15 Ocak 2015
www.sorularlaislamiyet.com
1
İçindekiler
Hadid 28 ve Kasas 54’e göre, Müslüman olan ehl-i kitaba iki kat mı mükafat verilecek? .......3
İnsanlarda modifikasyon ve mutasyon nasıl olmaktadır? Doğal seleksiyon nedir? .................4
Teravih Namazının fazileti ile ilgili rivayet sahih midir? ...........................................................5
Hz. Bişr, Peygamberimize saygısızlık olmasın diye zehirli lokmayı yediği doğru mudur? .......5
Rahman suresindeki iki denizle Furkan suresi 53. ayetteki iki deniz nasıl birbiriyle
bağlanabiliyor? .............................................................................................................................6
Araf 187 ve Muhammed 18’e göre kıyamet ansızın mı gelecek? ...............................................7
Bizi, Peygambere şikâyet etmişsiniz, rüyama geldi ve size yardım etmemi emir buyurdu,
rivayeti sahih midir? .....................................................................................................................8
Tarık suresi 5-8 ayetlerinde bahsedilen insan mıdır? .................................................................9
Abbas oğullarının içinden doğudan sancaklı kişiler çıkacak... anlamındaki hadis, IŞİD adlı
terör örgütüne mi işaret ediyor? ................................................................................................10
Peygamberimiz gençken neden putları ziyarete gitti?...............................................................11
2
Hadid 28 ve Kasas 54’e göre, Müslüman olan ehl-i kitaba iki
kat mı mükafat verilecek?
- İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:
“Daha önce kendilerine kitap verdiğimiz ilim sahipleri buna da, Kur’âna da inanırlar.
Kendilerine Kur’ân okununca şöyle derler: “Ona iman ettik, O Rabbimizden gelen
gerçeğin ta kendisidir. Biz zaten daha önce de Allah’a teslim olmuş kimselerdik. İşte
onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle
mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar.”
(Kasas, 28/52-54)
“Ey (önceki resullere) iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın bu
Resulüne de iman edin ki rahmet hazinesinden size iki hisse versin ve size, sayesinde
karanlığı dağıtıp yürümenizi sağlayan bir nûr versin ve sizi affetsin. Çünkü Allah
ğafûrdür, rahîmdir/affı, merhamet ve ihsanı boldur.” (Hadid,57/28)
- Bu her iki ayette de muhatap olanlar Yahudi ve Hristiyan olan ehl-i kitaptır. Burada yer alan
“çifte mükâfat”tan maksat, bir defa daha önceki kitaplara iman etmelerinden, bir defa da
Kur’an’a iman etmelerinden ötürü iki kez sevap almalarıdır.
- Demek ki burada normal bir sevabın Allah tarafından verileceği ifade edilen “kat kat” olanı
değil, hem eski dinlerine hem de yeni dine intisap etmelerinden dolayı alacakları çifte mükafat
söz konusudur. Bu “çifte mükâfat”lardan her biri kendi içinde ayrıca “on ve yedi yüz” katına
kadar çıkabilir.
- Kasa ayetinde yer alan “merreteyn” kelimesi “iki defa” manasına gelir. Hadid suresinde yer
alan “kifleyn” kelimesi ise, “iki kat, iki pay, iki nasip” manasına gelir. Burada iki misilden
maksat da iki defa alınan iki paydır. (krş. kurttubî)
Buna göre her iki ayette de “iki defa ücret almak” manası kastedilmiştir. Bu konuda Buhari ve
Müslim’de yer alan bir rivayette de Ehl-i kitaptan iman edenlerin bu “çifte mükâfat”larından
söz edilmiş ve bu ayetin manası açıklanmıştır.
İlgili hadis rivayetine göre peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Üç kişi vardır ki onlar ücretleri iki defa alırlar. Bunlardan biri ehl-i kitaptan olup hem
kendi peygamberine hem de bana iman etmiş olduğu için ona iki ücret (çifte mükâfat)
vardır. Biri de bir köledir hem Allah’ın hakkını hem de efendisinin hakkını yerine
getirdiği için on da iki ücret (çifte mükâfat) vardır. Bir diğeri de sahibi olduğu cariyesini
güzelce eğitip terbiye etmiş, sonra da onu azat edip onunla evlenmiştir. Buna da iki ücret
(çifte mükâfat) vardır.” (bk. Buhari, Enbiya, 48; Müslim, İman, 241)
3
İnsanlarda modifikasyon ve mutasyon nasıl olmaktadır?
