PKK
Cumhuriyeti
Faruk Arslan
1
İçindekiler
Önsöz ............................................................................. 27
Giriş
PKK Cumhuriyeti ........................................................ 27
Birinci Bölüm
Yeşil’in Pkk Macerası .................................................... 27
İkinci Bölüm
Gayretullah’a Dokunur Zulüm ....................................... 27
Üçüncü Bölüm
Pkk Dolu Rüyalarım ....................................................... 27
Dördüncü Bölüm
Pkk’lı Çocuk Askerler .................................................... 27
Beşinci Bölüm
Zerdüştlük Özentisi ........................................................ 27
Altıncı Bölüm
Pkk’ya İhale Edilen Yeni Görev .................................... 27
Yedinci Bölüm
KCK: Paralel Devlet ....................................................... 27
Sekizinci Bölüm
PKK’yı Ancak Kürt Aydınları Bitirebilir ....................... 27
Dokuzuncu Bölüm
PKK Başarabilir mi? ...................................................... 27
Onuncu Bölüm
PKK ve KCK Nereye Koşuyor? ..................................... 27
Son Söz: Kardeşiz .......................................................... 27
2
FARUK ARSLAN Kimdir?
Toronto’da York Üniversitesi’nde Liberal Sanatlar ve
Profesyonel Eğitimleri Honour Sosyoloji alanında mezun
oldu . Sosyoloji, Uluslararası İlişkiler, Sosyal Hizmetler,
Gazetecilik ve İletişim alanlarındaki yüksek öğrenim
kursları için öğretim üyesi ve sosyal araştırma uzmanıdır,
lisans ve lisanüstü eğitim alan öğrencilere Kuzey Amerika
Eğitim sistemine uygun konsept ve kalitede yüksek eğitim
ve öğretim modeli sunmakta, kitap, makale ve şiir
yazmakta, seminer ve konferanslar vermekte, aynı
zamanda sosyal sorunlarda danışmanlık hizmetleri
önermektedir.
Toronto Belediyesi’nin Sosyal Planlama Departmant’ının
Yeni Gelen Kadınlar Merkezi ile ortaklaşa yürüttüğü
‘Kazanım’adlı projede Sosyal Araştırmacı, Sosyoloğdur.
Kanada’nın Wilfred Laurier Üniversitesi Social Work
Fakültesinde Master of Sosyal Work yapmıştır, Pskikoloji
Uzmanı olarak Kanada devlet kurumunda psikoterapist
olarak görev yapmaktadır ve Wilfred Laurier
Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisidir. Kısa adı MANA
(Media Asembly of North America) olan Kuzey Amerika
Medya Birliği’nin kurucu başkanı ve halen genel
sekreteridir. Kanada’da yayınlanan Canadatürk ve Çorum
yerel gazetesi Türkiye’de Manşet’de köşe yazarıdır ve
Kanada Türk Ticaret Odası’nın Business Platform adlı
İngilizce haber bültenini Genel Yayın Yönetmeni olarak
çıkartmaktadır. Kanada’nın Ontario Eyalet’inde Kayıtlı
Sosyal Hizmetler görevlisidir (Registered Social Worker).
3
Arslan, 12 Nisan 1969′de Ankara’da doğdu. Alanya
nüfusuna bağlı olmakla beraber aslen Çorumludur. 3 yıllık
GATA Sağlık Astsubay Hazırlama Okulu’ndan 1986′da
mezun oldu. Sağlık Astsubay Sınıf Okulu’dan mezun
olmaya 3 ay kala 1987′de ayrıldı. Azerbaycan Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdi ve Hazar’ın Statüsü
konusunda tez yazarak 1997′de ‘Uluslararası Hukukçu’
ünvanını kazandı. Kanada’da Centennial College’den
2008’de ‘Sosyal Toplumcu’ diploması ile mezun oldu.
Toronto Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı devlet okullarında
Toronto ve Kitchener’da talep kadrolu öğretmen olarak
Türkçe dersleri vermektedir. Azerbaycan Gazeteciler
Cemiyeti, Ankara Diplomasi Muhabirleri Derneği, Kanada
Etnik Gazeteciler Derneği ve Ontario Sosyal İşçiler Koleji
ile Derneğinin üyesidir.
Evli ve iki çocuk babası olan Arslan, Kanada ve Türk
vatandaşı olarak Kanada’da gazetecilik ve akademik
yaşamını sürdürüyor. Arslan, iyi derecede İngilizce,
Almanca ve Azerbaycan Türkçesi biliyor.
GAZETECİLİĞİ
Orta Asya’ya Zaman gazetesini kurmaya 17 Şubat 1992′de
giden 19 kişilik ilk ekibin içinde yer aldı. Azerbycan
Zaman’a bölge büroları kurma görevini 1995′e kadar
yürüttü. Aynı zamanda Azerbaycan Zaman’da haber ve
yazı dizisi yazmaya başladı, Karabağ, Çeçenistan ve
Abhazya savaşlarını yakından takip etti. 1995 ile 1996
arası Azerbaycan Zaman’da aktif gazeteciliğe yoğunlaştı.
Hazar’ın enerji rezervleri ile ilgili yazdığı 3 binden fazla
haber ve makale Türk ve yabancı basında yayımlandı.
Azerbaycan Zaman Gazetesi’nin her biriminde dağıtımdan
4
reklama, bürolar, matbaa gece sorumluluğundan,
muhabirlik, haber müdürlüğü ve köşe yazarlığına kadar
her alanında yaptı. 1995 ile 1998 arası CHA Azerbaycan
temsilciliğini 3 yıl yürüttü. Üç yıl arka arkaya en fazla
haber yazan CHA muhabiri ödülünü aldı. 2 yıl süresince
Türkiye’de yayımlanan Zaman gazetesinde Bakü Mektubu
adlı köşeyi yazdı. Azerbaycan’da yayımlanan 60 bin tirajlı
ilk çocuk gazetesi Tomurcuk’un kurucularından oldu.
Ersin Demirci yönetimindeki Azerbaycan
Zaman’da ülkenin en popüler yazarları Bahtiyar
Vahapzade ve Rafael Hüseynov’u, en iyi televizyon
gazetecisi Gulu Muharremli ve daha on meşhur yazarı
köşe yazısı yazmaya ikna etti ve yazarlar sorumlusu oldu.
1997′de Azeri başyazarlardan Rafael Hüseynov ve
rahmetli Bahtiyar Vahapzade’nin ortaya attığı Avrasya
Diyalog Platformu ve Dergisi köprüsü önerisi ve Avrasya
oluşumunun Eylül 1999′da Bakü’de yapılan ilk kuruluş
toplantısında hazır bulundu. Ağustos 1998′den itibaren
Zaman gazetesinde 2000 yılı sonuna kadar Ankara’da
diplomasi, ‘Yurtdışı Baskılar’, dış politika, enerji ve
başbakanlık muhabirliğini yürüttü. 14 ülkede basılan
Zaman’lara yönelik özel araştırma dosyaları hazırladı.
Türk dünyası özel muhabirliği yaptı. Kırka yakın ülkeyi
gazeteci ve fotoğrafçı olarak gezen Arslan, dış politika,
diplomasi, Türk dünyası, Rusya, Almanya, Orta Doğu,
Avrupa Birliği ve enerji politikaları konularında
uzmanlaştı.
2000-2001’de Kanada Zaman gazetesi temsilciliği
görevini üstlendi, Toronto muhabiri olarak çalıştı. Kanada
Türklerinin posta ile dağılan ücretsiz haber dergisi
Sunrise’ı kurdu ve bir yıl boyunca editörlüğünü yürüttü.
1998-2004 periyodunda Ali Alperen mahlasıyla sırasıyla
Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu Büyük Birlik Partisi’nin
5
yayın organları Gündüz, Muhalif, Gelecek Gazetesi, Hür
Gelecek gazetelerinde Türkistan adlı köşeyi yazdı. 2008
başından itibaren ise Alperen Ocakları’nın online medyası
olan Milli Ocak haber portalında 9 yıllık müstear
dönemine son vererek kendi ismiyle 2011 yılına kadar
köşe yazısı yazdı. 2004 yılllarında Metafizik Magazin
dergisinde yazıları yayınlandı. 2004’den beri Kanada’da
beş bin tirajla yayımlanan Canadatürk’te aralıksız olarak,
2006’dan beri Almanya’da yayımlanan Platform
dergisinde köşe yazarlığı yapıyor. 2000’den 2006′ya kadar
aralıksız her gün makaleler yazarak, sonsaniye.net gibi
çeşitli İnternet medyasında köşe yazılarıyla haberciliğini
sürdürdü.
KİTAPLARI
Ergenekon örgütünü tüm yönleriyle 2001′den beri sık sık
yazan ve ortaya çıkartan ilk gazetecidir. 2005 yılında
yazdığı ‘Vadi’nin Şifresi Çözülüyor’ adlı kitabı, eski
Ergenekon’dan yeni Ergenekon’a geçilen süreci deşifre
ettiği için Ergenekon çetesi tarafından
toplatılmıştır. Ergenekon’un karakutusu Tuncay Güney’i
ilk defa Toronto’da bulan, röportaj ve haberleriyle 2006 ve
2007 yıllarında meşhur eden isimdir. Ölüm kuyuları ve
Asit kuyuları olarak bilinen JİTEM kuyuları, Arslan’ın
Karakutu Tuncay Güney kitabında verilen bilgiler savcılık
tarafından ihbar ve delil kabul edilerek açılmıştır. Halen
Mason Bektaşiler kitabı, ABD, İngiltere ve Türkiye’de
üniversitelerde doktora tezi konusu olarak
incelenmektedir. Hazar’ın Kurtlar Vadisi kitabı, Türkiye
Enerji Bakanlığı tarafından en değerli enerji araştırması
olarak taltif edilirken, Türkiye’de Bakü Ceyhan petrol
boru hattı ve Kafkasya ve Azerbaycan’da Hazar
bölgesinde enerji politikaları konusunda master ve doktora
6
yazan öğrencilerin ana kaynak eseri oldu. Arslan, 4 Kasım
2000’den beri Kanada’da ikamet ediyor. Bu süre içinde
Türk vatandaşlarının yararlandığı sosyal sorumluluk
projelerinde aktif olarak görevler aldı. Sunrise Eğitim
Vakfı’nda Kasım 2000’den Ağustos 2003’de kadar Türk
toplumunun eğitimsel, kültürel, dini ve sosyal
etkinliklerini organize etti, bülten çıkardı, toplumun sosyal
sorunlarıyla sosyal toplum görevlisi olarak ilgilendi.
Yayımlanmış Eserleri:
 Matrix’in 11 Eylül Kurgusu, Q-Matris Yayınevi, Nisan
2004.
 Hazar’ın Kurtlar Vadisi: Petrol İmparatorluğunda Güç
Savaşları, Karakutu Yayınları , Nisan 2005, Ağustos 2006.
 Net Kırılma: Evenjelik Harbin Kurgusu, Karakutu
Yayınları, Nisan 2005.
 Petrol Satrancı, Lulu Publisher, Nisan 2006.
 Kanada’ya Gelmenin Yolları-Kurtar Bizi Kanada, Lulu
Publisher, Haziran 2006.
 Mesih’in Hızır’ı Barnaba: Hristiyanlığın Gizli Tarihi,
Karakutu Yayınları, Kasım 2006.
 Keşmir’de Hz. İsa Efsanesi, Karakutu Yayınları, Aralık
2006.
 Vadi’nin Şifresi Çözülüyor,Evreca Yayınevi, Temmuz
2005. Toplatıldı.
7
 Kurtlar Vadisi Fenomeni, Lulu Publisher, Eylül 2006.
 Karakutu Ergenekon’un Karanlık İsmi: Tuncay Güney,
Karakutu Yayınları, Kasım 2008.
 Mason Bektaşiler, Karakutu Yayınları, Nisan 2009.
Mayıs 2010.
 Van Gölü Canavarı JİTEM. Lulu Publisher, Mayıs 2011.
 Gurbette Aykırı Konuşmalar, 15 Tarihi Röportaj. Lulu
Publisher, Haziran 2011.
 Türkistan ve Ötesi, Gezdiklerim, Gördüklerim. Lulu
Publisher, Temmuz 2011.
 Biladı Ekrad Kürdistan, Nisan 2014. Öteki Adam
Yayınları.
 Teşkîlât-ı Ergenekon, Lulu Publisher, Ağustos 2011.
 Tevhid Eri Barnaba, Öteki Adam Yayınları, Ağustos
2014.
 PKK’nın Çocuk Askerleri, Öteki Adam Yayınları,
Haziran 2014.
8
Önsöz
Ergenekon, AK Parti ile anlaşma yapıp Hizmet Hareketi’nin ‘paralel devlet’ yalanıyla hedef haline
getirirken, Kürt sorununda devlet ayarlarını da 1993 dönemine döndürdü ve asıl paralel devleti MİT eliyle kurdurdu. Dağa çıkartılan ortaokul ve lise çağındaki 2350
çocuk, üniversitelerden toplanan toplam 6 bin yeni genç
militan adayı çocukla herhalde barış sürecine katkı
hazırlığı yapmıyorlar. Son bir yıldır daha fazla dağa çıkanlar, daha fazla çocuk kaçırmalar oluyor. PKK terör örgütüne halk desteği bilinçli olarak arttırıldı. PKK’nın barış
adı altında tek muhatap yapılmasını Türk milleti af etmeyecektir.
Eğer gerçekten bir barış süreci olsaydı, dağdan terörist inseydi, elimizden gelen herşeyi yapmaya hazırdım. Ancak
görünen köy kılavuz istemiyor, 2012’de bitirilen PKK
canlandırıldı, 6 bin genç dağa zor kullanılarak kaldırıldı.
Ülkemize çok pis bir oyun oynanıyor. Birileri AK Parti’yi
ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı
olma hırsını kullanarak PKK terör örgütünü güçlendirdi,
bunun adına da ‘çözüm süreci’ dedi. Gördük ki barış yok,
tam tersine topyekün bağımsızlık savaşı için ciddi bir
hazırlık yapılıyor.
Barış süreci çoktan kördüğüm oldu ama kime gam! Terör
örgütü yol kesiyor ve devlet açamıyor yolu. 16 askerimiz
yaralandı, kimsenin umrunda değil. Bu süreçte AK Parti
milleti kandırdı. Kütahya Bağımsız Milletvekili, eski
AKP’li İdris Bal, 2013 yılı Mart ayında hazırladığı terör
raporu ile terör örgütünün güçleneceğini ve
9
meşrulaşacağını ifade ettiğini ve hükümeti uyardığını
hatırlattı. Nitekim öyle oldu, PKK mahkeme kurdu, vergi
topluyor, askere adam alıyor, infaz yapıyor. 1993’deki
gücüne ulaştırıldı. Ahir zamandaki kıyamet savaşı sanki
kurgulanıyor. PKK il görüşmeleri artık Hükümet adına üç
bakan Beşir Atalay, Bekir Bozdağ ve Efkan Ala
yürütüyor. Erdoğan’ın Öcalan ile Mudanya’da gemide
yaptığı yüzyüze pazarlıkta özerklik vaadinde bulunduğu
ileri sürülüyor. Öcalan, aynı gemide CIA ve MOSSAD
yetkilileri ile de görüşmeler yaptı. Bu sır saklanıyor.
Bu feryada kim kulak verecek bilmiyorum, sanki bir savaş
varmış gibi 6 bin üzerinde gencin dağa gönderildiğini
kaçırılan çocukların aileleri söylüyor. Diyarbakır’da
PKK’nın kaçırdığı çocuklarının geri getirilmesi için 2014
Haziran'ında oturma eylemi yapan aileler, 6 binin üzerinde
üniversite ve lise öğrencisiin dağda olduğunu teyit ettiler.
1993 sisteminde Ergenekon’a çalışan komutan ve polisler,
PKK ile ortak yürüttükleri uyuşturucu ticaretini milyarlarca dolara çıkarmışlardı. Şimdi o günlere geri dönüyoruz. Örtbast edilen KCK soruşturmasında tutuklanıp
serbest bırakılan 2000 kişiden 500′ünün MİT görevlisi
Özel Harp elemanı olduğunu unutmayalım. Savcı Zekeriya Öz, Panzehir belgesinde ortaya çıkan gerçeğe göre,
Özel Harbin en iyi subaylarının KCK’da üst düzey komutan olduğunu twitter’dan yazdı. Çocukları onlar eğitiyorlar.
Dört ülkede Büyük Kürdistan kurdurulması ihalesi verilen
MİT ama bunu yapacak KCK tüzüğünü yazan Alman
BND’den Prof. Ude Steinbech olduğunu biliyoruz. Öcalan
ile Ankara arasında arabuluculuk yapabilirim önerisini
1993′de yapacak kadar Öcalan ile sıkı fıkı dost olan Stein10
bech, 1994’den beri ülkemize giremiyordu, yasaklıydı.
Peki, neden şimdi Alman Ergenekonu Kılıç’ın lider isimlerinden Steinbech ile Ergenekon tekrar işbirliğine
başladı? Neden MİT’in yardımıyla Kuzey Suriye’de Kürt
devleti kuruldu? Orada gerçek bir devlet yapılanması var.
KCK’yı organize eden MİT, MOSSAD, CIA ve BND
konsorsiyumudur.
‘Absürt Cemaatın polisi’ yaftasıyla Türk polisinin Kürt
sorununda bertaraf edilmesinden sonra sıra Türk ordusuna
geldi. Bu CIA, BND ve MOSSAD planıydı, uyanalım ve
büyük oyunu artık görelim. Sözcü gazetesi, Öcalan ile anlaşan Erdoğan’ın Türk askerini Güneydoğu’dan geri çektiğini yazdı, Jandarma’nın yapısı da değişiyor. Yerel yönetimlere kendi güvenlik sistemini, polis ve ordusunu kurma
yolu açılıyor.
Peki, Türk polislerinin Kürt sorunu çözümünde elimine
edilmesi kimin planı olabilir? A) Dış Güçlerin B)
Erdoğan’ın C) Ergenekon’un D) CIA, BND ve MOSSAD’ın! E) Hepsinin. El Cevap: Hepsi. Dağa kaçırılan
Kürt çocuklarının son bir yıldır İstanbul varoşlarından toplandığını öğrendim. Polis Akademisine fesat yuvası diyen
acaba bir müstamleke gazetesi mi, yoksa Türk medyası
mıdır? O halde Polis Akademisini kaldırmak isteyenlerde
dış güçlerdir!
Madem doğuda silahların gölgesi kalkmadı, 2350 çocuk
dağa militanlık için çıkarıldı, bu barış süreci neye hizmet
ediyor? Yoksa tek amaç başından beri özerklik miydi ve
Erdoğan buna onay mı verdi? Şırnak Valisi, yol kesenlere
engel olacağına barış için Erdoğan’a ve bu konuda ciddi
gayretleri olan Abdullah Öcalan’a minnetdarlığını sundu
ve barış sürecini takdirle karşıladı. Eskiden Osmanlı da
11
şekavet ehliyle arasıra masaya oturur, pazarlık eder, hatta
Celâli reislerine olduğu gibi paşalık bile verirdi ama işin
cılkını bu denli çıkarmadılar! Barış sürecinin suyu
çocukların dağa kaçırılması ile çıktı.
Erdoğan, yol kesme ve çocuk kaçırma işini de Öcalan’a
çözdürüp, sakın ola aralarında Mudanya’da gerçekleşen
skandal özerklik pazarlığını örtbastı için PR yapmaya
çalıştı! Barış sürecinin devam edemeyeceğini fark etti.
Unuttukları bir gerçek vardı: Çocuk hakları. Sierra Leone
iç savaşında çocuk asker kullandığı için eski Liberya
Devlet Başkanı Charles Taylor uluslararası mahkeme
tarafından savaş suçlusu ve insanlığa karşı suç işlemekten
2012’de suçlu bulundu. Benzer suçu Öcalan ve komutanları kırk yıldır işliyorlar. Utanmadan birde milletvekili
olmayı umuyorlar. PKK’nın çocuk askerleri suçu, Kandil’in komutanlarını ömür boyu parmaklıklar arkasına
gönderir, ülkemizde bugün olmasa bile yarın elbet Avrupa’da hapise sokmaya yeterde artar bile…
İşte PKK’nın Çocuk Askerleri kitabımı, yakın
gelecekteki savcıların dikkate alması için delil niteliğinde
bir suç duyurusu yapmak için yazdım. Zulme uğramış
Kürtlerin demokratik haklarına saygı duymak başka şey;
yol keserek, çocuk kaçırarak devlete şantaj yapmak çok
daha başka. Çocukları, ölüm makinesi haline getirdiler.
Kendi yayın organlarında propagandasını yaptılar.
PKK’nın bugün yarısı çocuk, ders sırasından, oyundan
alınıp militan yapıldılar. Abdullah Öcalan ve diğer PKK
liderlerinin sonu Nazi subayları gibi, tıpkı Charles Taylor
gibi mi olacaktır? Olmalıdır…
Kürt sorununda akıl tutulmasına son verilerek
nihayet Osmanlı formülüne geri dönüldüğü yanılsaması
21 Matt 2012’den itibaren PKK elebaşısının Nevruz
12
konuşması ile oluşturuldu. Silahların gölgesi kalkıyor ve
millet sisteminin öngördüğü haklar güya Kürt
toplumununa veriliyordu. Ancak PKK Cumhuriyeti mi
kuruluyor sorusu kafaları karıştırıyordu. Beklentiler çok
yüksekti. KCK’nın kurduğu paralel devlet yapılanması ve
açılan dava ne olacak, PKK’lılar gerçekten silah bırakacak
mıydı? Terör sorunu bitiyor mu, yoksa ayrılıkçı terör
siyaset ile ülkemizi bölmeye mi çalışıyordu? Maalesef
olmadı. PKK, bu süreçten güçlenerek çıktı, çıkıyor.
18 Ekim 1525 tarihli Kanuni Sultan Süleyman’ın
fermanında egemenlik alanı dile getirilirken Kürdistan
ifadesi kullanılıyordu. Türk milliyetçileri Kürdistan
kelimesi tabusunu artık yıkmalıydı. Bilad-ı Ekrad: Kürt
diyarı demektir. Bu isimle bir kitap yazarak barıştan yana
olduğumu vurguladım. Kürdistan, tarihi bir realite ve
gerçekliktir. Kürt sorunu, aslında II. Mahmut’la (18081839) başlayan modernleşme ve merkezileşme çalışmaları
sırasında, Kürt bölgelerinin özerk statüsü kaldırılmasıyla
başlamıştır. Dörtyüz yıl boyunca Kürt beylerinin yönettiği
Van ve Diyar Bekir adlı iki ayrı vilayete bağlı sancaklar,
aşiretlere verilmiş emirlikler, tımara verilmiş otonom
bölgeler vardı. Musul ana eyaletti. 19. yüzyılın ikinci
yarısında tapular dağıtıldı, bazı şeyhler ve ağalar aslan
payını aldı, zulüm, adaletsizlik arttı. Önce Ermeniler isyan
etti. İsyanların ardı arkası kesilmedi. Osmanlı’nın Kürt
beylerini yenilgiye uğratması ve bu Kürt Emirliklerini
ortadan kaldırması beklendiğinin tersine, bölgedeki
kontrolünü kolaylaştırmamış, ortaya çıkan yüzlerce başı
boş aşiret nedeniyle zorlaştırmıştır. PKK, son Kürt
isyanıdır.
İngilizlerin ünlü yazarı William Şekspir, “beklentisi
yüksek olanların kalplerinin kırılması kaçınılmazdır”
mealinde kelam etmiş vaktiyle. Beklentisizlik Sufi İslam
kültürünün de ana eksenidir. “Terki dahi terketmek”
Nakşilerin dillere pelesenk sözüdür. Toplumu beklenti
13
içine sokmak ürkütücüydü. Kamuoyuna aşırı pompalanan
barış umudu soruna vakıf her aydını korkutuyordu. “Balon
patlayacak ve düş kırıklığı yaşıyacağız” diye endişeliyim.
PKK’dan ayrı düşünülemez hale getirilen Kürt sorununda
inisiyatif PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın cebine kondu.
Gerçekten ilk defa milli bir süreç mi yürütüyoruz? Yoksa
stratejisi yıllar öncesinden yazılmış bir filmin kusursuz
tiyatrosu mu seyrettiğimiz? Öcalan’ın müdafaasına
soyunduğu ve mesajının içinde iki kere tekrarladığı
“Misak-ı Millî davası” yeni dönemin önemli işaretlerinden
biriydi.
21 Mart 2013 Nevruz’unda kullandığı barış dili
nedeniyle yüceltilen Öcalan’ın sızdırılan İmralı
tutanaklarındaki firavun kişiliği unutuldu. Öcalan’ın
konuşmasını sanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
Kürt sorunu Başdanışmanı, AK Parti Milletvekili Doç. Dr.
Yalçın Akdoğan yazmıştı! Daha 2012’de MİT’in
işgüzarlığı ile 4. Zerdüşlüğe soyundurulan Öcalan, bu
sefer yıkılması mümkün olmayan bin yıllık İslam
kardeşliğinden dem vuruyor. Gelde samimiyetine inan!
‘Sulhda hayır vardır, hayır sulhtadır’ çıkışıyla önalan
Fethullah Gülen Hocaefendi olmasa pek çoğumuz bu suni
sürece güvenmeyeceğiz. Zaten cesaret edip, risk alıp başka
konuşan ne cemaat lideri var nede konuşan gerçek Kürt
kökenli sivil akil adamlar. PKK’nın silahlarının gölgesi,
korkusu devam ediyor.
‘Zamanı doğru okumak’tan söz ediyor Öcalan. Kendi
‘okumasına’ göre mevcut koşullar ‘silahlı mücadele’
döneminin bittiğini söylüyor. Öcalan biliyor ki ya gelişen
koşullara kendini uyarlayıp barış yapacak ya da Kürt
siyasal hareketi toplumdan, bölgeden, dünyadan kopup,
yok olmasa bile marjinalleşecek. Irak Kürtleri devlet
olurken, Suriye Kürtleri Esed’e karşı dünya ile birlikte
hareket etmeye başlamışken PKK’nın silahı, Öcalan’ın ve
Kürt siyasal hareketinin sırtında bir yük. Çözüm süreci, bu
14
anlamda genel Kürt siyasetinde Öcalan’ın ‘küllerinden
doğma’ girişimi. PKK Cumhuriyeti’ne giden yol tavizkar
olmasını gerektiriyor.
Öte yandan on yılı aşkın bir süredir Kürt sorununa
yönelik atılan adımlar, inkâr ve asimilasyon politikalarına
demokratikleşme, çoğulculuk, dindaşlık ve stratejik
ortaklık adına son verilmesi karşısında ‘silah’ anlamlı bir
tavır olmaktan zaten çıktı. Buna paralel olarak 2007’den
itibaren Kürt siyasal hareketinin Türkiye siyasetine Meclis
üzerinden entegre olması PKK’yı iyice anakronistik hale
getirdi. KCK yapılanması PKK’nın silahlı mücadeleden,
silahların gölgesinde siyasal sürece katılma ve siyasal
aktöre dönüşme arayışını yansıtıyordu.
Sonuçta, uzun zamandır PKK’nın silahlı mücadelesini
gerektirecek, haklılaştıracak bir durum kalmadığı
ortadaydı. Öcalan bunu Nevruz konuşmasında itiraf etti.
Şimdi sorun; işi, işlevi biten PKK’yı ne yapacağıydı.
Öcalan ‘yeniden doğmaya’ çalışırken Kürt siyasal
hareketine ‘kaybetmediniz, başardık’ mesajı veriyordu.
Türklere ‘İslam bayrağı’ altında toplaşmaktan, birlik ve
beraberlikten, kardeşlik hukukundan söz ediyordu. ‘Yeni
Türkiye-Yeni Ortadoğu’ sözleriyle iktidar partisine ‘ortak
vizyon’ mesajı gönderiyordu. Yani ciddi ciddi ‘siyaset
yapan’ bir Öcalan vardı Nevruz miladı ile karşımızdaydı.
Gerçekten samimiydi?
Ayrıca, Marxist-Stalinist bir jargondan ‘medeniyetçi’
bir dile sarılmıştı. Bu toprakların medeniyet birikimine ve
vizyonuna dayanan bir ‘yeni model’ arayışından söz
ediyordu. ‘Özüne ve aslına dönen Anadolu ve Kürdistan
halkı’ için ulus devlet ötesi, yerli, medeniyetçi bir
model…
Bu arada Kürt sorununa aşırı milliyetçi yaklaşan
Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde kim kahraman, kim hain
belirlenemez, seçilemez hale geldi. Bağımsız
15
ülkücülerden, MHP’lilere, Solcu Kemalist CHP’lilerden
Ergenekoncu askerlere kadar herkesin ne yazdığını
okuyorum, izliyorum. Silivri mahkumu Hasan Atilla Uğur
gibi 2004 yılına kadar İmralı ile görüşmeleri yürütmüş bir
Özel Harpçi doğal olarak kişisel sitesinden ateş
püskürüyordu. Doğu’da ömrünü PKK ile savaşarak
geçirmiş nice subay ve astsubaylarımız, boşuna harcanan
yılları ve emekleri içine sindiremiyor ve süreci hainlik
olarak lanse ediyor. “İmralı’ya heyet, Ergenekon’a
müebbet” diyerek paradoksu göze sokuyor ve elbette
serbest kalmayı umuyorlar. Darbecilerin PKK üzerinden
duygu sömürüsü yapmalarına alışmalıyız. Ancak tüm gücü
PKK’ya vermek mantıklı mı?
PKK içinde değişik kollar bulunuyor ve hepsinin
Öcalan’ın ruhani önderliğine sonuna kadar sadık kalacağı
şüpheli. Kandil Lideri Murat Karayılan, aynı zamanda
KCK denilen paralel devlet yapılanmasının da başkanı idi,
bu görevi 2013’de Cemil Bayık’a teslim etti. Polis
güçlerinin 2010 ile 2012 yılları arasında kan kusturduğu
yapılanma dolayısıyla hapiste ve yargılanan on bin kişi
var. Karayılan, sürece bu tutukluların serbest bırakılması
ve davanın düşmesi beklentisi ile ses çıkartmıyor. Bayık
ise açıktan sert mesajlar veriyor. PKK’lıların silah
bırakmadığını dile getiren Karayılan, güçlerinin Kuzey
Irak’ta Barzanilerle olan limoni ilişkilerini çözmesi için
Ankara’dan beklenti içinde. Suriye Kolu lideri Bahoz
Erdal, AK Parti’den hiç hoşlanmıyor, Kürtleri Zerdüşt
yaparak İslam’dan kopartma beklentisini karşılamayan
APO’ya kızgın olmalı. Mehdi Zana, İsveç’te Leyla Zana
Türkiye’de Mazdek takılanlardan. Ezberlerin
bozulmasından rahatsızlardır.
Avrupa PKK Lideri Zübeyir Aydar’ın dedesi Nakşi
tarikatı şeyhi ve AK Parti’nin süreçte en güvendiği isim.
Yılda bir milyar dolar haraç toplayan PKK, bu geliri
kaybetmekten korkuyor ve Türkiye’ye paraların kaçak
16
sokulmasına izin verilmesinin beklentisi içinde. Fransa’da
açılan dava ve 2009’dan beri Almanya’ya gönderilen Türk
polisinin resmen orada görev yapması canlarını sıkıyor.
Almanya’da çalışan 81 MİT görevlisi ile araları iyiydi,
şimdi ‘nereden çıktı bu dindar polisler’ diyorlar. Son üç
yıldır polisin yaptığı uyuşturucu operasyonları ile para
damarlarının kesilmesinden hoşnut değiller, nefes almak
istiyorlardı. 2. Kürt açılımı sayesinde 50 milyar doları
bulan uyuşturucu ve haraçtan gelen paralar yatırımlar
adında bölgeye akacaktır. Avrupalı zengin PKK’lılar
kapitalist ve saygın iş adamları olma beklentisindeler.
Terörist olarak artık anılmayacaklar, siyasetçi olacaklar.
Silah baskısı olmayan bir atmosferde PKK’ya sıcak
bakmayan çoğunluk Kürtler daha net konuşur. İşte o
zaman gerçek barış ortamı doğar ve demokrasiden
bahsedebiliriz.
Kanada’da yaşayan PKK’lılardan edindiğim izlenim,
“emellerine ulaşmak için gerekirse şeytanla yatağa
girmekten çekinmeyiz” tavırları oldu. Bu nedenle birbiri
içine geçmiş dış ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından
kullanılan bir terör oyuncağına çevrildiklerini
kabullenmiyorlar. Ya bunu strateji, oda olmadı zorunluluk
gereği şark tilkiliği olarak yorumluyorlar. Haraç toplayan,
yüklü uyuşturucu ve kaçakçılık geliri olan PKK’nın
lordları aslında asla çözümden yana değiller. Normal
hayata dönmek stres yapıyor. Osman Öcalan’ın sivil
dünyaya atılması ve yaptığı işi batırması, dağdaki ve
şehirde ayak işleri yapan militanlara kötü örnek oldu.
Kandil patronları normal hayata dönerse koca birer hiçler
olmaktan çekiniyorlar. Haksızda değiller, silahsız onları
kimse takmaz.
Bu süreçle birlikte 15 yıldır İmralı’da tutulan
Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması Kürt
sorununun çözümü konusunda paradigmaları değiştirir.
Öcalan’ın kendi özgürlüğü peşinde olması gayet normal.
17
Peki kullandığı çocuk askerler nedeniyle Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nde yargılanması gündeme gelebilir
mi? Gelir. Bu, PKK’nın tamamen silah bırakmasına ve
ilan edilecek genel affın sınırlarına bağlı. Yoksa İmralı
konuğu ömrünü bir Avrupa hapishanesinde tamamlar.
PKK, barış görüşmeleri sayesinde yakın bir gelecekte
ABD ve Avrupa’nın ‘terör örgütleri listesinden’ çıkabilir.
PKK, böylece Filistin Kurtuluş Örgütü muamelesi
görebilir. Misakı Milli’den bahseden Öcalan, Musul ve
Kerkük’ü altın tepside Ankara’ya sunarsa milletvekili
olmayı bekleyecektir. Bu arada KCK ve PKK’nın
Türkiye’nin siyaset sahnesinde özgürce kendisine yer
bulmasını talep ediyor ki, bunu söke söke alacaktır.
Sürecin henüz kamuoyu hazır olmadığı için
söylenmeyen kısımları elbette vardır. Mesela çıkartılacak
genel afla ‘Apo’ dâhil eli kanlı PKK’lılar şehirde siyaset
yapacak ve milletvekili olabilecektir. Yerel yönetimlerin
yetkileri artacak ve Kürt bölgesi ilan edilmemiş kültürel
özerkliği yaşayacaktır. 4. yargı paketinin amacı zaten hem
KCK’lıları hemde Ergenekoncuları serbest bıraktırmak
için hazırlandı. Böylece hem PKK hemde Ergenekon
“terör örgütünün propagandasını yapan, örgütlerin bildiri
veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara ceza
verilmesinde, ‘cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri
meşru gösteren, öven ya da bu yöntemlere başvurmayı
teşvik etme’ şartı getiriliyor. Bunun anlamı şiddete, teröre
çağrı yapmamış pek çok KCK ve Ergenekon tutuklusunun
serbest kalmasını sağlayacaktır. Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 30 Eylül 2013’de açıkladığı demokrasi
paketinde ana dil hakkının teslim edilmesi önemli bir
adımdı. Anadilde eğitimde Kanada’da yıllardır sadece özel
sektör tarafından değil devlet tarafından da desteklenir. 20
öğrenci bulursan, bu sınıfa devlet okulunda öğretmen
atamak ve maaşını vermek devletin görevidir. Henüz bu
noktaya gelmedik ama iyi bir başlangıç yapıldı. Bu alanda
18
ideali bulmuş, Norveç, İsveç ve Kanada’yı 31 yıl
geriden takip ediyoruz ama olsun, niyet önemlidir.
Demokrasi paketinde en fazla beğendiğim karar nefret ve
ayrımcılığın artık suç haline gelmesi oldu. 1982’de kabul
edilen Kanada anayasasında yer alan temel özgürlükler,
dünyanın en özgür demokrasi paketidir. İnsan Hakları
Bölümü’nde yer alan temel insani haklara karşı işlenen
suçlar içinde nefret ve ayrımcılık ayrıca ele alınır. Bu iki
suç konusunda çok ciddi yaptırımlar kanunlarla
desteklenmiş, sözde kalmamıştır. Bir Kanadalıya, ırkçılık,
nefret veya ayrımcılık suçu işliyorsun derseniz ödü kopar.
Şikayet ederseniz davası çok ciddi görülür, Kanada
başbakanı bile olsa yargıda hesap verir ve mutlaka ceza
alır. Devlet memuru ise işten atılır ve bu suçu işleyen biri
olarak ömür boyu, hayalet gibi yaptığı vahim hata onu
takip eder. Dolayısıyla bu suçları işlemeye kimse cesaret
edemez. Pek çok Kanadalıyı bu iki sihirli kelime ile
titrettiğimi ve kendilerine getirdiğimi hatırlıyorum.
Avrupa’da artan ırkçılık, nefret ve ayrımcılık suçları o
halde neden ve nasıl oluyor dediğinizi duyar gibiyim. Suça
maruz kalanın duyarsızlığından oluyor. Kanun karşısında
hakkını arasa suçu işleyenler veya işlemeyi aklına
getirenler titrer. Bu bilinçin yerleşmesi elbette zaman
alacak ama yerleşmesi imkansız değildir. Eski Türkiye’de
medyada Kürtler, azınlıklar, gayrimüslimler ve “biz”den
olmayan herkes namlunun ucundaydı. Bundan sonra
medya bu suçu serbestce işleyen muhabir ve yazarlarını
kontrol etmek zorunda veya en azından bir uzman
çalıştırmalı ki suç işlemesinler… Türkiye’nin son yıllarda
sıklıkla tanık olduğu linç girişimlerinin ardındaki
düşmanlığın beslenmesinde medyanın rolü büyük. Gerek
nefret söylemi içeren ve hedef gösteren açıklamaları
haberleştirme biçimiyle, gerek köşe yazarları ve
yorumcuları aracılığıyla önyargıları körükleyerek
toplumsal ayrışma ve düşmanlığı ateşlediler. Karanlık bir
19
devri kapatan bu paketin getirdiklerini TCK’nunda
yapılacak değişiklikler izleyecektir, izlemelidir.
PKK liderleri aslında hükümetten tam afla terörist
damgasından kurtulmayı, kültürel özerklikten başlayarak
tam bağımsızlığa giden yolu demokrasi paketleriyle
açmasını bekliyorlar. Halkların kendi kaderini belirleme
hakkı vardır ana prensibini zamanı gelince gündeme
getireceklerdir.
Eski Savcı Gültekin Avcı, Bugün gazetesindeki 20
Mart 2013, yani Öcalan’ın konuşmasından bir gün önceki
yazısında bu ironiyi şöyle betimliyordu: Çözüm süreci
başlayınca Öcalan da, Karayılan da ahenkle çıtayı
yükselttiler. Karayılan ne istiyor? “KCK denilen bu
davaların hükmen düşmesi gerekiyor. Böyle olmazsa
sürecin barışa dönüşmesinin koşulları da gelişemez.”
Karayılan bunu söyleyerek darbecilere, Balyozcular’a ve
Ergenekon’a da yeşil ışık yakıyor.
Zira KCK davaları Cengiz Çandar‘ın dediği gibi bir
yargı paketiyle tasfiye edilirse, eşitlik ilkesi gereği,
darbeleri, Balyoz’u, Ergenekon’u da tasfiye etmek
kaçınılmaz olur.
Bu davaların hepsinin belkemiği “silahlı terör
örgütü” olgusudur. KCK konusunda Öcalan deşifre olan
İmralı görüşmesinde ne demişti?
“Her KCK’lının içeri alınması bir ayaklanma
sebebidir…”
“İmralı Çözüm Süreci” başlayınca neden değiştiler?
Evvelce böyle söylemiyorlardı. Hatırlayalım. 1-2 yıl
evvelki görüşme notlarında Öcalan, “KCK illegaldir, bunu
bilir ve ona göre hareket eder”diyordu. 2010 yılında
KCK’yı açıkça ‘silahlı bir örgütlenme’ olarak tanımladı.
20
Şimdiyse müzakereler devam ederken, “her
KCK’lının tutuklanmasını bir ayaklanma sebebi, Kürt
halkına bir darbe” olarak niteliyor. Ya Karayılan?
KCK operasyonlarında alınan “8000 kişinin 1000
küsuru bizim arkadaşlardı” diyordu.
Diğerlerinin ise örgütle bir ilgisi olmadığını
söyleyerek operasyonun sadece o kısmını eleştiriyordu.
Kritik sorular ve cevapları arayalım. KCK
operasyonlarında alınan terör örgütü üyelerine bir itirazı
yoktu Karayılan’ın.
Terör örgütü üyesi diye yargılanmasını da doğal
karşılıyordu. Söylediği aynen şudur: “Diyelim ki onları
tutabilir yani. Haydi, onları örgüt üyesi diye aldı, tutukladı
dedim. Devlettir yaa. Terör örgütü olmaktan yargılar.”
Öcalan İspanya örneği üzerinde çalışılmasını istiyor
ya. Bakalım İspanya’ya. Sabah gazetesinden Nur Batur
2010 yılında İspanya’nın Ankara’daki Büyükelçisi Joan
Clos‘la çok önemli bir söyleşi yapmıştı. İspanyol
Büyükelçi Carlos cezaevinde 3000 ETA teröristinin
olduğunu belirterek “Af olamaz. Ömür boyu hapse
mahkûm olanlar var” demişti. Büyükelçiye sorulan bazı
kritik sorular ve cevapları şöyle:
“Hiç af ilan etmediniz mi?”
Hayır. Hiçbir zaman taviz verilmedi. Zaten resmi
görüşme yapıldığı da hiçbir zaman kabul edilmedi. Bazı
mahkûmların daha yakın hapishanelere nakli gibi şeyler
oldu ama koşul eli kanlı teröristlerin kesinlikle
affedilmemesiydi. Kanlı eylemlere katılanların affı hiç
düşünülmedi.
“Hâlâ hapiste ETA teröristi var mı?”
Üç bin terörist var. Eli kanlı teröristlerin hepsi hapiste.
Ömür boyu hapse mahkûm olanlar da var.
21
“Genel afla siyasete atılmadılar mı?”
Hayır. “Af çıkartalım diyen yok mu?”
Bazen birileri söylüyor ama böyle bir şey olamaz.
