüst yargılanmadı. Bunları yargılamaktan ziyade, dışlayarak
yavaş yavaş temizleme yoluna gidildi. Şu anda düzgün olmayan işlere bulaşmış kişileri temizleme gayretleri var. Ama bu
kişiler yargıda cezalandırılsalar, sonuç daha etkin olur. Tabii bir
de hükümetler devletin içindeki çetelere, askeriyenin, JİTEM'in,
MİT'in işine fazla giremediler ya da girmek istemediler. Biz 9195'te DYP'yle koalisyon kurduk ama İçişleri ve Savunma gibi
bakanlıklara hep OHAL valilerini getirdiler. Susurluk'ta adı
geçenler bürokrasiye getirildi, bakan yapıldı. Bu işleri çözmek
bu nedenle mümkün olmadı. Herkesin yargılanabildiği, kimsenin dokunulmaz olmadığı, şeffaf, demokratik bir devlet olmadıkça, içindeki suçluları tümüyle ayıkladığına inandığımız bir
devlete sahip olamayız. Bakın... Susurluk sırasında Mersin Cezaevi'nden biri bana telefon etti. 'Ben bunlarla bir dönem çalış73
tım. Susurluk'taki kazada araba sayısı iki değil, üç' dedi. 'Birinci
arabada Çatlılar vardı. İkincide korumalar. Üçüncüde eroin.
Bursa'da Çelik Palas'a gidiyorlardı. Yeşil malı almak için onları
otelde bekliyordu. Zaten Yeşil zaman zaman Berlin'e gider.
Orada Türkiyem spor diye bir kulüp var. Orada malı dağıtırlar'
dedi. Ben bunu açıkladım. Konu Alman parlamentosuna da
gelmiş, operasyon yapılmış, olayın doğru olduğu çıkmış. Telefondaki adam benimle daha çok şeyler paylaşacaktı ama bağlantı koptu, ailesini aradığımda, 'öldü' dediler. Bütün bu yaşananlar, bir gün yargılanacak” (15).
Neşe Düzel’in röportajında Sinan Yerlikaya’nın anlattıkları
pek çok kimseyi şaşırtmadı. Yıllarca Doğu ve Güneydoğu'da
görev yapan eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tuzlu, JİTEM'in varlığının tartışılmasının abes olduğunu söyledi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesindeki bir duruşmada JİTEM'in varlığının Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı'na sorulmasına karar vermişti. Bunun üzerine tartışmalar
yeniden alevlenirken, Özcan Tuzlu, JİTEM'in faaliyetlerinin
dönemin içişleri bakanları ve bölge valileri tarafından bilindiğini anlattı. "Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı.
Merkezi Ankara idi, yetkileri sınırsızdı." diyen Tuzlu'ya göre
'Yeşil' de yaşıyor. Özcan Tuzlu, Doğu ve Güney-doğu'da JİTEM'in kurucularından Cem Ersever, Abdülkerim Kırca ve 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ile Ergenekon terör örgütünün
tutuklu sanıklarından Veli Küçük ile İstanbul'da birlikte çalışmış. Zaman'a konuşan Tuzlu, JİTEM'in varlığını tartışmanın,
resmiyetini aramanın sadece bir oyalama taktiği olduğunu anlatıyor. JİTEM'in çok profesyonel bir teşkilat olduğunu söyleyen
Tuzlu, şu bilgileri veriyor: "İz bırakmadan çalışırdı. İyi eğitimli
kişilerden oluşuyordu. JİTEM'i, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde aklı başında herkes bilir. Çünkü halkın, korucuların ve polisin bile arasına girmişti. JİTEM çalışanları, ordu mensupları
15
Düzel, Neşe. Yeşil Yaşıyor. Sinan Yerlikaya röportajı. Radikal gazetesi. 2006.
74
içinde tanınmaları için beyaz renkli Renault marka araçlarla
dolaşıyordu. Her biri çok iyi derecede Kürtçe biliyordu ve tam
yetkiye sahiptiler."
Özcan Tuzlu, 1991 yılında JİTEM bölge müdürlükleri ile
çalışanlarının ordu içinde ayrı ayrı telsiz kodlarının olduğunu
ve bu kodlarla telsiz üzerinden bağlantı kurulduğunu anlatıyor:
İşte Tuzlu'nun açıklamaları: "1991 yılının mayıs, haziran aylarında JİTEM'in de içinde bulunduğu telsiz kodları hazırlanıp
dağıtıldı. Buna göre, terörle mücadelede sıcak temas sağlandığında, yasadışı unsurların kaçmalarına karşı, 'Süngü'den izci
istiyorum' koduyla çağrı yapılıyordu. 'Süngü' Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı'ndaki JİTEM bölge müdürlüğünün
koduydu. 'İzci' ise o zamanki lakabıyla 'müdür' olarak anılan
Mahmut Yıldırım'dı. 'Yeşil', çağrı üzerine helikopterle ve ekibiyle anında olay yerine götürülürdü. Yıldırım, o dönem ordu
içinde JİTEM'ci olarak bilinmesi için boynuna (yeşil) kaşkol takardı. Daha sonra adı kaşkolun renginden yola çıkılarak 'Yeşil'
olarak anılmaya başlandı. Cem Ersever ve Abdülkerim Kırca
Ekrem, Levent Temizöz ise 'Fırat' kodunu kullanıyordu. Bunlar,
onların telsizdeki il JİTEM kodları idi. JİTEM'in bölge müdürlükleri bir timden oluşuyordu ve 7 ayrı tim olarak Türkiye genelinde faaliyet gösteriyordu. Doğu ve Güneydoğu Komutanlığı'nın merkezi Diyarbakır'dı. Diyarbakır'daki bürosu Sur içindeydi. Elazığ'da 8. Kolordu Komutanlığı'ndaki askeri mahkemenin altında, Batman ve Mardin'de il jandarma komutanlığında, Şırnak'ta ise Silopi Botaş içinde faaliyet gösteriyordu.
Diyarbakır, Maraş ve Urfa'ya; Elazığ, Tunceli'ye; Bingöl, Muş,
Mardin'e, Batman ve Şırnak ise diğer bölgelere bakıyordu. İstanbul ve Ankara'da birer büro vardı. Buraların birer merkezi
timi bulunuyordu. JİTEM birimleri asayiş komutanlarının emriyle bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışıyordu. Resmi varlığı
bilinmesine rağmen JİTEM direkt yazışmalar yapmıyordu. Bilgileri asayiş komutanlığı istihbarat şubesine, oradan ilgili yerlere gönderiliyordu. JİTEM'i dönemin İçişleri bakanları, polis
yetkilileri ile bölge valileri de biliyordu. Çünkü jandarma asayiş
75
komutanlarının denetiminde, bölge valisinin bilgisi dahilinde
çalışılıyordu. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı.
Bölgeleri vardı ama yetkileri sınırsızdı. Bir bölgeden Türkiye'nin farklı bir ucuna gidip iş yapabiliyorlardı. Her şeyi resmileştirilen JİTEM halen JİT adıyla görev başında." Özcan Tuzlu, o
dönemde görev arkadaşlarını sık sık uyararak yapılanların yanlış olduğunu ilettiğini ancak dışlandığını vurguladı. Diyarbakır'da sırasıyla Ersever, Kırca ve Temizöz'ün JİTEM bölge komutanı olarak görev yaptığını kaydeden Tuzlu, Yeşil'in ise halen yaşadığını ileri sürerek şu iddiayı dile getirdi: "Eski çalışma
arkadaşım Levent Göktaş'a Ergenekon'dan gözaltına alınmadan
önce Ankara'ya gittiğimde Yeşil'in ne olduğunu sordum. Bana,
Yeşil'in Ankara Yenimahalle'de olduğunu ve tecrit edildiğini,
normal bir hayat sürdüğünü anlattı." (16).
Ergenekoncuları mahkûm etmenin en sağlam yolu, JİTEM
davalarının Ergenekon ile birleştirilmesidir. Yıllardır infiale
uğrayan kamuoyu, JİTEM suçlularının cezalandırılması ile bir
nebze olsun rahatlayacaktır. Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye’de
korku imparatorluğu kuranlara, halkın özgürlüğünü elinden
alanlara, işkencecilere yer yoktur. Onların yeri hapishanedir.
Yeşil, bugün 62 yaşında bir emeklidir ve yargılanması gerekir.
Öte yandan Yeşil, Kurtlar Vadisi'ndeki Polat Alemdar'ın ekibine hiç yakışmadı. Ağar'ı kurtarmak için Yeşil'i Vadi'ye kahraman olarak monte etmek diziyi yer bitirir... Belki izleyici kaybeden diziye bir süre izleyici ve reklam kazandırabilir, o kadar.
Yeşil aklanamaz beyler... Kara karadır... PKK konusunda eğer
AK Parti, Emniyet, Askeriye veya İstihbarat birimleri tekrar
yararlanmak istiyorsa, 1993 ile 1996 yıllarında yaşanan kaos
yıllarına geri dönülüyor demektir. Kürtlerin Türklere ve devletlerine tekrar inanmaya ve güvenmeye ihtiyacı var. Ne zaman ki
Kürtler ile Türkler kafa kafaya vermişse süper güç olmuş, dünyayı yönetmiştir. Bu birliğe engel olmak isteyenlerin amacı iki
16
Tuzlu, Özcan. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı.
2006.
76
millet arasında güven bunalımı meydana getirerek ipleri koparmaktır. Yeşil'in tarzı ile kardeşlik ve güven iklimi değil
düşmanlık ve nefret ortamı oluşur (17).
2013 yazı ve sonbaharında Yeşil’in ölmediği resmen deşifre
oldu. Korkut Eken, Emniyetteki sorgusunda ‘Yeşil yaşıyor’ dedi
ve gözler bu gerçeğe çevrildi. Ancak neredeyse bas bas bağırarak konuyu gündeme getirdiğim haber ve yorumlarımı ana
medya ıskalıyor. NTV gazetecilik başarısı göstermiş, Eken’in
ifadesini diğer medyadan üç gün önce yayınlamış. Günaydın!
Eken, elbette Yeşil’in yaşadığını biliyor, zira Lübnan’da Beka
Vadisi’inde Suriyeli muhalifleri eğitirken ve Suriye’de Özel
Harp operasyonlar yaparken yanındaydı! Yeşil’in yaşadığına
dair en sağlam bilgiye ise Lübnan’da beraber görev yaptığı sağkolundan Mayıs 2012′de aldığım bir email sayesinde kavuştum. Yeşil’in Romanya yıllarında sağ kolu olan vatandaş ile
1999′da Ankara’da röportaj yapmıştım. Öldürüldüğünü yazdım
diye bana kırılmıştı, yaşadığını söylemekle kalmadı, emailde
şunları yazdı:
Sayın Arslan
Ben ( Buraya sansür koyuyorum), Tesadüfen sitenizde ki `Yeşil
yaşıyor mu? Yaşıyor dedik ya` yazınızı okudum. Yazınızda
benden de bahsetmişsiniz, ortadan kaybolduğum doğrudur
ama henüz ölmedim. Görüşmemizde de söylediğim gibi bazı
şeyler hep gömülü kalmalı, yada gömülü kalmaya mahkumdur. Zamanında hepimiz üstümüze düşeni yaptık, deli dediler,
yalancı dediler, ama onların bilmedikleri şey ne derlerse desinler ölü demelerinden iyidir. Bana deli ve yalancı diyenlere zamanında Aksiyon dergisine söylediklerimi okumalarını söylüyorum, hep söylediğim gibi beni zaman haklı çıkaracak ki, 1112 sene önce söylediklerim buna Ergenekon dahil ortaya çıkması sadece bir delinin yada yalancının salladığı şeyler olarak mı
görülecek?. Benim üzüldüğüm bana deli veya yalancı demeleri
17
Arslan.2011.
77
değil, sadece bildiklerimizin ağırlığı altında ezilmemdir. Saygılarımla.
Ona cevaben bazı sorular sormak istediğimi yazdım ve yanıt
bekledim. Şu cevap geldi:
Sayın Arslan,
Benim yaşama sebebim bana hala ihtiyaçları olduğundandır.
Yanlız şunu söyleyebilirim ki, hiçbirşey ortaya çıkarılmış değil,
yukarıdan kimsenin kuyruğu kıstırılmadı. Ortaya çıkanlar sadece onların çıkmasını istedikleri şeyler. Sizin Ergenekon dediğiniz yapılanma ahtapotun en ufak kolu. Sizler Ergenekon denen şeyle uğraşırken esas olanı gözden kaçırıyorsunuz. Size
araştırmanız için tek bir şey söyleyeceğim AVRASYA feribotu
size neyi hatırlatıyor? Gemiye kimin çıkmasına izin verilmişti
yayın yapsın diye? Kime dosyalar servis ediliyordu o zamanlar? Bu bağlantıyı çözdüğünüzde medya ayağını zaten çözdünüz demektir. ( Gazeteci Fatih Altaylı bota çıkmıştı).
Sayın Arslan, hükümet kararlı olabilir, ülke kararlı olabilir bu
yapılanmayı çözmeye ama benim şahsi fikrim ASLA tam olarak
çözülemeyecektir. Bölgede bu kadar önem kazanmış bir ülke
olmuşken, Türkiye üzerinde egemen olan devletler kurdukları
bu yapılanmayı asla ve asla deşifre etmezler. Aradan geçen bu
zamanda patronlarım değişti ama yeni patronların amaçları ve
niyetleri hep aynı kaldı. Daha yeni Lübnan’dan geldim, ülkeyi
Suriye ve Lübnan bataklığına nasıl sürüklemek istediklerine
bizzat şahit oldum. Demek istediğim şey, sizler gibi ülkenin
iyiliğini isteyenler ülke içindeki Ergenekon dediğiniz yapılanma ile uğraşırken esas yapılanmanın içindeki bizler gibi piyonlar ülke dışında, ülkenin yararına olmayan işler yapıyoruz.
Şimdi diyebilirsiniz ki, ` bırakın, ne işiniz var, gelin bunları yetkililere anlatın`. Evet doğrudur, ülkesini seven herkesin yapması gerekende budur. Denedik sayın Arslan. İçimizden deneyenler oldu. Ya trafik kazasında öldüler yada Guatelama hapishanelerinde El Kaide üyesi diye hapsedildiler. Vaktinizi almak
istemem. Size bol şanslar diliyorum. Bu yazdıklarımı kullanırsanız, benim adımı kullanmamanızı özellikle rica ediyorum.
78
Yinede sormak istediğiniz, cevaplayabileceğim sorulara cevap
vermekten onur duyarım.
Ve zor sorularımı sordum:
Sayın……….,
Samimi cevap için teşekkürler. Medyanın kim ve kimler olduğu
belli zaten ama nedense henüz operasyon yapmadılar. Biraz
soru sorayım, hepsini bilemeyebilirsin.
Uyuşturucu, kumar, kadın ve insan ticareti, kaçakçılık, kısacası
kara paranın yönetimi şu anda kimin elinde? Mehmet Ağar’ın
durumu nedir?
BND’nin istasyon şefini biliyorum, MOSSAD ve CIA’nınkiler
şu anda kim? AK Partiyi yeniden dizayn etmeyi planladıklarını
biliyorum. Erdoğan’ın yerine yoksa Hakan Fidan’ı mı düşünüyorlar? Önümüzdeki 10 yılda kimler parıldatılacak?
Yeşil’in kaydettiği videolar ve belgeler önemli. Karanlık bir dönemim kapatılması için bunlara ihtiyaç var. Nerede olduklarını
biliyor musun? halen JİTEM ve faaili meçhul cinayetlerde yeterli delil emniyetin elinde yok?
İsrail, Türkiye’yi komşularıyla kavga ettirip sıcak savaşa sokmaya, ekonomisine darbe vurup eskisi gibi yönetmeye hevesli
ama o dönem geçti. Hangi provakasyonu planlıyorlar?
Alevilik sorunu konusunda kimler kullanılıyor? Nasıl bir fitne
ateşi yakacaklar. Yahudi Alevilik, Mason Bektaşilik, çakma
Kemalist Alevi Solculuk nereye koşuyor? Yeni plan nedir?
CHP’nin başına önümüzdeki dönemde Osman Faruk Loğoğlu’nu mu koyacaklar? Solu nasıl organize edecekler?
79
Göktürk yapılanması konusunda ne biliyorsun? Miktat Alpay
ve MİT ve Özel Harpteki Çerkez grubu ne planlıyor?
MİT ve Emniyet içindeki kara koyunlar kimler?
Kürt Hizbullah’ı ve Kürt İslam Teali grubunu kimler kurduruyor? PKK’ya hangi rol verilecek?
Ajan gazetecilerin listesi sende var mı?
Zor sorular sorduğumun farkındayım. Sen kendi açından nasıl
görüyorsun merak ediyorum. Suriye’yi ikiye üçe böleceklerini,
MOSSAD’ın planlarını ve İran olayını elbette biliyorum, ülkeyi
karanlığa sürükleyen içteki hainler kimler?
Selamlar
Şu cevap geldi:
Sayın Arslan,
Sorularınızdan bazılarının cevabını biliyorum, bazılarını zaten
bilmem mümkün değil. Benim sağ kalmamın sebebi, daha evvelde söylediğim gibi bildiklerimi kendime saklamam ve hala
işlerine yaramam. 10-15 gün sonra Hongkong ‘da olacağım.
Oradan size daha güvenli bir iletişim kuracağımı sanıyorum.
Oradan bazı bilgiler aktarabilirim, ama daha önemli bir konu
ortaya çıktı. Hocaefendi’ye yada danışmanlarından birine ulaşabiliyorsanız bir mesajım olacak. Simbetin kodlu Şin Bet ve
Lashgare 23 Takavar kisvesinde, kendisine karşe eylem plane
var. Umarem bunlareen ne anlama geldiğini biliyorsunuzdur, Allah yardımcıları olsun. Saygılar.
SİM veya SİMBET, İsrail’in özel infaz grubunun operasyonel
adı. Kurumun tam adı İsrail Güvenlik Servisi Şin Bet. Şin Bet,
epey insanımızı casusluk tuzağına düşürmek için her türlü yolu
deniyor. Önceden şebeke sistemiyle çalışıyordu şimdi ise fa80
cebook ve twitter gibi sosyal iletişim ağları üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Özellikle ’araştırma merkezleri’ veya ‘hayır kurumları’ gibi adlarla faaliyette bulunur Şin Bet. En geniş kadroya sahip ve en önemli departmanlardan biridir. Karşı-casusluk,
yabancı diplomatların takibi görevlerinin yanı sıra, komünistlerle
ve
diğer
politik
aşırı-uçlarla
mücadele
eder. Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu bulunmayan ve
kasıtlı olarak yayılan bilgidir ve Şin Bet’in en başarılı olduğu
alandır. Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi
amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır. Sahte belge, el
yazısı, fotomontaj ve montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve
dedikoduların duyurulması gibi yöntemleri bulunur. Sosyal
alanda bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış
bilgi ve haber vermek için kullanılan en önemli araçlardan biridir. Espiyonaj veya askeri istihbarat alanında dezenformasyon,
düşman kuvvetleri yanlış kararlar aldırmaya yönelik olarak
çıkartılır. Hasım tarafta psikolojik çöküntü oluşturulması ve
motivasyonun kırılması için de kullanılır.
Yanlış bilgi üretme ve yayma yoluyla yapılabileceği gibi mevcut bir bilgiyi kötü maksatla kullanma ve çarpıtarak verme yöntemi de uygulanabilir. Geleneksel propaganda veya Büyük Yalan teknikleri toplumsal seviyede hissiyatı motive veya demotive etme amacı taşırken dezenformasyon, makul seviyede kitleleri kuşkuda bırakan çarpıtma bilgiler veya bu bilgilerin yanlış
kasıtlı sonuçlara bağlanması yoluyla manipüle etme amacına
hizmet eder. Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya sansürlemedir. Eğer bilgi alma kanalları tamamen kapatılmadan
bırakılabilirse, bu kısıtlı bilgilerin dezenformasyon ile doldurulabilmesi ve hasmın kolayca ispatlanamaz birçok iddialar ile
birlikte kuşkulu bir halde bırakılabilmesi mümkündür. Bazı
gerçek bilgileri ve gözlemleri bazı yanlış yorumlar ve yalanlarla
karıştırmak veya bazı gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek
81
yanlış yorumlarla bilgiyi dağıtmak yaygın dezenformasyon
taktiklerdendir.
Operasyon bölümü
1. Koruma ve güvenlik. (İsrail elçiliklerini ve görevlilerini,
Başkan’ı ve İsrail Savunma Sanayini şemsiyesi altına
alır.)
2. Arap ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (Özellikle İsrail
sınırlarındaki Arap ülkeleriyle ilgilenir.)
3. Araplar olmayan ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (En
geniş kadroya sahip ve en önemli departmanlardan biridir. Karşı-casusluk, yabancı diplomatların takibi görevlerinin yanı sıra, komünistlerle ve diğer politik aşırıuçlarla mücadele eder.)
1998′de mensuplarını yine İsraillilerin oluşturduğu İşkenceye
Karşı Genel Komite adlı oluşumun İsrail Yüksek Mahkemesi‘nde Şin-Bet’in işkenceleri hakkında dava açması üzerine, teşkilatın o dönemdeki Genel Müdürü General Ami Ayalon mahkemeye bir rapor sunmuş ve İsrail İç Güvenlik Teşkilatı’nın Filistinlilere işkence yapmadan edemeyeceğini, Şin – Bet
soruşturmaları açısından işkencenin zorunlu olduğunu ileri
sürmüştü. Ayalon aynı raporda, işkenceye herhangi bir sınırlama getirilmemesini de talep etmişti. Sonuçta Yüksek Mahkeme, Ayalon’un raporunu esas alarak İşkenceye Karşı Genel
Komite’nin davasını reddetti.
İsrail güvenlik servisi Şin Bet’in eski başkanı Avi Dicter, terör
zanlılarına yönelik düzenlenen suikast operasyonlarının her
birinin başbakanın özel onayıyla yapıldığını söyledi.
ABD’de Brookings Enstitüsü‘ne konuk olan Dicter, İsrail’in terörle mücadele operasyonlarının perde arkasına ilişkin yaptığı
alışılmadık açıklamasında, suikast operasyonlarının her birinin
tek tek başbakan tarafından onaylandığını anlattı.
Sherut-ha-bitachon ha-khali’in kısaltması, İsrail’in ülke içindeki
olayları izlemekle yükümlü istihbarat servisi. genel güvenlik
servisi anlamına gelir. Aslında İsrail’in ülke içerisinde istihbara82
ti faaliyet yürüten istihbarat kurumudur ama destek ve operasyon olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Özellikle devlet
görevlilerinin ülke içerisinde korunması bu kurumun görevidir.
Yargsız infazlar, işkenceler, adam kaçırma ve cinayetler sıradan
işleridir. Ülkemizdeki pek çok suikastı Uğur Mumcu cinayeti
gibi bu birimin üyeleri bizim kirli birimlerle ortak yapmıştır.
Hücreler halinde çalışan bazı infaz timleri özel harp elemanlarımızla içiçe geçmiştir.
1980’den itibaren İsrail’in gizli servisi Şin Bet’i yönetenler aslında Yahudi Hahamlar Konseyi’dir. Yani bir bakıma İsrail’i gerçek manada yönetenler bunlardır. Hatta dünyaya şekil verenleri de denebilir. Şin Bet’in eski yöneticilerinden Avraham Şalom
(1980-86), Yaacov Peri (1988-94), Carmi Gillon (1994-96), Ami
Ayalon (1996-2000), Avi Dichter (2000-2005) ve Yuval Dichter
(2005-2011) daha önce hiç röportaj vermemişti. Yönetmen Dror
Moreh’in karşısına geçtiler ve bir belgesele içlerini döktüler.
Oscar’a aday gösterilen The Gatekeepers adlı bu belgeseli izleyen İsrail’deki şahinler “Bizim Şin Bet sol saçmalıklara kurban
gitmiş” diye eleştiriyordı. Nedamet getirmiyorlar aslında, daha
zalim olmadıklarına yanıyorlar.
Yuval Diskin, yani Şin Bet’in en son taze yöneticisi, şöyle diyor:
“Biliyorum, onlara göre de ben teröristim. Benim düşman bellediğim beni terörist olarak görüyor. Birinin teröristi, diğerinin
özgürlük savaşçısıdır.”
Bizler için zafer nedir? Daha çok terörist öldürmek mi? Daha
çok güvenlik mi? Zafer dediğiniz şey… Kim daha iyi bir siyasi
gerçeklik yaratırsa onun olur. Siyasi bir algı yaratma işidir zafer. Bu kadar basit. Şin Bet’in yöneticilerinin genel politikası bu
cümlelerde gizli; toplumda algı meydana getirerek olmazı olur
kılmaktır.
Yeşil’in sağ kolu ile bundan sonraki konuşmalarımız sırdır.
83
Bundan sonraki emailleşmemizde aldığım cevap korkunçtu:
Maalesef ülkemizle Suriye’yi savaşa sokmak için malum devletin gözetiminde ve emriyle provokasyonlar hazırlıyoruz ve
kendimi ülkeme ihanet ettiğim için çok kötü hissediyorum. Bu
yazdıklarım sanal bir dizi senaryosu veya komplo teorisi değil
acı gerçekler… Daha fazlasını yazmaya mezun değilim, mesajı
alacak almıştır umarım! Suriye ile savaş demek ekonominin
batmasıdır.
Yeşil’in sağkolunun telefonunu Emniyet’e verdim ve dinlemeye
almalarını tavsiye ettim ki, Yeşil ne haltlar karıştırıyor öğrenebilelim. 2012 yazında Türkiye’ye gittiğimde abimin telefonundan
ona mesaj çektim. Ertesi gün abimin telefonu bozuldu ve üç
gün tamirciden çıkmadı. Elbette kopyalandı. Zavallı abimin
başını derde soktum. Gerçi ‘başının derde girmesini istiyorsan
bir mesaj çekeyim, bak sonra neler olacak?’ dedim de telefonunu bilerek kullandım. MİT’dekiler boş yere abimin telefonu
kopyaladı, abimin telefon konuşmalarında en fazla, ‘Cimbom
ne haber’, ‘hey Afrika nasılsın’ diye arkadaşlarıyla geyik muhabbetleri vardır. Epey gülmüştük. Neyse, bu işin matrak tarafı.
MİT ile dalga geçmeyi seviyorum…
22 gün sonra çektiğim mesaja yanıt geldi, şöyle diyordu: Çok
hızlı bir dönem geçirdik, yoğundum. 10 ay sonra 2013 yazında
gelen kısa mesajda ise tırsmıştı: Yazdıklarınızla beni çok kötü
bir duruma düşürdünüz, ben size sadece yardım etmek istemiştim. Artık beni de hedef yaptınız, teşekkğrler, saygılar….
Şu yanıtım son mesajlaşmamız oldu: Mesela. Kimse kimseye
haybiye yardımcı olmaz, belkide hedef saptırmak için beni kullanmak istediniz. Her neyse. Verdiğim rahatsızlık olduysa özür
dilerim. Vatana millete faydalı oldu ise çektiğiniz hiç bir şey
önemli kalmaz…
Gazeteci ile hamama giren terler…
84
İkinci Bölüm
Gayretullah’a Dokunur Zulüm
Global Ergenekon’un PKK’ya 2012 yazı başlarken yaptırdığı Dağlıca saldırısını 4 gün öncesinden haber veren bir makaleyi nasıl yazmıştım? Yeşil’in sağ kolu Lübnan’dan Beka Vadisi’nden Yeşil’in yanından bildiriyordu. Saldırı öncesi ve sonrası
oluşturulan çakma atmosfer üzerine makalemi yeniledim. Devir değişti, ne post modern darbe, nede hükümete direk el koyan bir askeri darbe mümkün. Lakin darbeden daha kötüsü
olabilir. Ülkemizi Mısır’daki firavunlara benzer bir diktatör yönetebilir. Veya askeri vesayeti devam ettirmek isteyen rövanş
peşindeki Silivri şürakası, Roma’yı yakan Neron gibi ellerinden
güç gitti diye ülkemizi baştan sona yakabilir. Müneccim değilim, ulaştığım haber kaynaklarından gelen bilgileri analiz ederek sonuca ulaşıyorum.
Bu nedenle yorumum şahsidir, yanlış olabilir ve öngörülerimin hatalı çıkması sadece beni bağlar. Silivri’de azı meskûn,
85
çoğu dışarıda şeytani planlar yapanların kötü niyetleri ve tuzakları malum oldu. Üç aşamalı yeni bir şer planı yaptıklarını
basireti olanda görebilir. Bazı dost bildiklerimizde oyunun
içinde olmasa, üç ayrı kaynaktan gelen, birbiri ile irtibatı
imkânsız üç aykırı uçtan dökülen bilgilere “komplo teorisi” der
geçerdim. Darbe tehdidi geçti sananlara kötü bir haberim var.
Suriye ile Türkiye’yi savaşa sokmak isteyen yerel derin çete ve
küresel fitne şebekesi, inanılması güç bir fitne peşindeler. Bir
taşla kuş katliamı yapacaklar!
İlk atışı Dağlıca’da yaptılar, PKK’nın Fehman Hüseyin yönetimdeki Suriye kolu, Kandil’i Suriye ile Türkiye sınırında Afrin’e taşımayı tamamlar tamamlamaz ilk ses getiren terörünü
yaptı. Bundan sonra PKK içindeki bölünmeler ile Leyla Zana,
Murat Karayılan, Abdullah Öcalan, Zübeyir Aydar ve Fehman
Hüseyin taktik gereği ayrı ayrı telden çalacaklar ve terör oyuncağını kuranları perdeleyecekler. 5 ayrı PKK ile karşı karşıyayız, hangisi ile barış görüşeceksiniz, buyrun buradan yakın! Bu
noktaya nasıl gelindi? Özel Harbimizin gözde elemanları ve
“Sakallı” Yeşillerimiz, MOSSAD ve CIA ile el ele vermiş, Lübnan’da Beka vadisinde harıl harıl hazırlık yapıyordu. MİT, dedesi şeyh olan PKK’nın Avrupa sorumlusu Zübeyir Aydar ve
Sabri Ok ile Oslo’da barış deyince damarlar çatladı. Hürriyet
gazetesine röportaj veren Leyla Zana’nın ‘sorunu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çözer’ mesajının ardından gelen Dağlıca
baskınıyla ordu, millet, hükümet el ele oldu. Al sana yeni bir
çakma toplum mühendisliği daha! Gazeteci ve Yazar Avni Özgürel, Karayılan’la görüşüp zeytin dalı güya uzattı, ama nedense barış baltalandı. Öcalan’a ev hapsi önerisi ve Kürtçe’nin seçmeli ders yapılması jestlerinden sonar olanlar oldu. BTP Lideri
Selahattin Demirtaş, ‘PKK silah bıraksın’ dedi, Kürdistan lideri
Mesut Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin ardı
sıra. İncirlik’te ABD gözetiminde tüm taraflar arasında yapılan
görüşmelerden sonra nedense şehitler, ihanetler arttı. Ortalık
maymundan geçilmiyordu!
‘Global Ergenekon’un yerli işbirlikçilere uygulatacağı planı
86
deşifre ediyorum. Beka’da hazırladıkları Suriyeli muhalifleri ve
PKK’lıları Suriye ordusu kıyafetinde başta Hatay, Adana ve
Mersin olmak üzere askerlerimizi, polislerimizi, sivil vatandaşlarımızı öldürmeye yönelik büyük provokasyonlara imzalar
atacaklar. Günahın faturası PKK’ya kucak açan Şam yönetimine
kesilecek. Rejim PKK karşıtı tüm Kürt liderleri yabancı istihbaratların tetikçilerine ve yerli ajanlarına Suriye’de öldürttü. İsrail’in Simbet ve İran’ın Lashgare 23 Takavar özel saldırı infaz
timleri birlikte çalışıyordu. Fethullah Gülen’e veya A takımına
ABD toprakları içinde ortak operasyon yapmayı planlayan iki
şer özel infaz timini haber veren Yeşil’e teşekkür mü etmeliyim,
yoksa kızmalı mıydım? Tüm şeytanlar aynı saftaydı! İnfaz listeleri kabarıktı, ülkemizde yeni gazeteci, aydın, politikacı suikastlarına hazır olun! Dertleri Suriye’de Esad rejimini devirip,
akan Müslüman kanını durdurmak değil, gayeleri ülkemizde
Müslüman kanı akıtmak ve 10 yıllık kazanımları kesip doğramak… İsrail kaybettiği konumu tekrar istiyor ülkemizde.
AK Parti, “Yerli ve Global Derin Devlet” ile anlaşma yapınca kirli bağırsakları tasfiye sürecinin sonlandırılacağı belliydi! 250. Madde krizi çıkartarak özel yetkili savcıları budamak
isteyen AK Parti’nin asıl amacı yakın vadede bu değildi. Bu
taviz dayatılıyordu. Savcı ve hakimlerin tepki göstererek tayinlerini istemesi bunu gösteriyordu. HSYK’nın 2012 Yılı Adli ve
İdari Yargı Kararnamesi ile 2 bin 335 hakim ve savcının yerini
değiştirmesi yanlış yorumlandı medyada! Star yazarı, AK Milletvekili Şamil Tayyar’a kanacak olursanız, “yargı AK Parti’ye
darbe yapıyordu.” Hayır Tayyar efendi, yargı AK Parti’ye derin
devletle anlaştığı ve yargıya müdahale etmek istediği için rest
çekiyordu. Yeni hakim ve savcıların atanmasıyla Ergenekon,
Balyoz, KCK, Şike gibi davalar tepetaklak olacak ve en az altı ay
süresince yeni gelenlerin davalara vakıf olması gerekecekti. Bu
zaman kaybıdır, peki bu zamana kimin ihtiyacı var? Hani davalar uzun sürüyordu da yüce Türk adaletinin bir an önce tecelli
etmesini merakla bekliyorlardı. Külliyen yalan. Yargıya zerre
kadar güvenmiyorlar, sonuç ne olursa olsun razı değiller, zaten
87
kabulde etmeyecekler, takmayacaklar…
Peki kibirleri yüksek bu ekabir takımı ne planlıyordu? 2013
yılı öncesi veya yıl içinde Silivri’dekiler tutuksuz yargılanmak
için başvuracaklar, hakim ve savcısı değişen davaların aksamasından dem vuracaklardı. Bizde toplum olarak aptalız ya, onlara acıyacağız ve zararsız olduklarına hükmedip Silivri’den çıkmalarını arzulayacağız. Koskoca paşalar kaçacak değil ya! Bedrettin Dalan kaçmışsa onun suçu canım! Savcı ve hakimlerin
delilleri gizleme, karartma, değiştirme kabiliyetleri ve güçleri
nedeniyle tutuklu yargılattığı sanıkların neredeyse masum olduğuna inandıracaklar bizi. Çıkar çıkmaz tövbe edip hacca gidenlerin olacağına bile inandırılan saflarımız olacaktır. Bu kadar numarayı yermiyiz bilemiyorum ama ikinci aşama korkunç!
Lübnan’da Beka’da aylardır askeri eğitim gören kışkırtma
ekibine beş koldan inanılmaz provokasyonlar yaptırılacak ve
Türk medyasında hep savaş tamtamları çalacak! Sonunda toplum Türk milliyetçilerinin isyanıyla patlayacak, Genelkurmay
ve Başbakanlık, el ele verip vatandaşını koruma hakkını kullanıp, Şam’a hak ettiği dersi vermek için Suriye’ye girecek. Kimse
karşı çıkmayacak dünyada, hatta alkışlanacak. Buraya kadar
problem yok, militan PKK’ya destek veren Kürtler dışında kimse Türk ordusu ve hükümetinin komşuya adalet ve demokrasi
götürmesine ses çıkarmayacaktır! Zaten ne ABD nede AB ülkelerinin petrolü, madeni olmayan ülkelere demokrasi götürmeye
hevesi kalmamış! İş bitsin, paylaşım savaşında masada aptal (!)
Türklerden savaş kazanımlarını geri almak nasıl olsa çantada
keklik!
Savaş, Ankara’nın tahmin ettiğinden uzun sürecek, kayıplar artacaktı. Genelkurmay, ülkede olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan edecekti. Al sana askeri darbe! Hükümet başkanı ve
cumhurbaşkanı ordunun sembolik olarak başı olsada tüm güç
merkezleri ve kaynakları yönetim askeri bürokrasinin eline geçecektir. Vay siz misiniz, savaşı yönetecek kudretli, tecrübeli
paşalarımızı Silivri’de yargılayan, tutuklayan, gereksiz yere
88
mağdur eden, hırpalayan, küçümseyen! Rövanş vakti gelmiştir.
Haziran ayında internete düşen 4 ses kaydının sahiplerinin
ve bunların hitap ettiği astlarının, tepedeki isimlerin bulundukları psikolojileri ve akıl sağlıkların normal olmadığı ortada!
Mahkeme sürecinde illegal işler yaptıklarını itiraf etmediler mi?
Polisin topladığı milyonlarca belge ne olacak peki? Elinde belge
olmadan karar veremez yargı elemanı. Ya doğrudur kanuna
göre yada yanlış…
AK Parti, 250. Madde’yi bu dönem çıkartamayacağını sanıyordum, ama kredisiyle oyun oynadı ve halka rağmen geçirdi.
Peki oyun nedir? Oyun, izinsiz dinlemelerle kayıt altına alınan
ses kasetlerinin yayınlanmasını durdurmak, engellemek! Basına
sansür yasası çıkartarak bunu yapabileceklerini sanıyorlar. Bugünkü hükümet ülkenin geleceği için önemli konuları sallamış,
kontrol edemediği her durum ve alan için kanun çıkarıyordu.
Sadece kendini düşünüyordu. Yıpranmaktan, yıpratılmaktan
ödü kopuyordu. AK Parti, bir suçu deşifre eden, suçüstü yapan
bir gazeteciyi hapse tıkmak istiyorsa, kendi pisliklerinin ortaya
çıkmasından korkuyor demektir. Siz çıkardığınız sansür yasasıyla gazeteciyi, mesela beni içeri tıkarsınız ne olacağını söyleyeyim: Ben dosyaları yayınlayacak mecra mutlaka bulurum. Bir
gerçeği yaymanın yolları sonsuz sayıdadır. Bütün yolları kapatsanız da fısıltı gazetesine, twitter’e, facebook’a da sansür uygulayamazsınız. Yolsuzluk dosyaları, hortumculuklar, ihaleye
fesat karıştırmalar, imam nikâhlı kaçak Muta eşleri, zamparalıklar, ahlaksızlıklar, rüşvet, yani bilumum zulüm er geç varsa
ortaya çıkar. Kalbimiz çok temiz, fitne çıkarma, biz haram ve
helal dengesinde yaşayan, devletin kuruşuna dahi dokunmayan dava erleriyiz iddiasındaysanız yandınız, zira ihlâslı, samimi olamayanların karizması Hak ve Hak dostlarınca çizilir.
İşte üçüncü aşamada savaş bahanesiyle yapılan darbenin
en vahşet ve dehşet planı sahneye konur. Sansürle susmayan
gazeteci ebediyen susturulur. Eski dönemde 6 milyon insanımızı fişledikleri için ellerinde epey liste var ama listeleri netleştirmeleri gerekiyor. Son aylarda öldürülmesi gereken ilk yüz kişi,
89
bin kişi, tutuklanması hapiste çürütülmesi gereken ilk on bin
kişi listeleri hazırlamışlar, dost bildiklerimizle diz dize, el ele…
Bu “kelle avcıları” herkese her şeyi layık görüyorlar ama, kendilerine bunların yüzde birinin yapılmasına razı değiller.. Kendilerinden çok eminler, ama akılsızca ve ahlâksızca işler yapıyorlar.. Yaşananlardan ders almıyorlar.. Belki de bunların adli
takiple birlikte bir de psikolojik terapiye ihtiyaçları var. İktidarın muktedir sarhoşluğu zayıflığın işaretidir. Üç aşamalı darbe
planına AK Parti dur diyemezse, elbette Gayretullah’a dokunur
zulüm (18).
12 Nisan 2012’den beri Suriye ile ülkemizi savaşa sokmaya
çalışan küresel ve yerel Ergenekon’a karşı hedefi 12’den vuran
onlarca Türkçe ve İngilizce makaleler yazmıştım. Suriye süratle
Lübnanlaşıp iç savaş derinleşirken, ülkemizde dozajı kasten
artırılan hormonlu terör eylemleriyle Türkler ile Kürtler ayrıştırılıyordu. Son 10 yılda Suriye’ye 62 defa giden Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu, Esad rejimi ile önce “kanka” oldu, sonra ise
“düşman”. İhvanı Müslim atına oynayan Ankara halen şaşkın,
ama ordusunu Suriye’ye zorla sokmaya çalışan global çeteye
direniyordu.
Gelinen noktada Türkiye, Suriyeli Kürtlerin otonom içerikli
siyasi taleplerini geri çevirirse savaş çıkabilir. Zaten çoğu Türk
vatandaşı veya Türkiyeli Kürtlerle akrabalar. Yakında Tunceli,
Van, Hakkari, Şemdinli, Cizre, Şırnak, Mersin, Şemdinli ve Diyarbakır’da “sivil itaatsizlik” soslu iç savaş planlayan PKK, ülkede Türk ve Kürt gerilimini yabancı servislerinin istihbarat,
lojistik, akademik, strateji, medya ve yazar katkılarıyla tırmandırıyor ve Suriye kartını mükemmel kullanıyor. PKK’ya teorisyenlik yapan yabancı servisler ve yerli işbirlikçi baronlar, zamana yaydıkları üç ana Kürt politikasına oynuyorlar ve iç savaş
senaryosu adım adım titizlikle hazırlanıyordı.
Birincisi, Suriye’de bir iç savaş yaşanıyor, savaşın dışında
kalan Kürtler, ne Esad rejimiyle çatışıyorlar ne de Suriye muha18
Arslan, Faruk. Çorum Manşet, 16.06.2012
90
lefetine katılıyorlardı. Kürtler kendi özerk bölgelerini kuruyorlardı. PKK güdümünde sanılan PYD de PKK gibi ulusalcı ve
Kürt milliyetçisi! İkisi de gerek Suriye’deki gerek Türkiye’deki
Kürtlerin statü talepleri peşindeler, dinden uzaklar, seküler fikirleri ve hayatı benimsiyorlar. Sanıldığı gibi PYD, PKK’nın
kurduğu, yönettiği bir örgüt ve siyasi parti değil. PYD’nin geçmişi 1950’lere kadar gidiyor. Aralarında bir ast-üst ilişkisi yok.
Bugün PYD’yi PKK yönetmiyor. Suriye Kürtleri PKK’nin yönetimini kabul etmezler ama birlikte hareket etmeyi kabul ederler.
Bugün Suriye Kürtleri kendi yaşadıkları bölgelere uygun siyasal yapılar oluşturuyorlar. Suriye’de bir Kürt siyasi yapısının
oluşması PKK’ya moral veriyor.
AK Parti’ye Türkiye’de “Kürt açılımı” adı altında teröristlere siyasetin önü açmasını salık verenler, PKK’nın eli kanlı militanlarını siyasallaştıran Almanya! Hedefleri, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nelson Mandela havasıyla milletvekili yapılması ve dağdaki teröristlerin genel afla şehre inip paralel devlet
yapılanmasının başına geçmelerinin sağlanması. KCK’lıları salan AK Parti’ye hata yaptırıldı, Beşir Atalay’a yazıklar olsun!
İkincisi, Öcalan, Kürt nüfusunu artırmak için çocuk yaptırma politikasına yöneldi. Her Kürtden dokuz on çocuk sahibi
olması talep ediliyor. Türkler iki çocukta kaldığına göre, 25 yıl
sonra 14 milyonluk Kürt nüfusu üç katına çıkacak ve Türk nüfusuna karşı psikolojik üstünlük sağlanacak. Örnek vereyim.
Adana’da Hürriyet Mahallesi, Dağlıoğlu Mahallesi, Çamlıbel
Bulvarı, Şehit Erkut Akbay Mahallesi, Şakir Paşa Mahallesi ve
Gülbahçesi Mahallesi, doğu illerimizden göç etmiş Kürtlerle
kaynıyor ve buralara Türkler giremiyor.
Bu mahallere kaçak ve legal sigara satışı yapan bir dostum, şahit olduklarını şöyle anlattı: Birbiri içine geçmiş evlerde
her odada bir kadın vardı. Kahvede erkekler tüm gün sigara
içip, kağıt, tavla ve okey oynuyorlar, çalışmıyorlar, tek görevleri
her yıl iki adet eşlerinden birer çocuk yapmak. 5 veya 10 milyara başlık parası ile satın alınan Kürt kızlarını sömürüyorlar burada ve Kürt nüfusu çoğaltılıyor. Çocuklara sokaklarda seyyar
91
satıcılık yaptırılıyor, polise taş attırılıyor. Çocuk asker kullanan
PKK elebaşlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne verirsek,
belki bu çocuk istismarcılarından kurtulabiliriz. Varsın Avrupalı düşünsün, bizim teröristlerle uğraşması kolay mı, hem İmralı
sakinini beslediğimiz yeter!
Üçüncü politika, her Kürt ekonomik bağımsızlığını kazanacak, Türklere muhtaç olmadan yaşayacak, iş yeri sahibi olacak ve Türkleri emrinde çalıştıracak politikası. Örnek verelim.
2003’de 300 milyon dolarlık bir güç iken bugün 30 milyar dolarlık tiran haline gelen Mesut Barzani ve aşireti kara parasını başta Mersin ve Gaziantep olmak üzere ülkemizde aklıyor. Vigor
marka sigara üreten European Tobacco Genel Müdürü Hulusi
Kaymaz’ın da bulunduğu toplam 33 kişi, sigara kaçakçılığından
geçtiğimiz yıl Eylül ayında tutuklandı. European Tobacco, Türkiye’de sigara üretme ve ihraç etme yetkisine sahip 7 firmadan
biri. Firma ürettiği sigaraların tamamını yurtdışına ihraç kaydıyla üretiyor ve bu nedenle vergi ödemiyor. Sattığı her dört
sigaradan biri kaçak.
Bu şirketin yüzde 40 ortağı görünen Ermeni asıllı Lübnanlı
Nasri Kardeşler, Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan
Barzani’nin kasası olarak biliniyor. Şu anda şirketin çoğunluk
hisseleri, Saskatchewan’da mercimek fabrikaları ile bir dev haline gelen Arbel’in Saskcan veya borsadaki şekliyle Alliance
Trader’in büyük hissedarları Mahmut Arslan, Hasan ve Hüseyin Arslan kardeşlerle Hulusi Kaymaz’ın elinde. Emniyet,
Kaymaz’ın Azerbaycan’da çok üst düzey bazı isimlerle gayri
resmi ortaklıkları olduğunu belirledi. Kaymaz ayrıca Yunanistan’da da güçlü bir ilişkiler ağına sahip.
Mahmut Arslan, bu iddiaları yalanlıyor, Nasri Grup’la
2005’te yollarını ayırdıklarını, Barzani’yle ortaklık iddialarının
doğru olmadığını ileri sürüyor ama tüm Mersinliler gerçeği
biliyor! 2004 yerel seçimlerinde Mersin Büyükşehir Belediye
Başkanlığı için AKP’den aday olan Mahmut Arslan’ın evi bundan bir yıl sonra PKK tarafından bombalandı. 1.5 milyar dolar
cirolu, 165 milyon dolarlık ihracata sahip Arbel Gıda’nın patro92
nu Arslan, fabrikalarında çalıştırdığı PKK’lılardan ve bu zamana kadar verdiği haraçlardan kurtulmaya çalışıyor. MÜSİAD ve
TUSKON üyesi olan Arslan’ın şirketi European Tobacco polis
takibindeyken, devlet bakanı Ali Babacan’la kaçakçılıkla mücadele toplantısındaydı. Müthiş bir ironi!
Kürtlerin en büyük geliri uyuşturucu, insan kaçakçılığı, İstanbul’da fuhuş ve eğlence merkezi işletmeciliği dışında petrol
kaçakçılığı taşeronluğu! 2006 yılında akaryakıt kaçakçılığı konusunda Meclis Araştırma Komisyonu’nun yayınladığı 310 sayfalık rapora göre, kaçakçılığın sadece yüzde 10’u sınır ticareti
kapsamında ya da sınır ihlalleri yoluyla yapılıyor, geri kalan
yüzde 90’ını, kaçak akaryakıttan asıl büyük payı alanlar ise büyük holdinglere bağlı dağıtım şirketleri yürütüyor.
Komisyonu’nun tespit ettiği ve kamuoyundan gizlenen kaçakçı şirketler arasında Koç Holding bünyesinde faaliyet gösteren Opet, Türkiye akaryakıt sektörünün yabancı şirketleri Total,
Shell ve Shell tarafından satın alınan Turcas, Turgay Ciner’in de
ortağı olduğu Aytemiz Petrol ve Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) de
bulunuyor. Bu şirketlere ek olarak, irili ufaklı pek çok akaryakıt
şirketi de, daha düşük miktarlarda olmak üzere kaçakçılık faaliyetinin içerisinde yer alıyor.
Rapordaki bu veriler, akaryakıt kaçakçılığında Irak’a akaryakıt taşıyan tanker şoförlerinin ya da katırlarla veya sırtlarında
mazot taşıyan köylülerin günah keçisi ilan edildiğini, Kürtleri
bahane eden Beyaz Türkler’in vurgun yaptığını gösteriyor. Sektör uzmanları, 2003 yılı sonunda yürürlüğe giren Petrol Piyasası
Kanunu’nun akaryakıt ithalatını serbest hale getirmesinin,
akaryakıt kaçakçılığının artmasında en büyük etken olduğunu
belirtiyorlar. Aynı kanunla birlikte devletin sektörde denetim
olanaklarını yitirdiği de yapılan değerlendirmeler arasında.
Özelleştirme uygulamalarıyla ise akaryakıt piyasasında devletin müdahale olanakları tamamen ortadan kalktı. Hatırlanacağı
gibi, ülkenin en büyük dağıtım şirketi olan POAŞ, 2000 yılında
Aydın Doğan’a, Türkiye’nin akaryakıt ürünleri üreten tek şirketi Tüpraş ise Koç-Shell Ortaklığı’na satılmıştı. Birileri Kürtlerle
93
iç savaş senaryosu, provokasyonu hazırlarken, birileri şahane
soygun yapıyordu (19).
AK Parti hükümeti Suriye tuzağını nihayet 2012 yaz sonuna doğru gördü. Olayların başından bu yana Türkiye’yi kontrolsüz bir şekilde Suriye‘ye sokmak isteyen hayli geniş bir koalisyonun olduğu ortadaydı. Hatta Batılı birçok müttefikimiz
‘yürüyün arkanızdayız’ diyordu. Fakat Ankara tuzağı gördüğü
için ilk andan bu yana devreye BM ve Arap Ligi’nin girmesi
için çalışıyordu. Bugüne kadar kısmen de başarılı oldu. Önce
uçağımızın düşürülmesi sonrasında da top saldırısı ile hem içeride hem dışarıda muhtelif çevreler savaş çığırtkanlığına başladı. Oysa unutmamak gerekir ki savaşa girmek hiçbir
şeyi çözmeyeceği gibi bölgesel bir felaketi de beraberinde getirirdi. O yüzden, bütün tahriklere rağmen soğukkanlılığımızı
koruyarak, uluslararası kurulları harekete geçirip BM ya da
NATO eliyle sorunu çözmek zorundayız. Neyse ki hükümet
cephesi Türkiye’ye kurulan tuzağın farkında ve artık temkinli
adımlar atıyordu (20).
PKK veya Kürt sorunu adı ne konursa konsun, ülkemizin
ciddi bir etnik sorunu vardı. Oysa Osmanlı’da tüm müslümanlar tek millet ve eşit statüde kabul edilir ve azınlık sayılmazdı.
Ermeni, Rum ve Yahudiler azınlıktı ve onların haklarını koruma karşılığında ekstradan Cizre vergisi öderlerdi. Osmanlı dağılırken Kürtler asla Türklerden kopmak istemedi. Peki bugün
neden kopma hevesindeler veya gerçekten öyle mi? Bu konu
rüyalarıma misafir oldu, bana rüyada doktora tezi yazdırdı,
hem de PKK Lideri Öcalan’ı şahit olarak hazır bulundurarak.
Buyrun akademik gazeteci rüyasına...
19
Arslan, Faruk. Kürtlerle iç savaş senaryosu! Çorum Manşet, 24 Eylül 2012.
20
Arslan, Adem Yavuz. Hükümet Suriye Tuzağını Gördü. Bugün. 5.10.2012
94
Üçüncü Bölüm
PKK Dolu Rüyalarım
İlim öğrenmek soru sormakla başlar. ‘Annen hangi türküyle düğün dernekte oynardı?’ sorusunu 29 Nisan 2012’de rüyamda PKK Lideri Abdullah Öcalan’a soruyorum. Akademik
tezimin sunumunda heyetin önünde orada hazır bulunan muhatabım doğrudan doğruya Öcalan. 40 yıl düşünsem böyle bir
soru aklıma gelmez, rüya işte! Şaşırıyor. Cevap veremiyor. Cevap veriyorum, ‘Gelin Oy (Bir Bülbül Gül Dalında) Ağlatma
Gelem Gelem’ türküsüyle. Türkünün sözlerini mırıldanıyorum,
Öcalan ağlamaya başlıyor. ‘Biz Türkler ve Kürtler, bin senedir
İslam milletinin kardeşleriyiz. Aynı türkülerle duygulanır, oynarız, ağlarız. Kız alır, kız veririz, bizi kimse birbirimizden ayıramaz’ diyorum. Öcalan başını omzuma koyuyor ve hüngür
hüngür ağlamaya başlıyor. Teskin ediyorum ve Kürt sorununun çözümleneceğini, el ele tüm dünyaya birlikte tekrar kardeş
olarak meydan okuyacağımızı, tüm fitneleri dağıtacağımızı söylüyorum. Bana güveniyor ve ‘işte Kürt sorunu böyle çözümlenir diyor, ortak gönlümüz türkülerimizle’ diyor.
İşte o türküyü en güzel okuyanlardan Ferdi Öztaş’tan dinleyin. Bu türküden daha önce haberdar değildim, rüyama girmese olacağı da yoktu. Hayatımda cereyan edecek önemli olayları genelde olmadan önce rüyamda görürüm. Evleneceğim
hanımı da, olacak biri erkek biri kız çocuğumu da daha önce
rüyamda gördüm ve gördüğümle evlendim ve gördüğüm ço95
cuklarım oldu. Şaka yapmıyorum, çok ciddiyim. Hepimiz Allah’ın Levhi Mahfuz’da daha önce yazılı olan kaderimizi oynuyoruz. O biliyor, biz bilmiyoruz. Kaderin denk noktasında, yol
ayrımında vereceğimiz kararlarda cüzi irademiz rol oynayabilir. Sonuçta Allah ne karar vereceğimizi de bildiği için Allah’ın
dediği olur.
Rüyamın ayrıntılarına geleyim. Rüyayı gördüğüm sıralar
akademik tezim için konu seçme aşamasındayım. Aklımda tamamen farklı bir konu vardı, hatta Wilfred Laurier Üniversitesi’ne ve York Üniversitesi’ne 2011’in Ocak ayında sunduğum
tezlerin konusu Irak ve Suriye’den ülkemize gelen ilticacı ve
mültecilerin Türkiye’deki statü, sosyal, kültürel, siyasi ve hukuki konum ve sosyal yardım sorunlarıydı. Kürtlerle ilgili tek
kelime bile geçmiyordu. Şimdi anlıyorum ki, yazmam gereken
tez konusu, Türkler ve Kürtlerin ortak paydaları üzerinde yoğunlaşmalı ve Kürt sorunun çözümünde bam teline dokunmalıyım.
Rüyam aslında oldukca uzun. Abdullah Öcalan niye tezimi
sunduğum komisyonda dinleyici tanık olarak yer alıyor, halen
çözebilmiş değilim. Kürt sorunu tezimi, Osmanlı döneminden
beri devam eden bir süreç olarak takdim ediyorum. Tarihsel
arka planını verdikten sonra Cumhuriyet döneminde yapılan
yanlışlara değiniyorum ve PKK’nın ortaya çıkışını detaylarıyla
anlatıyorum. Konu gelipte Abdullah Öcalan’ın PKK’nın başına
CIA, MOSSAD ve MİT işbirliği ile KGB’nın planını bozmak için
nasıl geçirildiğine gelince, Öcalan sinirleniyor. Asıl onu çileden
çıkartan bilgi BABEK projesi. Bu projenin ne olduğunu henüz
bende bilmiyorum. Tezimde işlediğime göre bileceğim.
BABEK projesini hayata geçiren koordinatör, bir sınır ilimizin MİT ve asker kökenli bir Özel Harp elemanı, adı Saadettin Suruç. Bu ismi tanımıyorum, ismini daha önce hiç duymadım. Kim olduğunu araştıracağım, tabi gerçekten böyle biri
varsa! Suruç’a destek veren birde vali var rüyamda. Onun ismini bilmiyorum, çünkü rüyamda deşifre olmadı. 1980 tarihli
BABEK projesi, Öcalan’ın önünü açmak ve PKK’nın başına ge96
çirmek isteyen üçlü istihbarat koalisyonunun PKK’yı asıl kurduran KGB elemanı veya aşırı sol görüşlü Kürtleri ortadan kaldırmasıyla ilgili. MİT’in Özel Harp elemanları epey lider temizliyor. Öcalan bunları duyunca oturduğu yerden ayağa fırlıyor, gözleri nefretle neredeyse beni yiyecek, ateş püskürüyor.
Hiç aldırmıyorum. Konuşmaya devam ediyorum.
MİT’in Öcalan analizi, tesbitleri ve eksik teşhisi ile başlıyorum:
İlk başlarda MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir
akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına
baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri
1970′lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde
bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz
MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna
edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.
Daha sonra ontolojik ve epistemolojik durum tesbiti yapıyorum, nede olsa sosyologuz:
Türkiye 12 Eylül 1980′e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde ismini yeni yeni
duyurmaya başlayan Ala–Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasa
dışı grup ufak tefek dikkat çekmeye başladı. Bu grupların ortak
özelliği, “Kürtlük” unsuru üzerinde durmalarıydı. Ala–Rızgari
grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında
toplanan kişilerden oluşuyordu. PKK, 1978′de Lice’nin Fis köyünde kuruluşunu ilan edip, oluşturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup “Apocular” olarak biliniyordu. Öcalan’ın en yakın arkadaşlarından Haki Karel,
1977′de Gaziantep’te öldürüldü. 1979′da ise Elazığ ve Diyarbakır’da, “Apocular”a önemli bir darbe indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi Şahin Dönmez de tutuklandı. Bu sırada Abdullah Öcalan’ın izine de Diyarbakır’da ula97
şıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor:”Öcalan, Kesire
Öcalan ile birlikte Diyarbakır’da Günaydın Apartmanı’nda kalıyordu. Polis yerini tespit etti. Milli İstihbarat Teşkilatı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir
örgütsel faaliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı.” Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara’da evlenmişlerdi.
Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979′un Temmuz’unda izini kaybettirip
Urfa üzerinden Suriye’ye kaçmayı başardı. İlginçtir, Öcalan bu
tarihte asker kaçağıydı.
Bunlar bilinen bilgiler, yakın tarihe kadar bilinmeyenlere
geliyorum: Kesire Öcalan’ın CHP’de etkin konumdaki Tuncelili
aşiret lideri Ali Yıldırım adlı MİT’in Kürt Şubesi başkanının kızı
olması zaten MİT ile ilişkisini inkâr edilemeyecek biçimde ispatlıyor. Pilot Necati ile Öcalan’ın devşirilmesi ve 1980′lerde üç
defa yakalanmasına rağmen Genelkurmay tarafından serbest
bırakılmasına değiniyorum. Henüz 1980′de CIA’nın MİT’e yaptığı önerisi açıkca durumu özetliyor: 12 Eylülde sol görüşlü
KGB destekli örgütleri biçtiniz ama KGB rahat durmaz, birini
açık bırakın, içine sızın ve liderini kendiniz koyup örgütü yönetin. Diyarbakır’da Tapu Kadostra’da sıradan bir memur iken
okumaya Mülkiye’ye giden, gençliğinde namaz kılarken Deniz
Gezmiş gibi bir anda aşırı solcu olan Öcalan gözümün önünde
canlanıyor. Her şeyi devletin kontrol ettiği ve tayin ettiği siyasi
atmosferde Öcalan’ın Albay Hakim Baki Tuğ tarafından
MİT’den gelen yazıyla 1971′de serbest bırakılması çok normal
geliyor bana.
Ardından rüyamda kendi gözlemlerime, bilgi ve akademik
referanslara, gazetecilik kaynaklı dayanaklarımla sosyopolitik
durumu tesbite geçiyorum: İlk PKK baskınlarına derin devletin
verdiği destekle Eruh’ta gerçekleşiyor. Rahmetli Özal’ın bir kaç
çapulcu dediği yıllar. Ordu içindeki Ergenekoncu askerlerin
kimliklerini tek tek açıklıyorum. Öcalan artık sus pus olmuş
beni dinliyor. Bugüne kadar gelinen noktayı JİTEM cinayetleri98
ni, PKK içindeki cinayetleri, yabancı istihbaratların oyunlarını
ve PKK sorununu ele geçirmek için yaptıkları amansız mücadeleyi sağlam akademik verilerle detaylandırıyorum. Bir yandanda gözüm Öcalan’ın üstünde, artık tepki vermiyor, sessizce dinliyor. En son AK parti’nin yaptığı yanlışlara geliyorum ve Kürt
sorununun çözümünde Fethullah Gülen’in sunduğu vizyonu
açıklıyorum.
Sonuç bölümünde çözüm önerilerimi sıralıyorum. Öcalan’a
bir soru yöneltiyorum: Annen düğün dernekte hangi türküyle
oynardı?
Öcalan şokta. Belli ki böyle bir soru sormamı beklemiyor. Şaşkın şaşkın bön bön bana bakıyor. Cevap veremeyince
sorumu üç defa tekrarlıyorum. Yanıt gelmeyince ben cevaplıyorum: ‘Gelin Oy (Bir Bülbül Gül Dalında) Ağlatma Gelem Gelem’ türküsüyle.
Türkünün sözlerini mırıldanıyorum, elimdeki metinden
sözlerini okuyorum. Öcalan ağlamaya başlıyor. Bam teline dokunuyor ve tarihi konuşmayı yapıyorum: Biz Türkler ve Kürtler, bin senedir İslam milletinin kardeşleriyiz. Aynı türkülerle
duygulanır, oynarız, ağlarız. Kız alır, kız veririz, bizi kimse birbirimizden ayıramaz.
Öcalan başını omzuma koyuyor ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Teskin ediyorum ve Kürt sorununun çözümleneceğini, el ele tüm dünyaya birlikte tekrar kardeş olarak meydan okuyacağımızı, tüm fitneleri dağıtacağımızı söylüyorum.
Bana güveniyor ve ‘işte Kürt sorunu böyle çözümlenir diyor,
ortak gönlümüz türkülerimizle’ diyor. Doğrusu Öcalan’ın Türk
olan annesi gerçekten bu türkü ilemi oynardı, ondan bile emin
değilim.
Tezimi kabul edip etmediklerini görmedim, çünkü Azeri
eşim Suna, ‘Faruk kalk uykudan çocukları okuldan alman lazım, geç kalıyorsun’ diye uyandırdı. Yarı uyanık biçimde on
dakika direndim ve rüyamın ayrıntılarını hemen hatırlamaya
çalıştım. Tam uyansam detaylar kaybolacak. Hanımın fırçası,
99
sesi berk yükseldi, kulaklarımı tırmaladı da, mecburen uykudan uyandım. Ana hatlarıyla yakaladığım ve şimdi kağıda döktüğüm rüyamın sadık olduğunu sanıyorum. Doğrusunu Allah
bilir (21).