Doğal seleksiyon nedir?
Hz. Âdem babamızın genetik yapısında, kıyamete kadar gelecek bütün insanların renk ve ırk
karakterleri mevcuttu. Tıpkı şimdi her bir insanda, kıyamete kadar kendi neslinden gelecek
insanların renk ve ırk karakterlerinin mevcut olması gibi. Her bir insanda bu karakterler genetik
olarak şifrelenmiş halde bulunur. Şimdi insanların tamamındaki bu genetik karakterlerin
toplamına, insanlığın gen havuzu denir. Karadenizli birisi ile, Akdenizli birisinin evlenmesi
halinde, bunlardan meydana gelecek çocukların genetik karakterleri, o anne ve babanın gen
havuzlarında potansiyel olarak bulunan karakterlerin bir kombinasyonundan ibaret
olacaktır. Söz gelimi bu anne ve babanın dış görünüşünde sarışınlık yoktur. Ancak, bunlardan
birisinin yirmi nesil öncesindeki bir atasında böyle bir karakter mevcut olsun. Şimdi o anne
veya babanın genetik yapısında potansiyel olarak mevcut olan o karakterin, onun evlatlarında
ortaya çıkması mümkündür. O genetik karakter için şartlar uygun olursa ortaya çıkar. Belki de,
şimdi değil de, yirmi nesil sonra şartlar uygun olunca o karakter ortaya çıkacaktır. Bu şekilde
insanların genetik yapısında potansiyel olarak mevcut olan ve zamanla şartlara göre
karakterlerin ortaya çıkması, genetik açılım olarak ifade edilir. Bunun mutasyonla bir ilgisi
yoktur.
Mutasyon, genlerde meydana gelen ve yavrulara geçen değişikliktir. Mesela, hamile bir
kadında tek hücre halinde yeni teşekkül etmekte olan bir bebek, radyosyona veya röntgen
ışınlarına maruz kalsa, o ışınlar, bebeğin tek hücresinin içerisinde bulunan ve genetik
karakterlerin şifrelendiği 46 kromozomdan birisinin bir bölgesini veya parçasını tahrip edebilir.
Kabul edin ki, kromozomun tahrip edilen bu bölgesi kolun birisinin teşekkülüne sebep olacak
genetik karakteri taşıyor olsun. O zaman tahrip derecesine göre, ya o çocuğun kolu hiç
olmayacak veya anormal bir yapı gösterecektir. İşte bu mutasyondur.
Ama bir kişinin kolu trafik kazasında kopsa, bu değişiklik onun evlatlarına geçmez. Yani trfik
kazasında kolunu kaybeden kişinin çocukları, onun gibi tek kollu olmaz. İşte trafik kazası
geçiren insanın iki kollu iken tek kollu hale gelmiş olması modifikasyondur. Yani değişikliktir.
Ancak bu değişiklik yavrularına geçmez. Halbuki mutasyon yavrulara geçer.
Doğal seleksiyon, tabîi seçim demektir. Yani, herhangi bir canlıdaki yapı ve karakterin
herhangi bir müdahale olmadan değişmesidir. Mesela siz elma yetiştiriyorsunuz. Bunların bir
kısmı Haziran ayında olgunlaşıyor, yani erkenci çeşit, bir kısmı da Ekim ayında olgunlaşıyor.
Siz Haziran ayında yetişenleri eler, yani ortadan kaldırır, sadece Ekim ayında olgunlaşanları
yetiştirirseniz, sun’i seçim yapmış olursunuz.
Kabul edin ki, erkenci elma çeşidi çok su istiyor, geç olgunlaşan da, çok suda kuruyor. Tabiatta
yağışa göre bunlardan birisi ortadan kalkacak, diğeri de orada hayatiyetini devam ettirecektir.