Ayrıca sadece ETA teröristleri değil sağcı teröristler ve
1981′de Parlamento’yu basıp darbe yapmak isteyen albay
da hâlâ hapiste. Hükümetten rest gibi yanıt
Bask bölgesinin bağımsızlığı için 45 yıldır silahlı
mücadele yürüten ETA terör örgütü, 2011′de silahlı
mücadeleye son verdiğini açıklamıştı.
26.11.2012′de BBC‘nin haberine göre, kendini feshedip
silahlarını teslim etmek üzere İspanyol ve Fransız
hükümetleriyle masaya oturmaya hazır olduğunu bildirdi.
Bask bölgesindeki Gara adlı gazetenin web sitesinde
yayınlanan ETA bildirisinde, fesih ve silah bırakma kararı
için örgütün bazı şartları olduğu belirtilerek müzakere
çağrısı yapıldı.Bu şartlardan birinin de hapiste
bulunan ETA militanlarının kendi memleketlerine yakın
şehirlere nakledilmesi olduğu belirtildi.
Dikkat buyurun serbest bırakılmasını bile istemiyorlar.
Hapisteki ETA militanlarının memleketlerine yakın
şehirlerin cezaevlerine nakledilmesini istiyorlar.
Ne oldu? ETA‘nın müzakere teklifine İspanyol
hükümetinden rest gibi ret cevabı geldi.
İçişleri Bakanı Jorge Fernandez Diaz, “Bugüne kadar
terörist bir örgütle hiç müzakere etmediğimiz gibi bundan
sonra da etmeyeceğiz. Hükümetin, tek talebi değil, tek
emri kayıtsız şartsız örgütün feshedilmesidir” dedi.
İşte İspanya. KCK davalarının ortadan kaldırılması
demek, devletin kendini ve yakın geçmişi inkâr etmesi
sayılır. Hukuk ise asla itibar edilmemesi gereken bir
kurum haline gelir.Öte yandan Büyük Türkiye, Kürtlerin
katılımı olmadan kurulamaz, bu nedenle süreci
baltalayanlar hain görülecektir… Zaman yazarı Ali Bulaç,
22
25 Mart 2013’de Öcalan’ın verdiği şu yedi mesaja dikkati
çekti.
1) Batı’nın tarih yazdığı büyük parantez kapanıyor,
yeni bir dünyanın eşiğindeyiz.
2) Aydınlanma, emredici modernleşme ile beraber
ulus devlet de çökmüş durumda.
3) Bölgenin bütün halkları bir araya gelip ortak
yaşama arzusu ve modeli geliştirme becerisini
göstermezlerse küresel güçlerin hegemonyası altında zillet
içinde yaşayacak, üstelik sürekli olarak birbirlerinin kanını
akıtacaklardır.
4) Yeni dünyayı ulus devlet çıkarını veya tarihi mirası
esas alan Neo-emperyalizmi (Emevi, Abbasi, Safevi,
Osmanlı) üzerinden kuramayız.
5) Sünnilik, Şiilik, Vehhabilik, Selefilik bölge
halklarının tek başlarına birleştirici kubbesi olamazlar; her
bir mezhep kendi tabii alanında varolmaya razı olmalıdır.
6) Irk, etnisite, ulus, bölge temelinde yeni yapılar
eskinin tekrarıdır. Hiçbir milliyetçilik diğerinden daha
masum, iyi veya olumlu değildir.
7) İslam’ın üst referans olduğu bölgede bütün
gayrimüslimler yeni siyasi birliğin ortakları olarak
yerlerini almalıdırlar.
Dağdan inişlerin biçimini, yeni anayasanın içeriğini
daha hararetli tartıştığımız günlerde herkes kendi zaferine
çekiliyordu ister istemez. Dağdakileri temsil edenler, barış
sürecini tek başlarına tesis etmişler gibi, sıra devlette
diyorlardır. Hükümeti temsil edenler ise bugünlere
gelinceye dek devlet geleneğinde hakkaniyetli bir
uygulamayla karşılaşmamış ve hep mağdur edilmiş
kesimlere dahi umut aşılamanın keyfindeydi.
23
Velhasıl, zafer burada kendi iktidarını kurmak değil,
ötekini ele geçirmek, alt etmek, ona diz çöktürmek değil;
barışın ruhunu hep birlikte diriltmektir. Ergenekoncuların
saflarını barış karşıtı olarak belirlemeleri nedeniyle sürece
destek vermeliyiz…
Ancak ülkemizin bölünmesine, emperyalist planı olan
Kürdistan bölgelerinde PKK Cumhuriyeti kurulmasına da
karşı çıkmalıyız.
Hizmet’e karşı yürütülen paralel devlet hikayesi
aslında tilkinin bir “Haçsız Haçlı Savaşı” olabilir. Zira bu
yöntem CIA ve MOSSAD’ın yıllardır Jakop’un kullandığı
bir tilki hikayesidir. Süfyanizm Oligarşisi ve global İslam
düşmanları Hizmet’e savaş ilan etti, PKK teröristleri ve
Ergenekon ile ittifak yapıldığı artık gizlenmiyor. Bundan
sonra tilkinin gayesi paralel bahanesi ile kamuoyu
oyalanırken ve aldatılmış iken belirlenen Büyük
Kürdistan haritasında Türkiye ayağını MİT ile ülkemizden
ustalıkla kotarmaktır. CIA ve MOSSAD, Kürdistan’ın
Suriye ve Irak ayağını MİT ile beraber kurdu, kopardı, sıra
büyük hırsızlığa geldi. KCK, dört ülkede kurgulanan üst
yapının adıdır.
Anlaşılması kolay olsun diye bunu bir hikâye ile anlatalım
isterseniz. Köyün birisinde sığırcılık yapan zalim, ceberut,
ama güçlü bir aile varmış. Bunlar çalışmadan yemeyi,
başkasının malına-mülküne el koymayı, kafasına eseni
dövmeyi, istediği kimsenin bağına-bostanına girmeyi iş
edinmişler. Bunların dedeleri de böyle imiş zaten. Köyde
ilk yer edinmeleri de birilerinin canını alıp malına el
koyarak olmuş. Bunlar gider başkalarının bağını,
bostanını talan eder, harmanlarını yağmalar emeksiz,
çabasız, ama refah içinde yaşarlarmış. Üstelik bir de
malını yağmaladıkları kimseleri “hırsız”, canını aldıkları
24
insanları “katil” ilan ederlermiş. Bu yağmacı, kan dökücü
ailenin geçmişi herkes tarafından bilinirmiş ve bunlardan
çekinilirmiş. Hırsızlık ve kan dökme konusunda şöhretleri
pek fazla artınca bu aile oturmuş düşünmüş ve daha yeni,
ince teknikler geliştirmeye karar vermişler. İçlerinden
birisi daha kolay hırsızlık yapmanın, ev basmanın, bağbahçe talan etmenin gelişmiş bir yönetimini bulduğunu
söylemiş talancı ve yalancı aileye. Bütün ailenin dikkati o
tarafa yönelmiş. Aklı veren bu ailenin içine yerleşen ve
onlardan gibi görünen, ama onlar üzerinden kendi
hedeflerini gerçekleştiren, sinsi Jakop’muş.
Jakop aile toplantısında yeni projesini anlatmaya
başlamış: “Bakın dostlarım, kardeşlerim. Yeni planım çok
akıllıca ve risksiz. Üstelik bu planı devreye sokarsak kimse
bizi hırsız, arsız diye adlandıramayacak. Biz “mağdur”
olarak bu ahmakların bağına, bostanına gireceğiz.
Göstere göstere gireceğiz ve kimsenin gıkı bile
çıkmayacak. Kimse bize bir şey demeye cesaret
edemeyecek” demiş.
Nasıl olacak bu Jakop demişler?
Jakop: “önce geceden bizim tavuklardan bir kaçını
boğazlayacak ve bizim bahçenin-bostanın farklı yerlerine
serpiştireceğiz. Sabah kalktığımızda boğazlanmış, telef
edilmiş tavuklarımızı vaveyla ile bütün köye duyuracağız.
“Bir tilki girmiş ve bizim tavuklarımızı telef etmiş, bu
kabul edilemez bir şeydir. Biz bu tilkiye haddini
bildireceğiz. Kimse bizim evimizde bizim tavuklarımızı
böyle heder edemez! Tilkiye ve onu koruyanlara karşı
savaş ilan ediyoruz! Ya bizimlesiniz, ya tilkilerle!” diye
deklare edecek ve bütün köylüye korku salacağız. Sonrada
kimin evine-bostanına girmek istiyorsak tilki sizin evde
25
saklanıyormuş! Öyle bilgi aldık. “Ya tilkiyi ver bize, veya
biz ne yapacağımızı biliriz!” diyerek evlere, bostanlara
dalacağız. Böylece hırsızlık ve talan için değil, tilkiyi
bulmak, adaleti sağlamak için girmiş olacağız” demiş.
Jakop’un teklifi herkese çok cazip gelmiş ve bunu hemen
uygulamaya karar vermişler.
Bir gece planı uygulamaya koymuşlar 3-5 tane tavuğu
boğazlayıp, yaralayıp evlerinin farklı yerlerine atmışlar. O
esnada Jakop’un aklında yeni yıldırımlar çakmış, ailenin
büyüğüne: “efendim tavuklar bize yeterince güçlü gerekçe
de oluşturmayabilir; bir kaç koyun, hatta sığır da telef
edersek elimiz daha güçlü olur” demiş. Ailenin içinden bir
kaç kişi “olmaz öyle şey, tavuğu anladık tamam ama, bir
tilki koyunları, sığırları nasıl boğazlar, buna nasıl
inandırırız köylüyü” demişler. Diğerleri önemli değil
demişler, biz tilkinin sığırları da telef ettiğine inandırırız
köylüyü. Çok mantıklı olmasa da, gece 3-5 tavuğu, bir kaç
koyunu, bir kaç sığırı telef etmişler.
Bir sabah bütün köylü sığırcı ailesinin feryat figanı,
vaveylası ile uyanmış. Evde herkes dizlerini dövüyor,
kadınlar ağlaşıyor, erkekler tehditler savuruyor, intikam
yeminleri ediyormuş. Bütün köylü bu gürültüye dikkat
kesilmiş. Köylü olanları anlamaya çalışırken sığırcı ailesi:
“bizi can evimizden vurdular; bunu kim yaptı ise
göstereceğiz; intikamımız feci olacak! Caniler! hainler!
katiller! vs.” diye dövünüyor ve tehditler savuruyorlarmış.
Bunu yapanlar iğnenin deliğine dahi girse bulacağız,
cezasını mutlaka vereceğiz” diyorlarmış. Bu ailenin
şerrini, zarar verme kabiliyetini bilen, bunların yalakası
onursuz bazı aileler-kişiler hemen bunların yanında yer
almış ve: “evet sığırcı ailesine yapılanlar kabul edilemez!
26
Yapanlar bulunmalı ve cezalandırılmalıdır! Biz de
bunların yanındayız!” demişler.
Bunun üzerine sığırcı ailesi göz koyduğu stratejik noktada
evi olan bir aileyi sorumlu tutmaya başlamış. Delil, ispat
vs. beklemeden bu ailenin evine girmiş. Bunun gayet kolay
olduğunu ve kimsenin gıkını çıkaramadığını görmeleri,
dahası pek çok köylünün bunların mağduriyetini kabul
etmek zorunda kalması bunların çok hoşuna gitmiş.
Ailenin reisi Jakop’a “afferin lan Jakop, ne güzel
düşünmüssün!” diye iltifatta bulunmayı da ihmal etmemiş.
Bakmışlar bu iş tutuyor, ardından varlıklı, zengin bir
mahalleyi gözlerini kestirmişler. “Bu mahallede zenginlik
çok, insanları da güçsüz, ayrıca bunlarla bizim
husumetimiz de var. Katilleri arayacağız diye girelim
mahalleye ve talan edelim” demişler. Ardından aşağı
mahallenin zengin evlerine birer birer girmeye
başlamışlar. Bu evlere girerken “biz yeni saldırılardan
korkuyoruz, bu nedenle bizim yaptığımız önleyici
saldırıdır” demişler.
Böylece Jakop’un fikri ile pek çok mahalleyi, evi talan
etmişler. Tilki üzerinden talan işinin tadına varan sığırcı
ailesi “tilki görüldü”, “tilki burada olabilir”, “kokusu
geliyor”, “sesi duyuluyor” vs diyerek köydeki pek çok eve
izinsiz girmeye, ailelere baskı uygulamaya başlamış. Tilki
hikayesi üzerinden köyde terör estiriyor, dilediği gibi
hareket ediyor, istediklerinin başına bela oluyorlarmış.
Köyde tilki tehdidinin bertarafı adına toplantılar
yapılmaya, tedbirler geliştirilmeye başlanmış. Bütün köylü
artık tilki ile yatıp, tilki ile kalkıyormuş. Bu konuda
bilimsel toplantılar yapılır, kitaplar yazılır olmuş. Sığırcı
ailesi tilki malzemesini köpürte köpürte, gayet verimli
şekilde kullanmış. Nereye girmek istese “tilki burada
27
görüldü duyuldu” deyip o eve baskın düzenliyor, evde
talan yapıyormuş. Tilki sayesinde köyün kontrolünü eline
almış.
Erdoğan ve AKP, hikâyedeki sığırcı ailesidir ve tilkilerle
ortaktır. Hizmet ve cemaata ise kümese sokulmak istenen
mağdur tavuk rolü biçilmiştir. Sığırcı ailesi, tilkiler ve
sinsi Jakop’un hain planlarından dolayı Hizmet
mazlumdur, davacıdır, ama hırpalanmaktadır. Bir gün
toplum tilki, Jakop ve sığırcık ailesinin zalimliğini anlar
diye ummakta, herşeyden haberdar şaşkınları oynamakta,
dünkü kardeşlerinin mal, makam, kadın, para ve güç
karşısında dinlerini ve vatanlarını nasıl sattığına hayret
etmektedir. Sığrcı ailesi, Tilki ve sinsi Jakop bir defa
anlaştı mı terörist barış elçisi olur, barış sembolü
adanmışlar, muhabbet fedaileri terörist diye suçlanır.
Jakop’un fikrini hayata geçiren CIA ve MOSSAD, sığrcık
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hırsını kullanarak PKK’ya
Öcalan’ı da lider koydurarak Kürdistan’ı MİT’e
kurduruyor. Bu durumu başta güya muhafazakar AKP
değilde CHP olsa asla kabullenmiyecek toplum zokayı
yuttu. Hizmet’i paralel diye bahane eden AKP halkın
kafasını karıştırdı. Oysa çok uluslu firmalar çoktan
ülkemize girdi, kaynaklarımıza özelleştirmelerde el koydu,
bankalarımızı satın aldı, İstanbul Borsa’sında yabancı
neoliberal tilkiler ağırlığı üstünlüğü ele geçirdi. Dünya
üzerindeki hakimiyetini pekiştirmiş neoliberal işgalciler,
bazı stratejik-zengin bölgeleri yeni kolonial stratejilerle
kontrolü altına almıştır. Milletimiz, hızla Amerikanlaştığı
ve Batı kültürünün, tüketim ürünlerinin çılğını ve kölesi
olduğu halde özgürleştiğini sanmaktadır.
28
Global ve yerli tilkiler, paralel bahanesiyle rehavet
içindeki toplum ahlaki ve ekonomik çöküşe doğru hızla
yol alırken, Erdoğan sığırcı ailesi de bu arada malı
götürmektedir. Milton Friedman’ın kemikleri sızlasın,
neoliberal işgalcilerin 3. dünya ülkelerini nasıl
soyacağının sosyolojik teorisini o yazdı. Neoliberal
tilkiler, 10 yıl social inclusion, yani sosyal yakınlaşma,
toplumla bütünleşme, güvenini kazanma istedi, harfiyen
ülkemizde Erdoğan ile uyguladılar. Şimdi sıra bir Fransız
modeli olan social exclusion’a, yani ötekileştirme, içe
kapatma, sömürme ve büyük soyguna geldi. Soygun
sonrası ekonomik kriz ve büyük tufandır, sosyal adalet,
hukuk ve insanlık tüketildiği için devlet çökecek ve
yeniden kurulacaktır.
PKK Cumhuriyeti, CIA, MOSSAD ve BND tarafından
adım adım kurdurulurken, Sığırcı ailesi ise ülkemizden 8
ülkeye kaçırdığı servetle kaçacaktır. Kısacası tilki bahane
soygun şahane diye gerideki koyunlara gülecektir. Büyük
soygunun adı, 4 ülkede kurulan PKK Cumhuriyeti’dir.
Faruk Arslan
Kitchener, Kanada
08 Haziran 2014
29
Giriş
PKK Cumhuriyeti
Komünistlikten Zerdüştlüğe devşirilen PKK'da
Abdullah Öcalan'a biçilen yeni rol, dört ülkede
kurdurulacak Büyük Kürdistan veya PKK
Cumhuriyet’inde Ahura Mazda Paşa olmasıdır. İsrail’in
Mavi Marmara rezaleti nedeniyle ABD Başkanı
Obama’nın zoruyla İsrail Başbakanı Netanyahu’nun
zoraki özür dilemesi, Suriye ve İran’ı kapsayan yeni
operasyonda İsrail, Türkiye ve Ürdün’e biçilen yeni
rollerden kaynaklanıyor. 28 Şubat sürecindeki eski gücüne
kavuşmak isteyen İsrail, Kürt sorununda PKK’nın silahlı
terör örgütünden siyasi yapıya dönüştürülmesine gizli
destek veriyor. Suriye, İran, Irak ve Türkiye’den
kopartılacak Kürt bölgesinde Mandela olacağı vaadine
kanan Öcalan, Türk toplumunda yerleşik barış umudunu
kullanıyor.
4. Zerdüştlüğe MİT'in katkılarıyla soyundurulan
“Atakürt” Apo, PKK'yı Filistin Kurtuluş Örgütü kisvesine
sokarken, Kürt sorununu da Filistinleştiriyor. Güya
Abdullah Öcalan, 2. Barış Müzakere Açılımı sürecinde
‘stratejik hedef’ olarak bölge ekseninde ‘Türkiye-Kürtler
beraberliği’ni belirledi! Bunun için de bir ‘yol haritası’
çizdi. Bu ‘yol haritası’na göre ‘çatışmasızlık ilanı’ ve buna
bağlı ve bazı adımlara paralel olarak silahlı PKK
unsurlarının ‘sınır dışına çıkması’nı ilan etti.
30
Kandil-Avrupa yani PKK, Öcalan’ın bu çağrısına
uymadı. Yaşlı, kadın ve çocukları taşırken, 6500 yeni genç
Kürt militan adayını da dağa çıkardı. KCK Lideri Cemil
Bayık, PKK’nın sözünde durmaması konusunda 2013’un
bahar, yaz ve sonbaharında epey pişkin açıklamalar yaptı.
Öcalan, bu devrede kardeşi Mehmet Öcalan vasıtasıyla
talimatlar yağdırdı ve süreci çok ustaca yöneterek
istediğini kopartana kadar silahı aslında hiç
bırakmayacakları şantajı yaptı. Hemde devlet izniyle bunu
yaparken, Cemil Bayık kötü polis rolündeydi. Ateşkese
devam ama çekilmiyoruz bazında açıklamalardı bunlar.
Israrla saklanan gerçekler, silah gölgesinde yaşamın ve
PKK’nın otoriter baskısının sürdüğüdür.
Oysa Narşist, megololan kişiliği kasten sızdırılan
İmralı zabıtları ile ortaya çıkan MazdAPO, Alman
Gestapo’sundan beter bir zulmü Kürt halkına CIA,
MOSSAD ve BND’nin hazırladığı strateji gereği sunabilir:
Din değiştirme… PKK’lılar Apo ne seçerse doğrudur
görüşündedir. BDP Milletvekili Ayten Tuğluk’un
Öcalan’ın ‘bin yıldır müslüman kardeşiyiz’ söylemini
tersinden okuyup, ‘PKK laikliğin teminatıdır’ demesi,
büyük oyunun farkında olduğunu simgeliyor.
Zerdüşt dininin kurucusu olan üç aydın vardır. Birinci
Zerdüşt yaklaşık olarak MÖ üç bin yıllarında yaşayan
Mahabat, ikinci Zerdüşt yaklaşık olarak MÖ iki bin kırk
yıllarında yaşayan Haşeng (bunun Hz. İbrahim de olduğu
söyleniyor), üçüncü Zerdüşt ise MÖ altı yüzlerde yaşayan
Zerdüşt’ün kendisidir. Üçüncü Zerdüşt’ün bir bilgedir
ve Zerdüştlük onun tarafından sistemleştirilip
yaygınlaştırıldı. Büyük antik çağ filozofu Eflatun’un
(Platon) kendisini Zerdüşt’ün öğrencisi olarak tanımlar.
MİT’in teşvikiyle Öcalan, manevi, ruhani liderliğe kendini
kaptırmış durumda.
31
Çünkü Doğu İran’da yaşamış olan Zerdüşt, esasında
ilk sosyalist reformcuydu. Onun mesajı, daha önceki dini
tecrübeye birçok yönden muhalefetti; çünkü o bir
monoteist idi. Bu dinde Ahura Mazda, Yüce Rabb’dir ve
bütün zıtlıkların yaratıcısıdır. Zerdüşt, her şeyin yaratıcısı
olan, insanlara iyilik yapan tek bir Tanrı’nın, Ahura
Mazda’nın (Hürmüz’ün) peygamberidir. Rivayete göre
kitap kendisine, Yüce Tanrı Ahura Mazda tarafından vahiy
edilmiş ve o da dini yaymak için halka vaazlarda
bulunmuştur. Zerdüşt belki de peygamberdi; daha önceki
dini arıtıp temizlemiş, İran çok-tanrıcılığını, tek-tanrıcılığa
doğru yöneltmiş ve çok yüksek bir ahlâkın kurallarını
koymuştur. Kitap, peygamberlik, ahiret inancı ve
tektanrıcılık görüşleriyle Zerdüştlük’ün, ilâhî bir dinin
temel vasıflarını üzerinde taşıdığı kabul edilir.
Zerdüşt’ün kurduğu dinin adına Mazdeizm
deniliyor. Zerdüşt, Mazdeizm’le tek tanrılığa yönelirken,
egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrılığı aşıyor ve
tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle
birleştiren bir güce dönüştürüyor. Soran, sorgulayan
tanrının kötülükleri affetmeyeceğine inanıyor, bu nedenle
kötülüklere karşı savaşımını bir tanrı emri olarak öne
sürüyor. Zerdüşt’ün güçlü bir filozof ve düşünce adamı
olduğu, doğa, toplum ve insan gerçeğine ilişkin bilimsel
perspektifler getirdiği, örneğin Antikçağ Yunan
filozoflarının hareket noktasının, Zerdüşt inanışının
geliştirdiği kavramlara dayandığı ısrarlı bir şekilde
vurgulanıyor.
‘Tarihte Zerdüştlük, ilk defa insan iradesine özgürlük
tanıyan ve iradeye önem atfeden bir düşünüş olur. Burada
özgür irade, felsefenin başlangıcı ve dinin kul anlayışının
reddi olmaktadır. İlk felsefenin (Hint, Çin, Batı felsefesi)
Zerdüşt’ten dünyaya yayıldığını belirtmek abartı olmaz.
Bu yönüyle gerek felsefede, gerekse inanç boyutunda çok
32
özel bir yere sahiptir.’ Öcalan'ın çoğunluğu Müslüman
olan Kürtleri İslam'dan uzaklaştırma projesi aynı zamanda
Türklerle en güçlü ortak paydanın yok edilmesi anlamı
taşıyor. Birey özgürlüğünü firavunlaştıran bu anlayış
oldukca laik, Batı Liberalizmine uygun ve sosyalist
dinsizliğe de kapı açıyor. Peygamber Efendimizin de işaret
ettiği gibi; ahir zamanın alameti olan Fırat’la Nil arasında
kan ve gözyaşının akabileceği dönemlere doğru hızla
gidiyoruz.
Barış müzakereleri adı altında başlayan yeni
dönem böl–parçala- yut diyen zihniyeti şimdilerde
ise çarpıştır-yücelt-kandır-yut dönemine dönüştürdü. PKK
ile Fethullah Gülen Hocaefendi ve onu seven camiası
çarpıştırıldı, MazAPO yeteri kadar da firavunlaştırıldı ve
yüceltildi. Hocaefendi’nin açılımdan önce yaptığı müthiş
öngörülü sulh çıkışı olmasaydı, barışı isteyemeyenler
olarak camia günah keçisi yapılacaktı. MİT, 30 yıldır
kucağında olan Öcalan’ı bir anlamda bu müzakerelerle
adeta yeniden küllerden doğan bir lider olarak destekliyor
ve onun statü kazanmasında ona yardımcı oluyor. MİT bu
manevralarla yeniden Öcalan’ın örgüt üzerindeki
etkinliğini artırıp, onu tekrar merkeze yani örgütün
yönetiminde tümüyle söz sahibi olacak bir hale getirmeyi
amaçlıyor. Böylece PKK’yı aklınca çok başlı sisteme
girmesinin yerine, tek başlıya çevirip, müzakerelerde
muhatabının kim olduğunu da netleştirmiş olmayı arzu
ediyor.
Oysa PKK, birbiri içine geçmiş dış ülkelerin istihbarat
örgütleri tarafından kullanılan bir terör oyuncağına
çevrildi. Hiçbiri sorunun çözümünü istemiyor. Yolda bir
milyar doları aşkın haraç toplayan ve uyuşturucu,
kaçakçılık geliri olan PKK’nın lordları asla çözümden
yana değil. Osman Öcalan’ın sivil dünyaya atılması ve
yaptığı işi batırması kötü örnek oldu. Kandil patronları
33
normal hayata dönerse koca hiçler olmaktan çekiniyor.
Son kozlarını oynuyorlar. 2009’dan beri terör
saldırılarının azması ve şehit sayısının artması, ülkemizi
2013’de yeniden yol ayrımına getirdi. Terörü
sonlandırmak için iki çarenin var olduğu zannedilir: Şiddet
kullanarak başını ezmek, köklerini kurutmak veya
karşılıklı tavizler vermek, barışçıl yöntemle kanı
durdurmak, orta yolu bulmak...
Aslında her zaman bir üçüncü yol daha vardır.
Türkiye’de ve gurbetteki Türkiyelilerin dilinde, kalbinde,
gönlünde aynı özlem hissediliyor: Yeter artık, sabır taşı
kırıldı; ne olacak bu PKK’nın hali! PKK sorunu
Türkiye’yi bölmeye doğru koşuyordu. 2014 veya 2015’e
kadar ülkemiz bölünmeden dayanırsa, bölgesel güç olacak
ülkemizi bu tarihten sonra ne İsrail, ne Almanya ne ABD
bölebilirdi. Ameller niyetlere göredir. Niyetler karanlıksa
aydınlık yola çıkılması güçtür. İçte ve dışta bazı hain
odaklar ve güçler PKK’yı bitirmemek için direniyorlar.
Kürtler elinden silahı bırakırsa pazarlık güçlerini
kaybedermiş... Verdikleri şeytani akıl buydu!
Oysa gelinen nokta tam tersine doğru işliyordu. PKK
şiddette ısrar ettikçe Kürtler, elde ettiği kazanımları
kaybetme riski taşıyordu. Bölgede AK Parti'nin
demokratik reformları hep PKK'nın başarısı olarak lanse
edildi, ediliyor. Tarihimiz boyunca, hiç bir isyancı hayal
ettiklerini elde edememiştir, hep aksiyle tokat yemiştir.
Kabakçı Mustafa’dan Şeyh Bedreddin’e Patrona Halil’den
Şah kulu isyanına kadar ayaklanmalara kısaca bir göz
atınız. Şah kulu’nu bizzat öldürtenin, isyan emrini veren
Şah İsmail olduğunu göreceksiniz. PKK isyanı da bir
savaş değildir, ayaklanmadır ve isyancıların iki dünyada
da yatacak yeri yoktur. Oyuncağı kuranlar oyuncaktan
bıkınca oyuncağı parçalar, çöpe atar. PKK pimi çekilmiş
34
serseri bir bomba, mayındır. Kendisini gümletmesine az
kaldı!
Ortada yakın geçmişte Sri Lanka’da yaşanan Tamil
Kaplanları örneği bulunuyor. 30 yıl süren ayrılıkçı terörün
ardından Norveç’in devreye girmesiyle Sri Lanka
hükümeti 2006 yılından itibaren ateşkes ilan etti ve
silahların bırakılması ile ilgili barış görüşmeleri taraflar
arasında Cenevre’de yapıldı.
Sonuçta, Tamil Kaplanlarının asla silah bırakmaya
niyeti olmadığı üç yıl sonra başlayan terör olayları ile
anlaşıldı. Tıkanan görüşmelerin peşi sıra Sri Lanka
hükümeti ordusunu Tamil Kaplanlarının bölgesine sürdü.
Sonuç 20 binden fazla ölüydü, milyonlarca Tamil ise yurt
dışına kaçtı. Bugün Batı ülkeleri ve Hindistan’da 6 milyon
Tamil ilticacı konumunda. Tamillerin lideri Vellupillai
Prabhakaran dahil örgütün tüm elebaşları öldürüldü ve
örgüt ülke içinde bitirildi. Kanada’da 300 bin Sri Lankalı
var, çoğu Tamil. Burada barış içinde birbirlerini
öldürmeden yaşıyorlar. Colombo hükümetinin 2009 ve
2010 katliamlarına BM dâhil tüm dünyanın sessiz
kaldığını PKK’lıların dikkatine arz ederim. Silah
bırakmayan terör örgütü masum değildir.
ABD ve AB ülkelerinin acizlikten Suriye’deki
katliamlara müdahale edemediğini Barak Obama’nın
ikinci defa seçilmesinin ardından Suriye ile savaş işini
tamamen Türk ordusuna ve özel harp birimlerine Katar ve
Suudi Arabistan’ın finansmanıyla havale ettiğini
unutmayalım. Ve bu plan Rusya’nın başarılı girişimleri ile
çöktü. Geride ikiyüz bin müslüman ölü, bir o kadar yaralı
ve iki milyona yakın Suriyeli mülteci sorunu bıraktı. Dış
konjonktürün ekonomik krizlere kitlendiği bir dönemde,
kimse PKK’yı dinlemezdi. Türk ordusu ve polisinin
ortaklaşa büyük ve gerçekçi bir operasyon düzenlenmesi
halinde rahatlıkla yok edilebileceği beş bin PKK
35
militanına dünya kamuoyunda hiç kimse yas tutmayacaktı.
PKK, eğer ‘KCK ile dağdan şehre indik, şehirleri yakarız’
diyorsa, şehirlerdeki bin beşyüz kişilik yapılanmalarının
tüm isim ve adreslerinin emniyet güçlerinin elinde
bulunduğunu unutuyorlardı. Bol katliamlı politikalara yol
yaparak Ankara hükümetini yanlış yapmaya zorlamakla
Kürt hakları savunulamazdı!
AK Parti’nin yürüttüğü ilk Kürt açılım paketini PKK
militanları ve BDP, Ergenekon ile dirsek temasında
baltaladı ve ellerine koca bir hiç geçti! Kürtlerin ülke
nüfusunun yüzde 20’si olduğunu varsaysak bile yüzde beş
oy alan BDP’nin Kürtlerin tamamını temsil etmediği açık.
BDP’nin PKK’nın borazanı, sözcüsü olduğu ise bariz
belli, hatta belgeli ve partilerini kapatacak kadar da aşikâr.
O halde horozlanmaları nafile çaba! Kürtlerin üçte
ikisi AK Parti’ye oy verdiğine göre pazarlık güçleri zayıf.
Kürtlerin hakları bugün çiğnenmiyor, tersine pek
popülerler, son yıllarda yayınevleri habire Kürtlerle ilgili
kitap basıyor. Ülkemizdeki Lazlar ve Çerkezler Kürtlere
tanınan hakları kıskanmaya başladı. O halde PKK kime
güveniyor? Elbette, 1998’den beri PKK’yı taşeron örgüt
olarak kullanan ve denetimine alan MOSSAD’a bel
bağlıyorlar. Oysa Ankara hükümetinin İsrail ile ilişkileri
limoni ve eskisi gibi Genelkurmay’da odaları, MİT’de
eğitmenleri yok. Ülkemizin her tarafını dev kulaklarıyla
dinleseler de, etkili olamıyorlar. Ancak yüzlerce ajanları
bölgede cirit atıyor. PKK’yı cesaretlendiriyor, organize
ediyorlar.
Bu zamana kadar Ergenekoncu askerler, MOSSAD ile
PKK işbirliği olmasaydı, çoktan terörün kökleri
kurutulmuştu. PKK, 1980 ile 1987 arasında Diyarbakır
Cezaevinde yapılan işkencelerle zorla doğurtuldu. Kasıt
vardı. Daha sonra PKK’yı kullanmayan istihbarat örgütü
kalmadı, ‘Yedi Kocalı Hürmüz’e döndü. Devletin karanlık
36
yüzü elini uyuşturucudan, insan kaçakçılığından, silah
ticaretinden çekmeden PKK veya Kürt sorunu bitirilemez.
Birbirinden beslenen vampirleri mağaralarından
çıkartmayacak hamleleri yapmanın zamanı geldi.
Hakkâri’de Kavaklı mevkiinde ve Kazan Vadisi’nde 16
tane PKK kampı olduğunu 2011’de ilk yazdığımda önce
bana kimse inanmak istemedi (1).
Emniyet istihbaratı raporlarına dayanarak bunu
yazmıştım. Bu kampların bazıları eskiden beri bizim
askeri birliklerimize 3-5 km mesafedeydi. Kimse kimseye
güvenmiyordu. Polis timleri bu kampları 2011’in yaz ve
sonbaharında dağıtmaya başlayınca bölgede Ergenekoncu
askerler ile PKK arasındaki derin ilişki su yüzüne çıktı. Bu
nedenle, halkın korkusu bitirilip, belirsizlik devletine
güvene dönüşmeden açılım ve yatırım paketleri abesle
iştigaldir, yılan hikâyesidir...
O halde üçüncü yoldan başka mantıklı seçenek
kalmıyor. Bölgeye gelecek beş bin kişilik özel eğitimli
polis timlerinin aynı personeli, 2 yıl değil 10 yıl orada
kalacak ve halk ile iç içe, kardeşçe yaşayacaktır.
Öldürmeye değil yaşatmak için gelecekler. Bu sefer, 1993
ile 1996 periyodunda ‘bin operasyonla on bin kişiyi faili
meçhul cinayet’ ile yok eden Ergenekon’un silahlı örgütü
JİTEM yok! Ergenekon’un karanlık general ve subayları
hapiste yargılanıyor. İsrail ülkemize batamıyor! ABD, Irak
ve Afganistan’da çuvallamış, yeni maceradan uzak
duruyor. Ekonomik krizlerle boğuşanlar, ekonomik
patlama yapan ülkemizin dinamizmini pörsümüş PKK ile
durduramaz...
Bundan sonra, halkın dinine, inancına, gelenek ve
göreneklerine saygılı, devletin gülen yüzünü gösteren bir
1
Arslan, Faruk. Ejder ve Baron’un Hakkâri oyunu! Canadatürk gazetesi.
01.07.2011.
37
polis kuvveti görev başında olmaya başladı. AK Parti’nin
camiaya bağlı diye 2013 yazında 700 polisi doğuya
sürmesi aslında kaderin bir cilvesi oldu. Kandil Dağında
göstermelik şovlara da ihtiyaç kalmadı, zira yalandan dağ
taş dövmekle, 18 yaşında dağa zorla çıkartılmış fidanları
öldürmekle terör sona ermiyor. Vatandaşı yaşatırsan,
devlet bölünmeden yaşar!
En can alıcı makalemi 12 Haziran 2011 genel
seçimden hemen önce yazdım. Hakkâri ve Diyarbakır’dan
seçim öncesi ulaşan bilgiler hoş değildi. Global
Ergenekon’un Suriye’de başlattığı Baas rejimini devirme
hamlesine ve Hakkâri’de oynanan eşgüdümlü büyük
oyuna daha fazla sessiz kalamayız. Çünkü düğmeye aynı
merkezden basıldı. Ergenekon’un baronu ve ejderi, global
Ergenekon’dan aldıkları cesaretle ‘Kürt kozunu’ sahneye
koydular. Kandil ve İmralı’nın emirlerini CIA ve
MOSSAD’dan aldığı talimatlarla yerine getiren
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve BDP, “sürgünde
Kürdistan parlamentosu” veya Türkiye’de KCK ile ‘gölge
Kürdistan’ devleti kurmaya hazırlanıyordu. Mesele Kürt
sorununu çözmek değil, çözdürmemekti...
Bu noktaya nasıl ve neden geldik? 10. Ergenekon
dalgasında mason localarına ulaşılması, global
Ergenekon’u rahatsız etti. İstanbul baronları ve medya
ayaklarına dokunulmaması için hükümetle pazarlığa
giriştiler. Başarılı oldular, Ergenekon soruşturması sadece
ordudaki ayaklara yönelirken, işi maliyeleştirenleri bilerek
ıskaladı. Medyanın propaganda ayağında tutuklananlar
devede kulaktı. Seçimde zoraki seçtirilen Silivri ve PKK
adaylarının oluşturacağı keşmekeş, seçim sonuçlarına
gölge düşürmek için “Baron” ve “Ejder” ikilisinin dünya
çapında Ergenekon’dan aldığı onayla tasarlandı. Aslında
onları kendilerine dokunulmaması ve ihalelerden daha
fazla pay kapmak amacıyla hükümete şantaj için
38
kullanıyorlardı. Servetlerine servet katmayı
sürdürmelerinden rahatsız değilim ama Hakkâri’de
oynadıkları oyunu artık deşifre etmek zorundayım.
MHP liderinin başdanışmanlığına getirilmiş, “Silivri
milletvekili” emekli korgeneral Engin Alan, MHP’nin
imajını tek başına çizmeye yetiyordu. Ergenekon ve
Balyoz davalarında aldığı müebbet cezalar haklı olduğumu
gösterdi. Alan analizimden dolayı milliyetçi çevreden
epey eposta almıştım. Elimde Alan’la ilgili neler olduğunu
merak ediyorlardı. Sahte ülkücü olduğunu belirtmem
kanlarına dokunmuştu. Öyleydi ama! 2023 yazarı, Avukat
Tolga Akalın, Türk Özel Kuvvetleri’nin efsane komutanı
Alan’ın MHP’ye Allah’ın emaneti olduğu iddiasındaydı.
Yazısındaki şu ifadeler dikkatimi çekti: “Ülkü ocaklarının
yaptığı tavsiye neticesinde Harp okuluna girmiş ve 1980
ihtilali akabinde ülkücü olması hasebiyle 35 gün
cezaevinde işkence görerekyatmıştır.”
12 Eylül darbesi günü tüm MHP il başkanları ve ülkü
ocakları liderleri gözaltına alındılar ve yıllarca işkence
gördüler. Bunlardan 35 tanesi ertesi gün, 13 Eylül 1980’de
serbest bırakıldı. Bu sansasyon bilgiyi benimle Ekim
1998’de Kazakistan’ın Türkistan kentinde sabaha kadar
süren sohbetimizde paylaşan MHP’nin 12 Eylül öncesi üç
siyasi eğitmeninden biri olan Namık Kemal Zeybek’ti. Bu
bilgiyi daha sonra rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na teyit
ettirmiştim. Zeybek, daha sonra Demokrat Parti lideri
oldu, yürütemedi ve siyasi sahneden çekildi. Çıksın
konuşsun. Gladyo’nun Özel Harp subaylarını sivil
görüntüde çaktırmadan nasıl kendi aralarına soktuğunu ve
il başkanlıklarını ele geçirdiğini anlatsın. Taha Akyol ve
Mümtaz’er Türköne de bildiklerini anlatmalı. O günlerde
MHP’nin diğer iki siyasi eğitmeni onlardı. Hapiste
aralarında neler konuştuklarını dile getirsinler. Rahmetli
Alparslan Türkeş’in yorumunu artık gizlemesinler. Çünkü
39
serbest bırakılan o 35 kişinin hepsi MİT mensubu Özel
Harpçi idi. MHP’yi geçmişte ele geçiren Gladyo
mensupları, bugün rahat duruyor mu sanıyorsunuz? MHP
ve BBP, İslam ve Türk sentezinden uzaklaştırılıyor, kuru
kafatasçı ulusalcı bir Türkçülükle bağnazlaştırılıyordu.
İttihat ve Terakki Partisi’ne Fransız masonlarının yüzyıl
önce uygulattığı aşırı milliyetçilik virüsü nüksetmişti. Bu
oyunu ülkücüler bozmalıydı...
Alan’ı Bakü’de askeri ateşi olduğu 1992 yılından beri
yakından tanıyordum. 1994 ve 1995’de Azeri lider Haydar
Aliyev’e karşı düzenlediği başarısız suikast ve darbe
girişimleri ile ülkemizi rezil etmiş ve ülkeyi CIA ve
Amerikan politikaları üstünlüğüne bilerek veya
bilemeyerek bıraktırmıştı. Başarısızlığa mahkûm suikast
ve darbe teşebbüslerini oysa CIA elemanlarıyla ortak ve
direkt Pentagon’dan gelen talimatlarıyla yapmıştı. Eski
Genelkurmay başkanı Doğan Güreş tarafından Özel Harp
biriminin Özel Hareketler Komutanlığı’na çevrilmesinin
ardından başına 1995’de Alan’ın getirilmesine hiç
şaşırmamıştım. Başarısızlığı mı yoksa ABD tarafından
başarısı mı (!) ödüllendirilmişti. Alan’ın kariyeri 1999’da
PKK elebaşçısı Öcalan’ı Kenya’dan paket teslim
getirilmesi ile düzeltildi. Oysa daha sonra o uçağın içinde
olmadığı ortaya çıktı. Gazeteci Şamil Tayyar net
belgelerle açıkladı. Bir balon daha söndü. Zaten ortada
Gladyo’nun paket teslimi vardı. ‘Kahraman’ denilen Alan,
aslında hep CIA ile dirsek temasında çalıştı. PKK’ya
destek veren JİTEM birimine yıllarca özel eğitimli subay
vermiş bir Özel Harpçi idi. Faili meçhulleri çok iyi bilirdi.
Azerbaycan’da görev yaptığı 1990’lı yılların başlarında
eski Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’e karşı
organize edilen başarısız darbe ve suikast girişimleri
ülkemize pahalıya patlamış ve Aliyev uzun süre ülkemizle
ilişkileri askıya almıştı.
40
Bunlar aslında Gladyo ve CIA planlaması olan
‘çakma’ girişimlerdi. Alan, başarısızlığa mahkûm
darbeleri bilen az sayıda üst düzey yöneticiden biriydi.