Öcalan'ı daha önce defalarca yakalanmasına rağmen kimler
serbest bıraktırdı? sorusuna yanıt arıyorum. 1972 yılında hakkında ağır iddialarla gözaltına alınan Abdullah Öcalan'ın salıverilmesi bir muammadır. Yıllar önce usta gazeteci Uğur Mumcu olayın peşine düştü. Dosyanın savcısı Baki Tuğ'la görüştü. O
sırada Tuğ, DYP'den milletvekiliydi. Mumcu, Öcalan'ın içeriden gelen yazı üzerine salıverildiğini öğrendi. Yazının kimden
geldiğini ve içeriğini bilmek istiyordu. Tuğ, Mumcu'ya "Arşive
bakayım, o notu bulursam seninle paylaşırım." dedi. Bir hafta
sonrası için randevulaştılar. Meclis'teki odasında görüşeceklerdi. ncak o buluşma gerçekleşmedi. Daha doğrusu gerçekleşemedi. Çünkü Uğur Mumcu suikasta kurban gitti. Puslu bir Ankara sabahında aracı bombayla havaya uçuruldu. Mumcu'nun
üzerinde çalıştığı 'Abdullah Öcalan'ın Milli İstihbarat Teşkilatı
ile ilişkileri' dosyası kayıp... 12 Mart, yargıda askerî etkinin en
kesif olduğu olağanüstü bir dönemdi. Savcı Tuğ gözaltındaki
boykotçu öğrenciler arasında en ağır cezayı Abdullah Öcalan ve
iki arkadaşı için isterken serbest bırakılmaları, cevabını bulamamış soru işaretidir. AK Parti'den milletvekili seçilen meslektaşımız Şamil Tayyar 'Kürt Ergenekonu' diye bir kitap yazdı.
Abdullah Öcalan'ın istihbarat örgütüyle ilişkisini irdeledi.
TV8'de Erkan Tan'ın programında açıkladığı bir bilgi yıllar öncesinin soru işaretine cevap mahiyetindeydi. Söylediği, iddia da
olsa çok önemli... Nedense pek yankı uyandırmadı. Tayyar,
Savcı Baki Tuğ'un Öcalan hakkında önce çok ağır ifadeler kullandığı iddianamedeki görüşlerini bir anda değiştirmesini sorgularken şunları söyledi: "Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Turgut Sunalp arıyor ve 'Öcalan adamımızdır,
21
Arslan, Faruk. Annen hangi türküyle oynardı Abdullah Öcalan? Farukarslan.com. 01.05.2012.
100
serbest bırakın' diyor. Ve iddianame değiştiriliyor." Tayyar'ın
kitabında bu bilgi yok. Daha sonra öğrendi. İddia görmezden
gelinecek gibi değil. Çok çarpıcı, 'Kürt Ergenekonu' tespitini
doğrulayacak türden... Üzerine gidilmesi gerekir. Turgut Sunalp Paşa gerçekten Öcalan'ın bırakılması için devreye girmiş
olabilir mi? Hayatta olmadığı için doğrulama veya tekzip etme
imkânı yok. Ancak iddiaya açıklık getirecek başkaları var. En
başta da Baki Tuğ... Tuğ'u milletvekilliğinden tanıyorum. Bu
konularda konuşmayı sevmeyen bir isimdi. Bugün bu iddia
karşısında sessiz kalması doğru değil. Gerçeğin bilinmesi için
konuşmalı. Turgut Sunalp, benim için sıradan bir isim değil.
Mesleğe yeni başladığım yıllarda, 1990'ların başında sık görüştüğüm biriydi. İstanbul Moda'daki evinde TSK ve politikada
yaşadıklarını çok kez dinledim. Sağ ve milliyetçi duruşu olan
biriydi. Sunalp, renkli bir kişilikti. Bir dönem büyükelçilik de
yaptı. 12 Eylülcülerin teklifi üzerine MDP diye bir parti kurdu.
Geçiş döneminin başbakanı olması planlandı. Ancak sandık
hesabı bozdu. Sunalp, 12 Mart döneminin en etkili generallerinden... Adına sıkça rastlanır. Hemen her olayın içinde vardır.
Sadece kışlada değil, hayatın diğer alanlarında da aktif. 1973'te
Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesi için milletvekillerini
Genelkurmay'a çağırarak konuşan ve sonrasında imzalarını
alan da o... 12 Mart döneminin öne çıkan siyasetçilerinden Hasan Korkmazcan o günleri anlatırken Turgut Sunalp'ten de söz
eder. Nasıl mı? Şöyle: "12 Mart muhtırasını verenlerin cumhurbaşkanı adayı Faruk Gürler'di. Destek için partilerle toplantı
yapıyorlardı. Bizi de çağırdılar. O toplantılarda Turgut Sunalp'le tartışmıştık. Sunalp Paşa 'Eğer bizim dediğimizi yapmazsanız sizleri toplatırım' dedi." Şamil Tayyar'ın, Öcalan'ın
serbest bırakılmasını sağlayan kişi olarak Turgut Sunalp ismini
ortaya attığını duyunca ilgisiz kalamadım. Doğrusu bu iddia
bana 'inandırıcı' geldi. Çünkü 12 Mart döneminin kudretli olduğu kadar, etkin de olan isimlerinin başında... Eğer bu iddia
101
doğruysa yakın tarihin birçok sayfasını yeniden yazmak gerekebilir (22).
Ancak halen BABEK planı nedir öğrenememiştim. Bilmezsem aklıma kurt düşer, uyamamam. Yaptığım araştırmalar sonuçsuz kalınca aklıma Emre Uslu geldi. Nede olsa bir yılı Toronto, Kanada’da, sekiz yılı ABD’de Utah’da toplam 9 yıl Kürt
sorunu konusunda doktora tezi yazmıştı ve o sırada bir yıllığına ziyaretçi öğretim görevlisi olarak ABD’de idi. Yazdığım
epostada ona rüyamı aktardım, telefonunu istedim ve aldım.
Sorularım aklımda yazılı, arka arkaya soruyorum, Emre’de maşallah makineli tüfek gibi otomatik cevaplıyor, telefonda tam
bir buçuk saat konuşmuşuz. Ortaya çıkan bilgilerden iki makale
yazdım. Önce BABEK planına gelelim.
Bir kere Babek değil Bavbekmiş. Babek, Hürremiler haraketi olarak bilinen, İslam ordularına karşı yirmi yıl dağlarda savaşan ve en sonunda kolları ve ayakları çapraz kesilerek ve derisi
soyularak öldürülen asi Azeri Türk liderdir. Emre çok zeki,
hemen anladı Babek’in kim olduğunu ve rüyamda bahsedilen
Bavbek’in kim olduğunu.
1980 öncesi aşırı sol hareketlerin içinde yer alan ‘aşırı milliyetçi’ virüsü taşıyan Kürtler, atalarının dini İslam’a sırtlarını
dönmüştü. Bu virüs kimin kanına girse fitne uyanmıştır. Baştan
sona CIA tarafından organize edilen askeri darbe sonucu devlet
başkanı olan Kenan Evren, İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Bal
ve İstihbarat Şube Başkanı Ümit Bavbek’i çağırarak Kürtler konusunda brifing aldı. Ülkücü geçinen veya görünen milliyetçi
Bavbek, CIA’nın öngördüğü plan çerçevesinde solcu Kürt gruplardan birinin içine sızıldığını, liderini koymaları halinde sorunu kontrol altında tutacaklarını söyledi. Böylelikle ‘Bavbek planı’ doğdu. KGB’nin kurdurduğu, Beka vadisinde kamp imkanı
sağladığı PKK, CIA’nın gözüne kestirdiği zayıf örgüttü. Bavbek
Diyarbakır’a gitti, kendisi gibi işkenceci bir polis müdürü, Özel
22
Ünal, Mustafa. Öcalan'ı kim serbest bıraktırdı? Zaman Gazetesi,
20.11.2011.
102
Harp elemanları, bir sınır ilçesi kaymakamı ve bir valimizle
toplantı yaptılar. Bu karanlık toplantı sonrası, Abdullah Öcalan’ın önünün açılması için potansiyel Kürt liderler öldürüldü.
Diyarbakır cezaevinde Kürtlere insanlık dışı işkenceler yaparak
halkın devletine düşman olmasını ve dağa çıkmasını sağlayan
aynı ekipti. Yoksa kimsenin dağa çıkmaya niyeti yoktu. Kürt
sorunu çıksın diye toplum sosyolojisini zorlamışlardı. PKK’yı
destekleyen ordumuzdaki kara koyunlardı, halende destekliyorlar.
Bavbek’i 28 Şubat döneminde kurulan en çirkin tezgah
olan Fadime Şahin-Müslüm Gündüz ve Ali-Emire Kalkancı
skandallarında organizatör olarak görüyoruz. Şok ilişkiye dikkat edin, Kalkancı ile Bavbek’i tanıştıran isim o dönemde İşçi
Partisi Mersin İl Başkanı olan Bayram Çiçek. Biri ülkücü, diğeri
Maocu sosyalist aynı cephede buluşuyor. Çiçek bugün İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı.1980 öncesi orduya söven, Kıbrıs’taki askerimize işgalci diyen, orduya sayısız ajan sokan Doğu Perinçek, 1980 sonrası birden Kemalist ve Atatürkçü, ordu
yanlısı oluyor. 2001’den sonra Küçük tarafından mafya lideri
yapılan Sedat Peker ile “Kızılelma koalisyonu” kuruyor, Ergenenekon için Öztürkleri birleştirme misyonu üstleniyor. İşin
kötü tarafı hiç biri Türk değil, ya cibilli olarak İslam düşmanılar
veya etnik yapıları “kripto ecnebi!” Ergenekon soruşturmasının merkezinde İşçi Partisi’nin olması, fitne ocağının merkezi
olmalarından! Gerçek müslüman Türk ve Kürtler asla aşırı milliyetçilik yapmaz. Oyunları sırıtıyor.
“Perinçek virüsü” diye bir hastalık var. Kime bulaştıysa
ömür boyu çıkmıyor! İkna gücü yüksek Perinçek, Bavbek’i tepe
tepe kullanıyor. Uğur Dündar ve Ali Kırca’nın karşısına televizyona Kalkancı’yı çıkarmadan önce Bavbek Nişantaşı’nda bir
berberde Kalkancı’yı tıraş ettiriyor, ne söyleyeceği ezberletiliyor. Bu senaryoları darbeciler adına Veli Küçük ve Perinçek
organize ediyor. ‘İhale’, Turgut Yağ Sanayi’nin sahibi Turgut
Büyükdağ’a veriliyor. Küçük’le Büyükdağ, bir akşam Harbiye
Orduevi’nde buluşarak baş başa yedikleri yemekte ’senaryo103
nun’ ayrıntılarını konuşuyorlar. Senaryonun finansörü Büyükdağ, organizatörleri, Strateji Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni
Ümit Oğuztan, Sisi olarak bilinen transseksüel Seyhan Soylu ve
Polis Müdürü Bavbek. Bütün görüşmeler, Büyükdağ’ın sahibi
olduğu, Nişantaşı Akkirmanlı Sokak’taki Strateji Dergisi’nin
ofisinde yapılıyor. Oğuztan, Aksaray’da, sonradan Hanedan
Restoran olarak değişen pavyonda konsomatrislik olarak çalışan Fadime Şahin’i bu iş için ayarlıyor. Bugün uyuşturucu taciri
olan Kalkancı’yı ünlü bir işadamının kızı olan Emire Ersoy ile
evlenmeleri bile tezgah! Kızını alkolik, işsiz bir adama vermeye
yanaşmayan baba, kendisi hakkında tutulmuş bazı şantaj dosyalarıyla ikna ediliyor. Toplum sosyolojisinin anası ağlatılıyor!
Fadime, sahte Aczmendi Tarikatı’nın Lideri Müslüm Gündüz’le tanıştırılıyor, sonra Fatih’te ‘staja’ tabi tutuluyor. Ünlü
işadamının güzel kızının, bir tarikat şeyhi tarafından nasıl kandırılarak tuzağa düşürüldüğü hikayesine kamuoyu bayılıyor,
medya manşetlerinde aylarca tartışılıyor. Senaryoyu yazanlar,
istedikleri sonucu almakta gecikmiyorlar. Bir yandan Sincan’da
tanklar yürütülüyor, diğer yandan da Türk basınının etkin gazete ve televizyonları, ‘irtica’ kampanyaları başlatıyor. Aylardır
süren ‘Bırakın’ baskısı, art arda patlayan skandallar sayesinde
sonuç veriyor ve hükümet düşüyor. Planda yer alan herkes tezgahda tiyatro oyuncusu! Başta Süleyman Demirel’in iki dünyada da yatacak yeri yok!
Bavbek aslında 1995’de emekli olmuş bir polis müdürü.
Tuncay Güney, ‘Veli Paşa’nın Cipe ihtiyacı var’ diye 2001’de
buna gidiyor. Veli Paşa için Cip arıyorlar. Hakan Erel diye bir
şahıs, ‘Raşit Dostum’a daha önce tahsis ettiğim Cipi verelim’
diyor. Olayda adı geçen Süleyman Gürleyen diye bir şahıs,
kendisini JİTEMci diye tanıtan Güney’e inanıyor , Bu Cip geri
gelmeyince Gürleyen durumu Ümit Bavbek’e bildiriyor. Şikâyetçi oluyorlar, polis Bavbek ve Süleyman Gürleyen,
26 Mayıs 2001’de gözaltına alıyor, sevkedildikleri DGM’de haklarında işlem yapılıyor. Ayrıca Emniyet Teftiş Kurulu, bu durumu araştırınca Tuncay Güney içeri alınıyor, bülbül gibi öte104
rek Ergenekon’u anlatıyor. İşte hiç hesapta olmayan bir sosyolojik gerçek daha! Sinek kadar değer vermedikleri kuryeleri
onları satıyor!
Toplumu çok zorladıkları için ekonomi, siyaset dünyası ve
medya iflas ediyor. 2002’de bu enkazdan AK Parti doğuyor.
Abdullah Öcalan, 2004’de İmralı’dan Kandil’e “AK Parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel olmalı. Türkiye’ye saldırıları
artıralım” mesajı gönderiyor. Celal Talabani ve Mesut Barzani’den aldığı mesajı devletin zirvesine ileten gazeteci İlnur Çevik, Hürriyet’in patronu Ertuğrul Özkök tarafından Turkish
Daily News’ün genel yayın yönetmenliğinden alınıyor. Süleyman Demirel ve Necmeddin Erbakan’a danışmanlık yapan İlnur Çevik’in ipini PKK ile Ergenekon ittifakını deşifre edince
çekiyorlar. Özkök kime çalışıyor dersiniz? Doğan ve Ciner
medyasında şafakın atması boşuna değil. Sıraları geldi.
Fitne kazanı kaynatanlar, Kürt sorununun çözümlenmesini
baltalamak için beş koldan yine devrede. Öcalan’a en eski Komünizm örneği olan Mazdekizm ile ilgili kitap yazdırılıyor. 40
yıldır Kürtleri oyalayan Komünizm öldü, olmadı Fars sosyalizmi verelim mantığı! Yapma Öcalan, bunu yeni nesil Kürtler
yemez! MOSSAD, İranlılarla ortak hareket ederek Kürt Hizbullah’ını bölgede yeniden canlandırıyor. İsrail’de kurulmuş “Yahudi Aleviler” grubu, Hacı Bektaş’a seferler düzenleyerek Alevileri ve Kürt Alevileri kullanmaya çalışıyor. Tunceli, Pazarcık,
Hatay, Mersin hattında müthiş bir hareketlilik var.
Osmanlı’nın ilk ittihatçılarından Kürdistan İslam Teali
Cemiyeti benzeri yapıyla yeniden bir “Kürt İslamı” inşa etme
projesi göze çarpıyor. The Cemaat’ın Kürtlerin güvenini kazanması kıskanılıyor ve Kürtlerin genlerinde mevcut gerçek
İslami potansiyelin ortaya çıkartılmasının önü çakma İslami
yapılarla kesilmeye çalışılıyor. Kürt Hizbullah’ı ile Sünni Kürtleri birbirine düşürüp PKK’nın İslami zemine arabulucu olarak
kaydırılması planlanıyor.
105
Geçmişte MİT eski başkanı Teoman Koman tarafından
kurdurulan Hizbullah ile PKK’nın savaştırılması nasıl tezgâhsa,
bu tiyatroda elbette çakma ve toplumun sosyolojisine yeni gulyabaniler, kâbuslar eklemeye yönelik! Kısacası kimse Kürt sorununu çözmek istemiyor, Kürtlerin haklarını savunduğunu
iddia ederek dağda gezenler kimin kucağına otursa onun borusunu çalıyor (23).
İkinci yazdığım ‘Toplumun sosyolojisini bozanlar hesap
vermeli!’ başlıklı makalem daha fazla ses getirdi. Köşe yazarı
olduğum Çorum Manşet gazetesinde ve Alperen Ocakları’nın
Temmuz 2012’de yayınladığı Terör özel sayısında müstear ismim olan Ali Alperen mahlasımla yerini aldı. Türkiye’de etnik
savaşı körükleyen ne MOSSAD, CIA, BND gibi yabancı istihbarat örgütleri, nede MİT ve Genelkurmay Başkanlığı, sosyolojik
gerçeklerle savaşamaz. 1826’da Sultan 2. Mahmud’un Fransız
annesi ve eşinin etkisinde kalarak, Osmanlı’da merkezi sisteme
geçmesi, Balkan ve Ortadoğu milletleri başta olmak üzere Kürtlerin eyalet özerkliğinin kaldırılması, Fransa’dan kopyalanan
aşırı Türk milliyetçiliği virüsünün dolaşıma sokulması, eğitimsizlik, ayrımcılık, ırkçılık, fakirlik ve devlete yaslanarak yaşama
kültürü asalaklık, tembellik ve kimlik bunalımı Kürt sorununun
ana nedenleridir. İki yüzyıla yakın süredir devam eden kin,
nefret, ayrımcılık politikalarının oluşturduğu psikolojik travma,
sanıldığından daha koyu ve derindir.
Batı’yı modernleştirip, endüstirileştirirken, Doğu’da Kürtlerin yaşadığı bölgeleri devletleştirme politikaları, sivil toplumu
yok etmiştir, halkı çifte terör kucağına itmiş ve askerlerin hoyratça davranmasına yol açmıştır. Bölgeler arası eğitim, kültür ve
ekonomik farklılıklara, 1925 Şeyh Said isyanından sonra Kürt
kimliğini toptan yok sayma yanlış politikası eklendi. 1960 ve
1970′lerde dünyayı kasıp kavuran Sosyalizmin ayrılıkçı akımla-
23
Arslan, Faruk. Toplumun sosyolojisini bozanlar hesap vermeli! Çorum Manşet gazetesi. 22 Mayıs 2012. İnternet ulaşımı
106
ra ilham olduğu dönemde PKK ve benzeri illegal örgütlerin
Kürtler arasında ortaya çıkması çok normaldi.
1990′da Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile Markizm ve Sosyalizm’de mevta oldu, ideoloji ve argümanlarını kullanan ayrılıkçı sosyal hareketler bir bir evrim geçirdi, değişen dünyaya ayak
uydurdular, halen dünyada PKK dışında pek az Markizm’de
inat eden örgüt kaldı. PKK lideri Mazdekizm ile İran felsefesi
ithal etmeye kalksa da İslam dini ile çatıştığı için Kürtlerin çoğunluğundan veto yedi. Çakma ideolojilerden çok çeken, halen
medet uman bazı Kürtler, ne zaman gerçeklerle yüzleşecek diye
merakla bekliyorum. Yeniden sivil toplum kurulmadan, bölgede etnik ayrımcılıktan beslenen, kinden, nefretten medet umanların topluma baskısı, korkutma, sindirme politikaları, antidemokratik tutumu, aşırıya kaçan kimlik mücadelesi, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik çarpıklıklar bitmez, tükenmez. Sorun
aslında PKK’dan ziyade devletçi Ankara bürokrasisidir; merkezi idarenin yol açtığı yıkımlar, devletleştirmenin getirdiği arızalar büyüktür. Kürt toplumunun sosyolojisi bilinmeden PKK ile
silah bıraktırma görüşmeleri yapmak, genel af ilan etmek veya
sorunu rölantiye almak abesle iştigaldir. Hiç bir istihbarat örgütü ve devlet, yıkılmış gönülleri, harap edilmiş ekonomiyi, yasaklanmış dil ve kültürü dikkate almadan kimlik boşluğunu
dolduramaz, Kürt sorununu kalıcı biçimde çözemez.
Peki nasıl çözülür sorun? Elbette öncelikle bölge halkının
refah seviyesini yükseltecek adımlar atılmalıdır. Suriye, Irak ve
İran ile Türkiye arasında sınırlar kaldırılmalıdır, Osmanlı döneminde olduğu gibi bölge halkı özgürce ticaret yapabilmeli,
Diyarbakır’da, Hakkari’de Van’da ürettiği koyunu Bağdat’da
Şam’da satabilmelidir. Pasaport kullanmadan, vizeye ihtiyaç
duymadan, terör endişesi, eşkıyalara haraç verme belası, askerlerin yol kesip kimlik sorma derdi olmadan ticaret yapmalı ve
bol para kazanmalıdır. Buna liberal ekonomi veya kontrol
edilmeyen, edilmemesi gereken serbest piyasa ekonomisi diyoruz. Liberal ekonomi olmadan liberal demokrasi oluşmaz, demokratik bilinç gelişmez, bireyler özgürleşmez, düşünceler
107
baskı altında kalır, paralar ise yastık altında. Dağa çıkarak özgürleşeceğini sanan geçmişteki şiddete dayalı çeteler, insani
yönü ağır basan, hukuk çerçevesine giren özgürlükcü devrimcilerin akıllı çocukları tarafından devrim şartları ortadan kalkınca
hep yenmiş, yutulmuştur. PKK ve Türkiye devleti ve askerinin
bölge halkına yaptığı birbirinin kopyası benzer zulümlerdir,
aynı kibirde baskı rejimidir. Bölgede bugün Kürdistan kurulsa
ve PKK yöneticileri ülkenin bakanları, PKK üyeleride polisi ve
askeri olsa bile, Türkiye polisi, askeri ve bürokrasisinden daha
fazla halkı ezecek, sömürecek, zulmedecektir. Bu sosyolojik
gerçeği PKK’ya destek veren vermeyen tüm Kürtler ve Türkler
biliyor.
Tek sosyolojik gerçek, halkın nasıl mutlu olacağıdır. Evvela
bölgede asker sayısı minimuma indirilmeli, PKK silah bırakıp
yuvaya ön şartsız dönmeli, askeriyenin devletleştirdiği emlaklar kamu yararına açık okul, hastane, üniversite, kültür ve dil
merkezi, park şeklinde halka geri döndürülmelidir. İki tarafta
birbirine hiç güvenmiyor iken bu nasıl olacak? Askerin yerini
alacak aha dindar, halkın dilinden, kültüründen, örf ve geleneklerinden anlayan sivil polisin güvenliği sağlaması ve hukukun herkes için uygulanabilir hale getirilmesi gerekir. İki kardeş halk birbirine güvenmelidir. Eşitlik, adalet ve özgürlük
olursa PKK dağdan iner ve halka karışır. Eğer inmiyorsa amacı
demek ki Kürt halkının refahı, haklarını savunmak değildir.
PKK’nın kurdurulan ve etnik milliyetçilik yapan Kürt partilerini ve politikalarını toptan kontrol ve yönetme siyaseti hormonludur ve liberal demokrasi değerleriyle bağdaşmaz. Neticede
PKK, Kürt toplumunun tamamını temsil kabiliyetinden yoksundur, AK Parti bölgede oyların yarısını alıyor. Avrupa’da
PKK taraftarlarının siyasi destek bulması Türkiye’de onlara
Kürtlerin tamamı adına pazarlık hakkı vermiyor. Kürtlerin sessiz çoğunluğu konuşmaya başladığında kuşkusuz PKK marjinal kalacaktır, belki yok olmayacaklardır, zaten yok olmalarına
da gerek yoktur.
108
Demokrasilerde radikal görüşler her zaman faydalı olur.
PKK’nın varlığı Kürtlerin hafızasında neyin doğru yapılması
konusunda ortak aklı bulmaya yardımcı olabilir. Hatta bölgede
gerçek demokratik, barışçıl ve huzurlu zemin keşke olsa da,
Hizbullah’tan MHP’ye kadar her kesim gelip kendi karakter ve
mizaçlarına uygun insanlara özgürce hitap edebilseler. Devletin
çakma kurdurduğu yapılanmaların temizlendiği bu günlerde,
bölgede şiddete başvurmadan insan gibi görüşlerini ifade eden,
bağımsız, gururlu, mert her bireye ihtiyaç vardır. Eğer ‘the Cemaat”a bile bölgede yaşam hakkı tanımayanlar korkuluk gibi
dolaşabiliyorsa, samimiyetle devletten kuruş yardım alınmadan
yapılan onca eğitim ve sosyal yardım hizmetleri görmezden
gelinebiliyorsa, ne yurt dışında zenginleşen Kürt vatandaşlarımız, ne Batı’da Kürt eliti, nede Türkiye’nin taşın altına elini
koyması gereken sivil toplum örgütleri gelir, Kürt kardeşlerine
daha fazla hizmet sunar. Elbette iyi ki, iman, irade, vicdan ve
adaleti eden temsil eden, insani ilişkilere önem veren ‘The Cemaat’ var da, bölgedeki varlığı herkese ilham oluyor ve iyilik
peşinde olan samimi gönüllere su serpiyor. ‘The Cemaat’ı bitirme politikası izleyen küçük güruhun eğer ıslah olmaları
mümkün değilse, zaten yakın gelecekte Allah’ın gazabına uğramaları kaçınılmazdır, ilahi adaletin gereğidir. Islah olmayacaklara beddua etmek caizdir. Avrupa’da PKK’nın liderlerinden Zübeyir Aydar gibi dedesi tarikat şeyhi olan akil yöneticilerin, kendi tabanlarında erkeklerin çoğunun muhafazakar eğilimli, bayanların ise neredeyse yüzde 80′inin geleneksel veya
modern başörtüsü takan, İslam dinine sonsuz saygılı, Peygamberine hürmetli insanlardan oluştuğunu görmemesi mümkün
değildir. Dinin sosyolojisi açıktır, hiç bir birey aşirı milliyetçi
dürtülerini hormonlu biçimde sonsuza kadar devam ettirerek
mutlu olamayacağını ve iç barışa ulaşamayacağını bilir, iki
dünyada saadet arayan bireylerin Allah’ın rızasını kazanma
zorunluluğu önplana çıkar, şiddet ve nefret kaybeder.
AK Parti’nin attığı adımlar bugüne kadar siyasi şovdu, pratikte uygulamalar hep aksadı. Bakın daha neler yapılmadı? Ye109
rel idarelerin yetkileri artırılarak sağlık, sosyal hizmetler, vergisiz serbest ticaret gibi bazı hususlarda belediyelerin önleri açılmadı. Bu nedenle bölge halkının yüzde 45 ile 50′si halen elektirik paralarını merkezi hükümete ödemiyor veya kaçak elektirik
kullanıyor, vergilerini zaten yatırmıyor. Fiilen merkez, bölgeden hiç bir şey kazanmadığı gibi halen elimde tutayım diye bol
kazan kepçe verdikçe veriyor. Asalaklaşan bölge insanı devlet
verirse sormadan alıyor, vermezse sövüyor, PKK’ya katılıyor.
İlk yapılması gereken halen yapılmadı. Said Nursi’nin
1910′da Sultan Reşad’a sunduğu, 1922′de ilk T.B.M.M.’de Mustafa Kemal’e kabul ettirmeye çalıştığı ama başaramadığı Kürtçe
eğitim yapan üniversite projesinden tam yüzyıl geçti, halen kurulmadı. Oysa Kürt dili bölge üniversitelerinde okutulmalı, ana
okulundan lise sona kadar devlet okulları Kürtçe eğitimi seçmeli, Kürt nüfusun yoğunlukta yaşadığı bazı bölgelerde zorunlu
ders yapmalı, özel eğitim kurumları sivil inisiyatif kullanarak
bölgede Kürtçe eğitim veren okullar açmalıdır. Bölgede Türkçe
farz, Arapça vacip, Kürtçe caiz olmadan, sorunun çözümünde
bir milim bile gidilemez. Üniversitelerde Kürtçe master ve doktora bölümleri olmalıdır. Kürtçe Tv ve radyolar kurulmalı, özgür dergi ve gazeteler çıkmalıdır. Nefret dili yerini sevgi diline
bırakmalıdır. Kürtçe yayın yapan medya organları, bölücülük
değil birlik mesajları vermelidir. Bunlar olursa PKK’nın talep
ettiği kültürel özerklik zaten kendi kendine gerçekleşir.
Siyasi bağımsızlık peşinde olan Kürt sayısı ülkemizde oldukca azdır. Bölünme korkusu yaşayanlar halen Sevr sendromunu pomplayan küçük, çukur adamlardır. Keşke milli ve bağımsız Kürdistan’ı tek parça kurabilecek iman, kabiliyet ve özgüven olsa, böyle bir durumda Osmanlı döneminde olduğu
gibi Türkiye büyüyecek, Kürtler Doğu’nun bahadır islam kahramanları olacaktır. Batı’ya entegre olan Mersin, Gaziantep,
Konya, Adana, İzmir, Antalya, İstanbul, Bursa ve Ankara’ya
yerleşip zengin olan Kürtler, geldikleri ana baba topraklarına
yatırımlar yapmalı ve iş istihdam olanaklarını halkına sunmalıdır. Bölgede hükümetin yeni açıkladığı teşvik paketinin amacı
110
budur. Ancak geçmiş dönemlerde de böyle paketlerin çıktığı,
devleti dolandırarak kredi çeken bazı uyanıkların yüzde 10
oranında Ankara bürokrasisine rüşvet verdikten ve sadece yatırım diye dört kuru duvar çektikten sonra yine kapağı büyük
kentlere attığı ve kendi halkını sattığı unutulmamalıdır. Denetleme mekanizması iyi kurulmamış her kredi, umutları söndüren bir zehir olur, güveni yıkar. Yurt dışındaki Kürtler, öz ana
topraklarına dönüp bilgi, tecrübe ve sermayelerini aşırı milliyetçilik, nefret siyaseti yerine olumlu milliyetçilik ve ekonominin gelişmesi, Kürt halkının refah seviyesinin Batı ile eşitlenmesi yolunda gayret göstermelidir. Miting yapmakla, intihar bombacısı göndermekle, polise askere taş atmakla, okul, hastane,
fabrika yakıp yıkmakla, öğretmen, doktor öldürmekle, yurt dışında her fırsatta Türkiye’ye nefret kusmakla, öz vatanlarının
düşmanı şeytanların kucağına oturmakla bu bölgede Kürdistan
kurulabilir düşüncesi, saflık veya aldatılmışlıktır.
Bölge halkı her şeyi devletten bekleme tembelliğinden kurtulmalıdır. Gerçek sivil toplum örgütleri, şiddete bulaşmışlar ve
toplumun nefret duyduğu bireyler yerine, daha temiz ve dürüst
olan akil, erdemli, imanlı Kürtler tarafından kurulmalıdır. Kürt
aydını vicdanının sesini yükseltmeden liberal ekonomi ve liberal demokrasi asla işlemez. Halkı zenginleşen, çocuklarını okutan, kendi dil ve kültürlerini özgürce yaşayan bir toplum dağa
çıkıpta terör estirmez, kimseyi öldürmez, öldürtmez. Katil olmak kolay değildir, normal, mutlu, huzurlu, barış dolu bir hayat yaşamak isteyen bölge halkı, gerçek insanlığa ulaşmış samimi Müslümanlar Türklerle geçmişte olduğu gibi bugünde
kolayca anlaşır, iki asırdır bir umut ışığı bekliyorlar. Hatta dindar olmayan Kürtler bile geçmişte hep başındaki idarecinin Allah korkusu olan dindar insanlardan seçilmesinş veya atanması
tercih etmiştir. Çünkü Doğu’nun kalbi dindir, İslam milleti kardeşliği olmadan menfi milliyetçilik Türkler ve Kürtler arasında
sürüp gider. Dış mihraklarda Türk ve Kürtlerin aşırı milliyetçilik zafiyetini kullanır ve iki gadim dost ve kardeş halkı birbirine
kırdırır.
111
Doğu insanı merttir, asildir, misafirseverdir, yüreği geniştir, yumuşaktır. Mezopotamya, asırlarca yüksek medeniyetlere
beşiklik etmiştir. Bu müthiş cevheri ortaya çıkarmak için zemin
oluşturulmalı, öncelikle devletçilik politikalarına Ankara son
vermelidir. Bölgenin emlakını, toprağını devletleştiren kurumlar artık emaneti Kürt halkına geri vermelidir. Hakkını gasp
edilmiş gören Kürt halkı, hakkını devletten almadan Kürt sorunu bitmez, Türkiye büyük devlet olmaz, olamaz. Kürt sorununu adil biçimde aydın Türkler ve Kürtler el ele verip konuşmalı,
tartışmalı, sanat dilinden tiyatroya kadar barış dilini konuşturan çözüm formülleri devreye sokulmalıdır. Kürt vatandaşlarına 2. sınıf vatandaş muamelesi yapan, insan yerşne koymayan
Türkiye’yi hiç bir İslam ülkesi dinlemez, bölgesel yıldız veya
dünya politikalarında söz sahibi lider olamaz. İslam’ın Sufi kültürüne hakim ve haiz Türkler, Kürtlerle ortak kardeşlik dili
olan Müslüman kardeşliğini, İslam milliyeti çatısı altında bulmuş, kim kimden üstün tartışmasını fitne ve şeytan işi saymıştır.
Ortadoğu’da Kürtler demiyor mu, ‘bizi dört ülkeye bölmüşler, 35 milyonluk nüfusumuz baskı altında’ diye. Haydi, o
zaman sınırları kaldıralım, ticareti artıralım, bakalım toplumun
doğal süreçte sosyolojik eğilimi nereye doğru akacak! Etnik nefreti, şiddeti salık verenlere doğru yönelim olmayacağına bahse
girerim, baskı unsurları olmayan demokratik bir ortamda ekonomi, yani refah hedefi her zaman için tercih edilecek değişmez
insan fıtratı ve tek gelişim ideolojisidir. Alman düşünür Nietzsche’nin ifadesiyle tüm ideolojiler çöplüktür, ama unutulmamalı ki İslam asla bir ideoloji veya stratejik bir siyasi doktrin
değildir. Bölgenin kalbi asırlardır inançla atar, Müslümanlık
Kürtlerin kimliğinin ayrılmaz parçası, karakteri, öz ruhu olmuş
ve gerçek Müslümanlığın yaşandığı dönemde Kürtlere izzet,
112
şeref, zenginlik, onur, barış, adalet, özgürlük ve eşitlik getirmiştir (24).
24
Arslan, Faruk Toplumun sosyolojisini bozanlar hesap vermeli! Farukarslan.com. 02.05.2012. Alperen, Ali. Alperen Dergisi. Terör Özel Sayı.
01.07.2012.
113
Dördüncü Bölüm
PKK’lı Çocuk Askerler
2 Mayıs 2012’ın ertesi günü PKK’nın önde gelen sosyolog
ve akil adamlarından Hadi Eliş ile buluşacaktım. Yazdığım üç
makale dikkatlerini çekmişti. Önce kabul etmek istemedim.
1988’den beri Kanada’da da yaşayan PKK’nın kurucu isimlerinden Hadi bey, Kuzey Amerika Kürt Araştırmalar Merkezi’nde Amerikalı ve Kanadalı akademisyen ve istihbarat elemanlarıyla toplantılar yapan ve Kanada’daki PKK toplumunun
önde gelen önemli bir ismiydi. ‘Milyonlarca sayfa belge var
elimizde var, istersen senle paylaşabiliriz diye yem atmıştı’.
Dayanamadım ama şunu özellikle altını çizerek vurguladım:
Ben sizle cemaat elemanı olarak görüşmüyorum. Biliyorsun,
sizinkiler Zaman gazetesi yazarı ve eski müdürü Hüseyin Gülerce ile görüştü, başına gelmedik kalmadı. Ben bağımsız ve
yalnız bir bireyim, gazeteci, yazar ve sosyologum, bu görüşmeyi PKK ile cemaat buluşması olarak algılamayın.
Hadi bey, ‘merak etme, bende senle PKK’lı olarak değil
sosyolog olarak görüşeceğim. Bu görüşmemizi bizimkiler duymasın ve medyaya yansımasın’ deyince rahatladım. Durumu
Emre Uslu’ya tekrar telefonla arayarak aktardım. ‘Dikkatli ol,
bunu kullanmak isteyebilirler’ dedi. Bir yandan da ne gibi belge
ve bilgiler verecekler diye merak etti. Gitmem vacip hale geldi.
Emre Uslu, telefonu kapatmadan bana önemli bir bilgi daha
verdi.’Yarın PKK’nın Çocuk Askerleri’ başlıklı bir makalem
114
Taraf gazetesinde yayınlanacak, bu yazıdan sonra PKK’nın
resmi sitesi çocuk askerlerin hikâyelerini oradan temizleyecektir. Ben yerinde olsam siteye girer hikâyeler silinmeden hepsini
kaydederdim’. Sabaha kadar uyumadım, yüze yakın çocuk asker dramını bilgisayarıma fotoğraflarıyla indirdim. Biri beni
çok etkiledi. Beritan henüz 16 yaşlarında eline silah verilmiş,
PKK'ya katılmış bir Kürt kızıydı. 12 yaşında evlerinden kopartılan siyasi ve silah eğitiminden geçirilen pek çok çocuk, kendi
iradelerinin dışında, oyuncakla oynayacak yaşta iken 'Child
Soldier' oluyordu. Uluslararası Çocukları Koruma Anlaşmasına
göre bu bir insanlık suçuydu. Birleşmiş Milletlere üye 194 ülkenin onayladığı bu anlaşma, PKK'nın pek umurunda değildi.
Eminim, dava açılırsa Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi,
PKK gibi düşünmeyecekti.
Telefonda, ‘Abdullah Öcalan ve eli kanlı yönetici lider kadrosu serbest kalsa bile milletvekili olamazlar, Avrupa’da hapse
tıktırırız ‘diyen Emre Uslu’nun makalesi bam teline şöyle dokunuyordu: Geçen aylardan Bingöl’de sağ yakalanan ve askerin
parkasını verdiği PKK’lı henüz 16 yaşında bir çocuktu. Nedende kimse bu çocuğun PKK’daki durumunu sorgulamadı. Türkiye’de çocuk işçiler, çocuk evlilikleri büyük gürültüyle gündeme getirilir. Ama PKK’nın istihdam ettiği çocuk savaşçılar
konusunun kapağını bile açmıyor. Örneğin İnsan Hakları Dernekleri PKK’daki çocuk gerillalar konusunda bir raporu bırakın
bir kelime bile açıklama yapmamıştır. Batılı gazeteciler Kandil’deki çocuk savaşçılara mutlaka kamera tutar. Bizim gazeteciler Kandil’e gider, PKK içindeki çocuk askerleri de görürler,
ama bunun insanlığa karşı işlenen bir suç olduğunu belirtip
PKK liderlerine karşı iki kelimelik bir eleştiri yazmazlar. Bu
yüzden çocuk savaşçılar konusunda şimdiye kadar Türk medyası iki kelimelik haber yapmamıştır. Oysa kuruluşundan beri
PKK’daki çocuk savaşçıların oranı hayli yüksekti. Çocuk savaşçılar meselesi uluslararası literatürde insanlığa karşı işlenen
suçlar kategorisinde sayılıyor. En son geçen haftalarda eski Liberya Devlet Başkanı Charles Taylor uluslararası mahkeme ta115
rafından savaş suçlusu ve insanlığa karşı suç işlemekten suçlu
bulundu. Sierra Leone iç savaşında Taylor özellikle çocuk savaşçıları iç savaşta kullandığından dolayı savaş suçlusu ve insanlığa karşı suç işlemekten suçlu bulundu.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarını Koruma Konvansiyonu ve Opsiyonel Protokolü’nde yer alan düzenlemelere göre çocuk savaşçılar kullanmak temel insan hakkı ihlali olarak
tanımlanıyor. Bu bağlamda çocuk savaşçıların herhangi bir silahlı guruba katılmasını sağlamak insanlığa karşı işlenen suçlar
kategorisinde değerlendiriliyor. Zaten mahkemenin Charles
Taylor’a verdiği ceza bu yasanın hukuksal uygulamasına örnek
teşkil ediyor.
Konuyu PKK açısından değerlendirdiğimizde durum çok
net. Tıpkı Charles Taylor gibi başta Abdullah Öcalan olmak
üzere tüm PKK liderleri çocuk savaşçı kullanmak ve onları
PKK’ya kazandırmaktan insanlığa karşı suç işliyorlar. Üstelik
bu suçlarını öylesine bir şekilde itiraf ediyorlar ki devlet belgelerine bile başvurmaya gerek yok. Bizzat PKK’nın sitesinde yer
alan şehitler albümünde yer alıyor bu bilgiler.
Charles Taylor davası PKK liderleri açısından süreci öylesine kritik kılıyor ki artık medeni dünyada hareket etme olanakları neredeyse yok. Diyelim ki MİT’in önerdiği protokolleri
taraflar kabul etti, PKK liderleri Norveç gibi bir Batı ülkesine
gitti. Diyelim ki Abdullah Öcalan da hapisten çıkıp Meclis’e
geldi. Çocuk savaşçı kullanmak uluslararası hukukta savaş suçu ve insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edildiğinden
herhangi bir kurum veya kişi eğer PKK liderlerini insanlığa
karşı suç işlemekten dolayı şikâyet eder ve uluslararası hukuk
mekanizmasını çalıştırırsa PKK liderleri de tıpkı Charles Taylor
gibi yargılanır. Bu suçlar insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisinden olduğundan milletvekili dokunulmazlığı dahi kazansalar uluslararası mahkeme önüne çıkmaktan kendilerini kurtaramazlar.
116
Bizzat PKK’nın yayınladığı bilgilere göre PKK’ya çocuk
yaşta katılanların oranı yüzde 35. Yani bir bakıma PKK çocuk
savaşçıların omuzlarında sürdürüyor bu savaşı. Bu konu uluslar arası çocuk hakları örgütlerinin gündeminde. Örneğin AFP’nın Kandil’de çektiği ve 15 yaşındaki PKK’lı militanların yer aldığı görüntüler bu örgütlerin sitelerinden duyuruluyor ve uluslararası kamuoyunun dikkati bu konuya çekilmeye
çalışılıyor.PKK kaynaklarına baktığımızda 12 yaşında PKK’ya
katılmış kız çocukları bile var. Örneğin H.İ. bunlardan biri.
PKK’nın kendi sitesinde yer alan bilgilere göre H.İ. 1984 yılında
doğmuş ve 1996 yılında PKK’ya katılmış. Bunun gibi 12 ve 13
yaşında PKK’ya katılmış, eline silah tutuşturulup insan öldürmeye gönderilmiş yüzlerce çocuk var. Bunları da bizzat PKK
sitesi yayınlıyor. İşte bu uluslararası hukuka göre insanlığa karşı işlenmiş bir suç.
12 ve 13 yaşında çocukların gönüllü olarak PKK’ya veya
başka bir silahlı gruba katılmaları hukuken kabul edilebilir bir
durum değil. Bu nedenle de her ne kadar silahlı guruplar bu
çocukların gönüllü olarak PKK’ya katıldığını iddia etse de uluslararası mahkeme bunu çocukları alıkoyma ve köleleştirme olarak görüyor. Charles Taylor ayrıca bu suçlardan da ceza aldı.
Peki, PKK ile her platformda mücadele eden devlet PKK’nın bu
çocuk savaşçılarını uluslararası hukukun dikkatine sunup, PKK
liderlerinin insanlığa karşı suç işlediklerini belirtip yargılanmalarını neden istemiyor?
Çünkü devlet Güneydoğu’da olan çatışmanın uluslararası
hukukta bir iç savaş olarak tanımlanmasını istemiyor. Bunun
bir terör sorunu olduğunu savunuyor. Eğer iç savaş olarak tanımlanırsa uluslararası camianın müdahale etme hakkının olduğundan devlet PKK’daki çocuk savaşçılar sorununu uluslararası hukuka taşımıyor kendi hukuk sistemi içinde de yargılanmasını istemiyor. Çocuk istismarına çok duyarlı numaraları
yapan medya da bu nedenle suskun ve konuyu gündeme getirmiyor. Bu durum PKK liderlerini sorumluluktan kurtarmıyor. Nitekim Charles Taylor devlet başkanı olmasına rağmen
117
şimdi yargılanıyor. Yarın bu kirli savaş biterse PKK liderlerinin
insanlığa karşı suç işlemekten yargılanması halen masada duracak. Bu savaş biraz da bu nedenle kirli. Hem PKK hem de
devlet bu savaşta çocukların kirli bir şekilde kullanıldığını biliyor. İkisinin de işine geldiğinden kimse bu insanlığa karşı suça
sesini çıkarmıyor (25).
Yapılan araştırmalara göre terör örgütünde kadınların oranı yüzde 25. Bunların bir kısmını Uluslararası Çocuk Hakları
Sözleşmesi'ne aykırı olmasına rağmen kız çocukları oluşturuyor. Terör örgütü, kadınları, silahlı eylemci, istihbaratçı olarak
görevlendiriyor. İllegal çalışmanın en elverişli elemanları olan
kadınlar, şehirlerdeki çalışmalar çoğunlukla onların elleriyle
yürütülüyor. İntihar eylemlerinde de görevlendirilen kadınlar,
terörist başı Abdullah Öcalan yakalanmadan önce koruma örgütünün en aktif ve en güvenilir elemanları oldu. Çatışma alanı
dışındaki yerlerde hizmet işlerinde çalıştırılan kadınlar, yönetici takımla ilişkiyi reddettikleri, muhalefet ettikleri ya da muhalif gibi davrandıkları belirlendiği zaman 'ajan' olarak nitelendirilip tutuklanıyor, işkenceye tabi tutuluyorlar. Ajan diye şüphelenenlerin tutuklanması halinde ise daha çok bilensinler, duygusallıktan uzaklaşsınlar diye işkenceci olarak görevlendiriliyorlar. Terör örgütündeki kadınlar sorununu Cihan Haber
Ajansı'na (Cihan) değerlendiren Kürt siyasetçi ve yazar İbrahim
Güçlü, PKK'daki kadın sayısının yüzde 35 olduğunu söyledi.
Kürt toplumunda kadınların en fazla ezilen toplumun en büyük kesimi olduğuna dikkat çeken Güçlü, PKK'nın bu sistemi
değiştirmek, kadını özgürleştirmek adına yeni bir bağımlılık
sistemini oluşturduğunu vurguladı.
"Kadını güya kocasına karşı, sıradan erkeğe karşı özgürleştirirken, kadınları PKK'ya bağımlı hale getiriyor. PKK, özel bir
kişilik olmadığı için, PKK adına da lidere ve liderlere bağlılık
geliştiriyor." diyen Güçlü, kadınların en fazla Öcalan'a bağlı
olduğunu belirtti. PKK kadınlarıyla şeyh-mürit arasındaki iliş25
Uslu, Emre. PKK’nın Çocuk Askerleri. Taraf, 2.05.2012.
118
kiden daha sıkı, daha fanatik bir bağımlılık ilişkisi bulunduğunu anlatan Güçlü, "PKK, Öcalan'ın, 'öl dediği zaman ölecek'
'intihar et dediği zaman intihar edecek', 'hepiniz benim kadınım
olacaksınız dediği zaman onun kadını olacak', 'şu ya da bu yere
saldırın dediği zaman saldıracak' tehlikeli, saldırgan, patalojik,
duygulardan arınmış bir kadın kategorisi yaratmıştır ve bu sahiplikle kadınları hoyratça bir yapı içinde hareket ettirmektedirler." dedi. Asıl şeflerin hükmü altında, üst ve alt düzeylerde
yetkilendirildiğini dile getiren Güçlü, konuya ilişkin yazılanlarda kadın mahpuslara yapılan işkencelerin 5 Nolu Diyarbakır
Askeri Cezaevinde yapılanlardan daha şiddetli ve kötü olduğunun ifade edildiğini aktardı.
PKK'nın 5 Nolu Diyarbakır Askeri Hapishanesi'nde uygulanmayan işkence türlerini de uyguladığına dikkat çeken Güçlü, PKK'nın şiddetle aileye karşı olduğunu vurguladı. Öcalan'ın
ailesiz, aileden koparılan, kimsesiz, erkek ve kız çocuklarının
terörist olmasını heyecanla istediğini anlatan Güçlü, şöyle devam etti: "Bunların, kendisine ve PKK'ya karşı muhalefet etmelerinin olanaksız olacağını, ya da muhalefet etmelerinin çok
zayıf bir ihtimal içinde olacağını, onların rahatlıkla her eylemde
kullanılabileceğini, özellikle de muhaliflerin ve halkın infazı
eylemlerinde sorunsuz olacaklarını doğal olarak sosyopsikolojik ve toplumsal anlamda saptıyorlar. Öcalan açıkça yeniçeri niteliğinde bir savaşçı ordunun yaratılmasını amaçlıyor,
bunun için çabalıyor. Bu nedenle, kadın ve erkek gerillaların
kendi ailelerinden uzaklaşmaları, aile kurumuna düşman olması için özel telkinler ve eğitimler yapıyorlar." diye konuştu. Güçlü, şunları söyledi: "Aile düşmanlığı, geleneksel bir toplum olan
Kürt toplumunda kadınların erkeklere karşı konumlanması,
erkekleri horlamaları, dışlamaları, gelenek dışı davranmalarıyla
becerilmeye çalışılıyor. PKK'ya katılmadan önce evli olanların
birbirinden kopması, birbirinden uzaklaşması telkin ediliyor.
Bunun pratikçe gerçekleşmesi sağlanmadığı zaman, evli kadın
ve erkeğin birbirini görmemesi, aile olarak ilişkilerini geliştirmemesi ve devam etmemesi için birbirinden uzak ve bilinmez
119
yerlerde görevlendiriliyorlar. Aynı işlem ve uygulama, gerillalara katıldığında birbirini seven, sözlü, nişanlılar için de geçerli.
PKK'ya katılmadan önce, bir birine âşık olup da PKK'ya katılan
kadın ve erkek gerillaların aşklarına son vermeleri için direktif
veriliyor. Direktifin sökmeyeceği de düşünüldüğü için de, birbirine aşık ve evlenmek isteyen çiftler birbirin görmeyecek yerlerde görevlendiriliyorlar. Ayrıca PKK'ya yeni katılan kadın ve
erkek gerillaların evlenmeleri, âşık olmaları yasaktır. Âşık olan
ve evlenmek isteyen kadın ve erkek gerillalar, şiddetle cezalandırılıyorlar. Buna karşılık, Öcalan başta olmak üzere PKK yöneticilerin kadın gerillalarıyla ilişkilerinde pervasız oldukları,
PKK'dan kaçan yöneticilerin, kadın ve erkek gerillaların yazdıklarında rahatlıkla saptanmaktadır."
PKK'nın 18 yaşından küçük erkek ve kız çocukları dağa çıkarmasının yeni bir sorun olmadığını belirten Güçlü, örgütün
temel ideolojik, kültürel, toplumsal yaklaşımlarından biri olduğunu ifade etti. "Kız çocukları, toplumdaki ve aile içindeki baskıdan bunaldığı için, kız çocuklarının dağa çıkarılması daha
kolay olabiliyor." diyen Güçlü, erkek ve kız çocuklarının dağa
çıkarılmasının belli vaatlerle aldatılmalar, Kürdistan'ın özgürlüğü ve bağımsızlığı konusunda beyin yıkaması, zor ve kaçırma
metoduyla gerçekleştiğini vurguladı.
'PKK'nın çocuk savaşçıları' sorununun hayati bir konu olduğunu belirten Güçlü, Türkiye genel kamuoyunun, siyaset
sınıfı ve aydınlarının bu konuda duyarsız ve sağır konumda
olduklarına dikkat çekti. "Yapısal nedenleri ve kuruluş felsefesi
gereği PKK savaşmadan var olamaz. Savaş ve çatışmanın son
bulması PKK'nın hayatının son bulması ve sönmesi demektir."
diyen Güçlü, "Bulunduğumuz aşamada, PKK ile ilgili gerçeklerin deşifre olmaya başlaması, silahlı mücadeleye inancın azalması, demokratik ve sivil yoldan sorunların çözümlenmesinin
egemen düşünce olmaya başlaması nedeniyle PKK'nın, toplumsal ve siyasal olarak zorlandığından, PKK yeniden savaşçılılarını 18 yaşındaki çocuklardan seçmektedir. Benim tespit ve gözlemlerime göre, PKK'nın son günlerde de 18 yaşından küçük
120
çocukları, belirttiğim eski metot ve yaklaşımıyla yeniden dağa
çıkarılmalarda bir artış olduğu görülmektedir." şeklinde konuştu. PKK'nın kuruluş felsefesinin, tahayyül ettiği otoriter ve faşizan toplum projesinin; tek ideoloji, tek lider, tek lider sisteminin
yapılandırılmasının; toplumsal değerlerden uzak, biat eden, baş
eğen, itiraz etmeyen insan tipi oluşturması paradigmasının bir
sonucu olduğunu dile getiren Güçlü, "Öcalan'ın parti yöneticilerine gönderdiği bir talimatında dile getirdiği görüşler, çocuk
savaşçıların konumlarına daha bir açıklama getiriyor. Öcalan,
eğitim düzeyleri, yaşları itibarıyla PKK'ya uygun insanlarla ilgili diyor ki: Üniversite öğrencileri, eğitimli oldukları için, soru
soran ve kendi akıllarına uygun olmayanlara itiraz eden insanlardır. Bunları şekillendirmek ve PKK'ya uygun militan, savaşçı
haline getirmek olanaklı olmuyor. Öcalan, liseli gençlerle ilgili
de aynı sakıncalı ve tehlikeli durumdan bahsediyor. PKK'ya en
uygun insanların, eğitimsiz olan her yaş grubundaki insanlar,
eğitimliler arasında da ilköğretimin ilk 5 ya da 8 yılını bitirenler. Bu nedenle de, iç infazlara kurban olanlar, kitlesel olarak
üniversiteli gençler ve eğitimli diğer yaş grubundaki kesimler
olmuştur." ifadelerini kullandı (26).
26
Cihan Haber Ajansı. PKK'nın sinsi planı ortaya çıktı. 19.11.2012.
121
Beşinci Bölüm
Zerdüştlük Özentisi
Hadi Eliş ile görüşmemiz çok ilginç geçti. ‘Senin yazdıklarınla bizim düşüncelerimiz arasında bir çizgi kadar bile fark
bulunmuyor, ama Öcalan’a terör elebaşsısı demen kanımıza
dokunuyor, bizde Gülen’e benzer ifade kullansak nasıl tepki
verirsin, lütfen Kürt özgürlük hareketinin önderine karşı saygılı
olun, sayın deyiniz’ dedi. PKK’nın düzenlediği Kürt festivallerine katıldığımı, PKK’nın yayın organı Sinews’u çıkartan Metin
beye Diyarbakır cezaevinde yapılan işkence ve aşağılamaları
öğrenince vicdanımın kanadığını söyledim. Kürt festivallerinde
gördüğüm Kürt kadınlarının Anadolu kadınları gibi başörtülü
ve dindar olmasına rağmen Marksist, dine mesafeli, dağdaki
militanların namaz kılmasına ve oruç tutmasına izin vermeyen,
Allah’ı inkar eden, namus anlayışı gibi, töre ve kültürel değerlere saygısız PKK’nın Kürtler arasında nasıl taban bulduğunu
çözemediğimi ilettim. Hadi bey, ‘Biz İslam’a karşı değiliz, Müslüman Kürtleri de dışlamıyoruz. Ancak PKK lideri Abdullah
Öcalan, Mazdekizm ve Zerdüştlük dininin Kürtlerin asıl dini
olduğuna dair kitap yazdı. Öcalan ne diyorsa odur. Farsların
eski dini olan Zerdüştlük ve peygamberi Zerdüşt aslında Kürt
kökenlidir. Kürtleri eski dinlerine kavuşturmanın neresi yanlış’
deyiverdi.
Hiç renk vermedim. Zerdüştlük konusunu araştırmam farz
olmuştu. ‘Zerdüşt böyle buyurmuştu Kürtler!’ başlıklı makalemi PKK’nın dünya çapında eylemler yaptığı 15 Ağustos 2012
tarihine denk getirdim. PKK’nın, Zerdüştlüğü/ Mecusîliği
‘Kürtlerin dini’ olarak ilân etmesini önceleri bir şaka olarak al122
gılamış, ciddiye almamıştım. İmralı ve Kandil’e yakın sağlam
başka bir Kürt kaynağından edindiğim bilgi değişik istihbaratlarla teyit edilip birleşince şok oldum. Kürt kimlik kalkışmasının manevi önderi sayılan Abdullah Öcalan’a 2012 yılında gerçektende Mazdekizm ile ilgili din, felsefe kitabı yazdırılmış veya pek inanmıyorum ya kendisi isteyerek yazmıştı. Bu eserde Öcalan, 4. Zerdüştlüğe soyunduruluyor, yani bir nevi peygamberliğini ilân etmekle kalmıyor, Mecusîlerin tanrı kabul
ettiği ‘Ahura Mazda’ rolünü de benimsemiş gözüküyordu.
İslam dini kardeşliği ile Kürtlerin Türklerle birlikte bin seneyi aşkın süredir sürdürdükleri ortak dava, ortak vatan, ortak
ülkü zeminine dinamit koyanlar Zerdüştlerin kötülükler kralı,
şeytanı olan ‘Ehriman’ olmalıydı! Neden Zerdüşt? M.S. 644 de
İslam orduları İran’ı feth edince, Zerdüşt dininden olanları “Ehli Kitap” gibi kabul etmişlerdi. Kuran’da yer alan (40:78) “Senden önce de peygamberler yolladık; bunlardan bazılarını sana
duyurduk, bazılarındansa bahsetmedik”sözlerinde “bahsedilmeyen” peygamberden birinin Zerdüşt olması muhtemeldir.
Zerdüşt’e eski Yunanlılar ve Romalılar ilgi duymuşlardı. Nietzsche’nin “Zerdüşt böyle konuştu..” başlıklı eseri, Richard
Strauss’un aynı adlı senfonik şiiri, İrlandalı şair Yeats’in Zerdüşt’ten sıkça bahsetmesi, bu meçhul insana ilginin sona ermediğini yansıtır. Zerdüştlerin çoğu İslam’ı kendine çok yakın
buldu ve hemen Müslüman oldular. Zira miraca çıkıp tek Tanrı
ile görüşen, cennet ve cehennemi tarif eden, sırat köprüsünü
anlatan, yetmiş büyük günahdan sakındıran Zerdüşt, Maneizm’in taassup anlayışına, yobazlığına, dini sömürüsüne karşı
bir ahlak manzumesi sunmuştur, zamanla Zerdüşt rahiplerin
elinde din yozlaşmış, mükemmel din İslam ile bu dine gerek
kalmamıştır. İran, Afganistan ve Orta Asya’da Türkler ve Kürtler arasında İslam yayılınca Zerdüştlük silindi; dünyada halen
250 bin Zerdüşt bulunuyor.
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzsche kitabında, Zerdüşt’ten çıkarım yapar ve ‘üstün insan’ felsefesiyle Tanrı’dan
iradenin, özgürlüğün alınarak insana verildiğini savunur. Bi123
reysel özgürlüğün esasları belkide Doğu’da üç bin beş yüz sene
önce İran’da Zerdüşt ile atılmıştı, ama Batı medeniyeti ona egoizm, bencillik kattı, birey özgürlüğü diye bugün yutturulmaktadır. 483 yılında Mazdek isyanını başlatan Mazdek tek Allah’lı
bir din getirdi, ancak daha sonra Zerdüşt rahipleri, ‘kadın ve
servet ortak’ olmalı görüşünü savunarak bu dini de kirletti.
Namuslarına düşkün Kürtlerin kadınların ortak mal olarak kabul edildiği bir toplumda yaşaması imkânsızdır. Kadın, erkek
eşitliği ilkesini dile getiren, sınıfsal ayrımlara karşı olan Zerdüşt, ‘Yeşil’ veya ‘Kırmızı’ Komünizm’inde ilk babasıdır. Ancak
Almanları iki dünya savaşında yerin dibine batıran, kana dayalı
üstün ırk ırkçılığı ve totalitarizmi din haline getirten teorisyenlerden Nietzsche’den esinlenen Öcalan, Zerdüşt’ü çarpıtıyor ve
Kürtleri yanlış etkiliyor. Bu filozofun, ‘Tanrı öldü, yeryüzüne
bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere!’ sözü bir asır insanlığı uçuruma sürükleyen hem Sosyalizmin hem de Nasyonal Sosyalizm’in din düşmanlığını ne güzel
anlatıyor. Nietzsche öldü ama Tanrı zaman ve mekândan münezzeh, yaşıyor.
KCK ile Türkiye’de despot ve faşist bir paralel Kürt özerk
veya bağımsız yapılanma kurmak istediklerini açıkça belli eden
Murat Karayılan, Zerdüştlüğü öven ve İslâmiyet’e hakaret eden
açıklamalar yaptı. Bölücü ve ayrılıkçı gruplarıyla Kürtler ve
Türklerin çimentosu olan İslamiyet’in gücünü kırmak istiyor ve
Kürt vatandaşlarına Zerdüştlük propagandası yapıyorlar. Propagandanın etkisini artırmak için Zerdüşt’ün Kürt olduğu iddiası yayılıyor. Kürtçü yayın yapan internet siteleri ve yayın organları son dönemde giderek artan bir şekilde Zerdüştlüğü anlatıyor. Zerdüşt’le ilgili kitaplar ve makaleler yazıyor, şarkılar
besteliyorlar. ‘Zerdüşt’ serisi albümleriyle tanınan Reşo da bunlardan biri. Dağdaki militanlara Zerdüştlük dersleri, örgütün
üst düzey yöneticileri Suriye uyruklu Fehman Hüseyin (Bahoz Erdal), Duran Kalkan (Abbas) ve Cemil Bayık tarafından
veriliyor. Suriyeli teröristler dinsizlik konusunda çok baskınlar, dağda domuz eti çoktan helal yapılmış durumda. BDP,
124
‘Sivil itaatsizlik’ adı altında Cuma Namazlarını yozlaştırırken, dağda namaz kılmaya ve oruç tutmaya izin yok. Müslümanlık paydası yıkılıyor.
Batılı kaynakların 6 bin yıllık Kürt tarihinden bahsettiğini
anlatan, yıllardır İsveç’te kaçak yaşayan Mehdi Zana, “Kürtler
İslamiyet’i kabul ettiklerinde kaybettiler” diyor. İsveç’te “Kürdistan Zerdüşt Cemaati” adında bir propaganda merkezi var
ve bu merkez eliyle 2012’nin Haziran’ında “Kürt Zerdüşt Tapınağı” açıldı. Mehdi’nin eski karısı Leyla Zana ise, ‘Kürtlerin
kılıç zoruyla Müslüman‘ olduğunu söyleyip çuvalladı, sonra
‘benim dedem şeyh idi, Müslüman’ım’ diye toparladı, ama
kimse yemedi! KCK operasyonu sonrasında KCK Siyaset Akademileri’nde Kürtlerin dininin Zerdüştlük olduğu şeklinde dersler verildiği ortaya çıktı. Kandil’de PKK’lıların yaptığı
Zerdüşt ayini gazetelere yansıdı. Haberlerde yer alan fotoğraflarda militanların terörist başı Öcalan’ın resimlerinin de olduğu
bir mekânda Güneş’e tapındıkları görülüyordu. PKK militanları
içinde Zerdüştlük dini yüzde 34 oranında, oldukça yaygın.