İşte ortadan kalkan çeşit tabîi seleksiyona uğramış demektir.
İnsanın tabîi seleksiyona uğraması için, yumurtadan çıkan civcivde veya kuzu veya oğlakta
olduğu gibi, dünyaya gelen bebeğin hemen kalkıp kendi ihtiyaçlarını görmesi gerekir. O hayat
şartlarına uyamayanlar ortadan kalkacağı için tabîi seleksiyonla elenmiş olacaklardır.
İnsan Cenab-ı Hakk’ın çok nazdar ve nazenin bir mahlûkudur. Bir yaşında ancak ayağa
kalkabilmekte, 15-16 yaşında menfaat ve zararını anlayabilmektedir. Hz. İsmail’e de çölde
annesi refakat etmiştir. Âlemlerin reisi, kainatın efendisi, bütün mahlûkatın sevgilisi ve
Allah’ın habibi ve dostu olan Hz. Muhammed Sallallahü Aleyhi veselleme de annesi ve süt
annesi belli yaşa kadar müzahir ve koruyucu olmuştur.
4
İnsan, kendisine verilmiş olan akıl ve muhakeme sayesinde, hayatını tehdit eden bir takım
hastalık, musibet ve olumsuzluklara maruz kaldığı zaman gerekli tedbirleri almaktadır. Tedbir
almaması, kendisini tabiatın akışına bırakması halinde, manen muhafazasıyla sorumlu olduğu
ve kendisine emaneten verilmiş olan vücut nimetinin hesabı sorulacaktır.
İnsan henüz kendi hayatını muhafaza yaşına gelmemişse, ona bakmakla yükümlü olan
kimseler, onun hayatını tehdit edecek olumsuzluklara karşı tedbir almakla sorumludurlar.
Bebeğin teşekkülü esnasında, milyonlarca spermden en kuvvetlisi, en güçlüsü, sıhhat
bakımından en elverişlisi, bir takım zorlu engelleri aşarak yumurtayı dölleyebilmektedir.
Burada zaten Cenab-ı Hak, insan için hayat şartlarına en uygun olanı seçmiştir. Dolayısıyla
insanda tabî seleksiyonu düşünmek mümkün değildir.
Teravih Namazının fazileti ile ilgili rivayet sahih midir?
- Söz konusu sevaplar çok abartılı bir şekilde görünmektedir. Örneğin: “29. gece teravih
namazını kılana, Eyyüb'ün (as) sabır sevabı ihsan edilir ve bütün günahları bağışlanır”
denilmektedir ki hakikatle bağdaştırmak zordur.
- Bu bilgileri İmam Gazali’nin İhya’sında bulamadık.
- Bu bilginin geçtiği iki kaynak, birer vaaz kitabıdır. Sahih olan bilgiler yanında zayıf hatta
mevzu bilgilerin de olduğu bilinmektedir. Bu sebeple, bu bilginin sıhhatine delil olacak bir
belgeye sahip değiliz. İmam Gazali İhya’da teravih namazının bayram namazları kadar sevaplı
olmadığını belirtmektedir. Bu ifade bile teravihle ilgili bilginin doğru olmadığının
göstergesidir.
Hz. Bişr, Peygamberimize saygısızlık olmasın diye zehirli
lokmayı yediği doğru mudur?
- Bir rivayete göre “Hayber zaferinden sonra Zeyneb binti Haris adında bir Yahudi kadın,
pişirip etine zehir sürdüğü bir koyunu Resulullah’a hediye etti. Hz. Peygamberin sevdiğini
öğrendiği kürek kemiğine daha fazla zehir sürdü. Arkadaşlarıyla birlikte sofraya oturan Hz.
Peygamber (asm) kürek kemiğinden bir parça ısırdı, fakat yutmadan arkadaşlarına 'Ellerinizi
çekin! Şu kürek, etin zehirlenmiş olduğunu bana haber veriyor' dedi. Ancak onunla birlikte
etten bir lokmayı ağzına alan Bişr b. Bera onu (belki de bu ikazdan önce) yuttu ve bu yüzden
öldü.” (bk. İbn İshak/ibn Hişam, es-Sira, 2/337-338; İbn Hacer, 7/497)
- Diğer bir rivayete göre, “Hz. Peygamberle birlikte arkadaşları da ondan biraz yediler.