Başbakanlık örtülü ödeneğinden finanse ettiği darbe
fiyaskolarını kimseye izah edemezdi. Türkiye’nin
mükemmel imajını bir hamlede yıktı. Türkleri sokağa
çıkamaz hale getirdi. ABD’nin imajını parlattı, Türkiye’yi
batırdı. MHP, yanlış bir ata oynuyordu ama MHP lideri
esir veya rehin olduğu için yanlış yaptığını itiraf
edemezdi. Hakkâri için 2006’da alınan küresel Ergenekon
kararı, 12 Eylül referandumu ve 12 Haziran 2011
seçiminde başarı ile uygulandı. Hakkâri’de yaşayan her
vatandaşımızın evinden baskıyla, zorbalıkla, şantajla dağa,
PKK’ya en az bir adam kaçırma projesi, bölgedeki
Ergenekoncu komutanların göz yumması ile
gerçekleştirildi.
2008 yılına kadar PKK’ya Hakkâri’den katılan insan
sayısı yılda elli iken, son beş yılda bu rakam yılda beş
yüze çıkartıldı. Bu ilimizden dağda iki bini aşkın militan
grubu oluşturuldu. Kimse inkâr etmesin, elimde sağlam bir
istihbarat raporu vardı. Karakol baskınları ile hükümet
küçük düşürüldü. Halk korkutuldu. Silah zoruyla yapılan
seçimde BDP, Hakkâri’de tamamı, 36 bağımsız adayını
seçtirdi. Böylece planın ilk aşaması olan “kurtarılmış”
Hakkâri kotarıldı. Bundan sonra Şırnak ve Cizre başta
olmak üzere başka iller Türkiye’den kopartılacak ve dört
yıl içinde bölge halkının tüm oyu sadece PKK’nın
gösterdiği aday veya partiye kaydırılacaktı. Bunun adı
demokrasi değildir, diktatörlük, despotluktur. Hükümet
acilen Yüksekova’ya il statüsü vererek emniyet güçleri
kadrolarını burada artırmalıydı veya bölgeye özel eğitimli
tim birimleri kaydırılmalıydı.
Her yıl 1-15 Kasım aralığında Kandil merkez olmak
üzere yurtdışı kamplara kış üslenmesine çekilen örgüt bu
41
kez intikam eylemleri için Hakkâri ve Şırnak kırsalında
yüzlerce militan tutuyordu. Kavaklı ve Kazan
operasyonları ile büyük darbe yiyen örgüt, hem güç
kaybetmediğini göstermek hem de intikam operasyonları
için hazırlanıyordu. 250'ye yakın PKK'lı sürekli
Hakkâri'deydi. Sadece üst düzey yöneticiler Kandil'e
çekiliyordu. Hakkâri'nin civar bölgelerinde ise 700 PKK'lı
vardı. Telsiz trafiğinden edinilen bilgilere göre bazı
militanlar ise şehirlere sık sık iniyordu. Hakkâri civarında
yerleşilen yerler ise şunlardı: Çobandağı, Çaltepe, Han
Yaylası, Alandüz Tepeleri, Faraşin Yaylaları, Dağlıca,
Onbaşılar, Eski Çanaklı ve Kavaklı. Coğrafi yapıyı
avantaj olarak kullanan PKK'lılar mağaralarda saklanarak
kışı geçiriyorlardı. Ağır koşullar nedeniyle kırsalda eylem
yapamayan örgüt, şehre inmenin yollarını arıyordu.
Yine başkente akan bilgilere göre Diyarbakır
kırsalındaki Şenyayla bölgesi de sınır dışına çıkmayan
PKK'lıların üslendiği yerlerdendi. Tunceli'de de benzer
tablo mevcuttu. Daha önce de yazdım: Derdi, Kürtler'in
hakları, yaşam standartları olmayan, yabancı istihbarat
örgütlerinin elinde oyuncak olmuş bir örgüt yönetimi
vardı. Kendisi hiç çatışmaya girmediği halde başkalarının
ölüm fermanını imzalayan bu kişiler ısrarla kan dökülsün
istiyorlardı. O yüzden barışı tesis edebilmek için savaşmak
zorundasınız. Kürtler'i ezenleri ezmezseniz Kürtler'i
kazanmanız mümkün değil. Bu da operasyonlara yaz kış
ara vermeden etkili bir şekilde mücadeleyi gerektiriyordu.
Mevsim kış olsa da saha hâkimiyeti kurmak ve örgütün
üzerine gitmek şart. Hantepe ile Dağlıca arasındaki
arazinin dağlık olmasından dolayı PKK bölgeyi sık
kullanıyordu. 2007'den bu yana arazide rahat rahat dolaşan
militanlar Avaşin ve Basyan kamplarına da buradan
geçiyorlardı.
42
Eğer PKK kamplara çekilmezse örgüt Murat kod adlı
Halim Akman'ın emrindeki PKK'lılarla Hakkâri'de kışı
geçirmenin yollarını arıyordu. Bahoz'un yakın
adamlarından Siyabent ve Umut kod adlı PKK'lılar ise
Oğul Vadisi'nde kalarak haraç toplamaya devam ediyordu.
Yerini belli etmemek için son dönemde telsiz talimatı
vermeyen Bahoz Erdal'ın Zap'ta olduğu iddia ediliyor,
'Kavaklı'nın intikamını alın' emrini aracılarla gönderdiği
de artık sır değildi. Sonuç itibarıyla, örgüt Kandil'i
Hakkâri'ye taşıdı ve eyleme hazırlanıyordu (2).
Yaptığımız bu uyarılar fayda vermedi, defalarca
baskın yedi Türk askeri ve karakolları. Yanlış olan bir
şeyler vardı. Diyarbakır’da 12 Haziran 2011 genel seçimi
öncesi ele geçirilen ve ağzı çözülen MOSSAD ajanından
elde edilen bilgiler ve belgeler kamuoyuna açıklanacak
mıydı acaba? Bu bilgi bana iki sağlam kaynak tarafından
ulaştırıldı. En kilit soruyu soralım: Hakkâri’den ve diğer
Doğu illerimizden zorla seçtirilen BDP’li
milletvekillerinden kimler hangi yabancı istihbarata ve
devlete çalışıyorlardu?
BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın MOSSAD’a
İsrail’e, Ayten Tuğluk’un Alman istihbaratı BND’ye
İsrail’e çalıştığına dair belgeler, yardım akışlarına dair
dekontlar olduğu halde sessiz mi kalınacaktı. Başka
nerelerden mali destek alıyorlardı? Bu durum,
milletvekilliğinin düşmesine sebep değil miydi?
Ülkemizde bu işleri koordine eden yabancı diplomatlar
kimlerdi? Neden sınır dışı edilmiyorlardı? En önemlisi
Kürt sorunu, bu karmakarışık, çapraz, ensest ilişkilerle
nasıl çözümlenecekti? Yeni anayasanın yapılmasına
desteğe hiç niyeti olamayan CHP, MHP ve BDP’yi kimler
2
Arslan, Adem Yavuz. PKK, Kandil'i Hakkâri'ye taşıdı. Bugün gazetesi.
29.11.2011.
43
yanlış yönlendiriyordu? MOSSAD ajanından elde edilen
istihbarat, bu sorulara ve fazlasına açıklama getiriyordu.
Irak, İran ve Suriye’deki Kürtleri kapsayan plan
çerçevesinde küresel Ergenekon, “Büyük Kürdistan” için
devredeydi. Kürdistan’ı ya siz Diyarbakır merkezli kurar
yönetirsiniz veya biz Erbil veya Kerkük merkezli kurar
başınıza bela ederiz diyorlardı. Suriye’deki Baas rejimi
iktidarı, bizdeki cuntacı Ergenekoncularla aynı meşrepten
(Nusayri Alevileri dine oldukça uzak bir Şiilik koludur)
olduğu halde neden tasfiye ediliyorlardı? Çünkü İran’ın
Suriye ve Lübnan’daki Şii bağlantılarını sağlayan Şam
rejimi artık işlevini yitirdi, miadı doldu. Bizde de Baas
benzeri cunta kurmaya çalışan Mason Bektaşi çetenin
savunduğu azınlıkların çoğunluğu yönetme stratejisi
çöktü. Global Ergenekon, oyun ve oyuncu değiştirdi.
Yüzde 85’i Sünni Suriye halkı, AK Parti’ye ve liderine
bayılıyordu, er geç Türkiye’nin izinden gidecekti.
Kendilerine ulaşılamasın diye bu kadar fırıldak
çevirmeye gerek var mı? Ergenekon’da kod adı “Ejder”
olan şahıs, 9 Haziran 2011 günü AK Parti Genel
Merkezi’ne giderek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la
görüştü ve helâlleşti. CHP’nin birinci parti olarak çıkacağı
kehanetinde bulunan kodaman işadamımız, aslında
baronun sağkolu, özel ulağıydı. Rahmetli Vehbi Koç’un
milyon dolarlarını Milliyet gazetesini satın alması için
1979’da Aydın Doğan’a getiren isimdi o. Ergenekon
yapılanmasında ilk ona giremese bile fitne çıkarmada
üstad sayılırdı. Kim olduğu zaten basına yansıdı.
Gazeteci ve yazar Avni Özgürel, Radikal’daki köşe
yazısında onu şöyle tanımladı: Yurtbank patronu Ali
Balkaner’in mahkeme ifadesinde “Bizler 18 büyük aileyiz.
Hepimizin bağlı olduğu bir başkanımız var. 18 büyük aile
bir havuz oluşturduk. Tüm ekonomi bunların elinde
toplanıyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nı
44
manipüle eden kişi, bizim bağlı olduğumuz başkanımızdır.
Tokyo Borsası’nda 800 milyon dolar kaybetti, bana mısın
demedi” diye tarif ettiği kişiydi. Çılgın fitne projeleri ile
baronu etkileyen, AK Parti’den ilk yerli otomobil projesini
Karsan adına kapacak kadar da uyanık bir işadamıydı
Koçların damadı İnan Kıraç. Askerleri, siyaseti, medyayı,
yargıyı, iş dünyasını hatta sendikaları yöneten,
yönlendiren, dış bağlantıları güçlü ve oldukça masonik
olan barondan bir kaç ricam var:
Lütfen, kendi ülkenize Fransız kalmayı artık bırakın!
“Bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan adam” dedirttiğiniz
kitle ülkenin yarısı, yüzde 50’si olduğunu tescilledi.
Nostaljik özlemle Jön Türkler’in ruhunu çağırmayı da
bırakın! Ordumuza yazık oluyor. Genelkurmay’ın
boynuna taktığınız süslü püslü kementi de çıkartın,
sırıtıyor! Milletimiz uyandı, emanetini teslim aldı. Size bir
daha pabuç bırakır mı sanıyorsunuz? Kürt kartınızda
boğulmadan kördüğüm haline getirdiğiniz sorunda ve
Hakkâri’de ilmekleri açınız. Kürtlere ve Türklere, bu
vatana yazık oluyor. Yamalı bohçaya dönmüş darbe
anayasamızın değişmesi için sadece siz CHP’yi ikna
edebilirsiniz... Bugüne kadar ülkemizde milyar dolarlar
kazandınız. Faili meçhul cinayetlerin altını kazırsak, emri
veren eli ve elleri görebiliyoruz. Global Ergenekon da
artık sizi kurtaramaz. Siz Hacısınız, toplum olarak
barışalım, uzlaşalım, helalleşelim (3). Bu çağrıyı yapalı
dört sene oldu. Helaleşme dönemimin bu denli hızlı
başlamasını doğrusu beklemiyordum! Gezi olayları
,PKK’nın iştahını kabarttı.
Bu aşamaya nasıl gelindi? Aklı selimi bulmakta zorluk
çekmedi mason yönetici elitimiz ve ikinci Kürt açılımı
doğdu. 40 kişilik Encümen’de ihtiyarların hazırladığı planı
3
Arslan, Faruk. 2011.
45
12 kişilik Milli Birlik Komitesi onayladı ve MİT’e görev
verildi. Önce çakma hapishane isyanları ve açlık grevleri
ile 2012'nin sonbaharında Öcalan'ın liderlik karizması
parlatıldı. Zira ne Kandil patronu Murat Karayılan nede
Suriyeli Kürtlerin önderi Bahoz Erdal veya Fehmi
Hüseyin , Ahura Mazda Paşa'yı dinlemeye niyetli değildi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan terörü gerçekten de iyi
niyetle bitirmeye ve PKK’yı da sonlandırmaya çalışmasına
rağmen, MİT’te ve bazı kabine üyelerinde ‘farklı planların
ve Erdoğan sonrasının tasarımlarının kararlaştırılmasını
ABD’li, İranlı, İsrailli yetkililerle uzlaşan / konuşan kişiler
bulunuyor. Süreçte toplum, karşıdakinin ne verdiğiyle
değil ne aldığıyla ilgili. Örneğin Abdullah Öcalan’ın
çatışmasızlık, çift yönlü ateşkes talebi karşılığında ne
veriyoruz sorusuna hükümetten tatmin edici cevap
gelmediği için Türk toplumu oldukça kuşkulu. İmralı
zabıtları bu kuşkuları dağıtacak özellik taşıdığı için
önemli. Yalçın Akdoğan “BDP’nin Kandil’e götürdüğü
metinlerin hiçbirinde bu zabıtlarda geçen konular
yok” diyor ama Kandil’e giden metinde ne var onu
açıklamıyor. Hâliyle insanlar Abdullah Öcalan veli
mertebesine erişmediğine göre, almadan vermez diye
düşünüp, Öcalan ne alıyor onu merak ediyor. Hükümet de
Öcalan’a ne verdiğini açıklamadığı için Türk kamuoyu
sürece kuşkuyla yaklaşıyor. Haksız sayılmaz.
Emre Uslu'nun öngördüğü gibi İmralı zabıtların
sızdırılması AKP’yi İmralı’ya mahkûm etti. Bundan sonra
AKP hükümeti PKK’nın hemen hemen her türlü talebine
evet demek zorundaydı. Zira silahların yeniden patlaması
AKP’nin bitişini hızlandıracaktır. PKK bunun çok iyi
farkındaydı. PKK liderlerinden birinin analizi şöyle: “Ya
demokratik siyasi çözüm için adım atacaktır ya da
2012’den daha da şiddetli bir savaşla karşılaşacaktır. PKK
savaşa da barışa da hazır olduğunu söyledi. Ancak AKP
46
yeni bir savaşı zor götürür. Eğer yeni bir savaşa girerse
bunun sonunda büyük ihtimalle AKP iktidarını
kaybedecektir.” Emre Uslu haklı çıktı, barış süreci
başladı.
Cahit Mervan PKK medyasının önde gelen
kalemlerinden biri. Fırat Haber Ajansı tarafından da
iktibas edilen yazısında İmralı’dan Kandil’e gönderilen
mutabakat mektuplarının içeriğini en net şekilde yazdı. Bu
metne göre süreç hükümet medyasında anlatıldığı gibi
olmayacaktı. Aksine anayasal garanti alınana kadar
PKK’nın silah bırakması bile öngörülmüyordu. PKK bir
takım adımlar atılıp, Öcalan’ın koşulları düzelmeden de
sınır dışına çekilmeyecekti. Aynen yazdığı gibi de oldu.
İsterseniz Cahit Mervan’ın Kandil’e giden mektupların
içeriğini açıkladığı o yazısının ilgili kısmını bakın ve
kararı siz verin.
Buyurun Cahit Mervan’ın kaleminden İmralı
Mektuplarının içeriği: ”Peşinen söylemek gerekirse
İmralı’da görüşmelerde fikriyat düzeyinde önemli mesafe
kaydedilmiş. Aslında Kürt kaynakları PKK lideri
Abdullah Öcalan’ın üst not iliştirerek BDP, Kandil ve
Avrupa’ya gönderdiği aynı içerikli mektubu ‘genel
mutabakat metni’ olarak nitelemesini önemli buluyorlar.
Öcalan BDP, Kandil ve Avrupa’ya gönderdiği mektubu 13
Şubat’ta hükümet yetkililerine verdiğini kardeşi Mehmet
Öcalan aracılığıyla açıklamıştı. Görünen o ki Öcalan’ın
‘genel mutabakat metni’ olarak nitelediği metne ilişkin
Türk devlet ve hükümet yetkilileri de kendi aralarında
istişarede bulundular. ‘Genel mutabakat metninde’ yer
alan hususlara ilişkin kendi aralarında karara vardıktan
sonra suni olarak yaratılan ‘İmralı’ya kim
gidecek’ krizine son verdiler. Ve adaya ikinci BDP
heyetinin gitmesine ‘izin’ verdiler. Arkası gelecektir.
47
Görünen o ki Türk hükümeti ‘genel mutabakat
metnine’ bağlı kalır ve atacağı adımları zamanında atarsa
Kürt gerillası Kuzey Kürdistan sınırları dışına çıkmaya
başlayacaktır. Ancak bu çıkış aynı zamanda yeni bir KürtTürk ittifakının temelini oluşturacaktır. Kürdistan parçaları
arasındaki ilişkiler özgürleşecektir. Bir anlamda
Kürdistan’la birlikte ‘misak-i milli’ güncelleşecektir. PKK
silahlara asla veda etmeyecektir. Aksine Öcalan’ın
mektupta belirttiği iddia edildiği biçimiyle Kürt ve
Kürdistan’ın ‘varlık ve özgürlüğü güvence altına
alınmadan silahlar bırakılmayacaktır.’ Kürtler her şart ve
koşulda bu güvence sağlanmadan öz savunma güçlerini
koruyacaklardır.
Sızdırılan İmralı tutanakları, Abdullah Öcalan’ın ‘Paşa
Paşa’ milletvekili olmak istediğini ortaya koydu. Hatta
daha fazlasını istiyor. Büyük Kürdistan’ın devlet
başkanlığına oynuyor. Oysa serbest kalsa bile gideceği son
durak Avrupa’da bir ev hapishanesi. Çocuk asker
kullandığı için af edilmeyecek suçlar işlemiş PKK
liderinin ancak yatacağı hapishane mekanı değişebilir.
Sanırsınız bir halk ve özgürlük savaşçısı kahraman var
karşımızda. Terör suçunu hiç işlememiş sanki. 40 bin
insanının katilinin söz aralarında hikmet arayanlar aklını
peynir ekmekle yemiş olmalı. Andıçlama kokan abuk
sabuk konuşmaları, şu kalıcı barış sistemi tezimi
doğruladı: Öcalan’ı abartmadan Kürt toplumunda liberal
demokrasi, liberal ekonomi ve sivil toplumu geliştirerek
tepeden inme değil altdan gelen bir barış formülü gerekli.
Gerisi angarya ve zaman kaybı…
Narsist, megaloman, ruh hastası bir lider Öcalan.
Nelson Mandela’ya özeniyor. Mandela sanıldığı gibi 28
yıl hapis yatmadı. Bugün müze haline getirilen yattığı
hapishanede değil lüks bir adada özgürce, zevklerine
uygun biçimde ağırlandı Mandela. Ziyaretçileri olduğu
48
zaman göstermelik olarak hapishaneye götürülür ve bir
tiyatro kurgulanırdı. Devlet başkanı olması
‘reconcilitation’ sürecinde beyaz ırkın işkencecilerinin,
zalimlerinin af edilmesi karşılığında bir şekerlemesi ve
oyunuydu.
Şaşırdınız mı? Bu bir komplo teorisi değil, maalesef
acı gerçekler. Güney Afrika’da ‘apartheid’ bir rejim vardı
ve halkı sömüren azınlık ipleri gevşettiğinde devlet eliyle
bağışlama ve bağışlanma, sosyoloji tabiriyle toplumsal
sosyal barış süreci başlattı. Komisyon’un pek çok
raporunu ve bu alanda yazılmış onlarca akademik makale
okudum. İşin aslını faslını bilenlerdende Mandela’nın
aslında bir İngiliz ajanı olduğunu öğrenmem zor olmadı.
Hiç hapiste kalmamıştı, öyle gösterilmişti. Daha doğrusu
Mandela, bir takım tavizler alabilmek için önüne konan
tiyatroya başından sonuna kadar sadık kalmıştı. Atatürk
adına verilen insan hakları ve demokrasi ödülünü ret
etmesinden, başkanlığı döneminde izlenen politikalara
kadar hepsi Londra’da planlandı. Bu İngilizler şeytana
külahını ters giydirir. Öcalan boşuna Mandela aşığı değil
yani...
Öcalan ile Mandela arasındaki tek benzerlik ikisininde
çok uyanık ve fırsatçı olmaları. Ters olan nokta ise
Mandela, İngilizlerle yaptığı anlaşmaları ustalıkla
gizlemeyi başarırken, Öcalan’ın açıktan oynamayı ve
medya budalası gibi gündemde kalmayı sevmesi. Kendini
seven kibirli firavun tipler, hep konuşulmak isterler.
İngiliz İstihbaratı Öcalan’dan bir Mandela çıkartmaya
çalışıyor ve kontrollerindeki Kürdistan’ın önünde engel
olarak gördüğü en güçlü kesime fırsatı kullanarak darbe
vuruyor.
İngilizlerin ve arkalarına aldıkları Telaviv destekli
Neocon çetenin nihai planları, petrol zengini bölgede
Türkiye, Suriye, İran ve Irak’tan kopartılmış 35 milyonluk
49
bir Büyük Kürdistan kurmak. Irak’ta yaptıkları gibi 30
yıllık vergisiz algısız bedava petrol garantisi anlaşmaları
imzalamayı planlıyor petrol devleri. Zayıf bir devlet
olacak Kürdistan ve idaresine sözlerinden çıkmayan
Öcalan getirilecek. İncirlik’teki Amerikan üssünde
geçtiğimiz yıl yapılan, PKK temsilcilerinden tutun Kürt
davasında yararlı gördükleri her kuklanın çağrıldığı kritik
toplantıda karar alındı: Öcalan yeni dönemin maskotu,
sembolü olacak... Bu fantaziye kendini kaptıran Öcalan
hadi diyelim atustik özürlü zevzek biri, peki peşine
takılanlara ne oluyor? ABD’nin her emrini yapacak mıyız?
Yeni Şafak’ta yazan İbrahim Tenekeci süreçle ilgili en
güzel yorumu şöyle yaptı: "Bugün, Anadolu insanı, tarihi
sınavlarından birini veriyor. Unutmayalım ki, nifak ile
ittifak aynı yerde durmaz. Barıştan söz edenlerin hatırı
sayılır bir kısmı, vergi barışına daha çok sevinmişlerdi.
Her fırsatta, kardeşlik vurgusu yapılıyor. Kim ne derse
desin, güzel ahlakın olmadığı yerde, kardeşlik de olmaz.
Kardeşliğin ilk işareti, üsluptur, nezakettir. Dolayısıyla,
'kardeşlik' diyebilmemiz için, önce üslup meselesini
halletmemiz gerekiyor. Bazı adresler için ise ancak şunu
söyleyebiliriz: Fitnenin kurumsallaşması."
PKK, fitnenin kurumsallaştırıldığı bir ana çekim
merkezi. Onca yabancı istihbarat örgütü PKK’yı
Türkiye’yi firenlemek ve bölmek için kullanıyor. Ordu
içindeki Ergenekoncular PKK ile barış görüşmelerini
dibine kadar kullanmaya kararlı. PKK’nın 1989’dan beri
akıl hocası olan Alman istihbaratı BND, İngilizlerin
önayak olduğu tutanak krizinde geri planda kaldı. Çıkarlar
çarpışacak ve Almanya kontrolündeki Avrupa PKK’dan
aykırı sesler çıkacaktır. Gülen ve çevresini hedef
alacakları istihbaratı bir yıldır değişik kaynaklardan bana
ulaştığında hamlelerini zaten bekliyordum. Gülen’in A
50
takımına suikastlar düzenlemek yerine itibarını zedeleme
politikası öncelik almış gözüküyor.
Tekrar İbrahim Tenekeci’ye döneceğim, şöyle diyor:
"Hep söylüyoruz: 'Kötü niyetliler suçlu arar, iyi niyetliler
çözüm. 'Türkler de, Kürtler de Anadolu'nun öz evlatlarıdır.
Üstünlük ise ancak takvadadır. Son zamanlarda, sıklıkla,
'bir arada yaşama kültürü'nden söz ediliyor. Bana kalırsa,
bu, ayrılığı çağrıştıran, hatta daha da derinleştiren bir
ifadedir. Zaten aynı evde yaşıyoruz, yaşayacağız. Ayrı eve
çıkmak yahut odaların ortasına duvar çekmek gibi bir
lüksümüz yok. Ayrıca bir ve beraber olmak, kültür değil,
inanç meselesidir, itimat ister. Bizim, öncelikle, inancımızı
pekiştirmemiz gerekiyor. Toparlayacak olursak: Otuz
yıldır yaşanan yakıcı ve yıkıcı süreç, ister Türk olsun, ister
Kürt, bir mazlumlar ve mağdurlar topluluğu meydana
getirmiştir. Bu insanların hatırı için, daha dikkatli ve
rikkatli olmamız icap ediyor."
Sonuç olarak Öcalan üzerinden Gülen camiasına
operasyon yapıldığı açık. Zira bölgede ülkenin
çocuklarının PKK’nın kucağına düşmesini tek engelleyen
güç Gülen grubunun dershaneleri, okulları ve okuma
odaları. İşte bu nedenle 2012’den beri yanlış politikalar
izleyen AK Parti’ye özel dershaneler kapattırılıyor ve
PKK’nın kucağına düşen genç sayısı artırılıyor. PKK,
Gülen kurumlarının Kürtleri Türkleştirdiğini savunarak
uzak tutmaya çalışıyor. Sadece Doğuda değil Batıda
İstanbul’da, Mersin’de, Manisa’da ülkenin dört bir
yanında Gülen grubu amiyane ifadeyle PKK’lıların en
fazla korktuğu işi yapıyor: Dağdan adam çalıyor veya
dağa adam çıkartmıyor. Dershaneleri kapatma atılımı ile
Ergenekoncuların tuzağına düştüğü anlaşılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti, ve elbette Hakan
Fidan başkanlığındaki MİT, Öcalan diliyle atılan iftira ve
andıçlama ile ateşine odun taşıyor. İkinci İmralı heyeti
51
sonrası Öcalan’dan Fethullah Gülen’e özür çıkması
takiyeden ibaret. Dine ve dindara soğuk bakışını
düzeltmeye çalışan Öcalan’ın bu kaypaklığı PKK İslam
dinine karşı mı yoksa değilmi sorusunu yeniden gündeme
getirdi.
Aynı MHP tabanının yüzde 95’inin dindar Türk
olması gibi, BDP tabanının da yüzde 95’e yakını Kürt
Müslümanlardır. Ama MHP’nin üst kademesinde ulusalcıderin devlet ilişkili bir yapının olması gibi, BDP’nin ve
PKK’nin yönetici kademesinde de Marksist- dinsiz-derin
devlet yapısı söz konusudur. Kanımca Kürt Müslümanları
ve Türk Müslümanları, BDP ve MHP üst yöneticilerinin
oyunlarına gelmeyecek ve yapılmak istenilen oyunu
sandıkta bozacaklardır. Aslında aşağıda bir Kürt
kardeşimden gelen mektup da, bütün gerçekleri açık ve
seçik olarak ortaya koymaktadır. Önder Aytaç’a gelen
aşağıdaki mektup hem PKK, hem BDP’nin dine
yaklaşımı hem de KCK’nin din merkezli açılımları
hakkında bize önemli ip uçları verecektir. Şöyle ki;
‘….Merhabalar Saygıdeğer Önder Hocam,
PKK ve KCK’nin dinle olan ilişkileri hakkında önemli
gördüğüm bir yorumda bulunmak istiyorum.
Türkiye’nin doğusunda yaşayan, Türkiyeli olmaktan
büyük haz ve keyif alan bir Kürdüm. İlk tanıştığım
milliyetçilik de haliyle Kürt milliyetçiliğidir.
Çocukluğumdan beri, nedeni bilmemekle birlikte, henüz
fikirlerim, düşüncelerim oturmamış olmasına rağmen,
hatta ve hattta Kürt milliyetçisi bir aileden gelmeme
rağmen, milliyetçiliğe hiç olumlu bakmadım. Yıllar içinde
de ötekileştiren dayatmacı milliyetçilikleri tanıdıkçA da
her türlü kökten / radikal ulusalcılıkların, ırkçılıkların hem
ülkemiz hem de dünyamız için hiç de yararlı olmadığını
anladım.
52
Doğuda yaşadığımız için haliyle Med-TV, Medya-TV,
Roj-TV yayınlarını izleyerek büyüdüm. İlk zamanlarda
onlarda bütünüyle ultra ulusal Kürtçülük ve faşizme varan
bir yayın yapıyorlardı. Yapılan bütün yayınlar; Marks,
Nazizm, Lenin ve Stalin kokuyordu. Kürt milliyetçilileri ki ben aşırı olanlarına şaka yollu ‘welatparez’ diyorumdine karşı kesin bir tavır alıyorlardı. Namaz kılanlar hor
görülüyor ve aşağılanıyordu. Namazla dalga geçiliyor,
ateist düşünce halka empoze edilmeye çalışılıyordu. Hatta
“camilerde neden domalıyorsunuz” dediklerini de bizzat
duydum.
O zamanlar dinle dalga gecen, namazı domalma
olarak gören o ırkçı faşist düşünce, şimdi ise biz Kürtlere,
alenen göstere göstere dini siyasete alet ederek
kandırmaya ve kullanmaya çalışıyor. Neymiş Almanya da
açtıkları ibadet merkezlerinin adları Said-i Nursi, Ahmed-i
Hani ve Şeyh Said mescitleriymiş. Neymiş, onların
seçtikleri imamların arkasında namaz kılınacakmış.
Son dönemdeki sözde ‘sivil itaatsizlik’ eylemlerindeki
‘sözde’ sivil cuma gösterilerinin temellerine bakacak
olursak; aslında PKK kadrolarının din konusundaki
düşünceleri eskiden her neyse bugünlerde de odur.
Hatırlarsanız Abdullah Öcalan, AİHM savunmasında da
“Namazın tiyatro olduğunu, Allah’ın isimlerinin
Sümerlerden geldiğini” iddia etti. Bir diğer anlatımla,
örgütün dağ ve yönetim kadrolarının hiç birisi dini
değerlere önem vermiyordu.
Fakat 2001’deki PKK’nin kendi özeleştirisinde, dine
hassasiyet göstermediklerini, din konusuna da eğilmeleri
gerektiklerini vurguladılar ve o süreçten sonrada bugüne
kadar, tıpkı gerilla yetiştirir gibi imamlar yetiştirmeye
başladılar. Kendilerince; “devlet de aramıza imamlar
koyup ajanlık yapıyor” düşüncesinde oldukları için, biz de
kendi yetiştireceğimiz imamlarla, devletin uyguladığı aynı
53
taktiği kullanalım dediler. Bu yetiştirilen imamlardan
ilkini olan Muhittin Erylmaz’ı 2008 yılında Diyarbakır’da
gördük. Muhittin Eryılmaz, belki hatırlarsınız, elindeki
Kuran-ı Kerim’le bir PKK mitinginde boy gösterdi.
Muhittin Eryılmaz’ın sonrasında da, yine aynı dönem
içinde Mehmet Gönden ve Abdulbari Tiryaki adında 2
emekli imam daha “PKK’yi övmekten” tutuklandı. Yine
bu süreçte, Batman’da bulunan ve adı Hüseyin Bulut olan
bir şarlatan, şerefsiz, imansız, ahlaksız da hoca olduğunu
söyleyerek, masum Kürt halkına kendince dini sohbetler
yapıyordu. Elinden sigara, ağzından küfürler düşmeyen bu
adamın sözde din sohbetlerine, BDP’nin il yöneticileri,
belediye başkanları da bizzat katılıyordu. Evine yapılan
baskınlarda da, örgütsel dökümanların yanında, porno
kaset ve cdler de çıkıyordu.
Yukarıda somut olaylar bağlamında anlattığımız PKK
yapılanması, normalde din düşmanı olmasına rağmen, aynı
bölücü emellerini, farklı taktiklerle / yöntemlerle dile
getirmeye çalışmakta ve Kürt halkımızı da bu şekilde
kandırmaya devam etmektedir. Örneğin Hüseyin Bulut
gibi bir insanın arkasında namaz kılınmasını emredebilir
ve halk da ama korkudan ama cahilliğinden buna
kanabilir.
Benim sizden ricam, yukarıda sözünü ettiğim bu konu
çok ama çok mühim. Kürtlerin bu konuda ayık ve uyanık
olması gerekiyor. Bizler, bireysel olarak bu konuları
çevremizle görüşüyor ve doğruları aktarmaya çalışıyoruz.
Ama ne yazık ki bireyselde kalıyor ve kitlesel olmuyor.
Bundan dolayıdır ki, sizin gibi değerli yazarların
omuzlarına büyük yükler biniyor. Bu konuda size
güvenimiz sonsuz…’
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın inisiyatifi ile başlayan
ve devam eden İmralı süreci Kürtler açısından şimdiden
önemli kazanımları ortaya çıkarmış durumda. Her şeyden
54
önce çift taraflı ve kalıcı bir ateşkesten en fazla Kürtler
yarar sağlayacaktır. Kürt-Kürt ilişkisi, Kürdistan’ın
parçaları arasındaki ilişki ve dayanışma nitelikli bir
sıçrama yakalayacaktır. Hewler’de Kürdistan Ulusal
Kongresi kısa bir dönemde PKK’nin resmi ve eşit
katılımıyla toplanabilecektir.
Batı Kürdistan devrimi Kuzey’deki barış sürecinden
olumlu etkilenecektir. Kısmen bu başlamış durumda.
Güney Kürdistan, hem Kuzeyle ekonomik-sosyal-kültürel
ve politik ilişkisini geliştirecek, hem de Ankara ile
ilişkilerinde daha rahat ve eli güçlenerek hareket edecektir.
Kısa bir gelecekte PKK, ABD ve Avrupa’nın ‘terör
örgütleri listesinden’ çıkmış olacaktır. Kürt diplomasisinin
yeni politik manevra alanları açılacaktır. KCK ve PKK’nin
Kuzey ve Türkiye siyaset sahnesinde özgürce kendisine
yer bulması, bu süreçle birlikte 14 yıldır İmralı’da güya
esir tutulan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması
Kürt sorununun çözümü konusunda nitelikli bir değişime
yol açacaktır. Kürtlerin statüsü ve Türkiye’nin yeniden
idari şekillenmesinin belirlenmesiyle barış sürecinin
önemli bölümü bir anlamda tamamlanmış olacaktır.
Çıkartılan genel afla MazAPO dâhil eli kanlı PKK’lılar
şehirde siyaset yapacak ve milletvekili olabilecektir. Yerel
yönetimlerin yetkileri artacak ve Kürt bölgesi ilan
edilmemiş kültürel özerkliği yaşayacaktır. İşte barış planı
tamı tamına böyle. Bu bir barış mutabakatı değil olsa olsa
hezimet mutabakatıdır. PKK kendi çerçevesinden
mektupların içeriğini açıkladı. Bu içerikten bir barış değil
PKK cumhuriyeti doğar. Kimse kusura bakmasın ama
yalın gerçek budur.
Kürt kimliğini bulmak sorunu olarak gördüğüm Kürt
sorunu içine odaklanmış kronik PKK terörü, Türkiye’nin
bölgesel güç olması önünde en büyük engeldir. ABD,
İsrail, Almanya, Fransa, Rusya, Yunanistan ve Büyük
55
Britanya’nın kullandığı PKK, bugün uluslar arası bir terör
oyuncağı haline geldi. Ankara’ya dış güçlerin dayattığı ya
Diyarbakır merkezli Kürdistan’ı siz kurar yönetirsiniz
veya Erbil merkezli biz kurar yönetiriz dayatması ile karşı
karşıyayız. Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon’unun
uyuşturucu ticareti engellenirse, korku imparatorlukları
sona erer. Politik gözüken güç elde etme savaşının
arkasında hep ekonomik savaş vardır...
PKK, KCK, BDP ve İmralı’daki lideri resmen Kürt
Ergenekon’un taşeronudur ve Kürtleri İslam’dan
uzaklaştırarak Türk milletine düşman yapmaya
çalışmaktadır. Zerdüşt dinini diriltmeye çalışmaları bunun
delilidir. MİT, 4. Zerdüşt olarak Apo’yu sunmaya razıdır.
PKK’ın öncülüğünde kurulacak Kürdistan artık MazdAPO
Ahura Paşa’mıza emanettir. Müslüman Kürtler dikkate
alınmadan kurdurulan bu yapı çökmeye mahkûmdur. Oysa
ne zaman Türkler ve Kürtler birlik olmuşsa dünyayı
yönetmiştir... Sultan Yavuz’un Kürtlerle el ele
Memlukluları ve Safevileri perişan etmesi gibi... Bin yıldır
kardeş olan iki milletin sağlam kardeşliği tarihi
zorunluluktur. Bu kardeşliğim temelini İslam milleti
birliği oluşturur. İnşallah Ahura MazdAPO Paşa’mız yeni
bir Hitler olmaz, dört ülkedeki Kürdistan topraklarında
Gestapo rejimine benziyen bir PKK Cumhuriyeti
kurmaz…
Sürecin başlatılmasınınn ana nedenleri farklıdır. Bütün
mesele, ABD ve İsrail’in bölgedeki varlık ve gücünün
yeni bir sistemle takviye edilmesidir. Bu yeni uluslararası
sistemde Türkiye ile işbirliği ve Kürtlerin de bu
işbirliğinin eşit bir unsuru olarak ortaya çıkmasıdır.
Bölgenin Amerikan ve İsrail çıkarları bağlamında
demokratikleştirilmesidir. En önemlisi İran’ın hizaya
getirilerek haddinin bildirilmesidir. Türk ve Kürt
birlikteliğiyle sünni dayanışması sağlanarak İran’a
56
muhtemel kara harekatının altyapısı hazırlanıyor.
Türkiye’de son 2 yılda ayyuka çıkarılan İran tehdit ve
tehlikesi ile yeni bir Yavuz-Şah İsmail kapışması öncesi
şartlarının olduğu izlenimi veriliyor. Haddizatında bu
argümanın doğru olduğu içimizdeki İran severlerin
çokluğuyla anlaşılıyor. Bölgeyi yeniden dizayn eden güç
içimizdeki bu İran yayılmacılığını gözümüzün içine
sokarak kendileriyle işbirliği yapmamızın menfaatimize
olduğunu göstermeye çalışıyor. Bizim dışımızda
hazırlanan bir proje, Türkiyeye bölgesel güç olma yolunu
açıyor.
Ancak süreçte bilinmezler var. İran’a Çin ve
Rusya’nın ne kadar destek vereceği, İsrail’in İran’dan
sonra Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak için neler yapacağı,
Kürtlerin bir süre sonra bağımsız bir Kürdistan kurmaktan
niye vazgeçecekleri, gibi bir sürü bilinmeyen vardır.
Elbette Allah’ın da bir ahir zaman projesi var. Her ne plan
kurulursa kurulsun eğer samimi gayretler olursa o planları
Rabbimiz lehimize çevirecektir.
Yeşil’in PKK macerasını ve yeni barış sürecindeki
rolünü kamuoyu bilmelidir. 2011’den beri Lübnan’da
Beka Vadisi’nde bulunan, Suriye Kürtleri üzerinde
operasyonlar planlayarak PKK yanlısı PYD’nin önünü
açan Yeşil, 2013 yazında alelacele Türkiye’ye döndürüldü.
57
Birinci Bölüm
Yeşil’in PKK Macerası
Hacı, Sakallı, Terminatör, Metin Atmaca, Ahmet
Demir, Ahmet Yeşil, Mehmet Kırmızı, Hasan Tanrıkulu
adlarıyla da tanınan Mahmut Yıldırım ile ilgili hiç bir
yerde bugüne kadar yazılmamış şok bilgiler edindim. PKK
olayına yeniden el atan Yeşil, yeni süreçte tekrar göreve
getirildi. Kaynağım Yeşil ile Tunceli’de 1994 ve 1995
yılında operasyonlara çıkan bir özel tim elemanı.
Kanada’ya iltica ettiği için ismini ricası üzerine
gizliyorum. 1994 yılına kadar Yeşil’in görev yerinin
Almanya ve vazifesinin PKK’lıları eğitmek olduğunu
biliyor muydunuz? Peki ne olmuşta da Yeşil birden PKK
düşmanı kesilmişti? Mahmut Yıldırım’ın ailesi 1994
yılında PKK tarafından öldürülmüş. Bu bilgileri veren
şahıs sağlam bir kaynak.
Almanya’dan hemen dönüş yaparak Tunceli’ye gelen
Yeşil, karıştığı karanlık işlerden dolayı güvenilir bir
eleman değildir ve kendisine referans olacak birine
ihtiyacı vardır. Ailesinin intikamını almak istemektedir.
Tunceli Bölge Komutanı İsmail Kuru’nun yanına gider ve
yalvarır. Kuru, ona bir şans daha vermek için insiyatifini
58
kullanır ve Yeşil Tunceli’de Özel Tim’e alınır, kod adı
Palet 33 olur.
Ergenekon tarafından öldürülen Albay Kazım
Çillioğlu’nun infaz kararını veren Tunceli Bölge
Komutanı İsmail Kuru, Yeşil’i denemek için suikastla
görevlendirir. Yeşil genelde kurbanlarını enseden vurur,
bir tanede kafadan sıkar. Yeşil bu işte tek başına değildir.
İsmail Kuru, infazdan bir gün önce görevden alınmıştır
ama sahte otopsi raporunu lojmanda hazırlatmayı
başarmıştır. İzmir’de görevliyken rahmetli Eşref Bitlis
tarafından 1993’de Diyarbakır Alay Jandarma
Komutanlığı’na atanan Çillioğlu ile Kuru’nun arası bir
yıldır açıktır. PKK’ya karşı operasyona giderken Çillioğlu
‘Kuru geri çağırır’ diye telsizini kapatmaktadır. Terörle
mücadelede içeriden bilginin Kuru’nun ekibi tarafından
sızdırıldığından şüphelenmektedir. Yeşil tetikçi ama Kuru
Azrailidir şehit albayımızın. Parmaksız Zeki kodlu
Şemdin Sakık, ‘kendi generallerini öldürecek kadar
kudurmuşlardı’ diyor savcıya ifadesinde. Daha ne desin?
Şiddete karşı barışa taraftar oldukları için infaz edilen
Eşref Bitlis, Hulusi Sayın gibi generallerimizi kast eden
Parmaksız, şehit 33 er olayını da içimizdeki Ergenekoncu
subayların tezgâhladığını itiraf etti. Çillioğlu
soruşturmasını kapatan Savcı İnayet Taş’ta suça ortaktır,
cinayete intihar süsü verilmiştir. Nihayet ki dava yeniden
açıldı sürüyor bugün. Yeşil ve Kuru, ayrıca savcı Taş
yargılanmalıdır! Yeşil’i kahraman yapan Kurtlar Vadisi
Pusu dizisine yazıklar olsun!