Zerdüştlük dininde kutsal sayılan birçok isim örgüt kamplarına, örgütçülere veriliyor, telsiz kodu veya parola olarak kullanılıyor. Murat Karayılan “Medya” telsiz kodunu kullanıyor.
Medya Zerdüştlük dininin kurucusu Zerdüşt’ün doğduğu yer.
Kürt bayramı diye lanse edilen Nevruz’u kullanan PKK, Zerdüştlük bağlantısı sayesinde İran Kürtlerini kazanmanın hesabını da yapıyor. Kadim bir İran inancı olan Zerdüştlüğü kullanan örgüt, bölgedeki nüfuz savaşında elini güçlendirmek istiyor. Kürt ırkçılığı ilhamını Türk ırkçılığından alıyor. Aşırı ırkçı
Türklerde tarihin İslam öncesi evrelerine özel bir gurur ile sığınıyor, cahiliye dönemine dair ırki seyahatler düzenliyor, mitolojinin efsunkâr rüzgârıyla coşup, folklorik gösterilere başvuruyor.
Her iki ırkçı zümrenin de görmediği; daha doğrusu görmek istemediği bir gerçek var. Türkler de, Kürtler de Müslümanlığı kültürel bir fantezi olarak algılamıyor; onu varoluş gerçeği olarak bizzat yaşıyor. Örgütlerin göz ardı ettiği bu hakikati
125
vatandaş görüyor. Kürtlerin en büyük talihsizliği, “Kürt Aydını”nın kendisine cesur bir söylem seçememesidir. Devlet hakkında olabildiğince cesur konuşanlar, söz örgütten açılınca birden suspus oluyor. Oysa bir topluluğun yanlışını bir başka topluluk tashih edemez. Kan, kin bağı üzerine kurulmuş bir nefret
medeniyeti istemiyor medeniyetler beşiği Anadolu insanı. Derin ve karanlık eller, dini bütün Kürt kardeşlerimizi silah zoruyla Zerdüştlük üzerinden berduşluğa davet ediyor. Umarım ırkçılık yoluyla yürütülen bu saçma sapan, felsefi kalmış, özü tahrif edilmiş meşum Zerdüştlüğü hortlatma planı da akim kalır.
Üstad Bediüzaman Said Nursi, gücünü halkın millî ve manevî,
İslam değerlerinden alan “müspet milliyetçilik” ile sorunun
çözümleneceğini öngörüyor.
Zerdüştülük dinini yakından tanıyalım: Avesta, Zerdüştlüğün kutsal kitabıdır. Tek tanrılı bir dini anlatan bu lirik şiirimsi yazılmış kutsal kitap üç ana bölümden oluşur. Yasna adını taşıyan ilk bölümde dini törenlerde okunan ilâhiler yer alır.
Zerdüşt e ait olduğu kabul edilen Gatha lar da bu bölümdedir.
Toplam 896 mısradan oluşan Gatha’lar, Gat denilen beş manzumedir. Manzumeler Esnud Gat, Uştad Gat, Spentmend Gat,
Vaşnu Hişter Gat ve Vehiştvet Gat adlarını taşırlar. Çeşitli ilâhilerin oluşturduğu ikinci bölüm Yast adını taşır. Videvdat denilen üçüncü bölüm de “şeytanlara karşı kanun” biçiminde adlandırılır. Bu bölümde şeytanlara karşı tılsımlar ve temizlenme
kuralları yer alır. Zerdüştlük dini, ateşin kutsal sayıldığı dinlerden biridir ve ateş, bu inancın tanrısı Ahura Mazda’nın ruhu ve
oğludur. Bununla ilişkili olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden
ayıran Tanrısal bir güce sahip. Yaşayan yıldız star olarak nitelenen Zerdüşt ve dininin oluşturan üç peygamberden bahsedilir. I. Zerdüşt yaklaşık olarak M.Ö 3000 yıllarında yaşayan Mahabat, II. Zerdüşt yaklaşık olarak M.Ö 2040 yıllarında yaşayan
Haşeng (bunun Hz. İbrahim de olduğu söylenir), III. Zerdüşt
ise M.Ö 660 yaşayan Zerdüşt ün kendisidir. 3. Zerdüşt bilge ve
ileri bir düşünce adamı ve filozoftur. K kurduğu dinin adına
Mazdeizm denilir. Zerdüşt Mazdeizm le tek tanrılığa yönelir126
ken, egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrılığı aşar ve tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir
güce dönüştürür. Soran, sorgulayan tanrının kötülükleri affetmeyeceğine inanır, bu nedenle kötülüklere karşı savaşımını bir
tanrı emri olarak öne sürer.
Zerdüşt ün güçlü bir filozof ve düşünce adamı olduğunu,
doğa, toplum ve insan gerçeğine ilişkin bilimsel perspektiflerinde görmek mümkündür. Örneğin Antikçağ Yunan filozoflarının hareket noktası, Zerdüşt inanışının geliştirdiği kavramlara
dayanır. M.Ö 538 dönemlerinde yaşayan Theopampos, Ahura
Mazda ve Ehriman arasındaki mücadeleyi tabiatın kendi içindeki kanunu olarak algılar. Bu noktada yeri gelmişken doğru
anlaşılabilmesi açısından hemen açıklama gereği duyuyorum
ki, Zerdüştlük inancında Tanrı kabul edilen Ahura Mazda “Aklın Efendisi” ile sembolize edilir, Ehriman ise kötülüğün güçlerini temsil eder. Ve iyilik-kötülük mücadelesi bu noktada başlar. Eflatun, Zerdüşt’ü hocası olarak kabul eder. Yunan felsefesinin Zerdüşlük’ten etkilenme yönündeki diğer bir örneğini ise
Heraklitos’da görebiliriz. Heraklitos (Anadolu da Efes de yaşayan Sokrat öncesi filozoftur. Heraklitos doğadaki her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu öne sürmüştür) hareket kuramında Zerdüşt ün karşıtlar mücadelesi çizgisinden etkilenir.
Bundan yola çıkarak, Zerdüşt ün gök, ışık, güneş ve diğer göksel varlıkların çözümlenmesini yorumlar, bununla fiziksel evrenin öz devinimlerini formüle eder. Zerdüşt ün felsefi inancının dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar
toprak, su, ateş, hava ve bitkidir.
Zerdüştlük inancına göre Tanrı kadın ve erkeği bir arada
ve birbirine arkadaş yaratmıştır. Arkadaşlar arasında eşitliği
temel alan bu inançta kadın ve erkek eşit olarak kabul edilmektedir. Zerdüşt inancının gelişip yayıldığı bölgelerde çok eşliliğin
azaldığı ve tek eşliliğin arttığı görülmüştür. Zerdüştilikte, doğru yaşama, ahlaki emirlere uyma esastır. Ahlaki emirler; iyi düşünce, iyi söz, iyi iş diye özetlenir. Fakirlere cömert davranma,
yabancılara misafirperverlik, bütün lekelerden uzak kalma, top127
rağı sürme, sığırlara bakma, sıkıcı şeyleri imha da faziletli işlerden sayılır. Bazı cinsi konular ve ölü bedenine temas, kirlenmeye yol açar, özel ayinler gerektirir. Yine Zerdüşt inancı her
alanda tarım ve hayvancılıkla uğraşılıp bol üretimin sağlanmasını tavsiye etmektedir. Temiz hayvanlardan sayılan köpek ve
kedinin öldürülmesini büyük günah saymaktadır. Döllenmeyi
ve çiftleşmeyi önleme kesin olarak yasaklanmıştır. Bu inançta
şarap içkisi için, dini ibadetle ilgili olup, dini düşüncelerin geliştirilip derinleştirilmesi ve ruh gözünün açılması amacıyla
içilmekte olduğu vurgulanır. Avesta’nın Gatha bölümünde belirtildiğine göre dini inanç alanında şarkı ve şiirlerin önemli bir
yeri olduğu görülür. Cenneti şarkılı bir yer olarak değerlendirir
(27).
Maalesef, PKK, Kürtleri 1980’den beri epeyce evirmiş ve
dönüştürmüştür. Kürtlerin, özellikle genç Kürtlerin ülkeye aidiyet duygusunu yok etmiştir. Kürtleri toplumdan-devletten
bütünüyle ayırmak için önünde tek bir engel var. Her ne kadar
son zamanlarda Kürtlerin dini duygularını yok edemeyeceğini,
İslam’a dair derin kökleri yıkamayacağını farkederek dini kendi
lehine kullanmaya çalışsa, nevzuhur hocalarla halkı kandırmaya uğraşsa da örgüt Marksist, ateist, pozitivist bir yapıdadır.
Allah’la, dinle, diyanetle, camiyle medreseyle bir alakası yoktur. Lider kadrolarına baktığınızda örgüt bu özellikleri size
haykıracaktır. Zira PKK’nın, BDP ve KCK’nın liderleri, militanları Allahsız, peygambersiz, herhangi bir ahlaki kaygı taşımayan, bohem bir hayat yaşayan ateist-Marksist tiplerdir. Bunların Zerdüştlükle de bir ilgileri yoktur; bari Zerdüştlüğün değerlerine, emirlerine uysalar; ama örgüt için Zerdüştlük genç Kürtleri İslam’dan uzaklaştırmanın, toplumdan koparmanın aracından öte bir şey değildir.
İslam, bizim medeniyetimizin temeli, blokajıdır. Müslüman
toplumların kültürel kodları, değer yargıları, toplumsal dina27
Arslan, Faruk. Zerdüşt böyle buyurmuştu Kürtler! Farukarslan.com.
15.08.2012.
128
mikleri, birlikte yaşam ilkeleri İslam’a dayanır. İslam kardeşliği,
beraberliği, dayanışmayı, paylaşmayı teşvik eder. Her türlü
terörü ve anarşizmi reddeder. Türklerden daha önce İslam’la
tanışan Kürtler ise toplumun ortalamasından daha dindardır;
muhafazakârdır. Bu durum, örgütün hedeflerine ulaşması,
Kürtleri ırkçı-şoven hale getirebilmesi ve kullanabilmesi için
büyük bir engeldir.
Örgüt pek çok diğer sebebin yanında iki temel nedenden
dolayı İslam’a düşmandır. Açıktan, toplum karşısında hedef
alamasa da, İslam’ı erozyona uğratmanın, Kürtler arasında etkisiz kılmanın, hayattan dışlamanın yollarını aramaktadır. Örgüt, Marksist’tir; materyalisttir. Özellikle İslam’a Karl Marks’ın
dediği gibi “insanları uyutan afyon!” olarak bakmaktadır. Örgüte göre eğer Kürtlerin bir dini olacaksa Zerdüştlük olabilir.
Tek Parti dönemindeki Şamanizm’e dönüş çabalarına benzer
şekilde, örgüt Zerdüştlüğü İslam’dan kopuşu sağlamak, Kürt
kimliğini “milli” bir dinle desteklemek için kullanmaktadır.
İslam’a bu kadar katı davranan PKK-KCK, öte yandan örgüt
içindeki “Kürt”, “Alevi Kürt” görünümlü Kripto Ermenilerin
Hıristiyanlık çalışmalarına göz yummakta, desteğini aldığı batının din ve kültürüne tolerans göstermektedir.
Örgüt ve arkasındaki güçler zaman zaman yalanlasa ve
inkâr etse de, bir Kürt devleti peşindedirler. Kürt devletinin
olabilmesi için, etle tırnak gibi olmuş, iç içe geçmiş Kürtlerle
Türklerin ayrışması, vuruşması ve düşman olması gerekmektedir. “Birlikte yaşanamaz” olduğuna dair tabloların oluşması ve
bunun dünya kamuoyuna da fotoğraf şeklinde verilmesi, arkasından da U.A. kuruluşların devreye girmesiyle bu ayrışmanın
fiilen temin edilmesi gerekmektedir. BOP çerçevesinde Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurmak isteyen batılı dostlarımızın(!) ve
onların maşası örgütün bu amacının önündeki en büyük engel
“İslam”dır. Zira toplumun, Türklerle Kürtlerin müşterek temeli,
çimentosu, ortak paydası İslamdır. Örgüt ve arkasındaki güçler
bu nedenle Kürtleri, özellikle genç nesilleri İslam’dan uzaklaş-
129
tırmanın, İslam’ın toplum üzerindeki etkisini erozyona uğratmanın türlü yollarını denemektedirler.
Uzun süre İslam’a ve değerlerine doğrudan düşman olan
örgüt bunun kolay yıkılamayacağını gördüğü için son birkaç
yılda taktik ve strateji değiştirmiş; daha faydacı davranmaya
başlamıştır. Naylon hocalar bularak, ayrılıkçı Cuma namazları
tertipleyerek, İslam’ın Kürtçü söylemlerini geliştirerek İslam’ı
doğrudan hedef almak yerine, sureti haktan görünerek, asıl niyetini perdeleyerek Kürtleri yozlaştırma, İslam’dan uzaklaştırma yöntemleri uygulamaktadır.
Örgüt ortaya çıktığı 1984 yılından bu tarafa bölgede etkin
olan tarikatların, medreselerin, din adamlarının etkisini kırmış,
onları itibarsızlaştırmış, toplum üzerindeki kredisini yıkmıştır.
Muhafazakâr bir toplum olan Kürtler arasında mahremiyet
duygusunu, ahlak anlayışını, namus düşüncesini tarumar etmiştir. Dini eğitim veren kurumları tehditle veya baskıyla sindirmiş, din adamlarının ve kanaat önderlerinin örgüte rağmen
söz söylemelerine engel olmuştur.
Örgütün 30 yıllık çabalarıyla, devletin 28 Şubat gibi dönemlerde uyguladığı katı laikçi yaklaşımlarıyla, Güneydoğu’da
dindarlık sözde kalmış, İslam toplum üzerindeki etkisini epeyce yitirmiştir. Daha önce İslam bölgede birincil faktör, unsur
iken, yoğun propaganda çalışmaları ve Şoven Kürtçü söylemler-eğitimler nedeniyle bu gün özellikle 25-30 yaş altı gençlerde
İslam etkisizleşmiş; ama Kürtçülük, Kürt olmak çok öne çıkmış
ve baskın hale gelmiştir. Tarikatlarla içli dışlı olan Kürtler tasavvuf ekollerinden uzaklaşmıştır. Örgütün propagandası, devletin ve muhafazakâr AKP hükümetinin de ihmalleri sonucu
bölgede seküler, hınçlı, militan bir Kürt nesli ortaya çıkmaktadır. Bu gün örgüt bölgede sözünü dinlemeyen imamları öldürmekte, yurtları basmakta-yakmakta, STK’ları tehdit etmekte,
cemaatlere hayatı dar etmektedir. Din adamlarını sadece kendi
söylemlerini seslendiren figüranlar yapmaya çalışmaktadır. Bu
noktada hükümetin ve İslam adına hareket ettiğini söyleyen
cemaatlerin ve cemiyetlerin, STK’ların büyük vebali vardır. Zira
130
bu kesimler bölgeyi bütünüyle örgüte bırakmışlar, bölgede İslam’ın anlatılmasını dahi örgütün naylon hocalarının, imamlarının inisiyatifine terk etmişlerdir. Örgüt Kürtleri epeyce evirmiş ve dönüştürmüştür. Kürtlerin, özellikle genç Kürtlerin devletle ortak bağını koparmıştır; ülkeye aidiyet duygusunu yok
etmiştir. Kürtleri toplumdan-devletten bütünüyle ayırmak için
önünde tek bir engel vardır: İSLAM. Bu güçlü bağı, ortak paydayı, müşterek zemini bazen inkar ederek, erozyona uğratarak;
bazen de istismar ederek Kürtçülük ve Kürt devleti namına
yıkmakta, yıpratmaktadır. Örgüt bölgede ciddi bir toplumsal
taban oluşturmuş, genç kitleleri devşirmiştir. Kaybedilen bu
zemini yeniden kazanmanın, örgütün bölgede toplumsal tabanını zayıflatmanın yolu bölge insanında var olan dini duyguları
yeniden beslemek ve güçlendirmektedir. Örgüt kendisine engel
olan bu dinamiğin farkındadır. Sürekli ve sistematik olarak bu
dinamiği ve değerlerini yıpratmaktadır. Ancak ne devlet, ne
hükümet, ne de birlik ve bütünlük yanlısı kesimler bu güçlü
argümanı, etkili ortak değeri bölgede gerektiği gibi kullanamamaktadırlar (28).
Öte yandan PKK ve yandaşlarının Zerdüştlük'ten sonra
şimdi de Yezidilik faaliyetleri yürütmesi Güneydoğu bölge halkının tepkisini çekiyor. Kürtlerin, Zerdüştlük ve Yezidilikle alakası olmadığını vurgulayan bölge STK'ları, “PKK ve
uzantıları Kürtleri İslam'dan, kültüründen ve asıl kimliklerinden uzaklaştırmayı planlıyorlar. Çünkü İslam'ı benimseyen hiç
kimse PKK'ya destek vermez” diyorlar. Örneğin Memur-Sen ve
Diyanet-Sen Bitlis Şube Başkanı İsmet Alca, Zerdüştlük ve Yezidilik faaliyetlerini yürütenlerin dinsiz olduğunu söyleyerek,
“Bu kişiler bölgedeki gençleri camiden uzaklaştırıyor. Örneğin
sivil Cuma namazları gibi. Ayrıca bu kişiler; sazlı, gitarlı, alkollü, karılı kızlı eğlenceler düzenleyip gençleri dinden koparıyor.
Bu şekilde gençleri dinden uzaklaştırıp istedikleri gibi yönlen28
Gezgin, Yusuf. PKK-KCK’nın İslam’la Derdi Nedir? 10.11.2011. İnternet ulaşımı
131
dirmeye çalışıyorlar. Gençleri kolayca dağa çıkarıyorlar, güvenlik güçlerine taş attırıyorlar, okul yaktırıyorlar. Devlet ve diyanet gençlere sahip çıkmalı. Çünkü İslam'ı benimseyen hiç kimse
PKK'ya destek vermez” diye konuşuyor. İHH Mardin İl Temsilcisi ve USTAD (Uluslararası Stratejik Tahlil ve Araştırmalar
Merkezi) üyesi Mehmet Timurağaoğlu ise, PKK ve yandaşlarının Kürtlerin içine farklı farklı inançları sokmak istediğini dile
getirerek, “Bir zamanlar ‘biz Hıristiyanlarla amcaoğluyuz' dediler, hatta Kürtçe İncil bile dağıttılar. Bir zamanlar ise,
‘Yahudilerle amcaoğluyuz' dediler. Şimdi de Zerdüştlük ve Yezidiliği çıkardılar. Bu faaliyetler sistematik ve planlı bir şekilde
yürütülüyor. Kürtleri İslam'dan, kültüründen ve asıl kimliklerinden uzaklaştırmayı planlıyorlar. Bu şekilde onları ele geçirmeye çalışıyorlar. Mahalle baskısı ve silah zoru ile milleti susturmaya çalışıyorlar. Artık Kürtlerin yakasından düşsünler.
Bölge halkı insanca yaşamayı hak ediyor” ifadelerini kullanıyor
(29).
Başbakan Erdoğan’da Elazığ Havalimanı’nın açılış töreninde yaptığı konuşmada bu konuya dikkati çekti. Bölge halkının terörle arasına mesafe koyması gerektiğini savunan
Erdoğan, Iğdır'da öğretmenleri PKK'nın elinden alan
köy halkını örnek verdi. Erdoğan,'Bunlara prim vermeyin. Onlar sizi insan yerine koymuyor. 'Sevgili kürt kardeşim bu terör örgütüne tepkini koy ki bölgede abad olmasın. Bu teröristlerin yeri belli. Bunlar zerdüşt. Bunlar Yezidilikten bahsediyorlar. Bu tür ayinleri yapıyorlar.'Terör başta olmak üzere
kronik sorunları kardeşlik ruhuyla dayşanışma halinde aşacağız. Bize husumet besleyen her çevrenin dilediği gibi kullandığı
bu kuklayı, bu maşayı Allah'ın izniyle bertaraf etmek için çok
boyutlu ve kararlı bir mücadele yürütüyoruz'' dedi (30).
Küresel perspektiften baktığımızda Kürtlerin maşa olarak
kullanıldığı Zerdüştlük projesinin mimarı acaba kimler ve ne29
30
Akit. Müslüman Kürt, Zerdüşt PKK’yı desteklemez! 21.10.2012.
AA. PKK Zerdüşt Prim Vermeyin. 20.10.2012.
132
den şimdi bugünlerde gündeme geldi? Özellikle son dönemde
sessiz sessiz dünyadaki krizi izleyen İsrail’in meşhur ”Mesih
Planı” gündemde olmasa da Evanjelistlerin bu plandan vazgeçtikleri yok. Evanjelist Bush’un diskilafiye olması onlar için fazla
bir kayıp değil. Obama’nın etrafının dikenlerle çevrili olması ve
giderek sıkıştırılması, Ortadoğu’daki karışıklığa farklı bir bakış
açısı getirmektedir. Obama ikinci defa seçilir seçilmez İsrail’in
Gazze’ye düzenlediği kanlı savaş, bu hoyratlığın işaretidir. Güç
bizde, ABD arkamızda, son Filistinli’yide öldürür bu sorunu
kökünden çözeriz yaklaşımı devam ediyor. Düşünce itibariyle
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ında üyesi olduğu Hüccetilerle birlikte aynı düzlemde olan Evanjelistlerin birlikte aynı
amaca hizmet ederek bölgeyi karıştırmak istemeleri sıradan bir
durum değil. Suriye krizi ile Ankara, İsrail ve İran’ın ortak çalıştığını daha yeni anladı. ABD’nin kredi notunun düşürülmesinin arkasındaki hedef hem önümüzdeki seçimlerde 2008′de
başlayan ekonomik kriz, Avruapa’da Yunanistan’ın ardından
İtalya, ispanya ve Portekiz ekonomilerini de batırmaya, Alman
ve Franszıların bu ülkeleri ekonomik olarak tamamen işgal etmesine gebe. Arap baharının Arap kışına dönüşmesi, Ortadoğu’nun karışması bir tesadüften ibaret değildir. 2001′de
ABD’nin Afganistan’dan sonra Irak, İran ve Suriye ile birlikte
Sudan’ı değiştirme düşüncesi ise son düzlükte İran’ı yanına
çekme stratejisine dönüştü… Buradaki en büyük etkenlerden
biri Evanjelistlerin Obama üzerinde baskı oluşturmasından
kaynaklanmaktadır. Pentagon’un 120′ye yakın ülkede gizli savaş yürütüyor olması ve El-Kaide’den sonra yeni bir hedef belirleme düşüncesi ise önümüzdeki dönemde Evanjelistlerin tüm
etkinliklerine rağmen yerine getirilmesi zor gözüküyor. Küresel
baronların bu süreci atlatmak için ellerindeki son kozu oynayacakları zaten 2008′in ortalarında ve son Washington toplantısın
da ortaya çıkmıştı. Tür askerine korkusuzca ve dengeleri gözetmeden saldıranların neye hizmet ettikleri biraz perdenin
arkası ile ilgili.
133
Bu bağlamda Abdullah Öcalan diskalifiye edildi, PKK barış
istedi, yok istemiyor tartışmaları anlamlıdır. Malum, devletin
başındaki şahısta PKK’yı Öcalan’nın yönettiğini zannederek
uzun bir süredir onunla istişare ediyordu. Silvan’dan sonra
uyandı ama geç uyandı. 2009′dan beri söylenen uyarıları dikkate almayan, saçma sapan danışmanlar – görevlendirmeler ve
YAŞ kararları alan bir strateji ile ancak buraya kadar… İstediğimiz kadar PKK’ya, KCK’ya operasyon yapalım. Kiminle ve
ne ile yapacaksın. Karlofça’dan beri savaş kazanamayan ve
Mustafa Kemal’den itibaren alt yapısını Alman bir generalin
kurduğu ve içerisinde PKK’lı, CIA’cı ve MASON BEKTAŞİLER’in kol gezdiği bir ordu ile mi operasyon yapacaksın?
PKK’lı bir itirafçı diyor ki; Bize haritalar getirildi. Askerî, özel
haritalar. Krokiler de vardı. Karakolların nerede olduğunu, asker sayısı, mühimmat durumu, komutanların özel ve genel durumları gibi bilgiler gelirdi. Devamında rütbeliler Kandil’e gidip geliyordu diyor. Yahu kardeşim bunların olduğunu bizler
bu halimizle 1999′dan beri biliyoruz da, siz devletin yöneticileri
bunları bilmiyor musunuz. Hala anlamadıkları şey şu; MASON
BEKTAŞİ sisteminin 150 yıllık bir sistem olduğunu ve bunların
temizliği yapılmadan ”sa-va-şı-la-mayacağı. Kimseye güvenemez ve hamle yapamazsınız.. Orada ölenler yine Müslüman
Türk askerleri olacak. Diğer hainlerde elleri bellerinde ayinlerini yapmaya devam edecekler. Unutmamak lazım, Türkiye’yi
değiştiren AKP değil, AKP’yi değiştiren Türkiye’dir. Bundan
sonraki değişimde yine milli irade ile olacaktır. Yaşanan olaylara -Ortadoğu’da karışıklık veya PKK’nın barış istemiyoruz saldırıları- nazarı ile bakmak sadece bir gaflet ve basiretsizliktir.
PKK’yı elindeki figüranlarla 4-5 parça halinde kullananlar ise
küresel baronların Ortadoğu temsilcisi kanalı ile sürdürülmektedir. Bölgedeki en büyük kanlı stratejileri ise Şİİ-ALEVİNUSAYRİ üçgenidir. Bir nevi Şİİ HİLALİNİN MASON BEKTAŞİ versiyonudur. Tatar İsmail Gaspıralı’nın ifade ettiği gibi
İslam en büyük darbeyi Moğol istilası ile yemiştir. Bir nevi Osmanlı’da bu daralma ve baskılar sonucunda ortaya çıkmıştır…
134
Mevlana ve Yunus Emre’ler ise bu yıkıntılar arasında doğmuştur. O yüzden meseleye ümitsizlik nazarı ile bakmak beyhudedir. Allah’a inanlar üzerlerine düşen vazifeyi bihakkın yerine
getiriyorsa zafer yakındır..O yolda dökülecek her kan kutsal ve
gereklidir. Ne baştakilerin basiretsiz ve gaflet içinde olmaları ne
de Yaratan’a yakın kalplerin azlığı- bu işin önüne perde olamayacaktır. Ortada olan ve görünmeden yaşanan bir -DİN’LERsavaşı vardır. Bir tarafta Evanjelist-Siyonist-Zerdüşt Tapınakçı
kadroları ve diğer tarafta Müslüman Türk evlatları. Bir taraf
hem para hem sayı olarak çok önde… Diğer taraf ise hem maddi hem de sayı olarak çok geride. Ancak aradaki en büyük fark;
üç harf. Bir taraf kan, diğer taraf Hak diyor ( 31).
İlk ve son sözü her zamanki gibi yine Hak söylüyor; ”Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah Aziz (mutlak izzet ve
ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir. Hakim (her
hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır” ( 32).
Altıncı Bölüm
PKK'ya ihale edilen yeni görev
'İnternet andıcı' davasının en önemli sanıklarından olan ve
hakkında tutuklama kararı bulunan Tümgeneral Mustafa Bakıcı'nın Kuzey Irak yolunu kullanarak Türkiye'den kaçtığı ortaya
çıktı. Ergenekon davasında müebbet aldı. Şırnak'ta 23. Tümen
31
Polat, Rauf Atilla. Evanjelist PKK’nın Zerdüşt Kalkışması…
18.08.2011. İnternet ulaşımı
32 Kuran’ı Kerim. Fetih Suresi 7.Ayet
135
komutanlığı yapan Bakıcı, hakkındaki tutuklama kararına rağmen Ağustos 2011'de tümgeneralliğe yükseltilmiş ancak daha
pasif bir göreve getirilmişti. Bakıcı, 2008-2009 tarihleri arasında
Genelkurmay İç Güvenlik Harekât Daire Başkanlığı görevini
yürütürken aynı zamanda bilgi destek daire başkanlığına
vekâlet etmişti. Ancak onun ismini 23. Tümen komutanı iken
duymaya başladık. Gelin onunla ilgili en önemli tartışmayı hatırlayalım... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim mitingi
yapacağı 24 Mayıs'tan birkaç gün önce 12 Mayıs 2011 tarihinde
Şırnak'ta 12 PKK'lı öldürüldü. Askerler, Tümgeneral Bakıcı'nın
talimatıyla cesetleri almayarak arazide bıraktı. Sivil insanların
sınırı geçerek cesetleri getirmesine göz yumuldu. Daha sonra
öldürülen militanların, örgüte yeni katılan tecrübesiz gençler
olduğu anlaşıldı. Bakıcı, cenazeleri adli tıp uzmanının bulunduğu Diyarbakır veya Malatya'ya göndermek yerine Şırnak'a
getirdi. Cenazeler üzerinden Güneydoğu'da büyük olaylar yaşandı. 2. Ordu komutanı, Şırnak'a gelerek olaylara el koydu.
Aynı Bakıcı, 12 PKK'lının öldürülmesinden bir hafta önce
çevresindekilere bile haber vermeden Kuzey Irak'a gitmişti.
Yüksek rütbeli bir subayın teklifsiz bir şekilde Kuzey Irak'a
gitmesi ve bunu gizli tutması kafalarda soru işaretlerine neden
olmuştu. Bakıcı'nın orada kimlerle gizli görüşmeler yaptığı ise
hâlâ bilinmiyor. Mustafa Bakıcı'nın yine aynı yolu yani Kuzey
Irak yolunu kullanarak Rusya'ya kaçtığı ortaya çıktı. Burada,
Bakıcı'nın Genelkurmay'daki görevinin İç Güvenlik Harekât
Daire başkanı olduğu bilgisini bir kez daha hatırlamakta fayda
var. Türkiye'de bunlar yaşanırken, dünya da bir başka olayla
sarsıldı. Sekiz Türk ve bir Yunanlıyı öldüren Milliyetçi Demokratik Parti'nin bünyesinde Alman istihbaratına mensup 100'e
yakın köstebeğin olduğu ortaya çıktı. Bu sayı size küçük gibi
gelebilir ancak bu, söz konusu partinin yüzde 15'i demekti.
Devlet-terör örgütü ilişkisi, üzerinde çok derin incelemeler gerektiren bir konu. Ancak el yordamıyla, hasbelkader öğrendiğimiz bilgilere baktığımızda dünyadaki bütün terör örgütlerinin ya kendi devletinin ya da bir başka devletin yardım ve ya136
taklığıyla ortaya çıktıkları, hayatlarını bu yolla devam ettirdikleri çok net bir şekilde görülüyor. PKK'nın da her kritik evrede
ortaya çıkıp provokatif eylemlerde bulunması ve süreçleri statükonun istediği yörüngeye sokması, bu örgütün ne işe yaradığını iyice tartışılır hale getiriyor.
Bundan sonra üzerinde durulması gereken en önemli konu; PKK'ya ihale edilen yeni görev olacak sanıyorum. Taraf Gazetesi'nden 18 Kasım 2011’de Kurtuluş Tayiz'in yazdığı yazı da
bu konuyu iyice deşifre ediyordu. Tayiz, bakın ne diyor: "Kürt
medyasındaki Gülen düşmanlığı, 1990'lar Türkiye'sini ve 28
Şubat medyasını hatırlatıyor bana. İstihbaratın aşırdığı Gülen
videoları her akşam haber kanallarının birinci gündemiydi. Gazetelerin manşetleri de öyle. Devletin eski sahiplerinin veya
askerî bürokrasinin Gülen düşmanlığını sanki bugün PKK devralmış gibi davranıyor. Yayınlarda kullanılan jargon 28 Şubat
medyasından, OdaTv ve İşçi Partisi'nden tanıdık. Hatta bu konuda neredeyse birebir aynı sözcük ve kavramları kullanıyorlar.''
PKK; artık devlette bazı birimlerin faaliyet gösteremez hale
geldiği konulara el atıyor ve Gülen hareketiyle mücadele işini
üzerine alıyor. Bu da PKK'nın aslında nasıl bir örgüt olduğunu
net bir biçimde gözler önüne seriyordu. Bakıcı olayı, Alman
İstihbaratı'nın yaptıkları, Aselsan'daki mühendislerin ölümü,
Abdullah Öcalan'ın Turgut Sunalp tarafından serbest bıraktırılması vs. Bunların hepsi aslında terör örgütlerinin bir simülasyondan ibaret olduğunu ortaya koyuyordu. İyice anlaşılıyor
ki devletler terör örgütlerini istediği zaman devre dışı bırakabiliyor. Yeter ki bu konuda iyi niyetli ve kararlı olunsun ( 33).
PKK politikalarını yakından takip eden Kurtuluş Tayiz'in
yazısı, muhafazakâr medyacıların da ilgisini çekti. (Taraf, 18
Kasım) Tayiz, Fırat Haber Ajansı'ndan internet sitelerine, PKK
uzantısı medyanın, Fethullah Gülen Cemaati'ne niye yüklendi33
Kamış, Mehmet. PKK'ya ihale edilen yeni görev. Zaman Gazetesi 19.11.2011.
137
ğini sorguluyordu. Mesela PKK komutanı Murat Karayılan,
kasım başındaki bir söyleşisinde, elinde cemaatle ilgili dosya
bulunduğunu... Bu dosyayı Türkiye'deki TV ve gazetelerle paylaşmak istediğini söylüyordu. Dosyaya verdiği isim neydi dersiniz?
Sıkı durun: "Yeşil Ergenekon"! Kurtuluş Tayiz ayrıca
PKK'nın kullandığı dilin, 28 Şubat darbe medyasının kullandığı
dile benzemesinin altını çiziyor. Sonra da, "PKK'nın bu Gülen
düşmanlığı nereden çıktı" diye soruyor: Nasıl oldu da PKK çevresi cemaati neredeyse "baş düşman" ilan etti? Yazar bu soruya
cevap ararken, Leonardo Di Caprio'nun başrolünü oynadığı
"Inception" filmine gönderme yapıyor ve PKK'nın kafasına bu
fikri Ergenekon yapılanmasının, derin devletin soktuğunu söylüyor.
"Kurtuluş Tayiz yanılıyor" diyemem. Çünkü seçim döneminde PKK-BDP çizgisinin güttüğü inanılmaz politikalara hep
birlikte şahit olduk: Güneydoğu'da CHP'yi, hatta yer
yer MHP'yi desteklediler... Daha ne olsun!Ayrıca "sivil iktidarla" değil, "askeri vesayetle" ittifak kuruyorlar. "Kimle savaşıyorsak, barışı da onunla yaparız" diyerek askere göz kırpıyorlar.Dolayısıyla, askeri vesayetin hedefe koyduğu, Ergenekoncuların "bitirme planları" yaptığı Gülen cemaatine, onlar da yükleniyor. Bu analize kategorik bir itirazım yok. Ama bence
PKK'nın Gülen düşmanlığının daha basit bir açıklaması var...
Başbakan Erdoğan, seçim konuşması için Diyarbakır'a gittiğinde hep iki temayı öne sürüyor:
1) "Kimlik" politikasına karşı, "cüzdan" politikası. Yani
ekonomik kalkınma...
2) Din bağı, din kardeşliği... Niye? Çünkü Kürt vatandaşların yarısı BDP'ye oy verirken, diğer yarısı AK Parti'ye oy veriyor. Bu gerçeği oluşturan dinamiklerden biri de, elbette Başbakan Erdoğan'ın altını çizdiği din kardeşliği...Bu durum,
PKK'nın, "Kürt sorununun temsilcisi benim" iddiasını havada
bırakıyor.Gelelim Cemaat faktörüne: Gülen cemaatinin üyeleri
138
her yerde olduğu gibi, Güneydoğu'da da fedakârca çalışıyor.Ne
mi yapıyorlar? Örneğin "Okuma Salonları" adlı bir girişimleri
var. Yoksul ailelerin çocuklarına ekstra öğretim görme imkânı
sağlanıyor.
Ben geçen yıl Diyarbakır'a gittiğimde, bu salonlardan birini
gezmiştim: Okuma salonları, "dershane, kütüphane, yardım
evi, kültür ocağı" arası bir organizasyon. Para talep edilmeden,
çocukların öğretimdeki eksikleri tamamlanıyor. Kimi kırık notlarını düzeltiyor, kimi sınavlara hazırlanıyor.Devletten beş kuruş alınmıyor. Girişimi tamamen gönüllü işadamları finanse
ediyor. Ramazanda çocukların ailelerine erzak gidiyor, akşam
birlikte iftar yapılıyor. 2010 Ağustos ayı itibariyle kentteki 21 okuma salonunda, 4 bin çocuk vardı.Salonu gezdiğimin
ertesi günü, "İslamcı" siyasetten, "Kürt ulusalcılığına" deplase
olan, (BDP'nin bağımsız milletvekili) Altan Tan ile konuşmuştum. Okuma salonlarının asıl işlevinin, Kürt çocuklarını asimile etmek olduğunu söylemişti kaşlarını çatarak! Velhasıl
PKK'lılar... Gülencilerin din kardeşliğini sağlamlaştırdığını...
Yoksul Kürt çocuklara yeni ufuklar açarak, militanlaşmalarını
engellediğini görüyor... Ve fena halde gıcık oluyor! KCK'ya karşı yapılan operasyonların, cemaatin çalışmalarını rahatlattığı bir
dönemde, PKK'nın Gülencilere yüklenmesi normal değil mi?
Olayın bu yönüne de bakmak gerek ( 34).
Terör örgütü PKK, köşeye sıkıştıkça ne yapacağını ve kime
saldıracağını şaşırdı.
Yardımcı Doç. Dr. Mahmut Akpınar, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmaların örgütü telaşlandırdığını söyledi. Bu rahatsızlıktan dolayı,
sadece Gülen Hareketinin değil, bölgedeki önemli din adamlarının da PKK tarafından karaladığını ifade eden Akpınar;
“Marksist bir örgütün bölge üzerindeki uygulamaları sonucunda, bölgede din unsurunun etkisini yitirdiğini görebiliyoruz. Bu
34
Aköz, Emre. PKK niye cemaate düşman kesildi? Sabah Gazetesi,
19.11.2011.
139
açıdan, örgüt Türk ve Kürt halkının ortak paydası olan din unsurunun yeniden canlanmasını istemiyor. Örgüt bundan dolayı
bazı din adamlarını montajlarla, iftiralarla değersizleştirmeye
çalışıyor.”dedi.
Sivil toplum kuruluşlarının bölgede pek fazla etkisinin olmadığını kaydeden Akpınar, bunun yerine eğitim faaliyetlerini
yürüten bazı kurum ve kuruluşların mevcut olduğunu dile getirdi. Bu eğitim kurumlarının, geniş bir tabana yayılması ve örgütlü yapılanmalarından dolayı, PKK’nın bu yapılandan ciddi
rahatsızlık duyduğunu ifade eden Akpınar şöyle konuştu:
“Örgütün eğitim faaliyetlerini hedef almasının nedenleri
arasında, eğitilen bölge insanın dağa çıkamayacağını biliyor. O
kurumlardan geçmiş birinin dini değerlere, ülkenin değerlerine
sahip çıkacağı düşüncesi ile PKK siyasal faaliyetlerinde etkili
olamayacağı endişesi içerisinde. Örgüt bu açıdan, eğitim faaliyetlerinin geleceğine zarar vereceği düşüncesinde ve karşısında. PKK, bölgeden bu dini faaliyetleri yürüten kişileri çıkararak
Stalinist bir baskı kurmayı hedefliyor. Dini unsurlar olmasın,
var olanları da bir şekilde tehditle kaçıralım, düşüncesiyle bölgede baskı oluşturmayı hedefliyorlar. Amaçları kendi egemenlik alanlarını genişletmektir.”
Türk uluslaşma sürecinde de İslam’dan önceki dine ait
vurgular yapıldığını hatırlatan Mahmut Akpınar bu durumu,
Kürt uluslaşma sürecinde de gördüğüne dikkat çekti. PKK’da
İslam’ın Kürt kimliğini yıprattığı düşüncesinin hakim olduğuna
işaret eden Akpınar; “Şimdi gecikmiş bir Kürt buluşması yaşanıyor. Maalesef PKK bunu yapıyor. 21. yüzyılda bu ulaşlaşmayı
yaparken Kürtleri Zerdüştlük Dini’ne döndürmeyi amaçlıyor.
Ancak pragmatist ve popülist bir takım temellerle Kürt halkını
yanında tutmayı amaç ediniyor. Samimi olmaksızın, bir takım
imamlar çıkararak o insanlar üzerinde Kürtlerin hem Kürtçü
damarlarını hem de dini duygularını tatmin etmeyi amaçlıyor.”ifadelerini kullandı.
140
Mahmut Akpınar, bazı aydınların KCK operasyonlarına
gösterdiği tepkiyi de eleştirdi. KCK operasyonlarının bu aydınlar tarafından perdelediğini düşündüğünü kaydeden Akpınar
şöyle konuştu:
"Bunlara, bazı beyaz aydınlar dediğimiz, sistemin kanını
emen, sistemden sağladıkları avantajlarını sürdürmek için PKK
ve KCK üzerinden ayrıcalıklarını sürdürmek eğilimlerindedirler. Bu liberal aydınların etkisinden yararlanan bir kısım aydınlarda o rüzgârın etkisi ile KCK’yı bilmeksizin, BDP’nin tanıtmalarıyla bu yapıyı ılımlı, şirin görme eğilimindedirler. Meselenin
cemaate yansıtılmasına gelince bence orada bir saptırma var.
Meselenin gerçek boyutlarını görmek istemeyenler hedef saptırıyorlar.”
PKK’nın uluslararası boyutları ile ilgili değerlendirmelerde
de bulunan Akdoğan, Ortadoğu yapılandırılırken uluslararası
güçlerin, ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkarmak için PKK’yı
yeniden yapılandırdığını savundu. Suriye ile İran’ın da bölgede
müttefik olduğunu dile getiren Akpınar, Suriye’deki Esad Rejimi’nin ortadan kalkmasının bölgede en çok İran’a zarar vereceğini vurguladı. Suriye yönetimin değişmesinin ve demokratikleşmesi yolunda adımlar atılmasının bölgede Türkiye’nin
varlığını güçlendireceğini anlatan Mahmut Akpınar, “Suriye'nin toplumsal yapısı Türkiye’ye yakındır. Dolayısıyla,
İran’ın ve Suriye yönetiminin bu ülkede bir değişimin yaşanmasını sağlamak isteyen ülkelere karşı tavır alması, yaptırım
kullanması anlaşılabilir bir şeydir.” yorumunda bulundu ( 35).
Güneydoğu’yu ve bölgeyi iyi bilen biri için, hatta sıradan
bir vatandaş için bile şu durumu tesbit etmek zor değildi: "Burada bir PKK, bir de Gülen cemaati var."
30 yıldır PKK terörü ve "Kürt meselesi"nin çözümü konusunda atılmış en önemli adım, 2009’dan itibaren hamiyet sahibi
bazı işadamlarının Doğu ve Güneydoğu'muzla kurmaya başlat35
CHA. Terör örgütü PKK, köşeye sıkıştıkça ne yapacağını ve kime
saldıracağını şaşırdı. 18.11.2011.
141
tığı "gönül köprüleri" oldu. Artarak devam eden bu faaliyet,
yine hem terör hem de "Kürt meselesi"nin çözümünde eğitimle
birlikte en önemli faktör olan din ve din kardeşliğinin bilhassa
"Gülen cemaati" tarafından teoriden pratiğe aktarılmasıyla birlikte yürümektedir. Söz konusu gönül köprüleri ilk kurulmaya
başladığı zaman, terör ve "Kürt meselesi"ni besleyen bazı iç ve
dış çevrelerin bundan ne kadar büyük rahatsızlık duyduklarını
içeride ve dışarıda bazı yayınlarda müşahede etmiştim. O günden başlayan bu rahatsızlıklar, 2011’den sonra daha üst perdeden ve daha geniş çevrelerce dile getiriliyordu.
Türkiye'de KCK ve PKK operasyonlarına karşı çıkan ve
devleti PKK ile masa başında buluşturmaya çalışan bazı liberal
çevreleri anlamak için de Fethullah Gülen Hocaefendi'ye karşı
duyulan ciddî bir rahatsızlığı görmek yetecektir.Meselâ, Kürşat
Bumin, eline fırsat geçtiğini düşündüğünde bu rahatsızlığı bir
şekilde dile getirir. Habermas'la karşılaştırılmak Hocaefendi'ye
artı katkı yapacakmış gibi, bir zaman Hocaefendi'nin Habermas'la karşılaştırılmasını da eleştirmiş bulunan Bumin, meselâ,
İsrail'in nükleer silahlarına karşı çıkmaz ama, İsrail'in var diye
İran'ın da olmalı mı diye üst üste altı yazı yazabilir. İsrail'in
Gazze saldırısına ses çıkarmaz; bir şeyler söyleme mecburiyeti
duyunca da İsrail'i bir cümle ile eleştirip, yazısının kalan kısmını Filistinlileri tenkide ayırır. Dünyadaki 50 milyon Yahudi'nin
sadece 5 milyonunun İsrail devlet sınırları içinde, Ermenilerin
çoğunluğunun diasporada yaşıyor olması Bumin için İsrail ve
Ermenistan devletlerinin varlığına mâni değildir; fakat mültecî
Filistinlilerin varlığının Filistin'dekilerden daha fazla olmasını,
F. Taştekin, S. İdiz ve Amerika'nın Felluce katliamını bile savunabilmiş Cengiz Çandar'ı da yanına alarak, bir Filistin devletinin kurulmasına ve Türkiye'nin BM'de bunu desteklemesine
mâni görür. Bumin, KCK ve hattâ PKK'ya karşı operasyonlara
karşıdır; Hocaefendi'nin "kötek"ten başka bir şeyi hak etmeyen
teröristlere hak ettiğinin verilmesi gerektiğini söylemesini eleştirir; fakat meselâ ABD'nin "el-Kaide" üzerinden Müslümanlara
karşı sürdürdüğü terör savaşını, Üsame Bin Ladin'i hem de
142
başka bir ülke toprağında, hem de yargılamadan öldürüp denize atmasını hiç kınamaz; zaten Ali Bayramoğlu da bu konuda,
"saldırganı en ağır şekilde cezalandırmanın" haklılığından söz
eder. Oysa Ladin 2007’de böbrek yetmezliğinden Pan Amerikan
hastanesinde ölmüştü, operasyon tamamen çakmaydı. Terörstin miadı dolunca çöpe ayılır. PKK gibi örgütler uluslararası
güçlerin oyuncağıdır.
Yazar Bumin, Aysel Tuğluk'un seçimlerden 5 hafta önce
sarf ettiği "Çok kötü şeyler olacak..." sözünü tehdit değil tesbit
olarak niteler ama aynı günlerde Mahmut Alınak'ın "Seçimlerden sonra AKP hükümeti 6 ay içinde düşürülecek" sözünü
duymaz. Tabiî, daha sonra PKK'nın Çukurca ve Silvan saldırıları aleyhinde tek kelime yazmadığı gibi, 25 askerimizin şehid
edildiği son Çukurca saldırısı hakkında söylediği de sadece "8
koldan yapılan terör saldırısı" ifadesinden ibarettir; ne bu saldırıyı kimin yaptığını kaydeder, ne de bir kınama cümlesi olsun
sarf eder.
BDP'nin özerklik ilanı çalışmalarını sadece zamansız görerek eleştirir; Öcalan için "bölücübaşı" tabiri kullanılmasını da
kınar. AB'yi Egemen Bağış'a dayanarak bir barış birliği olarak
gören Bumin, Almanya'da Türklerin vahşice öldürülmesini ise
ne görür, ne duyar. "Türk Milleti" tabirinden ya da Türk Milleti'nin övülmesinden de öyle rahatsızdır ki, Sayın Ulaştırma Bakanımızın söylediği "Son yaşadığımız Van depremi bir kez daha göstermiştir ki, Türk milleti büyük bir millettir..." değerlendirmesini hazmedemez ve sanki sayın bakan "Türk milleti tek
veya en büyük yardımsever millettir." demiş gibi, yardımseverliği millîleştirme olarak tenkit eder. "Kürt meselesi"ni, KCK ve
PKK operasyonlarını anlamada işte bir ölçü (36).
36
Ünal, Ali. 'Kürt meselesi' ve 'Gülen Cemaati' rahatsızlığı. Zaman
Gazetesi, 26.11.2011
143
Yedinci Bölüm
KCK: Paralel Devlet
10 yıl önce bir kısmı gözaltına alınıp serbest bırakılan 300
PKK’lı, bugün KCK’nın ana kadrosunda yer alıyor. O zaman
görmezden gelinen örgüt üyeleri, şimdi ülkeyi tehlikeye sürüklüyor. Planlardan biri, BDP’nin kapattırılması. KCK/PKK yapılanması, eylem türleri ve kirli, derin ilişkileriyle farklı bir örgüt
profili çiziyor. Sıradan bir gerilla hareketi olmaktan çıkan örgütün tüm ayakları sürekli hareket ve gelişim hâlinde. Hem silahlı
çatışmayı sürdürüyor hem kendilerine örtülü destek veren siyasetçilerin üzerindeki baskıyı sürdürüp olmadık işler yaptırıyor hem de topluma karşı psikolojik harekât uyguluyor. İddia144
ya göre, KCK/PKK, Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) Anayasa Mahkemesi tarafından bir an önce kapatılmasını istiyor.
Bunun için de parti temsilcilerini, KCK ile irtibatını güçlendirecek şekilde yönlendiriyor. Çünkü, bir Kürt partisi daha kapatılırsa oluşacak mağduriyet psikolojisi örgüte yarayacak. Hatta
KCK, partinin kapatılması için mayıs ayını milat olarak seçti.
Mayısa kadar ya dava açılmış olacak ya da parti, kapatılmayı
sağlayacak eylemlerin içine çekilecek. Bu yönde talimatlar çoktan verildi. BDP’li siyasetçilerin “Ben de KCK’lıyım” diye kendini ihbar etmesinin altında yatan sebep bu.
Diğer taraftan yargı organlarının yürüttüğü KCK operasyonlarının devam edeceği söyleniyor. Alınan bilgilere göre,
Abdullah Öcalan’ın avukatlarını da kapsayan operasyonların
perde arkasında ilginç bilgiler var. Adı geçen avukatlar, Öcalan-Kandil-Avrupa arasında KCK’nın talimatlarını taşıyan kişilerden oluşuyor. Özellikle İrfan Dündar, yurtdışında olduğu
için yakalanmayan Mahmut Şakar gibi kişiler avukat operasyonunun ‘kilit isimleri’ konumunda. Öcalan ile Dündar’ın 120,
Mahmut Şakar’ın 74 görüşme yaptığı tespit edildi. Görüşmelerin çoğunda eylem kararı alındı ve sonrasında birtakım saldıralar gerçekleşti. Öcalan’ın Haziran 2004’ten itibaren avukatlar
aracılığıyla KCK’nın silahlı kanadına saldırı talimatları verdiği
artık kesinlik kazanmış durumda. Gözaltına alınan avukatların
içinde Öcalan ile görüşmeyenler olsa da, çoğu KCK yapılanmasındaki ‘Hukuk birimi’ içinde yer alıyor. Öcalan’ın vekâlet verdiği avukat sayısı aslında 250 civarında ve önemli bölümü KCK
yapılanmasında ismi geçmeyen kişilerden oluşuyor.
KCK’nın örgüt şemasına bakıldığında operasyonların kimlere yapılacağı anlaşılıyor. KCK’nın ovadaki vesayetini sağlamanın vasıtası görülen kişi ve kurumlara karşı yeni operasyonlar yapılacağı söylenebilir. Zira bazılarına göre sıradan bir şema
olarak nitelendirilen yapılanmanın unsurları bir bir harekete
geçiriliyor. KCK/PKK bu şekilde canlı tutuluyor. KCK-BDP ilişkisinin bir an önce ortaya konulup partinin kapatılması örgütün
istediği bir şey. Diyarbakır’da görülen KCK davasında çıkacak
145
bir karar BDP’nin örgütün yan kuruluşu olduğunu ortaya çıkaracak, dolayısıyla partiyi suçlu konumuna getirecek. Bu sonuçların doğuracağı problemler hesaba katıldığında Türkiye’nin
önümüzdeki süreçte yine KCK üzerinden bir kaosun içine sürüklenmek istendiği ifade edilebilir.
Peki, bazı siyasiler ve gruplar tarafından eleştirilen KCK
operasyonları gerçekten haksız mı? Sorunun cevabını bulmak
için, gözaltına alınan veya tutuklananların geçmişlerine bakmak gerekiyor. Mesela Öcalan’ın avukatlığını yapan hukukçuların önemli kısmının KCK sözleşmesinde geçen yemini ettikleri belirtiliyor. Aslında sorulması gereken soru şu: KCK yapılanması nasıl oldu da bir anda çok sayıda dernek, vakıf ve sendika içinde yer alabildi ve bazı kişiler üzerinden örgütü yönlendirmeye başladı? Bunun için biraz geriye gitmekte fayda var.
Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanıp tutuklanmasından sonra
örgüt bir bocalama dönemine girdi. Fakat, artık adına Ergenekon denen yapılanma daha önce PKK ile zayıflayan ilişkisini
yeniden tesis etmeye başladı. ‘1999 Ergenekon-Analiz-Yeniden
Yapılanma’ belgelerinde geçen ‘terör örgütleri ile işbirliği’
maddesi bu dönemde ortaya çıkıyor. Bu sürede dokunulmayan
Ergenekon kendisini 2001’den başlamak üzere yeniden yapılandırdı. Son olarak 2002 yılında mevcudiyetini resmileştirdi.
Bu belgelerin hepsinde ‘faydalanılması gereken terör örgütleri’
listesinde PKK hep bir numara oldu. Bir iddiaya göre, Ergenekon yapılanması örgütün yeniden yapılandırılması için harekete geçti ve bazı subaylar örgüte katıldı. 2001’de dağdakiler dâhil
şehirde yaşayan 300 kişilik bir PKK’lı listesi güvenlik birimleri
tarafından dönemin Adalet Bakanlığı’na sunuldu. Hatta o tarihte birçok kişi örgüte yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklandı; ama tuhaf bir şekilde serbest bırakıldı.
Örneğin bu kişilerden biri şu anda PKK’nın medya ayağının
önemli ismi olan Baki Gül’dü. 300 kişilik listedeki kişiler hakkında somut deliller olmasına rağmen işlem yapılmadı, yapılanlar ise düzeltildi. Tuhaf bir el, 2001’de hazırlanan 300 PKK’lı
listesini sümen altı etti. Aksiyon’un yıllar sonra ulaştığı listede
146
ilginç isimler var. Bugün adı KCK ile anılan ve yapının ‘beyin
takımı’ olarak geçen kişilerin ismi ön planda. O listede adı geçenlere yönelik herhangi bir hukuki işlemin yapılmamış olması
PKK’yı yeniden toparlamaya yetti. 2002 örgütün yeniden dirildiği yıldı. Sonrasında 2004’te çıkartılan ‘savaş’ kararı ile
KCK/PKK güçlenerek ortaya çıkan bir yapı oldu.
Bugünkü neticeden dönemin Adalet Bakanlığı sorumlu tutuluyor. İşin ilginç tarafı, şu anki KCK davasında adı geçenlerin
yüzde 90’ı 2001’deki listede yer alıyor. Bu kişiler KCK’nın ana
damarlarını oluşturan mevkilerde görevli. Yine güvenlik güçleri tarafından 2010’da hazırlanan 300 kişilik bir başka listede aynı kişilerin adı geçiyor. Ancak bu kez iş şansa bırakılmadı. Bazı
şahıslar KCK operasyonlarında gözaltına alınırken bazılarının
ismi yerel güvenlik birimlerine ve gümrük kapılarına verildi.
Bu isimler aynı zamanda İnterpol’e bildirildi. Listede Aleviler
üzerinde ayrıca çalışılmış. KCK’lıların yüzde 40’ının Alevi kökenli olduğu ileri sürülüyor. Özellikle Tunceli kökenli Alevilerin örgütteki varlığının artması ayrı bir tartışma konusu. Kripto
Ermeniler olarak işaretlenen isimler de dikkat çekiyor.
KCK/PKK yapılanmasının kendi yayın ve medya organları
aracılığıyla psikolojik savaş yürüttüğünü söylemek mümkün.
Bu savaşı veren, çoğu zaman bazı sivil toplum oluşumlarına
yönelik kara propaganda yapan ve KCK’nın yayın akışını düzenleyen üç isim ön plana çıkıyor: Baki Gül, Mustafa Karasu ve
Duran Kalkan. Bu kişilerin ortak noktaları bir hayli fazla. Örgütte ‘yönetici’ adına birçok açıklamayı bu kişiler yapıyor. Bu
şahıslar özellikle Fethullah Gülen Hareketi’ne yönelik başlattıkları kara propaganda ile Kürtler üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Üç kişinin derin kadronun bir parçası olması ve birlikte
çalışması dikkat çekici. Duran Kalkan ve Mustafa Karasu,
PKK’nın kuruluş aşamasında yer alan ve Ankara Grubu olarak
bilinen ekipten. Özellikle Karasu’nun Ergenekon bağlantısı,
tanıklar ve birtakım belgelerle sık gündeme geldi. Örgütün şahin kanadını Cemil Bayık ile birlikte bu kişiler yönetiyor. Fakat
örgütte sevildikleri pek söylenemez. Hem Kalkan hem de Kara147
su’nun muhtemel bir operasyonda Türk güvenlik güçlerinden
çok, kendi militanları tarafından öldürülmekten korktuğu belirtiliyor. Bu aynı zamanda onların sağ ele geçirilmesini istemeyenlerin de beklentisi. Derin devlet ve KCK/PKK, üç kişinin sağ
ele geçirilmesi durumunda örgütün bütün karanlık ilişkilerini
ortaya dökmelerinden korkuyor ve bu yüzden tetikte bekliyor.
Dolayısıyla bu kişilerin hayatta kalma şansları neredeyse yok
gibi.
Derin kanatla birlikte çalışan ancak pek bilinmeyen diğer
isim Baki Gül ise ‘Derin’ kadronun önemli ayağını oluşturuyor.
PKK yanlısı TV ve gazetelerde boy göstermesiyle tanınan
Gül’ün geçmişinde izah etmekte zorlandığı karanlık noktalar
bulunuyor. Sümen altı edilen 300 kişilik listede adı kırmızı kalemle çizilenlerden. Gül’ün karanlık ilişkileri örgüt içinde de
biliniyor. Tunceli merkeze bağlı Okurlar nüfusuna kayıtlı 1974
doğumlu Gül’ün adı ‘derin kadronun basıncısı’ olarak geçiyor.
2001 yılında adı listede olmasına rağmen Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen basın konferansına katıldığını tanıklar anlatıyor. Zaman zaman kırsalda bulunan, örgüt kamplarını dolaşan Gül,
‘PKK medyasının her şeyi’ olarak da anılır. 2004 yılında hakkında örgüt üyeliğine dair çok sayıda belge ve delil olmasına
rağmen adliyede serbest bırakılması kafaları karıştırdı. Çünkü
kendisinden daha az örgüt bağlantılı olan arkadaşları tutuklanıp cezaevine gönderilirken, o ‘gizli el’in kurtardıkları arasındaydı.
KCK/PKK içinde başlayan ve giderek derinleşen diğer bir
kavga Alevi-Sünni çatışması. Derin Alevi kanat çözüm istemiyor ve sürecin bu şekilde devam etmesinden yana. Örgütte hayli etkili konumda olan Aleviler KCK/PKK yapılanmasını da şekillendirecek güce sahip. Ancak Sünni PKK’lılarla son dönemde
araları açılıyor. Önce Zazalarla çatışmaya giren Aleviler onları
örgütten uzaklaştırmayı başardı. Şimdi ise Sünni örgüt mensuplarını sindirmeye çalışıyorlar. Kendilerinden yana olmayanları yetkisizlendiren Derin Alevi kadro şu anda örgütün tek
hâkimi durumunda. Onlar KCK’yı yönlendirdiği gibi, örgüt
148
adına resmî görüşmeleri de yapıyor. Mustafa Karasu isminin
sık sık görüşmelerde geçmesi boşuna değil.
KCK yapılanması şeması içinde siyasi alan kısmında yer
alan Kürdistan Aleviler Birliği, tam bir örgüt okulu olarak çalışıyor. KCK bir dönem DHKP-C’nin etkili olduğu ve kullandığı
Alevi vatandaşlarımızı aynı yöntemle kullanıyor. Daha çok
“Ali’siz Aleviliği” savunan ve İslamiyet karşıtı bir propaganda
yürüten örgüt, Alevileri, dinî duygularını istismar ederek örgüte kazandırıyor.
İstihbarat birimleri, son dönemde örgüte katılanların dinîmezhebî profilini çıkarmış. Buna göre, örgüte katılanların yüzde 60’ı Alevi kökenli, yüzde 35’i Sünni, yüzde 5’i ise diğer dinlere mensup. Aslında bu durum geçmişten beri devam ediyor.
300 kişilik listede Tuncelili ve Alevi olarak geçenlerin sayısı ise
25.
KCK, Kürtleri fişliyor KCK/PKK yapılanmasının kent meclislerine bağlı mahalle örgütlenmeleri adı altında istihbarî bilgi
toplama dışında bölgede yaşayan Kürt vatandaşları da bir bir
fişlediği ortaya çıktı. Operasyonlarda ele geçirilen dokümanlar
arasında çok sayıda kişiye ait özel bilgilere ulaşıldı. Bu bilgiler
Diyarbakır merkeze gönderilmek üzere her ilin Kent Meclisi
tarafından tanzim ediliyor. 28 Şubat’takileri aratmayan türden
fişlemeler dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. Örneğin, bir şahısla
ilgili fişlemede maaşı, kaç çocuğu olduğu, çocuklarının yaşı,
hangi okula gittikleri, bir cemaat veya vakıfla ilgisi olup olmadığı gibi bir dizi soruya cevap aranıyor. A. isimli şahıs hakkında tutulan fişleme raporunda şöyle deniyor: “Bu Kürt bizden
değildir. Kendisi Kürt, karısı Kürt ve yerli olmasına rağmen
örgüte yardım ve destekte bulunmuyor. Üç çocuğu var. Bir çocuğu … cemaatine ait okuma salonuna gidiyor. Ama büyük kızı
bir yere gitmiyor, biz bunu kullanabiliriz. Ayrıca aile namaz
kılıyor ve x televizyonlarını seyrediyor. Küçük oğulları girdiği
sınavlarda başarılı oluyor, xx dershanesine devam ederse gerçek bir Kürt olmaktan çıkacaktır. Bu ailenin en az bir ferdini
149
kazanmalıyız.” Kişilerin ne zaman eve girip çıktıkları, hangi
komşularıyla samimi oldukları dahi fişlemelerde yer alıyor.
Gizlenen listeden bazı isimler 2001 tarihinde hazırlanan,
dağdaki teröristleri kapsayan ancak onlara yardım eden veya
onlarla irtibatlı olanların da yer aldığı listede ilginç isimler bulunuyor. Bugün KCK yapılanmasında da bu isimleri görmek
mümkün. Söz konusunu listede şu anda örgütten ayrılanlar da
var. Bunlardan biri Osman Öcalan. Hâlen geçerli olan isimlerden bazıları ise şöyle: Zübeyir Aydar, Remzi Kartal, Rıza Altun,
Duran Kalkan, Murat Karayılan, Ali Haydar Kaytan, Gülüşan
Sever, Sakine Cansız, Nilüfer Koç, George Aryo, Gönül Tepe,
Nuriye Kespir, Muzaffer Ayata, Sabri Ok, Makbule Eksen,
Dündar Alparslan, Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Dursun Ali
Küçük, Pınar Yıldırım, Mustafa Okçu, Suna Parlak, Rukiye İncesu, Baki Gül, Reşat Ok, İrfan Dündar, Mahmut Şakar, Osman
Özçelik, Hüseyin Cengiz, Fatma Gül, Mehmet Gündüz, Nedim
Seven, Ruhşen Mahmutoğlu, Hamit Bayram, İsmet Öğet, Fehmi
Atalay, İsmail Nazlıkul (Kasım Engin), Nurettin Demirtaş, Sebehat Tuncel, Bengi Yıldız, Nejdet Atalay, Lokman Özdemir
(37).