Sonra Hz. peygamber: 'Ellerinizi çekin! Şu kürek, etin zehirlenmiş olduğunu bana haber
veriyor' dedi. Yiyenlerden Bişr b. Bera bu zehir yüzünden vefat etti.” (Ebu Davud, Diyat, 6)
Görüldüğü gibi, kaynaklarda Bişr b. Bera’nın “Hz. Peygamberimize karşı saygısızlık
olmasın diye ağzına aldığı lokmayı yuttuğu”na dair bir bilgi yer almamaktadır.
- Bunu temiz bir duyguyla sahabenin Resulullah’a karşı gösterdiği saygı boyutunu anlatmak
isteyenler tarafından bir yorum olarak anlatılmış olabilir.
Ancak buna dayanarak: “Hz. Peygamber yüzünden adam öldü” diyen şarlatanlar da
çıkabileceğini unutmamak gerekir. Gerçeğe kanaat etmek lazımdır. En sönük bir hakikat en
parlak bir hayalden daha parlaktır.
5
Rahman suresindeki iki denizle Furkan suresi 53. ayetteki iki
deniz nasıl birbiriyle bağlanabiliyor?
a) “Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar” (Rahman, 20) mealindeki
ayette iki suyu birbirine karışmaktan koruyan bir engelden söz edilmektedir.
Ayetin en zahir manasına göre ifade edilen şey tatlı ve tuzlu su yatakları olan denizlerdir. Ve
söz konusu olan engel de yoğunluğu farklı olan bu iki denizin birbirine karışmasını önleyen
engellerdir.
Kur'an'ın ayetleri birbirini açıkladığına göre, önce bu konunun geçtiği yerlere bakmak gerekir:
"Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve
aralarına bir engel, bir 'hicr-i mahcur' (çift yönlü bir engel) koyan, O'dur (Allah'tır)."
(Furkan, 53)
Bilindiği gibi, uzmanların ifadesine göre, Cebel-i Tarık Boğazının güney (Fas) ve kuzey
(İspanya) yakasında, deniz dibinden akıl almaz şekilde tatlı sular fışkırmakta¬dır. Her iki
kıyının dibinden, birbirine doğru 45 derecelik açılar hâlinde fışkıran bu dev su kanalları, tarağın
dişleri gibi karşılıklı bir baraj oluşturmaktadır. Bu sebeple ne Akdeniz Atlas Okyanusu'na, ne
de Atlas Okyanusu Akdeniz'e karışmaktadır.
Nazar-ı dikkati çekmek istediğimiz husus, bu harika en¬gelin işleyiş biçiminin de Kur'an'da
tasvir edildiğidir. Gerçekten, Kur'an'da "iki deniz arasındaki engel" ifadesi, Furkan (25/53),
Neml (27/61), Fâtır (35/12), Rahman (55/19-20) Surelerinde, belirtilen ayetlerde
tekrarlanmıştır. Ancak gerek tertip gerekse nüzul sırası itibarıyla ilk geçtiği yer, Furkan
Suresidir.
Bunun içindir ki bu surede konuyla ilgili ifadenin detaylı olmasına karşılık, diğerlerinde özet
hâlindedir. Buradaki detaylı bilgiler arasında "hicr-i mahcur" ifadesini görüyoruz. Kurtubî'nin
de işaret ettiği gibi, bu terkip, engelleyen ve engellenen, yani "çift yönlü engel" anlamındadır(
el-Kurtubî, XIII/59).
İşte 14 asır sonra gözle görülen ve uzmanların "bir tarağın dişleri gibi karşılıklı bir baraj"
şeklindeki sözleri, Kur'an'ın bu harika tasvirinin gözle görülen bir tefsiri, bir açıklamasıdır.