Yeşil, Kontrgerilla elemanıdır. Kurtlar Vadisi Pusu
dizisine 2011 sezonunda eklemlenen ‘Kara’ adlı Yeşil,
zannedildiği gibi yer altında filan yaşamıyor. 1994’den
1998’e kadar PKK’ya karşı iç operasyonlarda resmen ordu
elemanı olarak görev aldı. Kuru, ilk görevinden sonra nam
salması için Yeşil’e ikinci görevini verir. PKK’nın
59
uyuşturucu trafiğinde kendilerine zorluk çıkartan bir ekibi
tasfiye etmesi gerekmektedir. Verilen evlere baskın
düzenleyen Yeşil, tek başına temizlik yapar ve kısa sürede
Tunceli alayına 29 PKK kellesi ile gelir. Artık o bir
kahramandır ve özel timin gözünde tek başına hareket
etme yetkisine haiz efsanedir. Komandolar Yeşil’in
konumunu içine sindirememektedir, Mazgit
operasyonunda ferdi hareket etmesine kızan askerin keskin
nişancı snipperla Yeşil’i vurmasına yine Kuru engel olur.
Yeşil’in Tunceli’de karıştığı sayısız yargısız infaz var, tüm
bunlar halkı devletine düşman yapmış ve daha fazla sivilin
PKK’ya katılmasına yol açmıştır. Adeta estirilen devlet
terörü ile Kürtler dağa postalanmıştır.
Kuru’nun verdiği üçüncü görev o dönemde PKK
içinde kendilerine sorun çıkartan Doktor Baran’dır. Baran
işkence ile Yeşil tarafından öldürülür ve PKK’nın
Öcalan’a muhalif bir kanadı daha kopartılır. Dördüncü
görevi, ‘Parmaksız Zeki’ kod adlı Şemdin Sakık’a
Öcalan’a karşı geldiği için ders verilmesidir. 1959 Muş
doğumlu Sakık’ın 18 kardeşi vardır. Sakık, tarlasında ev
yapmasına izin vermeyen babasını bir kurşunla
yaralar, bunun üzerine babası Sabri kendisine pusu kurup
öldürmek ister. Sevdiğine istenen başlık parasını bulamaz
ve dağa çıkar. 18 yıl en kanlı terör saldırılarını yönetir ama
bir gün PKK Lideri Abdullah Öcalan ile arası bozulur ve
sürgüne gönderilmek üzeredir. Sakık’ı işkenceye alan
Yeşil, tüm el ve ayak parmaklarını yakar, bu nedenle
Parmaksız Zeki’de parmak izi bulunmamaktadır. Kuzey
Irak’ta Duhok kenti yakınlarında 13 Nisan 1998 tarihinde
başına silah dayayarak yakalayan kişi yine ‘Yeşil’ dir
Şemdin Sakık’ın kardeşi DTP Milletvekili Sırrı Sakık
hakkındaki iddiaları korkunç. Milletvekili Sakık’ın
PKK’nın yüz binlerce dolarını yediğini, baba mirasını
üzerine geçirdiğini ve milletvekilliği için bölücü başı
60
Abdullah Öcalan’dan icazet aldığını, gerçekte ortaokul
diplomasına bile sahip olamadığını, Ankara’da barış
yanlısı görünüp, bölgeye gittiğinde ise terör örgütüne
‘savaşın’ dediğini biliyor muydunuz? Sakık, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’a ve medyaya gönderdiği
mektupda 120 DTP’linin adını vererek, “Bunları partiden
atarsanız PKK’nın partideki etkisini kırarsınız.” diyordu.
Savcılara engel olursanız ne PKK’nın DTP üzerindeki
etkisi kırılır nede uyuşturucu trafiği sona erer!
Yeşil’e o günlerde neden Sakık’a işkence
yaptırıldığını anlamak için Sakık’ın faili meçhul
cinayetleri araştıran Diyarbakır’daki özel yetkili savcılara
verdiği ifadeye bakmak yeterli, şöyle diyor: Abdullah
Öcalan’ın örgüt içinde başarısız eylemler gerçekleştirenler
ve yönetici olma potansiyeli bulunan militanlarının da
içinde bulunduğu 2 bine yakın kişiyi öldürterek Bekaa
Vadisi’ne gömdü. Öcalan’ın izlediği taktik, kendi grubu
dışındaki herkesi hain, işbirlikçi, ajan kişilikler olarak ilan
etmekti. Sadece kişiler değil, kurumlar da bu saldırıdan
nasiplenir. Güçlendikçe daha da saldırganlaştı. İlk kurşunu
solculara ve Kürtlere sıktı. Bunun onlarca örneğini
göstermek mümkün. Mehmet Şener, Resul Altınok, Çetin
Güngör gibi. PKK’dan ayrılan şiddet karşıtı eski
yöneticiler halen örgütün ölüm listesinde. Bunların
başında Öcalan’ın eski eşi Fatma kod adlı Kesire Yıldırım
var.
PKK’lıların en büyük geliri uyuşturucudur. Van
Başkale ve Hakkari’den ülkemize eşeklerle katırlarla
sokulmakta ve Van’da işlenerek Avrupa’ya
çıkarılmaktadır. Bu trafikte devletlülerin eli vardır. Sakık
bunun yasaklanması için Öcalan’a teklifte bulunmuş
Ancak Öcalan Sakık’a şu cevabı vermiş: “Örgütü ayakta
tutmak kolay değil. Uyuşturucu geliri olmazsa bu kadarı
insanı nasıl doyuracağız.” dedi. Yeterince açık değil mi?
61
Savcılara engel olmak isteyen AK Parti, PKK’lılara
KCK’lılara yol vererek mi yoksa darbecileri, uyuşturu
ağında parmağı olan generalleri serbest bırakarak mı Kürt
açılımı yapacak?
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. PKK uyuşturucu
ticaretini Ergenekoncu askerlerle ve mafya babaları ile
birlikte yürütüyor. Yeşil tüm bu karanlık olaylara vakıftı
ve nemalanıyordu. 1998’de Macaristan’da dönemin
başbakanı Mesut Yılmaz’a ‘şerefsiz’ diyerek yumruk
attırmasından sonra ortadan kayboldu. Daha doğrusu eski
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in emriyle başka
görevler verildi. Bir süre Romanya’nın Köstence’sinde
Çingene mafyasını yöneten Oflu Ali Sabit’in
yanında kaldı. Burada PKK’nın uyuşturucularını
Avrupa’ya sokmasına aracılık etti. Daha sonra yurtdışında
verilen özel görevler nedeniyle Arnavutluk, Afganistan,
Rusya ve Beyaz Rusya’da bulundu. Askeri üniforma ve
albay rütbesi taşıyordu, diplomatik dokunulmazlığı
vardı. Son görev yeri Lübnan’da Beka Vadisidir. Başka bir
isme çıkartılmış pasaport kullanıyor, bunu henüz tesbit
edemedim.
13 Mayıs 2012’de Yeşil’in Romanya yıllarında sağ
kolu olan Abdullah Argun Çetin’den Lübnan’dan eposta,
mesaj aldım. Kullandığı yeni pasaport ismini yazmayayım
da deşifre olmasın. Zira söz verdim. ‘Patronlarımız değişti
ama yaptığımız çirkin işler değişmedi’ diyordu. ‘Siz
Ergenekon’u tasfiye ettiğinizi sanıyorsunuz, oysa yeni bir
yapı kuruluyor ve kara para düzenini yöneten kirli eller
sadece el değiştiriyor’ diye yakındı. Şu anda ne
yaptıklarını sordum. Aldığım cevap korkunçtu: Maalesef
ülkemizle Suriye’yi savaşa sokmak için malum devletin
gözetiminde ve emriyle provokasyonlar hazırlıyoruz ve
kendimi ülkeme ihanet ettiğim için çok kötü hissediyorum.
Bu yazdıklarım sanal bir dizi senaryosu veya komplo
62
teorisi değil acı gerçekler… Daha fazlasını yazmaya
mezun değilim, mesajı alacak almıştır umarım! Suriye ile
savaş demek ekonominin batmasıdır.
Kurtlar Vadisi Pusu dizisine kahramanlaştırılan Yeşil
ve avanesinin piyonluktan öte yaptığı icraat yoktur. 250.
Madde’yı çıkartarak uyuşturucu tacirlerini, mafya
babalarını ve Ergenekoncu subaylarımızı, generallerimizi
Silivri’den çıkartmaya çalışan AK Parti, nasıl bir aymazlık
içindedir anlayamıyorum. Habur fiyaskosu ile
sonuçlanmış Kürt açılımı oyununda başrol alan İrancı
damarın temsilcisi Beşir Atalay’a PKK ile barış yaptık
açıklaması yaptırmak üzere olan AK Parti ve ‘Derin
Devlet’dir. Bir önceki gün PKK’nın Avrupa Sorumlusu
Zübeyir Aydar’ın twitter’da buna tepkisini gördüm, şöyle
dalga geçiyor: AK Parti rüya görüyor… Bu makaleyi
yazmadan bir gün önce ise Zübeyir Aydar’ı gerçekten
rüyamda gördüm, AK Parti’ye Derin Devletin verdiği
görevde başrol oyunculuğu verilmişti! Daha fazlasını
anlatmayayım…
AK Parti Oslo’da hakem devlet gözetiminde PKK’yı
muhatap alarak MİT’e bir yanlış yaptırmıştır. Oysa
isteseler hem MİT hem Polis için bugün PKK’dan ayrılan
veya ayrılmayan yüzlerce militanı yakalamak çocuk
oyuncağı. Teröristi devlet tarihimizde hiçbir devlet
yetkilimiz muhatap almamış ve masaya oturmamıştır.
Eğer KCK’ya af ilan edilirse, işte o zaman Türkiye
Filistinleşmeye doğru gider. Zira İsrail’de Yahudiler
devletlerini kurmadan önce yıllarca etnik terör estirmişler
ve İngilizleri hakem yaparak vaat edildiğini iddia ettikleri
toprakları koparmışlardı. Oslo’da aracı devlet yine
İngilizlerdi ve Oslo görüşmelerini PKK aracılığıyla yine
Büyük Britanya istihbaratı MI6 ve MI5 tarafından basına
sızdırıldı. Alman istihbaratından Profesör Udo Steinbach
ise militan Kürtlerin akıl hocaları, bize yüzyıl önce
63
yuttuğumuz benzer bir oyunu oynuyorlar. Eski PKK’lılar
başta Irak olmak üzere birçok ülkede tek başlarına ve
rahatça dolaşıyor. Onları alıp getirmek zor değil. Örneğin
Murat Karayılan’ı almak ne kadar zorsa, Osman Öcalan’ı
almak o kadar kolaydır. Irak’ta ABD ve Kürt liderlerin
istedikleri anda, Karayılan başta olmak üzere yakalayıp
Türkiye’ye teslim edemeyecekleri tek bir yönetici yoktur.
Avrupa’da Almanya ve Fransa’da PKK’nın uyuşturucu ile
kara para aklama operasyonuna el konuldu ve yılda bir
milyar dolar akladıkları ortaya çıktı. Avrupalı güvenliğini
düşünüyor, peki bizim halkımızın canı can değil mi,
güvenlik, huzur, barış içinde yaşamayı hak etmiyor mu?
Terörün beslendiği kaynağı kesersen terör biter.
Avrupa Birliği ülkeleri teröre karşı sert önlemler alırken,
ülkemizde özel yetkili savcıların yetkilerini tırpanlamak ve
ülkemizi ceset tarlasına dönüştürenleri yargılamadan azat
etmek neden? Yeşil gibiler bu oyunda kasten abartılan
küçük piyonlardır, devlet adına katil olan Yeşil’in
icraatlarını anlatmaya kitaplar yetmez. Asıl mesele büyük
balıkları yakalamakta! Savcılar ve polisler pek çoğunu
yakaladı yakalamasına ama derin yapıyla uzlaştığı imajı
veren AK Parti gulyabanileri, ekonomiyi batırmak
isteyenleri ve iç savaş çıkartmaları için çaba gösterenleri
sanki salacak gibi gözüküyor… Bu adım sadece AK
Parti’nin bitişi demek değildir, eski karanlık yıllara
dönüşünde sinyalidir. Allah sonumuzu hayreylesin… AK
Parti, yılanları çıyanları, akrepleri meydana salarsa, oy
verenler haklarını helal etmeyecektir (4).
Rahmetli şehit Muhsin Yazıcıoğlu, “Oğuz veya
Türkmen soyundan bir lider ve aydınlanmışlar grubu
ülkemizi milli çıkarlarımıza göre yönetene kadar çakma
derin devletçilik ve Ergenekonculuk oynayanlar
4
Arslan, Faruk. Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon! Farukarslan.com. 30.11.2011.
64
güruhunun fitneleri bitmeyecek” derdi. “Yüzyıldır bizi
yönetenler milli değil” diye sitem ederdi ve taşı gediğine
koyardı: Türk milleti öksüzdür, zira bu milletin iradesinin
vesayetsiz tecellisine ve milletin manevi değerlerine
yürekten bağlı birinin başa geçmesine asla tahammülleri
yok... Foyaları ortaya çıkacak diye onu şehit ettiler. Ne
kadar haklı olduğunu 2007’den beri resmen ortaya
çıkartılan sekiz kollu ahtapot Ergenekon sayesinde
toplumumuz yeni anladı. Resmen diyorum, çünkü daha
önce kimseyi inandıramıyorduk.
Bu yüzsüzler topluluğunun iç yüzünü 1998’den beri
yazıyorum. Yüzlerce haber, köşe yazısı, beş de kitap
yazdım. Bana pek çokları en hafif tabirle, “Donkişot”,
“Deli” veya “Komplo Teorici” yakıştırması yaptı. Yıllarca
marjinalleştirilmeye ve yok sayılmaya çalışıldım. Şimdi
Ergenekoncular ve onları sevenler marjinalleşti.
Yazdıklarımıza, anlattıklarımıza artık kimse şaşırmıyor!
Pandora’nın kutusu açıldı, hiç bir şey gizli kalmıyor.
Yeşil, Kara ve Kürt Ergenekon konusuna kitaplarımda
detaylarıyla değindim. Kırmızı PKK ‘Yeşil’leşirken,
bunları kamuoyunun bilmeye hakkı var. Biraz açayım.
Her ülkeye milli bir derin devlet lazımdır. Dış güçlere
bağlı olan ve toplumun ana inancının tersine giden,
kısacası şeytana hizmet edenlere karşıyım! Osmanlı
devletinde Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar derin
devletin yönetimi ve icraat Çandaroğullarındaydı.
İstanbul’un alınmasına karşı çıkınca Fatih tarafından
tasfiye edildiler. Derin devlette Anadolu kliğinin sonu
geldi, ‘Türk Rumeliler’ ve ‘Devşirme Rumeliler’ devri
başladı. Osmanlının başvezir ve vezirlerine bakınız, çoğu
devşirme Rum, Sırp, Hırvat, Boşnak veya Arnavut
kökenlidir. Saray’ı ele geçiren bu klik, ülkeye hizmet ettiği
sürece problem yoktu. Galata Bankeri zengin Ermeniler ve
Büyük Pazar’ın esnafı Yahudiler, hep Rumeli atına
65
oynamış ve hep kazanmışlardır. Türkleri, “idraksız, cahil
Türkler”, Arapları “necip millet”, Türkmen Alevilerini ise
Farsa hizmet eden “Şii hainler” olarak gösterdiler.
Oğuzlar, askeriyeyi yöneten ama emir eri memurlardı,
Türkmenler ise çiftci köylülerdi... Bizi bölen, merkeze
yerleşen Sünni Oğuz ve çevredeki Alevi Türkmen
rekabetiydi. Türk-İslam sentezinden ziyade müslüman
kardeşliği esas iken ayrımcılık azdı.
Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün çevresini kuşatanlarda
Rumeli kliğiydi! Selanik’ten getirtilen devşirme Sebataycı
güruh, İttihat ve Terakki’nin dışlanmış “B takımı” olarak
gruba eklemlendi. Atatürk,“A takımı”nın çoğunu, 1908 ile
1918 arasında koca imparatorluğu yanlış politikaları ile
uçuruma sürüklemeleri ve iktidarı paylaşmak için darbe
hazırlamaları nedeniyle, 1926’da İzmir suikastı
bahanesiyle ipte sallandırdı. Bir kısmını da Teşkilatı
Mahsusa’nın Kafkas veya Rumeli kökenli tetikçilerine
veya İstiklal Mahkemeleri’ne temizletti! Rumeliler,
Kafkas kökenlileri aralarına almamak için direnselerde,
Atatürk büyük yararlılıklar gösteren, nüfusları kabarık
Çerkezlere istihbaratı teslim ederek ödüllendirdi. Onlarda
Gürcü, Azeri, Tatar, Çeçen ve Özbekleri yanlarına çekti ve
Rumeli kliğini dengelemeye çalıştı. Neredeyse bir asır
böyle geçti.
NATO üyeliğimiz öncesi İsmet İnönü döneminde
başlayan bugünkü Ergenekon yapılanmasında halkın ana
inancı sünni Müslümanlık ve Alevilik dışlandı, Kürtler
yok sayıldı. Nüfusun yüzde 80’i iç düşman kabul edildiler
ve devlete yaklaştırılmadılar. Bu yöntem, İngiliz ve
Fransızların meşhur azınlıkların çoğunluğu yönetmesi
politikasıdır. İpleri yabancı örgütlerin eline tamamen
geçmiş Ergenekon ahtapotunun bazı kolları son
operasyonlarla kesildi, ancak yerine başka kollar monte
edildi. Bazı damarlar ise boşluğu değerlendirerek
66
güçlendi. Çerkezler ve Kürtler, yeni Ergenekon’da
güçlenen kesimlerdir. Kürt Ergenekon’u destekleyen klik,
Diyarbakır ve Elazığ grubudur. Rumeliler, her zaman
Ergenekon’un kara gücüydü, Kürtleri sahaya süren Yeşil
kodlu Mahmut Yıldırım ise Elazığlı Türk milliyetçisi bir
Kürttü, ama Kürt ve Alevilere düşmandı!
Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde ‘Kara’ adıyla
simgeleştirilen Yeşil karakteri, yeni klikin sahte
kahramanıdır! Hapiste öldürülen Kaşif Kozinoğlu, yıllarca
Perinçekgilleri besleyen istihbarattaki kara koyundu! Peki
Yeşil nerede, neden bugün ortaya çıkartılıyor ve hangi
kliğe hizmet ediyor? Yeşil, yakında kirli çamaşırları
ortaya dökülecek Mehmet Ağar grubunun geçmişteki
pisliklerini aklamak, örtbast etmek ve kamuoyunun
beynini güya PKK’ya karşı sert mücadele konusunda
yıkamak için ortaya çıkartıldı! 62 yaşında emekli olmuş
bir devlet memuru, Ankara’da Yeni Mahallede, tam MİT
binasının karşısında 13 yıldır özgürce yaşıyor! 1998’den
beri Arnavutluk, Kuzey Irak ve Afganistan’da dış
görevlerde bulundu. Albay rütbesi verildi ve ordu
üniforması giydi. İnanmayan, CHP’nin en üst organı
Merkez Karar Yürütme Kurulu eski üyesi Tunceli
Milletvekili Sinan Yerlikaya, Mehmet Ağar ve Yeşil’i
yıllarca kullanan istihbaratçılar Teoman Koman, Veli
Küçük, Arif Doğan, Mehmet Eymür, Hanefi Avcı ve
Levent Bektaş’a sorabilir…
Uzun süredir Yeşil’in nerede olduğunu sormuyordum.
Temmuz 2011 yazında Toronto’nun polis şefi William
Bill Blair, yardımcıları Kim Derry, Tony Warr, Henry
Ford ve eşleriyle, Ontario Eski Adalet Bakanı David ile
eşini Türkiye’de gezdiriyordum. İzmir Emniyet Müdürü
Ercüment bey bize üç tane özel koruma ve özel eskortlar
verdi. Eskiden Polis Özel Timinde 1990’larda Yeşil ile
beraber çalışmış bir polis, konu açılınca ben sormadan
67
söyledi: Geçen sene Şanlı Urfa’da bir akrabamın emeklilik
işi vardı, sağ olsun Yeşil o işi çözdü. Yeşil yaşıyor, hatta
epey iyi gördüm. Eski günlerini arıyor. Emekli olmuş,
artık hiç bir işe karışmıyormuş, kafasını dinlemek istiyor!
‘Eski günler geride kaldı, artık Yeşil gibilerine yer
yok. Terörle mücadelede temiz bir sayfa açılıyor. Polis
gücü, öldürmek için değil halkı yaşatmak için bölgeye
geliyor’ diye değişen şartlara vurgu yaptım. “Beni de
çağırdılar, gidip gitmemekte kararsızım. Bu hükümete
güvenilir mi sence demez mi?” ‘Git’ dedim ve ekledim:
Artık Yeşil veya Kırmızı gibi kime çalıştığı belirsiz
tiplerin faili meçhul cinayetler işleme devri kapandı.
Müsade edilmeyecek, devlet yargısız infaz yapmayacak,
cinayet işlemeyecek…
Şu endişesini dile getirdi: Geçmişte polis güçleriyle
askerler ve JİTEM birbirlerine silah çektiler, çatıştılar.
Askerler, ülkenin ve bölgenin hakimi biziz, polis de kim
oluyor tavrındaydı. Polisi kimse takmıyordu. Şimdi devran
değişti ama halen koordinede aksaklık olur ve henüz
tamamen temizlenemeyen Ergenekoncu askerlerle bölgede
çatışırız gibime geliyor… Haksız sayılmaz. Ergenekoncu
askerler ordudan temizlenebilseydi, PKK zemin bulamaz
ve çoktan teslim olurdu! 2011 başından beri PKK’nın
uyuşturucu depolarına yapılan baskınlarla gelir yolları
tıkandı. Fransa’da açılan davada Avrupa’dan yılda bir
milyar dolar haraç toplayan PKK’nın adamları tutuklandı
ve peşin para gönderdiği kurye sistemi çökertildi.
Hakkâri’deki Kavaklı ve Kazan Vadisi’nde ana terörist
yetiştirme kampları dağıtıldı. KCK operasyonları ile şehir
yapılanması çökertildi. Uyuşturucu ticaretinin merkezi
olan Van kentini ise deprem vurdu. Halen Van’ın Başkale
sınır kapısı, Hakkâri, Yüksekova uyuşturucu yollarından
katırlarla, eşeklerle uyuşturucu taşınıp Van’a getiriliyor.
İşlenmiş halde Van’a İran ve Irak’tan gelen uyuşturucular,
68
buradan İstanbul’a ve Avrupa’ya pazarlanıyor. Belki de
deprem Allah’ın bize uyarısıydı… Van’ın halkı dindar
olmasına rağmen yüzde 80′nin araçları uyuşturucu
taşımaktan sabıkalı! Kimin uyuşturucusu bu? Elbette
Ergenekon ve PKK’nın (5).
1998’den beri, yani Yeşil veya adamları eski
Başbakan Mesut Yılmaz’a Budapeşte’de yumruk atıp,
burnunu kanattığından beri Yeşil öldü gibisinden
kamuflajlar yapılıyor. Yeşil, Mehmet Eymür'ün MİT'te
adamıydı. ABD dönüşü AK Parti ile dirsek temasında
çalışan Eymür Yeşil'in geçmişte ve bugün neler yaptığını
biliyor. Ama konuşmamaya devam ediyor. Yeşil bir gün
çözüldüğünde, ucunun kendisine dokunacağını da biliyor.
Eymür, ‘öldü, bir dönem bitti’ gibisinden Yeşil işini
kapatmaya çalışıyor. Eğer öldüğünü biliyorsa, nerede, ne
zaman, hangi olayda, nasıl öldüğünü de bilmesi lazım.
Eymür bunları da açıklamak zorunda. Bakınız... Devlet
Yeşil'i ne öldürür, ne de yargılar. Yeşil mahkeme önüne
çıkarılırsa her şeyi anlatır. Öldürülürse de, sağlam birine
emanet ettiği kasetler ortaya çıkar. Bu yüzden Yeşil'i
yakalamak da, ortadan kaldırmak da istemiyorlar. Yeşil
hâlâ kuvvetli biri. Devlet, Yeşil konusunda samimi değil.
İnanmayan, Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Hanefi
Avcı’ya da sorabilir, eminim nerede olduğunu
biliyorlardır.
Ergenekon sanığı olan Veli Küçük, kirli işlerini
yaptırdığı Yeşil’in öldürüldüğü iddiasını kamuoyuna
1998’dan beri kasten pompalattı. Yeşil’in imajı, kurumu
değiştirildi, ölmedi. Yaşıyor. Çünkü Yeşil'de cinayetlerin
kasetleri var. Kontrgerilla elemanıydı. Kurtlar Vadisi Pusu
dizisine eklemlenen Kara adlı Yeşil, zannedildiği gibi yer
5
Arslan, Faruk. Yeşil’in PKK Macerası ve AK Parti’nin Aymazlığı!
Çorum Manşet, 10.06.2012.
69
altında filan yaşamıyor. Oğlu tarafından kitaplaştırılan
Yeşil, artık emekli bir devlet memuru...
Peki Yeşil nerede? En son 1998’de Macaristan’da
dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’a ‘şerefsiz’ diyerek
yumruk attırmasından sonra ortadan kayboldu. Daha
doğrusu Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in
emriyle başka görevler verildi. Zaman gazetesi, müthiş bir
gazetecilik yaptı ve 1997 yılında Yeşil'in telefon
konuşmalarının tam dökümünü yayınladı. Bunu neden
yaptı? Çünkü 2. MİT raporuna Gülen'in adını da
karıştırmak isteyen Ergenekon çetesi Yeşil ile muhterem
Gülen Hocaefendi’nin görüştüğü iftirasını ortaya atarak
kamuoyunu aldatmıştı. Zaman'ın haberiyle ilk defa
maskesi düşen Yeşil'in MİT Başkanı Teoman Koman'dan
Cumhurbaşkanı Demirel'e, hatta Genelkurmay
Başkanlığı'na kadar herkesle rahatca direkt konuşabilen
devletin pervasız tetikcisi olduğu tescillendi. Yeşil gibi
katillerle Gülen'in ilişkide olmayacağı ise açıktı. O,
Ergenekon'un adamıydı, yani Gülen'in düşmanlarının infaz
memuruydu... Kimilerine göre katil kimilerine göre
vatanperver kahramandı. Esasen O, Ergenekon'un Yakup
Cemili idi. Sonu cehennem olan bir yoldaydı. Nerede
olduğunu aslında pek çok devlet görevlisi biliyordu.
Mesela 2000 yılı sonbaharında Yeşil’in nerede
olduğunu sorduğum bir Emniyet İstihbarat yetkilisi
gülerek şunu söylemişti: Albay rütbesinde Arnavutluk’ta
geziyor ve Kosova’da UÇK’nın milis güçlerine gayri
nizami harp konusunda askeri eğitim veriyor. Bir kaç yıl
sonra nerede olduğunu bir askeri yetkiliye sorduğumda
yine acı acı güldü ve şunu fısıldadı: Benden duymuş olma
ama Afganistan’a NATO çerçevesinde gönderdiğimiz
Türk Barış Gücü’nde Albay rütbesinde Afgan emniyet
güçlerini eğitiyor. Eski istihbaratçı astsubay Hüseyin
Oğuz'a göre Yeşil Belarus’ta yaşıyordu. Oğuz İzmir
70
polisine ve medyaya şöyle dedi: “Bu kişinin ismini İzmir
Emniyeti’nde verdiğim ifadede söyledim ve emniyet
güçleri şu anda bu kişiyi arıyor. Yeşil’e ilişkin olarak da
bazı yazılar yazıldı. Yeşil hakkında Mehmet Altan,
Belarus’ta olma ihtimalini yazmış. Doğru yazmış.” (6).
Emekli Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz,
“geçmişe dair” Takvim’e 27.12.2011'de önemli
açıklamalarda bulundu. Oğuz, adı karanlık cinayetlere
karışan ve yaşayıp yaşamadığı yılan hikayesine dönen
Yeşil’in hayatta olduğunu söyledi. Oğuz, “Yeşil kod adlı
Mahmut Yıldırım sağ. Halen Belarus’ta yaşıyor” dedi.
Eski istihbaratçı Oğuz, iddialarına şöyle devam etti: “Yeşil
hala devlet tarafından korunuyor. Yıldırım yani Yeşil’in
hakkında Kırmızı Bülten olmasına rağmen hala
yakalanamıyor. Çünkü arkasında derin bir yapılanma var.
Yeşil zaman zaman Türkiye’ye giriyor. Varın gerisini siz
düşünün. Mahmut Yıldırım, Türkiye’de gerçekleştirdiği
her olaydan sonra Belarus’un başkenti Minsk’e tatile
gönderilirdi. Yani ödüllendirildi. Tüm bildiklerimi devlete
anlattım. Ancak buna rağmen tanık korumaya alınmadım.
Bu konu ve diğer konulara ilgili tüm bildiklerimi gerekli
yerlere ilettim. Yakında piyasaya çıkacak olan ‘Karanlık
Güçler Çeteler ve Faili Meçhul Cinayetler’ adlı kitabımda
da tüm bilgileri anlattım. Ben hala yaşam mücadelesi
veriyorum. Maddi ve manevi olarak bittim. Bana çobanlık
bile yaptırmadılar. Buna rağmen yine de bildiklerimi
açıkça söylüyorum. Ancak yine de size her şeyi
anlatamam. Çünkü bildiklerimin onda dokuzunun bende
kalması ‘yaşamam’ için gerekiyor (7).
6
7
Arslan, Faruk. Yeşil Yaşıyor. Peki Nerede? Ankara’da veya
Belarus’ta! Farukarslan.com. 11.11.2011.
Arslan, Faruk . 2011.
71
TBMM’nin, çok sayıda cinayetin faili olduğu iddia
edilen ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım muammasının
çözülmesi için çok önemli bir girişimde bulundu. TBMM
İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, 1992 yılında Yeşil
tarafından işkenceyle öldürüldüğü belirtilen Ayten
Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk’ün ifadelerinden yola
çıkarak, Mahmut Yıldırım hakkında suç duyurusunda
bulunmuştu.Söz konusu suç duyurularının 19 Aralık 2011
tarihinde yapıldığını kaydeden İnsan Hakları İnceleme
Komisyonu’ndan bir uzmana göre, Tunceli ve Elazığ
savcılıklarına Meclis adına suç duyurusunda bulunuldu.
Alt komisyonumuzda konuşan Hıdır Öztürk’ün ifadeleri
de başvuruya eklendi. Daha önceki açıklamalarında
‘Yeşil’in yaşadığına inandığını’ söyleyen TBMM İnsan
Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı AKP’li Ayhan
Sefer Üstün’ün, alt komisyonun çalışmalarının ardından
inisiyatif alarak bu girişimde bulundu. TBMM İnsan
Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi ve CHP Tunceli
Milletvekili Hüseyin Aygün de Meclis’in bu adımının
olumlu sonuçlar doğurabileceği inancında:
“Onca delile ve tanıklığa rağmen bugüne değin
savcılar ve mahkemeler Yeşil hakkındaki iddiaları soyut
bulduklarını ifade ettiler. Ancak eğer bu girişimin
ardından ilgili savcılar Meclis’i dikkate alırlarsa Yeşil
hakkında yakalama kararı çıkartılabilir. Ve bu durumda
Yeşil’in sorumlu olduğu iddia edilen dosyalarda, örneğin
1992 yılında öldürülen Ayten Öztürk’ün dosyasındaki
zamanaşımı tehlikesi de bertaraf edilmiş olur.”
Aygün, Yeşil’in yaşayıp yaşamadığı şeklindeki soruyu
şöyle yanıtladı:
“Bu çok zor bir soru. Ancak Ayhan Çarkın’ın ifadeleri
aydınlatıcı olabilir. Çarkın bazı çalışma arkadaşlarının
eceliyle ölmediğini söylüyor. Yeşil’in hayatta olup
72
olmadığını tartışırken bu devlet içi tasfiyeler iddialarını da
değerlendirmek gerek.”
Dikkat ediyor musunuz bilmiyorum ama son
zamanlarda Ergenekon’un etrafındaki ayak izleri hep aynı
adreste kesişiyor. Ergenekon Davası’nın kaçak sanığı
Bedrettin Dalan’ın, İnternet Andıcı Davası’nın üç
numaralı sanığı olan Tümgeneral Musatafa Bakıcı’nın,
tavana bakılarak geçiştirilen ve kim olduğunu hala resmen
öğrenemediğimiz ‘Dalan’a çantayla para götüren şike
sanığının’ hep aynı adreste ortaya çıktığını görüyoruz.
Belarus’un başkenti Minsk’den söz ediyorum. Neden
Minsk? Çünkü Belarus ile aramızda ‘suçluların iadesi’
konusunda bir anlaşma yok. Diyorum ki Yeşil de sakın
Minsk’de olmasın? Sahi, acaba Yeşil Minsk’te mi? (8).
Kıbrıs Postası’ndan yazar Polat Alper’inde şöyle bir
iddiası var, okuyalım:
Aldığım bir okuyucu mektubu, Türkiye`de kırmızı
bültenle aranan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım`ın uzun
süredir KKTC`de yaşadığını ve bu bilginin, TC ve KKTC
istihbarat birimleri tarafından bilindiği halde buna göz
yumulduğunu idda ediyordu. Mektubu gönderen kişi,
kendisinin de bu teşkilatın mensubu olduğunu bu sebepten
kimliğini açıklayamayacağını söylüyordu. Bu bilgiyi
özellikle Kıbrıs`ta geniş bir kitleye hitap eden Kıbrıs
Postası Gazetesi aracılığıyla paylaşmayı tercih ettiğini
belirtiyordu. Yeşil, MGK, 1992 yılında “Teröre, terörün
kullandığı araçlarla son verme” kararını aldıktan sonra,
JİTEM bünyesindeki 7 bölgede ağırlıklı olarak Güney
Doğu’da operasyon timleri kurdu.
Bunların başında sonradan generalliğe terfi eden
Albay Veli Küçük vardı. Mahmut Yıldırım ise bu timin
8
Altan, Mehmet. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın adresi. Star
24.12.2011.
73
basit bir elemanıydı. Hatta PKK’ya haraç (yardım) veren
iş adamlardan tahsil edilerek bankaya yatırılan paraları
bile kendisi çekemiyordu. O işi Jandarma Astsubay Ahmet
Demir yapıyordu. Karışıklık, Ahmet Demir ismini
Mahmut Yıldırım’ın kod adı olarak kullanmasından
kaynaklanıyordu. Yine tesadüf eseri bir başka Ahmet
Demir bölge illerinden birinde Emniyet Müdürü idi.
JİTEM resmi kadrosu olmayan onayla kurulmuş bir
birimdi. Hem istihbarat hem de operasyon birimleri aynı
çatı altındaydı. Emniyet’teki gibi ayrı birimlerde değildi.
İstihbaratı kendisi yapıp imha etme emrini kendisi
veriyordu. Hukuken böyle bir timin kabul edilmesi söz
konusu bile olamazdı. JİTEM dağıtıldı, kimi general oldu,
kimi uluslararası nakliyat filosu kurdu, kimi de Yıldırım
gibi, Romanya’da uzun süre dolaştıktan sonra şimdilerde
Kıbrıs’ta dinleniyor.
Önceki yıllarda, Uzan ailesinin, Abdullah
Çatlı’nın, Yaşar Öz`ün, hava korsanlarının ve daha birçok
kanundan kaçan kişilerin KKTC`de saklandığı gündeme
gelmişti. Peki tüm Türkiye`de aylarca konuşulan, kırmızı
bültenle aranan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım`ın
KKTC`de yaşaması kimin umurunda? (9).
Tekrar İzmir’e dönelim. Polis memuru, eski özel tim
elemanı arkadaşla geçirdiğim günde geçmişte neler
olduğunu beraber hatırladık. JİTEM bünyesinde başlayan
iç çatışma nedeniyle Arif Doğan-Cem Ersever ekibi ile
Veli Küçük-Mahmut Yıldırım (Yeşil) ekibi 1993’de karşı
karşıya geldi. Arif Doğan'ın Ankara'ya çekilmesi, Cem
Ersever'in emekliye ayrılmasıyla Batman üçgeninde Yeşil
döneminin de önü açıldı. Bu dönemin başlangıcı ise, 20
Eylül 1992 tarihinde Musa Anter'in öldürülmesiyle
9
Alper, Polat. “Yeşil” KKTC`de yaşıyor, kimin umunurunda… Kıbrıs
Postası. 2011.
74
başladı. 1992-1993 yılları arasında bölge'de yoğunlaşan
faili meçhul cinayetler, 1997 yılında Başbakanlık Susurluk
Raporu'na kadar taşındı.
Bu cinayetlerle yetinmeyen ekipler, uyuşturucu, adam
kaçırma, şantajla para sızdırma gibi ekonomik alana da
yöneldi. 1993 yılı Mayıs ayında Turgut Özal'ın ölümünün
ardından Başbakan Süleyman Demirel'in Çankaya
Köşkü'ne çıkması, DYP'nin başına geçen Tansu Çiller'in
Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla da faili meçhul
cinayetler Adana, Ankara ve İstanbul gibi kentlere sıçradı.
JİTEM içerisinde başlayan iç çatışma, Ankara'da
Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Lice'de Bahtiyar
Aydın ve Mardin'de Albay Rıdvan Özden gibi muvazzaf
subaylara kadar ulaştı. JİTEM’I kontrolu altına alan Veli
Küçük, iddialara göre önüne çıkan, şiddetin bitmesini
isteyen barış yanlısı askerleri Yeşil’e infaz ettirdi.
İşte tam bu sırada Çiller, hedef hainler listesini
açıkladı. Çiller'in İstanbul Holiday Inn Oteli'nde, 'Türkiye
milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir
terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı
işadamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap
soracağız' açıklamasının ardından Batman'da DEP Mardin
Milletvekili Mehmet Sincar öldürülürken, ekim ayında ise
JİTEM'deki ayrılıklar nedeniyle basına konuşmaya
başlayan Cem Ersever, JİTEM elemanı Kemal Uzuner'in
Aydınlıkevler'deki evinden alınarak Bolu'da bulunan
Başbakanlık Atış Poligonu'nda sorgulandıktan sonra Yeşil
tarafından öldürüldü. Ersever ile birlikte sevgilisi Nevval
Boz ile Mustafa Deniz de öldürülen isimler olarak
kayıtlara geçti. Öldürülmesi gereken, sözde PKK’ya
yataklık yapan 10 bin kişiyi bin operasyonla temizleme
fikri tamamen Mehmet Ağar’ındır ve bunu MGK’da 1992
yılında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e de kabul
ettirmişti. Hatta Güreş’in bu ortaya çıkarsa hepimizi
75
sallandırırlar dediğini duymuştum. Şimdi yaptıkları
hatanın, ektikleri nefret tohumunun hesabını vermenin
vakti geldi.
Ersever'in elinde bulunan ve Doğu illerinde birçok
eylemde kullanılmaya başlanan patlayıcıların ölümü
sonrasında Ankara ve İstanbul'da peşpeşe meydana gelen
patlamalarda ortaya çıkması, Yeşil'in Ankara'daki izini
açığa çıkardı. Ve Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından
gözaltına alınan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın
sorgusuna bizzat Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar
da katıldı. Bu dönem iki Mehmet arasında krize yol açan
Yeşil, kaburgaları kırık bir halde Mehmet Eymür'e teslim
edildi.
Cem Ersever'in ölümü sonrasında başlayan
tartışmalarda taraf olan Aydınlık Dergisi ve Doğu
Perinçek, Ersever'in Yeşil tarafından öldürülmediğini,
Hanefi Avcı ve ekibi tarafından korunduğuna dikkat çeken
yayınlar yaptı. Adnan Akfırat'ın Eşref Bitlis'e ilişkin
yazdığı yazılar ile Doğu Perinçek'in 'Çiller Özer Örgütü'
isimli kitabında JİTEM korunurken, Emniyet İstihbaratı
açıkça suçlandı. Gözaltından çıkan Yeşil, MİT bünyesinde
yeni bir görev için Şam'da yaşayan PKK elebaşısına
suikast için Şam’a uçtu.
Bu suikastta kullanılacak olan patlayıcılar ise
Viranşehir Belediye Başkanı Halil İbrahim
Keleşabdioğlu'nun organizesiyle Ceylanpınar'ın Reselayn
Kapısı'nda Şam'a gönderildi.
Çiller’in siyasi rakibi Mesut Yılmaz’ın Yalçın
Küçük’e ulaştırdığı notla suikastdan haberdar olan Öcalan,
suikastın başarısız olmasını sağladı. Yılmaz, hoşlanmadığı
Mehmet Eymür ve Yeşil gözden düşürmeye çalışmıştı.
Şam merkezinde zamansız patlayan bomba, iki Mehmet
arasındaki kavgayı derinleştirdi ve Mehmet Eymür
görevinden alınmasının ardından ABD'ye uçtu. Eymür,
76
tüm bu yaşananları kurduğu Atin.org sitesinde bir bir
deşifre etti. Ersever'in ölümünün ardından büyük kentlere
sıçarayan cinayetler zincirinde Kürt kökenli işverenleri,
avukatlar, Kürt kökenkli aydınları hedef alınmaya
başlandı. Bu dönem büyük kentlerde JİTEM bünyesinde
bulunan itirafçılarının yanısıra eski ülkücüler, polis
memurları ve mafyaya uzanan bir ağa kadar ulaştı. Bu
dönem Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım,
Hacı Karay, avukatlar Medet Serhat, DEP Ankara İl
Başkanı Faik Candan, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Rebih
Çabuz, İzzettin Görnü gibi çok sayıda insan öldürüldü.
Devlet, siyaset ve mafya üçgeninde örgütlenmiş yapılar
tarafından işlenen siyasal cinayetlerin yanısıra ekonomik
rantlar sağlanması adına, Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi
Topal, Tefeci Nesim Malki'ye ulaşan bir dizi cinayet daha
işlendi.