Akit'in Ankara Temsilcisi ve Yazarı Yener Dönmez, Öcalan'ın orijinal el yazısı ile verdiği eylem talimatına
ulaştı. Mektubu Öcalan Temmuz 2011’de yollamıştı. Öcalan'ın
İmralı'dan örgütü yönettiği; avukatları aracılığıyla sözlü ve yazılı talimatlar ilettiği çokça yazıldı çizildi.. Ama bizzat Öcalan'ın
kaleme aldığı böyle bir mektuba hiçbir gazeteci ulaşamamıştı.
10 sayfalık bu mektup çoğaltılarak tüm örgüt üst yöneticilerine
dağıtılmıştı. Nitekim mektup Siirt Pervari'de 19 Ağustos
2011'de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada ölü ele geçirilen
sözde Botan Eyalet Sorumlusu Zerdeşt Kod adlı Ali Gezer'in
cebinden çıktı. Öcalan'ın mektubu örgüt yöneticilerine avukatları aracılığı ile ulaştırıyordu. Öcalan önceden kaleme aldığı 10
37
Söylemez, Haşim. KCK’nın amacı BDP’yi kapattırmak. Aksiyon.
30.11.2012.
150
sayfalık talimat mektubunu avukatlarına, emniyet güçlerinin
ele geçirdiği tarihten 23 gün önce yani 27 Temmuz 2011'de yaptığı görüşmede verdi. KCK operasyonunda gözaltına alınan
avukatların Öcalan'dan aldıkları talimat mektubunu çoğaltarak, BDP ve KCK yöneticileri üzerinden Kandil'deki örgüt
yöneticilerine ulaştırmıştı. Mektubun bir başka nüshasının
ise PKK'ya yakın olan ANF ve Roj Tv gibi yayın kuruluşlarına dağıtıldığı ve bu sayede kamuoyunun yanlış yönlendirilmeye çalışıldığı ortaya çıktı. Şok mektupta terörist başı, PKK
militanları ve KCK yöneticilerine talimatlar yağdırıyor; örgütün pasif durumdan çıkarak, aktif olarak eylemler yapmasını
emrediyordu. Öcalan, mektubunda şöyle diyordu: “Kandil de,
BDP de şunu bilmeli, ikide bir ‘Biz halkı tutamıyoruz, biz
kitleyi durduramıyoruz, kitle patlama noktasındadır' diyorlar. Bırak o zaman patlıyorsa patlasın. ‘Sorun çözülmezse
devrimci halk savaşını başlatırız, savaşa da barışa da hazırız'
diyorlar. Seni tutan mı var, yap! Yapar mısın yapamaz mısın
sen bilirsin.”
Nitekim mektuptan 23 gün sonra 19 Ağustos'ta örgütün
sözde Botan Eyalet Sorumlusu Zerdeşt Kod adlı Ali Gezer'in
asker kıyafetiyle şehre inerek, Pervari'de karakola saldırı gerçekleştirmiş, çıkan çatışmada ölü ele geçirilmişti. Öcalan'ın talimat mektubu bu örgüt yöneticisinin cebinden çıkmıştı. 19
Ağustos 2011'deki bu saldırıyı gerçekleştiren Zerdeşt Kod adlı
Ali Gezer ile Ferzat Nucevan adlı PKK'lı alkollüydü. Teröristlerin adli tıp raporlarında incelemenin iki gün sonra yapıldığı ve
saldırı anında teröristlerin yaklaşık 150 promil alkollü oldukları
tespitine varıldı. Başbakan Erdoğan, örgüt yöneticilerine ulaştırılmış olan bu şok Öcalan mektubundan haberdar edildi. Devletin zirvesinde bir dizi görüşme gerçekleştirildi. Başbakan Erdoğan ve devletin zirvesine, Öcalan'ın dağa nasıl eylem talimatı
verdiğinin yol haritası en ince ayrıntılarına kadar anlatıldı. Öcalan'ın avukat görüşmelerinin engellenmesi kararı, ele geçen bu
mektup ve ardından yapılan görüşmeler üzerine alındı. Böylelikle Başbakan Erdoğan'ın “Öcalan İmralı'dan PKK'ya talimatlar
151
verdiği için görüşmeleri yasaklandı” açıklamasının perde arkası
aralanmış oldu. Terörist başının 10 sayfa olarak kaleme aldığı
mektubun tamamı incelendiğinde PKK ve KCK'ya yönelik talimatların yer aldığı göze çarpıyordu. Öcalan mektupta örgütün
artık pasif durumdan çıkmasını ve aktif olarak eylemler yapmasını emrediyordu. Öcalan'ın mektubunda Kandil ve KCK'yı
pasif davranmak ve eylem yapmamalarından dolayı sıkça eleştirmesi de dikkat çekiciydi. Terörist başı çokça “sözün bittiği
yerdeyiz” ifadesini kullanarak, artık silahlı olarak devrimci
mücadelenin olması gerektiği uyarısında bulunuyordu. Başbakan Erdoğan ve Türkiye'ye hakaretler savuran Öcalan, mektubunda iki gazetecinin isminden ise olumlu bahsediyordu. Bunlar Cengiz Çandar ile Ahmet Altan idi. Öcalan mektubunda
direkt Taraf Genel Yayın Yönetmeni ve Yazarı Ahmet Altan ve
Radikal Yazarı Cengiz Çandar'a hitap ediyordu. Terörist başı
mektubunda Cengiz Çandar'ın Kürt raporuna ilişkin “Cengiz
de bir şeyler yazmış. Bir şeyler anlatıyor ama o da derinliğini
anlamamış. Çok yetersiz kalıyor. Hepiniz birbirinize benziyorsunuz, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” diyordu.
Öcalan mektupta şunları söylüyordu: “Açık bir şekilde
KCK'ye de, Devlete de söylüyorum. Beni taşeron olarak kullanamazsınız. KCK de beni taşeron olarak kullanıyor. AKP de
gelen heyeti taşeron olarak kullanıyor. Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanmaya çalışıyor.”
“Kandil de bana ‘Yazdıklarınızdan çok istifade ediyoruz,
önümüzü aydınlatıyorsunuz' diyor. Her iki taraf da beni idare
ediyor. Aslında bu bir şantajdır. Her iki tarafın da beni taşeron
olarak kullanmasına son veriyorum. Bugün itibariyle buna son
veriyorum.”
“Türkiye de ikide bir ‘Bitireceğiz, şöyle bitireceğiz' diyor.
Eğer bitirmezsen senden daha rezili yoktur. İşte ‘İşte Sri Lanka
gibi olacak' diyorlar. Eğer 300 uçağı kaldırıp Kandil'i bombalamazsan, eritemezsen sen de şerefsizsin. Sen de hazırsan Sri
Lanka olmadığını ispatla o halde...”
152
“Ahmet Altan yazısında savaşın gümbür gümbür geldiğini, bunu durduracak tek kişinin ben olduğumu yazıyor. İyi de
ben burada ayda-yılda bir yaptığım bir-iki saatlik görüşmeyle
mi bunu başaracağım? Yapabiliyorsa o koşullarda gelsin kendisi yapsın. Ona söylemeli Öcalan rolünü oynaması için hükümetin adım atması lazım, irade göstermesi lazım. Onlar da üzerine
düşeni yapmalı. 30 yıldır Kandil tüm yükü omuzlarıma atmış.
Kandil'i de uyarıyorum. 30 yıl dışında 13 yılda burada sırtımda
taşıyorum. Benim bu önderlik tarzıma alışmışlar. Benden bu
Önderlik tarzımdan sürekli yardım almaya çalışıyorlar. BDP
onlar o kadar konuşacaklarına doğru-dürüst karar versinler.
Kararlarını da uygulasınlar.” (38).
Başbakan Erdoğan, Ekim 2011’de Makedonya’ya yaptığı
gezi dönüşü uçakta gazetecilere, bazı Alman vakıflarının BDP'li
belediyeler üzerinden PKK'ya yardım ettiklerinin tespit edildiğini açıklamıştı. Erdoğan'ın işaret ettiği Alman vakıf ve dernekleri, Heınrich Böll Stiftung Derneği, Konrad Adenaeur Vakfı,
Friedrich Ebert, Friedrich Naumann isimli kuruluşlardı. Polisin
yaptığı KCK operasonları kapsamında Profesör Büşra Ersanlı'yı
tutuklaması Almanları kızdırmıştı. Çünkü Ersanlı, bu Alman
kuruluşlardan biri olan Heınrich Böll Stiftung Derneği tarafından Türkiye'nin iç meselelerinin konuşulacağı yuvarlak masa
toplantısına katılmış ve KCK’nin gölge Kürdistan devleti kurulması projesine akademik destek vermişti. 14 Eylül 2011 günü
Heınrich Böll Stiftung Derneği'nin Ersanlı ile kurduğu irtibat
Ersanlı'nın sorgu tutanağına da yansıdı. Soruşturmada ayrıca,
KCK'nın İstanbul yapılanmasında görev alan birçok örgüt mensubunun yanı sıra Osman Kavala'nın da Heınrich Böll Stiftung
Derneği'ndeki toplantılara katıldığı belirlendi.
Ersanlı'nın, PKK'lı öğrencilere Marmara Üniversitesi'nde
Yüksek Lisans kontenjanı ayarladığı da ortaya çıktı. Savcılık
kararıyla bir süredir telefonları dinlenen Ersanlı ile Yüksel isimli bir kişi arasında geçen görüşmede, PKK'nın yayın organla38
Dönmez, Yener. Apo'dan Elyazılı Talimatlar. Akit. 27.11.2011.
153
rından Dicle Haber Ajansı'nda çalışan 4 kişiye Marmara üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü'nde Yüksek Lisans kabulü almalarını
istediği görülüyordu. Ersanlı görüşmede sınava giren 4 kişinin
durumuyla ilgileneceğini söylüyordu. Ersanlı, BDP Parti Meclisi üyesiydi. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Spekülatör George
Soros'un Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucularındandı.1972
yılında TİİKP örgütü içerisindeki faaliyetlerinden dolayı tutuklanmıştı. Bu davada "Hükümetin izni olmadan belli ideolojide
veya yurtdışı destekli cemiyetleri kurmak ve işletmek suçundan
15 yıl ağır cezasına çarptırılmış ama çıkarılan af kanunuyla 1974
yılında tahliye edilmişti. Eski eşi İş Adamı Mehmet Ali Zarifoğlu geçmişte TİKB örgütü mensubu olarak faaliyet gösterdiği
için çeşitli tarihlerde gözaltına alınmıştı. Doğu Perinçek'in kurucusu olduğu Türkiye İşçe Köylü Partisi'nde faaliyet göstermiş
ve 1970 yılında bu gazeteyi dağıtırken gözaltına alınmıştı. Diğer
eski eşi Lazare Cem Behar da öğretim üyesiydi. Ablası Fatma
Sırma Evcan, İşçi Partisi Genel Başkanı ve halen Ergenekon davasında tutuklu yargılanan Doğu Perinçek'in eski eşiydi. Emine
Büşra Ersanlı Van ve İstanbul'daki Siyaset Akademilerinde
Toplumsal Cinsiyetçilik Dersleri veriyordu. Ayrıca, Siyaset
Akademilerinde ders verecek eğitimcileri yetiştiriyordu. Ersanlı'nın verdiği derslerde, PKK kaynaklarını kullandığı
ve PKK'nın ideolojik çerçevesi içinde hareket ettiği açıktı. Örneğin derslerinde kullandığı ve evinde yapılan aramalarda
ele geçirilen "Kadının Toplusal Sözleşmesi" isimli doküman,
PKK'nın kadın yapılanması olan Partiya Azadiya Jin a Kurdistan'ın anayasasıydı. Sözde siyaset akademilerinde sınıflara
PKK'lıların isimlerinin verildiği görülüyordu. O sınıflardan bazıları şöyleydi:
Sınıflardan birine ismi verilen Müslüm Doğan, 18 yaşında
iken Abdullah Öcalan'ın yakalanışının protesto edildiği Adıyaman'da 2010 15 Şubat'ında düzenlenen eylemde kendini ateşe
vererek hayatını kaybetmişti. Şerzan Kurt da, Muğla Üniversitesi'nde öğrenci olduğu sırada 12 Mayıs 2010 tarihinde öğrenci
154
olaylarında hayatını kaybetmişti. Aydın Ertem ise, Diyarbakır
Dicle Üniversitesi'nde öğrenci iken 6 Aralık 2009 tarihinde terör
örgütü adına korsan gösteri ve yürüyüş eyleminde çıkan olaylarda hayatını kaybetmiş bir isimdi (Bugün, Habervaktim,
2011).
Ersanlı'nın da aralarında bulunduğu KCK tutukluları tarafından Siyaset Akademileri'nde verilerin derslerin, terör örgütünün Kandil'deki kamplarında verdiği derslerle birebir aynı
olduğu görülüyordu. İşte PKK'nın dağdaki kamplarda verdiği
dersler ile KCK'nın Siyaset Akademileri'nde verilen derslerin
karşılaştırılması:
Abdullah Öcalan'ın talimatıyla, PKK'ya nitelikli kadrolar
yetiştirmesi için kurulduğu tespit edilen siyaset akademilerinde
eğitimler veren Büşra Ersanlı'nın evinde ele geçirilen el yazması
155
dokümanlar, siyaset akademilerinin işlevi konusunda önemli
ipuçları veriyordu. Siyaset akademilerindeki eğitim müfredatı
ile PKK'nın dağ kamplarındaki eğitim içeriğinin aynı olduğu
görülüyor. Büşra Ersanlı'nın el yazması notlarında, PKK'nın
terör örgütü listesinden çıkması gerektiğinden, Kürt devletinin kurulması için şartların uygun olduğundan, özerkliğin
tek taraflı olmayacağı ama devlet kurmanın tek taraflı olabileceğinden, Kürdistan devletinde tüm kamusal alanların
Kürtler tarafından yönetileceğinden bahsediliyordu.
Büşra Ersanlı'dan ele geçirilen belgeler arasında, Siyasi Partiler ve Sivil Toplum Örgütleri Komisyonu tarafından hazırlanan bir rapor da bulunuyordu. Raporda iki başlık altında yapılan faaliyetlerle ilgili değerlendirmelere yer verilmişti."İkinci
Etap Faaliyetimiz" başlığında; "KCK Diyarbakır davası duruşmalarına dönük yapılan çağrı, görüşme ve iletişimlerdir.
İstanbul, Ankara ve Diyarbakır merkezli yürüttüğümüz bu
çalışmada planlanan, öngörülen ve Hedeflenenlere ulaşıldığı
gerçekleşen duruşmalar sürecinden gözlemlenerek, görülmüş" ifadelerine yer verilmişti. 2009'da Diyarbakır'da açılan
KCK davasın baskı altına alınmasına yönelik faaliyetlerin raporlaştırıldığı görülüyordu. KCK duruşmalarına yönelik, dava
duruşmalarının izlenmesi ve destek sağlanması faaliyetlerinin
ilk 3 gününün değerlendirildiği raporda, KCK duruşmalarına
destek veren STK, gazeteci yazarlar ve aydınlar isim isim yer
verilmiş durumdaydı. Raporda Gazeteciler/Yazarlar başlığı altında, Cengiz Çandar, Ruşen Çakır, Altan Öymen, Oral çalışlar,
Murat Belge gibi kamuoyunun yakından tanıdığı ve KCK soruşturmasına ilk günden karşı çıkan isimler dikkat çekiyordu.
11 Kasım 2010 tarihli 4 sayfalık raporun son değerlendirme
cümlesinde ise; Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Altan Öymen ve
Murat Belge'nin isimlerine tekrar yer verilerek, bu isimlerin
yanısıra birçok gazeteci, düşünür ve televizyon kanalları haber
ve yorumlarla beklenen istikamette bir yayın politikası izlemişlerdir ifadeleri yer aldı. KCK duruşmalarına destek veren aka-
156
demisyen arasında Osman Kavala, Eşber Yağmurdereli ve Gencay Gürsoy isimleri dikkat çekiyordu.
Büşra Ersanlı'nın, terör örgütü PKK'nın ortalığı savaş alanına çevirdiği molotoflu eylemlerine de katılmıştı. Ersanlı'nın,
Hatip Dicle'nin adaylığının YSK'da iptalinin ardından 26 Haziran'da Taksim'de düzenlenen eylemde yerini aldı. Hatip Dicle'nin milletvekilliği adaylığının düşürülmesi üzerine PKK
yandaşları tarafından 26 Haziran 2011'de Taksim meydanında
izinsiz protesto eylemi gerçekleştirilmek istenmişti. BDP organizesinde Cevahir İşmerkezi önünde Halaskargazi caddesi üzerinde toplanan kalabalık, polisin izin vermemesi üzerine, yolu
trafiğe kapatmış, yüzleri kapalı PKK yandaşları da etrafa molotof atarak, taşlı sopalı saldırılarda bulunmuştu. PKK yandaşlarının gerçekleştirdiği bu eylemlerde toplam 9 polis yaralanırken, 28 işyerinde ve park halindeki araçlarda hasar meydana
gelmiş, olaylar sonrasında 42 PKK sempatizanı gözaltına alınmıştı. Operasyon öncesi şüpheler üzerine telefonları dinlenen
Prof. Ersanlı'nın yaptığı bir görüşmede polis gazından etkilendiğini söylüyordu. Resmi dinleme kayıtlarına göre, Ersanlı, 22
Haziran 2011 günü Meral Danış Bektaş isimli şahısla telefonda
konuşurken, polis gazı yediğini anlatıyordu. Büşra Ersanlı'nın
sadece Hatip Dicle'nin adaylığının iptal edilmesi sonrasında
değil, başka birçok PKK sempatizanının düzenlediği yasadışı
protesto eylemine katıldı. Soruşturma dosyasına yansıyan başka bir bilgide de Ersanlı'nın PKK marşı söylediği ve Öcalan lehine
sloganlar
attığıydı.
Ersanlı'nın 27 Mart 2011'de “Kürt sorununda yürütülen çözümsüzlük politikalarına tepki vermek” adı altında İstanbul Demokratik Kent Konseyi ve Barış ve Demokrasi Partisi'nin desteğiyle Taksim'de çadır kurularak bekleme eylemi olduğu kesindi. Bekleme eylemine katıldığı belirlenen Ersanlı'nın diğer eylemciler ile birlikte PKK terör örgütünün marşlarının söylemiş
ve Abdullah Öcalan lehine slogan atmıştı. Soruşturma dosyasına yansıyan bu bilgiden de Ersanlı'nın, PKK yandaşlarının 22
Haziran 2011'de İstanbul Taksim'de gerçekleştirdiği ve Tarlaba157
şı Bulvarı'nın trafiğe kapatılması ile İETT otobüsüne hasar verilmesi ve 1 polis memurunun yaralanması ile sonuçlanan eyleme katıldığı anlaşılıyordu (39).
"KCK operasyonlarını eleştirenler, Türkiye'nin vücuduna
yeni kanser hücreleri zerk ediyorlar"dı. Bugün gazetesinde yazan eski savcı Gültekin Avcı, KCK'nın HPG adına yaptığı açıklamaları sorguladığı yazısında, 'PKK'nın KCK bünyesinde bir
ideolojik cephe' olduğunu ifade etti. KCK'nın gençleri dağa çağırdığını belirten Avcı, KCK'nın bu eylemlerinin dahi operasyonların bugünkü yoğunlukta yapılmasını gerektireceğine dikkat çekti. BDP'nin bir siyasi parti olmadığını belirten
Avcı, "KCK'yı maskelemek ve dikkatleri üzerine çekmek için
sahneye sürülen çekici bir mankendir." dedi ve bu partinin
misyonunun "İşgal ettiği siyasal statünün hak ve imtiyazlarına
dayanarak KCK'yı mümkün olduğunca demokratik siyasal alan
içine gizlemek ve konuşlandırmak" olduğunu ifade etti.
PKK'nın sıkça çökertilen web sitelerinden birinde TSK'nın
hava operasyonunda ölen üst düzey 7 teröristle ilgili KCK açıklaması vardı. 21 Ekim 2011 tarihli açıklama hâlâ sitede duruyordu. Hava operasyonunda ölen teröristlerden Rüstem Cudi
KCK Yürütme Konseyi üyesiydi. PKK'nın askeri aparatı olan
HPG Askeri Konsey Üyesi Guhar Çekirge, HPG Askeri Konsey
Üyesi Alişer Koçgiri de hava operasyonu sonucu ölenler arasındaydı. Kalan 4 kişi PKK-HPG militanıydı. KCK Yürütme
Konseyi ne diyordu açıklamasında?
"Bu değerli öncü konumundaki arkadaşlarımızın şahadeti
bizler için ciddi bir kayıp ve acı verici bir olaydır. Bu değerli
komutan ve savaşçı arkadaşlarımızın şahadetinden dolayı tüm
Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz. Onların anısını, özgürlük mücadelesini yükselterek yaşatacağımız sözünü tüm kamuoyun önünde veriyoruz."
Çukurca'da 24 asker evladımızın haince şehit edilmesinden
sonra KCK yine açıklama yapmıştı:
39
Bugün, Habervaktim.com. İşte Büşra Ersanlı Gerçeği. 17.11.2011.
158
"Kürdistan halkının öz evlatları olan HPG komuta ve savaşçısının bu fedai ruhu ve performansı olduğu müddetçe hiç
kimse Kürt halkının iradesini yok sayamaz ve istediği gibi saldırı yapamaz. Bu büyük devrimci eylemde şahadete ulaşan 7
HPG savaşçısının direnişi ve kahramanlığı büyük bir gerçeği
ifade etmiş ve bu yiğitlerin şahsında büyük bir başarıya imza
atılmıştır."
KCK, 24 askerimizin şehit olduğu Çukurca saldırısının, hava operasyonunda öldürülen HPG teröristlerinin anısı için gerçekleştirildiğini açıkça ilan etti.
KCK, PKK terör örgütünün askeri aparatı HPG adına neden açıklama yapıyordu acaba?
Yapabilirdi zira PKK KCK bünyesinde bir ideolojik cepheydi. KCK'nın bu açıklamalarını özellikle KCK operasyonlarını eleştirenler okumalıydı. Hele KCK'nın şu ifadeleri her şeyi
açıkça ortaya koyuyordu:
"...Hareketimizin bütün komuta, kadro ve savaşçılarını,
tüm değerli sempatizanlarını, gerillada ve serhildanda mücadeleye tüm gücüyle katılmaya, Kürdistan gençliğini gerilla saflarına katılarak kahraman şehitlerimizin anılarına sahip çıkmaya
çağırıyoruz."
Açıklamaların hepsi PKK'nın veya PKK askeri aparatı
HPG'nin değil KCK'nın açıklamalarıydı. Bazı KCK körleri yazar
ve akademisyenler olaya şaşı bakıyordu. Oysa KCK, Kürt gençlerini açıkça dağlara çağırıyordu. Siyaset veya piknik yapmak
için değil tabii ki. Size hukukun gereği olan KCK operasyonlarını bile eleştirme haddi veren, demokratik sisteminizi koruyan
güvenlik güçlerinizi kanlı bir şekilde kucağınıza vermek için
çağırıyordu. Bu zamana kadar KCK diye bir şey bilinmeseydi
de sadece bu açıklamalar görülseydi bile, KCK operasyonlarının bugünkü yoğunlukta yapılması gerekirdi. Gazeteciliği, hukukçuluğu, aydın kimliği de bir tarafa bırakın. KCK'nın bu
açıklamalarını okuyan normal, orta zekâlı bir vatandaş KCK'nın
PKK'dan daha vahim ve şümullü bir yapı olduğunu anlardı.
159
Şunu artık herkes anlamalıydı: BDP diye bir gerçeklik yoktur.
Böyle bir siyasal parti de yoktur. BDP, KCK'yı maskelemek ve
dikkatleri üzerine çekmek için sahneye sürülen çekici bir mankendir. BDP'nin misyonu; işgal ettiği siyasal statünün hak ve
imtiyazlarına dayanarak KCK'yı mümkün olduğunca demokratik siyasal alan içine gizlemek ve konuşlandırmaktır. Ayrıca
KCK kadrolarında yoğun sayıda BDP siyasi kimliklerine görev
verilmesinin sebebi, Selahattin Demirtaş ve Hasip Kaplan'ın
söylemiyle "hepimiz mi teröristiz" imajıyla KCK soruşturmalarının ciddiyetini darbelemek ve terör örgütselliğine siyasal meşruiyet kazandırmaktır. KCK operasyonları çok geç kaldı. Umarım
kanser
metastaz
yapmamıştır.
KCK operasyonlarını eleştirenler, Türkiye'nin vücuduna yeni
kanser hücreleri zerk ediyorlardı (40).
Prof. Büşra Ersanlı gözaltına alınmıştı ama 2012’de KCK
davasında başta Almanya ve ABD’nin baskısıyla ilk salıverilen
tutuklu olmuştu. Neymiş, acaba KCK operasyonları abartılıyor
muymuş! Profesör olunca tüm suçlardan ömür boyu beraat
ilamı mı veriyorlardı? General fetişizminden kurtulduk şimdi
de akademisyen fetişizmi mi başlamıştı? Ersanlı'nın neden soruşturulduğu açıktı. Terör suçunu sadece elinde silah olanlar
veya fiilen saldırıda bulunanların işlediğini kabul ederseniz,
Öcalan'ı derhal serbest bırakmanız gerekirdi. Murat Karayılan'ı
elinde silah adam öldürürken gören var mıydı? Ama yana yakıla arıyorsunuz adamı. 70.000 kişinin ölümüne imza atan Peru'daki Aydınlık Yol terör örgütünün lideri felsefe profesörü
Dr. Guzman da elinde silah sağa sola ateş açmamıştı.
Şamil Tayyar, BDP/ KCK/ PKK ilişkilerine dair açıklamalarda bulundu. BDP'lilerin ikili oynadığını belirten Tayyar, bunun sebeplerini açıkladı. AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar,
bazı BDP'li milletvekillerinin dost sohbetlerinde KCK operasyonlarını yerinde bulduklarını ifade ettiklerini fakat, PKK vesa40
Avcı, Gültekin. Yeni Kanser hücreleri zerkediyorlar. Bugün gazetesi.
17.11.2011.
160
yeti nedeniyle bunu resmi açıklamalarına yansıtamadıklarını
belirtti. Tayyar, KCK operasyonlarıyla beraber, artık şehirlerde
eskisi gibi eylem yapılamadığını, eylem kabiliyetlerinin büyük
ölçüde sınırlandığının herkes tarafından daha iyi görüldüğünü ifade etti. BDP’nin KCK operasyonlarına karşı sert tavır almasının altında bir inançtan öte PKK baskısının bulunduğunu,
BDP’lilerin her gün ‘fırça yediğini’ ve dolayısıyla onların da bu
‘fırçanın gereğini yerine getirdiğini’ ifade eden Tayyar çok
önemli de bir iddiaya da yer verdi. Şamil Tayyar, “Bazı BDP’li
milletvekilleri dost sohbetlerinde bu operasyonların yerinde
olduğunu söylüyorlar. Çünkü, bu operasyonlar arttıkça BDP’li
siyasetçiler de daha özgür ifadeler kullanmaya başladılar. KCK
operasyonları Kürt siyasetçisini, Kürt aydınını, Kürt entelektüelini özgürleştirme operasyonudur. Bunu kabul eden ve gören
bazı BDP’li milletvekilleri var ve bunu özel sohbetlerde ifade
ediyorlar ancak, PKK vesayeti nedeniyle resmi açıklamalarına
bunu yansıtmıyorlar ve resmi platformlarda çok ağır ifadeler
kullanıyorlar. Yani ikili oynuyorlar diyebiliriz.” dedi.
Daha önce, PKK vesayetinin bölgede ortadan kaldırılması
halinde BDP’nin Türkiye genelindeki oyunun yüzde 1’i bile
geçmeyeceği iddiasında bulunduğunu ifade eden Tayyar, “Bu
iddiamın hala arkasındayım.” dedi. BDP’nin şu anki yüzde 5-6
oy aralığına da Doğu ve Güneydoğu ile İstanbul, Mersin gibi
büyükşehirlerde vatandaşların, PKK tarafından tehdit edilmesiyle ulaştığını belirten Tayyar,“Hatta Bazı BDP’li yöneticiler
başka yerlere oy verme ihtimali bulunan aşiretlerin ve kurumların telefonlarını Kandil’e vererek, Kandil’den tehdit edilmelerini sağlamışlar.” diye olayı özetledi (41).
***
Öte yandan terör örgütünün PKK'nın Avrupa'daki üst düzey yöneticilerinden Sabri Ok, devlet yetkililerine skandal bir
mektup göndermişti. Bu devrede Türkiye'nin son dönemde
PKK ile gerçek anlamda mücadelesi, Kavaklı ve Kazan Vadi41
Tayyar, Şamil. Şamil Tayyar'dan Çarpıcı 'BDP İddiası'!
161
si'nde yaptığı başarılı operasyonlar sonuç vermeye başlamıştı.
Köşeye sıkışan, alt ekiple irtibatı kopan, yaptığı eylemlerle bölge halkı tarafından da ciddi tepki toplayan PKK, Ok eliyle devletteki açılımcı ekibe mektup yazarak Öcalan'ın tekrar muhatap
alınması, hem askeri hem de KCK operasyonların durdurulması dahil bir dizi skandal talepte bulundu. Mektubun yazan, Oslo'da gerçekleşen MİT-PKK görüşmesinde PKK'yı temsil etmiş
isim olan Sabri Ok’tu. PKK tarafından böyle bir mektubun devlet içindeki açılımcı kanada gönderilmesi ayrı bir tartışma konusuydu ama o mektubun içeriği PKK'nın içinde bulunduğu
durumu çok açık ve net bir şekilde özetliyordu. Eğer PKK ile
gerçek anlamda mücadele edilirse, askeri operasyonlar ve KCK
operasyonları kesintisiz devam ederse çok değil kısa bir süre
içerisinde PKK kendisi gelip masaya oturmak isteyecekti.
“Öldürebildiğimiz kadar Türk öldürelim” mantığıyla emrindeki örgüt üyelerine yön veren PKK yöneticisi Fehman Hüseyin'de ve örgütün Avrupa Kadrosu'nda taktik değişiklikler
başlamıştı. Bu güvenlik güçlerinin başarılı operasyonları ve
Kürtlerden yükselen tepkiler nedeniyle zorunlu bir değişiklikti.
Çocuğu PKK saflarında ölen ebeveynler bile artık PKK ve
BDP'ye tepki gösteriyordu. Kartepe feribotunu kaçıran teröristin annesinin cenazede Emniyet Amiri'ne söylediği,“Bunları
görmezden gelin, bunlar bizi dinlemiyor, istemiyorum bunları”sözleri manidardı. PKK'ya Güneydoğu'dan ve Kürtlerden
yükselen tepki örneklerini çoğaltmak mümkündü. Bu tepkiler,
terör örgütünü ciddi biçimde rahatsız etti. Bastırmak için önce
şiddeti Kürtlere yönelttiler. Anne karnındaki bebeklerden, 17
yaşındaki kızların taranmasına kadar sivillere yönelik saldırılar
gerçekleşti. 90'lı yılların bu taktiği tutmadığı gibi ters tepti.
Van depremi sonrası pekişen kardeşliğimiz bunu iyice artırdı.
Fehman Hüseyin, altındaki ekibe “Van bölgesinde eylem yapmayın, çok tepki alıyoruz Sivas bölgesine geçin” diye talimat
verdi. PKK'nın yaptığı bölge taksimi bizim bildiğimizden farklıydı. Sivas bölgesi oldukça geniş bir alan dikkat edilmesi gerekiyordu. Van bölgesi ise daha çok Güneydoğu illerini kapsı162
yordu ve bu bölgeden örgüte yoğun tepki vardı. Kepenk kapatma için baskı yapan KCK'lılar dayak yemeye başladı mesela.
Silahlı kanattan Fehman böyle panikte, beyin takımından Sabri
Ok ise daha taktiksel davranıyordu. Oslo'daki görüşmelerde
PKK'yı temsil etmiş isim olan Sabri Ok, “Devletin içinde Açılımı Savunan Ekibe” Kasım 2011’de bir mektup göndererek, bazı
taleplerde bulundu ve yeni bir barış süreci başlatmak istediğini
iletti.
Mektup şu talepleri içeriyordu:
1- Abdullah Öcalan'ı yeniden muhatap alın ve görüşmeleri
başlatın
2- KCK operasyonlarını derhal durdurun
3- PKK'nın dağ kadrosunun artan saldırıları Öcalan üzerinden kontrol altına alınabilir.
4- Askeri Operasyonlar hemen durdurulmalı…
Sabri Ok'un önerdiği yol haritası ve talepleri böyleydi. Kavaklı ve Kazan Vadisi operasyonları sonrası ciddi kayıp veren,
KCK operasyonlarıyla alan hakimiyetini büyük ölçüde kaybeden, zaafa uğrayan, alt ekiple irtibat kuramaz hale gelen, para
akışında ciddi aksaklık yaşayan PKK Üst Yöneticileri ve destekçisi güçler, böylece yeni bir süreç başlatarak “zaman kazanmak” istiyorlardı. Şu an örgüt için silahtan, paradan, kandan,
ses getirmekten çok daha öncelikli şey “zaman kazanmaktı”…
Bu mektubun öncesi de vardı tabi ki. Sabri Ok başta olmak üzere Avrupa'da yerleşik kanat, bölgeye giderek Murat Karayılan'la toplantı yaptılar. Bu toplantılarda özellikle 2011 yaz ve
sonbaharında yapılan operasyonlarla PKK'nın aldığı ağır yenilgi sonrası yeni bir strateji geliştirme kararı alındı. Alınan kararlar şöyleydi:
1- Öcalan'ın devlet tarafından kabulünün sağlanması ve
görüşmelerin devam etmesi
2- PKK'nın ateşkes ilanının Öcalan tarafından Kandil'e emir
olarak iletilmesi sonrası ateşkesin sağlanması
163
3- Sınır ötesi ve bölgede yapılan askeri operasyonların pazarlıkla durdurulması
4- KCK operasyonlarının sona erdirilmesi ve gözaltına alınanların bıraktırılmasının pazarlıkla sağlanması…
Alınan kararlardan bazıları bunlardı. Toplantıda başka kararlar da alındı ama özellikle bu kararlar yukarıda bahsettiğim
mektuba yansıtıldı. PKK'nın tepesi panikteydi ve yeni bir strateji ürettiler. Önemli olan “Devlet Aklı”nın bu zokayı yiyip yemeyeceğiydi (42).
PKK ile mücadele bu dönemde hızlandı ve önemli mesafeler alındı. Bir yandan 'bazı çevrelerin yanlış öngörüleri yüzünden iki yıl geciktirilen' KCK operasyonları kararlılıkla yapılıyordu. Öte taraftan da diplomatik adımlarla örgüt köşeye sıkıştırılıyordu. Özellikle Kuzey Irak yönetimi ve Amerika ile yapılan görüşmeler sonuç verdi. İlk etapta İncirlik üssüne 4
adet Predatorlar geldi. Gerçi ABD'nin İncirlik'e yolladıkları sadece izleme-istihbarat amaçlıydı. Silahlı modelini Türkiye'ye vermediler. Ama şunu da hatırlatalım, ABD silahlı Predatorları bugüne kadar başka bir ülkeyle de paylaşmadı. Ayrıca Süper Cobralar da yoldaydı. Bununla birlikte Kandil'e yönelik hava akınları aralıksız olarak sürüyordu. Yurtiçinde de sığınaklar bir bir imha ediliyordu. Eylem hazırlığında yakalanan
teröristler de polisin başarısıydı. Yani ‘tam saha pres' sonuç veriyordu. Tabii ki bu durum her şeyin güllük gülistanlık olduğu
anlamına gelmiyordu. Ama bu ülke Kürt sorununu çözmeden
önce mutlaka PKK'yı bertaraf etmek zorundaydı. Bir başka ifadeyle kalıcı bir barışı tesis edebilmek için öncelikle savaşmak
gerekiyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın grup konuşmalarında izlediği tavizsiz politika, Ankara'nın kararlılığını
yansıtma açısından çok önemliydi. Erdoğan, KCK'nın ne olduğunu bilmeden sahip çıkanlara sert yükleniyordu. Ama aynı
zamanda BDP'ye de rest çekiyordu. Özellikle de Meclis'i boykot
tehdidine rest çekmiş ve sonuç almıştı. BDP'nin tek gündemi
42
Dönmez, Yener. Sabri Ok'tan Mektup Var. Yeni Akit. 17.11.2011.
164
PKK idi. Bu aşamada BDP'nin Erdoğan'ın elini rahatlatması
ipleri gevşetti. BDP, hep siyasi partiden çok örgütün uzantısı
gibi davrandılar. Depremzedelerle değil de terörist cenazeleriyle uğraştılar. KCK'lıları kurtarmak için yargıyı tıkamaya çalışıyorlardı. KCK'nın talimatıyla 'Meclis'ten çekilmekle' tehdit ediyorlardı. Bu hem siyaseten hem de pratikte tutarsız bir restti.
Ayrıca çekilseler nereye gideceklerdi? Öte yandan çekilmenin
neye yarayacağı da ayrı bir soruydu. Üstelik tehdit ettikleri Erdoğan 'giderseniz gidin' havasındaydı. Bütün bu gelişmelerin yanında perde gerisinde çok önemli bir gelişme daha var ki
bundan sonraki süreç için önemli ipuçları barındırıyor.
Malum olduğu üzere PKK'nın en büyük kozlarından birisi
Roj TV idi. Özellikle ajite edici, abartılı ve örgüt tabanını motiveye yönelik yayınlarla bildiğimiz Roj TV'nin kapatılması için
Türkiye yıllardır mücadele veriyordu. Bu mücadelede zaman
zaman kendi hatalarımız, zaman zaman da Avrupa ülkelerinin
ikiyüzlü politikaları nedeniyle mesafe alınamadı. Bu arada Roj
TV iki yedek kanal daha kurdu. Kopenhag'da süren kritik bir
dava vardı. Davanın seyrine bakarak Roj TV için yolun sonu yakındı. Nitekim öylede oldu ve kanal kapatıldı. Ancak kapanmadan önce kanalın yönetimi de davadan umutsuz olduğu
için televizyonu sessizce İsveç'e taşıdılar. Stockholm'de 'Rohani'
(aydınlık) adında bir kanal kurup Kasım 2011’in ilk haftası itibariyle test yayınına başladılar. 31 Ekim 2011 gecesi Newroz
TV'de yeni kanalın haberleri yayınlandı. Kayıtlara göre Roj
TV'nin eski direktörü M. Tahsili Zoonozi yeni kanalın da genel
direktörü olarak gözüküyordu. Roj TV kapandı ama yayınlar
Rohani üzerinden devam etti. Örgütün medya cephesindeki
gelişmeler bununla sınırlı değildi. Bir yandan da Norveç'te Suriye Kürtleri'ne hitap edecek Sterk TV isimli bir kanal daha kurdular. Kanal önce iki saat yayın yapmaya başladı. Görünüşte "Rohani" gibi Suriye Kürtleri'ne hitap edecekti.
Danimarka'daki göstermelik ofis dışında tüm yayınını Brüksel'den yapan Roj TV'nin kapanmaması için BDP'nin ağır topları Danimarka'da kulis yaptı ama pek yüz bulamadılar. Tabii son
165
dönemde PKK içinde Suriyeliler'in ağırlığını artırması yanında
örgütün Suriye Kürtleri'ne yönelik bir kanal kurması da üzerinde durmaya değer bir durumdu ( 43).
Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu, KCK operasyonlarında tutuklanan bazı KCK'lıların, istihbarat elemanı olduğunu söyleyince dananın kuyruğu koptu. MİT ve askeri istihbaratın KCK
yapılanmasına sızdırdığı bazı personelin KCK'da il sorumlusu
düzeyine çıktığını iddiasını dile getiren Uslu, KCK eylemlerinden en ön sırada bulunan bu şahısların MİT mensubu olduğunu bilen emniyetin bir süredir bu isimlere dokunamadığını ileri
sürdü. MİT'in içindeki sola yakın bir kesimin operasyonlara
direnmesinin sebebinin bu olduğunu dile getiren Uslu, "Bu
damar uzun süre KCK operasyonlarına direndi. Hatta bazı
elemanları KCK operasyonlarında tutuklanınca Emniyet birimlerine sert çıktılar. Ben en azından dört önemli ilde tutuklanan
KCK il sorumlularının bizzat istihbarat elemanları olduğunu
biliyorum." dedi. Terör ve güvenlik konularında çarpıcı açıklamalar yapan Uslu, KCK operasyonları ve süreçle ilgili önemli
iddiaları dile getirdi. Uslu, 'KCK yöneticileri istihbarat elemanı'
başlığıyla kaleme aldığı yazıda, MİT ve Askeri istihbarat içinde
yer alan bir grubun, KCK operasyonlarına karşı olduğunu dile
getirdi. Yazısında KCK operasyonlarıyla ilgili son dönemde
medyaya yansıyan en kritik bilginin Şamil Tayyar'ın paylaştığı,
'MİT'in KCK tutuklularının salıverilmesini istediği' bilgisi olduğunu aktaran Uslu, bu bilginin doğru ama eksik olduğunu ifade etti. MİT'in içindeki sola yakın bir kesimin istihbaratın
önemli kesiminin KCK operasyonlarından rahatsız olduğun
aktaran Uslu yazısında, "Bu kesim medyada sola yakın birtakım kişilere bu rahatsızlığı kurumun rahatsızlığı olarak lanse
etmiş olabilirler. Özellikle 2009 yılındaki KCK operasyonları o
kesimler ile Emniyet'i kimi illerde karşı karşıya getirdi. Şimdilerde bazı aydınların 'Devletin bir kesimi KCK operasyonlarına
43
Arslan, Adem Yavuz. PKK Roj TV'yi yedekledi, Suriye Kürtleri'ne de TV
kurdu. Bugun Gazetesi 17.11.2011.
166
karşı' diye yaygara koparması bundan. İstihbaratçılar içindeki o
kesim bazı aydınları maniple ederek KCK operasyonlarını cemaat operasyonları gibi göstermeleri de şaşırtıcı değil bu nedenle. Zira başından beri o kesim KCK operasyonundan rahatsızdı. Rahatsızlığın nedeni KCK üzerinden PKK'ya yeni bir
kaynak yapmak istemeleriydi. Ne demek PKK'ya KCK üzerinden kaynak yapmak? İstihbarat teşkilatlarının doğal görevlerinden biri mücadele ettikleri örgütlere sızmaktır. KCK yapılanması yeni bir yapılanma olarak ortaya çıkınca istihbarat birimleri de bu alanı bir fırsat alanı olarak görüp PKK içine sızmak için değerlendirmiş olabilir. Buraya kadar aslında her şey
normal. Peki, KCK networkuna sızdırdığınız elemanlardan ne
beklersiniz? PKK'nın yapacağı eylemleri güvenlik birimlerine
bildirip eylemler olmadan önce önlenmesini beklersiniz değil
mi? Hayır bizde böyle olmadı olmuyor. MİT ve Askerî İstihbarat birimlerinin KCK yapısı içindeki elemanları 'İl Sorumlusu'
seviyesine çıktılar, serhildan eylemlerinde toplumu galeyana
getirmek için yüzleri poşulu en önde yürüyenler arasında onlar
da vardı; hatta en önde gidenler çoğu zaman onlardı. Polis de
bunların kim olduğunu biliyor ve eylemlerde bunlara dokun(a)mıyordu." ifadelerini kullandı.
KCK yapılanmasını iller bazında bizzat yöneten ve yönlendirenler aslında Hakan Fidan'dan önceki MİT içindeki bir
damarın ve Askeri İstihbarat elemanlarının yer aldığını belirten
Uslu, "Bu damar uzun süre KCK operasyonlarına direndi. Hatta
bazı elemanları KCK operasyonlarında tutuklanınca Emniyet
birimlerine sert çıktılar. Ben en azından dört önemli ilde tutuklanan KCK il sorumlularının bizzat istihbarat elemanları olduğunu biliyorum. (KCK üzerinden bir kesim istihbaratçı PKK'yı
kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışırken diğer
kesim istihbaratçıların Devrimci Karargâh üzerinden sızma/yönlendirme girişimi yapmış olabileceği unutulmamalı) Bu
noktada bir hatırlatmayı yapayım. MİT-PKK görüşmesinde
Afet Güneş KCK'nın başı Sabri Ok'a 'Şehirleri bomba doldurdunuz hepsini biliyoruz' derken nereden biliyordu? Bizzat KCK
167
networkunun illerdeki sorumlusu kendi elemanları olduğundan biliyordu. Peki, bunu Emniyet birimleriyle paylaşıp yakalattılar mı? Hayır. Hatta KCK operasyonu yapan Emniyet birimlerine çok kızdılar. Sahi KCK sanıklarının eli kelepçeli o fotoğrafını kim sızdırdı medyaya? Neden? Sakın KCK'ya operasyon yapıp Diyarbakır'da terör estiren, terör estirilmesine göz
yuman, istihbaratçı KCK yöneticilerini içeri alan Emniyet müdürünü görevden aldırmak için olmasın?" ifadelerini kullandı.
Uslu yazısına şöyle devam etti: "Yeni devlet PKK ile mücadele
ederken istihbarat birimlerinin KCK içindeki elemanları şehir
sorumlusu seviyesine gelmişti ama asıl görevleri olan PKK'nın
şehirlerde yapacağı eylemleri bildirmek bir yana o eylemleri
bizzat organize ediyordu. Emniyet'e de aslında hem PKK ile
hem de o kesim istihbarat görevlileri ile mücadele etmek düşüyordu. Bu noktada kendisini sol ideolojiye yakın biri olarak tanıtan istihbaratçıların "KCK'yı, ovada PKK vesayeti" gibi tanımlayıp KCK operasyonlarına buna rağmen karşı çıkması ile solliberal aydınların "KCK operasyonlarını devlet değil cemaat
yapıyor, devlet KCK operasyonlarına karşı" diye tempo tutmaları size de anlamlı gelmiyor mu? KCK operasyonlarına destek
veren sol-liberallerin Başbakan'ın net açıklamalarına rağmen
"Devlette bir kesim bunu istemiyor" deyip bu tutumu ısrarlı bir
kampanyaya dönüştürmelerini siz de anlamlı buluyor musunuz? MİT'in başına geldikten sonra bir süre Hakan Fidan'da
teşkilatındaki o etkili ve güçlü damarın telkiniyle –ve Öcalan/PKK ile müzakere sürecinde– KCK'ya karşı sert tutum
alınmasına soğuk bakmış olabilir. Ancak KCK networkunun ne
olduğunu görmeye başlayıp kurumuna hâkim olmaya başladıktan sonra işin rengi değişti. En son MİT ve Emniyet ortak
KCK raporu hazırlayarak manzaranın fotoğrafını net ortaya
koydular. Askerî İstihbarat birimleri için aynı şeyi söylemek
biraz daha zor. Necdet Özel'in bu kesimler üzerinde etkisi var
mı emin değilim. Reşadiye saldırısından bir gün önce Ankara'dan Tokat'a sivil bir Hyundai arabayla giden Jandarma İstih168
barat yöneticisine halen Reşadiye saldırısından önce Tokat'ta ne
arıyordun, kimlerle toplantı yaptın, diye soran yoksa, çok şey
değişmemiştir o cenahta... (Sahi o istihbaratçı komutanın askeri
olarak askerlik yapan Nurettin Demirtaş nerede bilen var mı?)
Boşuna "PKK sadece PKK değildir" demiyorum. Bu örgütü,
liderleri, istese de tam olarak kontrol edemezler. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Olan gariban çocuklara oluyor. Kime
çalıştığı belli olmayan KCK liderleri, hatta milletvekilleri olduğu sürece, onların peşine takılıp eyleme giden, dağa çıkan çocuklar ölmeye devam edecek... Peki, ne oldu da son on günde
14 PKK militanı ellerinde silahlarıyla birlikte bir kurşun atamadan yakalandı? Yedi PKK militanı bir kamyonette silahlarıyla
birlikte nasıl yakalanır? PKK mı değişti yoksa en azından
MİT'teki istihbarat anlayışı mı değişti?" (44).
Hemen bu devrede olan bitenlere Fethullah Gülen Hocaefendi’de sessiz kalamadı. Terör örgütü, açıklamalardaki bazı
bölümleri ‘kes-yapıştır’ yöntemini kullanarak, Gülen'in, sanki
bölge insanına şiddet uygulamasını istiyormuş gibi propaganda
yapmaya başladı. Oysa Hocaefendi, sohbetinde bölge insanıyla
kucaklaşmak gerektiğini anlatıyordu. Hocaefendi, bölge insanına kulak vermek gerektiğinin altını çizdi. Bediüzzaman Said-i
Nursi Hazretleri'nin yıllar önce yaptığı bir tavsiyeye dikkat çekti. Bediüzzaman, 100 yıl önce Van'da Kürtçe eğitim veren büyük bir üniversitenin kurulmasını istemişti. Mesela Gülen’in
konuşmasındaki şu bölüm ezberleri bozacak mahiyetteydi: "Neden okullarda Kürtçenin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika'da bile Türkçe
seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor.
Büyük devlet olmanın hususiyeti budur. Bir dönem balyoz gibi
tepelerine inerek bunları sindiririz zannettik. Hâlbuki her balyoz sadece kini ve nefreti kamçıladı. Ve bunu arkadan gelen
nesiller tevarüs etti ve bir milleti yutacak hale geldi. Meselenin
44
Uslu, Emre. 'KCK yöneticileri istihbarat elemanı'. Taraf gazetesi.
17.11.2011.
169
üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve öldürerek değil;
akıl, firaset ve şefkatle gidilmelidir."
Hocaefendi, bölge insanına daha çok hizmet götürülmesini
istiyor ve bölge halkının dertlerine deva olunma çabasının, yıllar önce başlaması gerektiğini vurguluyor. Gülen açıklamasında ‘keşke o insanları kucaklayabilecek devlet memurları gönderilebilse’ diyordu. Bazı yazarlar Gülen’in açıklamalarının
PKK’yı paniğe sevk ettiğini bu yüzden Hocaefendi aleyhinde
propaganda yapıldığını vurguladı. Kürt sorununun çözümü
Gülen Hocaefendi’nin dile getirdiği görüşlerin PKK’yı rahatsız
ettiğini söyleyen Yazar Mümtaz’er Türköne, “PKK’nın varlığı
ve geleceği Kürt sorununun çözümüne bağlı. Hocaefendi de
sorunun çözümü için çok önemli şeyler söyledi. Sorunun çözümü için bugüne kadar sorgulanmamış politikalar geliştirdi.
Sorunun çözümü için atılan adımlar PKK’yı gereksiz hale getireceği için PKK yağa kalkıyor, itiraz ediyor, lâfebeliği yapıyor.
Hocaefendi’nin sorunun çözümü noktasındaki mesajlarının
PKK’yı paniğe sevk ettiğini düşünüyorum. PKK kendi tabanını
kemikleştirmek için Hocaefendi’ye savaş açtığını düşünüyorum.” diye konuştu. PKK’nın Hocaefendi’nin sözlerini çarpıtmasını Marksist Leninizm taktiğine benzeten Türköne, “Karşısındakinin sözlerini amacından saptırmaya çalışıyor. Kürtlerin
de artık PKK’nın silahlı vesayetini tasfiye etmesi gerekiyor. Şuandaki karşımızdaki tablonun tamamı PKK’ın silahlı vesayetinin yol açtığı vesayetten ibaret. Silahın üstünlüğünün sona ermesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı (45).
Sabah Gazetesi Yazarı Mahmut Övür ise Gülen’in açıklamalarının çok olumlu mesajlar içerdiğini belirtti. Özellikle
Kürtçe’nin serbestliği ile ilgili değerlendirmelerin radikal bir
çıkış olduğuna vurgu yapan Övür, “Türkiye’deki muhalefet ya
da siyasi erkler hep karşısındakinin negatif tarafını ortaya çıkararak baktı olaya. Burada da onu görüyorum. Hoca sağduyuya
45
Türköne, Mümtaz’er.
CHA.15.11.2012.
Gülen'den
170
PKK'yı
panikleten
sözler.
çağırıyor. O camia açısından radikal bir çıkış yapıyor. Bu olumlu tarafına bakmıyorlar. Oradan bir cümlesini cımbızlayarak
siyaset yapıyorlar. Ben bunu doğru bulmuyorum. Bu halklar
arasında dostlukları değil, düşmanlığı getiren bir yaklaşım bu.
Bunu her kesimde görmek mümkün. PKK bunu en iyi yapanlardan biri.” diye konuştu. PKK’nın kendisi dışında hiç kimsenin çözüm üretmesine tahammül edemediğini dile getiren
Övür, “Sadece Gülen hocanın değil, diğer sivil toplum hareketlerinin de çözüm üretmesinden rahatsız oluyor. Bizim eski devlete benziyor. Kürt vatandaşları bu konuda daha sağduyulu
yaklaşıyor diye düşünüyorum. Çok büyük oranda sağlıklı bakan kesim var.” şeklinde konuştu ( 46). PKK’nın Gülen aleyhinde
yaptığı kara propagandayı bölgenin siyasetçileri de eleştiriyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Diyarbakır Milletvekili
Mehmet Galip Ensarioğlu, Hocaefendi’nin ‘bölge halkıyla kucaklaşılmalı’ gibi ifadelerinin PKK’yı rahatsız etmiş olabileceğini söyledi. Gülen hakkındaki kara propagandanın PKK’nın yayın organlarında son dönemde sıkça yapılmaya başlandığına
dikkat çeken Ensarioğlu, “Fethullah Gülen cemaatinin bölgedeki yapılanmasına karşı mücadele edilmesi gerektiği, hatta savaşılması gerektiği gibi ağır ifadeler de kullanılıyor. Kendinden
olmayana tahammül etmeyen kendine tahammül beklemesin.
Kendinden olmayana bu şekil muamele ederse bu olmaz. Bu
onların samimiyetini de sorgular hale getirir. Her fikre her görüşe saygı göstereceğiz. Bu kucaklaşma meselesi herhalde rahatsız ediyor onları. Acaba bizim zeminimiz mi elimizden gidiyor? Diye kaygı var. Bölgeye ilgi duymaları olumlu laflar etmeleri herhalde rahatsız ediyor onları.” şeklinde konuştu (47).
Gülen aslında ne demişti. Sohbetinin soru ve cevapları
özetle şöyleydi:
46
47
Övür, Mahmut. 15.11.2011.
CHA. 15.11.2011.
171
Soru: 1) Milletimiz bir kere daha yürek dağlayan şehit haberleriyle sarsıldı. Terör hadisesini ve arkasından ülkemizde hakim olan genel
havayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 İnsanların pek çoğunun yitirdiği değerlerden biri de,
ızdırap duyulması gereken meseleler karşısında ızdırapsız olmalarıdır. Yürek dağlayan hadiseler karşısında yüreği yanmayan kimselerin problemlere çareler bulmaları mümkün olmadığı gibi, birilerini teselliye matuf “âh u vâh”ları da yalandır. İhmal, ayrı bir günah; kâmetinin çok üstünde bir tavır sergilemek
de ayrı bir yalan ve günahtır. (01:00)
 Herkesin kendini yeterli gördüğü, her şeyin hakkından
geleceğine inandığı ve hayatını ona göre planladığı bir dünyada
siz en doğruları bile kimseye duyuramaz ve o zihniyetteki vazifelilere, sorumlulara hiçbir şey kabul ettiremezsiniz. Bu da
önemli bir handikaptır; çok ciddi stratejiler ve çareler üretsek
de maalesef bugün kimse dinlemez. Hatta -artık mümkün değil,
o peygamberlere nasip olmuştur ama- vahiy ve ilhama müstenid bir kısım mesajlar getirseniz, onu bile dinletemezsiniz.
(04:11)
 Çoklarının dediği gibi, mensup olduğumuz Birleşmiş
Milletler ve NATO içinde önemli güce, kuvvete ve mekanize
birliklere sahip sayılı devletlerden biriyiz. Bir espriye bağlı ifade edersek, o güç, kuvvet ve mekanize birliklerin neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, 27 Mayıs ihtilaline bakabilirsiniz.
O güç, gelip kendi milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon
insanı teslim almıştır. Daha sonra da her on senede bir binlerce
insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır. Şimdi,
sen orada kuvvetini sonuna kadar kullanmışsın, sokağa hükmetmişsin; fakat, ayıptır bu, ârdır, otuz senedir dağdaki bir
avuç şakînin hakkından gelemiyorsun. (05:48)
 Böyle bir dönemde, senelerin ihmalinden dolayı bir kısım müesseseleri tenkid manasına gelecek sözler sarfetmek ve
onları suçlamak doğru değil. Ne var ki, bu mübarek vatanın
parçalanması tehlikesi karşısında, Gandi’nin Hindistan hakkın172
daki sözlerini hatırlıyorum ve gözlerim doluyor. Hindistan’ın
bölündüğü, Pakistan’ın ayrıldığı günlerde Gandi, Muhammed
Ali Cinnah’a der ki; “Beni testere ile ortadan biç, ikiye böl; fakat, Hindistan’ı bölme!” İşte, o ölçüde bir ızdırap olmayınca,
gerekli stratejiler üretilemez ve o gâilenin hakkından gelinemez. (08:42)
 Ümitsizliğe kapılmamalı; ama bugüne kadar ihmal
edilmiş tedbirler var: Keşke, o bölgeye gönderilen muallimler,
bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi fedakârlıklarla hicret
eden gönüllüler gibi, dönmemek, orada ölmek ve oraya gömülmek üzere gitselerdi. Keşke o halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati mülahazasıyla onları doğru okuyan ve
ona göre muamelede bulunan vaizler gönderebilseydik. Keşke
her köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru, pratisyen hekim gönderebilseydik de okullardaki sağlık derslerini
onlar verseler; hem mesleklerini icra etme yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin içine girseler ve kendilerini
ifade etselerdi. Keşke halkı öyle kucaklayabilecek adliyeden
insanlar ve mülkiye memurları gönderebilseydik. Keşke evleri
teker teker gezip toplumun dertlerini dinleyen ve güvenin teminatı olan emniyet memurları gönderebilseydik. Böylece başkalarının halkı idlal etmesine fırsat vermeyecek şekilde bütün
sızma kanallarını kapatsaydık. Otuz sene değil, on sene evvel
bile ülkeyi idare edenlerin aklı bu işe erseydi ve bunlar bugüne
kadar gerektiği ölçüde yapılabilseydi, bugün o problemler kökünden kurutulamasa da en aza indirilmiş olacaktı. (10:20)
 İnsan öldürerek bir yere varmak ve bir hedefe ulaşmak
hiçbir peygamberin, hiçbir Hak dostunun defterinde yoktur.
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) on üç sene Mekke-yi
Mükerreme’de presleniyor gibi bir baskı altında yaşamış ama
bir karıncaya bile ayağını basmamıştır; o mütemerrid, o mütegallip, o mütehakkim insanlara karşı her zaman insanca davranmıştır. İşte, bu ruhun o insanlara anlatılması lazımdır ki dağa çıkmanın önü kesilebilsin. Evet, kim yaparsa yapsın, insan
öldürerek ve kan dökerek bir hedefe varmaya çalışmaya ancak
173
vahşet denir, cinayet denir, zulüm denir ve bunlarla da insanlık
adına hiçbir hayır elde edilemez. (15:45)
 Bediüzzaman Hazretleri o bölgenin insanıdır. Bir dönemde Ermeni Taşnaksiyonu’na karşı talebelerini arkasına alıp
gönüllü savaşan, Rus işgaline karşı alay komutanı olarak mücahede eden, bacağı kırılan, esir düşen, Kosturma’da hapis kalan ve harikulade bir şekilde oradan kaçıp Türkiye’ye dönen,
İstiklal Mücadelesi’ni destekleyen, kendisine meclise girme yolu açılan, fakat siyasetle hizmet edemeyeceğine inanınca Erek
Dağı’nda inzivaya çekilen Üstad Hazretleri, çeşitli bahanelerle
senelerce zulüm görmüştür. “Seksen küsur senelik hayatımda
dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp
meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.
Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri
gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim.
Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan
bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni
men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş
gitmişti.” diyecek kadar acı ve ızdırap yudumlamıştır. Fakat,
kat’iyen olumsuz bir tavır sergilememiş ve milletin huzurunu
kaçıracak hiçbir harekete izin vermemiştir. (17:12)
 Ben O’nun çırağı, kapıkulu, kölesi sayılmam ama ben
de onca senedir burada kendi vatanımdan cüdâyım. Mevcudiyetim oradaki genel ahenge zarar verir diye burada gönüllü
duruyorum. Peki siz neden o canavarlığa tevessül ediyorsunuz?!. Öyle bir hak aramanın misali yoktur geçmişte. Ne peygamberlerin nurânî hayatında, ne bir kısım toplum liderlerinin,
Zerdüştlerin, Hermeslerin, Budaların, Brahmanların hayatında
yoktur öyle bir şey. O ancak şeytan çizgisinde olabilecek bir
şeydir. (19:49)
 Bizim en büyük problemimiz, bizi birbirimize bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik olan dini değerlendiremeyişimiz olmuştur. (21:13)
174
 Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz
gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini
söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat
verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika’da bile
Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur. (21:35)
 Bediüzzaman Hazretleri, maruz kaldığı zulümlere
rağmen hiç kimseyi zerre kadar incitmemiş, “intikamımı alın”
dememiş; hatta kendisine o teklifte bulunanlara şöyle cevap
vermiştir: “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir.
Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız,
onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer’an
caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç
kullanılmaz.” İşte bu sâlim düşünce herkese mal edilmeliydi
ama maalesef bu hususta muvaffak olunamadı. (24:30)
 Bugüne kadar pek çok fırsat kaçırılmıştır ama bu her
şey bitmiş demek değildir. Belki bir kısım mütemerridleri kuvvetle sindirme ve baskı altına alma da düşünülebilir; fakat, esas
o toplumun ruhuna girme yolları açılmalı, kardeşlik ruhu yeniden canlandırılmalı, vifak ve ittifak stratejileri oluşturulmalı ve
onlarla tevfik-i ilahiye davetiyede bulunulmalıdır. (27:14)
Soru: 2) Çeyrek asırdır tekrar edip duran terör hadiseleri ve herbiri arkasından yapılan benzer açıklamalar milletimizde bir güven
bunalımı da hasıl etti ve bazı kimseleri provokasyonlara açık hale getirdi. Bu zaviyeden, sağduyu çağrıları nasıl anlaşılmalı ve hem teröre
hem de görevini hakkıyla yapmayan sorumlulara karşı tepkiler hangi
suretle seslendirilmelidir? (29:30)
 Türkiye’nin, uluslararası arenada denge unsuru olan ve
bölgede gözünün içine baktıran büyük bir devlet olmasını istemeyen hasımların varlığı görmezlikten gelinmemelidir. Böyle
bir hasımlık önceden bir kısım müstemlekeci Avrupa ülkelerine
175
mahsustu. Günümüzde, çevremizde ve Ortadoğuda bölünmüş,
parçalanmış, kendi felsefelerine bağlı sistemlerini kurmuş devletler de sizin büyümenizi çekemiyorlar. O dağın şu anda kimler tarafından desteklendiğini bilmiyoruz. Yoksa, nereden alacaklar onca silahı.. nereden bulacaklar onca imkanı.. dağ doğurmuyor ki onları... Mutlaka birileri onlara yardım ediyor sizi
dize getirmek ve pazarlığa çekmek için. Böyle çepeçevre kuşatılma karşısında bulunan bir millet çok tedbirli ve temkinli hareket etmelidir. (30:00)
 Dünden bugüne şer güçler, bir tarafta bazılarını tahrik
edip sokaklara salarken beri tarafta da onlara karşı çıkarılabilecek başkalarını kışkırtmış, diğerlerine saldırtmış ve insanları
karşı karşıya getirip vuruşturmuş; böylece kendi menfaatlerini
elde etmeye çalışmışlardır. Nitekim, 27 Mayıs öncesinden başlayıp 80 darbesi ve hatta sonrasına kadar devam eden benzer
provokasyonlarda aynı eller, insanları sağ sol gibi sınıflarla ikiye bölmüş, onların damarlarına basmış ve vatan evladını birbirine kırdırtmış; sonra da akan kanın üzerine kendi saltanatlarını
kurmaya çalışmışlardır. İçinde bulunduğumuz şartlarda da aynı senaryoların sahneye konması, bir Kürt-Türk çatışması çıkarılması ve hatta sonunda meselenin Birleşmiş Milletler’in hakemliğine kadar vardırılması muhtemeldir. (32:48)
 Her köşesi, rengi, deseni, çeşidi ve şivesiyle ülkemizi ve
insanımızı seven herkesin çok dikkatli ve temkinli olması, kışkırtmalara gelmemesi ve hele “mukabele-i bilmisil” kaide-i zalimânesine girmemesi lazımdır. Bağırıp çağırmalarla, “Şehitler
ölmez, vatan bölünmez” sloganlarıyla problem çözülmez. O
fitne ve fesadın önüne geçilmesini isteyenler, tenkit ve tekliflerini başkalarına yol göstermek üzere, yetkililere verecekleri sağlam metinler halindeki raporlarla ve bildirilerle masumca ifade
edebilirler. (37:11)
 Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve
öldürerek değil, akıl, firaset ve şefkatle gidilmelidir. Az önce
işaret ettiğim “hakkı, kötek olanlar” istisna edilirse, o toplumun
176
yüzde doksan beşi şefkatle ve re’fetle kucaklanmalı, onlara karşı mülayemetle hareket edilmelidir. (40:03)
 Herkes bu meselenin halli için duanın gücüne de sığınmalı; her fırsatta gönüllerini Yüce Dergâh’a açıp “Allahım,
birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar
arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına
ıslah istemeyen kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine
getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir.” diye niyaz etmelidir. (40:32) (48).
Sekizinci Bölüm
PKK'yı ancak Kürt aydınları bitirebilir
48
Gülen, Fethullah. ‘Terör ve Izdırap’. 15.11.2011.
177
Kürt aydınları Kemal Burkay, İbrahim Güçlü ve Orhan Miroğlu, 2011 ve 2012’de çarpıcı açıklamalar yaparak PKK’nın
Kürtleri tek başına temsil etme yetkisini elinden almaya çalıştılar.
Orhan Miroğlu Bir açıklamasında: “Kürtlerin silahlı mücadelesi meşru değildir. Geçmişte de devletin baskıcı politikalarını eleştiriyordum. Şimdi bu geride kaldı. Kürtlerle savaşmak
isteyen bir devlet yok. Kürtlerin haklarını silah ile bastırmak
isteyen devlet de yok. PKK’nın silahlı stratejisi hem Kürtlere
hem de Türklere zarar veriyor. Bugün PKK’nın dışında aydınları hedef alacak marjinal bir yapı, çete, Ergenokvari örgütlenme kalmadı. Adam öldürme Türkiye’de bir tek grubun tekelindedir. O da PKK’dır. Dağa insan kaçırmak, polisin arkasına
yaklaşıp kafasına sıkmak, imam infaz etmek, köylüleri öldürmek bir tek PKK’ da var” dedi. 28 Şubat sürecinin tartışıldığını
ancak kritik bir konunun gündemden kaçırıldığını ifade eden
Miroğlu, “28 Şubat süreci gündemde ama PKK hiç konuşulmuyor. O döneme ilişkin Öcalan’ın “Tansu Çiller’i bize öldürme
teklifi yapıldı” şeklinde sözleri var. Neden kimse bunu sorgulamıyor? 28 Şubat gündemde iken Öcalan’a kimlerin Çiller’i
öldürme teklifi yaptığı sorulmuyor. Bu atlanacak bir konu değil” diye konuştu. Yapımcılığını ve Sunuculuğunu GazeteciYazar Aslan Değirmenci’nin Kanal 5’te yaptığı haber programı
‘Son Gündem’ e konuk olan Kürt Yazar Orhan Miroğlu, PKK ve
medya’yı sert sözlerle eleştirdi, Suriye, İran ve PYD ilişkisini
ortaya koyan açıklamalarda bulundu. Orhan Miroğlu, “Kürtlerin silahlı mücadelesi meşru değildir. Geçmişte de devletin baskıcı politikalarını eleştiriyordum. Şimdi bu geride kaldı. Kürtlerle savaşmak isteyen bir devlet yok. Kürtlerin haklarını silah
ile bastırmak isteyen devlet de yok. PKK’nın silahlı stratejisi
hem Kürtlere hem de Türklere zarar veriyor” dedi. “Medya, özellikle de bazı liberal yazarlar PKK’ya tolerans tanıyor”
diyen Miroğlu, “Ve PKK bundan çok iyi yararlanıyor. Şemdinli
de yaşananları farklı yansıtmak PKK’ya hizmet etmektir. Liberal yazarlar son süreçte hatta Suriye’de PYD dışındaki hiçbir
178
Kürt yapıyı görmeyerek PKK propagandası bile yapıyor. Gerçekleri görmezden geliyorlar. 15-16 Kürt partisi yok sayılıyor.
Özgür Suriye ordusunda bulunan Kürtler bile hedef alınıyor”
diye konuştu. Medya’ya yönelik eleştirilerini sert ifadelerle dile
getiren Miroğlu, “Bunlara itiraz ettiğimizde andınçlandıklarını
iddia ediyorlar. Oysa biz bunları dile getirdiğimizde andınçlanıyoruz. Hem de PKK’ya andıçlatıyorlar. Hem hedef yapıyor
hem de baskı uyguluyorlar. Kuzey Irak’ta, Suriye’de muhalif
Kürtlerin başına gelenler ortada. Bugün PKK’nın dışında aydınları hedef alacak marjinal bir yapı, çete, Ergenokvari örgütlenme kalmadı. Adam öldürme Türkiye’de bir tek grubun tekelindedir. O da PKK’dır. Dağa insan kaçırmak, polisin arkasına
yaklaşıp kafasına sıkmak, imam infaz etmek, köylüleri öldürmek bir tek PKK’ da var. Ama böyle bir durumda bizlerin
medya tarafından hedef alınması sorgulanmalıdır. Aynı kalemler, akademisyenler bazı programlarda, panellerde elinde silah
olanları eleştiremedi. Panellerde şiddet politikalarına hiç değinilmedi. PKK’nın strateji gündeme getirilmedi. Aynı şekilde
askerlerin benimsemediğimiz politikalarını yerden yere vuranlar Kürt silahlı örgütünü vesayetini neden konuşmuyorlar. Ne
yani bizimde mi Kandile çıkmamız gerekiyor?” diye sordu. Milat Gazetesi Ankara Temsilcisi Aslan Değirmenci’nin sorularını
cevaplandıran Miroğlu, “Şuanda liberaller ve ulusalcılar ile
PKK’nın çıkarları örtüşüyor. Bunların umudu PKK… AK Parti’ye muhalif bütün kesimlerin umudu şiddet olayları oldu.
Şiddet olayları ile hükümetin sarsılmasını bekliyorlar. AK Parti’yi yenememenin nefreti bu. Psikolojik harbe liberaller ve ulusalcılar destek veriyor. Oysa 90’lı yıllarda insanlar sokaklarda
infaz ediliyordu. Tüm hakları ellerinden çalınıyordu. Bugün
böyle bir durum yok. Bu gündeme getirilmiyor. Uzman olduğu
iddia edilenler PKK’nın öldürdüklerini gündeme bile getirip,
sorgulamıyorlar. Kandil’in politikalarını eleştiren bir tek yazılarına rastlamıyoruz. Uludere konusu evet önemlidir. Bu konuda
tepkilerimi dile getirdim. Uludere sorgulanmalı. Ama Uludere
konusunu gündeme getiren bazıları neden Gaziantep bombalı
179
saldırısında aynı tepkiyi göstermiyor? Bu çelişkiyi yakalamak
gerekiyor. Uludere’de koyduğumuz tepkiyi Gaziantep’de de
göstermeliyiz” şeklinde konuştu. Bazı çevrelerin ise muhalif
Kürtleri “devletin Kürdü” olarak tanımladıklarını hatırlatan
Miroğlu, “Kim devletin kürdü kim değil aslında belli. Geçmişte
bazı karakolların basılmasına, facialara, katliamlara baktığımız
zaman işbirlikleri görebiliriz. Türkiye henüz konuşmadı. Demokratikleşme süreci umarım Fırat’ın ötesindeki sayfanın açılmasına da sebep olurda Türkiye bunları konuşmaya fırsat bulur. Köylerin yakılması, boşaltılması, faili meçhul cinayetler üçbeş kişinin işi değil. Bir derin ilişki sonucunda bunlar gerçekleşti. İnsanlığa karşı işlenen suçlar var. Bu suçların bir ayağında da
İstanbul burjuvazisinin temsilcileri, medya var. 28 Şubat süreci
gündemde ama PKK hiç konuşulmuyor. O dönemle ilişkin Öcalan’ın “Tansu Çiller’i bize öldürme teklifi yapıldı” şeklinde sözleri var. Neden kimse bunu sorgulamıyor? 28 Şubat gündemde
iken Öcalan’a kimlerin Çiller’i öldürme teklifi yaptığı sorulmuyor. Bu atlanacak bir konu değil” dedi.
Suriye krizine ilişkin de önemli değerlendirmelerde bulunan Miroğlu sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Suriye ile PKK
ciddi bir ilişki içinde… Aynı şekilde İran ile PKK yakınlaşması
da ortada. Sadece Suriye’de değil İran’da da PKK kampları
mevcut. PKK’ya bölgede bir manevra alanı sağlandı. Suriye
devriminin başlamasıyla birlikte İran’ın PKK politikası değişti.
İran, Suriye ve PKK ayakta durmanın yolunun bir birine verecekleri desteğe bağlıyor. PYD, PKK ve Esed ordusu beraber yaşıyorlar. Etnik ve mezhepsel çatışma çıkartarak ayakta durmaya
çalışıyorlar. Temel hedefte Türkiye’yi plan dâhilinde sıcak çatışmaya çekerek süreci derinleştirip, zaman kazanmak… Bir
Vietnam beklentileri var. Ama şu bir gerçek bu son bir çırpınış.
Tutmaz. Diktatörün 30- 40 bin kişinin öldürmesi sokağa dökülerek ‘savaş istemiyoruz’ diyenleri etkilemiyor. Esed’i destekleyen eylemler yapılıyor. Aynı gruplar şimdi savaş karşıtı sahte
180
bir kimlikle karşımıza çıkıyorlar. Ama onların da etkileri tükenmek üzere…” (49).
‘Vur kendini dağlara’ başlıklı yazısının Taraf gazetesinde
sansürlenerek yayınlanmaması üzerine gazete ile yollarını ayıran Orhan Miroğlu’nun bu makalesini Rotahaber yayınladı.
Miroğlu, Taraf gazetesine gönderdiği, ‘Vur kendini dağlara’ adlı son yazısının gazetede yer almadığını belirtmiş, “Taraf’ın benim için miadı doldu” demişti. Yaşanan bu gelişmenin
ardından Miroğlu’nun sansürlenen yazısı büyük merak uyandırmıştı. İşte Orhan Miroğlu’nun 3 bölüm halinde yayınlamayı
düşündüğü yazısının Taraf’a gönderdiği ve sansürlenen ilk bölümü ve yayınlanmayan 2. bölümü…
VUR KENDİNİ DAĞLARA!
VUR KENDİNİ MAXMUR’A!
Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü bence artık realitelerden iyice koptu,derin bir ulusal huşu içinde yaşıyoruz, yas
bitmiyor, acılar tükenmiyor, nereye baksan sıra sıra tabutlar,
ağıt yakan kadınlar var.
Bu tablo içerisinde Türkler bana biraz daha makul görünüyor.
Kürtler ise suskunluk,endişe ve psikolojik harp arasında
bir araftalar.
Düz ovada siyaset yapmak onları bunaltıyor artık.
Onlar da kendilerini dağlara vuruyorlar, ellerindeki muazzam siyasi imkanlara değil, dağdakilerin ellerinde tutuğu silaha ve psikolojik harbe güveniyorlar.
Bir yanda devlet, bir yanda PKK.
İlki yavaş yavaş hakikate yaklaşırken, diğeri yani PKK geleceğini psikolojik harbe bağlamış görünüyor.
49
Miroğlu, Orhan. Öcalan’a derin talimatı kim verdi? Kanal 5. 7 Ekim
2012.
181
Devletin geçmişte yürüttüğü psikolojik harp metotlarından
uzaklaşıp, gerçeğe dönmesi kolay olmadı.
Türkiye neredeyse 2000’li yıllara kadar, sanki sanal bir mücadelenin içindeymiş gibi, sanki 20 yıl ülkenin belli bir bölgesinde adeta iç savaşı andıran bir çatışma yokmuş gibi gösterildi.
Oysa o tarihe kadar çatışma sadece dağlarda değil, şehirlerde de sürmüş, sivillere karşı binlerce faili meçhul cinayet işlenmiş, köyler boşaltılmış, Türkiye’nin tarihindeki en büyük iç
göç hareketi meydana gelmiş ve resmi açıklamalara göre 28 bini
PKK’li olmak üzere 35 bin insan hayatını kaybetmişti.
Bu iç çatışma manzarası, ‘düşük yoğunluklu savaş olarak’
tanımlandı.
Nihayet 1999 yılında Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildiğinde, artık ortada üstü örtülecek bir şey kalmamıştı.
PKK liderinin, mahkemeye sunduğu ve gerek yazılı, gerekse sözlü olarak yaptığı savunmalar aslında bütün gerçeği tüm
çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
Öcalan artık İmralı’daydı, ama aynı yıl yapılan yerel seçimlerde HADEP büyük bir başarı sağlamış ve aralarında Diyarbakır’ın da olduğu beş büyük şehrin belediye başkanlığını kazanmıştı.
1999 Türkler’in ve Kürtler’in, Kürt sorununda gerçeklerle
yüzleşmeye başladığı yıl olarak görülebilir.
Türkiye bu yıl itibariyle mücadele ettiği bu örgütün artık
siyasallaşmış bir örgüt, dağdaki birkaç militandan ibaret bir
örgüt olmadığını anlamıştı.
Ama PKK’de savaşın miadının dolduğunu bizzat Öcalan’ın
ifadeleri ve açıklamalarıyla kabul etmiş görünüyordu. Mücadele artık silahsız ve hak temelli bir mücadele olarak sürebilirdi.
Bu tarihe gelinceye kadar, siyaset kurumu, alanı tamamen
askerlere terk etmiş ve siyasetin gerçeği halktan gizleyen psikolojik harp metotlarının gönüllü savunucusu olmaktan başka bir
işlevi kalmamıştı.
182
Sivil-asker ilişkileri o yıllardan başlayarak, son on yılda
büyük bir değişim geçirdi.
Türkiye kendi Kürt sorununda ve bu sorunun bir parçası
haline gelen, iç içe geçen PKK’yle mücadele stratejisinde artık
psikolojik harbi esas alan bir yerde durmuyor.
Tabular bir bir yıkıldı ve bu ülke Oslo gibi bir süreci yaşadı.
İzlenen politika geçmişte PKK’yi askeri ve siyasi manada
yok edeceğine inananların hayata geçirdiği politikalardı, ama
sonuç vermedi.
Şimdi artık PKK’yi yok etmekten bahseden kimse kalmadı.
Ya da böyle birileri kaldıysa da, onlar süreci belirleyen bir konumda değiller artık.
Devlet bir yandan PKK’yle mücadele ederken bir yandan
da demokratik reformların devam etmesini yeni bir anayasa
yapılmasını ve siyasi partilerin bu konuda uzlaşmasını istiyor.
Hükümet Kürt sorununda hakikatleri gizleyen bir konumdan, bu hakikatleri milliyetçi hezeyanlara kapılmadan, etnik
hınç ve öfke barındıracak söylemlerden önemli oranda kaçınarak kamuoyuyla paylaşmayı benimseyen bir konuma geçti.
O kadar ki, Antep’te aralarında dört de çocuğun bulunduğu ve 9 kişinin hayatını kaybettiği saldırıdan sonra bile, Başbakan Erdoğan, kapılarını çözüm için çalacak herkese açık tuttuklarını ifade etti. Geçmişte yaşanan saldırılar karşısında da tutumu farklı değildi.
Şehit cenazelerinin kaldırıldığı günlerde dahi, PKK’nin silahı bırakması halinde her şeyi konuşabileceklerini açıklamıştı.
Dolayısıyla, ortalığı kızıştırmak için ortaya atılan ve özellikle BDP çevrelerinin dillendirdiği ‘bu hükümet Sri-Lanka modelini esas aldı, dağdaki Kürt gençlerini imha edecek ‘ yollu
propagandanın kısa sürede, PKK’nin yürüttüğü ‘psikolojik
harpten’ başka bir şey olmadığı ortaya çıktı.
183
PKK, Şemdinli baskınlarından sonra ‘psikolojik harbe’ dört
elle sarılmış bulunuyor.
Devleti de psikolojik harp günlerine geri dönmeye zorluyor.
PKK’nin psikolojik harbini siyaset alanına ve kamuoyuna
da, maalesef BDP’ li liderler ve şiddet meselesine, bugün artık
hiçbir geçerliliği kalmamış, mağduriyet teorileriyle yaklaşan ve
PKK’nin devrimci savaş stratejisine başından beri tolerans gösterenler taşıyor.
Peki, bu manzara içinde BDP’nin dağdakilerle buluşmasını
nasıl yorumlamak gerekir?
Perşembeye devam edelim.
Orda bir kamp var uzakta, gitmesek de görmesek de o
kamp bizim kampımızdır ve adı Maxmur’dur!
CHP, ziyaret etmek isteyip giremediği Hatay’daki kampı
ziyaret edecek olan Meclis-İHK’na üye vermeyecek.
Gerekçe de, CHP’nin kampta saklandığına inandığı birtakım silahların ve delillerin ortadan kaldırılması!
Ne diyelim, sağlık olsun! Ama ben CHP’lilere yine bu ülkenin en yakıcı sorunu olan Kürt sorunu nedeniyle oluşmuş bir
kampı ziyaret etmelerini öneriyorum. İnanın bu daha faydalı
olur hatta artık yazılması yılan hikayesine dönen Kürt Raporu’na da katkı sağlar. Apaydın kampı bugün var, yarın olmayacak. Ama Maxmur yirmi yıldır var. Kampta yaşayanların tümü
bu ülkenin vatandaşı. Vize yok, kampa girmek, geceyi orada
geçirmek serbest. Diyarbakır CHP il Başkanlığına seçilen değerli politikacı ve sevgili dostum Haşim Özkoyuncu’ya program
hazırlaması için bir telefon yeterli.
Hadi CHP, vur kendini Maxmur’a ve Kürt sorunuyla yüzleş!
Not: ‘Kürt Aydınının Trajedisi’ yazılarının üçüncüsü ve
sonuncusu cumartesiye kaldı, merak edenlere duyurulur. /
184
BU DA MİROĞLU’NUN 3 BÖLÜM HALİNDE YAYINLAYACAĞI YAZININ 2. BÖLÜMÜ
DAĞA VE BAYRAĞA DAİR..
Borsada değeri giderek artan hisse senedi gibi dağ mistifikasyonu sanki her geçen gün daha bir değer kazanıyor.
Gece PKK’liler dağlara bayrak asıyor, gündüz olunca bu
sefer de askerler aynı bölgeye kocaman bayrakları götürüp dikiyor.
PKK, son zamanlarda Şemdinli üzerinden ilginç bir pskolojik harp uyguluyor, ve BDP bu psikolojik harbin tam ortasında
yer alıyor.
Siyasi temsil bakımından Meclisin dördüncü büyük partisi
olan bir partinin, umudunu ve geleceğini PKK’nin önüne koyduğu psikolojik harbe bağlaması, başta bu partiye oy veren
Kürt seçmenler olmak üzere, bütün Türkiye için bir kayıptır.
Sayın Demirtaş Şemdinli hadiselerinden sonra ortaya bir
iddia attı.
Buna göre hükümet gerçeği halktan gizliyor çünkü Şemdinli kırsalı ve 400 kilometrekarelik bir alana yayılan bir toprak
parçasını, devlet değil artık PKK kontrol ediyor.
Hem de 700 kişiyle..
Bence ortada PKK’nin ve onun isteği üzerine de BDP’nin
realitelerden koptuğu bir durum söz konusudur
Keşke PKK daha fazla geç kalmadan gerçeğe uyanabilse..
Bunun olabilmesini en çok arzu edenlerdenim.
Ama nafile bir temenni ve nafile bir arzu bu; öyle görülüyor ki, Türkiye’nin siyasi zemini, ve bu zeminin giderek demokrasi yönünde güçlenecek olması hiçbir şekilde PKK’yi tatmin etmeyecek ve PKK, demokrasi güçlendikçe silahın ve şiddetin önde olduğu psikolojik harp yöntemlerine dört elle sarılmaya devam edecek.
185
Bir hayli hazin ve bir o kadar da ironik bir durumla karşı
karşıyayız.
Çünkü devletin PKK’ye karşı mücadelede psikolojik harbi
terk ettiği ve hakikate dönmeye başladığı bir dönemde, PKK
filmi tekrar başa sarıyor ve ‘kurtarılmış bölge’ hayalleriyle hem
kendini hem Kürt siyasetini, hem de kendisine inananları reel
siyasi bir zeminde değil, sadece ulusal hissiyattan, dahası etnik
hınç ve öfkeden beslenen psikolojik bir zeminde tutmaya çalışıyor.
Devletin Kürt sorununda tamamen güvenlik eksenli bir politikayı cumhuriyetten bu yana sürdürüyor olmasının maliyetini nasıl ki bu halk ödediyse, PKK’nin ‘savaş stratejisinin’ maliyetini de bugün, hiç kuşku yok ki 15-16 yaşlarında savaşa sürülen Kürt gençleri ve halkın kendisi ödüyor.
Demirtaş, ‘Şemdinli’yi PKK ele geçirdi, PKK başka toprakları ele geçirmeden gelin onunla anlaşın’ demeye gelen çağrılar
yaptı.
Yani, Türkiye cumhuriyeti tarihinde bir ilkin gerçekleşmiş
olduğunu ve ‘devletin egemenliği altında bulunan topraklardan
bir kısmının devletin egemenliğinden çıktığını’ açıkladı.
Açıkçası ‘devrimci savaş stratejisinin’ sonuç verdiğini ilan
etti.
Sanki kimsenin farkında olmadığı bir gerçeğe dikkatlerimizi çeker gibi yaptı, ama yaptığı şey psikolojik harpten başka
bir şey değildi. Çünkü o da böyle bir durumun söz konusu olmadığını biliyordu, nitekim daha sonra bir araya geldiği medya
mensuplarına söylediklerinin yanlış anlaşıldığını ifade etti.(
Ezgi Başaran, Radikal2 Eylül.)
Sayın Demirtaş’ın açıklamasını baştan sona okudum. Eğer
ben de bu açıklamadan psikolojik harp sezmiş ve bu yazı bana
iki yazı yazdırmışsa, sıradan vatandaşı artık varın siz düşünün.
PKK uzun zamandır bu psikolojik harbi, BDP ve gönüllü
medya üzerinden sürdürüyor.
186
Önce CHP Milletvekili Hüseyin Aygün kaçırılıyor, ardından, BDP’nin öncülüğünde PKK’lilerle bir mizansen buluşma
gerçekleşiyor.
Sonra internete gece karanlığında dağların tepesine bayrak
asmaya çalışan bir PKK’ linin görüntüleri düşüyor..
Devlet de geçmişte o bölgede dağa taşa ‘Ne mutlu Türküm
diyene’ vecizesini bembeyaz taşlarla veya kireçle yazdırır, Ertürk Yöndemlere ‘Anadolu’dan Görünüm’ programları yaptırır,
Türkçe bile bilmeyen Kürt ağalarını TRT’ye çıkartarak, psikolojik üstünlük sağlamaya çalışırdı.
Bugün artık, böyle şeylere itibar etmeyen ve geçmişten ders
çıkaran bir devlet ve hükümet var.
Psikolojik harbi devlet terk etti, şimdi PKK sürdürüyor.
Psikolojik harp senaryosunun buraya kadar olan kısmını
anlamak zor değil ve ben bunu anlayabilecek durumdayım.
Anlamadığım şey Taraf gazetesinin bu psikolojik harbe bir
takım haberlerle ve manşetlerle katkıda bulunmasıdır.
Felaketi haber verir gibi atılan ve Suriye’de, ‘ikinci Kürt
devletinin kurulduğunu ‘ispatlayan’ manşetlerden sonra, Şemdinli için atılan manşetler barışa ve yumuşamaya değil,
PKK’nin psikolojik harbine hizmet ediyor.
Psikolojik harbin her türlüsü çok kötüdür ve hiçbir şekilde
meşru değildir.
Bir ülkenin, bir halkın hakikatten kopuşu, psikolojik harbe
inanmakla ve ona başvuranların haklı olduğunu kabul etmekle
başlar.
Kürtler ve Türkler otuz yıl boyunca devletin psikolojik
harbine yenik düştü.
Şimdi PKK’nin psikolojik harbiyle karşı karşıyayız.
Daha birincisinin yol açtığı vahamet ve acı bitmeden, Türkiye bir psikolojik harbe ikinci kez yenilmemelidir.
187
Ve kendi kişisel hikayesi, Kürtlerin haklı davasına yazılmış bir yazarın, Kürtlerin psikolojik harbini yazmak zorunda
kalması gerçekten de çok trajiktir ve üzücüdür.
Bu durumda galiba o yazarın, ‘ulusal saflarla’ onun arasında akıp giden bir nehrin korunaklı tarafına doğru iyice geri
çekilmesi ve aynı nehrin öbür yakasından atılacak taşlardan
kendini iyice koruması gerekecektir (50).
Derin devlet ile AK Parti’nin 2011’den itibaren anlaşmasından sonra güvenlik kuvvetlerine, giderek sivillere ve kendi
militanlarına yönelik şiddeti tırmandırması karşısında, hükümette ve hükümete kayıtsız şartsız destek veren çevrelerde
PKK silahlı isyanının ancak yasak, baskı ve şiddetle, kısaca askerî yöntemlerle bastırılabileceği düşüncesi ağır basmaya başladığı. Başka bir deyişle, 1990'ların zihniyetine dönüş sinyalleri
çoğalmaktaydı. Sapla samanı ayırmaksızın yapılan KCK tutuklamalarının yaygınlaşması... BDP'ye yönelik suçlamaların tırmanması... Öcalan ile görüşmelerin son bulması; avukatlarıyla
dahi görüşmesine izin verilmemesi... PKK'nın örtük-açık şekilde faaliyet gösterdiği Avrupa ülkelerine dönük eleştiri ve talepler... Irak'tan çekilmekte olan ABD ile insansız hava araçlarını
İncirlik'e yerleştirmesi için varılan anlaşma... Ankara'ya gelen
Barzani'ye, "Karayılan ile görüşün, ateşkes ilan edip, silahı bıraksınlar... Ortalık yangın yerine dönse de askerî operasyonlar
sürecek. Eğer PKK silahlı mücadeleye devam ederse, siz de zarar görürsünüz..." mesajının verildiğine ve PKK'nın hareket yeteneğinin kısıtlanması için belirli anlaşmalar yapıldığına dair
haberler... Hepsi, bu defa sivil yönetimin askerî çözüme meylettiğinin işaretleriydi. Hükümetin verdiği izlenim, Kürt sorunu
konusunda siyasi çözüm için bugüne kadar attığı adımlardan
ileri gitme konusunda isteksiz; gerekli güvenlik önlemleri alınırsa, PKK'nın bitirilemese bile marjinalleşeceği düşüncesinde
olduğuydu.
50
Miroğlu, Orhan. İşte Miroğlu’nun sansürlenen o yazısı. Rotahaber.com. 04.09.2012.
188
Öncelikle belirtilmesi gereken şunlardı: PKK'nın yürüttüğü
sivilleri hedef alan terör eylemlerini de içeren silahlı isyan ve
bunun desteklenmesine yönelik yasa dışı örgütlenmeler elbette
ki hiçbir şekilde meşru görülemez. Silahlı isyancılara karşı olabildiğince etkin güvenlik önlemleri alınması şarttır. Bugüne
kadar yaşanan istihbarat yetersizliklerinin; gerilla yöntemleri
uygulayan isyancılara karşı mücadelenin düzenli orduyla, profesyonel kadrolarla değil zorunlu askerlik hizmeti gören, silahı
yeni eline almış elemanlarla verilmesinin doğurduğu kayıpların
mazur görülebilir yanı yoktur. Hükümet, güvenlik önlemlerini
etkinleştirme yönünde attığı adımlarda haklıdır. Ne var ki, hükümetin çeşitli sözcülerinin zaman zaman altını çizdikleri, güvenlik ve özgürlük dengesinin korunmasında yanlışlar yapılacak olursa; bu bağlamda büyük sorun arz eden TMK ve
TCK'nın (değiştirilmesi ihtiyacı hükümet sözcüleri tarafından
da dile getirilen ve, her nedense, değiştirilmesinde ağır davranılan) hükümleri kullanılarak, barışçı yöntemlerle yapılan muhalefet ile şiddet eylemleri aynı sepete koyulacak olursa, bundan
sadece ve sadece şiddet yanlılarının yararlanacağının hiçbir
şekilde unutulmaması gerekir.
Silahlı isyancılara karşı güvenlik önlemlerinin güvenliközgürlük dengesi gözetilerek etkinleştirilmesi elbette gereklidir;
ama Kürt sorunundan kaynaklanan şiddet ancak sorunun halliyle bitebilir. Kürt kimliğinin serbestçe yaşanması önündeki
bütün engeller ortadan kalkmadan, Kürtleri Türkleştirme politikasından tümüyle vazgeçilmeden, Kürtlerin ortak demokratik
talepleri karşılanmadan, Kürtler gönülleri ve zihinleriyle kazanılmadan Türkiye, istikrar ve huzura kavuşamaz; bölgesinde
oynamak istediği (ve oynaması gereken) özgürlük ve demokrasi kalesi rolünü asla üstlenemez. Liderleriyle müzakere edilerek
militanlarının olabildiğince geniş bir siyasi afla dağdan inmelerinin, silahlı mücadeleyi bırakıp sivil, siyasi mücadeleye katılmalarının yolu açılmadan da silahlı isyanı bitirmek mümkün
olmayacaktır.
189
Deniyor ki, PKK'nın amacı devlet içinde devlet olmak,
Kürtler üzerinde vesayet kurmaktır. Evet, PKK'nın en azından
bir bölümünün, KCK örgütlenmesinin de amacı bu olabilir.
Kürt sorunu çözülür, silahların susması ve terk edilmesi sağlanır, Kürtler bütün farklı sesleriyle siyaset sahnesinde özgürce
yer alırsa, kim onlar üzerinde vesayet kurabilir ki? O zaman
PKK'yı bizzat Kürtler bitirecektir. Zaten PKK'yı ancak Kürtler
bitirebilir (51). Kimsenin eli silahlı bir örgütle mücadele yapılmasına itirazı olamaz. Mesele PKK nede Kürt sorunu.. Ancak
şu soruyu da göz ardı etmeyelim; bu mücadelenin sonunda
nasıl bir Türkiye doğacak? Tecrübeyle sabit; PKK ile mücadele
devletin de toplumun da kimyasını bozuyor. Mücadelenin süresi, araçları, psikolojisi herkesi derinden etkiliyor. Bizi başkalaştırıyor. Demokrasiyi zayıflatıyor, hukuku zedeliyor, çoğulculuğu öldürüyor. Yani yaşadığımız ‘çevre’yi boğucu hale getiriyor. Milliyetçilikler yükseliyor, hoşgörüsüzlük ve güvensizlik
artıyor. Sonunda iş gelip bizim ‘nasıl yaşadığımız’a dayanıyor.
Bu nedenle, sorun ne PKK ne de Kürt meselesi olarak kalıyor;
bizim, hepimizin sorununa dönüşüyor. PKK saldırdıkça özgürlükler vazgeçilebilir, hukuk esnetilebilir görülüyor insanlara.
Devlet de, toplum da sertleşiyor. Dün ‘açılım’ politikasına destek verenlerin büyük bir kısmı bugün ‘açılımın yanlış olduğu’
kanısında. Kimse de sormuyor; iyi de ‘açılım’ denilen proje yürütüldü mü ki? Habur ve Tokat’ın ardından açılım adına ne
yapıldı? Toplumsal ve siyasal zeminde ‘açılım’ yapmanın siyasal riskleri ortaya çıkınca, devlet bu işi ‘tepeden’ Öcalan’la görüşerek halletmeye çalıştı. O da olmadı. Bakın, Öcalan-MİT görüşmesi geçen yıl deşifre olduğunda ‘ne olmuş yani, devlet terörü bitirmek, PKK’yı silahsızlandırmak için elbette örgütle görüşebilir’ diyenlerden eser kalmadı şu günlerde. Meselenin güvenlik tedbirleriyle çözülemeyeceğini söyleyenler hemen ‘müzakereci’ sıfatıyla PKK’ya yapıştırılmaya çalışılıyor. Kısaca,
Türkiye daha ‘sert’ bir iklime doğru gidiyor, ağır bir kış yaşaya-
51
Alpay, Şahin. Zaman Gazetesi, 19.11.2011
190
cağız… Bunun siyasal uzantısı BDP’li milletvekillerinin ‘dokunulmazlıklarının kaldırılmasına’ varacak gibi. Bir adım sonrası
da BDP’nin AYM tarafından kapatılmasıdır. BDP’nin terörle,
şiddetle, PKK ile arasına mesafe koymadığı sır değil. Bu durum
kuşkusuz partinin demokratik meşruiyetini ciddi olarak zedeliyor. Kapatılması kimseyi şaşırtmaz. Peki, iki milyona aşkın
seçmenini ne yapacağız? Bir diğer soru PKK ile alakalı; PKK
nasıl bitirilecek? PKK’nın artan saldırganlığına tepkiler hakikaten çığ gibi büyüyor. Haksız da değil bu tepkiler; siyasetin
imkânlarının sınandığı ve de tükendiği düşünülüyor. Tek kalan
seçenek olarak da PKK’yı silahla bitirmek görülüyor. Tamam
da bu, denenmemiş bir yöntem değil ki! Devlet PKK’yı silah
yoluyla bitirme stratejisini zaten hiç bırakmadı. Şimdiye kadar
30 binin üzerinde PKK’lı öldürüldü. Hatta eski Genelkurmay
Başkanı İlker Başbuğ ‘PKK’yı beş defa bitirdik’lerini ilan etti.
Ama PKK terör eylemlerine hâlâ devam edebiliyor. Bu ortamda
söylemesi kolay değil, ama gerçekçi olmak adına sormak zorundayız; PKK şimdiye kadar silah yoluyla bitirilemediyse
bundan sonra nasıl bitirilecek? Niyetim elbette moral bozmak
falan değil; mücadele edilecekse de gerçekçi bir zeminde yapmak lazım bunu. Şunu bilmek gerek; PKK son yıllarda mevcut
konjonktürde olduğu gibi uygun bir bölgesel ortamı hiç bulmamıştı. Dün, Profesör Sedat Laçiner dile getirdi; ‘Türkiye bugün dört devletle savaşıyor’: Suriye, İran, Irak ve İsrail. Savaş
belki abartılı bir ifade, ama bu dört ülkeyle çok derin sorunlar
yaşadığımız, siyasal ve diplomatik çatışma içinde olduğumuz
kuşkusuz. Peki, doğrudan fiilî bir çatışmaya girmeden bu ülkelerin bize karşı yürütecekleri yıpratıcı strateji neye dayanır? Bu
sorunun cevabını hepimiz biliyoruz; PKK. Sonuç şudur; PKK
tarihinde görmediği bölgesel desteğe şu sıralar sahip. Hep çatışma içinde olduğu İran bile arkasında. Ne yaparsak yapalım
terör maalesef kısa vadede bitmeyecek. Türkiye 1990′ların psikolojik ortamına geri döndü; ‘PKK’yı neyle ve nasıl bitirirseniz
bitirin’ noktasındayız. Bunun sonuçlarını eminim hatırlayanlar
vardır. Ne PKK biter ne Kürt sorunu çözülebilir mevcut koşul191
larda. Korkum, son on yıllık demokratik kazanımların da feda
edileceği bir noktaya doğru kaymak. Devlet buna hazır, toplum
da hazır hale geliyor (52).
Dokuzuncu Bölüm
PKK Başarabilir mi?
PKK, Temmuz 2012’den itibaren yeni eylem biçimleriyle
bir stratejik hamle deniyordu. Gazeteci ve akademisyen Emre
Uslu, en vurucu makalesini’ PKK Başarabilir mi? başlığıyla
Taraf gazetesinde yazdı: PKK kaynaklarının anlattığı kadarıyla bu stratejik hamlede hedef 2012 yılı içinde “sonuç almak”. PKK’nın almak istediği sonuç ise en azından Türkiye’nin bir bölümünde, örneğin Hakkâri, mümkünse Şırnak, KCK sistemini fiilen uygulamaya koymak. KCK
sistemini uygulamaya koyabilmek için öncelikle PKK’nın hedefe koyduğu bölgelerde toplum üzerinde “psikolojik kuşatılmışlık hissi” yaratması gerekiyor. Yani insanlar bu coğrafyada devlet yok PKK var bu nedenle devletin sistemine göre değil
52
Dağı, İhsan. ‘PKK’yı neyle ve nasıl bitirirseniz bitirin’. Zaman.
4.09.2012.
192
PKK’nın sitemine göre kendimi ayarlamalıyım diye düşünmeye
başlaması gerekiyordu.
Bu strateji için Şemdinli kritik bir yer, çünkü Şemdinli halkı
çoğunlukla gönüllü olarak PKK sistemini kabul etmiyordu. Bu
nedenle de PKK zorla Şemdinli üzerinde psikolojik kuşatılmışlık hissi yaratmaya çalışıyordu.
Hatta son aldığım bilgilere göre Şemdinli’de PKK’ya müzahir köylere gelen PKK militanları halkı silahlandırmak için
köylülere baskı yapmaya başlamışlardı. Köylerde yaşayan
gençlere silah dağıtacaklarını ifade edip herkesin PKK’nın dağıtacağı silahları almak zorunda olduğunu belirtmişlerdi. Bir nevi devletin kurduğu koruculuk siteminin benzerini PKK
kendine müzahir köylerde kurmak istiyordu. KCK sistemi
içindeki öz savunma gücü mantığın biraz daha genişletip halkı
silahlandırarak burada ben hâkimim duygusunu yerleştirdikten
sonra bir halk savaşı başlatmak istiyordu.
Ancak Şemdinli’de PKK’ya müzahir köylüler dâhil PKK istediğini yapabilmiş değildi ve 2012’de yapamadı, e başarısız yılı
oldu. Örneğin, köylerinizde gençler silah alacak diye zorladıkları köylülerin bir kısmı köylerini boşalttı. Bazı köylüler çocuklarının zorla silahlandırılmasını önlemek için çocuklarını Kuzey
Irak’a gönderdi.
Bütün bu veriler bize PKK’nın en azından Şemdinli de “sonuç alıcı hamle” için işinin kolay olmayacağını gösteriyordu.
Ancak psikolojik kuşatılmışlık hissi yayma noktasında da
PKK’nın şimdiden hedeflerine ulaşmaya başladığını söylemek
yanlış olmaz. PKK kuşatılmışlık duygusunu genişlettiği için
2011’de yapılan operasyonlarla devletin eline geçen psikolojik üstünlük PKK’nın eline geçmiş durumdaydı. 2011 yılında
faaliyetleri durdurulan “KCK mahkemeleri” ve “vergi” sorumluları harıl harıl çalışıyor ve halkı devletin sistemine değil kendi
sistemine göre yaşamaya zorluyordu. Bu zorlama nedeniyle de
PKK’ya haraç vermek istemeyen bazı zengin aileler Şemdinli ve
Hakkâri’nin ilçelerinden göç etmeye hazırlanıyordu. Hatta ba193
zıları göç etti bile. Bu açıdan bakıldığında, evet, PKK en azından kendi psikolojik ortamını yaratma noktasında başarılı oluyor denebilir. Ancak psikolojik ortam yaratıp bunu muhafaza
edebilmek çok zor bir iştir. Bir operasyonda verilecek büyük
kayıplar, devletin Uludere öncesindeki nokta operasyonları
konseptine yeniden dönmesi bu havayı tekrar tersine çevirebilir.
PKK’nın hedeflediği sonucu alıp alamayacağına ilişkin değerlendirilmesi gereken diğer faktör kuşkusuz Suriye’nin içinde
bulunduğu durumdur. Eğer Suriye’deki mevcut kaos durumu
bu şekilde devam ederse, yani taraflar yenişemezse, ve Esad
iktidarını bir süre daha korumayı başarışa, örneğin bir iki yıl,
bu PKK’nın elini kolaylaştıracaktır. En azından Suriye’de kurduğu PKK devleti sayesinde terörü batı bölgelerine kaydırarak
Hakkâri civarında kurduğu psikolojik iklimi koruyabilirdi. Nitekim 2012’de gerek Antep gerekse Kayseri Pınarbaşı’nda patlayan bombaların Suruç ile ilişkisi çok dikkate değer bir ayrıntıydı. Ne oldu da Suruç birden bire PKK’nın otomobil
bombalarıyla yaptığı eylemlerin merkezi hâline geldi?
Bu soruya cevap vermek için Suruç’un karşısında yer alan
Kobani’nin uzun bir süredir PKK’nın Suriye’deki kolu
PYD’nin kontrolünde olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Davutoğlu ve Beşir Atalay Kobani’de olanları küçük göstermeye çalışıyor ama etkisi Antep’ten, Kayseri’den hissediliyor. Yani Antep’te, Kayseri’de ve önümüzdeki dönemde Urfa, Hatay,
Maraş, hatta İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde patlayacak bombaların izleri Kobani’den, Afrin’den çıkacaktır. Bu
yönüyle bakıldığında PKK şimdiye kadar başaramadığını başardı; terörü ülkenin batısına yayarak psikolojik kuşatılmışlık
hissini derinleştirdi denebilir.
Son olarak, PKK’nın başarısı biraz da devletin toplumsal
duyarlılığı nasıl yönetip yönlendireceğiyle ilgilidir. Görüldüğü
kadarıyla devlet PKK’nın psikolojik kuşatma hamlesine karşı
hazırlıksızlık yakalanmıştı. Nitekim Şemdinli’de iki hafta süren
çatışma döneminde toplum PKK propagandasına maruz kaldı.
194
Buna karşı devlet etkili bir açıklama bile yapamadı. Özellikle
twitter’ın bu kadar etkin olduğu bir yerde bilgi saklayarak, yalana dayanarak toplumsal dalgayı yönetmeye kalkarsanız bu
ters teper. Devlet tam da bunu yapmaya çalışıyordu. Bu da devletin hazırlıksız olduğunu gösteriyordu.
İşte PKK devletin bu hazırlıksızlığını kendi avantajına dönüştürerek yaptığı eylemleri twitter gibi sosyal medyada köpürterek toplumsal yarılma sağlamaya çalışıyordu. Kürt-Türk
çatışmasının fitilini ateşleyici eylemeler yapıp bunları twitter’dan paylaşarak Türkleri Kürtlere karşı kışkırtıyordu. Zira
muhtemel toplumsal tepki ile Kürtler ile Türkler arasındaki
duygusal bağ tamamen kopacak bu da PKK’nın Devrimci
Halk Savaşı hamlesini kolaylaştıracaktır.
Doğrusu PKK’nın başarıya ulaşmasını sağlayacak en zayıf
halka da burası. Bir toplumsal çatışma PKK’nın istediği sonucu
alması sürecini hızlandıracaktır (53).
Kürtçe yayın sayısını merak ediyor musunuz? Evet ben de
ediyordum. Bu nedenle de araştırdım ve belli rakamlara, verilere ulaştım. Belki bunları sizinle paylaşmam, sizin merakınızı da
giderir düşüncesi ile hareket ettiğim için, bu makaleyi kalem
aldım.
Şöyle ki;
1. Yazılı basında ve televizyon kanallarında, Kürtler ve
Kürtçe konusunda bilgisi olan olmayan hemen hemen herkes
yazıyor, konuşuyor. Yaşamı boyunca Doğu / Güneydoğu Anadolu bölgelerine adımını dahi atmamış olanlar bile Kürt meselesikonusunda “uzman” olup televizyonlara çıkabiliyor. Söz
konusu zevat,Türkiye’deki bunca değişime rağmen, hâlâ “Kürtçe üzerinde baskı ve engellerin varlığından” bahsedebiliyor. Bu
zatların hangi zaman diliminde yaşadıklarını gerçekten merak
ediyorum.
53
Uslu, Emre. PKK Başarabilir mi? Taraf gazetesi. 25.08.2012.
195
2. TRT-6′nın günde 24 saat Kürtçe yayın yaptığı, Mardin,
Muş, Diyarbakır vs. illerindeki Devlet üniversitelerinde “Kürt
Dili ve Edebiyatı” bölümünün açıldığı, ayrıca Kürtçe seçmeli
dersin konulduğu, “Kürdoloji” üzerine sempozyumların düzenlendiği, Kültür Bakanlığı’nca Kürtçe kitap neşrine başlandığı, bazı Valiliklerce (Diyarbakır, Van vb.) vatandaşları bilgilendirme amaçlı Kürtçe afişlerin asıldığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın izniyle bölgedeki camilerde Kürtçe hutbe / vaazların verildiği bir dönemde, hâlâ baskı, yasak ve engellerden söz edilebiliyorsa, bunda bir art niyet aramak gerekir.
3. Öte yandan, Kürtçe öğretim kursu vermek, televizyon
/sinema filmi-dizisi çekmek, konser, konferans, sempozyum
düzenlemek, kitap, dergi, gazete, broşür, plak, kaset, cd çıkarmak için herhangi bir kısıtlama da yok zaten.
4. Buna rağmen, “Kürtlerin anadillerini yazmaktan mahrum oldukları” iddiasında bulunanlara sormak lazım: Türkiye’de hâlihazırda 35′ten fazla Kürtçe süreli yayının neşredildiğinden haberiniz var mı acaba?
5. Merak ettim ve araştırdım. İşte, 2012 yılı itibarıyla Türkiye’de Kürtçe ve Kürtçe-Türkçe çıkan dergi ve gazeteler: Asima,
Avesta, Azadiya Welat, Banga Heq li Kelha Amed, Bawerî, Birca Belek, Bîr, Çira, Çirûsk, Dema Nû, Demokratik Modernite,
Demokratik Yaşam, Hawara Botan, Hêvîya Jinê, Hinar, Jiyan,KirmanciyaBeleke, Mizgîn, Multîkultî, Munzur, Newaya
Jin, Newede Dersim, Nûbihar, Nûbûn, Nûkurd, Rewşen, Roja
Kurd, Serbestî, Şopa Rojê, Tîgrîs, Tîrêjên Tamara, Tîroj, Toplum
ve Kuram, Vesta, W, War, Zend vs.
6. Kürtler konusunda kitap basım-dağıtım işi yapan Kürt
yayınevleri de bir haylidir: Alan, Aram, Arya, Avesta, Beybûn,
Çetin, Deng, Dilan, Doz, Fırat, Hêvî, Jan, Komal, Koral, Kürt
Enstitüsü, Lîs, Melsa, Mem, Müjde, Nûbihar, Nûjen, Öz-Ge,
Pelêsor, Pêrî, Ronahî, Sîpan, Tevn, Vate, Welat vs. gibi onlarca
isim sayılabilir.
196
7. Ayrıca birçok Radyo ve TV kanalında da Kürtçe yayın
mevcut.
8. Bu gerçekleri, Kürt meselesi konusunda kendilerini
“uzman” diye takdim edenlerin bilgisine sunuyor ve onları birazcık insaflı olmaya davet ediyorum ki; bu da hakkım olsa gerek, değil mi? (54).
Ergenekon davası, PKK'yı ürkütüyordu. Kürt şair, yazar
ve siyasetçi Kemal Burkay, yasaklı olduğu için 30 yıldır İsveç'te
yaşıyordu. 2011’de Türkiye’ye döndü. Konuşuyor, röportajlar
veriyordu. O da Kürt sorununun çözümünü istiyordu. Ama
PKK-KCK-BDP çizgisinden çok farklı bir duruşu, söylemi vardı. Burkay, Yeni Şafak gazetesine verdiği röportajda şunları
savundu (55):
"Yükselen barışçı Kürt siyasetine karşı geçmişte, kontrgerilla devreye kondu. Kontrgerilla eylemleri, halka yönelik baskılar, bir bakıma barışçı biçimde gelişen mücadeleyi, şiddete yöneltmek için yapıldı. 1960-70'lerde barışçıl ve kitlesel biçimde
gelişen Kürt hareketi, 1980'lerde PKK eli ile şiddete yöneldi ve
giderek harekete, şiddetin dili ve yöntemleri egemen oldu. PKK
bizden sonra sahneye çıktı ve bizleri hedef gösterdi. Bizlere
şiddet uyguladı. Bu tavır 1980'lerde de bugün de aynı. Belki
yöntemi biraz yumuşadı, ama bakış aynı. "Kürtleri ben temsil
ederim, benden başkası haindir" anlayışı, bizim diyalog çabalarımıza rağmen değişmedi.
(Kürtler, PKK vesayetinden kurtulmaya, bunu talep ve ısrar etmeye hazır mı?) "Şimdilik bu yönde kitlesel ve çok etkili
bir hareket yok. Kitlelerin gönlünde olsa da bu, henüz söze ve
eyleme yeterince dökülmedi. Çünkü silahların sesi, kitlelerin
sesini bastırıyor. Onların taleplerini, duygu ve düşüncelerini
özgürce dile getirmeyi engelliyor. Bana göre bir korku var.
54
Aytaç, Önder. Anadolu’da Kürtçe Yayın Sayısı. Rotahaber.com.
28.08.2012.
55 Aksoy, Murat. Yeni Şafak gazetesi. Kemal Burkay’la röportaj.
17.11.2011.
197
"Tabii ki açılım ve çözüm sürecindeki duraklamada, AK
Parti'nin yalnız kalmasının payı büyük. Bu süreçte CHP ve
MHP'nin açılıma destek vermemesini, siyaseten haklı bulmasam da anlayabilirim, ama beni asıl hayal kırıklığına uğratan
BDP ve PKK oldu. Onlar ilginçtir, ne demokratik açılıma ne de
Ergenekon davalarına yeterince destek vermediler.
"Ergenekon davası ürkütüyor. Ergenekon birtakım ilişkilere ışık tutuyor. Bu ilişkiler ağının açığa çıkmasından korkuldu
herhalde... Ergenekon hem devletin içinde örgütlenmiş, hem de
solun ve Kürt hareketinin içine elini uzatmış. Ergenekon ortaya
çıkarken bu kesimlerin tedirgin olması veya karşı çıkması ancak
böyle izah edilebilir.
"PKK'nin eylemsizlik ilan ettiği dönemde ordu, AK Parti'nin açılım politikalarına rağmen operasyonlara devam etti.
Operasyonların durduğu zamanda bu kez Reşadiye olayı,
Dörtyol ve Kastamonu olayları oldu. Bunlar kuşkulu ve çözüm
sürecine hizmet etmeyen eylemlerdi. Hele 12 Haziran seçimlerinden sonra BDP'nin boykotu, PKK'nin ise eylemlerini tırmandırması son derece yanlış oldu.
(1999-2004 arasındaki çözüm şansı vardı. Kullanılamadı mı
sizce?) "Demek ki dağda PKK'lı silahlılar olmasını istediler.
PKK'yi yedekte tuttular... Kanımca en başta PKK'yi Güneyli
Kürtlere, yani Kürdistan Federe bölgesine karşı kullanmak için.
Biliyorsunuz geçmişte de PKK birçok kez (1992, 1995 ve
1997'de) Güneyli Kürtlere, KDP ve KYB'ye karşı savaştı. Bunda
Kürtlerin hiçbir çıkarı yoktu, ama özellikle Suriye ve İran'ın
etkisiyle PKK bu işe sürüklenmişti. Nitekim bir ara Karayılan'ın
kendisi, 'Türkiye bizim Güneyli Kürtlerle savaşmamızı istiyor'
diye açıklama yaptı. Öcalan bir keresinde görüşme notlarında,
'Benimle görüşen subay, tüm gerillaları güneye geçirme, 500
kadarı içerde kalsın, lazım olur' dediğini açıklamıştı. Nitekim
lazım oldu da. PKK 1999-2004 döneminde silahlı eylemleri
durdurmuştu. Ama AK Parti'nin seçimleri kazanıp hükümet
kurmasından itibaren durum değişti.
198
"AK Parti'ye karşı Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı vb. bir dizi
darbe planının devreye konduğu dönemde, daha önce 'hata
yaptık, silahları tümden bırakıyoruz' diyen Öcalan ve PKK, 1
Haziran 2004'te yeniden silahı devreye soktu. Bu dönem, tam
da AK Parti'ye karşı cunta hesaplarının yapıldığı dönemdir.
Belli ki derin devlet, AK Parti'ye iktidar olanağı vermemek,
hem Kürt sorununun çözümünü hem de Türkiye'nin AB üyeliğini ve demokratikleşme sürecini engellemek, başka bir deyişle
statükoyu korumak için harekete geçti..." (56).
“Kürt sorunu çözülürse PKK biter mi?” konusu Türk ve
Kürt aydınlarının sürdürdüğü bir tartışma. Star gazetesi yazarı,
liberal düşüncenin önde gelen isimlerinden Berat
Özipek ile en önemli konuda hemfikiriz. Demokratikleşme
ister PKK’yı zayıflatsın ister güçlendirsin olmazsa olmaz bir
zorunluluktur. Bu nedenle tartışmamız biraz daha teknik bir
alana iniyor. Demokratikleşme PKK’yı güçlendirir mi zayıflatır mı? Kürt sorunu uzmanı Emre Uslu, 2004 yılından bu yana
PKK’yı canlı tutan şeyin antidemokratik uygulamalar değil
güçlü PKK network’u olduğunu savunuyor. Bu konuda Emre
ile de aynı düşüncedeyiz. Özipek ise demokratikleşme olmadığından PKK’nın kitle desteğinin devam ettiğini demokratikleşirsek PKK’nın kitle desteğinin zayıflayacağı görüşünde. Tartışmamızın esası burada odaklanıyor. Özipek’in son argümanlarını (http://haber.stargazete.com/yazar/sorun-cozulurse-pkk-bitermi/yazi-688452) linkten okuyabilirsiniz. Emre Uslu’ya göre tartışmanın doğası gereği biraz ETA’ya odaklanmak durumundayız. ETA ile PKK arasında paralellikler kurabilir miyiz? Özipek ETA’nın bitiş hikâyesini anlatırken demokratikleşme sayesinde ETA’nın bölündüğünü ve marjinalleştiğini, ana gövdenin siyasette kaldığını, 30 yıl süren ETA’nın eski ETA’dan
farklı olduğunu ve daha küçüldüğünü anlatıyor. Doğru, ETA’da bölünmeler oldu ama bu bölünmeler Özipek’in
56
Gülerce, Hüseyin. Ergenekon davası, PKK'yı ürkütüyor. Zaman Gazetesi. 18.11.2011.
199
anlattığı gibi demokrasiyle ilgili değil ETA’nın stratejik tercihleriyle ilgiliydi. ETA’da ilk bölünme Özipek’in de vurguladığı gibi 1974 yılında oldu. Büyük grup (ETApm) strateji olarak
demokratikleşmeyle birlikte “Siyasi ve askerî bir strateji izleyip bir yandan siyasette var olurken bir yandan da militan
eylemler yapmalıyız” diyordu. Daha küçük olan grup
(ETAm) ise “hayır siyaset mücadelenin özüne zarar verir çünkü kıt kaynaklarımızı iki alana da dağıtmak zorunda kalırız” diye karşı çıktı ve sadece silahlı mücadeleyi savundu
ve “siyasete girerseniz askerî eylemler anlamsızlaşır” diye
itiraz etti.
13 Eylül 1974 yılında Madrid’de polis karakoluna bitişik bir
restoranda patlatılan bomba ayrışmayı hızlandırdı. ETA müşterilerinin çoğunun polis olduğu varsayımıyla bombayı patlattı
ve 13 kişi öldü. Bunlardan beşi çocuktu ve sadece bir tanesi
polisti. Bu olay ETA içinde büyük tartışmalara neden oldu. Zaten stratejik tercihlerde ayrışan iki grup farklı yollara gitti ve
ETApm ve ETAm olarak ikiye bölündü. Keşke PKK’nın içinde
de siviller ölünce böyle tartışma olsa ama PKK’da böyle tartışmalar olmaz çünkü PKK’nın kodlarında demokrasinin ’D’si
yoktur. Bu nedenle demokratikleşmenin PKK’yı zayıflatacağı
tezi yanlıştır. Özipek ve tabii ki birçok aydın da bu bölünmeyi
demokrasiyle ilişkilendiriyor. Eğer Özipek’in anlattığı gibi bölünme demokrasiyle ilgili olsaydı bölünme 1974 yılında değil
demokrasiye geçişin olduğu 1978 ve sonrasında olması gerekirdi. Nitekim Batılı analistler de ETAm’in haklı çıktığını, Özipek’in anlattığının aksine, siyaset ve terör eylemlerini birlikte
götürmeye karar veren ETApm’in rakamsal olarak ETAm’den
daha büyük olmasına rağmen silahlı mücadeleyi uzun süre devam ettiremediğini, 1977 yılında kendi içinde bir bölünme daha
yaşayarak ETApm’in içindeki askerî kanadın örgütten ayrılarak
ETApm’in daha küçüldüğünü ve etkisizleştiğini vurgular. Bu
süre içinde sadece askerî stratejiyi seçen ETAm’in ise militan ve
silah gücü olarak daha güçlendiğine 1978 yılından itibaren eylemlerinin büyük tırmanışa geçtiğine ve silahlı mücadelenin
200
dominant grubu olduğuna vurgu yapar. Rakamlar da bu analizi doğrular. Ayrılmadan önceki ETA’nın askerî kanadı üyelerinin toplamda daha az olduğunu, demokrasiye geçişin de olduğu 1978 yılında bu rakamın 300/350 civarında olduğunu, daha
sonraki yıllarda bu rakamın 500’e kadar çıktığını biliyoruz. Yani demokratikleşme ETA’ya katılan hard-core militan sayısını
azaltmadı arttırdı.
1982’den itibaren ise ETA’ya katılan militan sayısında bir
azalma görülüyor. Çünkü örgütün artan eylemleriyle birlikte
İspanya kolluğu da hızlı bir şekilde tutuklamalar yapıyor. Bu
dönemde tutuklanan ETA üyelerine bakıldığında çok sayıda
tutuklamanın olduğu görülüyor. Çok kısa bir süre içinde çok
fazla ETA üyesi ve sempatizanı tutuklanınca örgüt yeni eylemci
bulmada zorlanıyor. Yeni örgüte katılım çarkı yavaşlatılıyor.
ETA asıl darbeyi, Özipek’in söylediği gibi demokrasiyle değil, bizzat polis operasyonuyla 29 Mart 1992 tarihinde alıyor.
Bu tarihte ETA’nın tüm liderleri Fransa’nın güneyinde tutuklanıyor. Bu gerçeği ETA üzerine çalışan tüm kaynaklar teyit
ediyor. Bu tarihten sonra örgütün kendisine gelemediğini ve
ana gövdeyi oluşturan militan sayısının yüzlerin altına düşütünü
ve
etkisizleştiğini
biliyoruz.
ETA’nın yeni eleman kazanımı ve varlığını sürdürmek için
tıpkı PKK gibi geniş bir network ağı kurduğunu ve bu sayede
30 yıldan fazla yaşadığını biliyoruz. Sanırım buna Özipek de
itiraz etmez. ETA’nın network’unu zayıflatan asıl darbenin de
1998 yılında İspanyol hâkim Garzon’un başlattığı bizdeki KCK
operasyonlarının çok daha kapsamlısı operasyonlar zinciriyle
ETA ile legal alanda çalışan tüm diğer network’ların arasında
kurduğu ilişkinin belirlenip network’un illegal ilan edilip tüm
üyelerinin tutuklanması ile birlikte, network’un çökertilmesi
sayesinde olduğunu tüm literatür yazar. Eğer Hâkim Garzon’un yaptığı operasyonun oransal olarak bir benzeri bizde
yapılsaydı; yani KCK operasyonları tüm PKK network’unu
çökertecek biçimde ve tabii ki daha hassas yapılsaydı bugün
PKK network’u çalışmazdı ve PKK çok zorlanırdı. Ancak dev201
letin içindeki müzakereciler ve aydınların katkılarıyla bu operasyonlar durduruldu Uludere’de bilerek öldürülen köylülerle
de dağdaki militanlara yönelik operasyonlar durduruldu
PKK’ya can suyu verildi.
Özipek teorik bir argümanla konuyu demokrasiyle ilişkilendirip, demokrasiyi bağımsız değişken gibi anlatıyor. Bu nedenle de ETA’nın militan yapısına ve çelik çekirdeğine bakmıyor. ETA’ya yönelik toplumsal destek azaldığı için ETA zayıfladı diyor. Oysa rakamlar da Özipek’i doğrulamıyor. 1978 yılında tam olarak siyasete giren, Özipek’in büyük ETA’yı şiddeti
bitiren ETA olarak tanımladığı ETA’nın siyasi kanadının aldığı
oy oranları demokrasi olgunlaştıkça artmadı. Aksine hep aynı
kaldı hep yüzde 10 civarında, 150 bin civarında kaldı. Bir tek
1998 yılında oylarını 224 bin civarına çıkardılar, o da seçimlerden bir ay önce ateşkes ilan edildiği için. Yani ETA’ya destek
veren kor sempatizan kitlenin siyasal tercihlerinde artma veya
azalma yok. Bu nedenle de Özipek’in argümanı doğru değil.
Eylemsellik rakamlarına bakıldığında da Özipek’in argümanını destekleyen rakamlar yok. ETA’nın eylemleri demokrasiye geçiş döneminde 78-81 yıllarında tavan yapıyor. Bunu
Özipek mantıklı bir tez ile açıklayabiliyor. Ancak Özipek’in
açıklaması gereken iki farklı dönem daha var. ETA eylemleri
1987 yılında ve 1991-92 yılında da tırmanışa geçiyor. Eğer
ETA’nın eylemleriyle demokratikleşme arasında bir ilişki olsaydı demokrasiye geçişten sonra süreli bir azalma olması gerekirdi ve sonunda bitişi görmeliydik. Oysa ETA eylemlerinin
92 yılında liderlerin tutuklanmasından sonra birdenbire düştüğünü görüyoruz ki bu da benim argümanımı daha çok doğruluyor.