Bu ayetin ilk defa Furkan Suresinde yer almasının bir hikmeti de şudur: Bilindiği üzere Furkan,
"hak ile batılı, güzel ile çirkini, doğru ile yalanı birbirinden ayıran, aralarına bir sınır
koyan" anlamındadır ve ism-i fail görevini yapan bir mastardır. O hâlde, bu harika konunun ilk
önce Furkan Suresinde zikredilmesi, uygunluk bakımından çok güzel olmuştur.
Bunun anlamı şudur: Yüce Allah, hak ile batıl denizlerini şer'î kanunlarla birbirinden
ayırıp aralarına hikmet ölçüsünü koyduğu gibi, tatlı ve tuzlu bu tip denizleri de tekvinî
kanunlarla birbirinden ayırmıştır.
O hâlde, şu her iki kitabın sahibi de Allah'tır; aralarında hiçbir çelişki yoktur. Bu her iki kitabın
kanunlarına göre hareket etmek gerekir; yoksa kâinat kitabının kanun¬larına riayet edip de
Kur'an'ın hükümlerine uymayanlar, manen acı ve tuzlu olan denizlerde boğulmağa mahkûm
olacaklardır(bk. Niyazi Beki Rahman suresinin tefsiri, ilgili yer)
- Bediüzzaman Said Nursî, söz konusu ayetin açıklama¬sını yaparken tefsir kaynaklarında
geçen görüşlere bazı ilaveler yaparak özetle şöyle demektedir:
6
“Vücup ve imkân dairesindeki rububiyet ve ubudiyet dairesinden tut, dünya ve ahiret
denizlerine, gayp ve şahadet âlemi denizlerine, doğu-batı ile kuzey-güney okyanuslarına...
Rum ve Fars Denizlerine, Akdeniz-Karadeniz ve boğazına—ki “mercan” denilen balık
ondan çıkıyor—; tâ Akdeniz ve Kızıldeniz’e ve Süveyş Kanalına, tâ tatlı ve tuzlu sular
denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleri ile üstündeki tuzlu ve
biti-şik su denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi “büyük ırmaklar” denilen küçük tatlı
denizler ile onların karıştığı büyük denizlere kadar, manasındaki cüz'iyatı var. Bunların hepsi
kastedilmiş olabilir; ve onun hakikî ve mecazî manalarıdır.” (bk. Nursî, Mektubat, s. 304-305)
b) “Biz göğü sonsuz/eşsiz bir kudretle çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten
Biziz..” (Zariyat, 51/47) mealindeki ayette -diğer manalar yanında-evrenin sürekli genişlemeye
devam ettiğine de işaret edilmiştir. (bk.el-Kattan, Teysiru’t-tefsir; Abdulkadir el-ânî, kitabu’lMeanî, ilgili ayetin tefsiri)
Araf 187 ve Muhammed 18’e göre kıyamet ansızın mı
gelecek?
“Sana kıyametin ne zaman geleceğini sorarlar. De ki: Onun ne zaman geleceğine dair bilgi
yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O kıyamet öyle bir
meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur! O size
ansızın gelecektir. Sen sanki onu biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: Ona dair
gerçek bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir; ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Araf, 7/187)
“Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten alâmetleri
geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki!” (Muhammed,
47/18)
- Aslında bazı meallerde “Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi
gözlüyorlar?” mealindeki ifadenin daha anlaşılır olması için “Yoksa onlar, kendilerine ansızın
gelecek olan kıyameti mi gözlüyorlar/bekliyorlar?” şeklinde Türkçeye çevirmek daha uygun
olur.
Çünkü ayette, sorgulanan husus, “kıyametin ansızın gelmesi” değil, “ansızın vuku bulacak olan
kıyametin gelmesi”dir.
- Ayetin başında “fe hel” kelimesi dikkate alındığında ayete şöyle meal vermek de güzeldir:
“Kıyametin ansızın kendilerine gelmesinden (tepelerine inmesinden) başka neyi bekliyorlar?
Onun belirtileri/alametleri zaten gelmiştir. O onlara gelip çatınca, ibret almaları neye yarar?!
- Bu açıklamadan anlaşıldığı üzere, her iki ayette de “kıyametin ansızın geleceği” hususu
vurgulanmıştır.