Yeşil, Bingöl, Solhan ilçesi Dicnik Köyü'nde 1951
yılında doğdu. MHP kökenli, 1973'te Bingöl Genç İlçe
Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı
yıl MİT Tatvan Bölge Müdürlüğü'ne devredildi. Kasım
1975'te askerden geldikten sonra Milli Görüş hareketi
içinde MİT adına çalıştı. Yıldırım, Elazığ'da 1977'de
Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve
başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden
yapılıyordu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup,
farklı bir isimle anılmaya başladı. Yeni adını gözlerinin
rengi olan "Yeşil"den aldı. Susurluk kazasından sonra
ortaya dökülen ilişkiler, pek çok cinayetin tetikçisi
olduğunu ortaya koydu. Herkes Yeşil'den söz etti, ancak
bulunamadı. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, aldığı
bilgileri aktarırken Yeşil'in öldürüldüğünü söyledi.
Ancak kısa bir süre sonra Yeşil, 1999’da İHD Başkanı
Akın Birdal'ı vuranların arkasındaki isim olarak ortaya
çıktı. Daha sonraki bilgiler Yeşil'in hala hayatta olduğunu
77
ortaya koydu. Susurluk Raporu'nda da Yeşil'e 12 sayfalık
özel bir yer ayrıldı. Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte
kimliklerini kullanan, Güneydoğu'da "Sakallı" adıyla
bilinen Solhanlı Mahmut Yıldırım'ın geçmişi bir ölçüde
deşifre edilebildi. Bir dönem MİT'te, bir dönem JİTEM'de
görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem
Ersever'in öldürülmesinden, Güneydoğu'daki pek çok faili
meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı
belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan'ın Suriye'de öldürülmesi
için görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü.
Afyon Cezaevi'nde öldürün Sabancı suikastı sanıklarından
DHKP - C'li Mustafa Duyar'ı Türkiye'nin Şam
Büyükelçiliği'nden alıp getiren ekipte onun da adı sayıldı.
Ancak istihbarat birimlerinin kamuoyuyla pek de
paylaşmadığı kanıya göre, aslında Yeşil tek bir kişinin
değil, birden fazla görevlinin kullandığı ortak kod adı.
Yeşil kodunu kullananlardan biri de üst düzey
görevlerde bulunan Veli Küçüktü. Bir dönem
Güneydoğu'da PKK'ya karşı yürütülen mücadelede özel
operasyonlar, karşı gerilla eylemleri ve taktikleri onun
yönetiminde yürütüldü. Ankara'da bir pavyonda
eğlenirken olay çıkarttığı için gözaltına alınan,
götürüldüğü Emniyet Müdürlüğü binasında Orhan
Taşanlar ve ekibi tarafından kaburgaları kırılana kadar
dövülen Yeşil'i polisin elinden alan ve MİT'te tedavi
ettiren kişi Mehmet Eymürdü. Üzerinde taşıdığı 0542 214
50 21 numaralı telefonla aradığı yerler arasında resmi
kurumların yanı sıra, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan, Sedat
Peker gibi isimler de bulunuyor. Mesut Yılmaz'a
Budapeşte'de yumruk atanlar da Yeşil'in telefonundan
arananlar arasında yer alıyor. Yeşil adının korkuyla
anılması Susurluk çetesi tarafından tahsilat amacıyla
kullanıldı. Susurluk çetesinin tehditle para topladığı
kişileri arayan hep Yeşil idi.
78
Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmeden önce para yatırdığı
Ziraat Bankası Ankara Heykel Şubesi'ndeki hesabın
sahibinin de Ahmet Demir kimliğini kullanan Yeşil
olduğu ortaya çıktı. Mahmut Yıldırım, sıradan bir memur
olarak başladığı yaşamını bugün herkesin bildiği ancak
kimsenin tanımadığı kanlı bir tetikçi olarak sürdürüyor
veya öldü. Kaçak olarak nerede yaşadığını kesin olarak
saptayabilen yok. 30 yıldır çalışmadığı istihbarat teşkilatı
kalmadı. Doğu'da pek çok karanlık faili meçhul cinayete
birlikte kalkıştığı, PKK'ya karşı gayrinizami harp yürüten
Binbaşı Cem Ersever ve arkadaşlarını, fazla konuştukları
için Çatlı ve Haluk Kırcı'ya çekinmeden öldürtecek kadar
derin bir adamdı.
Tüm devlet başkanları, başbakanlar, Genelkurmay,
MİT ve Emniyet teşkilatında çok sevilmesede gözüpek
işleri nedeniyle çok iyi tanınan, saygı duyulan Yeşil,
kontragerilla çalışmalarıyla devletin düşmanlarını infaz
eden, ettiren delikanlı bir istihbaratçıydı. Kosova'da
UÇK'nın askeri eğitimi, Afganistan, Bosna, Çeçenistan ve
Kuzey Irak'ta gizli operasyonlar dahil pek çok yurtdışı
kirli operasyonun organizatörüydü. Haziran 1996’de
Eymür’ün verdiği son görevini ifa ettiği yurtdışı
görevinden döndükten sonra birden ortadan kayboldu.
Eğer bundan sonraki görevi ülke içindeki mafya
yapılanması ve yolsuzluğun kan damarlarına girmekse
öldü gösterilmesi elzemdi. Kürt asıllı olmasına rağmen
vatansever bir ülkücü, ulusalcı, Alevi Kürtlerin ve
PKK'nın can düşmanıydı (10).
Radikal Gazetesinden Sayın İsmet Berkan 12 ve 13
Temmuz 2000 tarihlerinde Yeşil'in ifadesine değinen
"Susurluk sırları" ve Neden yadırgamıyoruz?" başlıklı
yazıları yazmıştı. "Yeşil, para alabileceği her yerden para
10
Arslan, Faruk 2011.
79
almaktan çekinmediğini, Ceylanlar dahil herkesi haraca
bağladığını ('vergi' diye adlandırıyor, aynen PKK gibi) bir
devlet kurumu olan MİT'e rahatça söylüyor ve başına
hiçbir şey gelmeden oradan ayrılabiliyordu. Aynı Yeşil,
'faili meçhul' bir cinayete kurban giden Kürt yazar Musa
Anter'i bir PKK önde geleni aracılığıyla nasıl kandırıp
tuzağa düşürdüğünü de yine MİT'e adeta övünerek
anlatıyordu. Bu anlatımdan hareketle Musa Anter'i Yeşil'in
öldürdüğüne kuşku duyulamaz artık. Tek bilinmeyen
Yeşil'in talimatı kimden aldığı." Yeşil'in anlatımları
arasında Emniyet Genel Müdürlüğü'nün en önemli
birimlerinden birinin, Özel Harekat Dairesi'nin başındaki
bir insanın (İbrahim Şahin) çeşitli işadamlarını haraca
bağladığı, o işadamlarının da 'vergi' adı verilen bu paraları
çeşitli rütbeli polisler aracılığıyla gönderdiklerini, bu
paralardan kendisinin de nasiplendiğini anlatıyordu.
MİT'in suçla mücadele ve suçluyu yakalama gibi bir
görevi yok belki ama en azından vatandaşlık bilinci
mesela Yeşil'in, İbrahim Şahin'in, Abdullah Çatlı'nın,
'Arnavut Sami'nin, Mehmet Ağar'ın, Korkut Eken'in vs.
savcılara ve teftiş kurullarına ihbar edilmesini
gerektirmiyor muydu? (11).
Berkan'ın yukarıdaki soru ve tenkitlerine Mehmet
Eymür kapatmadan önce kendi site sayfalarıda cevap
vermeye çalıştı: Esasında konu birçok karanlık bölümleri
bulunan bir devri ve sistemi ilgilendirdiği için, bu sistemin
içinde belli bir rolü olan ve bu dönemin bir bölümünde
(1994-96) resmi görevi bulunan beni fazlasıyla aşıyor. Ben
yine de kendi sorumluluk sahamda kalarak bazı yanıtlar
vereceğim. Bahsi geçen dönemde iki tip illegal faaliyet
yürütülmüştür. Birincisi "Terör ve PKK ile mücadele
kapsamında" yürütülen illegal faaliyetlerdir.
11
Berkan, İsmet. "Susurluk sırları" ve Neden yadırgamıyoruz?"
Radikal Gazetesi.12 ve 13 Temmuz 2000.
80
"Birinci tip" diye adlandıracağımız bu faaliyetler,
demokrasi rejimi ile bağdaşmasa da "yaşadığımız
olağanüstü terör yılları", "şehit verdiğimiz ve ölen sayısız
insanımız" nedeniyle haklı nedenler taşıyabilir. Yani
"olağanüstü" şartlardaki, "olağanüstü mücadele
yöntemidir" Diğeri, yani "ikinci tip" illegal faaliyetler,
"ülke yararına" görünümü altında yürütülen "maddi ve
politik çıkar sağlamaya yönelik" -çete- faaliyetlerdir. Her
iki faaliyet iç içedir ve her iki faaliyetin oyuncuları aşağı
yukarı aynı kişilerdir. Hukuken bu iki faaliyeti bunlar suç,
bunlar diğeri değil diye ayırabilmek mümkün değildir.
Resmi olarak inkâr edilse de, "ülke yararına yönelik illegal
faaliyetler" belli bir karar mekanizması tarafından harekete
geçirilmiş, belli bir emir ve komuta zinciri içinde yerine
getirilmiştir. Emirleri icra eden kişiler, ulvi bir görevi
yerine getirdikleri inancıyla bu işleri yapmışlardır. Emirler
genellikle şifahen verildiği için, bu emri verenlerin
sıkıştıklarında bu hususu inkâr etmeleri ve suçu astlarına
atmaları mümkündür. İcracı kişilerin, bazı hallerde
menfaate yönelik faaliyetlerde, bilmeden kullanılmış
olması da imkan dahilindedir.
Tamamına yansımasa dahi, birçok olayda, her iki tip
faaliyeti yürütenlerin aynı kişiler olduğu görülmektedir.
Bu ise şahısların "ikinci tip" faaliyetler ve suçlardan dolayı
itham edilmesini zorlaştırmaktadır. Hukuk karşısında ağır
neticeler getirebilecek olan ikinci tip "çete" faaliyetlerin
ortaya çıkma ihtimali, emir ve komuta zincirindekileri
telaşlandırmakta ve bu nedenle bu zincirdekiler, "ikinci
tip" faaliyetleri tasvip etmeseler dahi, suçlu etrafında bir
koruma halkası oluşturmaktadırlar. Esasında suç
işleyenlerin başlangıçta devlete hizmet felsefesi ile yola
çıktıkları, gözlerinde çok büyüttükleri hedeflerini devletin
imkânlarını kullanarak kolayca bertaraf ettikten sonra
devletin gücünü kendi güçleri gibi gördükleri, kolayca
81
elde edilen büyük rantlardan sonra devlet işlerini tamamen
unuttukları, rahatlıkla ifade edilebilinir.
Diğer önemli bir zorluk, her iki tip faaliyeti
yürütenlerin ulusal güvenliğimizi korumakla görevli
teşkilatlarımıza ve politik hüviyete mensup kişilerden
oluşmasıdır. Bu teşkilatlarımıza has özel statüler ve
politik kimlik, bir cins dokunulmazlık kabuğu yaratmakta
ve adaletin düzgün işlemesini ve adil neticeler alınmasını
önlemektedir. Neticede günümüzde yaşadığımız gibi,
dokunulmazlık kabuğu en ince olan "bir kaç polisin" ve
sivil vatandaşların yargılanmasının ötesine
gidilememektedir. (12).
Zaman’da yazar iken Fehmi Koru’da 1998'deki bir
Taha Kıvanç yazısında dönemin Ankara Emniyet Müdürü
Orhan Taşanlar'a atfen şunu nakletmişti: Yıl 1995.
Ramazan ayı. Taşanlar iftar için eve her gidişinde, çorbayı
kaşıklayamadan bir yerlerde patlama olduğu duyuruluyor.
"Bir değil, iki değil, üç değil... Bombalarda 'Yeşil' imzası
çok belirgin... Araştırın bakalım, buralarda mı?" diye
tâlimat vermiş... O gece Ulus'taki gece kulüplerinden
birinde bulmuşlar Yeşil'i... İçeri aldıkları kişinin Yeşil
olduğunu polisler biliyor, ama muhataplarına
çaktırmıyorlar... 'Yeşil' olduğunu hiç açık etmeden, ama
'Yeşil' imiş gibi ayrıntılı bir ifadesi alınıyor... "Ertesi gün,
bizim elimize düşmesinden hiç mutlu olmayan devlet
birimleri devreye girdi; tahmin edemeyeceğiniz kadar
yukarılardan bir ilgi gösterildi. Biz de kendisini teslim
etmek zorunda kaldık..." (13).
12
Eymür, Mehmet. "Terör ve PKK ile mücadele kapsamında"
yürütülen illegal faaliyetler. 10 Mayıs 2003. Kapandığı için internet
ulaşımı yok. Atin.org.
13 Kıvanç, Taha. Bir değil, iki değil, üç değil. Zaman. Yeni Şafak. 1995
ve 2005.
82
En iyisi Yeşil’i ona görevler veren eski MİTci
Eymürden dinleyelim: Yeşil'in güvendiği paşa Kemal
Yılmazdı, o tarihlerde MİT'deki Yavuz Ataç, Orhan
Çoban, Kaşif Kozinoğlu gibi "Özel Kuvvetler
Komutanlığı (Özel Harp)" kökenli emekli subaylarla yakın
ilişki içindeydi. Bu kişiler MİT Müsteşarı olacağına
muhakkak gözüyle baktıkları Kemal Yılmaz'a devamlı
bilgi taşıyorlardı. MİT'teki asker kökenliler Kemal
Yılmaz'ın başlarına geleceğine o kadar kesin bakıyorlardı
ki, nakledilenlere göre Yavuz Ataç ve Orhan Çoban, yeni
yapılanma ile ilgili listeleri tanzim ederken makam
kavgasına girmişler, aralarında sert tartışmalar çıkmıştı.
Kemal Yılmaz'ın, Genelkurmay'daki Çevik Bir
ekibinden olduğu biliniyordu. Normal şartlarda MİT
Müsteşarlığına gelmesi pek mümkün görülmediğinden,
bunun ancak askeri bir müdahale sonra olması mümkündü.
Yeşil'in bütün anlatımlarına rağmen MİT tarafından
kullanılmaya devam edilmesi, "kanuni" yönden olmasa
bile, "ahlaki" yönden çirkin gözükebilir. Zamanın MİT
Müsteşarı Sönmez Köksal da bu konuda bir hayli
tereddütlüydü. Yeşil'in bütün mazisinin MİT'e monte
edilmesinden endişe duyuyordu. Ben Yeşil'in ortalarda
denetimsiz bırakılmasının daha vahim neticeler vereceğini
düşünüyordum. Mehmet Ağar, resmi bir toplantı için
MİT'e geldiğinde MİT Müsteşarının yanında kendisine
mealen "Bu adamı siz de, Jandarma da kullanmış, şimdi
ortalarda bırakmışsınız. Bu tip adamları sahipsiz
bırakırsanız "suç makinası" haline gelirler, buna bir şekil
bulun" dedim. Ağar, Jandarma ile konuşacağını söyledi,
ancak bir netice çıkmadı.
O tarihlerde, Yeşil'e milli menfaatler doğrultusundaki
bazı yurtdışı faaliyetlerde görev vermiştik. Bu faaliyetler
ile ilgili bağlantılar kurmuş, çalışmalar yapmıştı. Çok
hassas bazı operasyonlarımızı biliyordu. Bu bakımdan
83
devam etmesinin hem faaliyetlere yarar sağlıyacağını,
hemde kendisini Ankara'dan ve suçtan uzak tutacağını
düşündük. Zaten, belirttiğimiz gibi, yaşadığımız
günlerdeki "suç" Yeşil'i çok aşan organize bir faaliyet
niteliğindeydi. Ayrıca Yeşil, bu açıdan iyi bir haber
kaynağıydı. Terör ve organize suç faaliyetlerinde en iyi
kaynaklar o faaliyetin içinde olan kişilerdir. Bu
istihbaratın temel unsurlarından biridir.
Üzerinde PKK/ARGK ve İnsan Hakları Derneği'ne ait
üye kimlik kartı taşıyan Yeşil, bizim açımızdan, uygun
vasıflara sahip, bir çok engeli kolayca aşabilen, yetenekli
bir faaliyet elemanıydı, çalışmalarımıza olumlu katkıları
oldu. Yeşil'le ilk görüşmelerimiz 1994'ün son aylarına
rastlar. Bu görüşmelerde kendisine, yer aldığı
operasyonların başarı ile neticelenmesi halinde yüksek
miktarda parasal bir mükâfat verileceği söylenmiştir. Yeşil
cevaben, kendisinin bu güne kadar para karşılığında iş
yapmadığını, böyle bir mükâfatı kabul etmeyeceğini
belirtmiştir. Yeşil'e ayrıca, çalışmalar esnasında meydana
gelecek makul masrafların tarafımızdan ödeneceği, ihtiyaç
hasıl olması durumunda, teknik alet ve malzeme
sağlanacağı, Türkiye içinde kanunsuz hiç bir faaliyetine
müzahir olunmayacağı, kendisine Teşkilatımızla
arasındaki bağın ortaya çıkmasına neden olabilecek
herhangi bir belge verilmeyeceği, görev esnasında yurt
dışında şehit olması durumunda, ailesinin geçiminin ve
çocuklarının okul masraflarının Teşkilatımız tarafından
karşılanacağı, görevini ifa ettiği esnada yurtdışında
tutuklanıp mahkum olması halinde de, ailesinin ve
çocuklarının masraflarının karşılanacağı, böyle bir
durumda, kendisiyle olan ilişkimizin inkar edileceği
belirtilmiştir.
Yeşil, ailesini garantiye aldıktan sonra gerekirse
intihar eylemlerine bile katılabileceğini, bir tutuklanma
84
halinde, PKK itirafcısı olarak ifade vereceğini
söylemiştir.. Bu sözlü anlaşmada belirtildiği gibi, MİT'in
Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınan
Yeşil'le ilgili, dolaylı veya dolaysız hiç bir teşebbüsü
olmamıştır. Beyanlarına göre, Yeşil'in Korkut Eken ve
Polis ile problemleri, 1994'ün son aylarında
başlamıştı. Kemal Horzum'dan her ay aldığı 250 milyon
lira yardımın azalması üzerine, Kürt Ahmet lakaplı Ahmet
Turgut'tan para istemesini neden gösteriyordu. Daha sonra
Arnavut Sami olayı, ilişkileri iyice gerdirmişti.
Kasım 1994 sonunda Korkut Eken'in, İstanbul'da
Kürşat Yılmaz, Yavuz Bıçakcı ve Ahmet Güzel isimli
arkadaşlarını gözaltına aldırıp, hakkında bilgi topladığını
öğrenmişti. Kürşat Yılmaz ile bağlantı kurduğunu ve
Kürşat'ın, kendisine "kendine dikkat et, seninle ilgili bilgi
almak için bizi çok hırpaladılar" dediğini söylüyordu.
Kürşat kendisinden tabanca ve bir cep telofonu talep
etmiş, Yeşil, birilerine 5.000.000 lira rüşvet vererek
istediklerini cezaevine iletmişti. Yeşil bu konuyla ilgili
olarak şunları anlatıyordu:
"Aynı günlerde Jandarma Genel Komutanlığı
İstihbarat Şubesi'nde görevli H. Yarbay'dan çağrı aldım ve
hemen görüşmeye gittim. H. Yarbay bana 'Bugün Korkut
Eken Genel Komutan'a geldi, bir süre görüştüler. Korkut
Yarbay, komutana biz Ahmet YeşlL'i tutuklayacağız,
sizinle herhangi bir bağlantısı var mı? diye sormuş, Genel
Komutan da, jandarma ile bu şahsın hiçbir bağı yok,
tutuklayabilirsiniz şeklinde cevap vermiş, ancak tutuklama
gerekçesini bilmiyoruz, Genel Komutan'a soramadık.
Korkut Yarbay gittikten sonra Genel Komutan, B. Paşa'yı
çağırıp, Emniyet Müdürlüğü'nün tutuklama kararını sana
iletmesini istemiş, B. Paşa da bana emir verdi, Korkut
Yarbay kararlıymış " dedi.
85
Olaydan 10 gün kadar önce, A.Çatlı da telefon ile
aradı ve dikkatli olmamı tenbih etti, aynı günlerde
oğlumun devam ettiği Karate Salonuna gelen telsizli iki
şahıs oğluma, benimle ilgili sorular yöneltmişler. Yine
aynı tarihlerde Cumhurbaşkanlığı'na gittim ve burada
Cumhurbaşkanı Danışmanı olan dostum ile görüştüm. O
da Mehmet Ağar ve benim gibi Elazığlı. Görüşme
sırasında bana Cumhurbaşkanına ait altın bir dolma kalem
hediye etti. Sohbet ederken bana "Mehmet Ağar ile iyi
geçinmiş olman lazımdı" şeklinde bir cümle kullandı,
ancak o gün için bu konunun üzerinde hiç durmamıştım.
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma ile bugüne kadar
hiçbir sorununun olmadı, tutuklanmam için ortada hiçbir
gerekçe yok."
Yeşil'e göre, Ankara'da yeraltı dünyasında adı geçen
Kürt Ahmet lakaplı şahıs kendisinin varlığından
tedirginlik duyuyordu. Kürt Ahmet'ten 100 Milyon TL
almış, Kürt Ahmet bunu Ünal Erkan'a aktarmıştı. Kürt
Ahmet, Ünal Erkan 'a ismiyle hitap ediyordu, Emniyet
Müdürlerinin kararnamesinde bile Kürt Ahmet'in onayı
vardı. Kürt Ahmet bir süre önce tedavi maksadıyla
Amerika'ya gitmiş ve gitmeden önce kendisinin pasifize
edilmesi için Korkut Bey'den yardım talep etmişti. Korkut
Bey, Kürt Ahmet'e bu konuda teminat vermişti.
Kendisinin aranmasını Korkut Bey'in sözünü yerine
getirme çabası olarak mütalaa ediyordu. Korkut Eken'in
yanısıra, İçişleri Bakanı danışmanı Mehmet Kıvanç Özer
de kendisi ile uğraşıyordu. Aydın'lı Özer, sanki İçişlerinin
değil Kürt Ahmet'in danışmanıydı. Zira devamlı Kürt
Ahmet'in yanındaydı. Özer'in çağrı numarası 3 6 2- 1 2 8 6
idi, araştırılırsa ne kadar büyük işler çevirdiği anlaşılırdı.
Kemal Horzum kendisine her ay 250 milyon lira para
verirken, bunun 50 milyona düşürmüştü.
86
Bunun nedenini Kürt Ahmet'in yönlendirmesine
bağlıyordu. Şöyle diyordu: "Kemal Horzum'un dışındaki
bütün Kürt işadamları PKK'ya yardım ediyor.
K.Horzum'un, PKK'lı Metın Kod adında bir ortağı vardı.
Benim baskım neticesinde ortaklıktan ayırdı ve Horzum'un
çevresinden uzaklaştırıldı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı
korumaları, boş zamanlarında ve izinlerinde Horzum'un
bürosuna gelerek koruma yapıyorlar. Son görüştüğümde
Horzum bana 'Seni Zülküf Ceylan'la görüştüreceğiz' dedi.
Zülküf halen İsviçre'de hasta imiş. Döndükten sonra
belirleyecekleri bir tarihte İstanbul'da Horzum, Zülküf ve
Ceylan'ların kirvesi Emniyet Müdürü H. ile toplanıp
görüşeceğiz. Birşey sormuyor ve herşeyden haberim
varmış gibi davranıyorum.
Oynamayı planladıkları senaryoya göre, sözde
devletin elinde terör örgütüne para yardımı yapan kürt iş
adamlarının isim listesi var ve sözde devletin içindeki bazı
güçler benim kanalımla bu şahısları enterne ediyorlar.
Dolayısıyla ben parayı alınca Ceylan'lara yönelik herhangi
bir eylemde bulunmayacağım. Horzum'un daha önce
benim adımı kullanarak aynı senaryo ile tahsilat yaptığını
biliyorum. Ancak herşeyden haberdarmışım gibi
davrandığım için açık açık kimlerden para tahsil ettiklerini
soramıyorum. Şu anda ekonomik yönden çok kötü
durumdayım. Etlik'teki evimin 2 milyon liralık telefon
parasını ödeyemiyorum, Diğer telefonun 7 milyon borcu
vardı, ödeyemediğim için kapattılar. Her şey paraya
bakıyor, araba hala sanayide rehinde.
Sonuçta, maddi durumum berbat, para olmadan hiç bir
iş yürümüyor. Ne yapacağımı bende şaşırmış durumdayım
Aslında buraları bana göre değil, bölgedeki halimi
özlüyorum. Beni maddi yönden bitirdiler, Şehirde paranız
olmayınca gücünüz de olmuyor."
87
Yeşil, parasal sorunları ve polisle olan problemlerini
halletmek için bazı temaslarda bulunmuştu. şöyle
anlatıyordu: "Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Hayrettin
Gökdemir'in beni Köşke çağırdı, 'bir sıkıntın varsa söyle"
dedi. Bakmak mecburiyetinde olduğum sekiz adamım
var. Bunlar için döşeli iki ayrı eve, geçimlerini temin için
bilardo salonu benzeri bir işyerine ihtiyacım var. Sanayide
rehin duran iki arabamı kurtarmam lazım dedim. Bana
'Yakında Rusya'dan bir işadamının döneceğini, onunla
konuşarak isteklerimi karşılayacağını söyledi. 'Ceylan
ailesi zamanında Baba'yı ayakta tuttu, şimdi biraz da sana
baksınlar. Baba için vinç lazım ama sana bir parmak
hareketi yeter' dedi. 10 gün önce çağrı alınca İbrahim'le
buluştuk. Maltepe'deki Monako Pavyona gittik. Korkut
Eken ile anlaşmazlığım konusunu açtım. İbrahim
anlaşmazlığın boyutlarının sıkıntı yarattığını, Korkut
Eken'in Emniyet Genel Müdürlüğünde normal bir memur
odasında sığıntı gibi oturduğunu, acz içinde olduğunu,
sorunu çözmeye yardımcı olabileceğini, büyütmemeleri
gerektiğini söyledi.
Korkut Eken, 12 Aralık 1994 günü ekibi ile
Azerbaycan'a gitti. Benim hakkımda ' ülkücü katili'
şeklinde konuşmalar yapıyormuş. Ankara İl Jandarma
Alay Komutanlığı İstihbarat Şubesinde görevli A. Binbaşı
Korkut Eken'le benim için görüştü, beni müdafaa etti.
Ancak görüşmeden bozuk ayrılmış. Mehmet Ağar bütün
gelişmelerden haberdar. A. Binbaşının elinde M.Ağar ile
ilgili 42 milyar liralık bir yolsuzluk belgesi var, fakat
kullanamıyor."
Aynı tarihlerde Yeşil'in "adamlarımdan biri" diye
bahsettiği bir kişi kaçarken polisler tarafından ayağından
vurulmuştu. Yeşil, "Ayın 1.nde İstanbul'da polisler Osman
Özbek isimli adamımı kaçarken ayağından vurdu. Ne
kadar malzeme varsa gitti. Ev, araba, cep telefonları, çağrı
88
cihazları, elbiseler hepsi gitti. Adamım şimdi İstanbul'a
giremiyor. Bu çocuğun yaptığı özel bazı mafyavari işler
vardı." diyordu. Yeşil'in kastettiği kişi Osman
Gürbüzdü. Hani Veli Küçük’ün Necip Hablemitoğlu’nu
öldürttüğü tetikçi. Halen Ergenekon sanığı olarak içeride...
Yeşil, Ankara Emniyet Müdürlüğüne alınmadan bir
hafta kadar önce, polisler onun yakın arkadaşlarını
gözaltına almışlardı. Bu konuyu ise şöyle naklediyordu
Yeşil. "Sorgu çok ağır geçmiş, işkence yapılmış. Ankara
Emn. Md. Orhan Taşanlar bizzat sorguya katılmış.
Sorguda ağırlıkla benim üzerimde durmuşlar. Cem'in
yazdığı kitabı açarak Tunceli'den, Muş'tan başlayarak
sorular yöneltmişler Çocuklar, istiyorsanız telefon ve çağrı
numarasını verelim, arayın buraya çağırın, kesin gelir,
gelmez ise bizi öldürün demişler. Gerçekten de
çağırsalardı giderdim. Devletten kaçmak olmaz, ben devlet
ile uğraşamam. Adamların sorgulanmasında tamamen beni
hedef aldılar, bana göz dağı vermek istiyorlar. Bana açıkca
"çalışacaksan, bizim hesabımıza çalış" şeklinde Mehmet
Ağar kaynaklı bir mesaj ilettiler. Ben Mehmet Ağar'ın kim
olduğunu gayet iyi biliyorum. Sorguya alınan çocukların
ikisinin üzerinde silah vardı. Hakan'ın üzerindeki
Kırıkkale silah daha önce öldürülen ve İstihbaratta çalışan
polisin kendi silahıydı. Ben onun Hakan'ın üzerinde
olduğunu bilmiyordum. Bir kenarda duruyordu. Tesadüfen
o gün Hakan üzerine almış. En çok o silahtan
korkuyordum. Ancak olayı kapattılar. Sadece ruhsatsız
silah taşımaktan muamele yapacaklar.
Çocuklardan iki şekilde ifade almışlar. Adliye'ye
gönderilecek olan ifade de, silahları Yeşilden aldıklarını
söylemişler. Kendilerine sakladıkları ifade de ise silahın
birini Jitem'den aldım diye ifade vermesini istemişler.
Hakan'da baskı üzerine, Diyarbakır'da Jitem'de çalıştığını
söylediği ancak gerçekte var olmayan Zülfü Astsubay diye
89
birinden aldığını söylemiş. Mart 1996'da yurtdışına
gönderildi. Dönüşünde Türkiye içinde büyük bir trafik
kazası yaptı. Arabayı kendi kullanıyordu. Herhalde yine
bir konuya kitlenmişti. Kaza neticesinde boyun
kemiklerinde kırıklar meydana gelmiş, ilk yardım ve
doktor tedavisinden sonra dinlenmeye Antalya'ya gitmişti.
O günlerde "Antalya'da evin nerede?" diye sormuştum.
"Lara'da Ofo otelinin tam karşısında" diye
cevapladı. "Ofo otelinin arkasındaki sitede de benim ev
var, şu anda kirada, kaça aldın?" dedim. "Ben para
vermedim, Gazinocu Ömer Lütfü Topal hediye etti.
Jandarmadan ve polisten bir iki arkadaşın daha orada
dairesi var diye" konuştu. Ömer Lütfi Topal, Yeşil'e
daireleri kendisini koruması için hediye, etmişti.
Antalya'ya gidince rahat ettiğini, yemeğinin de gazinodan
yollandığını söylüyordu.
Yeşil'i Mart ayında DEP Milletvekili Ahmet Türk
aramıştı. Sırrı Sakık'ın bürosunda buluşup hep birlikte
yemeğe gitmişlerdi. Türk'ün bir derdi vardı. Akrabası
"Zekiye" PKK'dan kaçmıştı. Avrupa'ya göndermek için
pasaport çıkarmışlar, bilahare Avrupa'ya gönderirlerse iyi
olmayacağını, tekrar örgüte bulaşacağını düşünmüşlerdi.
Devlet'e teslim etmeyi de düşünmüyorlardı. İtirafçı
konumuna düşüp halkına zarar vermesini istemiyorlardı.
Her an yakalanacağından korkuyorlardı. Bu sorunu Yeşil
halledebilirdi. Yeşil, bu şartlarda yardımcı olmasının
imkansız olduğunu söyledi "ya Avrupa'ya gönder yada
Devlet'e teslim et" diye cevapladı. Türk, bu cevaptan
hoşnut olmamıştı ama bozuntuya vermedi. Yeşil'e şaka
yollu "arkadaş çok sıkışırsam senin evine gönderirim,
Zekiye senin yeğenin sayılır sen ne yaparsan yap" diyerek
konuyu kapattı.
Orhan Taşanlar'ın Ankara Emniyet Müdürlüğünden
gitmesinden sonra Yeşil daha rahat hareket ediyordu.
90
Antalya'da Emniyet Müdür Muavini ile görüşmüştü. Bir
sorunu yoktu. Ankara'da ise Emniyet Müdürü ile Çiftlik
Merkez Lokantasında yemek yemişti. Yemek fotoğrafı
Yeşil'in MİT'deki yöneticileri tarafından fotoğraflanmıştı.
Bir akşam İşkembeci'ye gittiğinde Mehmet Ağar ve Ünal
Erkan ile karşılaşmıştı. Ayaküstü kısa bir konuşmaları
olmuştu. Yeşil, Ağar'a karşı tavırlı hareket ettiğini
söylüyordu. Polis ve Jandarma'dan verilen hüviyetleri hala
taşıyor, Yurtdışı görevlere giderken bunları MİT'teki
yöneticilerine bırakıyordu. (14).
Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e (Radikal'de iken)
verdiği röportajda CHP'li Sinan Yerlikaya, Yeşil’in tüm
işlerini kasetlere aldığı için devletin ona dokunamadığını
savundu. Yeşil'i kimin koruduğunu, haraç işlerini, derin
devletin suç ve suçluyla ilişkilerini sürdürme ısrarını,
Yeşil'i yakından bilen, Yeşil'in kim olduğunu kamuoyuna
ilk duyuran kişi olan CHP'nin en üst organı Merkez Karar
Yürütme Kurulu üyesi Tunceli Milletvekili Sinan
Yerlikaya’ydı. Yerlikaya, Yeşil’in kim olduğunu şöyle
izah ediyordu:
“Yeşil itirafçı değil. PKK veya TİKKO sempatizanı
olup dağa çıkmış, sonra da dağdan inmiş biri değil o.
Yeşil, devletin yetiştirdiği bir operasyon adamı. Direkt
halkın içinden alınmış bir adam o. Yeşil, Bingöl Solhanlı
bir vatandaş. Ailesi Elazığ'a yerleşmiş. Yeşil de, Elazığ'da
doğmuş büyümüş. Elazığ'da devlete ait Ferro Krom
tesislerinde işçilik de yapmış. Bu vatandaşın asıl adı
Mahmut Yıldırım. 'Yeşil', onun kod adı. Bir kod adı daha
var: 'Sakallı'. Yeşil, adını ilk Tunceli'de duyurdu. O zaman
'Sakallı' kod adıyla ünlüydü. Olağanüstü Hal döneminde
devlet, Yeşil türü bir sürü insanla çalıştı. Abdullah Çatlı
gibilerine, kimlikler, paralar, silah izin belgeleri, yeşil ve
14
Eymür, Mehmet 2003.
91
kırmızı pasaportlar verildi. Yeşil de bu insanlardan biri
işte.
Yeşil, önce MİT'e çalıştırıldı. Sonra JİTEM'e
kaydırıldı. Emniyet'te ise hiç çalışmadı. 90'da Tunceli'nin
Ovacık ilçesinde avukatlık yapıyordum. Yeşil'i o zaman
tanıdım. Emrinde 20-30 kişilik bir özel tim vardı. Bunların
arasında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal'ı
vuran Haydar kod adlı zat da vardı. Bu adamlar asker
elbisesine benzer elbiseler giyiyorlardı. Yeşil bazen de
sivil dolaşıyordu. Bunlar köylere operasyonlar yapıyor,
insanlara işkence ediyorlardı. Dağa gidip PKK'yla
çatışmıyordu bunlar. Normal vatandaşla uğraşıyorlardı.
Yeşil ve adamlarının yaptıkları çok korkulu bir hal almıştı.
Yeşil, Ovacık'ta bir kahveye veya lokantaya girdiğinde
orası hemen boşalırdı. Yeşil, Ovacık Emniyet Amirliği'nin
üst katında kalıyordu. Benim bürom da emniyetin
yanındaydı. Yeşil'i sık sık görüyordum. Zaten bizim
karşılıklı konuşmamız da dağ başında olmadı. Bir
lokantada, kahvede de olmadı. Emniyet amirliğinde oldu.
Yeşil ve adamlarının işkencelerini vatandaş yetkililere
şikâyet ediyordu ama çare bulamıyordu. O, köylüleri
dövüyor, suya batırıyor, onları çırılçıplak soyup karın
içine sokuyor, bazılarını da karısının önünde çırılçıplak
soyuyordu. Elinde hep iki defterle dolaşırdı. Size isminizi
ve köyünüzü sorardı. Sonra o defterlere bakıp sizinle ilgili
bütün bilgileri söylerdi. O defterler, ona verilmişti. Yeşil,
terörle mücadele kapsamında görevlendirilmiş biriydi.
Onun gözünde herkes PKK'lıydı, her Kürt potansiyel
suçluydu. Zaman zaman Abdullah Çatlı'nın da bölgeye
geldiği, bunlarla hareket ettiği söyleniyordu.
İşte ben o dönemde, Ovacık'ın tek avukatıydım.
Vatandaş bana geldi. Ben de durumu savcıya, kaymakama
söyledim. 'Biz karışamayız' dediler. Hatta jandarma
komutanı yüzbaşı çok iyi biriydi. 'Bizim bu adamla
92
uğraşmamız mümkün değil. Bu adam direk yukarıya,
Genelkurmay'a bağlı. Gidin, derdinizi oraya anlatın.
Yoksa burada daha çok pislikler yapacak bu. Benim
yapabileceğim bir şey yok' dedi. Ovacık'ta Yavuz bey diye
bir savcı vardı. Ondan, beni Yeşil'le görüştürmesini rica
ettim. Çünkü bu savcı bey, Yeşil'le çok samimiydi. Onunla
emniyetin bahçesinde sık sık tavla oynuyordu, lokantaya
gidip rakı içiyordu. Savcı Yeşil'in vatandaşlara neler
yaptığını biliyordu. Olayları tüm çıplaklığıyla
anlatıyorum. Yorumu da artık size bırakıyorum. Savcı bir
akşam beni aradı ve 'Yeşil seni emniyet amirliğinde
bekliyor' dedi. Yanıma üç kişi alıp, gittim. Bir polis bizi
emniyet amirinin odasına aldı. Az sonra Yeşil geldi ve
emniyet amirinin makamına oturdu.
Kendisine bu insanların terörist olmadığını, devletine
bağlı insanlar olduklarını anlattım. Bana, 'Sen ne
karışıyorsun' dedi. 'Avukatım' dediğimde de, defterini açtı.
'Senin dosyan da çok kabarmış. Yakında senin hesabın da
görülecek. Milletvekili olmak istiyorsun, unut' dedi.
Düşünün ben o zaman Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin
ilçe başkanıydım. PKK'li değilim, DEP'li değilim. Yeşil'in
birçok cinayet işlemesine rağmen bir dokunulmazlığı vardı
anlaşılan.
Düşünün. Bir savcı, bir yüzbaşı, kendilerinin görev
alanında türlü olaylara karışan Yeşil'le ilgili 'Biz onunla
uğraşamayız. Ona bir telkinde bulunamayız' diyorlardı.
Yeşil'e bu dokunulmazlığı tabii ki devlet sağlıyordu. Derin
devlet dediğimiz yapı koruyordu onu. Devletin içinde ona
bu dokunulmazlığı sağlayan kimdi derseniz... Bu, ya
JİTEM'dir, ya da MİT'tir. Yeşil, o dönemde JİTEM'e
çalışıyordu. Sonsuz yetkileri vardı. Ne kaymakam ne de
yüzbaşı ona kimse karışamıyordu. Onu, Olağanüstü Hal
Valiliği tanıyordu. Gittiği ilin valisi ve emniyet müdürü de
tanıyordu. Elinde resmi bir belge olmalı ki, gittiği yerlerde
93
resmi binalarda kalıyordu. Gittiği ilçelerin kaymakamı,
emniyet amiri ve yüzbaşısı da onu tanıyordu. Eski OHAL
Valisi Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu Yeşil'i çok iyi
tanırlar. Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Mehmet Ağar
da onu çok iyi tanır. Üstelik o da Elazığlı. MİT'in eski
önde gelenlerinden Mehmet Eymür zaten tanıdığını
söyledi. Yeşil, MİT'te Eymür'ün adamıydı. Hatta Eymür
Yeşil için 'öldü' dedi.
Yeşil ölmedi, yaşıyor. Ama kamuoyuna öldüğü
söyleniyor. Gündemden çıkarılmak istendiği için ölmüş
gösteriliyor. Çünkü bu adam onlarca faili meçhul cinayet
işledi. Şavaş Buldan'lar, Musa Anter'ler, Behçet
Cantürk'ler... Bütün bu cinayetlerin içinde Yeşil var.
Elazığ'da bir doktorla avukat infaz edilmişti. Tunceli'de
genç bir kız kaçırılıp öldürülmüştü. O olaylarda da Yeşil
vardı. Ama bu cinayetlerle ilgili Yeşil hakkında hiçbir
dava açılmadı. Yeşil'in hakkında askeri mahkemede
itirafçılarla birlikte yargılandığı tek bir dava var. O
davanın da ne olduğu belli değil. Ciddi bir dava değil o.
Oysa Yeşil'le ilgili binlerce dosya olması gerekirdi. Ben
Yeşil'in yaşadığını biliyorum. Daha geçen baharda, Yeşil'i
eskiden beri bölgeden tanıyan bazı insanlar bana onunla
görüştüklerini söylediler. Birkaç müteahhit bana, 'Yeşil'le
oturduk Ankara'da lokantada yemek yedik' dedi. Bunlar
benim tanıdığım kişiler. Bu müteahhitler, Elazığlı,
Diyarbakırlı ve Bingöllü. İnsanlar Yeşil'in arkasındaki
desteğin çok kuvvetli olmasından korkuyorlar. Bunu
yaşadılar çünkü. İnsanlar öldürülmekten korkuyor. Yeşil'in
kim olduğunu kamuoyuna ilk açıklayan benim.
Kumarhaneci Topal öldürüldükten sonra, Topal'ın
Kızılay'da bir bankanın hesabına Mahmut Yıldırım adına
10 milyon dolar yatırdığı haberi gazetelerde çıktı. Bu
adamın kim olduğunu kimse anlamadı. Mahmut
Yıldırım'ın 'Yeşil' olduğunu basın benden öğrendi. Onun
94
robot resmini de ben çizdim basına. Zaten Yeşil, Topal
cinayetinden sonra konuşulmaya başlandı. 97'nin
Şubat'ıydı. CHP Genel Merkez'den Yeşil beni telefonla
aradı. Konuşmaya, küfürle, hakaretle, tehditle girdi.
'Benden ne istiyorsun? Her şeyi devlet adına yaptım ben'
dedi. Ben de, 'Büyük pislikler yaptın. Gel bunların
hesabını ver. Bunlar kayıt dışı kalsın diye devlet seni zaten
bir gün öldürtür. Konuşmaman için seni öldürürler' dedim.
'Kimse bana dokunamaz. Ben tedbirimi aldım. Yaptığım
bütün işleri kasetlere aldım. Kim bana emir vermiş, kim
bana ne demiş, hepsini, yaptığım her şeyi kasetlere
anlattım. Adam öldürüyorsam, devletim için yapıyorum.