Peki, ETA neden bitti? Elbette demokratikleşmenin ve insanlara farklı kanallar sunmanın etkisi olmuştur ama ETA’nın
network’u çökertilmese ETA bugün de devam ederdi. ETA’nın
çöküşünü anlamak için onun uyguladığı üç farklı stratejiyi anlamak gerekiyor. Kuruluş 1977 (ayaklanma), 1978-92 (yıldırma
savaşı) ve 1992-2003 (Ulusal Cephe ya da Demokratik alternatif)
202
stratejisi. ETA 1977’ye kadar ayaklanma savaşı yürüttü. Ancak
özellikle ılımlı Bask milliyetçilerinin ve diğer partilerin destek
vermemesi nedeniyle bu strateji başarıya ulaşamadı. 1978-1992
arasında ETA da tıpkı PKK gibi, “silahlı mücadelenin amacını
düşmanı yenmek değil, bu mümkün de değil, ama uzun süren
savaşla onu bıktırıp istediğimiz bölgeden çekilmesini sağlamak
olarak” benimsemişti. Bugün PKK’nın kabul ettiği 4. Stratejik
Mücadele’nin mantığı ETA’nın uyguladığı stratejisiyle aynıdır.
Bu yüzden AKP’yi bıktırıp bölgede izole edip çekilmesini veya
taleplerine evet demesini istiyor. ETA 1978 yılında tıpkı PKK
gibi neredeyse bire bir şartlar sürmüş ve stratejisini devleti bu
şartları kabul ettirmeye zorlamak olarak belirlemişti. Bu şartlar,
kendi kaderini tayin hakkı, hapisteki ETA üyeleri için af, Bask
bölgesi için anayasal garanti, ve İspanyol güvenlik güçlerinin
Bask
ülkesinden
geri
çekilmesi.
1988 yılında tıpkı PKK ve bugünkü bazı müzakerecilerin dediği şeyi söylüyordu ETA: “Biz İspanya’yı yenemeyeceğimizi
biliyoruz. Bu bizim hedefimiz de değil. Ancak şunu da biliyoruz İspanya’da bizi yenemez.” Yine devlet ile ETA arasında
1975 yılından başlayıp 1976, 1977 yılında devam eden ve 1983
yılında sıklaşan görüşmeler oldu. ETA bu görüşmeleri yapan
İspanya hakkında ne düşünüyordu? “İspanya zayıf olduğu için
bizimle barış görüşmesi yapmak istiyor.” Tam da bu nedenle
her görüşme öncesinde veya sonrasında tıpkı PKK’nın yaptığı
gibi elini güçlendirmek için eylem yapıyor, insanları öldürüyordu.
ETA bu eylemleri yaparken hükümete güçlü olduğumuzu
göstermeliyiz onları bıktırmalıyız ki istediğimizi alalım düşüncesiyle yaptı. Yoksa ETA’nın içinde bir bölünme yoktu ve savaş
isteyenler bu eylemleri yapmıyordu. Tıpkı PKK’nın devletin 2.
Müzakere girişimi başlatmayı planladığı ve Avni Özgürel ile
2012’de zemin yokladığı haziran ayından hemen sonra eylemleri tırmandırması gibi.
ETA 1992 yılında liderleri yakalandığında yeni stratejisini
ilan etti: “Demokratik Alternatif” (Ulusal Cephe). Buna göre
203
devletle görüşüp pazarlıkla istediğimizi almak yerine Bask bölgesindeki diğer Basklılarla birleşip taleplerimizi tüm Basklıların
talebi olarak sunalım. Böylece devlet bu toplumsal talebe karşı
çıkamayacaktır düşüncesini geliştirdiler. Bu strateji çerçevesinde özellikle siyasileri hedef alan eylemler yaptılar. Demokratik
alternatif size de tanıdık geldi mi? PKK da 2005’ten itibaren
Demokratik Özerklik ilan edip DTK ile ulusal cephe kurmaya
çalışmıyor mu? Ancak özellikle 1998 yılında Garzon’un ETA
network’una başlattığı operasyon ile 9/11 ortamı birleşince ETA
liderleri de zaten hapiste olduğundan ETA bitti. Yoksa ETA’ya
destek veren tabanda hiçbir değişiklik olmadı hep yüzde 10
civarında kaldı ve demokrasi Özipek’in anlattığı gibi ETA’ya
desteği azaltmadı. ETA’yı bitiren şey demokratikleşme değil
uyguladığı üç farklı stratejinin de işe yaramaması ve zaman
içinde anlamsızlaşmasıydı. Ayrıca ETA, bu stratejiyi uygularken devletin dayanıklılığının ne kadar olacağını hesaplayamadı. Kısaca İspanyol devleti ETA’nın beklediğinden daha dayanıklı çıktığı için ETA 30 yıl içinde eridi.
Oysa bizde devletin en azından stratejik aklı kayış atmış
durumda ve PKK’yı bitiremeyiz diye inanmış. Siyasetçileri de
inandırmış durumda. İşte bu düşünce PKK’yı azdıran ve Devrimci Halk Savaşı’nı cesaretlendiren temel düşüncedir. Eyleminden stratejisine PKK il ETA arasında ne kadar da paralellikler var. Ne kadar da tanıdık değil mi? Fark bu gerçeği göremeyen, aynı yanlışları illa da yapmak zorunaymışız gibi bize yaşatan ve yaşatmak isteyen yöneticiler ve aydınlarda sanırım.
ETA’ya dair bilgiler Cuenca’nın “The persistence of nationalist terrorism: The case of ETA” adlı makalesinden özetlendi
(Uslu, 2012).
Berat Özipek ve Murat Aksoy, Emre Uslu’nun ETA yorumuna itiraz ediyorlar. Özipek “Demokratikleşme konusunda
ısrarla ve inatla yoluna devam eden sivil hükümet kazandı.
ETA’nın taban desteği zayıfladı, örgütün ana kütlesi silah
bıraktı. Tamam, ETA adlı bir örgüt saldırılarına daha yıllarca
devam etti. Ama o ETA, artık o baştaki büyük ETA değil204
di” diyor. Doğru 2010 yılına geldiğinde ETA’nın desteği azaldı
ancak buraya gelene kadar otuz yıl geçti. Kürt sorunu çözülürse
PKK biter mi sorusu her Türk vatandaşının sorduğu bir soru.
Emre Uslu bu soruya ve Özipek’in argümanına şöyle yanıt veriyor: Demokratik anayasadan sonra ETA 30 yıl daha varlığını
sürdürdü. Özipek’in argümanı doğruysa şu soruya tatmin edici
bir cevap vermesi gerekiyor: ETA’nın gücünün zayıflaması
neden demokratik anayasanın kabulünden sonraki 15-20 yıl
gibi uzun bir süre içinde gündeme gelmedi de 2001 yılından
sonra oldu bu? Cevabını Uslu veriyor: ETA’nın desteğini yitirmesinin nedeni 2001 yılındaki kritik 9/11 saldırılarıdır. ElKaide’nin New York’taki terör saldırılarıyla bir anda tüm dünya Amerika’nın önderliğinde terör örgütlerine karşı bir duruş
sergiledi ve şiddetin meşrulaştırılması dönemi kapandı. Yani
artık benim teröristim senin özgürlük savaşçın algısı yıkıldı.
Bu dönemden sonra özellikle AB ve ABD terör örgütleri listeleri
çıkardı. Bu listelerde ETA’da vardı. Hatırlayın bu konjonktür
PKK’yı da etkilemişti. Özellikle 2004 yılındaki El-Kaide’nin
Madrid bombaları İspanya’da terör algısını kökten değiştirdi.
Artık insanlar Bask bölgesindekiler de dâhil terörün korkunç
yüzünü global ölçekte gördü. 2004 Madrid bombasından sonra
da tüm Avrupa gibi İspanya’nın gündeminde kendi lokal problemleri değil “ithal problemler” oturdu. Avrupa artık özellilikle
Müslüman dünyadan gelen göçmen sorunu ve bununla ilişkilendirdikleri terör sorununu bir numaralı gündemlerine oturttu. Bu da hâliyle ETA’nın arada bir yaptığı eylemleriyle gündemde tutmaya çalıştığı ana gündemi bastırdı ve ETA’nın argümanlarını anlamsızlaştırdı. ETA’nın silah bırakma sürecine
giden 2006 yılındaki ateşkes ilanının 2004 yılından sonra gelmesi çok tesadüf olmasa gerek.
Bu noktada bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor:
PKK’dan farklı olarak ETA hiçbir zaman kendisinden farklı
partileri tehditle yok etmedi. 1979 seçimlerinden beri Bask bölgesinde seçimlere giren ve önemli miktarda olan en az beş farklı parti var ki ETA’nın desteklediği partiler genellikle üçüncü
205
sırada geliyor oy oranlarıyla. ETA’ya desteği azaltan
network’lar işte Bask bölgesinde her zaman ETA’dan fazla oy
alabilen diğer partilerdi. Ayrıca ETA’nın desteğinin azalmasına
neden olan en kritik olay 2006 yılındaki Madrid Havaalanı
bombasıydı. Hapisteki 400 ETA militanının yerlerinin değiştirilip Bask bölgesine daha yakın hapishanelere taşınması görüşmelerinin yapıldığı dönemde patlatılan o bombadan sonra
ETA’ya destek veren parti ETA ile arasına mesafe koydu. Bu
saldırıdan sonra ETA’nın siyasi kanadı ipleri eline aldı ve askerî
kanadın söz söyleme üstünlüğü zayıfladı. Bu da ETA’ya verilen
halk desteğini azalttı. Bizde durum böyle mi? Silvan saldırısından sonra BDP’nin bırakın PKK’ya mesafe koymasını PKK’nın
sözcülüğünü yaparken hangi bilimsel veri ile demokratikleşme
PKK tabanını zayıflatır diyorsunuz? Yeniden söyleyeyim,
ETA’dan farklı olarak PKK alternatif hiçbir parti veya
network’a izin vermiyor. O hâlde demokratikleşmenin yeni
network’ların oluşumunu sağlayacağını, bunun da PKK’nın
tabanını savunacağı argümanı (Murat Aksoy’un argümanı) tamamen temelsiz. Zira mevcut demokratik ortamda bölgede PKK’ya alternatif partilerin ve network’ların oluşumun
engelleyen şey Türk devleti değil PKK. Demokratikleşme daha da gelişirse PKK’nın vicdanı mı kabaracak da alternatif
network’ların oluşumuna izin verecek? Ayrıca PKK neden buna
izin versin?
ETA’nın zayıflamasında 2001 sonrasındaki polis operasyonlarının azımsanmayacak etkisi vardır. Bir nevi bizdeki KCK
operasyonlarının benzerini İspanya hükümeti yapmış Fransa’nın da desteğiyle ETA’yı bitirme noktasına gelmiştir. Silah
bırakma pazarlıkları da bu sürecin sonunda ETA’nın bileği bükülüp dışarıda sadece 30-50 arasında aktif ETA militanı kalınca
başlamıştır. Pazarlıkların içeriği de bizdeki gibi bölgeyi KCK’ya
bırakmak üzerine değil, ETA tutuklularına bir af sağlanıp sağlanmayacağı üzerine yürütülüyor. Özetle 11 Eylül sonrası ortamında değişen uluslararası ortam ETA’nın argümanlarını
anlamsızlaştırdı ve ETA’nın desteği azaldı. ETA’nın bitiş süreci
206
(salt) demokratikleşme sayesinde değil (öyle olsa 2001 öncesi 20
yılda bitmesi lazımdı) 2001 sonrasındaki konjonktürü İspanya
hükümetinin iyi kullanıp etkili polis operasyonlarıyla ETA’nın
bileğini bükmesi sonucunda akıllı bir pazarlık süreci yürütmesiyle mümkün olmuştur. Demokratikleşme PKK’nın tabanını
zayıflatır diyenlerin bir diğer tezi şu: “PKK’nın kullandığı argümanları demokratikleşmeyle elinden alırsanız PKK hangi
gerekçeyle dağda kalacak?”Bunu düşünenler PKK’nın toplumsal taleplerden doğan bir argümandan dolayı dağda kalmasını
meşrulaştırdığını sanıyor. Oysa durum tam tersidir. PKK Kürt
toplumuna kendi argümanlarını dikte ediyor, kabul ettiriyor.
Yani bir argümanlar manzumesinin sonucu değil bizzat argümanların üreticisi. Dolaysıyla taleplerin de üreticisi. Hatırlayın 2002 yılında Kürt sorununda tek argüman vardı
OHAL’in kaldırılması. Anadilde eğitim diye bir argümanı yoktu halkın kafasında. Sadece Kürtçe yayın hakkı gibi bir argüman vardı. Peki, kim üretti anadilde eğitim argümanını? Tabi ki
PKK ve/veya Kürt entelektüeli. Bu bakımdan PKK’nın argümanını elinden almak diye bir şey sözkonusu değil. Demokratik
talepleri karşıladıktan sonra da PKK kendi argümanını üretip
dağda kalmaya devam edecektir. Tıpkı Kürtçe tv’lere izin verildikten sonra onları “korucu tv” diye ötekileştirip kendi argümanlarını ürettiği gibi. Bu argümanların üretim kapasitesi toplumsal taleplerin karşılanmasıyla değil PKK network’unun ne
kadar etkin çalıştığıyla ilgilidir (57).
57
Uslu, Emre.ETA nasıl bitti, PKK ile paralellik kurabilir miyiz. 18 Eylül 2012. İnternet ulaşımı euslu.com
207
Onuncu Bölüm
PKK ve KCK nereye koşuyor?
Şırnak'ın Cudi Dağı'na yapılan sonbahar 2012 operasyonlarında PKK'nın sapık yüzü bir kez daha gözler önüne serildi. Bu
operasyonlar terör örgütü PKK 'nın sapkın ilişkilerini bir kez
daha ortaya çıkardı. Cudi Dağı 'na yapılan operasyonda aralarında Kadınlar Sorumlusunun da olduğu 5 terörist öldürüldü.
Kış hazırlıkları yapan teröristlerin mağara ve sığınaklarında
aramalar yapıldı. Ele geçirilen malzemeler arasından çıkan doğum kontrol hapları ve benzeri malzemeler kirli ilişkilerin delili. Bunlar örgüt içindeki ahlaksızlığın ilk delilleri değil. Terörist
başının kürt kadınları ile ilgili konuşmaları örgütte nasıl bir
iğrençlik yaşandığını ve tesis edildiğini anlatmaya yetiyordu.
Terör örgütü KCK 'nın sahte Cuma imamı Abdullah Taş 'ın,
kardeşinin eşi K.T. ile sapkın bir ilişkisi ortaya çıkmıştı. İstanbul'da BDP 'nin organize ettiği sivil cuma eylemi ile adını duyuran 5 çocuk babası Taş'ın, 4 çocuk annesi olan yengesi ile
çarpık ilişkisi deşifre olmuştu. Taş'ın bütün yapıp ettikleri iddianamede yerini aldı. İşte terör örgütü PKK ve üst yapılanması
KCK'daki bir başka ahlaksızlık skandalı daha. İstanbul'da 44
kişinin tutuklandığı KCK operasyonunda, Ümraniye'deki sözde
siyaset akademisine de baskın yapılmıştı (58).
Terör örgütü KCK'yı yönetenlerin kadın eğitmenlere tecavüz ettiği ortaya çıkmıştı. Kadın eğitmenin, 'KCK'lı yönetici
bana tecavüz etti' diye yazdığı şikâyet mektubu, baskında polisin eline geçmişti. Genç kadın mektupta taciz ve tecavüz mağduru olduğunu anlatıyordu. PKK kamplarından kaçan Nemrut
kod adlı bir kadın teröristin itirafları da tüyler ürpertiyordu.
Nemrut, Örgüt içinde kadın teröristlere nasıl kötü muamele ve
58
Uslu, Emre. Kürt sorunu çözülürse PKK biter mi? (3) 12 Eylül 2012. İnternet
ulaşımı http://euslu.com/2012/09/12/kurt-sorunu-cozulurse-pkk-biter-mi-3/
208
tecavüz edildiğinden bahsediyordu. Örgüt içinde defalarca kadın ve erkek teröristler arasındaki sapkınlıklar gündeme geldi.
Terör Örgütünün öne çıkardığı isimlerin örgüt dışında da, Ehl-i
namus bölge halkının aile ve kızlarına yönelik cinsel saldırılarda bulundukları daha önce de gündeme gelmişti (59).
Bu arada Hakkâri son teknoloji ürünü "şahin göz "kameralarına kavuştu. Kaşif adı verilen casus balonlarla artık kentte
kuş uçurtulmayacaktı. Şehir eşkıyaları ve huzur kaçırmak isteyenlerin işi artık daha zordu. İçişleri bakanlığının desteği ile
Hakkari'de kurulan mobese merkezi ve uydu takip sistemi polisin adeta eli ayağı oldu. Sokak ve caddeler adım adım bu
merkezden takip ediliyor. Herhangi bir suç unsuru olduğunda
ise anında müdahale geliyor. İl merkezi ve ilçelere 25 şahin göz
ve 117 mobese kamerası yerleştirildi. Kameralar gece görüşüne
sahip ve kendi ekseni etrafında dönebiliyor. Şahin gözler 10
kilometreye kadar net görüntü sağlıyor. Nihayet devlet
Hakkâri’ye geldi. Kullanılan teknoloji sadece kameralarla da
sınırlı değil... İnsansız hava araçları da polis tarafından kullanılıyor. Teknolojinin kullanılmasından bu yana, yasa dışı gösterilerde
kayda
değer
bir
azalma
var.
Üstelik birçok olay da mobeseler yardımıyla aydınlatıldı. Yüksekova'da Kuran-ı Kerim kursuna malzeme almaya giderken
saldırıya uğrayan polis memurunun katilleri kameralardan bulunmuştu. 6 Ekim 2012´de de yol kesen bir grup kameralar sayesinde anında tespit edildi. Uydu takibi ile saklandıkları yer
belirlenen şüpheliler yakalandı. Şemdinli ilçesindeki 5 terörist
ise böyle yakayı ele vermişti. Yeniliklerin bu kadarla da sınırlı
kalmayacak ve bu mağdur ilimiz Türkiye’ye ait olduğunu hissedecek, şehri kurtarılmış PKK bölgesi yapmak isteyen iç ve dış
güçlerin hevesleri kursaklarında kalacaktı. Yakın zamanda
Hakkâri’de Aselsan tarafından üretilen Balonlu Keşif Gözetleme Sistemi kullanılmaya başlanacaktı. Sistem, yüksek irtifadan
59
Samanyolu Haber, Bugün, Haber7. İşte PKK'nın sapık ve iğrenç ilişkileri!
17.11.2012.
209
gerçek zamanlı gözetleme yapılabilecekti. Uzmanlar teknoloji
kullanımının güvenlik açısından hayati öneme sahip olduğunun altını çiziyordu.
KCK'nın eğitim boykotuna karşı çıkan, teröriste karşı öğretmenini koruyan Hakkâri’de eğitim için dev yatırım kararı
alındı. 16 anaokulu, 15 ilkokul, 9 lise, 2 spor salonu, pansiyon
ve öğretmenevi yapımı için 120 milyon dolarlık eğitim kompleksi kuruluyordu! Bugün'den Bilal Şahin'in haberine göre
Hakkâri'de esnaftan memura, işadamından işçisine, taksiciden
öğrenciye, her kesim terör örgütünün baskısından dert yanıyor.
Yöre halkı, devletin kendilerine yüzde yüz güvenlik sağlaması
halinde örgüte olan desteğin tamamen kırılacağını vurguluyor.KCK'nın talimatlarına aykırı hareket edenlerin "çocuklarını
kaçırırız, dükkânını yakarız" diye tehdit edildiği belirtiliyor.
Hakkârililer ilk olarak PKK'nın eğitim boykotuna karşı çıkarak
örgüte toplu tepki gösterdi. Şemdinli Bağlar'da öğretmeni silahla tehdit eden teröristlerin karşısında veliler durdu. Ekim ayı
başında boykot nedeniyle öğretmenleri tehdit edip propaganda
yapan dört teröristi Bağlar halkının toplu tepkisi geri adım attırdı. Şemdinli merkeze bağlı bir köyde üç defa terörist baskınına uğrayan okulda da veliler gece-gündüz nöbet tutuyor. Okullara yönelik molotoflu ve bombalı saldırılara rağmen eğitim
aralıksız devam ediyor. Hakkâri'de eğitimin önündeki engellerden birinin lojman ve derslik sıkıntısı olduğunu tespit eden
İçişleri Bakanlığı gerekli çalışmaları başlattı. Buna göre kentteki
okullar kampüs halinde bir yerde toplanacaktı. 120 milyon lira
ödenek ile 16 anaokulu, ilköğretim için 79 derslikten oluşan 15
okul, 9 lise, 2 kapalı spor salonu, 20 odalı iki lojman, 300'er kişilik iki pansiyon ve barınma sıkıntısı çeken öğretmenler için 120
odalı öğretmen evi inşa ediliyordu. 2014 yılında bitecek olan
eğitim kurumlarının temelleri atıldı. Yüksekova'da da eğitim
kampüsü inşa edilecek. Liseler 2014'te bitecek olan kampus çatısı altında toplanacaktı. Mevcut liseler ortaokula çevrilerek sınıflar en fazla 30 kişilik olacak. Kampüste spor salonu, yemekhane, havuz ve pansiyon bulunacaktı. Güvenlik ve diğer hiz210
metler ihalelerle özel şirketlere devredilecek. Eğitim kampüsü
uygulaması ilk olarak Eskişehir ve Hakkâri’de faaliyete girecek
ardından Türkiye geneline yayılacaktı.
Taş atan çocukların en çok gündeme geldiği Hakkâri ve
Şırnak'ta çocukların vakit geçirebileceği bir tek oyun parkının
dahi olmaması dikkat çekiyor. Bir lokanta işletmecisi belediyenin özellikle park yapmadığını iddia ediyordu. Hakkâri Belediyesine çocukların vakit geçirebileceği alan yapması talebinde
bulunmalarına rağmen herhangi bir cevap alamadıklarını belirtiyordu. Daha önce İl Özel İdaresi tarafından yapılan parkların
KCK tarafından çocuklara hedef gösterilerek kullanılamaz hale
getirildiği aktarılıyordu. Bölgenin önemli sorunlarından biri de
yatırım eksikliği. Hakkâri İşadamları Derneği Başkanı Hüseyin
Biçer ildeki güvenlik sıkıntısı nedeniyle Hakkârili iş adamlarının bile farklı illerde yatırım yaptığını belirtti. Teşvikte Van,
Gaziantep, Batman ve Şanlıurfa ile birlikte 6. Bölge il olmasının
büyük dezavantaj getirdiğine dikkat çeken Biçer bu illerle aynı
bölgede yer aldıklarından dolayı yatırımın gelmediğini vurguladı (60).
PKK, uzun zamandır füze temin etme peşindeydi. Bunu
2012 sonbaharından beri başarmış görünüyor. Özellikle son
dönemde Suriye üzerinden terör örgütüne uçaksavar ve füze
girişi yapıldı. Bu donanımların iç bölgelere kadar da taşındığı
söyleniyor. Duyumların maalesef bu bilgiyi teyit ettiği, KCK‘nın son dönemlerde özellikle Doçka ve füze tarzı silahları çok temin ettiği bir gerçek. İşin kötü tarafı bunları yurtiçine
aktarmış olup, hakim noktalara yerleştirmiş olması. Irak merkezi yönetimine karşı Barzani‘yi ve Esad rejimine karşı Suriyeli
muhalifleri açıktan destekleyerek sorunlara taraf olan Türkiye’nin bu tavrına karşılık, KCK bu silahları İran, Irak ve Suriye’den son dönemlerde rahatlıkla sağladı. Hatta İran PKK’ya
doğrudan yardım ederek örgütün bu silahları Türkiye sınırına
kadar getirmesine refakat etti. İran’ın her konuda, özellikle si60
Şahin, Bilal. Hakkari’ye Dev Yatırım. Bugün gazetesi. 17.11.2012.
211
lah ve mühimmat konusunda PKK’ya daha çok yardım ettiği,
PKK teröristlerinin İran topraklarından Türkiye’ye geçmelerini
güvenle yoğun şekilde sağladığını istihbarat makamları biliyor.
Bugün gazetesinde eski savcı Gültekin Avcı, Kandil’in nereye
koştuğunu şöyle betimliyor: Ne gariptir ki bu konuda kamuoyunda daha çok Irak ve Suriye ön plana çıkartılıyor. Bu da devlet içinde konuşlu İran muhiplerinin psikolojik harekâtı olsa
gerektir. Bunun yanında; PKK’nın bölgede kaçakçılık yapan
vatandaşlardan şimdiye kadar komisyon adı altında para aldığını biliyoruz. Bu aşamadan sonra terör örgütünün planlaması
değişiyor. Bundan sonra kaçakçılık yapan vatandaşları sınır
geçişleriyle mühimmat ve silah taşımada daha aktif kullanabilecekleri istihbaratı alınmış durumda.
Uludere olayıyla “vahim bir yanılgı”ya itilen devleti yumuşak karnından avlamak istiyorlar. Dolayısıyla terör örgütünün her fırsatta Uludere olayını kaçakçılara psikolojik baskı
aracı olarak kullanabilecekleri güçlü bir ihtimaldir. Belli ki daha
sofistike gelecekler. Propaganda faaliyetlerinde Kur’an ayetlerini bile kullanmayı tasarlıyorlar. Düşünebiliyor musunuz?
Zerdüştlük ayinleri yapıp, İslam’a bin bir hakarette bulunan PKK, mütedeyyin Kürt kitlelerini Kur’an ayetleriyle avlamayı düşünüyor. “Ya tutarsa” kabilinden akla gelen ve gelmeyen her yolu deneyecekleri besbelli. 2 ay önce Kuzey Irak’ta
faaliyet gösteren KCK üst yöneticileri tarafından eleman temin
etmek gayesiyle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde
seferberlik ilan edildi.Bu amaçla her evden bir erkek-bir kız olmak üzere acil olarak birer kişinin örgüte çağırıldığı, çocuk olan
bu örgüt mensuplarının büyük şehirler başta olmak üzere çeşitli bölgelere gönderilerek eylem yapacakları duyumları var.
KCK emriyle yapılan eylemler sonucunda devletin yaptığı her
kanuni düzenleme, KCK cephesinde galibiyet olarak algılanıyor. Vahim olan ise KCK’nın devletin attığı adımları Kürtler’e
yönelik zafer ve propaganda aracı olarak kullanıp, baskıyla
oturduğu zemini güçlendirmesidir. KCK okul boykotlarına çok
önem
veriyor.
Özellikle
bu
boykotla212
rın Cizre, Şırnak ve Hakkâri‘de mutlaka uygulanmasını istiyor.
Okulların boykot edilerek veliler tarafından bir süre işgal edilmesi, öğretmen ve öğrencilerin derse girmemeleri gibi planlamaları ise KCK Türkiye Meclisi yürütüyor.
Bunlar bir yana, Kandil’in (KCK Yürütme Konseyi) verdiği
çok ilginç bir talimat var.Kandil, BDP’li belediyelerden bölgede
faaliyet gösteren Gülen Hareketi bünyesindeki dershane ve
okulların deprem yönetmeliklerine uygun olmadıkları, yangın
merdivenlerinin olmadığı gibi bahanelerle kapatılmasını istiyor. PKK bünyesindeki "Kürdistan Halk İnsiyatifi" tarafından
yapılan 17 Kasım 2012 bildirisinde Gülen Cemaati de özel olarak hedef alındı. Kürtleri resmi eğitim müfredatını ve okulları
şiddetle boykot etmeye çağıran İnisiyatif, Gülen cemaati bünyesindeki dersane ve yurtların “ajanlaştırma ve düşürme” yerleri olduğunu savundu. Cemaate ait bu kurumların hedef alınması ve bölgeden köklerinin kazınmasını isteyen İnisiyatif, “Özellikle özgürlük mücadelemize bağlı yurtsever Kürt
ve demokratik öğretmenler sömürgeci AKP-devletine karşı net
tavır almalı, kendi anadilinin öncüsü olmalıdır." dedi. Hatırlarsanız Karayılan‘ın devletten çok Gülen Hareketi’ne husumet
beslediğini gösteren ifadeleri evvelce basına yansımıştı. PKK
bunu neden ister? PKK, kardeşlik, hoşgörü, şiddeti reddetmek,
gönülleri fethetmek, Kürt çocuklarının idrak seviyesini yükseltmek gibi slogan ve uygulamaların örgütle Kürtler arasına
aşılmaz mânialar diktiğini iyi biliyor. Belli ki Türk-Kürt ekseninde ayrılıkları değil asırlara dayanan müşterekleri öne çıkaran Gülen Hareketi’nin eğitim sistemi, kanla beslenen
KCK/PKK eksenini zehirliyor. PKK cinnetinin geniş Kürt kitleleri nezdinde kabul görmesini ve meşruiyet kazanmasını engelliyor (61).
Kasım 2012 sonu Pakistan’a giden Başbakan Erdoğan’ın
dönüşte uçakta gazetecilere söylediği birkaç cümle bir cilt kitaba denkti. “Silahların susturulması değil, silahların bırakılması”
61
Avcı, Gültekin. Kandil’in düşündüren talimatı. Bugün, 29.11.2012.
213
diyor önce ve sonra da ekliyor: “Silah bırakıldığı andan itibaren
başka ülkelere gitmeleri gündeme gelebilir.” Bu sözlerin önünü,
arkasını ve aradaki boşlukları uzun uzun doldurmak ve olup
bitenlerle ilgili çok kritik sonuçlar çıkartmak mümkün. Birincisi:
Demek ki uzlaşma sadece Öcalan’ın yeniden sahneye çıkışı ve
açlık grevlerinin sona erdirilmesi ile sınırlı kalmamış. Masaya
oturulmuş ve çözüm için müzakerelere başlanmış. Kiminle?
Sahneye Öcalan çıktığına göre onunla olmalı. Peşinen Oslo’daki
gibi, İmralı ile Kandil arasındaki ‘network’ün yeniden tesis
edildiğini varsayabiliriz. İkincisi, Başbakan’ın iki cümlesinin
gösterdiği üzere bu müzakerelerde PKK, ateşkes karşılığı lider
kadronun güvenli bir şekilde bir üçüncü ülkeye yerleşmesi şartını öne sürmüş. Hükümet ise bu şartı kabul etmiş, sadece
“ateşkes” yerine “silahlar bırakma” şartında ısrar ediyor.
“Ateşkes” adı üzerinde elinizdeki silahın tetiğindeki parmağınızı çekmeniz; “silah bırakma” ise daha ileri bir adım. Beşir
Atalay’ın sözleri aradaki boşlukları doldurmamıza imkân sağlıyor. Yurtdışına çıkacak PKK yöneticisi sayısı 130 civarında.
Geri kalanı için eve dönüşü mümkün kılacak bir genel af planlanıyor. Üçüncü ülke ise Polonya veya Beyaz Rusya. Kısaca Oslo süreci, kaldığı yerden devam ediyor.
Zaman yazarı Mümtaz’e Türköne’ye göre, başbakan’ın sözlerinden öte bu sözlerle kamuoyu önüne çıkmasından çıkartılacak çok önemli bir sonuç var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
işbaşındaki hükümeti müzakereyi kamuoyuna açık yürütüyor.
Bu şeffaflığın amacı, Kürt, Türk ve uluslararası kamuoyunun
baskısını PKK’ya yönlendirmek olmalı. “Devlet terör örgütünü
muhatap almaz” eşiği aşıldığına göre bu yaklaşım tutarlı.
PKK’ya gelince: Hükümet ile masaya oturup yönetici kadronun
sınır dışına çıkması, geri kalanının eve dönmesi karşılığında
“ateşkes” yerine “silah bırakma” şartını müzakere ediyorsa
kendi varlık sebebiyle ilgili üç ihtimal söz konusu. Birincisi,
“silahlı mücadelede yenildik” tezi. Örgüt, askerî açıdan yenilmiş olsa da, bu gerekçeyi öne sürmez. İkincisi; silahlı mücadelenin gerekçesi olan “red ve inkâr” politikalarının sona erdiği214
ni, böylece amacın gerçekleştiğini söylemek. Silahlı mücadele
ile sonuç aldığını ve maksadın hasıl olduğunu öne sürmek.
Üçüncüsü, ikisi arasında bir yer: “Silahlı mücadelenin gerekçeleri devam ediyor. Ama artık bu amaca silahla değil, sivil siyasetle ulaşacağız” tezi.
İki taraf için de doğrusu şu olmalı: Başbakan PKK’ya güvenmiyor. Müzakere masasını ne zaman ve hangi saikle devireceğini kestiremiyor. Reşadiye, Silvan saldırıları bu güvensizliğin gerekçesi olarak yeterli. Ama açık müzakere yöntemi ile
karşı tarafın elindeki argümanları çürütmeyi hesaplıyor. Böylece PKK’nın inandırıcılığını ve itibarını kendi sempatizan kitlesi
önünde teste zorluyor. PKK ise, her zaman olduğu gibi kış
kampına çekilmiş durumda. Bu sene askerî hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremedi. “Vur-kal” taktiği ve “devrimci halk savaşı” stratejisi iflas etti. Yaralarını sarmak ve bahara hazırlanmak için bu müzakereleri taktik bir nefes alma aralığı olarak
kullanabilir. Zira bölgede PKK’nın elindeki silahla rol alabileceği diplomasinin şartları hâlâ devam ediyor. Yine de “Ne değişti de, PKK bu sefer silah bırakmaya razı oluyor?” sorusunun
inandırıcı bir karşılığı yok. Tersine, uluslararası konjonktür
PKK’ya fırsatlar sunuyor. Öyleyse umuda kapılmak için çok
erken. Daha henüz işin başındayız (62).
Bizde barış bir kasımpatı gibidir. Kasım ayında açar baharda solar. Barış çiçeğinin açması için her kasımda bir gazeteci
Kuzey Irak’tan barış mesajları estirir. Bu kasımda kim gidip
özlediğimiz barışı getirecek, diye sormuştum. Hasan Cemal sağ
olsun zahmet edip oralara kadar gidip barış mesajları getirmiş.
Fakat bu sefer daha kompleks bir barış ışığıyla karşı karşıyayız.
Bir yandan Kuzey Irak’tan geldi barış mesajları öbür yandan da
İmralı’dan açtı kasımpatı çiçekleri. Sanırım her sonbaharda oynanan bu barış tiyatrosu inandırıcılığını kaybettiğinden daha
etkili bir senaryoya ihtiyaç duyuldu. Bu yüzden de uzun bir
gerilimden sonra mutlu sonla bitecek bir açlık grevi tiyatrosu
62
Türköne, Mümtaz’er. PKK silah bırakacak mı? Zaman. 25.11.2012.
215
kondu sahneye. Sonunda Abdullah Öcalan İmralı’dan haber
gönderdi 68 gün süren açlık grevi tiyatrosu son buldu. Bu, “bir
gerilim tiyatrosu”ydu çünkü oyunu yazan zaten ne zaman ve
nasıl sonlanacağını biliyordu. Başbakan da biliyordu bu tiyatronun detaylarını Abdullah Öcalan da. Zira tiyatroyu sahneye
koyanlar aynı zamanda büyük başarı ile bu süreci sonlandırdık
diye kendilerine pay çıkaranlardı.
Sadece önümüzde oynanan ölüm oyununu dışarıdan seyreden bizler tiyatroyu gerçek sandık. Ne Abdullah Öcalan bizim medya kadar ciddiye aldı bu oyunu ne de Başbakan Erdoğan. İkisi de oyunun sonunu biliyordu. Bu arada bu ölüm oyunundan mutlaka ölüm çıkarmak isteyen KCK yapısı da vardı,
ancak oyunu yazanlar yan etkileri de göze alarak oynadılar bu
oyunu. Örneğin hapishanedeki açlık grevleri yapanların normal
açlık grevlerinde alınmayan birtakım vitaminler aldıkları da
bizzat yetkililer tarafından açıklandı. Açlık grevindeyken kilo
almalar bu nedenledir.
İmralı’dan her seferinde barış ışığı görenler de (bunlara
bakılırsa yakında güneş İmralı’dan doğacak) adadan mucize
çıkaranlar da şu sorulara neden cevap vermez: Madem Öcalan
ölüm oruçlarına ilkesel olarak karşıydı, açlık grevlerini sonlandırın demek için neden 70 gün bekledi. Adaya koster kalkmıyordu da ondan mı? Oysa Ada’ya inen helikopterin sayısı Kato
dağına operasyona giden helikopterin sayısından daha az değildi bu süreçte. Resmî açıklamalara bakılırsa MİT yetkilileri
AKP kongresinden önce de sonra da görüştü Öcalan’la. Bu süreçte en az beş görüşme yapıldı. Bu da her hafta bir görüşmeye
denk geliyor neredeyse. Yine, Mehmet Öcalan 21 Eylül 2012’de
yani açlık grevleri başladıktan on gün sonra görüştü. Ekim ayı
içinde biri üst düzey olmak üzere en az üç defa MİT yetkilileri
Öcalan ile görüşmeler yaptı. Eğer gerçekten de ışık huzmeleri
arasında gördüğünüz büyük barış mucizesi Abdullah Öcalan
ilkesel olarak ölüm orucuna karşıysa neden bu ziyaretlerden
birini vesile yapıp açlık grevlerini bitirin mesajı vermedi? Çünkü bu oyunda Abdullah Öcalan’a verilen rol gerilimin
216
zirveye tırmandığı anda ortaya çıkıp bir mucize göstermesi ve
bir sözüyle ölümleri durdurup üzerimize barış ışıkları saçmasıydı. Sonrası kendiliğinden gelecekti ve Öcalan büyük barış
adamı olarak yeniden sahneye çıkacaktı. Çıktı da…Peki, bu tiyatro neden yazıldı? Gazeteci ve akademisyen Emre Uslu, bu
soruyu şöyle cevaplıyor: Abdullah Öcalan son bir yılda
PKK’daki İran eğilimine yakın şahin kanadın kontrolü ele geçirmesinden sonra kendi liderliğini sürdürebilmek için şahinlerden yana tavır koymaya başladı. Öcalan buna mecburdu,
çünkü PKK’ya posta koyup oradan ayrılma lüksü yoktu. PKK
Öcalansız da savaşabildiğini gösterdi. Daha önce de bir kaç defa belirttiğim gibi, PKK’nın Öcalan’a değil Öcalan’ın PKK’ya
ihtiyacı var. Bu nedenle Öcalan tercihini PKK içindeki şahinlerden yana kullandı. Nitekim 21 Eylülde kardeşi ile yaptığı görüşmede “Silvan saldırısında PKK’nın sorumluluğu yok” diyor.
Bu açıkça kendisine rağmen yapılmış Silvan saldırısını onaylıyorum demektir.
Oysa tiyatroyu yazan istihbarat teşkilatının hesabına göre
barış ancak Öcalan, Murat Karayılan çizgisi üzerinden müzakere ile mümkün. Bu nedenle de Öcalan’ın yeniden PKK’nı tartışmasız lideri olması gerekiyor, Karayılan’ın da pozisyonunu
koruması. Bu nedenledir ki MİT’in etki alanı altındaki gazeteler
ve gazeteciler Murat Karayılan’ı barış yapılabilir bir lider olarak
sunuyor. Ona toz kondurtmuyor, hastaysan doktor gönderelim
diye mesaj gönderiyorlar. Bütün şeytanlıkları da Bahoz Erdal’a
yüklüyorlar. Öcalan için de aynı durum geçerli.
Yani açlık grevi tiyatrosu Öcalan’ın geri dönüşü için büyük
bir PR operasyonuydu. Başarılı da oldu. Hatırlayın, Öcalan,
geçen yıl temmuz ayında Silvan saldırısıyla rütbeleri sökülüp
onursal başkan konumuna düşürülmüştü. Son açlık grevi tiyatrosu Öcalan’a rütbelerini iade etme töreni için yazılmış bir gerilim tiyatrosuydu. Uzun süren gerilim sahneleri sonunda Öcalan
ortaya çıkartıldı ve bir kurtarıcı olarak yeniden barış mucizesi
gerçekleşti. Yeniden “ışıklar” içinde bir lider olarak doğdu. Tarihsel olarak Öcalan da PKK da istihbarat teşkilatının yazdığı
217
bu tiyatrolar sayesinde büyümüştür. MİT 1978’de Türk solunu
bölmek için oynadı bu oyunu. Kürt sorunu olarak karşımıza
çıktı. Şimdi aynı oyunu oynuyor, yakında Kürt devleti olarak
göreceğiz sonucunu. Acı olan şu: hükümet de bu illüzyona
inanmış, kendi rolünü oynuyor: Türklere gaz veriyor Öcalan’a
söz veriyor. Başbakan Türk mahallesinde Öcalan’ı asıyor, Kürt
mahallesinde kurtarıyor. Bu bir gerilim tiyatrosundan skeç değilse ne?
Bazıları Öcalan’ın bu tiyatro oyununu bir mucize göstererek gerçeğe dönüştürecek sihirli değneği olduğunu sanıyor.
Oysa barış bir tiyatrodan daha ciddidir. Öcalan, “PKK ülke dışına çekilsin” çağırısı yapıp PKK da bu çağırıya uyana kadar bu
tiyatroya inanmayacak kadar tecrübeli bir TC vatandaşıyım
ben. Bu tiyatroya başlık seçseydim herhalde “Kışın seviş yazın
savaş” olurdu. Ancak ölüm gerçeği İmralı’da Kandil’de ve Yeni
Mahalle’de sahnelenen barış tiyatrosundan daha gerçek, barış
mucizesinden daha sahici, barış ışıldaklarından daha yakıcıdır.
Çünkü bunu sadece barış Pollyannaları değil herkes görür (63).
Gazeteci ve yazar Rıdvan Akar ise, açlık grevleri sayesinde
Öcalan’ın tekrar liderlik rolünü kaptığını düşünüyor. Açlık
grevleri iki biçimde bitebilirdi. Kandil açlık grevlerinin bitmesi
talimatı verebilirdi. Ancak Kandil’in böylesi bir niyeti olmadığı
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın 22 Ekim
2012’de Roj TV’de yayınlanan mesajında ortaya çıkıyordu. Karayılan, cezaevlerinde yapılan açlık grevleri ile PKK’nın bir ilgisi olmadığını, eylemlerin “kendiliğinden” başladığına dikkati
çekiyor ve “PKK geleneğinde cezaevlerinde bir eylemin yapılması kararı vermeyecekleri gibi, ‘bitir’ talimatını da kimsenin
veremeyeceğini bu kararı sadece açlık grevi başlatanların verebileceğini” söylüyordu. Karayılan’a göre açlık grevlerini Öcalan
değil, Başbakan Erdoğan bitirebilirdi.
Her ne kadar Karayılan böyle dese de ikinci seçenek hiç
kuşkusuz Öcalan’dı. Öcalan’ın “bitir” talimatı/çağrısı eylemin
63
Uslu, Emre. Kışın seviş yazın savaş. Taraf gazetesi. 18.11.2012.
218
sonlandırılması için yetti de arttı. Ancak Öcalan’ın çağrısında
“dışarıdakilere” dönük bir eleştiri de mevcuttu. “Dışarıdakilerin” kendilerinin yapmaları gerekeni cezaevlerindekilere yüklediği mealindeki eleştiri kulak ardı edildi. Oysa Karayılan aynı
söyleşide açlık grevlerinin tarihi bir dönüşümün başlangıcı olabileceği yönündeki görüşleri mevcuttu. Yani açlık grevlerine
böylesi bir mana ve ehemmiyet yüklendiği anlaşılıyordu. Şimdi
bu yeni ahvalde iki ilginç tutum dikkati çekiyor. Birincisi, MİT
doğrudan Öcalan ile yeniden iletişime geçmiş görünüyor. Bu
iletişimi Hükümet-Öcalan diyaloğu olarak da tanımlayabiliriz.
Zira Adalet Bakanı Sadullah Ergin “gerekirse Öcalan ile de görüşülebileceği” yönünde demeçler verirken, Başbakan Erdoğan’ın henüz dumanı üzerindeki “Biz iktidarda kaldığımız sürece ev hapsi olmaz. Cezasını İmralı’da çekecek” şeklindeki
açıklamalarına rağmen, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “silah bırakılması halinde Öcalan’a ev hapsinin de gündeme alınabileceğini” söylüyor.
Peki bu keskin U dönüşüne neden gerek duyuldu? Erdoğan Öcalan’a görüş yasağının konulduğu 1.5 yıl içinde Kürt
Sorunu’nun çözümünde muhatap arayışında ciddi bir sıkıntı
yaşadı. Önce farklı mecralarla Kürt Sorunu’nu görüşeceğini
söyledi. Olmadı. Sonra sadece yasal temsilcileriyle görüşeceğini
belirtti. Yani BDP’yi muhatap alacaktı. O da olmadı. Hal böyle
olunca da milliyetçiliğin hamaseti ile malul bir “silahla çözeriz”
politikasına sarılındı.
Ancak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “Öcalan’a görüş
ambargosunu sürdürelim. Terörle mücadelede çok başarılı bir
dönemden geçiyoruz” telkininin bir yumuşak karnı vardı.
Dağda silahlı, şehirlerde taş ve molotoflu Kürt militanlar yerine
siyaseti açlıkla terbiye/tehdit eden yepyeni bir direniş biçimi
ezberleri bozdu. İşte bu ahvalde “terörle mücadeledeki azimli
ve başarılı kararlılık” pek de etkili olamayacaktı. Oysa cezaevlerinden gelebilecek kitlesel ölüm haberleri ülkeyi yeniden kan
ve ateşle imtihana sürükleyebilirdi. Bu koşullarda yeniden malum adrese başvuruldu. Öcalan devreye girdi ve sorunu çözdü.
219
Krizin biricik kazananı da Öcalan oldu. Bir kez daha örgüt ve
Kürtler üzerindeki etkisini kanıtladı. 1.5 yıllık uzaklığa rağmen
gücünden hiçbir şey yitirmediğini gösterdi. Dahası belki tersten
“çakarak” da olsa kendisinin uzak kaldığı dönemdeki cari dinamikler/muhataplar olan BDP/Kandil eksenine kifayetsizlik
eleştirisi yapmış oldu. Şimdi Öcalan yeniden muhatap alınması
gereken tek makam olarak öne çıkıyor. Dahası açlık grevlerindeki duruşu itibarıyla da “akil” bir konuma yükselmiş görünüyor. Hele avukatlara görüş izninin verilmesi halinde bu sürecin
çok daha içerikli parametrelerini göreceğimizi ön görüyorum.
Yani Öcalan giderek fiili siyaset yapan, örgütü yöneten
kadrolarla arasına mesafe koyarak, eleştiri ve “silahla çözüm
olmaz” yaklaşımıyla devletle PKK arasında “aracı” bir konum
elde etmek isteyebilir ya da o konumu “pazarlıklar muvacehesinde” devlet tarafından öne çıkarılmak istenebilir. İlginç bir
sürece gireceğiz. İmralı’da pazarlıklar sürecek. Öyle anlaşılıyor.
Bakalım bu pazarlık sürecinde Kandil “biz de buradayız” vurgusunu yine kanla yazacak mı? Bakalım Öcalan ile devlet ve
Öcalan inisiyatifi ile Kandil arasındaki bu bilek güreşini kim
kazanacak? Umarız telaffuz edildiğinde bile adeta PKK söylemi
gibi algılanan “barış” bu kez provokasyonlara daha dayanıklıdır (64).
AKP içindeki bir damar da yeni bir fitne vesilesi olarak,
Milat Gazetesinden Adem Çaylak’ın da ifade ettiği şekliyle;
‘doğuda PKK ile mücadele eden the cemaattir. Ve şiddete başvuran güvenlik güçleri de the cemaatin elemanlarıdır’ şeklinde
absürt bir söylem geliştirmektedir. Gazeteci ve akademisyen
Önder Aytaç, bu süreç içerisinde muhtemel olabilecek terör
eylemlerini 30 madde halinde ve PKK sorununda gelinen noktaya parmak basarak iki makalesinde şöyle özetliyor.
64
Akar, Rıdvan. Öcalan’a biçilen yeni rol. 25.11.2012. Internetden,
24.com.tr
220
1. Öncelikle burada yazdıklarımız bizim öngörülerimiz ve
bu konudaki uzmanlığımız sonucundaki çıkarsamalarımızdır
demeliyim.
2. Bu yazdıklarımızdan sonra, -daha önceden de defaatle
olduğu gibi- ya bu olayları yapmalarında eylem sayısı bağlamında bir azalama ya da yapılma süresini öteleme / geciktirme
ve hatta hiç yapamama söz konusu olabiliyor. Olabiliyor çünkü
terör örgütlerinin yapacaklarının önceden söylenilmesi / yazılması, örgütte çok ciddi moral bozukluğuna vesile oluyor ve
içsel hesaplaşmalara da neden oluyor ki bu da ülkemiz adına
güzel bir durum…
3. Sn. Muammer Güler bundan sonraki siyasi hayatına
herhalde Mardin’de devam edemez. Edemez çünkü Büyükşehir
Yasası sonucunda Mardin de BDP’nin dışındaki partiler sadece
nal toplayacaklar. Bu nedenle, eğer bu büyükşehir yasası ile
‘Kürdistan’ın haritası çizilmiyorsa, yasanın uygulamasından
geri adım atılmalı. Atılmazsa, çok kısa geçecek belli bir süre
sonrasında ‘biz size demiştik ama anlamadınız’ demek zorunda
kalacağız…
4. Eğer Sn. Beşir Atalay’ı Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
her ne hikmetse ısrarla tutmaya ve kollamaya devam ederse,
terörle mücadele de ve açılım konusunda atılan adımlarda ciddi saçılımlar ve polis özel harekât ve jandarma özel harekâtın
ortaklaşa yaptıkları nokta vuruşlu ve caydırıcı adımlar akim
kalmış olacak…
5. Yapılan bu açlık grevleri ile suni bir gündem oluşturdular ve bunu da Öcalan’a çözdürerek onu yeniden önemli ve
kutsanmış hale getirdiler.
6. Bölgede kaçakçılık yapan kaçakçılar da asla terörün bitmesini istemiyorlar. Özellikle de sigara ve mazot kaçakçılığı
yapanlar için bu durum daha fazlası ile söz konusu. Sınır ötesinden 1’e getirilen mallar Türkiye’de 5’e satılabiliyor ki rantta
bu konuda çok büyük.
221
7. Sınırlar adeta kevgire dönmüş gibi. Sınır güvenliği çok
önemli olmasına rağmen böylesi bir güvenlik nerede ise yok.
Coğrafi şartların kötülüğü de bir diğer dezavantaj. Sınırda çok
kör noktalar var. Yalnızca insana dayalı kontroller değil, onun
yanında elektronik ve teknik kontroller de çoğaltılmalı.
8. Emniyet güçleri, jandarma ve karacılar gerçekten de son
3-4 ayda terörle mücadelede çok başarılılar. Ama bu başarılarını
yeterince anlatamıyorlar. Medyada da bu anlamda başarılar
yeterince yer almıyor. PKK, psikolojik çöküntüsünü izale etmek
ve tabanına moral aşılamak için yeni bir Uludere benzeri saldırı
yapmak istiyor. Ya da batıdaki petropol şehir merkezlerinde
terör saldırısı yapmaya çalışacaklar.
9. Bu bağlamda güvenlik güçleri açısından en büyük engel
ve en büyük terörle mücadeleyi yavaşlatacak unsur olarak gözüken ise AK Parti Hükümetinin yeniden müzakereler diyerek
görüşmelere başlaması ve mücadeleyi sonlandırması ki bu durum PKK’ya yeniden nefes almayı ve kendini düzenleme hakkını vermiş olacak…
10. PKK’nın özellikle dağ kadrosunda da inanılmaz çarpıklıklar söz konusu. Çocuk yaşta dağa çıkan kızlara ve erkeklere
kaşarlanmış teröristlerce tecavüz, yoz ilişkiler, homoseksüel
çarpıklıklar, doğum kontrol hapları, pejmurdelik alabildiğine
söz konusu ve bununla ilişkili terör örgütünün kendi içinde de
çok ciddi sıkıntıları mevcut.
11. Doğuda yapılan operasyonları azaltmak ve hatta engelleyebilmek için, batıdaki büyük illerde patlayıcı maddelerin
yığınakları yapılmakta. Bu amaçla batı illerinde de bol bol eylemler gerçekleştirilecek…
12. TSK belki de PKK ile mücadele tarihinde ilk kez şu anda en etkin şekilde mücadelesini yapmakta. Jandarma da bu
anlamda gerçekten de çok başarılı bir şekilde JÖH olarakta gerçekten de başarılı adımlar atmakta. TSK’da artık etkin bir şekilde terörle mücadelede polisle birlikte aktif katılım sağlamakta.
222
Darısı MİT’in de başına demekte de yarar var… Hakkari ve Şırnak da bu anlamda önemli olan 2 ilimiz..
13. Terör bölgesinde görev yapan valilerin çoğu başarı ancak bazı illerde adı yolsuzluğa bulaşan kişiler de acaba var mı?
Kaymakamlar da eskiye göre daha aktifler. Ancak hala tırsık
olan bazı kaymakamlarda var. Bunların yerine de aktif kaymakamların getirilmesinde yarar var…
14. MİT kurumsal anlamda sanki oldukça sıkıntılı. Bir diğer anlatımla çağı yakalayamamış bir durumda adım atıyor.
Hakan Fidan’ın MİT’i iyileştirme ve çağdaşlaştırma adımları
olsa da maalesef ki hantal yapı karşısında yeterli olmıyor…
15. Dağda olan terörist sayısı 3500 kadar olduğu ifade edilen bu yapının, Temmuz 2012’den bu tarafa neredeyse 500’e
yakını ölü olarak ele geçirildi ki bu neredeyse son 30 yıldaki
terörle mücadeledeki en başarılı olunan dönemdir bile denilmesine neden oluyor. Dağda yaşayanlar ise kış gelmesine rağmen
mağaralarına giremiyorlar çünkü PÖH ve JÖH tarafından ortak
operasyonlarla yakalanıyor ya da öldürülüyorlar. Bu nedenle
de dağdaki teröristler de çok perişan bir durumdalar. BU durumda örgütte çok ciddi infiallere ve iç eleştirilere de neden
olmakta (65).
2012’nin Temmuz ayından bu tarafa neredeyse 500’den
fazla terörist öldürüldü. Bu verilen rakamlar daha önceki yıllarda güvenlik güçlerince ifade edilen abartılmış / şişirilmiş rakamlar gibi de değil. Hatta bunun fazlası vardır ama azı yoktur.
Dağdaki silahlı teröristlerin 3500 kadar olduğu düşünülürse 1 /
7 kadar olan bir oranda teröristin ölü olarak ele geçirilmesi söz
konusudur ve bu oldukça da önemlidir diyerek, ilk makaleden
sonra kaldığımız yerden maddeler halinde yazmaya devam
edelim. Şöyle ki;
65
Aytaç, Önder. Kasım ve Aralık'ta terör takvimi! 21. 11.2012. İnternet ulaşımı
http://www.medyafaresi.com/yazi/1018/onder-aytac-kasim-ve-aralik-ta-terortakvimi.html
223
16.Şu anda her yıl olduğu gibi bu yıl daha ateşkes sağlayamamış olan PKK, kış uykusuna geçemedi ve mağaralarına /
inlerine giremedi. Çok sayıdaki öldürülen teröristten dolayı da,
PKK militanları dağlarda aç ve sefil olarak durmaktalar, mağaralarına girememekteler ve bunların da büyük bir çoğunluğunun yaşı da 15 ve civarında olan çocuklardan oluşmakta...
17.Bu anlamda BDP’nin ölüm oruçları şeklinde tavır sergilemesinin nedeni de, dağdaki PKK’nin sıkışmış olması ve örgütün kısmen de olsa rahatlatılması amaçlı...
18.Türkiye’deki başkanlık sistemine doğru rejimin yönlenmesi de güçlü bir başkanın yanında çok zayıflatılmış bir
yargının, yetkileri budanmış bir yasamanın ve güçsüz olan bakanların ortaya çıkmasına neden olur ki, bunun kabul edilmesi
de çok da doğru değil…
19.Tek adam yönetiminin ve 3 dönemden beri devam eden
tek parti iktidarının istikrar açısından faydaları olmakla birlikte,
demokrasi siteminin neredeyse rayından çıkmasına da neden
olmakta. Bu çerçevedeki Sn. Erdoğan’ın olduğu bir başkanlık
sistemindense; yasama, yürütme ve yargının kuvvetler ayrılığı
siteminde devam ettiği bir yapının olması çok daha sağlıklı olsa
gerek…
20.PKK açısından 2012 yılı Kürt Baharı’nın olduğu bir yıl
şeklinde geçirilecekken, neredeyse örgüt bağlamında hezimet
yılı oldu. Örgütün hala bu sene içinde sıklıkla yapılan operasyonlardan dolayı, kış tertiplenmesini yapamaması söz konusu.
Yine terörle mücadelede, son 30 yıldır ilk kez sağlıklı, sabit karakol ve karargahlardan beklenilme ve av olmak şekliyle değil,
mobil sistemlerle hareketli ve Jandarma Özel harekat (JÖH) ve
Polis Özel Harekatın (PÖH) ortaklaşa ve uyum içinde çalıştığı
bir yöntemle, PKK ile mücadele söz konusu ve bunda da çok
ciddi başarılar elde edilmekte...
21.Şemdinli de ilk kez 11 yaşındaki Faris Demirci’nin teröristlerce patlatılan bir bomba ile öldürülmesi sonrasında, ailesinin PKK’ya karşı takındığı tavır, Şemdinli de bu olaydan dolayı
224
PKK istediği için değil ve fakat PKK’ya tepki olarak dükkanların esnaflar tarafından kapatılması ve okullara yapılan terörist
saldırılarda, çocuklarının okuma hakkının engellenmemesi için,
velilerin PKK’lılara karşı tepkilerini göstermesi, son yıllarda
bölgede asla gözükmeyen halkın PKK’ya karşı yaptıkları protestolar var ve bunlar da gerçekten de çok önemli...
22. Eğer devlet ve hükümet; teröre karşı istikrarlı bir şekilde mücadele edecek olsalar ve güvenlik güçleri de teröristlerle
yapılan çatışmalarda başarılı sonuçlarını arttırarak devam ettirseler, zaten PKK’den bıkkınlık duyan yöre halkının da yeniden
devletin yanında yer alması söz konusu olacak… Bunun tek
handikapı ise teröristle müzakere yolunun yeniden açılma tehlikesinin mevcudiyeti. Böylesi bir garabet ise maalesef ki, bir
kez daha yeniden yöre halkının PKK’nin saflarına doğru yönlenmesine neden olacak…
23.Bir örgüt düşünün ki tabandan örgüte devşirilenler en
fazla 8-10 yıl dağ hayatı yaşıyorlar ve sonrasında da ya öldürülüyorlar ya da hapse gidiyorlar. Ama üst düzey yöneticilerin
hepsi de, en az 28 yıldır hala üst düzey yönetici olmaya devam
ediyor ve bunlara da hiç bir şey de olmuyor. O zaman PKK üst
düzey yönetimi acaba görevli muvazzaflar mıdır ki? O nedenle
de hala onlar görevlerine mi devam etmektedirler? Ya da onlara
karşı neden operasyonlar düzenlenmemektedir? İsrail’in Hamas liderlerine, İran’ın PJAK yöneticilerine, Rusya’nın Çeçen
yöneticilerine yaptığı suikast saldırılarının aynısının tıpkısı,
neden PKK’nın üst düzey yöneticilerine karşı düzenlenmemektedir? Bunlar o zaman ya devletin görevli elemanları mıdır ya
da devletin istihbarat birimleri hiç de iyi çalışmadıkları için
bunlara karşı bir operasyon düzenlenememektedir?
23.PKK’nin üst düzey yöneticilerine yapılacak operasyonlarda başarı sağlanması, beraberinde örgütün tabanının da moral kaybına neden olacak ve örgütün çözülmesine de katkı sağlayacaktır…
225
24.ABD, terörle mücadele bize yeterince bilgi vermemekte
ve fakat bizim yapacağımız operasyonlarda ise mutlaka / kesinlikle 24 saat öncesinden kendisine bilgi verilmesini ve gidilecek
koordinatların nereleri olduğunu da istemektedir. ABD operasyonel bilgileri bizimle paylaşmamakta ve verdiği bilgiler bağlamında da oldukça bayat verileri paylaşmaktadır…
25.Örgütün kendi içinde de son dönemlerde operasyon üstüne operasyon yemesi nedeniyle ve çok sayıda ölü vermesinden dolayı, ciddi anlamda iç mücadeleler ve kendi kendisini
sorgulamaları söz konusudur. Alandaki başarısız olan liderlerin
hepsi de tabandaki genç militanlar tarafından da artık sorgulanmakta / eleştirilmektedir…
26.PKK’nin terör sorununu, Öcalan ile uzlaşarak çözeceğiz
yaklaşımının tek nedeni ise güvenlik güçleri ile mücadelede
başarısız olan terör örgütünün bitmesini önleme çabası olsa
gerektir. Beşir Atalay’ın bunu istemesi de sanki farklı bir acem-i
oyunu mu diye de düşünülebilir…
27.PKK tamamıyla uluslararası taşeron bir projedir ve asla
ama asla Kürt halkının haklarını savunmamaktadır…
28.AKP içindeki bir damar da yeni bir fitne vesilesi olarak,
‘doğuda PKK ile mücadele eden the cemaattir söylemi geliştirdi. Ve şiddete başvuran güvenlik güçleri de the cemaatin elemanlarıdır’ şeklinde olayı çarpıtıyor. Bunu da AKP’nin içindeki
acem(l)-i bir grup da benzer şekilde ifade etmektedir… Hâlbuki
bu durum, güvenlik güçlerinin hepsini de Erdoğan Hükümetinin tayin ettiği ve göreve getirirken de 3 hafta kadar MİT’te de
istihbaratlarının yaptırıldığı kişilerdir… Ama AKP’de başının
sıkıştığı her yerde ve özellikle terör ile ilgili konularda; ‘ben
yapmadım, onlar yaptılar’ deme sendromundan kurtulmalıdır
(66).
66
Aytaç, Önder. Kasım içinde PKK terörü ve iktidar. Rotahaber
22.11.2012.
226
Türkiye’nin en çok konuştuğu kişilerden biri Abdullah
Öcalan’dır ama medyada derli toplu bir Öcalan analizi yapılmamıştır. Türkiye’de yazılan kitaplar ekseriyetle ya Öcalan’ı
kutsamak için ya da yerin dibine batırmak için yazılan psikolojik harekât amaçlı kitaplardır. Bunun için kuşkusuz bir kitap
yazılmalı. Gazeteci ve akademisyen Emre Uslu, maddeler
hâlinde Öcalan’ın PKK içindeki konumunu, ne istediğini,
ve neyi yapabileceğini şöyle anlattı:
1) Abdullah Öcalan KCK yapılanması kurulup oturduktan
bu yana PKK’nın lideri değil sözcüsüdür.
2) PKK’yı yöneten KCK Yürütme Kurulu’dur ve bunun en
etkili ayakları da Avrupa kanadıdır.
3) Abdullah Öcalan’ın üzerlerinde etkisinin en az olduğu
PKK yapısı Kandil ve HPG iken en fazla olduğu yapı hapishanedeki örgütçülerdir. Özellikle hapishanelerdeki örgütçülere
yazdığı özel mektuplar nedeniyle bu etkisini giderek derinleştirmiştir. Son açlık grevlerini bu ilişkiyi bilmeden anlamak
mümkün değildir. Bu bağlamda açlık grevleri öncesinde, Öcalan’ın İmralı’dan giden mektupları vasıtasıyla veya başka bir
biçimde PKK’lı mahkûmlarla Öcalan arasında ne gibi temaslar
olmuştur? Sorusu önemlidir.