Kıyamet alametlerinin daha önceden belirlenmiş olması, onun ansızın gelmeyeceği anlamına
gelmez. Çünkü ileride meydana gelecek bir olayın alametlerinin ortaya çıkması, onun tam
zamanını tayin etmeye yetmez.
Bu sebeple denilebilir ki, kıyametin tam olarak yılı, ayı, haftası bir şekilde bilinse bile yine
onun tam saatinin bilinmesi anlamına gelmez ve onu gaybilikten çıkarmaz.
7
Bizi, Peygambere şikâyet etmişsiniz, rüyama geldi ve size
yardım etmemi emir buyurdu, rivayeti sahih midir?
- Zehebi bu kıssayı Ebu Bekir b. Ebi Ali’nin rivayeti olarak İbnul-Mukri’den nakletmiştir. Bu
rivayete göre İbnu’l-Mukri şöyle demiştir:
“Ben, Taberani ve Ebu’ş-Şeyh Medine-i Münevvere’de bulunuyorduk. Vakit bizi
sıkıştırdı, o günü aç geçirdik. Yatsı vakti olunca ben Resulullah’ın kabrinin yanına gittim
ve: ‘Ey Allah’ın resulü! Aç kaldık’ dedim. Taberani bana: ‘Otur (bu şikayetinden sonra),
mutlaka bir yerden ya rızık veya ölüm gelir’ dedi. Sonra ben ve Ebu’ş-Şeyh ayağa
kalktık, o esnada biri kapıya geldi. Yanında iki zenbil dolu yiyecek tutan iki delikanlı
vardı. Dedi ki: “Siz beni Resulullah’a şikayet ettiniz. O da rüyama geldi ve size ikramda
bulunmamı istedi.” (Zehebi, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, müesseset’ur-risale, 1405/1985, 16/4004001; Tarihu’l-İslam, Beyrut, 1407/1987, 27/39)
- Bu kıssanın tashihi noktasında kaynaklarda herhangi bir tahlile rastlayamadık.
- Kıssayı nakleden Zehebi, büyük bir hadis otoritesidir. Öyle ki alimler Hakim’in hadislerinin
sıhhat derecesini ondan/Telhis adlı eserinden öğreniyorlar.
Kıssanın asıl ravisi olan Ebu Bekir b. el-Mukri ise, büyük hadis alimidir. Hadis ilminde
huffazdan bir otoritedir. Bu açıdan bakıldığı zaman, kıssanın sahih olduğunu söylemek isabetli
olur.
8
Tarık suresi 5-8 ayetlerinde bahsedilen insan mıdır?
Bizim anladığımız kadarıyla ilgili ayetlerin mealleri şöyledir:
“..Öyleyse insan neden yaratıldığını bir düşünsün.
O (insan), bel ile göğüs nahiyesinden çıkan, atılan bir sudan yaratıldı.
Onu ilkin yaratan Allah, elbette onu diriltmeye kadirdir.” (Tarık, 5-8)
- Ayette yer alan “yahrucu” (çıkar) fiili, “main” (su) kelimesinin sıfatıdır. Birinci sıfatı
“dafikın” (atılan)dır, ikinci sıfatı ise “yahrucu” fiil cümlesidir. Yani: “İnsan öyle bir sudan
yaratılmış ki o su hem atılgandır hem de bel ile göğüs nahiyesinden çıkar.”
Burada kapalı bir taraf da yoktur. O aşamada insanın esamesi bile yoktur. Olan şey yalnız
sudur/menidir/spermdir. Bu da bugünkü ilmin tespit ettiğine göre, erkeğin bel ile göğsünün
bulunduğu nahiyeden çıkar ve bilinen yolla rahme atılır. Ondan sonra hayvanlarla ortak bazı
merhaleleri geçirdikten sonra insan denilen varlık haline gelir ki Kur’an’da onun bu safhasının
harikalığına işaret etmek üzere: “derken onu yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da
Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!” (Muminun, 23/14 )mealindeki ifadeye
yer verilmiştir.