Bu kasetleri ilgili yerlere verdim. Eğer bana bir şey olursa
kasetler ve ilişkiler ortaya çıkacak' dedi. Sonra da, benimle
buluşmak istedi. Ankara'da Gölbaşı'ndaki parkta randevu
verdi. 'Yalnız gel' dedi.
Odamda arkadaşlarım vardı. Onlara, 'Arkamdan
gelmeyin. Bu adam istese beni zaten istediği yerde vurur'
dedim. Parka yalnız gittim. Ama Yeşil gelmedi. Baktım
arkadaşlar üç arabayla gelmişler. Yeşil sonra beni aradı,
'Sözünde durmadın. Niye onları getirdin' dedi. Bir süre
sonra da Akın Birdal'ı vuran Haydar kod adlı kişi aradı.
'Bizimle uğraşmaktan vazgeç, bu işlerin peşini bırak' dedi.
Yeşil, G. Doğu'da daha çok devletin talimatlarıyla iş
yapıyordu. Ama zamanla kimliği ortaya çıkınca, devletin
bazı kesimleri ona G. Doğu'dan el çektirdi. Onu Batı'ya
aldılar. O da Batı'da işin kuralına göre görevini yapıyor.
Haraç alıyor. Yeşil, Doğu'dan Ankara'ya ve İstanbul'a
geldikten sonra lüks yaşamın içine girdi ve para toplamaya
koyuldu. Kumarhaneci Topal'ın onun adına bankaya
yatırdığı 10 milyon doların akıbeti hiç sorulmadı. Bu para
ne için yatırıldı, devlet bunu ortaya çıkarmadı. Bu da
dahil,Yeşil'in her türlü olayı kapatıldı. Yeşil de
yakalanmadı. Bir ara Antalya'da Yeşil'in yazlığına
95
operasyon yapıldı. Yok yarım saat önce, yok on dakika
önce kaçtı açıklamaları oldu. Polisten yarım saat önce
kaçan adam yakalanmaz mı? Çok kolay yakalanır. Devlet,
Yeşil konusunda ciddi değil. Üstelik Yeşil öldü gibisinden
de kamuflajlar yapılıyor.
Kısacası devlet, Yeşil konusunda samimi değil. Her
şeyi bilen ve bulan emniyet Yeşil'i nasıl bulamaz? İnsanlar
onun Ankara'da Mercedes'le dolaştığını, Sakarya
çevresindeki barlara gittiğini, lokantalarda yemek yediğini
görüyorlar. Yeşil'in oğlu İstanbul'un göbeğinde
adamlarıyla yakalandı. Yeşil'in de aynı evi kullandığı
söyleniyor. Yeşil destek almasa İstanbul'da çete kurabilir
mi? Hayır kuramaz. Yeşil'in maddi ve manevi desteği
olmadan oğlunun silahlı çeteye sahip olması, haraç
toplaması mümkün değil. Ama ben Yeşil'in o evde
olduğunu tahmin etmiyorum. Yeşil işi olgunlaştırır,
adamlara emir verir ve sonrasını tepeden takip eder.
Üstelik Türkiye'de sadece Yeşil'in ki değil bir sürü
çete var. Devletimiz maalesef bu konuda çürümüşlük
içinde. Ama bakıyoruz, Yeşil'in oğlunu yakalayan, Yeşil'i
deşifre edenler de devlet görevlileri. Devlet görevlileri
kendi içlerinde bir güç çekişmesi yaşıyorlar. Devletin
içinde, kurumlarında bu işlere karşı çıkan, dürüst,
namuslu, iyi niyetli görevliler de var. Yeşil, JİTEM'in yani
Jandarma İstihbarat'ın adamı olarak tanınıyor. Ama son
zamanlarda Silahlı Kuvvetler'in dürüst ve şeffaf bir yapıya
kavuşmak için çok ciddi çalışmalar yaptığını görüyoruz.
Ordunun zirvesi temiz bir yapı isterken, ordunun içinde
birileri eski ilişkileri sürdürmeye çalışıyor. Terörle
mücadelede sap ve saman karıştırıldı. 'Gerçek suçludan
ziyade, potansiyel suçlular arandı. Askeriyede, JİTEM'de
bu tür yanlışlıklar çok oldu. Mesela Veli Küçük. Onun da
kendine göre çetesi vardı. Ama doğru dürüst yargılanmadı.
Bunları yargılamaktan ziyade, dışlayarak yavaş yavaş
96
temizleme yoluna gidildi. Şu anda düzgün olmayan işlere
bulaşmış kişileri temizleme gayretleri var. Ama bu kişiler
yargıda cezalandırılsalar, sonuç daha etkin olur. Tabii bir
de hükümetler devletin içindeki çetelere, askeriyenin,
JİTEM'in, MİT'in işine fazla giremediler ya da girmek
istemediler. Biz 91-95'te DYP'yle koalisyon kurduk ama
İçişleri ve Savunma gibi bakanlıklara hep OHAL valilerini
getirdiler. Susurluk'ta adı geçenler bürokrasiye getirildi,
bakan yapıldı. Bu işleri çözmek bu nedenle mümkün
olmadı. Herkesin yargılanabildiği, kimsenin dokunulmaz
olmadığı, şeffaf, demokratik bir devlet olmadıkça, içindeki
suçluları tümüyle ayıkladığına inandığımız bir devlete
sahip olamayız. Bakın... Susurluk sırasında Mersin
Cezaevi'nden biri bana telefon etti. 'Ben bunlarla bir
dönem çalıştım. Susurluk'taki kazada araba sayısı iki
değil, üç' dedi. 'Birinci arabada Çatlılar vardı. İkincide
korumalar. Üçüncüde eroin. Bursa'da Çelik Palas'a
gidiyorlardı. Yeşil malı almak için onları otelde
bekliyordu. Zaten Yeşil zaman zaman Berlin'e gider.
Orada Türkiyem spor diye bir kulüp var. Orada malı
dağıtırlar' dedi. Ben bunu açıkladım. Konu Alman
parlamentosuna da gelmiş, operasyon yapılmış, olayın
doğru olduğu çıkmış. Telefondaki adam benimle daha çok
şeyler paylaşacaktı ama bağlantı koptu, ailesini
aradığımda, 'öldü' dediler. Bütün bu yaşananlar, bir gün
yargılanacak” (15).
Neşe Düzel’in röportajında Sinan Yerlikaya’nın
anlattıkları pek çok kimseyi şaşırtmadı. Yıllarca Doğu ve
Güneydoğu'da görev yapan eski Jandarma Kıdemli
Yüzbaşı Özcan Tuzlu, JİTEM'in varlığının tartışılmasının
abes olduğunu söyledi. Diyarbakır 3. Ağır Ceza
Mahkemesindeki bir duruşmada JİTEM'in varlığının
15
Düzel, Neşe. Yeşil Yaşıyor. Sinan Yerlikaya röportajı. Radikal
gazetesi. 2006.
97
Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı'na
sorulmasına karar vermişti. Bunun üzerine tartışmalar
yeniden alevlenirken, Özcan Tuzlu, JİTEM'in
faaliyetlerinin dönemin içişleri bakanları ve bölge valileri
tarafından bilindiğini anlattı. "Bürolarının üzerinde JİTEM
yazılı levhaları vardı. Merkezi Ankara idi, yetkileri
sınırsızdı." diyen Tuzlu'ya göre 'Yeşil' de yaşıyor. Özcan
Tuzlu, Doğu ve Güney-doğu'da JİTEM'in kurucularından
Cem Ersever, Abdülkerim Kırca ve 'Yeşil' kod adlı
Mahmut Yıldırım ile Ergenekon terör örgütünün tutuklu
sanıklarından Veli Küçük ile İstanbul'da birlikte çalışmış.
Zaman'a konuşan Tuzlu, JİTEM'in varlığını tartışmanın,
resmiyetini aramanın sadece bir oyalama taktiği olduğunu
anlatıyor. JİTEM'in çok profesyonel bir teşkilat olduğunu
söyleyen Tuzlu, şu bilgileri veriyor: "İz bırakmadan
çalışırdı. İyi eğitimli kişilerden oluşuyordu. JİTEM'i,
Doğu ve Güneydoğu bölgesinde aklı başında herkes bilir.
Çünkü halkın, korucuların ve polisin bile arasına girmişti.
JİTEM çalışanları, ordu mensupları içinde tanınmaları için
beyaz renkli Renault marka araçlarla dolaşıyordu. Her biri
çok iyi derecede Kürtçe biliyordu ve tam yetkiye
sahiptiler."
Özcan Tuzlu, 1991 yılında JİTEM bölge müdürlükleri
ile çalışanlarının ordu içinde ayrı ayrı telsiz kodlarının
olduğunu ve bu kodlarla telsiz üzerinden bağlantı
kurulduğunu anlatıyor: İşte Tuzlu'nun açıklamaları: "1991
yılının mayıs, haziran aylarında JİTEM'in de içinde
bulunduğu telsiz kodları hazırlanıp dağıtıldı. Buna göre,
terörle mücadelede sıcak temas sağlandığında, yasadışı
unsurların kaçmalarına karşı, 'Süngü'den izci istiyorum'
koduyla çağrı yapılıyordu. 'Süngü' Diyarbakır Jandarma
Asayiş Komutanlığı'ndaki JİTEM bölge müdürlüğünün
koduydu. 'İzci' ise o zamanki lakabıyla 'müdür' olarak
anılan Mahmut Yıldırım'dı. 'Yeşil', çağrı üzerine
98
helikopterle ve ekibiyle anında olay yerine götürülürdü.
Yıldırım, o dönem ordu içinde JİTEM'ci olarak bilinmesi
için boynuna (yeşil) kaşkol takardı. Daha sonra adı
kaşkolun renginden yola çıkılarak 'Yeşil' olarak anılmaya
başlandı. Cem Ersever ve Abdülkerim Kırca Ekrem,
Levent Temizöz ise 'Fırat' kodunu kullanıyordu. Bunlar,
onların telsizdeki il JİTEM kodları idi. JİTEM'in bölge
müdürlükleri bir timden oluşuyordu ve 7 ayrı tim olarak
Türkiye genelinde faaliyet gösteriyordu. Doğu ve
Güneydoğu Komutanlığı'nın merkezi Diyarbakır'dı.
Diyarbakır'daki bürosu Sur içindeydi. Elazığ'da 8. Kolordu
Komutanlığı'ndaki askeri mahkemenin altında, Batman ve
Mardin'de il jandarma komutanlığında, Şırnak'ta ise Silopi
Botaş içinde faaliyet gösteriyordu. Diyarbakır, Maraş ve
Urfa'ya; Elazığ, Tunceli'ye; Bingöl, Muş, Mardin'e,
Batman ve Şırnak ise diğer bölgelere bakıyordu. İstanbul
ve Ankara'da birer büro vardı. Buraların birer merkezi timi
bulunuyordu. JİTEM birimleri asayiş komutanlarının
emriyle bölge valisinin bilgisi dahilinde çalışıyordu.
Resmi varlığı bilinmesine rağmen JİTEM direkt
yazışmalar yapmıyordu. Bilgileri asayiş komutanlığı
istihbarat şubesine, oradan ilgili yerlere gönderiliyordu.
JİTEM'i dönemin İçişleri bakanları, polis yetkilileri ile
bölge valileri de biliyordu. Çünkü jandarma asayiş
komutanlarının denetiminde, bölge valisinin bilgisi
dahilinde çalışılıyordu. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı
levhaları vardı. Bölgeleri vardı ama yetkileri sınırsızdı. Bir
bölgeden Türkiye'nin farklı bir ucuna gidip iş
yapabiliyorlardı. Her şeyi resmileştirilen JİTEM halen JİT
adıyla görev başında." Özcan Tuzlu, o dönemde görev
arkadaşlarını sık sık uyararak yapılanların yanlış olduğunu
ilettiğini ancak dışlandığını vurguladı. Diyarbakır'da
sırasıyla Ersever, Kırca ve Temizöz'ün JİTEM bölge
komutanı olarak görev yaptığını kaydeden Tuzlu, Yeşil'in
99
ise halen yaşadığını ileri sürerek şu iddiayı dile getirdi:
"Eski çalışma arkadaşım Levent Göktaş'a Ergenekon'dan
gözaltına alınmadan önce Ankara'ya gittiğimde Yeşil'in ne
olduğunu sordum. Bana, Yeşil'in Ankara Yenimahalle'de
olduğunu ve tecrit edildiğini, normal bir hayat sürdüğünü
anlattı." (16).
Ergenekoncuları mahkûm etmenin en sağlam yolu,
JİTEM davalarının Ergenekon ile birleştirilmesidir.
Yıllardır infiale uğrayan kamuoyu, JİTEM suçlularının
cezalandırılması ile bir nebze olsun rahatlayacaktır.
Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye’de korku imparatorluğu
kuranlara, halkın özgürlüğünü elinden alanlara,
işkencecilere yer yoktur. Onların yeri hapishanedir. Yeşil,
bugün 62 yaşında bir emeklidir ve yargılanması gerekir.
Öte yandan Yeşil, Kurtlar Vadisi'ndeki Polat Alemdar'ın
ekibine hiç yakışmadı. Ağar'ı kurtarmak için Yeşil'i
Vadi'ye kahraman olarak monte etmek diziyi yer bitirir...
Belki izleyici kaybeden diziye bir süre izleyici ve reklam
kazandırabilir, o kadar. Yeşil aklanamaz beyler... Kara
karadır... PKK konusunda eğer AK Parti, Emniyet,
Askeriye veya İstihbarat birimleri tekrar yararlanmak
istiyorsa, 1993 ile 1996 yıllarında yaşanan kaos yıllarına
geri dönülüyor demektir. Kürtlerin Türklere ve
devletlerine tekrar inanmaya ve güvenmeye ihtiyacı var.
Ne zaman ki Kürtler ile Türkler kafa kafaya vermişse
süper güç olmuş, dünyayı yönetmiştir. Bu birliğe engel
olmak isteyenlerin amacı iki millet arasında güven
bunalımı meydana getirerek ipleri koparmaktır. Yeşil'in
tarzı ile kardeşlik ve güven iklimi değil düşmanlık ve
nefret ortamı oluşur (17).
16
Tuzlu, Özcan. Bürolarının üzerinde JİTEM yazılı levhaları vardı.
2006.
17 Arslan.2011.
100
2013 yazı ve sonbaharında Yeşil’in ölmediği resmen
deşifre oldu. Korkut Eken, Emniyetteki sorgusunda ‘Yeşil
yaşıyor’ dedi ve gözler bu gerçeğe çevrildi. Ancak
neredeyse bas bas bağırarak konuyu gündeme getirdiğim
haber ve yorumlarımı ana medya ıskalıyor. NTV
gazetecilik başarısı göstermiş, Eken’in ifadesini diğer
medyadan üç gün önce yayınlamış. Günaydın! Eken,
elbette Yeşil’in yaşadığını biliyor, zira Lübnan’da Beka
Vadisi’inde Suriyeli muhalifleri eğitirken ve Suriye’de
Özel Harp operasyonlar yaparken yanındaydı! Yeşil’in
yaşadığına dair en sağlam bilgiye ise Lübnan’da beraber
görev yaptığı sağkolundan Mayıs 2012′de aldığım bir
email sayesinde kavuştum. Yeşil’in Romanya yıllarında
sağ kolu olan vatandaş ile 1999′da Ankara’da röportaj
yapmıştım. Öldürüldüğünü yazdım diye bana kırılmıştı,
yaşadığını söylemekle kalmadı, emailde şunları yazdı:
Sayın Arslan
Ben ( Buraya sansür koyuyorum), Tesadüfen sitenizde ki
`Yeşil yaşıyor mu? Yaşıyor dedik ya` yazınızı okudum.
Yazınızda benden de bahsetmişsiniz, ortadan
kaybolduğum doğrudur ama henüz ölmedim.
Görüşmemizde de söylediğim gibi bazı şeyler hep gömülü
kalmalı, yada gömülü kalmaya mahkumdur. Zamanında
hepimiz üstümüze düşeni yaptık, deli dediler, yalancı
dediler, ama onların bilmedikleri şey ne derlerse desinler
ölü demelerinden iyidir. Bana deli ve yalancı diyenlere
zamanında Aksiyon dergisine söylediklerimi okumalarını
söylüyorum, hep söylediğim gibi beni zaman haklı
çıkaracak ki, 11-12 sene önce söylediklerim buna
Ergenekon dahil ortaya çıkması sadece bir delinin yada
yalancının salladığı şeyler olarak mı görülecek?. Benim
üzüldüğüm bana deli veya yalancı demeleri değil, sadece
bildiklerimizin ağırlığı altında ezilmemdir. Saygılarımla.
101
Ona cevaben bazı sorular sormak istediğimi yazdım ve
yanıt bekledim. Şu cevap geldi:
Sayın Arslan,
Benim yaşama sebebim bana hala ihtiyaçları
olduğundandır. Yanlız şunu söyleyebilirim ki, hiçbirşey
ortaya çıkarılmış değil, yukarıdan kimsenin kuyruğu
kıstırılmadı. Ortaya çıkanlar sadece onların çıkmasını
istedikleri şeyler. Sizin Ergenekon dediğiniz yapılanma
ahtapotun en ufak kolu. Sizler Ergenekon denen şeyle
uğraşırken esas olanı gözden kaçırıyorsunuz. Size
araştırmanız için tek bir şey söyleyeceğim AVRASYA
feribotu size neyi hatırlatıyor? Gemiye kimin çıkmasına
izin verilmişti yayın yapsın diye? Kime dosyalar servis
ediliyordu o zamanlar? Bu bağlantıyı çözdüğünüzde
medya ayağını zaten çözdünüz demektir. ( Gazeteci Fatih
Altaylı bota çıkmıştı).
Sayın Arslan, hükümet kararlı olabilir, ülke kararlı olabilir
bu yapılanmayı çözmeye ama benim şahsi fikrim ASLA
tam olarak çözülemeyecektir. Bölgede bu kadar önem
kazanmış bir ülke olmuşken, Türkiye üzerinde egemen
olan devletler kurdukları bu yapılanmayı asla ve asla
deşifre etmezler. Aradan geçen bu zamanda patronlarım
değişti ama yeni patronların amaçları ve niyetleri hep aynı
kaldı. Daha yeni Lübnan’dan geldim, ülkeyi Suriye ve
Lübnan bataklığına nasıl sürüklemek istediklerine bizzat
şahit oldum. Demek istediğim şey, sizler gibi ülkenin
iyiliğini isteyenler ülke içindeki Ergenekon dediğiniz
yapılanma ile uğraşırken esas yapılanmanın içindeki bizler
gibi piyonlar ülke dışında, ülkenin yararına olmayan işler
yapıyoruz. Şimdi diyebilirsiniz ki, ` bırakın, ne işiniz var,
gelin bunları yetkililere anlatın`. Evet doğrudur, ülkesini
seven herkesin yapması gerekende budur. Denedik sayın
Arslan. İçimizden deneyenler oldu. Ya trafik kazasında
öldüler yada Guatelama hapishanelerinde El Kaide üyesi
102
diye hapsedildiler. Vaktinizi almak istemem. Size bol
şanslar diliyorum. Bu yazdıklarımı kullanırsanız, benim
adımı kullanmamanızı özellikle rica ediyorum. Yinede
sormak istediğiniz, cevaplayabileceğim sorulara cevap
vermekten onur duyarım.
Ve zor sorularımı sordum:
Sayın……….,
Samimi cevap için teşekkürler. Medyanın kim ve kimler
olduğu belli zaten ama nedense henüz operasyon
yapmadılar. Biraz soru sorayım, hepsini bilemeyebilirsin.
Uyuşturucu, kumar, kadın ve insan ticareti, kaçakçılık,
kısacası kara paranın yönetimi şu anda kimin elinde?
Mehmet Ağar’ın durumu nedir?
BND’nin istasyon şefini biliyorum, MOSSAD ve
CIA’nınkiler şu anda kim? AK Partiyi yeniden dizayn
etmeyi planladıklarını biliyorum. Erdoğan’ın yerine yoksa
Hakan Fidan’ı mı düşünüyorlar? Önümüzdeki 10 yılda
kimler parıldatılacak?
Yeşil’in kaydettiği videolar ve belgeler önemli. Karanlık
bir dönemim kapatılması için bunlara ihtiyaç var. Nerede
olduklarını biliyor musun? halen JİTEM ve faaili meçhul
cinayetlerde yeterli delil emniyetin elinde yok?
İsrail, Türkiye’yi komşularıyla kavga ettirip sıcak savaşa
sokmaya, ekonomisine darbe vurup eskisi gibi yönetmeye
hevesli ama o dönem geçti. Hangi provakasyonu
planlıyorlar?
Alevilik sorunu konusunda kimler kullanılıyor? Nasıl bir
fitne ateşi yakacaklar. Yahudi Alevilik, Mason Bektaşilik,
103
çakma Kemalist Alevi Solculuk nereye koşuyor? Yeni
plan nedir?
CHP’nin başına önümüzdeki dönemde Osman Faruk
Loğoğlu’nu mu koyacaklar? Solu nasıl organize
edecekler?
Göktürk yapılanması konusunda ne biliyorsun? Miktat
Alpay ve MİT ve Özel Harpteki Çerkez grubu ne
planlıyor?
MİT ve Emniyet içindeki kara koyunlar kimler?
Kürt Hizbullah’ı ve Kürt İslam Teali grubunu kimler
kurduruyor? PKK’ya hangi rol verilecek?
Ajan gazetecilerin listesi sende var mı?
Zor sorular sorduğumun farkındayım. Sen kendi açından
nasıl görüyorsun merak ediyorum. Suriye’yi ikiye üçe
böleceklerini, MOSSAD’ın planlarını ve İran olayını
elbette biliyorum, ülkeyi karanlığa sürükleyen içteki
hainler kimler?
Selamlar
Şu cevap geldi:
Sayın Arslan,
Sorularınızdan bazılarının cevabını biliyorum, bazılarını
zaten bilmem mümkün değil. Benim sağ kalmamın sebebi,
daha evvelde söylediğim gibi bildiklerimi kendime
saklamam ve hala işlerine yaramam. 10-15 gün sonra
Hongkong ‘da olacağım. Oradan size daha güvenli bir
iletişim kuracağımı sanıyorum. Oradan bazı bilgiler
104
aktarabilirim, ama daha önemli bir konu ortaya çıktı.
Hocaefendi’ye yada danışmanlarından birine
ulaşabiliyorsanız bir mesajım olacak. Simbetin kodlu Şin
Bet ve Lashgare 23 Takavar kisvesinde, kendisine karşe
eylem plane var. Umarem bunlareen ne anlama geldiğini
biliyorsunuzdur, Allah yardımcıları olsun. Saygılar.
SİM veya SİMBET, İsrail’in özel infaz grubunun
operasyonel adı. Kurumun tam adı İsrail Güvenlik
Servisi Şin Bet. Şin Bet, epey insanımızı casusluk tuzağına
düşürmek için her türlü yolu deniyor. Önceden şebeke
sistemiyle çalışıyordu şimdi ise facebook ve twitter gibi
sosyal iletişim ağları üzerinde yoğunlaşmaya başladı.
Özellikle ’araştırma merkezleri’ veya ‘hayır kurumları’
gibi adlarla faaliyette bulunur Şin Bet. En geniş kadroya
sahip ve en önemli departmanlardan biridir. Karşıcasusluk, yabancı diplomatların takibi görevlerinin yanı
sıra, komünistlerle ve diğer politik aşırı-uçlarla mücadele
eder. Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu
bulunmayan ve kasıtlı olarak yayılan bilgidir ve Şin Bet’in
en başarılı olduğu alandır. Hasmı rencide etmeyi,
aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda
ile benzerlik taşır. Sahte belge, el yazısı, fotomontaj ve
montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve dedikoduların
duyurulması gibi yöntemleri bulunur. Sosyal alanda
bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış
bilgi ve haber vermek için kullanılan en önemli araçlardan
biridir. Espiyonaj veya askeri istihbarat alanında
dezenformasyon, düşman kuvvetleri yanlış kararlar
aldırmaya yönelik olarak çıkartılır. Hasım tarafta
psikolojik çöküntü oluşturulması ve motivasyonun
kırılması için de kullanılır.
Yanlış bilgi üretme ve yayma yoluyla yapılabileceği gibi
mevcut bir bilgiyi kötü maksatla kullanma ve çarpıtarak
105
verme yöntemi de uygulanabilir. Geleneksel propaganda
veya Büyük Yalan teknikleri toplumsal seviyede hissiyatı
motive veya demotive etme amacı taşırken
dezenformasyon, makul seviyede kitleleri kuşkuda bırakan
çarpıtma bilgiler veya bu bilgilerin yanlış kasıtlı sonuçlara
bağlanması yoluyla manipüle etme amacına hizmet eder.
Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse
uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya
sansürlemedir. Eğer bilgi alma kanalları tamamen
kapatılmadan bırakılabilirse, bu kısıtlı bilgilerin
dezenformasyon ile doldurulabilmesi ve hasmın kolayca
ispatlanamaz birçok iddialar ile birlikte kuşkulu bir halde
bırakılabilmesi mümkündür. Bazı gerçek bilgileri ve
gözlemleri bazı yanlış yorumlar ve yalanlarla karıştırmak
veya bazı gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek yanlış
yorumlarla bilgiyi dağıtmak yaygın dezenformasyon
taktiklerdendir.
Operasyon bölümü
1. Koruma ve güvenlik. (İsrail elçiliklerini ve
görevlilerini, Başkan’ı ve İsrail Savunma Sanayini
şemsiyesi altına alır.)
2. Arap ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (Özellikle
İsrail sınırlarındaki Arap ülkeleriyle ilgilenir.)
3. Araplar olmayan ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat.
(En geniş kadroya sahip ve en önemli
departmanlardan biridir. Karşı-casusluk, yabancı
diplomatların takibi görevlerinin yanı sıra,
komünistlerle ve diğer politik aşırı-uçlarla mücadele
eder.)
1998′de mensuplarını yine İsraillilerin oluşturduğu
İşkenceye Karşı Genel Komite adlı oluşumun İsrail
Yüksek Mahkemesi‘nde Şin-Bet’in işkenceleri hakkında
dava açması üzerine, teşkilatın o dönemdeki Genel
Müdürü General Ami Ayalon mahkemeye bir rapor
106
sunmuş ve İsrail İç Güvenlik Teşkilatı’nın Filistinlilere
işkence yapmadan edemeyeceğini, Şin – Bet
soruşturmaları açısından işkencenin zorunlu olduğunu ileri
sürmüştü. Ayalon aynı raporda, işkenceye herhangi bir
sınırlama getirilmemesini de talep etmişti. Sonuçta
Yüksek Mahkeme, Ayalon’un raporunu esas alarak
İşkenceye Karşı Genel Komite’nin davasını reddetti.
İsrail güvenlik servisi Şin Bet’in eski başkanı Avi Dicter,
terör zanlılarına yönelik düzenlenen suikast
operasyonlarının her birinin başbakanın özel onayıyla
yapıldığını söyledi.
ABD’de Brookings Enstitüsü‘ne konuk olan Dicter,
İsrail’in terörle mücadele operasyonlarının perde arkasına
ilişkin yaptığı alışılmadık açıklamasında, suikast
operasyonlarının her birinin tek tek başbakan tarafından
onaylandığını anlattı.
Sherut-ha-bitachon ha-khali’in kısaltması, İsrail’in ülke
içindeki olayları izlemekle yükümlü istihbarat servisi.
genel güvenlik servisi anlamına gelir. Aslında İsrail’in
ülke içerisinde istihbarati faaliyet yürüten istihbarat
kurumudur ama destek ve operasyon olmak üzere iki
bölümden oluşmaktadır. Özellikle devlet görevlilerinin
ülke içerisinde korunması bu kurumun görevidir. Yargsız
infazlar, işkenceler, adam kaçırma ve cinayetler sıradan
işleridir. Ülkemizdeki pek çok suikastı Uğur Mumcu
cinayeti gibi bu birimin üyeleri bizim kirli birimlerle ortak
yapmıştır. Hücreler halinde çalışan bazı infaz timleri özel
harp elemanlarımızla içiçe geçmiştir.
1980’den itibaren İsrail’in gizli servisi Şin Bet’i
yönetenler aslında Yahudi Hahamlar Konseyi’dir. Yani bir
bakıma İsrail’i gerçek manada yönetenler bunlardır. Hatta
dünyaya şekil verenleri de denebilir. Şin Bet’in eski
yöneticilerinden Avraham Şalom (1980-86), Yaacov Peri
(1988-94), Carmi Gillon (1994-96), Ami Ayalon (1996107
2000), Avi Dichter (2000-2005) ve Yuval Dichter (20052011) daha önce hiç röportaj vermemişti. Yönetmen Dror
Moreh’in karşısına geçtiler ve bir belgesele içlerini
döktüler. Oscar’a aday gösterilen The Gatekeepers adlı bu
belgeseli izleyen İsrail’deki şahinler “Bizim Şin Bet sol
saçmalıklara kurban gitmiş” diye eleştiriyordı. Nedamet
getirmiyorlar aslında, daha zalim olmadıklarına
yanıyorlar.
Yuval Diskin, yani Şin Bet’in en son taze yöneticisi, şöyle
diyor: “Biliyorum, onlara göre de ben teröristim. Benim
düşman bellediğim beni terörist olarak görüyor. Birinin
teröristi, diğerinin özgürlük savaşçısıdır.”
Bizler için zafer nedir? Daha çok terörist öldürmek mi?
Daha çok güvenlik mi? Zafer dediğiniz şey… Kim daha
iyi bir siyasi gerçeklik yaratırsa onun olur. Siyasi bir algı
yaratma işidir zafer. Bu kadar basit. Şin Bet’in
yöneticilerinin genel politikası bu cümlelerde gizli;
toplumda algı meydana getirerek olmazı olur kılmaktır.
Yeşil’in sağ kolu ile bundan sonraki konuşmalarımız
sırdır.
Bundan sonraki emailleşmemizde aldığım cevap
korkunçtu: Maalesef ülkemizle Suriye’yi savaşa sokmak
için malum devletin gözetiminde ve emriyle
provokasyonlar hazırlıyoruz ve kendimi ülkeme ihanet
ettiğim için çok kötü hissediyorum. Bu yazdıklarım sanal
bir dizi senaryosu veya komplo teorisi değil acı
gerçekler… Daha fazlasını yazmaya mezun değilim,
mesajı alacak almıştır umarım! Suriye ile savaş demek
ekonominin batmasıdır.
Yeşil’in sağkolunun telefonunu Emniyet’e verdim ve
dinlemeye almalarını tavsiye ettim ki, Yeşil ne haltlar
karıştırıyor öğrenebilelim. 2012 yazında Türkiye’ye
108
gittiğimde abimin telefonundan ona mesaj çektim. Ertesi
gün abimin telefonu bozuldu ve üç gün tamirciden
çıkmadı. Elbette kopyalandı. Zavallı abimin başını derde
soktum. Gerçi ‘başının derde girmesini istiyorsan bir
mesaj çekeyim, bak sonra neler olacak?’ dedim de
telefonunu bilerek kullandım. MİT’dekiler boş yere
abimin telefonu kopyaladı, abimin telefon konuşmalarında
en fazla, ‘Cimbom ne haber’, ‘hey Afrika nasılsın’ diye
arkadaşlarıyla geyik muhabbetleri vardır. Epey gülmüştük.
Neyse, bu işin matrak tarafı. MİT ile dalga geçmeyi
seviyorum…
22 gün sonra çektiğim mesaja yanıt geldi, şöyle diyordu:
Çok hızlı bir dönem geçirdik, yoğundum. 10 ay sonra
2013 yazında gelen kısa mesajda ise
tırsmıştı: Yazdıklarınızla beni çok kötü bir duruma
düşürdünüz, ben size sadece yardım etmek istemiştim.
Artık beni de hedef yaptınız, teşekkğrler, saygılar….
Şu yanıtım son mesajlaşmamız oldu: Mesela. Kimse
kimseye haybiye yardımcı olmaz, belkide hedef saptırmak
için beni kullanmak istediniz. Her neyse. Verdiğim
rahatsızlık olduysa özür dilerim. Vatana millete faydalı
oldu ise çektiğiniz hiç bir şey önemli kalmaz…
Gazeteci ile hamama giren terler…
109
İkinci Bölüm
Gayretullah’a Dokunur Zulüm
Global Ergenekon’un PKK’ya 2012 yazı başlarken
yaptırdığı Dağlıca saldırısını 4 gün öncesinden haber
veren bir makaleyi nasıl yazmıştım? Yeşil’in sağ kolu
Lübnan’dan Beka Vadisi’nden Yeşil’in yanından
bildiriyordu. Saldırı öncesi ve sonrası oluşturulan çakma
atmosfer üzerine makalemi yeniledim. Devir değişti, ne
post modern darbe, nede hükümete direk el koyan bir
askeri darbe mümkün. Lakin darbeden daha kötüsü
olabilir. Ülkemizi Mısır’daki firavunlara benzer bir
diktatör yönetebilir. Veya askeri vesayeti devam ettirmek
isteyen rövanş peşindeki Silivri şürakası, Roma’yı yakan
Neron gibi ellerinden güç gitti diye ülkemizi baştan sona
yakabilir. Müneccim değilim, ulaştığım haber
kaynaklarından gelen bilgileri analiz ederek sonuca
ulaşıyorum.
Bu nedenle yorumum şahsidir, yanlış olabilir ve
öngörülerimin hatalı çıkması sadece beni bağlar. Silivri’de
azı meskûn, çoğu dışarıda şeytani planlar yapanların kötü
niyetleri ve tuzakları malum oldu. Üç aşamalı yeni bir şer
110
planı yaptıklarını basireti olanda görebilir. Bazı dost
bildiklerimizde oyunun içinde olmasa, üç ayrı kaynaktan
gelen, birbiri ile irtibatı imkânsız üç aykırı uçtan dökülen
bilgilere “komplo teorisi” der geçerdim. Darbe tehdidi
geçti sananlara kötü bir haberim var. Suriye ile Türkiye’yi
savaşa sokmak isteyen yerel derin çete ve küresel fitne
şebekesi, inanılması güç bir fitne peşindeler. Bir taşla kuş
katliamı yapacaklar!
İlk atışı Dağlıca’da yaptılar, PKK’nın Fehman
Hüseyin yönetimdeki Suriye kolu, Kandil’i Suriye ile
Türkiye sınırında Afrin’e taşımayı tamamlar tamamlamaz
ilk ses getiren terörünü yaptı. Bundan sonra PKK içindeki
bölünmeler ile Leyla Zana, Murat Karayılan, Abdullah
Öcalan, Zübeyir Aydar ve Fehman Hüseyin taktik gereği
ayrı ayrı telden çalacaklar ve terör oyuncağını kuranları
perdeleyecekler. 5 ayrı PKK ile karşı karşıyayız, hangisi
ile barış görüşeceksiniz, buyrun buradan yakın! Bu
noktaya nasıl gelindi? Özel Harbimizin gözde elemanları
ve “Sakallı” Yeşillerimiz, MOSSAD ve CIA ile el ele
vermiş, Lübnan’da Beka vadisinde harıl harıl hazırlık
yapıyordu. MİT, dedesi şeyh olan PKK’nın Avrupa
sorumlusu Zübeyir Aydar ve Sabri Ok ile Oslo’da barış
deyince damarlar çatladı. Hürriyet gazetesine röportaj
veren Leyla Zana’nın ‘sorunu Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan çözer’ mesajının ardından gelen Dağlıca
baskınıyla ordu, millet, hükümet el ele oldu. Al sana yeni
bir çakma toplum mühendisliği daha! Gazeteci ve Yazar
Avni Özgürel, Karayılan’la görüşüp zeytin dalı güya
uzattı, ama nedense barış baltalandı. Öcalan’a ev hapsi
önerisi ve Kürtçe’nin seçmeli ders yapılması jestlerinden
sonar olanlar oldu. BTP Lideri Selahattin Demirtaş, ‘PKK
silah bıraksın’ dedi, Kürdistan lideri Mesut Barzani ve
Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin ardı sıra.
İncirlik’te ABD gözetiminde tüm taraflar arasında yapılan
111
görüşmelerden sonra nedense şehitler, ihanetler arttı.
Ortalık maymundan geçilmiyordu!
‘Global Ergenekon’un yerli işbirlikçilere uygulatacağı
planı deşifre ediyorum. Beka’da hazırladıkları Suriyeli
muhalifleri ve PKK’lıları Suriye ordusu kıyafetinde başta
Hatay, Adana ve Mersin olmak üzere askerlerimizi,
polislerimizi, sivil vatandaşlarımızı öldürmeye yönelik
büyük provokasyonlara imzalar atacaklar. Günahın
faturası PKK’ya kucak açan Şam yönetimine kesilecek.
Rejim PKK karşıtı tüm Kürt liderleri yabancı
istihbaratların tetikçilerine ve yerli ajanlarına Suriye’de
öldürttü. İsrail’in Simbet ve İran’ın Lashgare 23 Takavar
özel saldırı infaz timleri birlikte çalışıyordu. Fethullah
Gülen’e veya A takımına ABD toprakları içinde ortak
operasyon yapmayı planlayan iki şer özel infaz timini
haber veren Yeşil’e teşekkür mü etmeliyim, yoksa kızmalı
mıydım? Tüm şeytanlar aynı saftaydı! İnfaz listeleri
kabarıktı, ülkemizde yeni gazeteci, aydın, politikacı
suikastlarına hazır olun! Dertleri Suriye’de Esad rejimini
devirip, akan Müslüman kanını durdurmak değil, gayeleri
ülkemizde Müslüman kanı akıtmak ve 10 yıllık
kazanımları kesip doğramak… İsrail kaybettiği konumu
tekrar istiyor ülkemizde.
AK Parti, “Yerli ve Global Derin Devlet” ile anlaşma
yapınca kirli bağırsakları tasfiye sürecinin sonlandırılacağı
belliydi! 250. Madde krizi çıkartarak özel yetkili savcıları
budamak isteyen AK Parti’nin asıl amacı yakın vadede bu
değildi. Bu taviz dayatılıyordu. Savcı ve hakimlerin tepki
göstererek tayinlerini istemesi bunu gösteriyordu.
HSYK’nın 2012 Yılı Adli ve İdari Yargı Kararnamesi ile
2 bin 335 hakim ve savcının yerini değiştirmesi yanlış
yorumlandı medyada! Star yazarı, AK Milletvekili Şamil
Tayyar’a kanacak olursanız, “yargı AK Parti’ye darbe
yapıyordu.” Hayır Tayyar efendi, yargı AK Parti’ye derin
112
devletle anlaştığı ve yargıya müdahale etmek istediği için
rest çekiyordu. Yeni hakim ve savcıların atanmasıyla
Ergenekon, Balyoz, KCK, Şike gibi davalar tepetaklak
olacak ve en az altı ay süresince yeni gelenlerin davalara
vakıf olması gerekecekti. Bu zaman kaybıdır, peki bu
zamana kimin ihtiyacı var? Hani davalar uzun sürüyordu
da yüce Türk adaletinin bir an önce tecelli etmesini
merakla bekliyorlardı. Külliyen yalan. Yargıya zerre kadar
güvenmiyorlar, sonuç ne olursa olsun razı değiller, zaten
kabulde etmeyecekler, takmayacaklar…
Peki kibirleri yüksek bu ekabir takımı ne planlıyordu?
2013 yılı öncesi veya yıl içinde Silivri’dekiler tutuksuz
yargılanmak için başvuracaklar, hakim ve savcısı değişen
davaların aksamasından dem vuracaklardı. Bizde toplum
olarak aptalız ya, onlara acıyacağız ve zararsız olduklarına
hükmedip Silivri’den çıkmalarını arzulayacağız. Koskoca
paşalar kaçacak değil ya! Bedrettin Dalan kaçmışsa onun
suçu canım! Savcı ve hakimlerin delilleri gizleme,
karartma, değiştirme kabiliyetleri ve güçleri nedeniyle
tutuklu yargılattığı sanıkların neredeyse masum olduğuna
inandıracaklar bizi. Çıkar çıkmaz tövbe edip hacca
gidenlerin olacağına bile inandırılan saflarımız olacaktır.
Bu kadar numarayı yermiyiz bilemiyorum ama ikinci
aşama korkunç!
Lübnan’da Beka’da aylardır askeri eğitim gören
kışkırtma ekibine beş koldan inanılmaz provokasyonlar
yaptırılacak ve Türk medyasında hep savaş tamtamları
çalacak! Sonunda toplum Türk milliyetçilerinin isyanıyla
patlayacak, Genelkurmay ve Başbakanlık, el ele verip
vatandaşını koruma hakkını kullanıp, Şam’a hak ettiği
dersi vermek için Suriye’ye girecek. Kimse karşı
çıkmayacak dünyada, hatta alkışlanacak. Buraya kadar
problem yok, militan PKK’ya destek veren Kürtler dışında
kimse Türk ordusu ve hükümetinin komşuya adalet ve
113
demokrasi götürmesine ses çıkarmayacaktır! Zaten ne
ABD nede AB ülkelerinin petrolü, madeni olmayan
ülkelere demokrasi götürmeye hevesi kalmamış! İş bitsin,
paylaşım savaşında masada aptal (!) Türklerden savaş
kazanımlarını geri almak nasıl olsa çantada keklik!
Savaş, Ankara’nın tahmin ettiğinden uzun sürecek,
kayıplar artacaktı. Genelkurmay, ülkede olağanüstü hal ve
sıkıyönetim ilan edecekti. Al sana askeri darbe! Hükümet
başkanı ve cumhurbaşkanı ordunun sembolik olarak başı
olsada tüm güç merkezleri ve kaynakları yönetim askeri
bürokrasinin eline geçecektir. Vay siz misiniz, savaşı
yönetecek kudretli, tecrübeli paşalarımızı Silivri’de
yargılayan, tutuklayan, gereksiz yere mağdur eden,
hırpalayan, küçümseyen! Rövanş vakti gelmiştir.