4) Abdullah Öcalan kendisi özellikle halk üzerindeki etkisini kullanarak pozisyonunu koruma siyaseti gütmektedir. Bu
nedenle PKK içindeki değişen güç dengelerine göre kendisini
ayarlamakta duruma göre pozisyon almaktadır.
5) En son Silvan saldırısı ile birlikte Abdullah Öcalan’a
gündem dayatma ile başlayan ve şahinlerin PKK’da liderliği ele
geçirmesinden sonra Abdullah Öcalan da pozisyonunu belirleme çabasına girmiştir.
6) Abdullah Öcalan 2010 yılından sonra bir dönem bitiğini
iktidarı AKP’nin ele geçirdiğini düşünüyordu. Bu nedenle de
Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na mektuplar yazmaya başlamıştı. Ancak Uludere faciasından sonra o eski derin devletin halen
yaşadığını görmüş ve tavrını belirleme konusunda aceleci dav227
randığını düşünerek PKK içindeki güç dengelerin bakımından
şahinlerden yana tavır koymuştur.
7) 2004 yılındaki avukat görüşmeleri incelenirse o dönem
de böyle bir sürecin yaşandığını, Abdullah Öcalan’ın kendisine
gündem dayatan Duran Kalkan ve Cemil Bayık’a hesap soracağını söylediğini görürsünüz. Ancak savaşı başlatarak kazanan
taraf Bayık ve Kalkan ekibi olunca Öcalan da dümeni Bayık ve
Kalkan tarafına kırmış ve kendi pozisyonunu KCK Yürütme
Konseyi kurarak kurtarmaya çalışmıştır. Bundan sonraki süreçte de Öcalan PKK’nın sözcüsü olmuştur. Silvan saldırısıyla birlikte sözcülük pozisyonu da sarsılmıştır. Bu arka planı bilmeden Öcalan hakkında yapılan yorumlar boştur.
8) Öcalan devlete sürekli “bu şartlar altında örgütle bağım
yokken örgüt üzerinde etkili olamam. Bana örgütle irtibat kuracağım gerekli araçları vermeden bir şey yapamam” şeklinde
çağırılar yapar. Devlet bu çağırıları Öcalan’ın kendini İmralı’dan kurtarmak için yaptığı taktik çağırılar olarak okur. Bu
nedenle de Öcalan’ın ev hapsi istediğini düşünür. Ben de uzun
süre böyle düşünmüştüm. Ancak Öcalan devlete “elimi güçlendirin” çağırısı yaparken aslında bir stratejik akılla hareket
ediyor. Şunu demek istiyor: “Ben PKK’nın lideri değilim. Ancak devletten bir şeyler koparabilirsem, devletin beni ciddiye
aldığını gösterebilirsem, halkın üzerindeki etkimi de kullanıp
PKK’nın etkililerine Öcalan geri geliyor mesajı verip devletten
aldığım ‘ödün’ ile PKK’daki liderliğimi geri alabilirim. Bu nedenle beni tekrar PKK’nın lideri yapacak gerekli araçları verin.”
9) Abdullah Öcalan PKK’nın sözcüsü olduğundan dolayı müzakere sürecinde etkisi sanıldığı kadar büyük değildir.
Öcalan bu süreçte ancak bir ortam yumuşatıcı olarak değerlendirilebilir. Müzakerede PKK’nın tutumuna ancak KCK Yürütme Konseyi karar verebilir.
10) Bu nedenle Öcalan’a yüksek düzeyde siyasal tanınmayı
da çağrıştıracak heyetler göndermek yanlıştır. Öcalan ile veya
PKK liderleri ile yapılacak görüşme alt düzey istihbaratçılar
228
aracılığıyla yapılmalıdır. Ne zaman ki PKK sınır dışına çekilmeyi kabul eder o zaman görüşme sürecinde kıdem arttırılabilir.
11) Unutmayın ki Abdullah Öcalan gibi liderler için en
önemli mesele yola çıktıkları projelerini tamamlamaktır. Yapamıyorlarsa onun altyapısını kurup tarihe iz bırakmak isterler.
Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın yola çıkış projesini tamamlaması için elindeki en güçlü enstrümanı, PKK’yı tasfiye etmesini
beklemek dünyanın en saçma beklentisidir. Yaser Arafat nasıl
FKÖ’yü tasfiye etmeden, örgütü koruyarak bir barış sürecini
başlattıysa Öcalan da benzer bir model ile barış getirmek istiyor. Bunu bilmek gerek…
12) Öcalan’ın en güçlü tarafı devleti Tayyip Erdoğan’dan
bile iyi tanıması ve Türkiye’deki siyasetçilerin çoğundan çok
daha iyi analitik düşünebilme yeteneğine sahip olmasıdır. En
zayıf tarafı ise komplo teorilerine fazla inanması ve narsist yapısı ile aşırı kuşkuculuğudur (67).
Kırmızı PKK ‘Yeşil’leşirken kazanıyor mu? AK Parti’nin
geçen on yılık başarısının en önemli sırrı algı yönetimini kusursuz yapması. Bu süre içerisinde toplumun algılarını öylesine
güzel yönetti ki hem kendi tabanını dönüştürmeyi başardı, hem
de ülkede oluşabilecek toplumsal muhalefetin önünü kesmiş
oldu. AK Parti algı yönetimi konusunda sanırım bir stratejik
akla göre hareket ediyor. Yaptıkları her şeyi planlı yapıyor, her
lafı planlı konuşuyor, her adımı planlı atıyor ve her süreci planlı yürütüyor. •Bu sürecin yönetimine ilişkin en güzel örnek
yüzde 50 psikolojik sınırı algısını yerleştirip yönetmek. Herhangi bir anket şirketi AK Parti oylarını yüzde 50’nin altında
gösterdiği anda bir AK Parti yetkilisi çıkıp bir başka anket sonucu açıklayarak “acaba AK Parti yüzde 50’nin altına mı düşüyor” algısının tabana yayılmasını önlüyor. Yine bu kapsamda
alternatif oluşturabilecek Numan Kurtulmuş gibi kişileri transfer ederek algı yönetimi noktasında gerçekten pürüzsüz bir öv67
Uslu, Emre. Abdullah Öcalan ne düşür. Taraf gazetesi. 07.11.2012.
229
güyü hak ettiklerini kayda geçirmem gerekiyor. Emre Uslu, algı
yönetimi konusunda bu kadar başarılı olan AK Parti’nin Kürt
sorununun çözümü konusunda aynı başarıyı göster(e)mediğini
düşünüyor. Şöyle devam ediyor: Türkiye genelinde algı yönetimini bu kadar kusursuz yapan bir partinin Kürt sorunu konusunda özellikle PKK’nın ekmeğine yağ sürecek birtakım işler
yapıp “PKK vurdukça kazanıyor” algısını oluşturmadaki başarısızlığını doğrusu ben AK Parti’nin aklıyla bağdaştıramıyorum. Bu büyük tezat ancak bilinçli yapılır gibi de düşündüğüm
oluyor. Aslında AK Parti PKK ile anlaştı ve“sözde mücadeleci
özde müzakereci” bir tutumla Türk tarafına yönelik bir algı inşası mı yapıyor diye de düşündüğüm oluyor. Zira bir yanda
sözüne en güvenilir bir siyaset adamı BaşbakanErdoğan çıkıp
“APO’yu asarım” diye nutuk atarken, perde arkasında müsteşarını Öcalan’la görüşmeye gönderiyorsa, Oslo’ya taviz vermeye gönderiyorsa o zaman aslında Başbakan bu mücadeleci çıkışlarıyla Türk milliyetçilerinin algılarını maniple ederken Kürt
milliyetçileri ile pazarlık mı yapıyor, diye sormadan edemiyor
insan. En son açlık grevlerinde de durum aynısı olmadı mı?
Erdoğan Almanya’da “öyle bir oruç eylemi yok”dedi “halk
idamı istiyor” dedi ama KCK sanıklarını salacak dördüncü paketin çıkacağının da sinyalini verdi. Yani Türklere vurucu Kürtlere verici bir siyaset anlayışında algı yönetimi nerede? Bütün
bu süreçlerden hep PKK kazançlı çıkmıyor mu? AK Parti’nin
amacı Kürtlerin haklarını teslim etmek mi yoksa gerçekten de
Oslo’da uzlaşıldığı gibi KCK’yı bölgede büyütüp, psikolojik
üstünlüğünü temin edip bölgeyi KCK’ya bırakmak mı? Eğer
AK Parti’nin politikası Kürtlerin haklarını vermek ise, ki bunu
sonuna kadar destekliyorum, o hâlde neden PKK ile pazarlık
yapıyor, neden bir takvim açıklayıp bunu bir takvime bağlayarak vereceğini açıklamıyor da her PKK eyleminden sonra bir
kısmını verip PKK’ya pirim kazandırıyor? En son anadilde savunma hakkını örnek alalım. 30 Eylül 2012’deki AK Parti’nin
2023 vizyon belgesinde bu hakkın tanınacağı açıklanmıştı. Peki,
ne oldu? PKK’lılar açlık grevine gitti. Başbakan çok sert açıkla230
malar yaptı. PKK’yı ve Öcalan’a idamı gündeme getirdi. Sonra
dün bakanlar kurulu kararı ile anadilde Savunma hakkı apar
topar gündeme getirildi ve bütün krediler PKK’ya aktarıldı. Bunun amacı nedir? Algı yönetiminde bu kadar başarılı bir
parti bu işi bilinçli yapmıyorsa, bu yöntemin PKK’nın işine yaratığını, PKK’yı büyüttüğünü görmüyor mu? Aynı şeyi anadilde eğitim için de söyleyebiliriz. Bunu sağlamak için bir
takvim açıklayıp, bir pilot proje başlatmak için yeni bir PKK
eylemi mi bekliyor AKP? Bu süreç yeni de değil. Geçen seçimlerden bu yana devam eden bir süreç. AK Parti bölgede kaybedeceğini bile bile hem yerel seçimlerde hem de genel seçimlerde bölgede zayıf adaylar çıkardı. Bu yöntemin bölgeyi BDP’ye
terketmek olduğunu sağır sultan bile biliyordu. AK Parti bunu
neden yaptı o hâlde? Aynı şeyi Büyükşehir Belediyeleri Yasası’nda da yapıyor. Yeni yasa ile Mardin ve Van bir daha geri
kazanılamayacak şekilde BDP’ye terk ediliyor. Bundan sonra
haritaya baktığımızda bölgede AK Parti’nin kazandığı adacıklar
olmayacak. Tamamen BDP’ye terk edilmiş olacak. Bu da insanların zihinlerinde algısal bölünmeyi daha da netleştirecek. Peki, AK Parti bu algı yanlışını neden yapıyor? İnsanın söylemeye
dili varmıyor ama Cemil Bayık 4. Stratejik Mücadele Dönemi’ni
anlatırken amaçlarının “bölgeden AKP’nin silinmesi” olduğunu
belirtip “böylece devlet bizimle masaya bizim istediğimiz şartlarda oturacak” demişti. AKP Parti Kütlerin haklarını bir bütün
olarak, PKK eylemlerinden bağımsız olarak bir takvime bağlayıp deklere etmek yerine PKK eylemlerinden sonra veriyor. Hâliyle PKK bölgede psikolojik üstünlük elde ediyor kendi tabanında da “vurdukça alıyoruz” algısı ile daha net dayanışma sağlıyor. Bu da PKK’nın daha da güçlenmesine yol açıyor. Bu yapılanlara bütüncül pencereden bakınca Cemil Bayık’ın argümanlarının haklı çıktığı görünüyor. Maalesef en
azından bölgedeki algı bakımından PKK kazanıyor Türkiye
kaybediyor. Buna da AK Partinin bu tuhaf politikaları etken
oluyor.
231
Soru şu: bölgede psikolojik üstünlüğünü kabul ettirmiş, açlık grevleriyle iktidarın bileğini bükmüş, devleti Öcalan’ın ailesine yalvartıp Öcalan’dan yardım dileyen pozisyonuna düşürmüş, Suriye’de fiili bir devlet kurmuş bir PKK, açılımın başladığı 2009 öncesinden daha mı güçlü daha mı zayıf görünüyor?
Açılımın amacı PKK’yı zayıflatmak terör sorununu çözmek değil miydi? Bu açılım yöntemi PKK’yı güçlendirdi mi zayıflattı
mı? Daha da önemlisi AK Parti ne yapmaya çalışıyor; amaç
Kürt haklarını vermek mi PKK’yı güçlendirmek mi? Bu bir akıl
tutulması mı bir planın parçası mı? Plansa kimin planı? ( 68).
Türkiye'yi 12 parçaya bölerek yönetmeyi hedefleyen terör
örgütünün, 2010-2011 yıllarında 'topyekün savunma' stratejisi
için mesafe almaya çalıştığı ama 2012’de polis özel timin başarılı operasyonları karşısında ne serhildan denilen halk ayaklanmasınja cesaret edebildi nede Hakkari’yi kurtarılmış bölge ilan
edebildi. Güvenlik güçlerinin operasyonları, örgüt açısından
strateji değişikliği sürecini baltaladı. Terör örgütü PKK/KCK
sözleşmesi, örgütün 'anayasası' hükmünde. Sözde YasamYürütme-Yargı hiyerarşi ile 'Önderliği' şekillendiriyor. 46 asıl, 4
ek maddeden müteşekkil metinde organlarla temel faaliyetlerin
nasıl yürütüleceği anlatıyor. 11. maddesi 'Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi'nin kurulduğunu, liderinin Abdullah Öcalan olduğu ifade ediliyor. KCK'nın Türkiye'nin yanında
Suriye, Irak ve İran'ı kapsadığına dikkat çekiliyor. KCK'nın Suriye'de Demokratik Birlik Partisi (PYD), Irak'ta Kürdistan Çözüm Partisi (PÇDK), İran'da Kürdistan Özgür Yaşam Partisi
(PJAK) üzerinde faaliyette olduğu vurgulanıyor. Ankara'nın
Kumrular Caddesi'nde 5 kişinin öldüğü 40 kişinin de yaralandığı bombalı terör saldırısıyla ilgili hazırlanan iddianamede,
terör örgütü PKK/KCK yapılanması anlatılıyor. KCK veya
KCK/PKK terör örgütü, hangi harf grubunu kullanırsa kullansın aynı terörist örgüt olduğunun altı çiziliyor.
68
Uslu, Emre. PKK kazanıyor. Taraf gazetesi. 10.11.2012.
232
Terör örgütünün 5 bin ile 5 bin 500 civarında silahlı bir
kadroya sahip olduğu belirtiliyor. Örgüt tarafından Türkiye
eyaletlere bölünmüş ve 12 bölgeye ayrılmış. Her bölgeye bir
isim verilirken, buralarda kaç kişilik terörist grubu olduğu da
anlatılıyor. Bunlar sırasıyla şöyle: "Samsun-Tokat-AmasyaGiresun (Karadeniz Açılım Grubu) hattında 20-25 kişilik grup;
Sivas ve çevresindeki alanını kapsayan alanda (Koçgiri Eyaleti)
5-10
kişilik
grup;
Malatya-Adıyaman-GaziantepKahramanmaraş (Güneybatı Eyaleti) bölgesinde 9-10 kişilik
grup; Tunceli ve çevresinde (Dersim Eyaleti) 180-200 kişilik
grup; Elazığ'ı da kapsayacak şekilde Diyarbakır ve çevresinde
(Amed Eyaleti) 170-190 kişilik grup; Erzurum'dan Bingöl'e kadar uzanan (Erzurum Eyaleti) bölgede 80-85 kişilik grup; Batman-Bitlis-Muş bölgesini (Garzan Eyaleti) kapsayan alanda 9095 kişilik grup; Mardin ve çevresinde (Mardin Eyaleti) 35-40
kişilik grup; Siirt ilini de kapsayacak şekilde Şırnak çevresinde
(Botan Eyaleti) 315-350 kişilik grup; Ardahan-Kars-Iğdır hattında (Serhat Eyaleti) 75-80 kişilik grup; Van ve çevresinde (Van
Eyaleti) 110-120 kişilik grup; Hakkari ve çevresini kapsayan
alanda (Zağros Eyaleti) 370-410 kişilik gruplar bulunuyor."
Ayrıca sınıra yakın alanlardan Haftanin Bölgesinde 270-300
kişilik grup; Behdinan Bölgesinde 700-750 kişilik ve Hakurk
bölgesinde 290-310 kişilik gruplar yer alıyor. Bunların dışında
da ülkenin geri kalan kısımlarında metropollerde ve yurtdışında da azımsanmayacak sayıda örgüt mensubu bulunuyor. Terör örgütünün stratejisi, 'pasif-aktif-topyekün' savunma aşamalarından oluşan Meşru Savunma Stratejisi. Uzun süreli halk
savaşının aksine aşamalar doğrusal olarak ilerliyor. Geri dönüşler söz konusu olabiliyor. Bugüne kadar 'pasif ve aktif savunma' süreçleri yaşanmış olması ve eylemlerin en yoğun olduğu
dönemin örgütçe aktif savunmanın ileri aşaması olarak tanımlanması ise topyekün savunma aşamasına hiç geçilmediğini
gösteriyor. 2011 yılı Haziran ayında yapılan genel seçimler sonrası örgüt ve müzahir yapılar tarafından sıklıkla dile getirilen
Devrimci Halk Savaşının stratejik açıdan karşılığı da bulunmu233
yor ve içeriğine ilişkin net açıklamalar yapılmıyor. Son dönemde yakalanan örgüt mensupları ise 'Devrimci Halk Savaşı tartışmalarının yaklaşık bir yıldır devam ettiği, tartışmanın özellikle 2010-2011 kış üstlenmesi sürecinde gerçekleştiği, stratejinin
temel mantığının halkın da içerisine dahil edildiği topyekün bir
mücadele olduğu, tam olarak uygulanması için bir psikolojik
hazırlık süreci gerektiği, bunun da basın yayın organlarıyla yapılacak propaganda ile sağlanacağı, hazırlık aşamasında HPG
mensuplarının illerde-ilçelerde Öz Savunma Birliği (ÖSB) mensuplarının faaliyet yürüteceği' şeklinde konuşuyor.
2011 yılı içerisinde terör örgütünün kırsal ve metropol alan
faaliyetlerinin şiddet eylemlerinin stratejik açıdan karşılığı meşru savunma stratejisi. Yurt içindeki ve yurt dışındaki konjoktürel gelişmeler, genel seçimler, Ortadoğu'daki gelişmeler,
ABD'nin Irak'tan çekilme süreci ise terör örgütünü alan kazanmaya yönelik bir çabanın içine soktu. Alan kazanmaya yönelik
kitlesel eylemler üzerinden örgütün mesafe almaya çalıştığı
belirlendi. Ancak örgüt kadrolarına, yapılanmalarına yönelik
gerçekleştirilen polisiye operasyonları örgütü yeni strateji değişikliğine itti.
2011 yılında bölücü terör örgütü Meşru Savunma Stratejisi
kapsamındaki kırsal metropol alan faaliyetleri, HPG ve bağlı
silahlı unsurlar tarafından örgütün 2010 yılı Mayıs ayından itibaren takip ettiği eylem stratejisine uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmiş kırsal alanda HPG'ye bağlı kırsal kadrolar ve sözde
Özel Kuvvetler, metropollerde ve şehir merkezlerinde ise Öz
Savunma Birliği, Özel Kuvvetler, Kürdistan Özgürlük Şahinleri
(TAK) ve Apocu Gençlik İntikam Tugayı (AGİT) gibi yapılanmalar şiddet eylemleri üzerinden mesafe almaya çalıştı. 2011
yılı içerisinde özel kuvvetlerin faaliyetleri bağlamında mayınlıbombalı saldırılarla, özellikle araçla seyir halindeki güvenlik
kuvvetlerine yönelik saldırıların nitelik ve nicelik açısından arttığı, diğer sahalara patlayıcı aktarımında artış olduğu, kırsal
alanda ilçelerde özellikle polis özel harekât birimleri ile çatışmaktan kaçınılmayan bir tavrın izlendiği tespit edildi. TAK is234
mi, örgütün uluslararası alandaki terörist imajından kurtulmak
ve örgüt üzerindeki baskıya hafifletmek amacıyla özellikle kullanılıyor. TAK adıyla üstlenilen tüm eylemlerin bizzat KCK
terör örgütünce gerçekleştirildiğini vurgulanıyor. "Ayrıca amaç
ve hedeflerine ulaşmak amacıyla sürekli yeni taktikler ve yöntemler geliştiren KCK terör örgütü, Kürt kökenli vatandaşları
güvenlik güçleri ve devlete karşı kışkırtmak amacıyla yan kuruluş olarak öz savunma birlikleri adlı yapıyı hayata geçirdiği,
kent ve ilçe merkezlerinde örgütlenen bu oluşum farklı çıkarlar
sağlamak yoluyla bünyesine kattığı grupları halkta devlet unsurlarına karşı bir direniş oluşturmak maksadıyla kullandığı bu
çerçevede Ankara Kızılay'da meydana gelen bu soruşturmanın
konusu olan bombalı eylemin örgütün eylemsizlik kararının
kendileri için geçerli olmadığı tarzında açıklamalarla tak yapılanması tarafından üstlenildiği anlaşılmıştır." deniyor.
Terör örgütü, yandaşlarınca işletilen işyerlerinden gelir
sağlanıyor. Özellikle İstanbul’da eğlence merkezleri para basıyor. Kaçakçılık faaliyetlerinde haraç alınıyor. Sağlanan paralar
ise kuryeler vasıtasıyla örgüt kadrolarına aktarılıyor. Bazen küçük miktardaki rakamlar güvenilir örgüt mensuplarının hesapları aracılığıyla ya da para transfer şirketleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Yüksek miktardaki para transferleri ise genellikle
bizzat Avrupa'daki örgütlenmelerin başındaki kişiler üzerinden
sağlanıyor. Terör örgütü, her türlü teknik haberleşmenin yanı
sıra doğrudan kurye de kullanıyor. Uydu üzerinden yayın yapan tv kanalları, radyolar, çeşitli dergi ve gazeteler, internet
siteleri aracılığıyla iletişim faaliyetlerini gerçekleştiriyor. Terör
örgütü KCK, 2007 yılında aktif hale geldi. Irak'ın Kuzey'inde
KCK Yürütme Konseyinin başında Cemal kod adlı Murat Karayılan bulunuyor. Türkiye topraklarında örgütsel faaliyetleri
yürütmekle görevli KCK/TM yapılanmasının başında ise Refah
kod adlı Sabri Ok yer alıyor. Remzi Kartal da örgütsel yapı içerisinde Kongre-Gel Başkanı olarak gösteriliyor. Duran Kalkan,
Cemil Bayık, Mehmet Tören, Mustafa Karasu, Nuriye Kesbir,
Newroz Ceren gibi örgüt mensupları da KCK sözde Yürütme
235
Konseyi üyeleri. Yurt dışındaki örgüt yöneticileri Nizamettin
Toğuç, Tahir Kemalizade, Hasan Yirik, Aynur Hülakü, Dolakay
Şanlı, Muzaffer Ayata, Fahrettin Gülşen dönemsel olarak rolleri
değişecek biçimde örgütsel faaliyetlere katkı sunuyor.
PKK içerisinde Ergenekon'un bir kolu olduğunu vurgulayan Kürt aydınları Kemal Burkay ve İbrahim Güçlü gibi
BDP'nin özgürce siyaset yapamadığını ifade ediyorlar.
BDP'nin, Kandil ve İmralı'dan gelen talimatlara göre hareket
ettiğini dile getiren Burkay, "Farklı sesler yükseldiğinde ise
PKK tarafından susturuluyor. Silahların gölgesinde özgürce
siyaset yapılamaz. Oysa talepler silahsız dile getirilmeli." dedi.
Kanal 5'de konuşan Burkay, geçmişte açlık eylemlerinden dolayı bir çok insanın hayatını kaybettiğini hatırlatarak, böyle ansızın açlık grevine gitmenin insanın kendi kendisine yaptığı bir
işkence olduğunu kaydetti. Gençlerin hayatlarının tehlikede
olduğuna dikkat çeken Burkay, "İnat ile sonuç alınmaz. Bu kabul edilemez bir durum. Sesleri duyuldu ve belli adımlar atılıyor. Kamuoyunda duyarlılık var. Artık açlık grevleri sona erdirilmelidir." diye konuştu. "PKK, pek umut vermiyor. İnsan hayatına değer veren bir örgüt değil." diyen Burkay, şöyle devam
etti: "BDP, etkilerini kullanmalıdır. 'Devam edin' şeklinde tavır
takınmamalıdır. Ölümlerin gelmesi soruna çözüm sağlamaz,
aksine gerilimi yükseltir. Olaylar iyice karmaşık hale gelir."
Ergenekon davasında tanık olarak ifade veren Şemdin Sakık'ın; Doğu Perinçek, Yalçın Küçük ve Ergenekon hakkındaki
iddialarını da değerlendiren Burkay, "PKK içerisinde Ergenekon'un bir kolu olduğundan şüphem yok. Ergenekon, 1950 yıllarında kurulan kontrgerillanın devamıdır. NATO tarafından
kurulan Gladio'dur. Özel Harp Dairesi'ne hizmet etti, Ergenekon adını aldı ama kuruluşu kontrgerillaydı. Sadece devletin
kurumları içerisinde değil, sağ ve sol örgütlerin içine de girmişti. Bunlardan biri de PKK'dır. Perinçek ve Küçük olayı hayli
ilginçtir. Perinçek, bir dönem 'PKK'ya destek vermeyen Kürtler
bölücüdür' diyordu. Yalçın Küçük de farklı değil. İşin içerisinde
çok derin bağlar var. PKK ile ilişki kurulurken ince hesaplar
236
var. Bunlar tam olarak açığa kavuşmadı. Fırat'ın ötesindeki Ergenekon eylemleri açığa kavuşursa çok şey anlaşılır." şeklinde
konuştu. "Kürt sorununun çözümü için öncelikle şiddet eylemleri terk edilmeli, silahlar susmalıdır." diyen diyen Burkay, şöyle dedi: "Silah ile bir çözüm sağlanamaz. Çok büyük bedeller
ödendi. Kürtlerin şiddete sarılması hiçbir çözüm getirmedi.
Devletin inkar politikaları da çözümsüzlük üretti. Hepimiz artık ders çıkartmalıyız. Şiddet ile sonuca varılamayacağı görülmeli ve sağduyu hakim olmalıdır. Son yıllarda hükümet ciddi
reformlar yaptı. Eksiklikler olabilir ama sonuçta var olan iyileşmeler görülmelidir. Gerilimden uzak durulmalıdır. Sonra
reform süreçlerinde ciddi provokatif olaylara tanıklık ettik. Statükodan yana olan çevreler, hükümete geri adım attırmak için
her yolu denedi. Oslo süreci, Habur olayı ve sonrasında yaşananlar bunun göstergesidir."
Hükümetin önemli iyileştirmelere imza attığına dikkat çeken Burkay, askeri vesayetle mücadele edildiğini ve başarılı
olunduğunu ifade etti. Bu olumlu gelişmelerin bile eleştirildiğini, hatta soldan bile değişime tepki geldiğini anlatan Burkay,
"Oysa sol, değişime açık olmalıdır. Ama aksini gördük. Bir devrim olmasa da demokratikleşme yolunda ciddi adımlar atıldı ve
atılan adımlar halktan yanaydı. Bu süreçte Kürtler de bir bütün
olarak olumlu davranamadı. Bu değişime karşı çıktılar. Atılan
iyi adımları tuzak olarak göstermek istediler. BDP, CHP gibi
TRT Şeş'e karşı çıktı. PKK, insanları tehdit etti. Toplumun beklentilerinin aksine gelişmeler yaşanmasına neden olundu. Kaldı
ki PKK halk savaşı tezine sarıldı. Bu tez sürüldü ortaya. Hedeflerinin de açıkça AK Parti olduğunu deklare ettiler. Silahların
susması beklenirken, PKK aksi bir duruş sergiledi. PKK süreç
içerisinde Öcalan'ı bile bypass etti. Bu gelişmeler ile diyalog
ortamı darbe yedi. Tabi bu durumda hükümetin duruşu da
sertleşti. Geçmiş hükümetlerle kıyaslarsak çözüm için en önemli adımları bu hükümet attı. Ama stratejiyi, AK Parti'yi yıkmak
üzerine belirlemek doğru değildir. Kaldı ki önceki dönemlerde
yaşananlar var. Sistematik işkenceler, köy boşaltmalar ve faili
237
meçhuller... Onlar bu dönemde sona erdi. Geçmiş dönemleri
unutmamak lazım. AK Parti düşmanlığı üzerinden siyaset yapılmamalı. Gerçekçi olmak zorundayız." dedi.
Hükümetin, askeri vesayet ile ciddi bir mücadele içine girdiğini belirten Burkay, ancak bu süreçte terör örgütü PKK'nın
silahlarının Kürt siyaseti üzerinde vesayetine devam ettiğine
dikkat çekti. Bunun, Demoklesin kılıcı gibi halen durduğunu
dile getiren Burkay, "BDP, özgürce siyaset yapamıyor. BDP,
Kandil ve İmralı'dan gelen talimatlara göre hareket ediyor.
Farklı sesler yükseldiğinde ise PKK tarafından susturuluyor.
Silahların gölgesinde özgürce siyaset yapılamaz. Oysa talepler
silahsız dile getirilmeli. Silahlar dışında siyaset yapılsa Kürtler
daha memnun olur. Çok acılar çekildi. Artık bu acılar sona ermeli." ifadelerini kullandı. "Fırat'ın ötesinde sadece Kürtler öldürülmedi. Oradaki çete ile ters düşen generaller ve albaylar da
ortadan kaldırıldı." diyen Burkay, şöyle devam etti: "Bugün
savcıların olayları incelediğini görüyoruz. Bu, çok önemli... JİTEM mutlaka ortaya çıkartılmalıdır. Çok geç kalındı. Çeteler ve
JİTEM ortaya çıkartılmalıdır. Kontrgerilla eylemleri, Özal suikastı, Eşref Bitlis olayı, Bahtiyar Aydın, gazeteci ve aydınlara
yapılan suikastlar devlet sırrı gibi saklanıyor. Bu nasıl sırdır ki
cumhurbaşkanına suikast, Gaffar Okkan'a yapılan saldırı açığa
çıkartılmıyor. Büyük bir tuzak var. Bu tuzak Kürt sorununun
çözümsüzlüğe itilmesidir. Bu tuzağı bozmak, Fırat'ın ötesindeki
yapıya ulaşmak ile mümkündür. Nasıl ki Özal bu konuyu çözmek için uğraştığında 33 er olayı oldu, suikast girişimi yaşandıysa benzer tuzakları yaşamaya hep devam ettik. Belli ki çözüm istemeyen iç ve dış yapılar var. PKK'nın ve devletin derinlerinde çatışmalardan faydalananlar var. Gerçekler ortaya çıkartılmalı ki yangın sönsün" (69).
AK Parti Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan’ın Genel Merkez’e sunduğu rapor, Güneydoğu’da uyuşturucu bağımlılığının
69
Burkay, Kemal. İşte PKK'nın yeni stratejisi! Kanal 5. Cihan Haber
Ajansı. 12.11.2012.
238
ulaştığı boyutu gözler önüne serdi. Raporda uyuşturucu kullanım yaşının 11’e kadar düştüğü ve terörle anılan mahallelerde
yaygınlaştığı belirtiliyor. Rapora göre, son iki yılda uyuşturucu
ekimi ve satışı ile ilgili 600 olay gerçekleşti. 50 kilodan fazla eroin, 21 ton esrar, 2 bin adet ecstasy hap ve 6 milyon Hint keneviri kökü ele geçirildi. Savcılığın verilerinde de son üç yılda 342
çocuğun madde bağımlılığı sebebiyle denetimli serbestliğe tabi
tutulduğu ifade edildi. Raporda, 400 aile ile yapılan görüşmelere de yer veriliyor. Aileler, Diyarbakır’da uyuşturucu pazarının
her sokakta, parkta ve okul önünde kurulduğunu söylüyor.
Halit Advan, bu tabloyu şöyle özetliyor: “Maalesef esrar, bölgenin geleneksel tarım ürünü haline geldi. İntihar vakaları artıyor.” 30 yılı aşkın süredir terörle boğuşan Doğu ve Güneydoğu
Anadolu, bir yandan da uyuşturucu tehdidi altında. Terörün en
yoğun olduğu bölgelerde esrar tarlaları boy gösteriyor. Diyarbakır-Bingöl arasında uçsuz bucaksız uyuşturucu tarlaları bulunuyor. Diyarbakır kırsalında yılda ortalama 500 ton esrar yetiştiriliyor. Bu korkunç tablo karşısında harekete geçen AK Parti
Diyarbakır İl Başkanlığı bünyesinde Uyuşturucu ile Mücadele
Komisyonu oluşturuldu. Komisyon, yaptığı alan tarama çalışmalarını bir rapor halinde Genel Merkez’e sundu. Rapora göre
terör örgütü faaliyetlerinin yoğun olduğu Bağlar ilçesi Kaynartepe, 5 Nisan ve Muradiye mahalleleri, Yenişehir ilçesi Seyrantepe, Dicle, Ferit Köşk ve Fiskaya mahalleleri ile Sur ilçesi Saraykapı ve Hançepek mahallelerinde uyuşturucu madde kullanımı ve satıcılığı had safhada.
Bu durum raporda şöyle anlatılıyor: “Uyuşturucu kullanımının ve satımının birinci dereceden etkisinin yoksulluğun ve
terör örgütü faaliyetlerinin birleştiği alan üzerinde yoğunluğu
komisyonumuz tarafından fark edilmiştir. Diyarbakır kentimizde yine çocukların terör örgütü eylem faaliyetlerinin içinde
yer almaları, kuşkusuz çocukların ailelerinin denetim eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Çocukların uyuşturucu madde kullandıktan sonra yapmış oldukları terör örgütü gösterilerinde bir
239
banka binasının yakılması girişiminde bulunmaları kısa bir örnek olarak durumun ciddiyetini ortaya koyabilir niteliktedir.”
Raporda ayrıca, şehrin diğer problemlerine de dikkat çekiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre son
5 yılda 333 kişinin intihar ettiği, İş-Kur verilerine göre işsiz sayısının 50 bin civarında olduğu, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü istatistiklerine göre de kentte 11 bin 500 sabıkalı hırsız bulunduğu bilgileri sıralanıyor. Terör örgütünün dini de kullanmaya başladığına vurgu yapılan raporda, “Mele açılımı, müftülüklerin iyi yönlendirememelerinden ötürü beklenen sonuçları
henüz verememiştir.” itirafı da yapılıyor. Buna karşılık ‘PKK’lı
imamlar’ın çok iyi organize olarak ciddi anlamda propaganda
yaptığına ve kimi yerlerde başarılı olduğuna dikkat çekiliyor.
“Bölgede cami cemaatinin sayısı batı illerine nazaran ciddi ölçüde fazladır. Ancak bu denli inançlı bir toplumun BDP’ye
yüzde 58 oranında oy vermesinin altında yatan gerçeklerin sosyolojik analize muhtaç olduğu aşikardır.” deniliyor. AK Parti
Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan, raporu şöyle yorumluyor:
“Maalesef esrar, bölgenin geleneksel tarım ürünü haline geldi.
Uyuşturucu kullanımı ve intihar vakaları artıyor. İşsizlik yüksek. İnsanlar mutsuz.” Advan, yetkilileri tedbir almaya çağırıyor (70).
Gazeteci ve akademisyen Önder Aytaç, KCK ve PKK’nın
nereye koştuğunu özetleyen makalesiyle kitabımıza son noktayı koyuyoruz: Abdullah Öcalan’ın 2011 yılında Suriye’ye ilişkin
verdiği talimatlarda; “Suriye Kürtlerinin hem Beşir Esad hem
de muhalif gruplar ile diyalog içerisinde olunmasını, hangi taraf olumlu yaklaşıyorsa da o tarafa taleplerini dayatmalarını ve
gerektiğinde silah da kullanarak öz savunmalarını yapmalarını” istemekte. Bu şekliyle hareket tarzını sürdüren örgüt, Suriye’de, özellikle de Suriye’nin kuzeyine kalıcı bir şekilde yerleşmeyi hedeflemekte… PKK / KCK terör örgütü, Birleşik Kürdis70
Dönmez, Ahmet. Kürt çocukları esrarın pençesinde. Zaman gazetesi.
30.10.2012.
240
tan amacı ile son zamanlarda Suriye’deki faaliyetlerine büyük
bir önem vermekte. Bu durum yalnızca Türkiye açısından değil,
bölgedeki diğer Kürt kesimler ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi
(IBKY) bağlamında da öncelikli bir konudur. Suriye’deki Kürt
kesimlerin derin-milliyetçi bilinci ve dolayısıyla da temel refleksleri IBKY lehine bir görüntü ortaya koyarken, aktif gençlik
hareketleri ise daha çok PKK / KCK’nın paravan örgütlenmesi
olan PYD yanlısı görüntüler sergilemekte. IBKY, Suriye Kürtlerinin, Suriye Ulusal Muhalefetiyle işbirliği içinde bir duruş sergilemesini, bununla birlikte, Kürtlerin temel taleplerinden taviz
verilmeden birlik içinde hareket edilmesini arzulamakta. PKK /
KCK ise, bir yandan PYD üzerinden Barzani’nin desteğine haiz
diğer Kürtlerle işbirliği içinde hareket ederken, diğer yandan da
Suriye Kürtleri üzerindeki ağırlığını arttırmaya çalışmakta…
Abdullah Öcalan’ın 2011 yılında Suriye’ye ilişkin verdiği talimatlarda; “Suriye Kürtlerinin hem Beşir Esad hem de muhalif
gruplar ile diyalog içerisinde olunmasını, hangi taraf olumlu
yaklaşıyorsa da o tarafa taleplerini dayatmalarını ve gerektiğinde silah da kullanarak öz savunmalarını yapmalarını” istemekte. Bu şekliyle hareket tarzını sürdüren örgüt, Suriye’de,
özellikle de Suriye’nin kuzeyine kalıcı bir şekilde yerleşmeyi
hedeflemekte… İşte bu nedenle de; bölgedeki faaliyetlerini her
geçen gün hızlandırarak, özerkliğin ilan edilmesine yönelik çalışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Bu bağlamda;
1. PKK-KCK, PYD üzerinden; Afrin, AynElArap (Koban)
ve Kamışlı civarında, gençliğin organize edilmesi ve Suriye
Kürtleri üzerinde hâkimiyet kurulduğu izlenimi yaratılması
hedeflenmekte,
2. Kanımızca 2013 Nevruz’undan önce Suriye’de özerklik
ilan edilmesi arzulanmakta,
3. Yine; "Kürt Dil Okulu" adı altında eğitim ve kültür merkezi bu bölgede açılmakta,
4. Politika ile ilgili eğitimler verilmekte ve örgütlenme çalışmaları yapılmakta,
241
5. Örgüte ait kamplarda ideolojik ve askeri eğitimler verilmekte,
6. Suriye’den örgüte katılımlarda da bir hayli artış yaşanmakta,
7. Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, Suriye’de de köklü bir
yerleşim hedeflenmektedir…
Suriye’de PKK militanı olarak yaklaşık 1500 kadar kişi bulunmakta ve her hafta Irak’ın kuzeyinden yeni yeni geçiş yapan
grupların katılımlarıyla da bu sayı artmaktadır. Yine bazı bölgelerde örgüt mahkemeler kurulduğu, cezaevleri oluşturulduğu ve kaçakçılık / vergilendirme, şehirlerin giriş ve çıkışlarında
da inzibat faaliyetleri yürütmektedir.
Suriye’deki bu karışık durum devam ettiği için, önümüzdeki zaman diliminde şu soruların yanıtlarına dikkat edilmelidir. Şöyle ki;
1. Beşir Esad yönetimi, rejimi devam ettirmek için, PKKKCK’nin Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmasına zımnen izin
vermeye devam edecek mi?
2. PKK içindeki Suriyeli militanların sayısı daha da fazlalaşacak mı?
3. Suriye üzerinden, Amanoslara ve özellikle de kırsaldaki
jandarma bölgelerine yönelik olarak, militan ve mühimmat
transferi artarak devam edecek mi?
4. Bu bağlamda da, Suriye üzerinden gelen terör, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Şanlıurfa, Mersin ve hatta Antalya’ya doğru terör uzanabilir mi?
5. Yine PKK’nin kendi lehine alan ve şehirleri devşirmesinin nedeniyle, Halep’teki Arap ve Türkmen nüfus ciddi anlamda tepki gösterecek ve taraflar arasında muhtemel bir iç-çatışma
olacak mı? Ve bu durumun ülkemize yansıması da olumsuz
olacak mı?
6. Bu nedenle de Irak’taki üslenmeye benzer hatalı bir durumun, Suriye’de de olmaması için çok dikkat edilmeli ve
242
PKK’nin buradaki alan ve zaman hakimiyeti zayıflatılmalı ve
hatta bitirilmeli mi?
Ne dersiniz?..
Şimdi de yola gene devam edelim ve PKK-KCK’nin ses getirici eylem arayışlarına da beraberce irdeleyelim.
PKK-KCK yapısı son dönemde hem şehir merkezlerinde
hem de kırsalda yapılan sonuç odaklı operasyonlarla ciddi sıkıntılar yaşadığı için, kendisince ses getirici saldırılarda bulunarak bir çıkış yolu bulmayı arzulamaktadır…
PKK-KCK;
1. Kırsal arazilerde dağınık hareket edilmesini ve fakat
grupların parçalanarak güçlerinin dağıtmamasını ve eylem
amacıyla bir araya gelinmesini,
2. Düzenlenen her saldırıların kameralarla kaydedilerek,
propaganda saikiyle Fırat Haber Ajansı aracılığı ile haber yapılmasını,
3. Yaz aylarında jandarma (JÖH) ve polis (PÖH) tarafından
operasyon yememek için, sıklıkla (15 gün gibi) kamp noktalarının değiştirilmesini,
4. Güvenlik güçlerini yanıltmak saikiyle kıyafetlerin farklı
olmasına dikkat edilmesini ve silahların görünmemesinin sağlanılmasını,
5. Anadolu’daki yapımı devam eden barajlara yönelik bir
eylemin gerçekleştirilmesini,
6. Özellikle ve öncelikle kalburüstü sivil, asker, bürokrat ve
mülki amirlerin saldırılarda hedef alınmasını,
7. Ayrıca, güvenlik güçlerine yönelik, pusu, mayınlama, taciz ateşi gibi riski az eylemlerin artarak devam edilmesini,
8. Mevcut eylem tıkanıklığını da aşmak için, metropoller ve
şehir merkezlerinde de saldırılar düzenlemeyi,
243
9. “Şehir gerillacılığı” adı altında; sabotaj, suikast, bombalama gibi saldırı yöntemlerine ve bunlarla ilgili eğitimlere ağırlık vermeyi,
10. Bu bağlamda Öz Savunma Birliklerini (ÖSB) metropol
şehirlerde, daha yaygın, etkin ve sürekli bir şekilde yapılandırılmayı istemektedir…
Kanımızca bundan sonraki süreçte PKK-KCK terör yapısı,
Diyarbakır mliserkez olmak üzere, bazı diğer metropol şehirlerde de, ÖSB’li kişilerin eylemleri ile valilik ve önemli devlet
binalarına, çarşı iznine çıkan askerlere, daha önce keşfi yapılan
resmi / sivil polis arabalarına ve yerleşim yerleri tespit edilmiş
terör ve istihbarat konusunda uzman olan akademisyenlere ve
polislere yönelik silahlı / bombalı saldırı eylemleri yapılması
söz konusu olacaktır. Eğer bu bağlamda burnum bile kanayacak olursa bunun sorumlusu Başbakan Erdoğan, Başbakan
Yardımcısı Başer Atalay, Ankara Valisi Yüksel ve Emniyet Genel Müdürü Kılıçlar ve Polis Akademisi Başkanı Remzi Fındıklı’dır…
Gediktepe + Hakur + 250 örgüt mensubunun + saldırı + Tekeli taburu + Şemdinli ilçe merkezi + Gomani + Efkar dağları
kelimelerini birleştiren bir cümlenin kurulması durumunda
olacak her şeyden sizce kim sorumlu olacaktır?
PKK-KCK’nin bütün çabalarına karşın, şiddet içerikli sokak
gösterilerine yurttaşlarımız asla teveccüh göstermemektedir.
Neredeyse Öcalan’ın 27 Temmuz 2011’den bu yana avukatlarıyla görüştürülmemesini protesto etmek için, BDP organize
ettiği bazı illerde yapmaya çalışılan eylemlerde bile vatandaşların kandırılamadığı çok net bir şekilde görülmektedir…
BDP milletvekilleri, PKK-KCK kadrolarının tüm yönlendirmelerine rağmen, 27 Temmuz’daki eylemler alabildiğine
sönük geçmektedir ve çok az sayıda katılım sağlanmaktadır…
Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Hakkâri, İstanbul, Mardin,
Mersin, Şırnak ve Van da yapılmaya çalışılan eylemlerde Kürt
244
yurttaşlarımız asla itibar etmemiş ve hepsine birden katılanların sayısı 2000 rakamını bile bulamamıştır…
Hiç bir yurttaşımız bu sokak gösterilerine katılmamakta ve
itibar etmemektedir. İtibar etmemektedir çünkü, son dönemlerde yapılan KCK operasyonlarının bu duruma artı değer katması söz konusudur.
Özellikle de Eylül 2011’den Ekim 2012’ye kadar yapıla gelen ve en az kesintisiz 1 yıl daha devam etmesi gereken bu KCK
operasyonları sayesinde; örgütçe kitleleri eylemselliğe yönlendirebilecek kadroların bulunmasında büyük sıkıntılar yaşanmaktadır ve artık sokak eylemlerinde ciddi anlamda düşüşler
yaşanması söz konusudur…
PKK-KCK önümüzdeki haftalarda ve aylarda ne melanetler yapabilir?
1.Öcalan her fırsatta gündeme getirilerek, yeniden onunla
irtibat kurulmasına çalışılacak mı?
2.Hakkâri / Dağlıca ve Kayseri / Pınarbaşı gibi bir terör eylemi ile ses getirici, büyük çaplı şiddet eylem arayışları ile kırsalda pusu, taciz ateşi, mayınlama gibi saldırı girişimleri yapılabilir mi?
3.Özellikle de Hakkâri ve Siirt kırsal alanlarında, etkili saldırılar gerçekleştirilmeye çalışılacak mı?
4.Amanoslar ve Karadeniz bölgeleri takviye edilerek, ses
getirici eylemlere tevessül edilebilir mi?
5.Canlı bomba, fedai türü eylemler de dâhil olmak üzere,
şehir merkezlerindeki bombalı saldırı arayışlarına devam edilecek mi?
6.Suriye’nin kuzeyindeki örgütsel varlığın güçlendirilmeye
ve bu sayede Türkiye’deki terör olaylarının da artırılmaya çalışılması var mı?
7.Yol kesme, adam kaçırma, iş makinesi yakma türünden
saldırılar ile kritik altyapılara yönelik eylemlerin yapılması söz
konusu mu?
245
8.Çeşitli bahanelerle, sokak eylemlerinin arttırılmasına çalışılacak mı?
PKK-KCK terör örgütü saldırıları için çözüm nedir?
1.Hakkari / Şemdinli Çukurca’da bir hareketlilik söz konusu mudur? Çünkü; PKK-KCK, son zamanlarda, özellikle Hakkari iline yoğunlaşmaktadır ve bu bağlamda da Şemdinli ve
Çukurca ilçelerine yönelik sanki eş zamanlı olarak saldırılar mı
planlamaktadır?
2.PKK-KCK acaba 1980 ve 1990’lı yıllarda olduğu gibi, bu
yerlere yine 300-400 kişilik saldırılar mı düzenlemeyi düşünmektedir?
3.Şemdinli’de PKK militanlarının mevzilendiği Gomani tepesi ve Günyazı köyüne yakın Yiğitler mezrası çevresi JÖH ve
PÖH tarafından kontrol altına alınmış mıdır?
4.Şemdinli’de emniyet ve asker ortaklaşa ve etle tırnak gibi
bütünleşerek PKK-KCK’nin yapacağı saldırıları püskürtmüş
müdür?
5.PKK-KCK’ya karşı operasyonların arttırılarak ve kesintisiz 1 yıl devam ettirilmesi gerekli midir?
6.Kırsalda ve sınır ötesindeki üslenme bölgelerine yönelik,
istihbarat destekli, teknik imkânların çok etkin kullanıldığı önleyici hava / kara operasyonlarının arttırılması gerekli midir?
7.Bu konuda özellikle jandarma ve askeri birimlerin yönlendirilmesi zaruri midir?
8.Karacı yapılanmanın bir an önce re-organize edilmesi ve
mutlaka ‘bekle-öl’ şeklinde değil, ‘saldır-vur’ şeklinde konuşlandırılması mı gereklidir?
9.PKK-KCK’nın içinde de inanılmaz derecede ideolojik bunalım, strateji geliştirememe, örgüt içinde hizipleşme, iç hesaplaşmalar, derin devlet ile çok sıcak birliktelikler ve liderlik çekişmeleri gibi sorunlardan acaba yararlanılabilmekte midir?
246
10.Öcalan’ın izole edilmesinin devamlılığı ve PKK-KCK
örgütünü itibarsızlaştıran / etkisizleştiren uygulamaların üzerine hassasiyetle gidilmesi gerekli midir?
11.PKK-KCK’nin üst düzey yöneticilerine, İsrail’in
FKÖ’nün, İran’ın PJAK’ın, Rusya’nın Çeçenler’in üst düzey yöneticilerine yaptığı nokta ve sonuç odaklı yaklaşımın aynısının
tıpkısının yapılması artık bir an önce gerçekleştirilmeli midir?
12.Yine bu paralelde, şehirlerde halk ayaklanması ve alternatif devlet yapılanmasını amaçlayan illegal KCK oluşumlarına
yönelik operasyonların aynı hassasiyetle sürdürülmesi gerekli
midir?
13.PKK-KCK yapısına yurtdışı kaynaklı desteğin kesilmesine yönelik atılması gereken bütün adımların aksatılmaksızın
arttırılması lazım mıdır?
14.Bu bağlamda, Irak’ın kuzeyindeki PKK-KCK devletinin
kurulmaması ve Suriye’deki karışıklığın örgütsel bir kazanıma
dönüşmesinin önlenmesi yapılmalı mıdır?
15.Kamuoyunda, “terörle müzakere” edilebileceği gibi bir
algının oluşturulmasının önüne geçilmesi amacıyla; kesinlikle
ve özellikle bölge halkının sorunlarının teröristler ile pazarlık
konusu ol(a)mayacağı, çözüm sürecinde rol almak isteyenlerin
silahla ilişkilerini sonlandırmaları gerektiği net bir biçimde
vurgulanmalı mıdır?
16.Kamuoyunda, “terör olaylarının artmasına paralel olarak uzlaşma zemini arandığı” izlenimine asla ama asla ve hatta
Beşir Atalay’ın rağmına meydan verilmemelidir değil mi?
17.Örgüt üst düzey sorumlularının yerlerinin tespit edilmesinde büyük fayda sağlayacak ve örgütteki çözülmeleri hızlandıracak mıdır?
18.Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçların
Faillerinin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara Verilecek Ödül
Hakkında Yönetmeliğin ışık hızıyla hayata geçirilmesi gerekli
midir? Elzem midir? Olmazsa ihanet midir?
247
19.PKK-KCK örgütünün içinde bulunduğu sıkıntılardan
dolayı örgütsel problemlerin / ayrışmaların, son dönemde alabildiğine fazlalaştığı ve örgütten kaçışların / ayrılmaların inanılmaz arttığı kamuoyuna yeterince anlatılmakta mıdır?
20.PKK-KCK yapılanması Şemdinli ve Yüksekova’da neredeyse 5000 sivil halkın ölmesinin örgütçe göze alınması söz konusu mudur?
21.Mesut Barzani’nin terör örgütünü açıktan desteklediği
ve hatta bol miktarda askeri kamuflaj ve kıyafet temin etmesi
doğru mudur?
22.Şemdinli’ye yönelik saldırı girişimi öncesinde başka bir
oyun çevirip, güvenlik güçlerini başka bir bölgeye çekmeye çalışacakları, sonrasında ilçe merkezinde güvenlik güçlerinin sayılarının azalmasından faydalanarak saldırıya geçmeleri mi söz
konusu olacaktır?
23.Gediktepe + Hakur + 250 örgüt mensubunun + saldırı +
Tekeli taburu + Şemdinli ilçe merkezi + Gomani + Efkar dağları
kelimelerini birleştiren bir cümlenin kurulması durumunda
olacak her şeyden sizce kim sorumlu olacaktır?
24.Yüksekova sorumlusunun kim olduğu, Yüksekova ve
Şemdinli’nin ele geçirilmesi, Çukurca’nın çevresinin sarılması,
sonunda da bütün Hakkâri’nin ele geçirilmesi çalışması var mıdır?
25.Dalamper Dağının Hakurk Bölgesi’ne bakan tarafında
sınıra yakın bir yerde 1800 kadar militanın beklediği, 16-17 katıra yüklü şekilde ağır makineli silahları ve bol miktarda ilkyardım malzemesinin varlığı söz konusu mudur?
26.Yüksekova’ya 700 örgüt mensubunun gönderildiği, askeri operasyonların neticesi ne olursa olsun Şemdinli ve Yüksekova’yı basmaya kararlı oldukları doğru mudur?
248
27.Diyarbakır – Lice içinde böylesi bir basma planının varlığı söz konusu mudur? (71).
PKK terör örgütünün Avrupa ülkelerinde vakıf, dernek,
vb. kuruluşlar adı altında topladığı yardımlar gelir kaynakları
arasında büyük meblağları ifade etmektedir. Bu kuruluşlar Almanya, Hollanda, Rusya, İsviçre, Danimarka, İsveç, ABD, Kanada ve Fransa gibi ülkelerde kurulu olup, toplanan para trafiği
Kürt Demokratik Halk Birlikleri (ERNK) tarafından kontrol
edilmektedir. Sayıları 165'i bulan bu dernekler 9 federasyonun
çatı kurumu olan KON-KÜRD tarafından organize edilmektedir. PKK terör örgütü Almanya'da resmen yasaklanmasına
rağmen faaliyetlerini farklı isimlerde kurulan dernek ve kuruluşlarca sürdürmektedir.
Öte yandan PKK terör örgütünün diğer gelir kaynaklarını
şu şekilde sıralamak mümkün:
Yandaş devletlerin yardımlarını da unutmayalım. Özellikle
PKK terör örgütünün kurulduğu yıllarda doğrudan parasal
olarak yapılan yardımlar halen devam etmekte fakat ABD'ye
yapılan terör örgütü saldırısı sonucu terörün algılanışının farklılaşması ve günümüzdeki yeniden yapılanmalar sonucu yerini
kısmen dolaylı yardımlara bırakmıştır. Bu dolaylı yardımlar ise
yandaş devletlerin topraklarında barınma izini, terör örgütü
üyelerine verilen eğitimler şeklinde sıralanabilir. Yakalanan
teröristlerin ifadelerinden Türkiye ve çeşitli Avrupa ülkelerinden Yunanistan'a gönderilen PKK terör örgütü üyelerinin bu
ülkede patlayıcı madde eğitimi aldıkları anlaşılmaktadır. Uyuşturucu ticareti en büyük gelir kalemidir. Türkiye'nin jeopolitik
konumu düşünüldüğünde, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Türkiye'nin, Orta Doğu'dan Avrupa ülkelerine yapılan
uyuşturucu ticareti için uygun güzergâha sahip olduğu görülmektedir. PKK terör örgütü, nakliyesi kolay, müşterisi hazır,
para ile takası kolay ve geliri giderlerine göre çok yüksek olan
71
Aytaç, Önder. PKK-KCK Nereye Koşuyor? Rotahaber.com.
28.10.2012.
249
uyuşturucu maddelerin ticaretini gerçekleştirmekte ve bu ticaretten yüksek gelir elde etmektedir. Yakalanan terör örgütü
üyesinin ifadesine göre Van'dan İstanbul'a götürülen uyuşturucu maddenin kilosu 5 bin 500 Euro olurken Avrupa'ya çıkartılan uyuşturucu maddenin kilosu 17 bin Euro'ya ulaşıyor. Diyarbakır Valiliği'ne göre; 2010 ve 2011 yıllarında bölgeden geçirilirken yakalanan uyuşturucu madde miktarının 39,3 ton ağırlığında olması terör örgütünün finansal kaynakları arasında
uyuşturucu ticaretinin büyük önemi olduğunu gösteriyor. PKK,
her türlü kaçakçılık işleri yapmaktadır. Bunlar içerisinde silah,
petrol ve petrol ürünleri, insan, sigara vb. kaçakçılığını sayabiliriz. Özellikle son yıllarda sigara ve petrol ürünlerindeki yükselen fiyatlar nedeniyle vatandaşlar alternatif arayışlara girmiş ve
özellikle İran ve Irak'tan getirilen kaçak sigara ve petrol ürünlerine talep artmıştır. Ülkeye kaçak olarak getirilen sigara ve petrol ürünleri vergisiz olarak ve yüksek kâr marjı ile satılmakta,
sağlanan gelir ise PKK terör örgütüne verilmektedir. Yurtiçinden ve yurtdışından topladığı haraçlar her sene artmaktadır.
Haraç ile ifade edilen ise PKK terör örgütü ile ilgisi olan
veya olmayan kişi ve kuruluşların terör örgütüne zorla yaptıkları mali desteklerdir. Bu yol ile toplanan gelirin yıllık 150 milyon Euro civarında olduğu tahmin edilmektedir. Fransa’da açılan PKK davasında bir milyar ABD doları rakamı telaffuz edilmiştir. Hıristiyan misyonerler vasıtasıyla sıcak paralar Avrupa’dan ülkemize taşındığı içim kimse gerçek rakamı bilemiyor.
Soygun ve gasp yapan PKK, özellikle büyük şehirlerde aktiftir.
Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’ten bile gasp yoluyla paralar
alınmıştır. Tüm zengin işadamları hedefleridir. Terör örgütü
üyeleri tarafından gerçekleştirilmekte olan soygun ve gasptan
sağlanan kaynakların büyük meblağlar olmadığı düşünülse de,
devletimizi ve vatandaşlarımızı hem maddi hem de manevi
olarak kayıplara uğratmaktadır. Sahtecilik almış başını gitmiştir. Günümüzde baskı teknolojisinin de ilerlemesi ile para basımı için gerek duyulan araç ve gereçler kolaylıkla elde edilebil-
250
mekte, terör örgütünün ihtiyaç duyduğu kaynak sahte para
basılıp piyasaya sürülerek sağlanmaktadır.
Görüldüğü üzere PKK terör örgütü hayatımızın her alanına girerek kendisine para kaynakları yaratmaktadır. Bizim bu
bataklığı tamamen kurutabilmemiz için mutlaka finans kaynaklarına inilmesi ve milletimizin çok uyanık olması gerekmektedir
(72).
Zirve Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Ortadoğu Stratejik
Araştırmalar Merkezi (OSAM) Müdürü Doç. Dr. Gökhan Bacık,
terör örgütü PKK'nın, her yıl ihtiyaç duyduğu milyarlarca dolar
parayı sınır bölgelerinde kaçakçılardan ''vergi'' adı altında topladığı haraçlardan elde ettiğini belirtiyor. Doç. Dr. Bacık, terör
örgütü PKK'nın, 2011-2012 yılında bir teröristin dağda barınması için günde ortalama 70-80 dolar harcadığını, söz konusu
teröristin bir yerden bir yere eylem yapmaya gitmesi durumunda ise maliyetin katlandığını kaydediyor. Maliyetler karşısında örgütün büyük paralara ihtiyaç duyduğuna işaret eden
Doç. Dr. Bacık, ''Terör örgütü PKK'nın, silahlı mücadele süresi
uzadıkça, haraç ve bağış yoluyla elde ettiği gelirlerinde ciddi
oranlarda düşüş görülüyor. Örgüt, her yıl ihtiyaç duyduğu 4-5
milyar doları sınır bölgelerinde kaçakçılardan 'vergi' adı altında
topladığı haraçlardan elde ediyor. PKK, terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi için mutlaka büyük bir ekonomik kaynak
oluşturması gerekiyor. Örgüt, uyuşturucu, silah kaçakçılığı,
göçmen ticareti gibi işler oluşturarak ciddi maddi gelirler elde
etmeye çalışıyor'' diye konuşuyor.
Türkiye'de sadece PKK'nın değil, faili meçhullerden, darbelere kadar bütün negatif yapıların ekonomik yapısının bulunduğunu, bu illegal ekonomik yapıların mutlaka çökertilmesi
gerektiğini, aksi takdirde milyar dolarlık uyuşturucu ve sigara
kaçakçılığı pazarının olduğu yerde bu kaynağa talip olanların
da mutlaka çıkacağını dile getiren Doç. Dr. Bacık, şunları tesbit
72
Ban, Ünsal. PKK Terör Örgütünün Para Kaynakları. Bugün gazetesi.
13.11.2011.
251
etmiş: ''Tabii ki, PKK da diğer örgütler gibi finansal kaynaklarını diri tutmak isteyecektir. PKK ve benzeri örgütler, Afganistan
üzerine gelip Türkiye üzerinden Avrupa'ya giden göçmen kaçakçılığı işinden de ciddi gelir elde ediyor. Ancak terör örgütü
PKK'nın, bu kadar parayı bunca yıldır bu kadar rahat bulması
çok çok problemli bir sorundur. Türkiye gibi büyük iddiaları
olan bir devletin, gücüne paralel bir şey değildir. Bu gayri meşru ekonomik güç ortada durduğu sürece de, istediğiniz kadar
operasyon yapın, temizlik yapın, o yine yeşerip ortaya çıkar.
Terör örgütünün para muslukları kesilmedikçe, örgütün yok
edilmesi veya silah bırakmaya zorlanması imkânsız. Polisin ve
jandarmanın gerek sigara, gerekse de uyuşturucu kaçakçılarını
yakalaması büyük bir başarıdır. Ama insanlar doğudan gelen
uyuşturucuyu Türkiye üzerinden batı pazarına götürdüğü sürece, ne terör biter, ne de bu bölgedeki istikrarsızlıklar biter''
(73).
Terör örgütünün ulusal ve global mali kaynaklarının yer
aldığı Mali Suçları Araştırma Kurulu raporu, PKK'ya yapılan
yardımları mercek altına aldı. Raporda, Türkiye'de bulunan
terör örgütüne yakın derneklere Avrupa'dan yüklü miktarda
para aktarımı gerçekleştirildiği ortaya çıktı. MASAK'ın, söz konusu raporunu MİT, emniyet ve savcılığa gönderildi. Raporda
yer alan belgeler, Avrupa'nın terör örgütüne yaptığı mali yardımları tescil ediyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK),
bir ihbar üzerine Diyarbakır merkezde bulunan ve özellikle kadın ve çocuklara yardım etmek için kurulduğu öne sürülen
'Umut Işığı Kadın Kooperatifini' yakın takibe aldı. 2008'de kurulan derneğin mali hesaplarını inceleyen MASAK, Umut Işığı
Kadın Kooperatifine Avrupa'daki tanınmış yardım vakıflarından 3 yıl içinde toplamda 760 bin İsveç Kronu, 100 bin Amerikan Doları ve 125 bin lira para aktarıldığı ortaya çıktı. MASAK
uzmanları bu paranın PKK'ya aktarıldığını iddia ediyor.
73
Bacık, Gökhan. Terör Örgütünün en büyük gelir kaynağı. Sabah Gazetesi. 13.07.2012.