- Bütün tefsirlerde “yahrucu” fiil cümlesi (insan için değil) suyun bir sıfatı olarak -açıkça veya
dolaylı olarak- değerlendirilmiştir. (misal olarak bk: Razî, Semerkandi, İbn Cüzey, İbnu’lCevzî, İbn Kesir, Ebu Hayyan, Kurtubî, Beydavî, Ebu’s-Suud, Şevkanî, Alusî, İbn Aşur,
Merağî, ilgili ayetin tefsiri)
- İbn Cüzey, “ ‘yahrucu’ fiilinin zamiri suya racidir” diyerek görüşünü açıkça ifade ettikten
sonra, İbn Atıyye’nin “bunun insana da raci olma ihtimaline yer vermesini”, çok uzak bir
ihtimal olarak değerlendirmiştir. (İbn Cüzey, ilgili ayetin tefsiri)
İlave bilgi için tıklayınız:
Tarık suresi yedinci ayeti açıklar mısınız?
Kur'an'da, insanın, erkeğin spermi ile kadının yumurtasından ...
9
Abbas oğullarının içinden doğudan sancaklı kişiler
çıkacak... anlamındaki hadis, IŞİD adlı terör örgütüne mi
işaret ediyor?
- İlgili hadisi Taberani rivayet etmiştir. (bk. el-Mucemu’s-Sağir, 8/101)
- Bu tür hadis rivayetlerini Abbasi döneminde meydana gelen olaylara yorumlayanlar da vardır.
Bu gibi rivayetlerin her asırda muhatapları olabilir ve olmuştur. Bu asra bakan yönü de vardır.
Bu asırda da kimler hadisin belirttiği gibi davranıyorlarsa, bu kimseler hadisin tehdidi altına
girerler.
- İlla da İŞİD’i gösteren bir hadis olması şart değildir. Yaptıklarının İslam dışı olduğu zaten
ayan beyan ortadadır. Kitap ve Sünnete göre ve gerçek ehl-i sünnet anlayışına göre; terör
estiren, bazı konularda akidesi bozuk bir örgütün İslamiyetle bağdaştırılması mümkün değildir.
Yoksa bu herc-ü merci/zalimane insanların katlini, peygamberlerin, evliyaların türbelerini
/mezarlarını yıkmalarını ne ile izah ederiz?
- Hadiste geçen “Onların önce gelenlerinin ve sonra gelenlerinin işi adam öldürmek olacak”
tercümesi doğru değildir. Orada yer alan “mesbur” kelimesi öldüren değil (ismi meful olduğu
için) helak olan demektir. Yani sonları helak ve hasarettir..
- Ayrıca, hafız Heysemi, Taberani’nin aktardığı bu rivayetin senedinde yer alan Anbese b. Ebi
Sağire’nin “yalancılık”la itham edilen bir kimse olduğunu belirtmek suretiyle rivayetin sağlam
olmadığına zayıf bir rivayet olduğuna dikkat çekmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, h. no: 9251)
10
Peygamberimiz gençken neden putları ziyarete gitti?
- İbn Abbas yoluyla, (hz. Ali’nin kız kardeşi) Ümmü Eymen’den nakledildiğine göre,
Kureyşliler Büvane adında (bazı kaynaklarda ‘Büvane’de bulunan) bir puta karşı özel saygı
gösteriyorlardı. Yılda bir gün bir bayram havası içinde ona kurbanlar kesiyorlar, onun yanında
başlarını tıraş ediyorlar ve o gün akşama kadar ona tapıyorlardı. Ebu Talib kavmiyle beraber bu
bayrama katılırdı. Ebu Talib, -peygamber olmadan önceki yıllarda- Hz. Muhammede bu
bayram şenliğine katılması için çağrıda bulunurdu. Ancak Hz. Muhammed bu çağrıya hep red
cevabı veriyordu.
Ancak bir defasında amcası Ebu Talib ve halalarının ısrarları üzerine onları kıramadı ve o da
gitti. Fakat bir ara gözlerden kayboldu ve sonra büyük bir tedirginlik içinde halalarının yanına
geldi. Bu telaşını sormaları üzerine şöyle dedi:
“Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri orada
peydâ oldu. Bana ‘Yâ Muhammed! Geri çekil, sakın o puta el sürme!’ diye haykırdı.”