Haziran ayında internete düşen 4 ses kaydının
sahiplerinin ve bunların hitap ettiği astlarının, tepedeki
isimlerin bulundukları psikolojileri ve akıl sağlıkların
normal olmadığı ortada! Mahkeme sürecinde illegal işler
yaptıklarını itiraf etmediler mi? Polisin topladığı
milyonlarca belge ne olacak peki? Elinde belge olmadan
karar veremez yargı elemanı. Ya doğrudur kanuna göre
yada yanlış…
AK Parti, 250. Madde’yi bu dönem çıkartamayacağını
sanıyordum, ama kredisiyle oyun oynadı ve halka rağmen
geçirdi. Peki oyun nedir? Oyun, izinsiz dinlemelerle kayıt
altına alınan ses kasetlerinin yayınlanmasını durdurmak,
engellemek! Basına sansür yasası çıkartarak bunu
yapabileceklerini sanıyorlar. Bugünkü hükümet ülkenin
geleceği için önemli konuları sallamış, kontrol edemediği
her durum ve alan için kanun çıkarıyordu. Sadece kendini
düşünüyordu. Yıpranmaktan, yıpratılmaktan ödü
kopuyordu. AK Parti, bir suçu deşifre eden, suçüstü yapan
bir gazeteciyi hapse tıkmak istiyorsa, kendi pisliklerinin
ortaya çıkmasından korkuyor demektir. Siz çıkardığınız
114
sansür yasasıyla gazeteciyi, mesela beni içeri tıkarsınız ne
olacağını söyleyeyim: Ben dosyaları yayınlayacak mecra
mutlaka bulurum. Bir gerçeği yaymanın yolları sonsuz
sayıdadır. Bütün yolları kapatsanız da fısıltı gazetesine,
twitter’e, facebook’a da sansür uygulayamazsınız.
Yolsuzluk dosyaları, hortumculuklar, ihaleye fesat
karıştırmalar, imam nikâhlı kaçak Muta eşleri,
zamparalıklar, ahlaksızlıklar, rüşvet, yani bilumum zulüm
er geç varsa ortaya çıkar. Kalbimiz çok temiz, fitne
çıkarma, biz haram ve helal dengesinde yaşayan, devletin
kuruşuna dahi dokunmayan dava erleriyiz
iddiasındaysanız yandınız, zira ihlâslı, samimi
olamayanların karizması Hak ve Hak dostlarınca çizilir.
İşte üçüncü aşamada savaş bahanesiyle yapılan
darbenin en vahşet ve dehşet planı sahneye konur.
Sansürle susmayan gazeteci ebediyen susturulur. Eski
dönemde 6 milyon insanımızı fişledikleri için ellerinde
epey liste var ama listeleri netleştirmeleri gerekiyor. Son
aylarda öldürülmesi gereken ilk yüz kişi, bin kişi,
tutuklanması hapiste çürütülmesi gereken ilk on bin kişi
listeleri hazırlamışlar, dost bildiklerimizle diz dize, el
ele… Bu “kelle avcıları” herkese her şeyi layık görüyorlar
ama, kendilerine bunların yüzde birinin yapılmasına razı
değiller.. Kendilerinden çok eminler, ama akılsızca ve
ahlâksızca işler yapıyorlar.. Yaşananlardan ders
almıyorlar.. Belki de bunların adli takiple birlikte bir de
psikolojik terapiye ihtiyaçları var. İktidarın muktedir
sarhoşluğu zayıflığın işaretidir. Üç aşamalı darbe planına
AK Parti dur diyemezse, elbette Gayretullah’a dokunur
zulüm (18).
12 Nisan 2012’den beri Suriye ile ülkemizi savaşa
sokmaya çalışan küresel ve yerel Ergenekon’a karşı hedefi
18
Arslan, Faruk. Çorum Manşet, 16.06.2012
115
12’den vuran onlarca Türkçe ve İngilizce makaleler
yazmıştım. Suriye süratle Lübnanlaşıp iç savaş
derinleşirken, ülkemizde dozajı kasten artırılan hormonlu
terör eylemleriyle Türkler ile Kürtler ayrıştırılıyordu. Son
10 yılda Suriye’ye 62 defa giden Dışişleri Bakanı Ahmet
Davutoğlu, Esad rejimi ile önce “kanka” oldu, sonra ise
“düşman”. İhvanı Müslim atına oynayan Ankara halen
şaşkın, ama ordusunu Suriye’ye zorla sokmaya çalışan
global çeteye direniyordu.
Gelinen noktada Türkiye, Suriyeli Kürtlerin otonom
içerikli siyasi taleplerini geri çevirirse savaş çıkabilir.
Zaten çoğu Türk vatandaşı veya Türkiyeli Kürtlerle
akrabalar. Yakında Tunceli, Van, Hakkari, Şemdinli,
Cizre, Şırnak, Mersin, Şemdinli ve Diyarbakır’da “sivil
itaatsizlik” soslu iç savaş planlayan PKK, ülkede Türk ve
Kürt gerilimini yabancı servislerinin istihbarat, lojistik,
akademik, strateji, medya ve yazar katkılarıyla
tırmandırıyor ve Suriye kartını mükemmel kullanıyor.
PKK’ya teorisyenlik yapan yabancı servisler ve yerli
işbirlikçi baronlar, zamana yaydıkları üç ana Kürt
politikasına oynuyorlar ve iç savaş senaryosu adım adım
titizlikle hazırlanıyordı.
Birincisi, Suriye’de bir iç savaş yaşanıyor, savaşın
dışında kalan Kürtler, ne Esad rejimiyle çatışıyorlar ne de
Suriye muhalefetine katılıyorlardı. Kürtler kendi özerk
bölgelerini kuruyorlardı. PKK güdümünde sanılan PYD de
PKK gibi ulusalcı ve Kürt milliyetçisi! İkisi de gerek
Suriye’deki gerek Türkiye’deki Kürtlerin statü talepleri
peşindeler, dinden uzaklar, seküler fikirleri ve hayatı
benimsiyorlar. Sanıldığı gibi PYD, PKK’nın kurduğu,
yönettiği bir örgüt ve siyasi parti değil. PYD’nin geçmişi
1950’lere kadar gidiyor. Aralarında bir ast-üst ilişkisi yok.
Bugün PYD’yi PKK yönetmiyor. Suriye Kürtleri PKK’nin
yönetimini kabul etmezler ama birlikte hareket etmeyi
116
kabul ederler. Bugün Suriye Kürtleri kendi yaşadıkları
bölgelere uygun siyasal yapılar oluşturuyorlar. Suriye’de
bir Kürt siyasi yapısının oluşması PKK’ya moral veriyor.
AK Parti’ye Türkiye’de “Kürt açılımı” adı altında
teröristlere siyasetin önü açmasını salık verenler, PKK’nın
eli kanlı militanlarını siyasallaştıran Almanya! Hedefleri,
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Nelson Mandela havasıyla
milletvekili yapılması ve dağdaki teröristlerin genel afla
şehre inip paralel devlet yapılanmasının başına
geçmelerinin sağlanması. KCK’lıları salan AK Parti’ye
hata yaptırıldı, Beşir Atalay’a yazıklar olsun!
İkincisi, Öcalan, Kürt nüfusunu artırmak için çocuk
yaptırma politikasına yöneldi. Her Kürtden dokuz on
çocuk sahibi olması talep ediliyor. Türkler iki çocukta
kaldığına göre, 25 yıl sonra 14 milyonluk Kürt nüfusu üç
katına çıkacak ve Türk nüfusuna karşı psikolojik üstünlük
sağlanacak. Örnek vereyim. Adana’da Hürriyet
Mahallesi, Dağlıoğlu Mahallesi, Çamlıbel Bulvarı, Şehit
Erkut Akbay Mahallesi, Şakir Paşa Mahallesi ve
Gülbahçesi Mahallesi, doğu illerimizden göç etmiş
Kürtlerle kaynıyor ve buralara Türkler giremiyor.
Bu mahallere kaçak ve legal sigara satışı yapan bir
dostum, şahit olduklarını şöyle anlattı: Birbiri içine geçmiş
evlerde her odada bir kadın vardı. Kahvede erkekler tüm
gün sigara içip, kağıt, tavla ve okey oynuyorlar,
çalışmıyorlar, tek görevleri her yıl iki adet eşlerinden birer
çocuk yapmak. 5 veya 10 milyara başlık parası ile satın
alınan Kürt kızlarını sömürüyorlar burada ve Kürt nüfusu
çoğaltılıyor. Çocuklara sokaklarda seyyar satıcılık
yaptırılıyor, polise taş attırılıyor. Çocuk asker kullanan
PKK elebaşlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
verirsek, belki bu çocuk istismarcılarından kurtulabiliriz.
Varsın Avrupalı düşünsün, bizim teröristlerle uğraşması
kolay mı, hem İmralı sakinini beslediğimiz yeter!
117
Üçüncü politika, her Kürt ekonomik bağımsızlığını
kazanacak, Türklere muhtaç olmadan yaşayacak, iş yeri
sahibi olacak ve Türkleri emrinde çalıştıracak politikası.
Örnek verelim. 2003’de 300 milyon dolarlık bir güç iken
bugün 30 milyar dolarlık tiran haline gelen Mesut Barzani
ve aşireti kara parasını başta Mersin ve Gaziantep olmak
üzere ülkemizde aklıyor. Vigor marka sigara üreten
European Tobacco Genel Müdürü Hulusi Kaymaz’ın da
bulunduğu toplam 33 kişi, sigara kaçakçılığından
geçtiğimiz yıl Eylül ayında tutuklandı. European Tobacco,
Türkiye’de sigara üretme ve ihraç etme yetkisine sahip 7
firmadan biri. Firma ürettiği sigaraların tamamını
yurtdışına ihraç kaydıyla üretiyor ve bu nedenle vergi
ödemiyor. Sattığı her dört sigaradan biri kaçak.
Bu şirketin yüzde 40 ortağı görünen Ermeni asıllı
Lübnanlı Nasri Kardeşler, Kürt Bölgesel Yönetimi
Başbakanı Neçirvan Barzani’nin kasası olarak biliniyor.
Şu anda şirketin çoğunluk hisseleri, Saskatchewan’da
mercimek fabrikaları ile bir dev haline gelen Arbel’in
Saskcan veya borsadaki şekliyle Alliance Trader’in büyük
hissedarları Mahmut Arslan, Hasan ve Hüseyin Arslan
kardeşlerle Hulusi Kaymaz’ın elinde. Emniyet, Kaymaz’ın
Azerbaycan’da çok üst düzey bazı isimlerle gayri resmi
ortaklıkları olduğunu belirledi. Kaymaz ayrıca
Yunanistan’da da güçlü bir ilişkiler ağına sahip.
Mahmut Arslan, bu iddiaları yalanlıyor, Nasri Grup’la
2005’te yollarını ayırdıklarını, Barzani’yle ortaklık
iddialarının doğru olmadığını ileri sürüyor ama tüm
Mersinliler gerçeği biliyor! 2004 yerel seçimlerinde
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı için AKP’den
aday olan Mahmut Arslan’ın evi bundan bir yıl sonra PKK
tarafından bombalandı. 1.5 milyar dolar cirolu, 165 milyon
dolarlık ihracata sahip Arbel Gıda’nın patronu Arslan,
fabrikalarında çalıştırdığı PKK’lılardan ve bu zamana
118
kadar verdiği haraçlardan kurtulmaya çalışıyor. MÜSİAD
ve TUSKON üyesi olan Arslan’ın şirketi European
Tobacco polis takibindeyken, devlet bakanı Ali
Babacan’la kaçakçılıkla mücadele toplantısındaydı.
Müthiş bir ironi!
Kürtlerin en büyük geliri uyuşturucu, insan
kaçakçılığı, İstanbul’da fuhuş ve eğlence merkezi
işletmeciliği dışında petrol kaçakçılığı taşeronluğu! 2006
yılında akaryakıt kaçakçılığı konusunda Meclis Araştırma
Komisyonu’nun yayınladığı 310 sayfalık rapora göre,
kaçakçılığın sadece yüzde 10’u sınır ticareti kapsamında
ya da sınır ihlalleri yoluyla yapılıyor, geri kalan yüzde
90’ını, kaçak akaryakıttan asıl büyük payı alanlar ise
büyük holdinglere bağlı dağıtım şirketleri yürütüyor.
Komisyonu’nun tespit ettiği ve kamuoyundan gizlenen
kaçakçı şirketler arasında Koç Holding bünyesinde
faaliyet gösteren Opet, Türkiye akaryakıt sektörünün
yabancı şirketleri Total, Shell ve Shell tarafından satın
alınan Turcas, Turgay Ciner’in de ortağı olduğu Aytemiz
Petrol ve Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) de bulunuyor. Bu
şirketlere ek olarak, irili ufaklı pek çok akaryakıt şirketi
de, daha düşük miktarlarda olmak üzere kaçakçılık
faaliyetinin içerisinde yer alıyor.
Rapordaki bu veriler, akaryakıt kaçakçılığında Irak’a
akaryakıt taşıyan tanker şoförlerinin ya da katırlarla veya
sırtlarında mazot taşıyan köylülerin günah keçisi ilan
edildiğini, Kürtleri bahane eden Beyaz Türkler’in vurgun
yaptığını gösteriyor. Sektör uzmanları, 2003 yılı sonunda
yürürlüğe giren Petrol Piyasası Kanunu’nun akaryakıt
ithalatını serbest hale getirmesinin, akaryakıt
kaçakçılığının artmasında en büyük etken olduğunu
belirtiyorlar. Aynı kanunla birlikte devletin sektörde
denetim olanaklarını yitirdiği de yapılan değerlendirmeler
arasında. Özelleştirme uygulamalarıyla ise akaryakıt
119
piyasasında devletin müdahale olanakları tamamen
ortadan kalktı. Hatırlanacağı gibi, ülkenin en büyük
dağıtım şirketi olan POAŞ, 2000 yılında Aydın Doğan’a,
Türkiye’nin akaryakıt ürünleri üreten tek şirketi Tüpraş ise
Koç-Shell Ortaklığı’na satılmıştı. Birileri Kürtlerle iç
savaş senaryosu, provokasyonu hazırlarken, birileri şahane
soygun yapıyordu (19).
AK Parti hükümeti Suriye tuzağını nihayet 2012 yaz
sonuna doğru gördü. Olayların başından bu
yana Türkiye’yi kontrolsüz bir şekilde Suriye‘ye sokmak
isteyen hayli geniş bir koalisyonun olduğu ortadaydı.
Hatta Batılı birçok müttefikimiz ‘yürüyün
arkanızdayız’ diyordu. Fakat Ankara tuzağı gördüğü için
ilk andan bu yana devreye BM ve Arap Ligi’nin girmesi
için çalışıyordu. Bugüne kadar kısmen de başarılı oldu.
Önce uçağımızın düşürülmesi sonrasında da top saldırısı
ile hem içeride hem dışarıda muhtelif çevreler savaş
çığırtkanlığına başladı. Oysa unutmamak gerekir ki savaşa
girmek hiçbir şeyi çözmeyeceği gibi bölgesel bir felaketi
de beraberinde getirirdi. O yüzden, bütün tahriklere
rağmen soğukkanlılığımızı koruyarak, uluslararası
kurulları harekete geçirip BM ya da NATO eliyle sorunu
çözmek zorundayız. Neyse ki hükümet cephesi Türkiye’ye
kurulan tuzağın farkında ve artık temkinli adımlar atıyordu
(20).
PKK veya Kürt sorunu adı ne konursa konsun,
ülkemizin ciddi bir etnik sorunu vardı. Oysa Osmanlı’da
tüm müslümanlar tek millet ve eşit statüde kabul edilir ve
azınlık sayılmazdı. Ermeni, Rum ve Yahudiler azınlıktı ve
onların haklarını koruma karşılığında ekstradan Cizre
vergisi öderlerdi. Osmanlı dağılırken Kürtler asla
19
Arslan, Faruk. Kürtlerle iç savaş senaryosu! Çorum Manşet, 24 Eylül 2012.
20
Arslan, Adem Yavuz. Hükümet Suriye Tuzağını Gördü. Bugün. 5.10.2012
120
Türklerden kopmak istemedi. Peki bugün neden kopma
hevesindeler veya gerçekten öyle mi? Bu konu rüyalarıma
misafir oldu, bana rüyada doktora tezi yazdırdı, hem de
PKK Lideri Öcalan’ı şahit olarak hazır bulundurarak.
Buyrun akademik gazeteci rüyasına...
121
Üçüncü Bölüm
PKK Dolu Rüyalarım
İlim öğrenmek soru sormakla başlar. ‘Annen hangi
türküyle düğün dernekte oynardı?’ sorusunu 29 Nisan
2012’de rüyamda PKK Lideri Abdullah Öcalan’a
soruyorum. Akademik tezimin sunumunda heyetin önünde
orada hazır bulunan muhatabım doğrudan doğruya Öcalan.
40 yıl düşünsem böyle bir soru aklıma gelmez, rüya işte!
Şaşırıyor. Cevap veremiyor. Cevap veriyorum, ‘Gelin Oy
(Bir Bülbül Gül Dalında) Ağlatma Gelem Gelem’
türküsüyle. Türkünün sözlerini mırıldanıyorum, Öcalan
ağlamaya başlıyor. ‘Biz Türkler ve Kürtler, bin senedir
İslam milletinin kardeşleriyiz. Aynı türkülerle duygulanır,
oynarız, ağlarız. Kız alır, kız veririz, bizi kimse
birbirimizden ayıramaz’ diyorum. Öcalan başını omzuma
koyuyor ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Teskin
ediyorum ve Kürt sorununun çözümleneceğini, el ele tüm
dünyaya birlikte tekrar kardeş olarak meydan
okuyacağımızı, tüm fitneleri dağıtacağımızı söylüyorum.
Bana güveniyor ve ‘işte Kürt sorunu böyle çözümlenir
diyor, ortak gönlümüz türkülerimizle’ diyor.
İşte o türküyü en güzel okuyanlardan Ferdi Öztaş’tan
dinleyin. Bu türküden daha önce haberdar değildim,
rüyama girmese olacağı da yoktu. Hayatımda cereyan
edecek önemli olayları genelde olmadan önce rüyamda
122
görürüm. Evleneceğim hanımı da, olacak biri erkek biri
kız çocuğumu da daha önce rüyamda gördüm ve
gördüğümle evlendim ve gördüğüm çocuklarım oldu. Şaka
yapmıyorum, çok ciddiyim. Hepimiz Allah’ın Levhi
Mahfuz’da daha önce yazılı olan kaderimizi oynuyoruz. O
biliyor, biz bilmiyoruz. Kaderin denk noktasında, yol
ayrımında vereceğimiz kararlarda cüzi irademiz rol
oynayabilir. Sonuçta Allah ne karar vereceğimizi de
bildiği için Allah’ın dediği olur.
Rüyamın ayrıntılarına geleyim. Rüyayı gördüğüm
sıralar akademik tezim için konu seçme aşamasındayım.
Aklımda tamamen farklı bir konu vardı, hatta Wilfred
Laurier Üniversitesi’ne ve York Üniversitesi’ne 2011’in
Ocak ayında sunduğum tezlerin konusu Irak ve Suriye’den
ülkemize gelen ilticacı ve mültecilerin Türkiye’deki statü,
sosyal, kültürel, siyasi ve hukuki konum ve sosyal yardım
sorunlarıydı. Kürtlerle ilgili tek kelime bile geçmiyordu.
Şimdi anlıyorum ki, yazmam gereken tez konusu, Türkler
ve Kürtlerin ortak paydaları üzerinde yoğunlaşmalı ve
Kürt sorunun çözümünde bam teline dokunmalıyım.
Rüyam aslında oldukca uzun. Abdullah Öcalan niye
tezimi sunduğum komisyonda dinleyici tanık olarak yer
alıyor, halen çözebilmiş değilim. Kürt sorunu tezimi,
Osmanlı döneminden beri devam eden bir süreç olarak
takdim ediyorum. Tarihsel arka planını verdikten sonra
Cumhuriyet döneminde yapılan yanlışlara değiniyorum ve
PKK’nın ortaya çıkışını detaylarıyla anlatıyorum. Konu
gelipte Abdullah Öcalan’ın PKK’nın başına CIA,
MOSSAD ve MİT işbirliği ile KGB’nın planını bozmak
için nasıl geçirildiğine gelince, Öcalan sinirleniyor. Asıl
onu çileden çıkartan bilgi BABEK projesi. Bu projenin ne
olduğunu henüz bende bilmiyorum. Tezimde işlediğime
göre bileceğim.
123
BABEK projesini hayata geçiren koordinatör, bir sınır
ilimizin MİT ve asker kökenli bir Özel Harp elemanı, adı
Saadettin Suruç. Bu ismi tanımıyorum, ismini daha önce
hiç duymadım. Kim olduğunu araştıracağım, tabi
gerçekten böyle biri varsa! Suruç’a destek veren birde vali
var rüyamda. Onun ismini bilmiyorum, çünkü rüyamda
deşifre olmadı. 1980 tarihli BABEK projesi, Öcalan’ın
önünü açmak ve PKK’nın başına geçirmek isteyen üçlü
istihbarat koalisyonunun PKK’yı asıl kurduran KGB
elemanı veya aşırı sol görüşlü Kürtleri ortadan
kaldırmasıyla ilgili. MİT’in Özel Harp elemanları epey
lider temizliyor. Öcalan bunları duyunca oturduğu yerden
ayağa fırlıyor, gözleri nefretle neredeyse beni yiyecek, ateş
püskürüyor. Hiç aldırmıyorum. Konuşmaya devam
ediyorum.
MİT’in Öcalan analizi, tesbitleri ve eksik teşhisi ile
başlıyorum:
İlk başlarda MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya
Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979)
MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo
dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti.
Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da
önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970′lerde
Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı.
İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde
bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı.
Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir
zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak
istemediler.
Daha sonra ontolojik ve epistemolojik durum tesbiti
yapıyorum, nede olsa sosyologuz:
Türkiye 12 Eylül 1980′e dayandığında, sol orijinli
terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde
ismini yeni yeni duyurmaya başlayan Ala–Rızgari ve
124
Apocular gibi birkaç yasa dışı grup ufak tefek dikkat
çekmeye başladı. Bu grupların ortak özelliği, “Kürtlük”
unsuru üzerinde durmalarıydı. Ala–Rızgari grubu, 80
öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan
kişilerden oluşuyordu. PKK, 1978′de Lice’nin Fis
köyünde kuruluşunu ilan edip, oluşturulan Merkez Komite
etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup “Apocular”
olarak biliniyordu. Öcalan’ın en yakın arkadaşlarından
Haki Karel, 1977′de Gaziantep’te öldürüldü. 1979′da ise
Elazığ ve Diyarbakır’da, “Apocular”a önemli bir darbe
indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi
Şahin Dönmez de tutuklandı. Bu sırada Abdullah
Öcalan’ın izine de Diyarbakır’da ulaşıldı. Bir güvenlik
yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor:”Öcalan, Kesire Öcalan ile
birlikte Diyarbakır’da Günaydın Apartmanı’nda kalıyordu.
Polis yerini tespit etti. Milli İstihbarat Teşkilatı da
biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine,
izlenip bir örgütsel faaliyet sırasında tutuklanması
düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra
serbest bırakılırdı.” Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978
günü Ankara’da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla
önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan,
1979′un Temmuz’unda izini kaybettirip Urfa üzerinden
Suriye’ye kaçmayı başardı. İlginçtir, Öcalan bu tarihte
asker kaçağıydı.
Bunlar bilinen bilgiler, yakın tarihe kadar
bilinmeyenlere geliyorum: Kesire Öcalan’ın CHP’de etkin
konumdaki Tuncelili aşiret lideri Ali Yıldırım adlı MİT’in
Kürt Şubesi başkanının kızı olması zaten MİT ile ilişkisini
inkâr edilemeyecek biçimde ispatlıyor. Pilot Necati ile
Öcalan’ın devşirilmesi ve 1980′lerde üç defa
yakalanmasına rağmen Genelkurmay tarafından serbest
bırakılmasına değiniyorum. Henüz 1980′de CIA’nın
MİT’e yaptığı önerisi açıkca durumu özetliyor: 12
125
Eylülde sol görüşlü KGB destekli örgütleri biçtiniz ama
KGB rahat durmaz, birini açık bırakın, içine sızın ve
liderini kendiniz koyup örgütü yönetin. Diyarbakır’da
Tapu Kadostra’da sıradan bir memur iken okumaya
Mülkiye’ye giden, gençliğinde namaz kılarken Deniz
Gezmiş gibi bir anda aşırı solcu olan Öcalan gözümün
önünde canlanıyor. Her şeyi devletin kontrol ettiği ve
tayin ettiği siyasi atmosferde Öcalan’ın Albay Hakim Baki
Tuğ tarafından MİT’den gelen yazıyla 1971′de serbest
bırakılması çok normal geliyor bana.
Ardından rüyamda kendi gözlemlerime, bilgi ve
akademik referanslara, gazetecilik kaynaklı
dayanaklarımla sosyopolitik durumu tesbite geçiyorum:
İlk PKK baskınlarına derin devletin verdiği destekle
Eruh’ta gerçekleşiyor. Rahmetli Özal’ın bir kaç çapulcu
dediği yıllar. Ordu içindeki Ergenekoncu askerlerin
kimliklerini tek tek açıklıyorum. Öcalan artık sus pus
olmuş beni dinliyor. Bugüne kadar gelinen noktayı JİTEM
cinayetlerini, PKK içindeki cinayetleri, yabancı
istihbaratların oyunlarını ve PKK sorununu ele geçirmek
için yaptıkları amansız mücadeleyi sağlam akademik
verilerle detaylandırıyorum. Bir yandanda gözüm
Öcalan’ın üstünde, artık tepki vermiyor, sessizce dinliyor.
En son AK parti’nin yaptığı yanlışlara geliyorum ve Kürt
sorununun çözümünde Fethullah Gülen’in sunduğu
vizyonu açıklıyorum.
Sonuç bölümünde çözüm önerilerimi sıralıyorum.
Öcalan’a bir soru yöneltiyorum: Annen düğün dernekte
hangi türküyle oynardı?
Öcalan şokta. Belli ki böyle bir soru sormamı
beklemiyor. Şaşkın şaşkın bön bön bana bakıyor. Cevap
veremeyince sorumu üç defa tekrarlıyorum. Yanıt
gelmeyince ben cevaplıyorum: ‘Gelin Oy (Bir Bülbül Gül
Dalında) Ağlatma Gelem Gelem’ türküsüyle.
126
Türkünün sözlerini mırıldanıyorum, elimdeki
metinden sözlerini okuyorum. Öcalan ağlamaya başlıyor.
Bam teline dokunuyor ve tarihi konuşmayı yapıyorum:
Biz Türkler ve Kürtler, bin senedir İslam milletinin
kardeşleriyiz. Aynı türkülerle duygulanır, oynarız, ağlarız.
Kız alır, kız veririz, bizi kimse birbirimizden ayıramaz.
Öcalan başını omzuma koyuyor ve hüngür hüngür
ağlamaya başlıyor. Teskin ediyorum ve Kürt sorununun
çözümleneceğini, el ele tüm dünyaya birlikte tekrar kardeş
olarak meydan okuyacağımızı, tüm fitneleri
dağıtacağımızı söylüyorum. Bana güveniyor ve ‘işte Kürt
sorunu böyle çözümlenir diyor, ortak gönlümüz
türkülerimizle’ diyor. Doğrusu Öcalan’ın Türk olan annesi
gerçekten bu türkü ilemi oynardı, ondan bile emin değilim.
Tezimi kabul edip etmediklerini görmedim, çünkü
Azeri eşim Suna, ‘Faruk kalk uykudan çocukları okuldan
alman lazım, geç kalıyorsun’ diye uyandırdı. Yarı uyanık
biçimde on dakika direndim ve rüyamın ayrıntılarını
hemen hatırlamaya çalıştım. Tam uyansam detaylar
kaybolacak. Hanımın fırçası, sesi berk yükseldi,
kulaklarımı tırmaladı da, mecburen uykudan uyandım.
Ana hatlarıyla yakaladığım ve şimdi kağıda döktüğüm
rüyamın sadık olduğunu sanıyorum. Doğrusunu Allah
bilir (21).
Öcalan'ı daha önce defalarca yakalanmasına rağmen
kimler serbest bıraktırdı? sorusuna yanıt arıyorum. 1972
yılında hakkında ağır iddialarla gözaltına alınan Abdullah
Öcalan'ın salıverilmesi bir muammadır. Yıllar önce usta
gazeteci Uğur Mumcu olayın peşine düştü. Dosyanın
savcısı Baki Tuğ'la görüştü. O sırada Tuğ, DYP'den
milletvekiliydi. Mumcu, Öcalan'ın içeriden gelen yazı
21
Arslan, Faruk. Annen hangi
Farukarslan.com. 01.05.2012.
türküyle oynardı Abdullah Öcalan?
127
üzerine salıverildiğini öğrendi. Yazının kimden geldiğini
ve içeriğini bilmek istiyordu. Tuğ, Mumcu'ya "Arşive
bakayım, o notu bulursam seninle paylaşırım." dedi. Bir
hafta sonrası için randevulaştılar. Meclis'teki odasında
görüşeceklerdi. ncak o buluşma gerçekleşmedi. Daha
doğrusu gerçekleşemedi. Çünkü Uğur Mumcu suikasta
kurban gitti. Puslu bir Ankara sabahında aracı bombayla
havaya uçuruldu. Mumcu'nun üzerinde çalıştığı 'Abdullah
Öcalan'ın Milli İstihbarat Teşkilatı ile ilişkileri' dosyası
kayıp... 12 Mart, yargıda askerî etkinin en kesif olduğu
olağanüstü bir dönemdi. Savcı Tuğ gözaltındaki boykotçu
öğrenciler arasında en ağır cezayı Abdullah Öcalan ve iki
arkadaşı için isterken serbest bırakılmaları, cevabını
bulamamış soru işaretidir. AK Parti'den milletvekili
seçilen meslektaşımız Şamil Tayyar 'Kürt Ergenekonu'
diye bir kitap yazdı. Abdullah Öcalan'ın istihbarat
örgütüyle ilişkisini irdeledi. TV8'de Erkan Tan'ın
programında açıkladığı bir bilgi yıllar öncesinin soru
işaretine cevap mahiyetindeydi. Söylediği, iddia da olsa
çok önemli... Nedense pek yankı uyandırmadı. Tayyar,
Savcı Baki Tuğ'un Öcalan hakkında önce çok ağır ifadeler
kullandığı iddianamedeki görüşlerini bir anda
değiştirmesini sorgularken şunları söyledi: "Dönemin
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Turgut Sunalp
arıyor ve 'Öcalan adamımızdır, serbest bırakın' diyor. Ve
iddianame değiştiriliyor." Tayyar'ın kitabında bu bilgi yok.
Daha sonra öğrendi. İddia görmezden gelinecek gibi değil.
Çok çarpıcı, 'Kürt Ergenekonu' tespitini doğrulayacak
türden... Üzerine gidilmesi gerekir. Turgut Sunalp Paşa
gerçekten Öcalan'ın bırakılması için devreye girmiş
olabilir mi? Hayatta olmadığı için doğrulama veya tekzip
etme imkânı yok. Ancak iddiaya açıklık getirecek
başkaları var. En başta da Baki Tuğ... Tuğ'u
milletvekilliğinden tanıyorum. Bu konularda konuşmayı
128
sevmeyen bir isimdi. Bugün bu iddia karşısında sessiz
kalması doğru değil. Gerçeğin bilinmesi için konuşmalı.
Turgut Sunalp, benim için sıradan bir isim değil. Mesleğe
yeni başladığım yıllarda, 1990'ların başında sık
görüştüğüm biriydi. İstanbul Moda'daki evinde TSK ve
politikada yaşadıklarını çok kez dinledim. Sağ ve
milliyetçi duruşu olan biriydi. Sunalp, renkli bir kişilikti.
Bir dönem büyükelçilik de yaptı. 12 Eylülcülerin teklifi
üzerine MDP diye bir parti kurdu. Geçiş döneminin
başbakanı olması planlandı. Ancak sandık hesabı bozdu.
Sunalp, 12 Mart döneminin en etkili generallerinden...
Adına sıkça rastlanır. Hemen her olayın içinde vardır.
Sadece kışlada değil, hayatın diğer alanlarında da aktif.
1973'te Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesi için
milletvekillerini Genelkurmay'a çağırarak konuşan ve
sonrasında imzalarını alan da o... 12 Mart döneminin öne
çıkan siyasetçilerinden Hasan Korkmazcan o günleri
anlatırken Turgut Sunalp'ten de söz eder. Nasıl mı? Şöyle:
"12 Mart muhtırasını verenlerin cumhurbaşkanı adayı
Faruk Gürler'di. Destek için partilerle toplantı
yapıyorlardı. Bizi de çağırdılar. O toplantılarda Turgut
Sunalp'le tartışmıştık. Sunalp Paşa 'Eğer bizim dediğimizi
yapmazsanız sizleri toplatırım' dedi." Şamil Tayyar'ın,
Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlayan kişi olarak Turgut
Sunalp ismini ortaya attığını duyunca ilgisiz kalamadım.
Doğrusu bu iddia bana 'inandırıcı' geldi. Çünkü 12 Mart
döneminin kudretli olduğu kadar, etkin de olan isimlerinin
başında... Eğer bu iddia doğruysa yakın tarihin birçok
sayfasını yeniden yazmak gerekebilir (22).
Ancak halen BABEK planı nedir öğrenememiştim.
Bilmezsem aklıma kurt düşer, uyamamam. Yaptığım
araştırmalar sonuçsuz kalınca aklıma Emre Uslu geldi.
22
Ünal, Mustafa. Öcalan'ı kim serbest bıraktırdı? Zaman Gazetesi,
20.11.2011.
129
Nede olsa bir yılı Toronto, Kanada’da, sekiz yılı ABD’de
Utah’da toplam 9 yıl Kürt sorunu konusunda doktora tezi
yazmıştı ve o sırada bir yıllığına ziyaretçi öğretim
görevlisi olarak ABD’de idi. Yazdığım epostada ona
rüyamı aktardım, telefonunu istedim ve aldım. Sorularım
aklımda yazılı, arka arkaya soruyorum, Emre’de maşallah
makineli tüfek gibi otomatik cevaplıyor, telefonda tam bir
buçuk saat konuşmuşuz. Ortaya çıkan bilgilerden iki
makale yazdım. Önce BABEK planına gelelim.
Bir kere Babek değil Bavbekmiş. Babek, Hürremiler
haraketi olarak bilinen, İslam ordularına karşı yirmi yıl
dağlarda savaşan ve en sonunda kolları ve ayakları çapraz
kesilerek ve derisi soyularak öldürülen asi Azeri Türk
liderdir. Emre çok zeki, hemen anladı Babek’in kim
olduğunu ve rüyamda bahsedilen Bavbek’in kim
olduğunu.
1980 öncesi aşırı sol hareketlerin içinde yer alan ‘aşırı
milliyetçi’ virüsü taşıyan Kürtler, atalarının dini İslam’a
sırtlarını dönmüştü. Bu virüs kimin kanına girse fitne
uyanmıştır. Baştan sona CIA tarafından organize edilen
askeri darbe sonucu devlet başkanı olan Kenan Evren,
İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Bal ve İstihbarat Şube
Başkanı Ümit Bavbek’i çağırarak Kürtler konusunda
brifing aldı. Ülkücü geçinen veya görünen milliyetçi
Bavbek, CIA’nın öngördüğü plan çerçevesinde solcu Kürt
gruplardan birinin içine sızıldığını, liderini koymaları
halinde sorunu kontrol altında tutacaklarını söyledi.
Böylelikle ‘Bavbek planı’ doğdu. KGB’nin kurdurduğu,
Beka vadisinde kamp imkanı sağladığı PKK, CIA’nın
gözüne kestirdiği zayıf örgüttü. Bavbek Diyarbakır’a gitti,
kendisi gibi işkenceci bir polis müdürü, Özel Harp
elemanları, bir sınır ilçesi kaymakamı ve bir valimizle
toplantı yaptılar. Bu karanlık toplantı sonrası, Abdullah
Öcalan’ın önünün açılması için potansiyel Kürt liderler
130
öldürüldü. Diyarbakır cezaevinde Kürtlere insanlık dışı
işkenceler yaparak halkın devletine düşman olmasını ve
dağa çıkmasını sağlayan aynı ekipti. Yoksa kimsenin dağa
çıkmaya niyeti yoktu. Kürt sorunu çıksın diye toplum
sosyolojisini zorlamışlardı. PKK’yı destekleyen
ordumuzdaki kara koyunlardı, halende destekliyorlar.
Bavbek’i 28 Şubat döneminde kurulan en çirkin
tezgah olan Fadime Şahin-Müslüm Gündüz ve Ali-Emire
Kalkancı skandallarında organizatör olarak görüyoruz.
Şok ilişkiye dikkat edin, Kalkancı ile Bavbek’i tanıştıran
isim o dönemde İşçi Partisi Mersin İl Başkanı olan
Bayram Çiçek. Biri ülkücü, diğeri Maocu sosyalist aynı
cephede buluşuyor. Çiçek bugün İşçi Partisi Genel Başkan
yardımcısı.1980 öncesi orduya söven, Kıbrıs’taki
askerimize işgalci diyen, orduya sayısız ajan sokan Doğu
Perinçek, 1980 sonrası birden Kemalist ve Atatürkçü, ordu
yanlısı oluyor. 2001’den sonra Küçük tarafından mafya
lideri yapılan Sedat Peker ile “Kızılelma koalisyonu”
kuruyor, Ergenenekon için Öztürkleri birleştirme misyonu
üstleniyor. İşin kötü tarafı hiç biri Türk değil, ya cibilli
olarak İslam düşmanılar veya etnik yapıları “kripto
ecnebi!” Ergenekon soruşturmasının merkezinde İşçi
Partisi’nin olması, fitne ocağının merkezi olmalarından!
Gerçek müslüman Türk ve Kürtler asla aşırı milliyetçilik
yapmaz. Oyunları sırıtıyor.
“Perinçek virüsü” diye bir hastalık var. Kime
bulaştıysa ömür boyu çıkmıyor! İkna gücü yüksek
Perinçek, Bavbek’i tepe tepe kullanıyor. Uğur Dündar ve
Ali Kırca’nın karşısına televizyona Kalkancı’yı
çıkarmadan önce Bavbek Nişantaşı’nda bir berberde
Kalkancı’yı tıraş ettiriyor, ne söyleyeceği ezberletiliyor.
Bu senaryoları darbeciler adına Veli Küçük ve Perinçek
organize ediyor. ‘İhale’, Turgut Yağ Sanayi’nin sahibi
Turgut Büyükdağ’a veriliyor. Küçük’le Büyükdağ, bir
131
akşam Harbiye Orduevi’nde buluşarak baş başa yedikleri
yemekte ’senaryonun’ ayrıntılarını konuşuyorlar.
Senaryonun finansörü Büyükdağ, organizatörleri, Strateji
Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ümit Oğuztan, Sisi
olarak bilinen transseksüel Seyhan Soylu ve Polis Müdürü
Bavbek. Bütün görüşmeler, Büyükdağ’ın sahibi olduğu,
Nişantaşı Akkirmanlı Sokak’taki Strateji Dergisi’nin
ofisinde yapılıyor. Oğuztan, Aksaray’da, sonradan
Hanedan Restoran olarak değişen pavyonda
konsomatrislik olarak çalışan Fadime Şahin’i bu iş için
ayarlıyor. Bugün uyuşturucu taciri olan Kalkancı’yı ünlü
bir işadamının kızı olan Emire Ersoy ile evlenmeleri bile
tezgah! Kızını alkolik, işsiz bir adama vermeye
yanaşmayan baba, kendisi hakkında tutulmuş bazı şantaj
dosyalarıyla ikna ediliyor. Toplum sosyolojisinin anası
ağlatılıyor!
Fadime, sahte Aczmendi Tarikatı’nın Lideri Müslüm
Gündüz’le tanıştırılıyor, sonra Fatih’te ‘staja’ tabi
tutuluyor. Ünlü işadamının güzel kızının, bir tarikat şeyhi
tarafından nasıl kandırılarak tuzağa düşürüldüğü
hikayesine kamuoyu bayılıyor, medya manşetlerinde
aylarca tartışılıyor. Senaryoyu yazanlar, istedikleri sonucu
almakta gecikmiyorlar. Bir yandan Sincan’da tanklar
yürütülüyor, diğer yandan da Türk basınının etkin gazete
ve televizyonları, ‘irtica’ kampanyaları başlatıyor.
Aylardır süren ‘Bırakın’ baskısı, art arda patlayan
skandallar sayesinde sonuç veriyor ve hükümet düşüyor.
Planda yer alan herkes tezgahda tiyatro oyuncusu! Başta
Süleyman Demirel’in iki dünyada da yatacak yeri yok!
Bavbek aslında 1995’de emekli olmuş bir polis
müdürü. Tuncay Güney, ‘Veli Paşa’nın Cipe ihtiyacı var’
diye 2001’de buna gidiyor. Veli Paşa için Cip arıyorlar.
Hakan Erel diye bir şahıs, ‘Raşit Dostum’a daha önce
tahsis ettiğim Cipi verelim’ diyor. Olayda adı geçen
132
Süleyman Gürleyen diye bir şahıs, kendisini JİTEMci diye
tanıtan Güney’e inanıyor , Bu Cip geri gelmeyince
Gürleyen durumu Ümit Bavbek’e bildiriyor. Şikâyetçi
oluyorlar, polis Bavbek ve Süleyman Gürleyen, 26 Mayıs
2001’de gözaltına alıyor, sevkedildikleri DGM’de
haklarında işlem yapılıyor. Ayrıca Emniyet Teftiş Kurulu,
bu durumu araştırınca Tuncay Güney içeri alınıyor, bülbül
gibi öterek Ergenekon’u anlatıyor. İşte hiç hesapta
olmayan bir sosyolojik gerçek daha! Sinek kadar değer
vermedikleri kuryeleri onları satıyor!
Toplumu çok zorladıkları için ekonomi, siyaset
dünyası ve medya iflas ediyor. 2002’de bu enkazdan AK
Parti doğuyor. Abdullah Öcalan, 2004’de İmralı’dan
Kandil’e “AK Parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel
olmalı. Türkiye’ye saldırıları artıralım” mesajı gönderiyor.
Celal Talabani ve Mesut Barzani’den aldığı mesajı
devletin zirvesine ileten gazeteci İlnur Çevik, Hürriyet’in
patronu Ertuğrul Özkök tarafından Turkish Daily News’ün
genel yayın yönetmenliğinden alınıyor. Süleyman Demirel
ve Necmeddin Erbakan’a danışmanlık yapan İlnur
Çevik’in ipini PKK ile Ergenekon ittifakını deşifre edince
çekiyorlar. Özkök kime çalışıyor dersiniz? Doğan ve Ciner
medyasında şafakın atması boşuna değil. Sıraları geldi.
Fitne kazanı kaynatanlar, Kürt sorununun
çözümlenmesini baltalamak için beş koldan yine devrede.