252
2008'de kurulan Umut Işığı Kadın Kooperatifi'ne mali destek
sağlayan kuruluşların izini süren MASAK, Avrupa'daki İsveç
Kürt Kültür Vakfı'na ulaştı. Vakıf üzerinde araştırma yapan
MASAK uzmanları, Stockholm Kürt Kültür Derneği ve bazı
oluşumların yasal kılıf altında PKK'nın dağ kadrosuna militan
temin ettiğini iddia etti. Raporun konu ile ilgili kısımlarında
"Umut Işığı Kadın Kooperatifine para transfer eden Kürt Kültür
Vakfı hakkında internet üzerinden yapılan taramada; Stocholm
Kürt Kültür Derneğinin de içinde bulunduğu bazı oluşumların
yasal kılıf adı altında PKK'ya dağ kadrosu ve militan temini
amacıyla hizmet verdiği, bunların aynı zamana PKK militanlarının buluşma noktası olduğu Türk ve Kürt iş adamlarını tehdit
ederek çok miktarda nakit temin ettikleri, bürolarında uyuşturucu ticaretini ve organize fuhuşu yönettikleri, İsveç hükümetinin PKK'yı terör örgütü olarak tanımakla birlikte bu tür paravan kuruluşlara müsamahakâr davrandığı iddia edilmektedir"
ifadeleri yer aldı.
Maliye Bakanlığı'na bağlı Mali Suçları Araştırma Kurulu
(MASAK) PKK'ya finans desteği sağlayan oluşumları yakın
takibe aldı. 2 yıl süren çalışmanın ardından Avrupa'daki vakıflardan Chest Vakfı, Global Fund Children ve Ashoka General
gibi kuruluşların Diyarbakır'da PKK'ya yakınlığıyla bilinen
'Umut Işığı Kadın Kooperatifi' adlı kuruluşa yüklü miktarda
para aktardığını tespit etti. MASAK tarafından hazırlanan raporunun MİT, emniyet ve savcılığa gönderildi. Raporun konu ile
ilgili kısmında: " Umut Işığı Kadın Kooperatifi'nin doğrudan
kendi hesaplarına yahut ortak veya çalışanlarının hesaplarına
yurt dışından 'Kürt Kültür Vakfı (Kurdiska Kulturstiftelsen)'
tarafından toplam 469,800 SEK, Vansterpartiet Jarfalla (İsveç Sol
Parti) tarafından 290,000 SEK, Global Fund For Children tarafından 15,000 USD, Ashoka General tarafından 26,435,63 USD
ve Chrest Foundation tarafından 45,598 USD tutarında para
transfer edilmiştir. Diğer yandan İsveç İstanbul Başkonsoloslu-
253
ğu tarafından Kurdiska Kulturstiftelsen adlı kuruluşa 140,931
SEK tutarında para transfer edilmiştir" bilgileri yer alıyor (74).
Terör örgütünün beslendiği en önemli finans kaynaklarının
başında uyuşturucu ticareti geliyor. Emniyet'in raporlarında da
PKK-uyuşturucu ilişkisi konusunda çarpıcı veriler yer alıyor.
Buna göre 1981'den beri yapılan operasyonlarda 60 PKK sığınağında yüksek miktarda uyuşturucu ele geçirildi. Bu kapsamda 839 terörist tutuklandı. Operasyonlarda 4 bin 253 kilo eroin,
22 bin 830 kilo esrar, 4 bin 305 kilo bazmorfin, 8 kilo afyon sakızı ve 710 kilo kokain yakalandı. Güvenlik güçleri, teröre de finansman sağlayan uyuşturucuya yönelik operasyonlarını son
yıllarda sıklaştırdı. 1988'de zehir tacirlerine 2 bin 737 baskın
yapılmışken, bu sayı 2011’de 18 bin 24'e çıktı. Öte yandan terör
örgütünün uyuşturucu bağlantısı Avrupa Birliği polis teşkilatı
EUROPOL, NATO Ekonomik Komitesi ve Birleşmiş Milletler
Uyuşturucu Kontrol Programı'nın raporlarına da girdi. Emniyet
Genel Müdürlüğü arşiv verilerine göre terör örgütüne yönelik
operasyonlarda 60 PKK sığınağında yüksek miktarda uyuşturucu ele geçirildi. Son 27 yılın arşiv verilerinde 363 uyuşturucu
operasyonunda zehir tacirlerinin PKK, DHKP/C, TKP-ML,
Devsol ve Asala gibi terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ortaya
çıktı. Son yıllarda terör örgütünün finansman kaynakları arasında olduğunun net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte
uyuşturucu operasyonlarına büyük önem verildi. Örneğin 1998
yılında uyuşturucu tacirlerine yönelik 2 bin 737 operasyon yapılmışken 2011'de bu sayı 18 bin 24'e çıktı. 1999'da uyuşturucudan yakalanan şüpheli sayısı da 6 bin 121 kişi iken 2011 sonunda bu sayı 38 bin 534'ü buldu. Terör örgütlerinin eylemlerinin
devam etmesi büyük ölçüde finansal kaynakların yeterliliği ve
devamlılığına bağlı. Örgütlerin silah, barınma, beslenme, iletişim, propaganda gibi ihtiyaç ve faaliyetleri büyük çapta finansal kaynak gerektiriyor. Terör örgütü PKK için de uyuşturucu
74
Kılıç, Mustafa. İşte PKK’nın para kaynaklarının belgesi. Milli Gazete.
21.09.2012.
254
kaçakçılığının en önemli gelir kaynaklarından biri olduğu ifade
ediliyor. Emniyet Genel Müdürlüğü arşiv kayıtlarında terör
örgütü mensuplarının ifadeleri ve ele geçirilen belgelerdeki para kayıtları PKK'nın uyuşturucudan finansman sağladığını
açıkça ortaya koyuyor. Türkiye'de istihbarat birimlerinin narko
terör raporlarına göre PKK artık dünya raporlarına uyuşturucu
kaçakçısı olarak girmemek için özel bir önem gösteriyor. Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi yerlerde daha rahat hareket edebilmek amacıyla uyuşturucu kaçakçılığı işlerini örgütle direkt
bağlantısı ortaya çıkmayan kişilere yaptırıyor. Ancak yine de
her yıl yayınlanan uluslararası raporlar örgütün zehir tacirliğini
ortaya çıkarıyor. Avrupa Birliği polis teşkilatı EUROPOL tarafından yayımlanan 'AB Terörizm Durumu ve Eğilim Raporu
(TE-SAT 2012)' başlıklı raporda PKK'nın Avrupa'daki üyelerinin işlediği suçlar arasında uyuşturucu kaçakçılığı da sıralanıyor. PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığından kazandığı parayı terörist faaliyetlerde kullandığı ifade edilen raporda, Avrupa'nın
PKK için lojistik destek üssü durumunda olduğu vurgulanıyor.
PKK'nın örgütsel faaliyetlerini finanse etmek için Avrupa içinde ve dışında uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı belirtiliyor. Terör
örgütünün, militan devşirme ağını endişe kaynağı olarak gören
raporda kara para aklama, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının
örgüt için temel finansman kaynağı olduğu tespiti yapılıyor.
NATO Ekonomik Komitesi 2009'da hazırladığı 'Terörün ekonomik ve maddi boyutu' başlıklı gayri resmi raporunda
PKK'nın finans kaynaklarına dair çarpıcı bilgiler veriyor. Terör
örgütlerinin finans kaynaklarına ilişkin uluslararası istihbarat
kurumlarından elde edilen bilgiler doğrultusunda hazırlanan
raporda, Avrupa'dan PKK'ya 200 milyon Euro aktarıldığı belirtiliyor. Raporun 70. maddesinde bu miktarın 25 milyon Euro'sunun bağış olarak toplandığı, geri kalan miktarın ise uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve kara para aklama gibi yasa dışı işlerden toplandığı vurgulanıyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu
Kontrol Programı (UNODC) 2011 yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı analizlerinde de PKK'nın rolünden bahsediliyor. Uyuşturu255
cu ticaretiyle silahlı terör örgütlerinin ilişkisinin irdelendiği
2012 raporunda da PKK örneği veriliyor. UNODC 2007 raporlarında, terör örgütünün uyuşturucu madde kaçakçılığının imalat, taşıma, aracılık, satış ve sokak satıcılığı gibi her safhasında
yer alarak, finansal destek sağladığına dikkat çekiliyor. Avrupa'da uyuşturucu ticaretini kontrol altında tutan PKK'nın, Afganistan, Pakistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu
İtalya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya'daki yasa dışı örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa'ya nasıl aktardığı ve pazarladığı belgeleriyle ortaya konuluyor. 30 Mayıs 2008 tarihinde,
ABD yönetimi tarafından 'Yabancı Narkotik Çeteleri Belirleme
Yasası' çerçevesinde 3 PKK terör örgütü yöneticisi uyuşturucu
kaçakçıları listesine dahil edildi. ABD Hazine Bakanlığı bünyesindeki Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi tarafından 14 Ekim
2009 tarihinde yapılan açıklamada söz konusu şahısların 'Özel
Olarak Belirlenmiş Uyuşturucu Kaçakçısı' olarak ilan edildiği
bildirildi. Bu bağlamda bahsi geçen terör örgütü PKK yöneticilerinin ABD'de bulunan malvarlıklarının dondurulmasına ve
Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının bu şahıslarla ekonomik veya ticari nitelikli bir işlem yürütmesinin yasaklanmasına karar verildi (75).
“PKK Terörü Neden Azdı(rıldı)?” SDE Stratejik Planlama
Kurulu’ndan Aydın Bolat, PKK Matruşkasını şöyle yorumluyor: “Bilinmelidir ki bugün PKK uluslararası bir terör markasıdır ve taşeron bir örgüttür. PKK’nın varlığının ve eylemlerinin,
Kürt halkının talepleri ve Kürt sorunuyla bir ilişkisi yoktur.
PKK çok parçalı ve dağınık bir yapılanmadır, homojen bir bütünlükten uzaktır. Yeknesak bir iradesi ve tek tip çizilmiş bir
stratejisi yoktur. Kandil artık uluslar arası bir terör kampıdır.
Türkiye üzerinde ve bölgede hesabı olan bütün devletlerin kullandığı bir terör ve savaş aracıdır. ABD, İsrail, İran, Irak, Suriye,
İngiltere, Almanya, Rusya ve Ermenistan’ın ayrı ayrı ya da bir75
Sarıkaya, Salih.PKK sığınakları uyuşturucu deposu. Zaman gazetesi.
27.09.2012.
256
leşik PKK’sı vardır. Türkiye’nin Arap Baharı, Yeni Ortadoğu ve
özellikle Suriye üzerindeki politika ve inisiyatiflerini engellemek, sınırlamak veya kontrol etmek amacıyla yumuşak karnımız PKK terörü güç müdahalesinin bir enstrümanı olarak kullanılmaktadır. PKK markasıyla yapılan saldırılar Yeni Türkiye
vizyon ve politikalarına PKK silahıyla bedel ödetmek operasyonlarıdır. Suriye bu işin ancak figüranı olabilir. Türkiye’nin
bölgesel gücüne ve küresel rolüne karşı hamle yapan küresel
güçler, Suriye iç savaş ve krizini bu hamle için bahane ve fırsat
olarak istismar ediyorlar. PKK’nın uluslararası kullanım değeri
ve kabiliyeti bitene kadar bu mücadele devam edecektir. Terörün ahlaksızca diplomatik bir silah olarak kullanıldığı biliniyor.
Bu konjonktürde maalesef uluslararası sistem PKK’yı tasfiye
etmemize izin vermiyor çünkü onu kullanıyor. Suriye’deki sorun çözülse de çözülmese de PKK terörü bitmez. Türkiye yeni
yükseldiği uluslararası ligde bölgesel gücünü ispatlarsa, diplomasi ve siyaset kurma becerisi ile PKK’nın son kullanma tarihini uluslararası aktörlere kabul ettirebilirse bu beladan o zaman
kurtulacaktır. Tarihin ve konjonktürünün fırsatları bizim oyun
kurma kabiliyetimizle birleşince PKK kartı çöpe atılacaktır.
Suriye, Irak ve İran sınır üçgeninde, güneydoğunun en uç
bölgesindeki Türkiye’nin en son yerleşim yeri olan ilçe Şemdinli’dir. 23 Temmuz 2012’de aşlayan 2 haftadan fazla devam eden
700 kişilik PKK görünümlü ağır silahlarla donanımlı terörist
saldırı Şemdinli’yi ele geçirip alan hakimiyeti sağlayarak kurtarılmış bölge yaratıp bayrak dikme amacını taşıyordu. PKK’nın
Suriye menşe’li Fehman Hüseyin kolunun etkili olduğu saldırı
Suriye himayeli, İsrail destekli, çok uluslu konsorsiyum motivasyonlu planları çok önceden hazırlanmış sıra dışı bir saldırıdır. Şemdinli ve köylerinde halkın arasına karışmış terör gruplarıyla asker ile halkı karşı karşıya getirmek amaçlanmıştır.
Halktan insanların hedef haline getirilerek öldürülmesiyle oluşacak tablodan işte ‘Kürt Baharı’ diyebilecekleri bir senaryoyu
sergilemek istediler. Eş zamanlı olarak Çukurca’da karakollara
yapılan saldırılar dikkatleri dağıtmak içindi. Ancak Şemdinli
257
halkının PKK’ya prim vermeyen sağduyulu tutumu hain emellerin planlarını bozdu. Halk PKK’yı dışladı ve terörist gruplar
askerle karşı karşıya kaldılar ve çok ağır bir hezimete uğradılar.
500’ün üzerinde militan Şemdinli dağlarında telef oldu. Hem
emellerine ulaşamadılar hem de büyük kayıplar verdiler. İşte
bu ağır yenilgiyi unutturmak için PKK-KCK-BDP’liler bölgede
Psikolojik Savaş hamleleri yaptılar. Amaç‘yıkılmadık ayaktayız,
bölge bizden sorulur’ edalarıyla bozulan moralleri düzeltmek
ve güç gösterileri olabilecek eylemler yapmak oldu. Milletvekili
kaçırmak, asker kaçırmak, Gaziantep bombalı saldırısı, Foça’da
Askeri servise bombalı saldırısı nihayet PKK’lı silahlı teröristlerle BDP’li milletvekilinin kucaklaşması Şemdinli yenilgisinin
atlatılması ve moral çöküntüsünün önlenmesi için yapılan intikam ve güç gösterisi eylemleridir.
Son PKK saldırılarını planlayan, düzenleyen, destek veren
bölgesel ve küresel güç merkezleri yani PKK taşeronunun patronları Türkiye’yi bir iç savaşa ve kardeş savaşına sürüklemeye
zorluyorlar. Türkiye’yi izlediği Suriye ve bölge politikasından
vazgeçirmeye çalışıyorlar. Özgür Suriye ordusuna karşı PKK
kartını masaya sürüyorlar. Antep saldırısıyla Şam’daki bombalamaya misilleme yapıyorlar. Maalesef istihbarat örgütlerinin
konuşma dili terörle oluyor. Gayri nizami savaşın ve asimetrik
harbin silahı da terördür. Hakkari dağ yolundaki BDP’li sözde
vekillerle üniformalı ve silahlı PKK’lı teröristlerin buluşmaları
hasretle, hayranlıkla kucaklaşmaları acı bir itiraf ve ibret tablosudur. Bu sahne BDP’nin gemileri yaktıklarının, sondan bir önceki adımı attıklarının, silahlı siyaseti tercih ettiklerinin, kanun,
hukuk, otorite tanımadıklarının devlete, demokrasiye, hukuka
ve her şeye kafa tuttuklarının düpedüz terörist olduklarının
itirafıdır. Bu binlerce şehidin ve canın kanları üzerinde cüretkar, küstah, pervasızca meydan okuyarak halkın sinir uçlarına
basmak, milleti tahrik etmek, partilerini kapattırmak kendilerini canlı bomba gibi feda etmek, hedef yapmak, hapse atılmak
ve nihayet Türk-Kürt çatışmasının fitilini ateşlemek, duygusal
kopuşun ipini kesmek için ibretlik haince bir provokasyon ve
258
ağır bir tahriktir. Bu tablo PKK’nın silahlı mücadelesini BDP
üzerinden meşrulaştırmak istediğinin kanıtıdır. BDP de meclisi
bu amaç için kullanıyor. BDP terör örgütünün vesayeti altında
değil onun Ankara TBMM’deki şubesi durumundadır. BDP
normal bir siyasi parti değil, Kürt halkının değil terör örgütünün iradesini temsil ediyor. PKK’nın bölgedeki baskılarıyla
‘korku oyları’ile seçiliyorlar. Siyaset üretmiyorlar, çözüm dertleri de zaten yok. Yeniden ihanet kucaklaşmasına dönersek, bu
ağır tahrike kapılarak o meş’um niyetlerin kurbanı mı olmalıyız? Yoksa yine soğukkanlılıkla, sabrımızın limitlerini zorlayarak, hukuku, adaleti tehir mi edelim? Bundan sonraki adımı
düşünebiliyor muyuz? Bu hangi çizgidir, bu limitin sonu nedir,
neresidir? Kimse bundan sonrası için bu milletin sabrını test
etmeyi aklından bile geçirmesin. Buna Türk’ün de, Kürt’ün de
kimsenin cüreti olamaz, olmamalıdır. Eleştirilere ‘demirden
korkan trene binmez’ kabadayılığı ile cevap verenlerin Kürt
sorununun çözümünde zerre miskal samimiyeti yoktur. BDP’yi
kapatmak çare değildir tabi ki ancak; teröre arka çıkanlar, teröristle sarmaş dolaş olanlar, şiddeti ve nefreti milletin gözüne
gözüne sokanlar da TBMM koltuklarına bütün bunların küstahlığı ile kurulup millete, ülkeye demokrasiye ve hukuka meydan
okuyamamalıdır.
Sonuç: Kervan yürüyor. Hükümete büyük görev düşüyor.
Yaşanan olaylarda güvenlik zafiyeti apaçık görülüyor. Şemdinli’de topyekun PKK saldırısına karşı sağlanan başarıyı unutturmaya, pervasız cüretlerini sergilemeye fırsat ve imkan verilmemeliydi. Zira bundan sonra bir şey yapmak daha zordur
ve bedeli de daha ağırdır. Türkiye zor bir dönemden geçiyor.
İçeri ve dışarıdaki tehditlerle ilgili risk analizini doğru yaparak
stratejilerini belirlemelidir. Mal, can ve yaşama güvenliğinin
olmadığı yerde özgürlüğün esamesi bile okunamaz. Hukuk
otoritesini ve kamu güvenliğini sağlamak hükümetlerin ilk görevidir. Millet sabreder çünkü devlet bu meseleyi çözer, gereken tedbirleri alır inancındadır. Büyük devlet olmanın bedelleri
olduğu gibi sorumlulukları da vardır. Her şeye rağmen Ankara,
259
hem Suriye’de hem ‘Yeni Ortadoğu’da hem de Türkiye içinde
yoluna devam ediyor, kervan yürüyor” (76).
Kırmızı PKK, yeniden hortlatılan Zerdüştlükle, sahte mollalarla, çakma Cuma namazları ile Yeşil’leşirken uyuşturucu
ticaretiyle tıpkı bir Rus Matruşkası haline geldi. Kürt aydınları,
dini kanaat önderleri neden susuyorlar? Konuşmanın vakti
geldi, geçiyor. Sivil toplum oluşur, liberal demokrasi ve liberal
ekonomi gerçek İslam kardeşliği ile bölgeye yerleşirse Kürt sorunu kalmaz, tam tersine Kürtler Türkiye’nin bölgesel güç olmasında sağlam bir sura, kaleye çevrilebilir…
PKK’nın tarihsel gelişimi, KCK bağlantısı, sosyal ve politik yönü, medya ilişkisi ve finansmanı barış sürecinde zurnanın zırt
dediği yerler. Kürt sorununun çözümünde muhatap kabul edilen PKK güya silahsızlanacak, militanlarını sınır ötesine çekecek ve bölgede silahların baskısı kalkınca alternatif sesler yükselecekti. Oysa PKK 50 milyar dolarını ülkemize serbestce sokarak silah baskısını sermaye baskısına dönüştürmeyi planlıyor.
Bu bağlamda marjinalleşerek küçülmesi gereken PKK, tam tersine maddi gücünü ülkemize girdirirse daha da büyüme potansiyeli taşıyor. Üstelik terör kisvesinden sıyrılarak, uluslararası
kamuoyunda özgürlük mücadelesi yürüten sivil halk örgütü
imajına kavuşturuluyor. Terörist damgası kalkan PKK daha da
hoyratlaşacaktır. Zira son aylarda 2500 yeni militan kazanan
PKK, Kürt gençleri kurulacak Kürdistan’da iş, memurluk gibi
vaatlerle aldatıyor ve dağa çıkartıyor. Bu atmosferde isterlerse
PKK Lideri Abdullah öcalan’ın dediği gibi 50 bin kişi daha çıkabilir. Taleplerine direnen Türkiye ile bu sefer daha kanlı bir
savaş yürütür. Liberal ekonomi ve liberal demokrasinin bölgeye
gelmesi silahların gölgesinin kalkmasına bağlı, ancak PKK’ya
tanınan ayrıcalıklar şimdiden farklı Kürt seslerini baskı altına
alıyor. Hükümet, KCK’ye MİT elemanı sızdırıp kontrolü elinde
76
Bolat, Aydın.PKK Terörü Neden Azdı(rıldı)? SDE Stratejik Planlama
Kurulu. 01.09.2012. İnternet ulaşım. http://www.sde.org.tr/tr/koseyazilari/1189/pkk-teroru-neden-azdi-rildi.aspx
260
tuttuğunu sandı, daha başlangıçta bir yerde hata yaptı ve
PKK’yı Kürt sorununun çözecek tek güç haline kendi eliyle getirdi. Şimdi ayıkla pirincin taşını…
PKK’nın kanlı parasını AKP Türkiye’de aklayarak ekonomiye
sıcak para sokmayı hedefliyor.PKKlı hainlerin uyuşturucu ticareti, haraç ve terör yoluyla elde ettiği milyarlarca doların, Varlık
Barışı adı altında, yasal hale gelmesi için kanun bile çıkarıldı.
Son iki ayda beyan edilen tutar 50 milyar 45 milyon lira.
Önceki Varlık Barışı’nda, uzatmalara rağmen beyan edilen tutar, 27 milyar 876 milyon TL idi!.. Bunun da 5.2 milyar lirasını
Ali Türkan adlı, sağlık sorunu olan bir vatandaş beyan etmiş
ama 1 dolar dahi getirememişti. Bunu hesaba katmadığımızda,
ilk Varlık Barışı’ndaki tutar 22 .6 milyar TL oluyor. Yetkililer, 31
Ekim 2013 tarihine kadar uzatılan süre zarfında, Yeni Varlık Barışı nedeniyle toplam 100 milyar lira beyan edileceğini tahmin
ediyorlar. Aklıselim sahibi herkes, silah bırakmanın, PKK’nın
illegal finansman faaliyetlerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğinin farkında…
Terörle mücadelede çözüm sürecinin sınır dışına çıkma aşamasıyla birlikte PKK’nın finansman kaynakları ile mali varlığının
ne olacağı sorununun da çözüm bekliyor. 2009′da yayımlanmasına karşın, içeriği güncel kalmayı başarmış bir MASAK yayınından notlar aktaracağım. “Terörün Finansmanı” adlı kitap,
Hasan Aykın ile Kevser Sözmen’in imzalarını taşıyor. (Aykın,
halen Cumhurbaşkanlığı DDK üyesi)
-Terör örgütlerinin finansman ihtiyacı 10 kalemden oluşuyor: Terör örgütlerinin doğrudan maliyetleri, terör eylemine
hazırlık faaliyeti, örgüt üyelerinin iaşe ve ibate giderleri, örgüt
üyeleri ile yakınlarına yapılan düzenli ödemeler, eğitim masrafları, seyahat masrafları, rüşvet, propaganda masrafları, güvenli
istihdam ve tahrik merkezleri için yapılan harcamalar, terör
örgütünün siyasi uzantısına fon sağlanması.
-Yıllık ihtiyaç 30 milyon dolar: Her militan için yapılan harcamanın 500 dolar olduğu varsayımıyla; 5 bin üyesi bulunan terör
261
örgütünün kırsalda veya komşu ülke kırsalında barınma, eğitim, giyinme, silah, iletişim, mühimmat harcaması, aylık 2.5,
yıllık 30 milyon dolar olarak hesaplanıyor.
YILLIK UYDU ÜCRETİ 3 MİLYON DOLAR
-Gelir kaynakları: Yasadışı, yasal görünümlü ve yabancı devlet bağışları olmak üzere 3 ana kaynaktan gelir sağlanıyor.
Yasadışı gelir kaynakları; uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, sigara ve diğer maddelerin kaçakçılığı, haraç, sahtecilik, taklit ve kopya ürün ticareti, kredi kartı dolandırıcılığı, gasp hırsızlık, fidye amaçlı adam kaçırma olmak üzere 9 kalemde sıralanıyor.
Kitapta fikir vermesi açısından yıllık uydu kullanım ücretine de
yer veriliyor. Yabancı bir ülkeden yapılan uydu yayınları için
yıllık uydu kullanım ücretinin 2.5 ila 3 milyon dolar arasında
olduğu bilgisi var.
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Kitapta, yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen ve
tedavisi süren eski Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’a atfen de önemli veriler yer alıyor. Saygun, 2008′de “Terörizmle
mücadele Mükemmeliyet Merkezi Komutanlığı”nca düzenlenen “Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Konferansı”nda; PKK’nın yıllık gelirini 400-500 milyon euro olarak
açıklamış. Bu tutarın 200-250 milyon eurosunu uyuşturucu
gelirleri oluşturuyor.
Sonuç olarak, PKK’nın kontrol ettiği ve küresel düzeyde karapara aklama faaliyetlerine konu olduğu defalarca raporlanmış, muazzam bir mali varlıktan söz ediyoruz. Güvenlik
güçleri, Dışişleri Bakanlığı ve Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) koordineli bir çalışma yürüttüğünü duyuyoruz.
Hükümet açısından bu zorlu meseleyi yönlendirecek iki düğüm noktası var: Örgüt yöneticilerinin PKK’nın mali varlığıyla ilgili tutumları ve bugüne kadar “esirgenen” uluslararası
işbirliğinin gösterilip gösterilmeyeceği.
262
Tüm bu kilit noktaları anlatan ‘The PKK’ adlı kitap geçen temmuzda Alman VDM Yayınevi’nden çıktı. Bu İngilizce kitap,
ABD’deki ve Avrupa’daki akademik çevrelerde çok satıyor.
Amerikan ve Türk terör uzmanlarının yazılarının yer aldığı kitabın editörleri de çok ünlü Amerikalı iki terör uzmanı.
İşte önümüzdeki yıl Türkiye’de yayımlanacak kitaptan önemli
başlıklar: UYUŞTURUCUDAN YILLIK 2,5 MİLYAR DOLAR
GELİR ELDE EDİYORLAR...
NATO’nun 2007 Kasım’ında yaptığı takviyeli Ekonomik Komite toplantısındaki verilere göre de, yasadışı narkotik endüstrisi
PKK’nın en kârlı kriminal faaliyeti. Pakistan’daki uyuşturucunun ham üretiminden, Irak’ta damıtılmasına, sokaklarda pazarlanmasından PKK tarafından sürülmemiş uyuşturucunun Avrupa’da vergilendirmesine kadar, örgütün narkotik ticaretinin
her safhasında yer aldığı ifade ediliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı,
Suçla Mücadele Programları Müdürü David M. Luna’nın
2008’deki raporuna göre; uyuşturucu ticareti PKK’nın en çok
kazanç getiren kriminal faaliyeti. PKK-Kongra-Gel, İran, Afganistan ve Pakistan’ı kapsayan ‘altın hilal’ bölgesinden gelen
işlenmemiş morfinin güvenliğini sağladıktan sonra tüm Avrupa’da satışını yapmak üzere kendi laboratuvarlarında eroine
çeviriyor. Kendi kontrolündeki bölgelerden uyuşturucunun
geçişinde uyguladıkları vergilendirme ve bu kaçakçılığı yapanlardan sınırlarda aldıkları haraçlar, bu terörist örgüt için çok
önemli bir gelir kaynağı. PKK terör örgütünün yıllık geliri yıllık
50-100 milyon dolar olarak tahmin ediliyor. Başka kaynaklar
daha yüksek miktarlarda tahminlerde bulunarak PKK’nın narkotikten elde ettiği gelirin 500 milyon Euro ile 2.5 milyar dolar
arasında değiştiğini söylüyor.
SİCİLYA MAFYASI GİBİ
Yvon Dandurand ve Vivienne Chin tarafından hazırlanan ve
Nisan 2004’te Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi
263
(UNODC) ile Kanada Dışişleri Bakanlığı’na sunulan ‘Terörizm
ile Diğer Suç Türleri Arasındaki Bağlantılar’ raporunda şu ifadeler var: Yapılan araştırmalara göre, PKK ve Kürt grupları
arasındaki işbirliği Sicilya mafya aileleri arasındaki işbirliğine
benziyor. PKK uyuşturucu ticaretinin, üretiminden piyasada
satışına kadar, her aşamasında yer alan çok katmanlı bir organizasyon gibi çalışıyor. ilk aşama genellikle Pakistan’dan gelen
baz morfinden üretimin yapıldığı laboratuvar aşaması, son
aşamaysa örgüt tarafından görevlendirilen satıcılarla Avrupa
sokaklarında satışının yapıldığı pazarlama aşaması. İstanbul’da
8-10 Temmuz 2008 tarihlerinde, ABD Uyuşturucu ile Mücadele
İdaresi (DEA) ve Türk Polis Teşkilatı’nın ortaklaşa düzenlediği
Uluslararası Uyuşturucu ile Mücadele Konferansı’nda, ABD
hükümeti PKK terör örgütünü önde gelen uyuşturucu kaçakçısı
olarak nitelendirmişti. Buna göre PKK, her türlü operasyonu
durdurulacak, liderleri yakalanacak ve banka hesapları ve gayrimenkuller de dâhil olmak üzere her türlü malvarlığına el konulacaklar listesine eklenmişti.
GÖÇMEN PAZARINI KONTROL EDİYOR
NATO Takviyeli Ekonomik Komite Toplantısı raporuna göre,
göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti PKK’nın uyuşturucudan
sonra en çok gelir getiren faaliyeti. PKK, sahte pasaport ve vizelerle yasadışı göç ve göçmen kaçakçılığı faaliyetlerini yürütüyor
ve özellikle de Almanya’daki göçmen kaçakçılığı pazarını kontrol ediyor. insanlar Avrupa’ya bu sahte pasaportlarla kaçırılıyor
ve orada örgüte yakın derneklere iaşe, ibate ve iş sözü verilerek
kayıt ediliyor. Bu şahıslara bir iş bulunduğunda da kendilerinden ‘üyelik aidatı’ adı altında PKK adına haraç toplanıyor. PKK
seyahat dokümanlarının sahteciliğinde iki yöntem kullanıyor:
Başkası adına düzenlenmiş iltica ve sığınmacı başvurusu belgeleri üzerinde sahtecilik yapılıyor veya daha önceden çalınmış
pasaport veya kimlik belgelerinin üzerindeki fotoğraf veya bilgiler değiştiriliyor.
264
AVRUPA’DA HARAÇ TOPLUYOR
PKK’nın iyi yapılandırılmış suç ağı, Avrupa’daki Kürt kökenli
Türk vatandaşlarından, özellikle de işadamlarından haraç toplamalarına imkân tanıyor. Bu türden haraç toplama özellikle
batı Avrupa’da çok yaygın. Toplanan rakam yıllık bir milyar
doları geçiyor.
Avrupa ülkelerine PKK tarafından kaçırılan veya getirilen insanlar da gelirlerinin büyük bir kısmını örgüte vermeye zorlanıyor veya kendi iradeleri dışında uyuşturucu işinde kuryelik
için kullanılıyor. Terör örgütü bu haraç toplama faaliyetlerini
‘devrim vergisi’ veya ‘gönüllü bağış’ olarak adlandırıyor. Bu
tür zorla haraç alma faaliyetlerinin mağdurları, maruz kaldıkları tehdit ve cebirden dolayı bu durumu ilgili makamlara bildiremiyorlar.
ROJ TV KARA PARA AKLIYOR
Nakit kuryeliği olarak bilinen nakit paranın sınır ötesine taşınması yöntemi, PKK tarafından kara paranın aklanması amacıyla
sıklıkla kullanılıyor. Bağışlardan, Türkiye ve Avrupa’daki işadamlarından toplanan para, güvenilir nakit kuryeleri aracılığıyla, örgütün Kuzey Irak’taki Hêzên Parastina Gel (HPG) olarak
bilinen ve Halk Savunma Güçleri bünyesinde bulunan mali birimine getiriliyor. Danimarka polisi Avrupalı ve Amerikalı otoritelerle uyum içinde sürdürdüğü beş yıl süren araştırmaları
sırasında PKK’nın ROJ TV ile bağlantılı kara para aklama faaliyetinde bulunduğundan şüpheleniyor.
EN ÇOK SATAN AKADEMİK YAYINLAR LİSTESİNDE
Türkiye’nin Emniyet Genel Müdürlüğü, 2010 Mayıs’ında,
ABD’nin başkenti Washington DC’de ‘PKK’nın Finansmanı’
adlı bir konferans düzenledi. Konferansta terör uzmanı Türk
emniyet mensupları, kuruluşundan itibaren PKK ile ilgili çok
265
önemli verilerin yanı sıra rakamlara da dayanarak, 1990’dan
itibaren Avrupa’da PKK’ya yönelik operasyonlarından sonra
ortaya çıkan gerçekleri anlattılar. İşte bu konferanstaki sunumlar, bu yıl yayınlanan ‘THE PKK’ adlı kitapta yer buldu. Kitabın
iki Amerikalı editörü terör konusunda uzmanlıkları tüm dünyada kabul gören isimler: New York Üniversitesi Terör Merkezi
Başkanı Prof. Charles Strozier ve Cincinnati Üniversitesi Ceza
Adaleti Bölümü öğretim üyesi kriminolog Prof. James Frank.
Son derece titiz ve bilimsel objektiflikle ve iki yıllık bir çalışmayla hazırlanan kitap, Almanya’da ve akademik dil olan İngilizce yayımlandı. Avrupa ve ABD’deki terör uzmanları ve politikacıların dikkatini PKK gerçeğine çekmeyi hedefleyen ‘THE
PKK’ ABD’de 113 dolara, Avrupa’da 69 Euro’ya satılırken, en
çok satan akademik yayınlar listesine de girdi.
BÜTÜN KAYNAKLAR SİLAH ALIMI İÇİN KULLANILIYOR
Eski bir Alman başsavcının ifadesiyle Avrupa’da yakalanan
uyuşturucunun yüzde 80’inde PKK bağlantısı var ve bu paranın çoğunluğu silah alımında kullanılıyor. 1984-2006 arasında
Türk yetkililerce PKK’ya ait toplam 40 bin 45 adet silah ele geçirildi. Bu silahların üzerindeki ayırt edici marka veya numaralar
üreticiler, kaçakçılar veya kullanıcılar tarafından silindiği için
büyük çoğunluğunun orijini tespit edilemedi.
Terör örgütü PKK, vergi adı altında her ‘KCK vatandaşı’ndan
para topluyor. Çiftçi, memur veya esnaf olmak fark etmiyor.
Parası olmayan yoksulların çocukları ise vergi karşılığı olarak
dağa çıkarılıyor.
KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği) kurduğu ‘Devrim ve
Halk mahkemeleri’ Doğu ve Güneydoğu’da uzun süreden beri
faaliyet yürütüyor. Aynı şekilde yerel kaynakların yerinde kullanılması ilkesi de yürürlükte. Çünkü KCK kaynak olarak gördüğü ilk gelir kapısı olan ‘vergi’ toplama işine çoktan başlamış.
266
Hâlihazırda örgüt ‘KCK vatandaşı’ olarak tanımladığı insanlardan aylık, yıllık vergiler topluyor.
KCK sözleşmesinde yer alan ‘Yerel kaynakların yerinde kullanılması’ ilkesine göre buradan toplanan vergiler bölgede kalacak, vatandaş gelirinin yüzde 10’unu KCK yönetimine vermekle mükellef. Bunun için BDP milletvekilleri, belediye başkanları
ve çalışanları maaşlarının yüzde 10’unu KCK’ya veriyor. Parti
yöneticilerinin vergi ödediği, KCK İddianamesi’ne de yansımıştı. Örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman
Baydemir’in her ay 3 bin 500 TL KCK’ya ödeme yaptığı iddianamede yer alıyor. Aynı şekilde çalışan her vatandaş kazancının yüzde 10’unu vergi adı altında KCK’ya yatırıyor. Köyde
hayvan yetiştiren veya tarımla uğraşanlar da bu yüzde 10’luk
vergiye tabi tutuluyor. Hayvancılık yapanlardan küçükbaşta
10’da 1, büyükbaşta ise 20’de 1 vergi alınıyor. Durumu iyi olmayan aileler ise bir çocuğunu (istenildiği takdirde) örgüte ‘asker’ olarak göndermek zorunda. Bu KCK sözleşmesinin bir gereği. Örgüt uyuşturucu kaçakçılığı başta olmak üzere, mazot,
kozmetik, araba yedek parçaları gibi birçok kalemden gelir elde
ediyor. ‘Gümrük geliri’ adı altında kaçakçılardan elde ettiği
gelir ise cabası.
İRAN KARPUZU’NDA UYUŞTURUCU
Örgüt hem kaçıkçılardan ‘gümrük vergisi’ topluyor hem de
kaçakçılığı bizzat yapıyor. Ancak birebir dâhil olduğu işler daha çok yüklü para getiren uyuşturucu ve insan kaçakçılığı. Kaçakçılık daha çok kış ve sonbahar aylarında yoğunlaşıyor. Çünkü iklim şartları zorlaştıkça KCK militanlarının işi kolaylaşıyor.
Aynı durum diğer kaçakçılar için de geçerli. Örgüt kaçakçılardan para alırken bir de onay veriyor. Bunun için özel hazırlanan; kırmızı renkli HPG mühürlü ve kâğıt üzerine ‘arkadaşın
gümrüğünü aldık’ şeklinde not düşülüyor. Bu notu almayan
kaçakçının sınırlardan geçmesi neredeyse imkânsız. Yakalanan
R.D. isimli bir örgüt militanı yapılan kaçakçılığı şöyle anlatıyor:
267
“Örgüt vergisini kesin alır. Bazen de malların taşınması için
yardım eder. Bu da ekstra ücrete tabi olur. Kaçakçılar atlara
daha hızlı koşsun diye viski içirir. Uyuşturucu önce Van’a ulaşır. Oradan da İstanbul’a. Uyuşturucunun kilosu İstanbul’da 5
bin 500 avroya çıkar. Van’dan İstanbul’a getirilirken uyuşturucu genellikle özel zulası olan araçlara yerleştirilir. Aynı şekilde
kargo firmaları ile beyaz eşya, giyecek, yiyecek, içecek, bilgisayar kasaları gibi kapalı eşyaların içine yerleştirilerek de gönderilir. İstanbul’da dağılan mal dağıtılır kalanı ise gemilerle Yunanistan, İtalya ve İspanya’ya gönderilir. İspanya’ya ulaşan
uyuşturucunun kilosu 17 bin avro olur. Buradan Avrupa’nın
tamamına dağılır. Örgüt ayrıca şahıslardan ‘Avrupa vergisi’ adı
altında para topluyor. Çünkü uyuşturucu Avrupa’ya ulaştığında KCK/PKK malın sahibini çok iyi biliyor.”
İşin belki de en trajikomik yanı uyuşturucu ticaretinde hem kaçakçıların hem de KCK/PKK’nın uyguladığı ilginç taktikler.
Uyuturcular bazen açıktan sınırdan geçirilemez. Bunun için
sebze, karpuz, kavun, lahana gibi ürünlerin içine yerleştirilerek
resmî gümrük kapılarından geçirilir. Kışın ortasında İran karpuzlarının bolluğu sanırım bunun en güzel delillerinden biri
olsa gerek. İnsan kaçakçılığı için de örgüt aynı güzergâhı kullanıyor. Hatta bazen dağlardan tüm Türkiye coğrafyası aşılıp Ege
sahili veya Marmara Denizi’nde gemilere bindirilen kaçaklar
Avrupa ülkelerine gönderiliyor.
KCK’nın bazı ‘gümrük kapıları’ hangileri?
KCK militanları askerî karakolların yakın olduğu bölgelerde
seyyar gümrükleme sistemi ile çalışıyor. Kaçıkçıların geçişlerini
takip edip bunlardan vergi alıyor. Ancak PKK’nın sabit olarak
vergi topladığı çok sayıda sözde gümrük kapısı bulunuyor. Bazı sabit kapılar şöyle.
Şehidan: Şehidan Dağı’nın güneyinde, İran tarafında bulunan
kısmında yer alan bir ‘gümrük kapısı’. Örgüt buradan geçirilen
268
kaçak mazot, benzin, çay, şeker ve sigaradan vergi alıyor. Şahin
Amed isimli örgüt mensubu yönetiminde 20 militan bu kapıdan sorumlu.
Tise: Şehidan Dağı’nın kuzeyinde yer alıyor. Mazot, benzin,
çay, şeker, sigara kaçakçılarından vergi alınır. Piling Suruç isimli KCK/PKK’lının yönetiminde 7 kişiden oluşan ekip bu kapıdan sorumlu.
Harçini: İran tarafında bulunan Çobanpınar köyü bölgesini
kapsıyor. Uyuşturucu, mazot, benzin, çay, şeker, sigara kaçakçılarından vergi alınır. Bu gümrük kapısı da Suruç’a bağlı çalışan
5 kişi tarafından kontrol ediliyor.
Erbila: İran tarafında yer alan bu geçiş noktası Güvenli köyünün tam karşı noktasına düşüyor. Uyuşturucu, mazot, benzin,
çay, şeker, sigara kaçakçılığı yapanlardan ücret alınır. Bu geçiş
kapısı Mizgin kod adlı bir bayan terörist tarafından idare ediliyor. Toplam 12 militan Mizgin’in komutasında kaçakçılardan
vergi topluyor.
Sarıyıldız köyü: Esendere sınır kapısı yakınlarında bulunuyor.
Buradan ekseri insan ve uyuşturucu kaçakçılığı yapılıyor.
Kalereş: Örgütün bu kampına bağlı ancak seyyar gümrük sorumluları bulunuyor. Van-İran sınırını kapsayan bu geniş alanda seyyar 12 geçiş noktası yine KCK/PKK tarafından kontrol
ediliyor.
Ağrı-Kars: Çok sayıda kaçakçılık geçiş noktası örgüt tarafından
kontrol ediliyor. Her türlü kaçakçılık bu alanda yapılıyor. Kaçakçılar Başkale’dan başlayıp Ağrı-Kars hattını uyuşturucu geçişinde yeni güzergâh olarak kullanmak istiyor. Tabii burada
KCK/PKK’nın alacağı pay daha fazla olacak. Çünkü geniş coğrafyada kaçakçılık yapmak daha riskli ve zor.
269
Hakurk: Örgütün Hakurk kampında bulunan militanları tarafından kontrol edilen geniş bir alanı kapsıyor. EsendereYüksekova uyuşturucu trafiğinin en yoğun olduğu bölge. Son
dönemlerde geçiş trafiği güvenlik güçlerinin yoğun çabaları
sonucunda önemli ölçüde sekteye uğratılmış durumda.
Kalem kalem KCK’nın gelir kaynakları: Uyuşturucu, İnsan kaçakçılığı, Araba yedek parçaları, İş adamlarından toplanan
haraçlar, Sözde KCK vatandaşlarından toplanan vergi (gelirinin yüzde 10’u), Belediyelerce kurulan paravan şirketler ile
Avrupa’daki çeşitli iş kuruluşlarından toplanan paralar, Halk
mahkemelerinde görülen davalarda elde edilen gelir (Basit davalar, 1500 TL’ye görülüyor. Mal davasının yüzde 20’si KCK’ya
kalıyor), Demokratik Toplum Kongresi üyeleri, belediye başkanları, milletvekilleri ve parti üyelerinin maaş veya mallarından kesilen pay.
Örgütün İran-Türkiye sınır kaçakçılığında sözde kurduğu gümrük kapılarından aldığı pay oranları: Mazot, benzin: Katır başı
3 dolar, Şeker kaçakçılığı: Katır başı 5 dolar, Çay: Katır başı 7
dolar, Sigara: Katır başı 7 dolar, Uyuşturucu madde baz morfin (ham hâlde): Kilo başına 25 dolar, İşlenmiş uyuşturucu
maddesi: Kilo başına 65 dolar, Örgüt militanlarının uyuşturucu
taşınmasına verdiği destek: Parti başına 4 bin dolar, İnsan kaçakçılığına yardım: Kafile başına 5 bin dolar, Elbise: At başına 7
dolar, Kozmetik ürünler: At başına 7 dolar, Araba yedek parçaları: At başına 7 dolar, Kokain: 10 kilo için 3 bin dolar, Av
tüfeği: At başına 7 dolar, Tabanca ve diğer silahlar: At başına
15 dolar..
270
SON SÖZ
Kardeşiz
Dağdaki PKK’lı ne düşünüyor sorusunun yanıtı çok önemli.
Komünüstlikten Zerdüşlüğe devşirilen PKK, dört ülkede Kürtlere Büyük Kürdistan Cumhuriyeti kurabilecek kabiliyette mi
görülüyor? Yoksa hapishane açlık grevi oyunu ile bir anda yıldızı parlatılan onursal başkan Öcalan’ı önplana çıkartan MİT,
KCK’yı kurdurarak, içine sızdırdığı ve yönettiği elemanları ile
militan Kürtleri oyalıyor mu? Acaba hangisi doğru? Bu konuda
en sıkı, net analizi, tenkiti, özeleştiri veya çözümlemeyi
PKK’nın eski avukatlarından Medeni Ayhan, http://www.gelawej.net adlı sitede şöyle yapıyordu:
“Apo’nun talimatı ile Kuzey Kürdistan’da PKK dışında pek çok
kongre adı içeren örgütün kurulması, her birinin başına ayrı
birkaç kişinin yönetici yapılması, KCK’nın ise devletin istemlerine göre PKK’nın talimat ve çatı örgütü olarak örgütlendirilmesi ve kontrol altından çıkma ihtimali büyük olasılık olan dağın güçlendirilmemesi için, herkesin KCK’da toplanarak tutulması da, dağdaki PKK’ yı etkisizleştirme ve tasfiye etmek içindir. PKK dışında Kongra Gel, KCK, DTK, KNK, HDK, BDP nin
kurulması ve her birinin başına da birkaç kadronun yönetici
yapılması kararın merkezileşmesini engellemek, dağdaki
PKK’nın Apo’nun ve dolayısı ile devletin kontrolünden çıkarak
Apo’yu ret etmesi halinde, diğer yapıları kendisine ve devlete
bağlı tutabilmek içindir. KCK’nın, devletin Apo’yla verdiği talimat ile kurulması ve üstelik devletin ajanlarının yoğun şekilde
bu yapı içinde yer almaları, ayrıca bu yapının PKK’nın üst talimat ve çatı örgütü haline getirilmesi, dağın güçlenmemesi için
örgütlenecek ve cezaevinden çıkmış herkesin söz konusu yapı271
nın içinde şehirlerde bıraktırılması da, aslında dağdakilerin
Apo’yu (dolayısı ile devleti) ret edeceği korkusundan kaynaklanan bir kontrol mekanizmasıdır. Ayrıca KCK, PKK’yı tasfiye
mekanizması olmak üzere, devletin isteklerine göre oluşturuldu. Ancak bu örgütün kuruluşu sürecinde İttihatçı-Kemalist
kanadın liberal muhafazakar AKP’ye karşı kullanacağı bir mücadele aygıtının olmaması karşısında, KCK’yı mücadelelerinin
aleti yapmaları ve devleti temsil eden yeni gücün de kadrosuzlaştırmak ve etkisizleştirmek, hatta kimlerinin dağa gidişinin
önünü almak için yeni kurulan bu yapının içinde olan ve olmayan herkesi toplayarak zindanlara aldılar. Şimdi AKP, hem
KCK’dan tutuklananları, hem de Ergenekon ve Balyozdan tutuklananları mütekabiliyet(karşılılık) esası çerçevesinde tahliye
ettirerek, iki tarafında eleştiri getirmeden yasaya onay vermesini sağlamış olacaktır. Dışarı çıkarılan KCK elemanlarının önemli bölümünün APO’ya (dolayısı ile devlete) bağlı kalacağı hesaplandığından dolayı da, tahliyeleri sağlanacaktır. Devlette
PKK’nın Apo ile bir yol ayrımına geliş sürecinde olduğunu
kendisi ile konuşmalarından bilmektedir, ve aynı zamanda söz
konusu süreci hazırlamaktadır.”
Bu hesap ve kitaplar çarşıya uymayabilir? Gerçek ne? AK Partşi
50 bin kişiyi kapsayan bir genel af hazırlıyor, 2014 ve 2015’de ki
seçimler öncesi toplumsal barış adı altında hem KCK’lıları
hemde Ergenekoncuları serbest bırakmayı hedefliyor.
“Türkiye’nin 21. yüzyıldaki geleceğini üç lider belirleyecek:
Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan.”
Bu sözleri 11 Nisan 2011’de Toronto’da bir akşam yemeğinde
Türk Kültür Merkezi’nde buluştuğumuz Prof.Dr.Tözün Bahçeli
söylemişti.
Kanada’da Western Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü
ve Kürsü Başkanı olan Tözün Bahçeli, 40 yıldır Kanada’da yaşayan bir Kıbrıs Türkü. Kıbrıs sorunu, Türk ve Yunan ilişkileri
ve Türk dış politikası konusunda kitapları ve akademik maka272
leleri bulunuyor. Editörü olarak katılımda bulunduğu ve ortak
yazarlarla yayımladığı eserler arasında; “1955’den beri Türk
Yunan İlişkileri”, “De Facto Devletler ve Bağımsızlık Arayışı”,
“Türkiye’de Milliyetçilik Politikaları, AKP ve Kürt Sorusu” ve
“Politik İslam, Kemalizm ve Kürt Sorunu” adlı kitapları ile dikkatleri üzerine çekti.
Benzer tesbiti 21 Temmuz 2013’te Yeni Şafak gazetesi yazarı
Cem Küçük’ün köşe yazısında okuyunca şaşırdım. “MİT gazeteciliği” denince artık aklıma Fatih Altaylı, Emin Çölaşan, Can
Dündar, Murat Yetkin, Mehmet Ali Kışlalı, Ertuğrul Özkök ve
Cengiz Çandar gelmiyor. Ergün Diler, Yiğit Bulut, Mustafa Karaalioğlu ve Cem Küçük aklıma ilk gelen gazeteci isimleri. Bu
nedenle Cem Küçük’ün yazılarını “MİT servisi” veya “MİT ne
düşünüyor” algısıyla okuyorum. Gazeteciler yorumları farklı
bakış açısıyla okur, kimin nereye çalıştığını kavrar.
Buyrun Cem’in Yeni Şafak’ta 21 Temmuz’da yayınlanan yazısından okuyalım:
“Türkiye’nin mevcut durumunda üç aktör öne çıkıyor. Tayyip
Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan. Arkasında millet desteği olan Tayyip Erdoğan aynı zamanda uluslararası bir
aktör. Fethullah Gülen cemaati devletin içinde belirli kademelerdeki bürokrasi alanında etkin. Eğitim faaliyetlerinden gelen
büyük para ve sermaye Gülen Cemaati’nin güçlü olduğu bir
diğer alan.”
Son zamanlarda Cem Küçük, konumun gereğini yerine getirerek camiaya serbest atış yapıyor, MİT destekli evvelki salvoları
sanmasın ki gözümden kaçıyor. Gerçekçi bir gözlemle başlayan
yazısı Erdoğan ve Öcalan’ı adeta kutsallaştırırken, Gülen’i aynen PKK’nıjn yaptığı gibi hedefe oturtuyor. Güya askeri vesayeti kaldıran Erdoğan, ama yerine yargı vesayeti getirten camia.
Kanıtı ise, eski polis şeflerinden Hanefi Avcı’ya Devrimci Karargâh davasından toplamda aldığı 15 yıl 4 ay 5 gün hapis ceza273
sı. Avcı’nın içine düştüğü durum üzücü. Günah defteri kabarıkları savunmak size mi düştü Cem bey? Gladyo karşıtı yazılar
yaz, sonra kalk Gladyo’nun en önemli adamını savun!
Hükümeti zor durumda bırakmak için bu sefer polis ve yargının içindeki vesayet uzantıları harekete geçmiş ve Kürt açılımını sakıncalı ve başarısız gösteriyormuş. Eğer bir hizmet 1911’de
basılan kitabında Güneydoğu’da kurulacak bir üniversitede,
İslamî ilimler okutulacağı için “Arapça lâzım; Türkçe resmi dil
olarak vacip; Kürtçe mâhalli dil olarak câiz”, demişse ve sonra
bir toplumun anadili kullanma hakkını vermek bir ulûfe değil
normal, tabiî hakkıdır diye anlayışını herkesten önce belirtmişse, ayrıca seneler önce eğitim adına kolejler, üniversite hazırlık
dershaneleri açmış ve fakir muhitlerde de parasız okuma salonları ve kurslar, faaliyete geçirmişse; Kürtçe yayın yapan TV kanalı kurmuşsa, hâlâ o hizmetin açılıma karşı olduğunu hatta
açılımı baltalamaya çalıştığını iddia etmek kötü niyetliliktir…
Cem diyor ki, “PKK içindeki şahin ve uç kanatlar devlet içindeki ezelden beri varolan yapıyla bu süreci baltalamak için var
gücüyle mücadele etti ve hâlâ ediyor.” Bu yoruma katılıyorum,
ancak Küçük’ü küçülten ve “MİT gazeteciliği”ni ortaya koyan
sinsi yorumu şu: “Vesayet sisteminin geçmişte Türkiye’yi nereye götürdüğünü iyi bilen Erdoğan haklı olarak buna izin vermedi. Yeni vesayet, öfkesini 7 Şubat’ta gösterdi. Giremediği
devlet dairelerindeki herkesi hedef aldı. Hakan Fidan, Beşir
Atalay gibi bakan ve bürokratları hedef seçti.”
Küçük’ün zan altında bırakmak istediği Türkiye’nin en önemli
aktörü olarak zikrettiği Gülen. PKK nasıl camiayı düşman görüyorsa, Cem’in MİTci bu söyleminde de hedef aynı. Bu çelişkili tavır ve laf sokması MİT’den aldığı talimat gereği mi? Küçük’ün “yargı birilerinin devlet içindeki uzantısı gibi çalışır ve
sistemi tıkarsa bu her yerde soruna sebep olur” dediği kim ve
kimler acaba? Nedense yargı dünyasında skandal olarak nitelenen son girişimleri hükümetin yaptığını unutuyor. Görüntü,
274
Silivri’yi boşaltma amaçlı yargı altyapısının hazırlandığı izlenimi veriyor. Üst yargıyı eski bakan Moğultay’ın eski adamları
ile donatmak için genç savcı ve hakimlerin önü 20 yıl şartı ile
tıkandı. Polis ve yargıda operasyon yaptıran, Ergenekon ve
Balyozcuları hapse tıkanları saga sola sürdüren el, sanki Ergenekon davalarını örtbas etmek ve sanıklarını beraat ettirmek
istiyor. Bunu görmemek için aptal olmamız gerekir.
7 Şubat krizini 28 Şubat sürecine çevirenler MOSSADlaştıklarını
fark edemiyor mu? Tam bir Alman istihbaratı BND ve MOSSAD ortak yapımı olan KCK ile PKK’nın siyasileşmesini kim
kamuoyunda masumlaştırdı? MİT’in KCK’yı kurdurduğu ve
yönettiği ortaya çıkınca kızılca kıyametin koptuğu doğru. Ama
neden? MİT’teki Ergenekoncuları temizlemezseniz daha çok
tersinden operasyon yersiniz. KCK’lıların serbest bırakılması
zaten yargının hangi vesayetin baskısı altında olduğunu yeterince ispatladı. MİT’in KCK’yı legalleştirme adımının ne kadar
Türkiye’nin bölünmezliğine hizmet ettiği belli değil. KCK’nin
paralel devlet yapılanmasına göz yumulması ne kadar doğru
göreceğiz. Zira üç yıldır Diyarbakır’dan başlayacak bir ‘Serhildan’ yani Gezi olayları benzeri ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri hazırlayan PKK’nın yöneticilerinin iştahı Gezi ile kabardı. Önlerindeki tek engel camianın Kürt ve Türk halk barışını sağlamlaştıran tabandaki Kürt çocuklarına bedava Eğitim, Halk Evi ve
Dostluk hizmetleri. Bu nedenle MİT, kullandığı gazetecileri camia üzerine saldırtıyor. Gerçek milliyetçilik öldü, MHP güdümde.
AK Parti’den ve başbakandan umudumuzu kesmiyoruz, 2.
Kürt açılımı ortada yok iken, Öcalan’ın eline meşhur Nevruz
konuşması MİT tarafından verilmemişken, ‘Barışta hayır vardır,
hayır barıştadır’ diye destekleyen Gülen değil miydi beyler!
Yoksa Gülen’i barış karşıtı gösterme oyununuz elinizde patladı
diye mi saç baş yoluyorsunuz? Gülen’in karanlık planları bertaraf etme gibi muhteşem bir vizyonu vardır. Camiayı denklem
275
dışına çıkarmaya çalışırsanız sınıfta kalırsınız… Halk tabanında
güvenilir olan partiler pırtılar değildir, kalplerin sultanıdır…
Tekrar Tözün Bahçeli ile yaptığım mülakata dönelim, bakın
2011’de ne diyordu: “AK Parti, Kürt sorununu çözse tarihe geçer. Son 9 yılda muazzam gelişmeler oldu. Kürt kimliği ortaya
çıktı ve resmen tanındı, baskılar ortadan kaldırıldı. Faili meçhul
cinayetler durdu, bir suç şebekesi yargı önüne çıkartıldı, yargılanıyor. Açıklar kapatılıyor. AK Parti’nin milliyetçi Kürtlere
verebilecekleri ile onların talep ettikleri arasında uçurum bulunuyor. Ne AK Parti nede başka bir parti BDT’ye istediklerini
verebilir. Federasyon istiyorlar, bu imkansızdır. Üniter devlet
yapısı bozulamaz ancak bazı yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi kaçınılmazdır.”
AK Parti veya iktidar olacak herhangi bir parti Kürt vatandaşlarımıza neler verebilir? diye sormuşum Tözün’e. Çünkü kilit
nokta burası…
Tözün Bahçeli şunları öneriyor: “Merkezi Ankara yönetimi anlayışı yetersiz kalıyor. İnsiyatifin, maddi destekler artırılarak
şehirlere, yerel idarelere verilmesi gerekiyor. Bazı konularda
devletin imkanları da yetersiz, Kürtçe eğitimin ana okulu, ilk,
orta, lise ve üniversite seviyesinde verilmesine yakında gelecekte bu nedenle gerçekleşmeyebilir. Harran ve Bilgi üniversitelerinde Kürt Enstitüleri açıldı, daha da açılacaktır. Özel televizyon ve radyolar Kürtçe yayın yapıyorlar. Kürt politikacılar
Kürtce faaliyet gösterebiliyor, hapishanelerdeki mahkumların
ve ziyaretçilerin Kürtçe konuşmasına izin veriliyor. Bunlar daha önce tabu olan şeylerdi. AK Parti’nin Kürt seçmenin yoğunlukta olduğu yerlerden yüzde 75 oranında oy alması, Kürt halkın AK Parti’ye olan güvenini gösteriyor. AK Parti, Türkiye’nin
bölünemeyeceğinin teminatıdır.”
Peki BDP ve PKK neler istiyor veya isteklerinde makuliyet var
mı? soruma Tözün Bahçeli’nin yanıtı ilginçti: “Geçtimiz yıl, bazı
Cengiz Çandar ve Hasan Cemal gibi liberal aydın ve gazetecilerinde katıldığı bir toplantıda BDP taleplerini açıkca gündeme
276
getirdi. Katılımcıların birçoğu hayret ettiler. Yerel yönetimlerin
bayrağı olsun, silahlı teşkilatları bulunsun istiyorlar. Kürtçenin
anayasal güvenceyle resmi ikinci dil olmasını ve kültürel haklar, devlet destekli Kürtçe eğitimini talep ediyorlar. Abdullah
Öcalan’da kapsayan PKK militanlara genel af gündemlerinde.
Yüzde 10’luk seçim barajının kaldırılması Öcalan’la masaya
oturulması da şartlar arasında. Fikir üretelim diyorlar ama bunlar çok radikal öneriler AK Parti ve devletin güç merkezlerini
bunlar korkuttu, Bunların asıl niyeti nedir acaba sorusu ortaya
çıktı. Elbette teklifleri ciddiyetden uzak, kabul edilemez talepler. Belki Öcalan’ın İmralı’dan çıkartılıp cezasını ev hapsinde
doldurması sağlanabilir.”
Yeni anayasamızı bu dönemde yapabilecek miyiz? Hiç sanmıyorum. Bahçeli’nin bu yöndeki soruma cevabı şaşırtıcı olduğu
kadar 2015 ile 2020 arasındaki Osmanlıvari Türkiye’nin kafa
yapısını şöyle özetler gibiydi: “Yeni dönemde Türkiye Türklerindir söylemi kalkacaktır. AK Parti, Kürtlerin çoğunluğuna
eşitlikci ve özgür bir Türkiye için samimi adımlar attığını ispatladı. Bu süreçte PKK’nın tavrı da önemlidir. Öcalan, acımasız
ve bencil kişiliğine rağmen halen PKK üzerinde ve Kürt halkının önemli bir kesiminde etkilidir. Kürtlere ‘dağ Türkü’ denildiği, Kürtlerin 2. sınıf vatandaş sayıldığı, işkence, baskı ve yasaklara maruz kaldıkları darbe dönemleri geride kalmıştır. AK
Parti, Kürtlere bugüne kadar gelen Türk hükümetlerinin hepsinin üstünde haklar vermiştir ve Kürt açılımını anayasaya taşıyacaktır.”
MİT gazeteciliği yapmıyorum, sosyolojik gazetecilik yapıyorum.
Derin çatlaklarla parça parça bölünüp parçalanması için her
fitnenin sahnelendiği ülkemizde, nifak, şikak ve fesadın önüne
geçmek için Kürtleri kucaklayan gayretler gösterenlerin alkışlanması gerekirken, hiç ümit edilmedik şekilde karşısına çıkılması Türkiye’nin gerçek problemlerini çok iyi bilen ve çareler
üzerinde beyin yoranları derin üzüntülere sevk ediyor… Yıl277
lardır Batıda yaşayan zengin veya orta halli işadamlarımız
kurbanlarını doğuda fakir Kürt ailelerin evinde kesiyor, Türk
ve Kürt kardeşliğini güçlendiriyor, kin ve nefreti söndürüyor.
Ne olur çevremizdeki İslâm ülkelerine bir de bu açıdan bakalım
da kandan, feryattan başka hiçbir şeyin görünmediği bu toz
duman arasında birbirini boğazlayanlardan bir ders alalım.
Unutmayalım birileri bizim de öyle olmamızı istiyorlar. Allah
rızası için ya bu olacaklara daha güzel bir çare bulun veya sırf
iyi niyetle bulunmuş şu çarelere bir destek verin… Veya hiç
olmazsa aleyhinde bulunmayın… Tenkit çok kolaydır, aynen
tahrip gibi… Ama eğer yapıcı olmayan yıkıcı tenkitler Allah
rızasının dışında bir garazdan ileri geliyorsa, yarın Ulu Divan’da Allah Huzuru’nda hesabı çok zordur. Cenab-ı Hak hepimize basiret versin, bizi birbirimize sevdirsin… Denizi geçip
bir karış derede boğulmayalım ne olur…
278
Download

Veysel Batmaz