Hz. Muhammed bundan sonra artık hiç bir zaman onların bu bayramlarına katılmadı. (bk. İbn
Sa’d, Tabakat, Beyrut, Daru Sadır, 1968, 1/158; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, Beyrut, Daru’lKütübi’l-İlmiye, 1427, 1/179; Ebu Nuaym el-Isbahanî, Delailu’n-nübüvve, Beyrut, 1406/1986,
1/186; Zehebi, Tarihu’l-islam, Beyrut, 1413/1993, 1/80-81)
- Hz. Muhammed bu konuda defalarca yapılan teklifleri geri çevirmiştir. Ancak babası yerinde
olan ve kendisini çocuklarından daha fazla sevip gözeten amcası Ebu Talib’in ve diğer
halalarının ısrarlarına karşı müspet cevap vermesi insanlık hissiyatı açısından normaldir. Kaldı
ki Hz. Muhammed onlarla sadece belli bir yere kadar gidiyordu, ille de onlar gibi puta tapmayı
taahhüt etmemiştir.
- Peygamberliğe aday olan insanların hayatları ilahî hikmetin birer tezahürü olarak devam eder.
Allah Hz. İbrahim’e oradaki putları kırması ve daha sonra bu yüzden başına gelecek olan
imtihanı yazdığı için kader onu öyle sevketmiştir. Hz. Musa kazaen adam öldürmüştür. Bunlar
onlar için bir noksanlık değildir. Her bir olayın onlarca hikmeti vardır. Nitekim, Hz. Musa’nın
peygamber olmasının hazrılığı Medyen’de tamamlanmıştır. Eğer o adamın ölümü olmasaydı,
Hz. Musa Mısır’dan Medyen’e gitmeyecekti.
- Bunun gibi, Hz. Muhammed’in oraya gitmesine müsaade eden ilahî hikmet, bu olayla onun
maneviyatını bir kat daha artırmış ve onu peygamberlik makamına biraz daha hazırlamıştır. Bir
zamanlar düğün eğlencesine katılmak istediği zaman uykuya yakalanması gibi, bu olayda da
açıktan bir manevi varlığın/ insan kılığına girmiş bir meleğin korumasına mazhar olması da
onun peygamberlik gibi esrarengiz bir hadisenin varlığına -bir ön hazırlık olarak- yakından
tanıştırılmıştır.
- Bundan anlaşılıyor ki, her bir peygamberin -peygamber olmadan önce- karşılaştığı bazı
olaylar, onların hususi hallerine uygun hikmetli olaylardır. Bunlarla peygamberlerin makamları
ölçülemez. Bu sebeple, Hz. Muhammed’in -Hz. İbrahim dahil- bütün peygamberlerden üstün
olduğunu gösteren onlarca delil vardır. Son peygamber olması, son vahiy alması, “habibullah”
unvanını alması, Miraç olayıyla teşrif edilmesi, peygamberliğinin bütün insanları kuşatması
gibi daha pek çok delil bunun göstergesidir.
- Bununla beraber, bu olayda puta tapmak diye bir şey yoktur. Bizim bildiğimiz şudur ki, Hz.
Muhammed (asm) kendisine peygamberlik verilmeden önce de putperestlikten uzak duruyor,
özellikle ahlâkî erdemleriyle yakın çevresinin dikkatini çekiyordu. Peygamber olduğunu
açıkladıktan ve tevhid çağrısına başladıktan sonra ona karşı sert bir mücadele başlatan
Mekke'nin ileri gelenleri, kendisiyle çok çetin tartışmalara girmelerine rağmen, onun daha
önce kendileriyle birlikte putlara taptığı yönünde bir argüman ileri sürememiş ve ahlâkî
üstünlüğüne gölge düşürebilecek en küçük bir ithamda bulunamamışlardı. Eğer onun
putlarla en ufak bir bağını kurabilselerdi, bunu büyük bir argüman olarak aleyhinde
kullanacaklardı.
11
Download

15 Ocak 2015 www.sorularlaislamiyet.com