Öcalan’a en eski Komünizm örneği olan Mazdekizm ile
ilgili kitap yazdırılıyor. 40 yıldır Kürtleri oyalayan
Komünizm öldü, olmadı Fars sosyalizmi verelim mantığı!
Yapma Öcalan, bunu yeni nesil Kürtler yemez! MOSSAD,
İranlılarla ortak hareket ederek Kürt Hizbullah’ını bölgede
yeniden canlandırıyor. İsrail’de kurulmuş “Yahudi
Aleviler” grubu, Hacı Bektaş’a seferler düzenleyerek
Alevileri ve Kürt Alevileri kullanmaya çalışıyor. Tunceli,
133
Pazarcık, Hatay, Mersin hattında müthiş bir hareketlilik
var.
Osmanlı’nın ilk ittihatçılarından Kürdistan İslam Teali
Cemiyeti benzeri yapıyla yeniden bir “Kürt İslamı” inşa
etme projesi göze çarpıyor. The Cemaat’ın Kürtlerin
güvenini kazanması kıskanılıyor ve Kürtlerin genlerinde
mevcut gerçek İslami potansiyelin ortaya çıkartılmasının
önü çakma İslami yapılarla kesilmeye çalışılıyor. Kürt
Hizbullah’ı ile Sünni Kürtleri birbirine düşürüp PKK’nın
İslami zemine arabulucu olarak kaydırılması planlanıyor.
Geçmişte MİT eski başkanı Teoman Koman
tarafından kurdurulan Hizbullah ile PKK’nın
savaştırılması nasıl tezgâhsa, bu tiyatroda elbette çakma ve
toplumun sosyolojisine yeni gulyabaniler, kâbuslar
eklemeye yönelik! Kısacası kimse Kürt sorununu çözmek
istemiyor, Kürtlerin haklarını savunduğunu iddia ederek
dağda gezenler kimin kucağına otursa onun borusunu
çalıyor (23).
İkinci yazdığım ‘Toplumun sosyolojisini bozanlar
hesap vermeli!’ başlıklı makalem daha fazla ses getirdi.
Köşe yazarı olduğum Çorum Manşet gazetesinde ve
Alperen Ocakları’nın Temmuz 2012’de yayınladığı Terör
özel sayısında müstear ismim olan Ali Alperen
mahlasımla yerini aldı. Türkiye’de etnik savaşı körükleyen
ne MOSSAD, CIA, BND gibi yabancı istihbarat örgütleri,
nede MİT ve Genelkurmay Başkanlığı, sosyolojik
gerçeklerle savaşamaz. 1826’da Sultan 2. Mahmud’un
Fransız annesi ve eşinin etkisinde kalarak, Osmanlı’da
merkezi sisteme geçmesi, Balkan ve Ortadoğu milletleri
başta olmak üzere Kürtlerin eyalet özerkliğinin
kaldırılması, Fransa’dan kopyalanan aşırı Türk
23
Arslan, Faruk. Toplumun sosyolojisini bozanlar hesap vermeli!
Çorum Manşet gazetesi. 22 Mayıs 2012. İnternet ulaşımı
134
milliyetçiliği virüsünün dolaşıma sokulması, eğitimsizlik,
ayrımcılık, ırkçılık, fakirlik ve devlete yaslanarak yaşama
kültürü asalaklık, tembellik ve kimlik bunalımı Kürt
sorununun ana nedenleridir. İki yüzyıla yakın süredir
devam eden kin, nefret, ayrımcılık politikalarının
oluşturduğu psikolojik travma, sanıldığından daha koyu ve
derindir.
Batı’yı modernleştirip, endüstirileştirirken, Doğu’da
Kürtlerin yaşadığı bölgeleri devletleştirme politikaları,
sivil toplumu yok etmiştir, halkı çifte terör kucağına itmiş
ve askerlerin hoyratça davranmasına yol açmıştır. Bölgeler
arası eğitim, kültür ve ekonomik farklılıklara, 1925 Şeyh
Said isyanından sonra Kürt kimliğini toptan yok sayma
yanlış politikası eklendi. 1960 ve 1970′lerde dünyayı kasıp
kavuran Sosyalizmin ayrılıkçı akımlara ilham olduğu
dönemde PKK ve benzeri illegal örgütlerin Kürtler
arasında ortaya çıkması çok normaldi.
1990′da Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile Markizm ve
Sosyalizm’de mevta oldu, ideoloji ve argümanlarını
kullanan ayrılıkçı sosyal hareketler bir bir evrim geçirdi,
değişen dünyaya ayak uydurdular, halen dünyada PKK
dışında pek az Markizm’de inat eden örgüt kaldı. PKK
lideri Mazdekizm ile İran felsefesi ithal etmeye kalksa da
İslam dini ile çatıştığı için Kürtlerin çoğunluğundan veto
yedi. Çakma ideolojilerden çok çeken, halen medet uman
bazı Kürtler, ne zaman gerçeklerle yüzleşecek diye
merakla bekliyorum. Yeniden sivil toplum kurulmadan,
bölgede etnik ayrımcılıktan beslenen, kinden, nefretten
medet umanların topluma baskısı, korkutma, sindirme
politikaları, antidemokratik tutumu, aşırıya kaçan kimlik
mücadelesi, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik
çarpıklıklar bitmez, tükenmez. Sorun aslında PKK’dan
ziyade devletçi Ankara bürokrasisidir; merkezi idarenin
yol açtığı yıkımlar, devletleştirmenin getirdiği arızalar
135
büyüktür. Kürt toplumunun sosyolojisi bilinmeden PKK
ile silah bıraktırma görüşmeleri yapmak, genel af ilan
etmek veya sorunu rölantiye almak abesle iştigaldir. Hiç
bir istihbarat örgütü ve devlet, yıkılmış gönülleri, harap
edilmiş ekonomiyi, yasaklanmış dil ve kültürü dikkate
almadan kimlik boşluğunu dolduramaz, Kürt sorununu
kalıcı biçimde çözemez.
Peki nasıl çözülür sorun? Elbette öncelikle bölge
halkının refah seviyesini yükseltecek adımlar atılmalıdır.
Suriye, Irak ve İran ile Türkiye arasında sınırlar
kaldırılmalıdır, Osmanlı döneminde olduğu gibi bölge
halkı özgürce ticaret yapabilmeli, Diyarbakır’da,
Hakkari’de Van’da ürettiği koyunu Bağdat’da Şam’da
satabilmelidir. Pasaport kullanmadan, vizeye ihtiyaç
duymadan, terör endişesi, eşkıyalara haraç verme belası,
askerlerin yol kesip kimlik sorma derdi olmadan ticaret
yapmalı ve bol para kazanmalıdır. Buna liberal ekonomi
veya kontrol edilmeyen, edilmemesi gereken serbest
piyasa ekonomisi diyoruz. Liberal ekonomi olmadan
liberal demokrasi oluşmaz, demokratik bilinç gelişmez,
bireyler özgürleşmez, düşünceler baskı altında kalır,
paralar ise yastık altında. Dağa çıkarak özgürleşeceğini
sanan geçmişteki şiddete dayalı çeteler, insani yönü ağır
basan, hukuk çerçevesine giren özgürlükcü devrimcilerin
akıllı çocukları tarafından devrim şartları ortadan kalkınca
hep yenmiş, yutulmuştur. PKK ve Türkiye devleti ve
askerinin bölge halkına yaptığı birbirinin kopyası benzer
zulümlerdir, aynı kibirde baskı rejimidir. Bölgede bugün
Kürdistan kurulsa ve PKK yöneticileri ülkenin bakanları,
PKK üyeleride polisi ve askeri olsa bile, Türkiye polisi,
askeri ve bürokrasisinden daha fazla halkı ezecek,
sömürecek, zulmedecektir. Bu sosyolojik gerçeği PKK’ya
destek veren vermeyen tüm Kürtler ve Türkler biliyor.
136
Tek sosyolojik gerçek, halkın nasıl mutlu olacağıdır.
Evvela bölgede asker sayısı minimuma indirilmeli, PKK
silah bırakıp yuvaya ön şartsız dönmeli, askeriyenin
devletleştirdiği emlaklar kamu yararına açık okul, hastane,
üniversite, kültür ve dil merkezi, park şeklinde halka geri
döndürülmelidir. İki tarafta birbirine hiç güvenmiyor iken
bu nasıl olacak? Askerin yerini alacak aha dindar, halkın
dilinden, kültüründen, örf ve geleneklerinden anlayan sivil
polisin güvenliği sağlaması ve hukukun herkes için
uygulanabilir hale getirilmesi gerekir. İki kardeş halk
birbirine güvenmelidir. Eşitlik, adalet ve özgürlük olursa
PKK dağdan iner ve halka karışır. Eğer inmiyorsa amacı
demek ki Kürt halkının refahı, haklarını savunmak
değildir. PKK’nın kurdurulan ve etnik milliyetçilik yapan
Kürt partilerini ve politikalarını toptan kontrol ve yönetme
siyaseti hormonludur ve liberal demokrasi değerleriyle
bağdaşmaz. Neticede PKK, Kürt toplumunun tamamını
temsil kabiliyetinden yoksundur, AK Parti bölgede oyların
yarısını alıyor. Avrupa’da PKK taraftarlarının siyasi
destek bulması Türkiye’de onlara Kürtlerin tamamı adına
pazarlık hakkı vermiyor. Kürtlerin sessiz çoğunluğu
konuşmaya başladığında kuşkusuz PKK marjinal
kalacaktır, belki yok olmayacaklardır, zaten yok
olmalarına da gerek yoktur.
Demokrasilerde radikal görüşler her zaman faydalı
olur. PKK’nın varlığı Kürtlerin hafızasında neyin doğru
yapılması konusunda ortak aklı bulmaya yardımcı olabilir.
Hatta bölgede gerçek demokratik, barışçıl ve huzurlu
zemin keşke olsa da, Hizbullah’tan MHP’ye kadar her
kesim gelip kendi karakter ve mizaçlarına uygun insanlara
özgürce hitap edebilseler. Devletin çakma kurdurduğu
yapılanmaların temizlendiği bu günlerde, bölgede şiddete
başvurmadan insan gibi görüşlerini ifade eden, bağımsız,
gururlu, mert her bireye ihtiyaç vardır. Eğer ‘the Cemaat”a
137
bile bölgede yaşam hakkı tanımayanlar korkuluk gibi
dolaşabiliyorsa, samimiyetle devletten kuruş yardım
alınmadan yapılan onca eğitim ve sosyal yardım
hizmetleri görmezden gelinebiliyorsa, ne yurt dışında
zenginleşen Kürt vatandaşlarımız, ne Batı’da Kürt eliti,
nede Türkiye’nin taşın altına elini koyması gereken sivil
toplum örgütleri gelir, Kürt kardeşlerine daha fazla hizmet
sunar. Elbette iyi ki, iman, irade, vicdan ve adaleti eden
temsil eden, insani ilişkilere önem veren ‘The Cemaat’ var
da, bölgedeki varlığı herkese ilham oluyor ve iyilik
peşinde olan samimi gönüllere su serpiyor. ‘The Cemaat’ı
bitirme politikası izleyen küçük güruhun eğer ıslah
olmaları mümkün değilse, zaten yakın gelecekte Allah’ın
gazabına uğramaları kaçınılmazdır, ilahi adaletin
gereğidir. Islah olmayacaklara beddua etmek caizdir.
Avrupa’da PKK’nın liderlerinden Zübeyir Aydar gibi
dedesi tarikat şeyhi olan akil yöneticilerin, kendi
tabanlarında erkeklerin çoğunun muhafazakar eğilimli,
bayanların ise neredeyse yüzde 80′inin geleneksel veya
modern başörtüsü takan, İslam dinine sonsuz saygılı,
Peygamberine hürmetli insanlardan oluştuğunu görmemesi
mümkün değildir. Dinin sosyolojisi açıktır, hiç bir birey
aşirı milliyetçi dürtülerini hormonlu biçimde sonsuza
kadar devam ettirerek mutlu olamayacağını ve iç barışa
ulaşamayacağını bilir, iki dünyada saadet arayan bireylerin
Allah’ın rızasını kazanma zorunluluğu önplana çıkar,
şiddet ve nefret kaybeder.
AK Parti’nin attığı adımlar bugüne kadar siyasi şovdu,
pratikte uygulamalar hep aksadı. Bakın daha neler
yapılmadı? Yerel idarelerin yetkileri artırılarak sağlık,
sosyal hizmetler, vergisiz serbest ticaret gibi bazı
hususlarda belediyelerin önleri açılmadı. Bu nedenle bölge
halkının yüzde 45 ile 50′si halen elektirik paralarını
merkezi hükümete ödemiyor veya kaçak elektirik
138
kullanıyor, vergilerini zaten yatırmıyor. Fiilen merkez,
bölgeden hiç bir şey kazanmadığı gibi halen elimde
tutayım diye bol kazan kepçe verdikçe veriyor.
Asalaklaşan bölge insanı devlet verirse sormadan alıyor,
vermezse sövüyor, PKK’ya katılıyor.
İlk yapılması gereken halen yapılmadı. Said Nursi’nin
1910′da Sultan Reşad’a sunduğu, 1922′de ilk
T.B.M.M.’de Mustafa Kemal’e kabul ettirmeye çalıştığı
ama başaramadığı Kürtçe eğitim yapan üniversite
projesinden tam yüzyıl geçti, halen kurulmadı. Oysa Kürt
dili bölge üniversitelerinde okutulmalı, ana okulundan lise
sona kadar devlet okulları Kürtçe eğitimi seçmeli, Kürt
nüfusun yoğunlukta yaşadığı bazı bölgelerde zorunlu ders
yapmalı, özel eğitim kurumları sivil inisiyatif kullanarak
bölgede Kürtçe eğitim veren okullar açmalıdır. Bölgede
Türkçe farz, Arapça vacip, Kürtçe caiz olmadan, sorunun
çözümünde bir milim bile gidilemez. Üniversitelerde
Kürtçe master ve doktora bölümleri olmalıdır. Kürtçe Tv
ve radyolar kurulmalı, özgür dergi ve gazeteler çıkmalıdır.
Nefret dili yerini sevgi diline bırakmalıdır. Kürtçe yayın
yapan medya organları, bölücülük değil birlik mesajları
vermelidir. Bunlar olursa PKK’nın talep ettiği kültürel
özerklik zaten kendi kendine gerçekleşir.
Siyasi bağımsızlık peşinde olan Kürt sayısı ülkemizde
oldukca azdır. Bölünme korkusu yaşayanlar halen Sevr
sendromunu pomplayan küçük, çukur adamlardır. Keşke
milli ve bağımsız Kürdistan’ı tek parça kurabilecek iman,
kabiliyet ve özgüven olsa, böyle bir durumda Osmanlı
döneminde olduğu gibi Türkiye büyüyecek, Kürtler
Doğu’nun bahadır islam kahramanları olacaktır. Batı’ya
entegre olan Mersin, Gaziantep, Konya, Adana, İzmir,
Antalya, İstanbul, Bursa ve Ankara’ya yerleşip zengin
olan Kürtler, geldikleri ana baba topraklarına yatırımlar
yapmalı ve iş istihdam olanaklarını halkına sunmalıdır.
139
Bölgede hükümetin yeni açıkladığı teşvik paketinin amacı
budur. Ancak geçmiş dönemlerde de böyle paketlerin
çıktığı, devleti dolandırarak kredi çeken bazı uyanıkların
yüzde 10 oranında Ankara bürokrasisine rüşvet verdikten
ve sadece yatırım diye dört kuru duvar çektikten sonra
yine kapağı büyük kentlere attığı ve kendi halkını sattığı
unutulmamalıdır. Denetleme mekanizması iyi kurulmamış
her kredi, umutları söndüren bir zehir olur, güveni yıkar.
Yurt dışındaki Kürtler, öz ana topraklarına dönüp bilgi,
tecrübe ve sermayelerini aşırı milliyetçilik, nefret siyaseti
yerine olumlu milliyetçilik ve ekonominin gelişmesi, Kürt
halkının refah seviyesinin Batı ile eşitlenmesi yolunda
gayret göstermelidir. Miting yapmakla, intihar bombacısı
göndermekle, polise askere taş atmakla, okul, hastane,
fabrika yakıp yıkmakla, öğretmen, doktor öldürmekle, yurt
dışında her fırsatta Türkiye’ye nefret kusmakla, öz
vatanlarının düşmanı şeytanların kucağına oturmakla bu
bölgede Kürdistan kurulabilir düşüncesi, saflık veya
aldatılmışlıktır.
Bölge halkı her şeyi devletten bekleme tembelliğinden
kurtulmalıdır. Gerçek sivil toplum örgütleri, şiddete
bulaşmışlar ve toplumun nefret duyduğu bireyler yerine,
daha temiz ve dürüst olan akil, erdemli, imanlı Kürtler
tarafından kurulmalıdır. Kürt aydını vicdanının sesini
yükseltmeden liberal ekonomi ve liberal demokrasi asla
işlemez. Halkı zenginleşen, çocuklarını okutan, kendi dil
ve kültürlerini özgürce yaşayan bir toplum dağa çıkıpta
terör estirmez, kimseyi öldürmez, öldürtmez. Katil olmak
kolay değildir, normal, mutlu, huzurlu, barış dolu bir hayat
yaşamak isteyen bölge halkı, gerçek insanlığa ulaşmış
samimi Müslümanlar Türklerle geçmişte olduğu gibi
bugünde kolayca anlaşır, iki asırdır bir umut ışığı
bekliyorlar. Hatta dindar olmayan Kürtler bile geçmişte
hep başındaki idarecinin Allah korkusu olan dindar
140
insanlardan seçilmesinş veya atanması tercih etmiştir.
Çünkü Doğu’nun kalbi dindir, İslam milleti kardeşliği
olmadan menfi milliyetçilik Türkler ve Kürtler arasında
sürüp gider. Dış mihraklarda Türk ve Kürtlerin aşırı
milliyetçilik zafiyetini kullanır ve iki gadim dost ve kardeş
halkı birbirine kırdırır.
Doğu insanı merttir, asildir, misafirseverdir, yüreği
geniştir, yumuşaktır. Mezopotamya, asırlarca yüksek
medeniyetlere beşiklik etmiştir. Bu müthiş cevheri ortaya
çıkarmak için zemin oluşturulmalı, öncelikle devletçilik
politikalarına Ankara son vermelidir. Bölgenin emlakını,
toprağını devletleştiren kurumlar artık emaneti Kürt
halkına geri vermelidir. Hakkını gasp edilmiş gören Kürt
halkı, hakkını devletten almadan Kürt sorunu bitmez,
Türkiye büyük devlet olmaz, olamaz. Kürt sorununu adil
biçimde aydın Türkler ve Kürtler el ele verip konuşmalı,
tartışmalı, sanat dilinden tiyatroya kadar barış dilini
konuşturan çözüm formülleri devreye sokulmalıdır. Kürt
vatandaşlarına 2. sınıf vatandaş muamelesi yapan, insan
yerşne koymayan Türkiye’yi hiç bir İslam ülkesi
dinlemez, bölgesel yıldız veya dünya politikalarında söz
sahibi lider olamaz. İslam’ın Sufi kültürüne hakim ve haiz
Türkler, Kürtlerle ortak kardeşlik dili olan Müslüman
kardeşliğini, İslam milliyeti çatısı altında bulmuş, kim
kimden üstün tartışmasını fitne ve şeytan işi saymıştır.
Ortadoğu’da Kürtler demiyor mu, ‘bizi dört ülkeye
bölmüşler, 35 milyonluk nüfusumuz baskı altında’ diye.
Haydi, o zaman sınırları kaldıralım, ticareti artıralım,
bakalım toplumun doğal süreçte sosyolojik eğilimi nereye
doğru akacak! Etnik nefreti, şiddeti salık verenlere doğru
yönelim olmayacağına bahse girerim, baskı unsurları
olmayan demokratik bir ortamda ekonomi, yani refah
hedefi her zaman için tercih edilecek değişmez insan fıtratı
ve tek gelişim ideolojisidir. Alman düşünür Nietzsche’nin
141
ifadesiyle tüm ideolojiler çöplüktür, ama unutulmamalı ki
İslam asla bir ideoloji veya stratejik bir siyasi doktrin
değildir. Bölgenin kalbi asırlardır inançla atar,
Müslümanlık Kürtlerin kimliğinin ayrılmaz parçası,
karakteri, öz ruhu olmuş ve gerçek Müslümanlığın
yaşandığı dönemde Kürtlere izzet, şeref, zenginlik, onur,
barış, adalet, özgürlük ve eşitlik getirmiştir (24).
24
Arslan, Faruk Toplumun sosyolojisini bozanlar hesap vermeli!
Farukarslan.com. 02.05.2012. Alperen, Ali. Alperen Dergisi. Terör Özel Sayı.
01.07.2012.
142
Dördüncü Bölüm
PKK’lı Çocuk Askerler
2 Mayıs 2012’ın ertesi günü PKK’nın önde gelen
sosyolog ve akil adamlarından Hadi Eliş ile buluşacaktım.
Yazdığım üç makale dikkatlerini çekmişti. Önce kabul
etmek istemedim. 1988’den beri Kanada’da da yaşayan
PKK’nın kurucu isimlerinden Hadi bey, Kuzey Amerika
Kürt Araştırmalar Merkezi’nde Amerikalı ve Kanadalı
akademisyen ve istihbarat elemanlarıyla toplantılar yapan
ve Kanada’daki PKK toplumunun önde gelen önemli bir
ismiydi. ‘Milyonlarca sayfa belge var elimizde var,
istersen senle paylaşabiliriz diye yem atmıştı’.
Dayanamadım ama şunu özellikle altını çizerek
vurguladım: Ben sizle cemaat elemanı olarak
görüşmüyorum. Biliyorsun, sizinkiler Zaman gazetesi
yazarı ve eski müdürü Hüseyin Gülerce ile görüştü, başına
gelmedik kalmadı. Ben bağımsız ve yalnız bir bireyim,
gazeteci, yazar ve sosyologum, bu görüşmeyi PKK ile
cemaat buluşması olarak algılamayın.
Hadi bey, ‘merak etme, bende senle PKK’lı olarak
değil sosyolog olarak görüşeceğim. Bu görüşmemizi
bizimkiler duymasın ve medyaya yansımasın’ deyince
rahatladım. Durumu Emre Uslu’ya tekrar telefonla
arayarak aktardım. ‘Dikkatli ol, bunu kullanmak
isteyebilirler’ dedi. Bir yandan da ne gibi belge ve bilgiler
verecekler diye merak etti. Gitmem vacip hale geldi. Emre
Uslu, telefonu kapatmadan bana önemli bir bilgi daha
verdi.’Yarın PKK’nın Çocuk Askerleri’ başlıklı bir
makalem Taraf gazetesinde yayınlanacak, bu yazıdan
143
sonra PKK’nın resmi sitesi çocuk askerlerin hikâyelerini
oradan temizleyecektir. Ben yerinde olsam siteye girer
hikâyeler silinmeden hepsini kaydederdim’. Sabaha kadar
uyumadım, yüze yakın çocuk asker dramını bilgisayarıma
fotoğraflarıyla indirdim. Biri beni çok etkiledi. Beritan
henüz 16 yaşlarında eline silah verilmiş, PKK'ya katılmış
bir Kürt kızıydı. 12 yaşında evlerinden kopartılan siyasi ve
silah eğitiminden geçirilen pek çok çocuk, kendi
iradelerinin dışında, oyuncakla oynayacak yaşta iken
'Child Soldier' oluyordu. Uluslararası Çocukları Koruma
Anlaşmasına göre bu bir insanlık suçuydu. Birleşmiş
Milletlere üye 194 ülkenin onayladığı bu anlaşma,
PKK'nın pek umurunda değildi. Eminim, dava açılırsa
Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi, PKK gibi
düşünmeyecekti.
Telefonda, ‘Abdullah Öcalan ve eli kanlı yönetici lider
kadrosu serbest kalsa bile milletvekili olamazlar,
Avrupa’da hapse tıktırırız ‘diyen Emre Uslu’nun makalesi
bam teline şöyle dokunuyordu: Geçen aylardan Bingöl’de
sağ yakalanan ve askerin parkasını verdiği PKK’lı henüz
16 yaşında bir çocuktu. Nedende kimse bu çocuğun
PKK’daki durumunu sorgulamadı. Türkiye’de çocuk
işçiler, çocuk evlilikleri büyük gürültüyle gündeme
getirilir. Ama PKK’nın istihdam ettiği çocuk savaşçılar
konusunun kapağını bile açmıyor. Örneğin İnsan Hakları
Dernekleri PKK’daki çocuk gerillalar konusunda bir
raporu bırakın bir kelime bile açıklama yapmamıştır. Batılı
gazeteciler Kandil’deki çocuk savaşçılara mutlaka kamera
tutar. Bizim gazeteciler Kandil’e gider, PKK içindeki
çocuk askerleri de görürler, ama bunun insanlığa karşı
işlenen bir suç olduğunu belirtip PKK liderlerine karşı iki
kelimelik bir eleştiri yazmazlar. Bu yüzden çocuk
savaşçılar konusunda şimdiye kadar Türk medyası iki
kelimelik haber yapmamıştır. Oysa kuruluşundan beri
144
PKK’daki çocuk savaşçıların oranı hayli yüksekti. Çocuk
savaşçılar meselesi uluslararası literatürde insanlığa karşı
işlenen suçlar kategorisinde sayılıyor. En son geçen
haftalarda eski Liberya Devlet Başkanı
Charles Taylor uluslararası mahkeme tarafından savaş
suçlusu ve insanlığa karşı suç işlemekten suçlu bulundu.
Sierra Leone iç savaşında Taylor özellikle çocuk
savaşçıları iç savaşta kullandığından dolayı savaş suçlusu
ve insanlığa karşı suç işlemekten suçlu bulundu.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarını Koruma
Konvansiyonu ve Opsiyonel Protokolü’nde yer alan
düzenlemelere göre çocuk savaşçılar kullanmak temel
insan hakkı ihlali olarak tanımlanıyor. Bu bağlamda çocuk
savaşçıların herhangi bir silahlı guruba katılmasını
sağlamak insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde
değerlendiriliyor. Zaten mahkemenin Charles Taylor’a
verdiği ceza bu yasanın hukuksal uygulamasına örnek
teşkil ediyor.
Konuyu PKK açısından değerlendirdiğimizde durum
çok net. Tıpkı Charles Taylor gibi başta Abdullah Öcalan
olmak üzere tüm PKK liderleri çocuk savaşçı kullanmak
ve onları PKK’ya kazandırmaktan insanlığa karşı suç
işliyorlar. Üstelik bu suçlarını öylesine bir şekilde itiraf
ediyorlar ki devlet belgelerine bile başvurmaya gerek yok.
Bizzat PKK’nın sitesinde yer alan şehitler albümünde yer
alıyor bu bilgiler.
Charles Taylor davası, PKK liderleri açısından süreci
öylesine kritik kılıyor ki artık medeni dünyada hareket
etme olanakları neredeyse yok. Diyelim ki MİT’in
önerdiği protokolleri taraflar kabul etti, PKK liderleri
Norveç gibi bir Batı ülkesine gitti. Diyelim ki Abdullah
Öcalan da hapisten çıkıp Meclis’e geldi. Çocuk savaşçı
kullanmak uluslararası hukukta savaş suçu ve insanlığa
karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edildiğinden herhangi
145
bir kurum veya kişi eğer PKK liderlerini insanlığa karşı
suç işlemekten dolayı şikâyet eder ve uluslararası hukuk
mekanizmasını çalıştırırsa PKK liderleri de tıpkı Charles
Taylor gibi yargılanır. Bu suçlar insanlığa karşı işlenmiş
suçlar kategorisinden olduğundan milletvekili
dokunulmazlığı dahi kazansalar uluslararası mahkeme
önüne çıkmaktan kendilerini kurtaramazlar.
Bizzat PKK’nın yayınladığı bilgilere göre PKK’ya
çocuk yaşta katılanların oranı yüzde 35. Yani bir bakıma
PKK çocuk savaşçıların omuzlarında sürdürüyor bu
savaşı. Bu konu uluslar arası çocuk hakları örgütlerinin
gündeminde. Örneğin AFP’nın Kandil’de çektiği ve 15
yaşındaki PKK’lı militanların yer aldığı görüntüler bu
örgütlerin sitelerinden duyuruluyor ve uluslararası
kamuoyunun dikkati bu konuya çekilmeye çalışılıyor.PKK
kaynaklarına baktığımızda 12 yaşında PKK’ya katılmış
kız çocukları bile var. Örneğin H.İ. bunlardan biri.
PKK’nın kendi sitesinde yer alan bilgilere göre H.İ. 1984
yılında doğmuş ve 1996 yılında PKK’ya katılmış. Bunun
gibi 12 ve 13 yaşında PKK’ya katılmış, eline silah
tutuşturulup insan öldürmeye gönderilmiş yüzlerce çocuk
var. Bunları da bizzat PKK sitesi yayınlıyor. İşte bu
uluslararası hukuka göre insanlığa karşı işlenmiş bir suç.
12 ve 13 yaşında çocukların gönüllü olarak PKK’ya
veya başka bir silahlı gruba katılmaları hukuken kabul
edilebilir bir durum değil. Bu nedenle de her ne kadar
silahlı guruplar bu çocukların gönüllü olarak PKK’ya
katıldığını iddia etse de uluslararası mahkeme bunu
çocukları alıkoyma ve köleleştirme olarak görüyor.
Charles Taylor ayrıca bu suçlardan da ceza aldı. Peki,
PKK ile her platformda mücadele eden devlet PKK’nın bu
çocuk savaşçılarını uluslararası hukukun dikkatine sunup,
PKK liderlerinin insanlığa karşı suç işlediklerini belirtip
yargılanmalarını neden istemiyor?
146
Çünkü devlet Güneydoğu’da olan çatışmanın
uluslararası hukukta bir iç savaş olarak tanımlanmasını
istemiyor. Bunun bir terör sorunu olduğunu
savunuyor. Eğer iç savaş olarak tanımlanırsa uluslararası
camianın müdahale etme hakkının olduğundan devlet
PKK’daki çocuk savaşçılar sorununu uluslararası hukuka
taşımıyor kendi hukuk sistemi içinde de yargılanmasını
istemiyor. Çocuk istismarına çok duyarlı numaraları yapan
medya da bu nedenle suskun ve konuyu gündeme
getirmiyor. Bu durum PKK liderlerini sorumluluktan
kurtarmıyor. Nitekim Charles Taylor devlet başkanı
olmasına rağmen şimdi yargılanıyor. Yarın bu kirli savaş
biterse PKK liderlerinin insanlığa karşı suç işlemekten
yargılanması halen masada duracak. Bu savaş biraz da bu
nedenle kirli. Hem PKK hem de devlet bu savaşta
çocukların kirli bir şekilde kullanıldığını biliyor. İkisinin
de işine geldiğinden kimse bu insanlığa karşı suça sesini
çıkarmıyor (25).
Yapılan araştırmalara göre terör örgütünde kadınların
oranı yüzde 25. Bunların bir kısmını Uluslararası Çocuk
Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olmasına rağmen kız
çocukları oluşturuyor. Terör örgütü, kadınları, silahlı
eylemci, istihbaratçı olarak görevlendiriyor. İllegal
çalışmanın en elverişli elemanları olan kadınlar,
şehirlerdeki çalışmalar çoğunlukla onların elleriyle
yürütülüyor. İntihar eylemlerinde de görevlendirilen
kadınlar, terörist başı Abdullah Öcalan yakalanmadan
önce koruma örgütünün en aktif ve en güvenilir elemanları
oldu. Çatışma alanı dışındaki yerlerde hizmet işlerinde
çalıştırılan kadınlar, yönetici takımla ilişkiyi reddettikleri,
muhalefet ettikleri ya da muhalif gibi davrandıkları
belirlendiği zaman 'ajan' olarak nitelendirilip tutuklanıyor,
25
Uslu, Emre. PKK’nın Çocuk Askerleri. Taraf, 2.05.2012.
147
işkenceye tabi tutuluyorlar. Ajan diye şüphelenenlerin
tutuklanması halinde ise daha çok bilensinler,
duygusallıktan uzaklaşsınlar diye işkenceci olarak
görevlendiriliyorlar. Terör örgütündeki kadınlar sorununu
Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) değerlendiren Kürt
siyasetçi ve yazar İbrahim Güçlü, PKK'daki kadın
sayısının yüzde 35 olduğunu söyledi. Kürt toplumunda
kadınların en fazla ezilen toplumun en büyük kesimi
olduğuna dikkat çeken Güçlü, PKK'nın bu sistemi
değiştirmek, kadını özgürleştirmek adına yeni bir
bağımlılık sistemini oluşturduğunu vurguladı.
"Kadını güya kocasına karşı, sıradan erkeğe karşı
özgürleştirirken, kadınları PKK'ya bağımlı hale getiriyor.
PKK, özel bir kişilik olmadığı için, PKK adına da lidere
ve liderlere bağlılık geliştiriyor." diyen Güçlü, kadınların
en fazla Öcalan'a bağlı olduğunu belirtti. PKK kadınlarıyla
şeyh-mürit arasındaki ilişkiden daha sıkı, daha fanatik bir
bağımlılık ilişkisi bulunduğunu anlatan Güçlü, "PKK,
Öcalan'ın, 'öl dediği zaman ölecek' 'intihar et dediği zaman
intihar edecek', 'hepiniz benim kadınım olacaksınız dediği
zaman onun kadını olacak', 'şu ya da bu yere saldırın
dediği zaman saldıracak' tehlikeli, saldırgan, patalojik,
duygulardan arınmış bir kadın kategorisi yaratmıştır ve bu
sahiplikle kadınları hoyratça bir yapı içinde hareket
ettirmektedirler." dedi. Asıl şeflerin hükmü altında, üst ve
alt düzeylerde yetkilendirildiğini dile getiren Güçlü,
konuya ilişkin yazılanlarda kadın mahpuslara yapılan
işkencelerin 5 Nolu Diyarbakır Askeri Cezaevinde
yapılanlardan daha şiddetli ve kötü olduğunun ifade
edildiğini aktardı.
PKK'nın 5 Nolu Diyarbakır Askeri Hapishanesi'nde
uygulanmayan işkence türlerini de uyguladığına dikkat
çeken Güçlü, PKK'nın şiddetle aileye karşı olduğunu
vurguladı. Öcalan'ın ailesiz, aileden koparılan, kimsesiz,
148
erkek ve kız çocuklarının terörist olmasını heyecanla
istediğini anlatan Güçlü, şöyle devam etti: "Bunların,
kendisine ve PKK'ya karşı muhalefet etmelerinin
olanaksız olacağını, ya da muhalefet etmelerinin çok zayıf
bir ihtimal içinde olacağını, onların rahatlıkla her eylemde
kullanılabileceğini, özellikle de muhaliflerin ve halkın
infazı eylemlerinde sorunsuz olacaklarını doğal olarak
sosyo-psikolojik ve toplumsal anlamda saptıyorlar. Öcalan
açıkça yeniçeri niteliğinde bir savaşçı ordunun
yaratılmasını amaçlıyor, bunun için çabalıyor. Bu nedenle,
kadın ve erkek gerillaların kendi ailelerinden
uzaklaşmaları, aile kurumuna düşman olması için özel
telkinler ve eğitimler yapıyorlar." diye konuştu. Güçlü,
şunları söyledi: "Aile düşmanlığı, geleneksel bir toplum
olan Kürt toplumunda kadınların erkeklere karşı
konumlanması, erkekleri horlamaları, dışlamaları, gelenek
dışı davranmalarıyla becerilmeye çalışılıyor. PKK'ya
katılmadan önce evli olanların birbirinden kopması,
birbirinden uzaklaşması telkin ediliyor. Bunun pratikçe
gerçekleşmesi sağlanmadığı zaman, evli kadın ve erkeğin
birbirini görmemesi, aile olarak ilişkilerini geliştirmemesi
ve devam etmemesi için birbirinden uzak ve bilinmez
yerlerde görevlendiriliyorlar. Aynı işlem ve uygulama,
gerillalara katıldığında birbirini seven, sözlü, nişanlılar
için de geçerli. PKK'ya katılmadan önce, bir birine âşık
olup da PKK'ya katılan kadın ve erkek gerillaların
aşklarına son vermeleri için direktif veriliyor. Direktifin
sökmeyeceği de düşünüldüğü için de, birbirine aşık ve
evlenmek isteyen çiftler birbirin görmeyecek yerlerde
görevlendiriliyorlar. Ayrıca PKK'ya yeni katılan kadın ve
erkek gerillaların evlenmeleri, âşık olmaları yasaktır. Âşık
olan ve evlenmek isteyen kadın ve erkek gerillalar,
şiddetle cezalandırılıyorlar. Buna karşılık, Öcalan başta
olmak üzere PKK yöneticilerin kadın gerillalarıyla
149
ilişkilerinde pervasız oldukları, PKK'dan kaçan
yöneticilerin, kadın ve erkek gerillaların yazdıklarında
rahatlıkla saptanmaktadır."
PKK'nın 18 yaşından küçük erkek ve kız çocukları
dağa çıkarmasının yeni bir sorun olmadığını belirten
Güçlü, örgütün temel ideolojik, kültürel, toplumsal
yaklaşımlarından biri olduğunu ifade etti. "Kız çocukları,
toplumdaki ve aile içindeki baskıdan bunaldığı için, kız
çocuklarının dağa çıkarılması daha kolay olabiliyor."
diyen Güçlü, erkek ve kız çocuklarının dağa
çıkarılmasının belli vaatlerle aldatılmalar, Kürdistan'ın
özgürlüğü ve bağımsızlığı konusunda beyin yıkaması, zor
ve kaçırma metoduyla gerçekleştiğini vurguladı.
'PKK'nın çocuk savaşçıları' sorununun hayati bir konu
olduğunu belirten Güçlü, Türkiye genel kamuoyunun,
siyaset sınıfı ve aydınlarının bu konuda duyarsız ve sağır
konumda olduklarına dikkat çekti. "Yapısal nedenleri ve
kuruluş felsefesi gereği PKK savaşmadan var olamaz.
Savaş ve çatışmanın son bulması PKK'nın hayatının son
bulması ve sönmesi demektir." diyen Güçlü,
"Bulunduğumuz aşamada, PKK ile ilgili gerçeklerin
deşifre olmaya başlaması, silahlı mücadeleye inancın
azalması, demokratik ve sivil yoldan sorunların
çözümlenmesinin egemen düşünce olmaya başlaması
nedeniyle PKK'nın, toplumsal ve siyasal olarak
zorlandığından, PKK yeniden savaşçılılarını 18 yaşındaki
çocuklardan seçmektedir. Benim tespit ve gözlemlerime
göre, PKK'nın son günlerde de 18 yaşından küçük
çocukları, belirttiğim eski metot ve yaklaşımıyla yeniden
dağa çıkarılmalarda bir artış olduğu görülmektedir."
şeklinde konuştu. PKK'nın kuruluş felsefesinin, tahayyül
ettiği otoriter ve faşizan toplum projesinin; tek ideoloji,
tek lider, tek lider sisteminin yapılandırılmasının;
toplumsal değerlerden uzak, biat eden, baş eğen, itiraz
150
etmeyen insan tipi oluşturması paradigmasının bir sonucu
olduğunu dile getiren Güçlü, "Öcalan'ın parti
yöneticilerine gönderdiği bir talimatında dile getirdiği
görüşler, çocuk savaşçıların konumlarına daha bir
açıklama getiriyor. Öcalan, eğitim düzeyleri, yaşları
itibarıyla PKK'ya uygun insanlarla ilgili diyor ki:
Üniversite öğrencileri, eğitimli oldukları için, soru soran
ve kendi akıllarına uygun olmayanlara itiraz eden
insanlardır. Bunları şekillendirmek ve PKK'ya uygun
militan, savaşçı haline getirmek olanaklı olmuyor. Öcalan,
liseli gençlerle ilgili de aynı sakıncalı ve tehlikeli
durumdan bahsediyor. PKK'ya en uygun insanların,
eğitimsiz olan her yaş grubundaki insanlar, eğitimliler
arasında da ilköğretimin ilk 5 ya da 8 yılını bitirenler. Bu
nedenle de, iç infazlara kurban olanlar, kitlesel olarak
üniversiteli gençler ve eğitimli diğer yaş grubundaki
kesimler olmuştur." ifadelerini kullandı (26).
26
Cihan Haber Ajansı. PKK'nın sinsi planı ortaya çıktı. 19.11.2012.
151
Beşinci Bölüm
Zerdüştlük Özentisi
Hadi Eliş ile görüşmemiz çok ilginç geçti. ‘Senin
yazdıklarınla bizim düşüncelerimiz arasında bir çizgi
kadar bile fark bulunmuyor, ama Öcalan’a terör elebaşsısı
demen kanımıza dokunuyor, bizde Gülen’e benzer ifade
kullansak nasıl tepki verirsin, lütfen Kürt özgürlük
hareketinin önderine karşı saygılı olun, sayın deyiniz’
dedi. PKK’nın düzenlediği Kürt festivallerine katıldığımı,
PKK’nın yayın organı Sinews’u çıkartan Metin beye
Diyarbakır cezaevinde yapılan işkence ve aşağılamaları
öğrenince vicdanımın kanadığını söyledim. Kürt
festivallerinde gördüğüm Kürt kadınlarının Anadolu
kadınları gibi başörtülü ve dindar olmasına rağmen
Marksist, dine mesafeli, dağdaki militanların namaz
kılmasına ve oruç tutmasına izin vermeyen, Allah’ı inkar
eden, namus anlayışı gibi, töre ve kültürel değerlere
saygısız PKK’nın Kürtler arasında nasıl taban bulduğunu
çözemediğimi ilettim. Hadi bey, ‘Biz İslam’a karşı değiliz,
Müslüman Kürtleri de dışlamıyoruz. Ancak PKK lideri
Abdullah Öcalan, Mazdekizm ve Zerdüştlük dininin
Kürtlerin asıl dini olduğuna dair kitap yazdı. Öcalan ne
diyorsa odur. Farsların eski dini olan Zerdüştlük ve
peygamberi Zerdüşt aslında Kürt kökenlidir. Kürtleri eski
dinlerine kavuşturmanın neresi yanlış’ deyiverdi.
Hiç renk vermedim. Zerdüştlük konusunu araştırmam
farz olmuştu. ‘Zerdüşt böyle buyurmuştu Kürtler!’ başlıklı
makalemi PKK’nın dünya çapında eylemler yaptığı 15
Ağustos 2012 tarihine denk getirdim. PKK’nın,
152
Zerdüştlüğü/ Mecusîliği ‘Kürtlerin dini’ olarak ilân
etmesini önceleri bir şaka olarak algılamış, ciddiye
almamıştım. İmralı ve Kandil’e yakın sağlam başka bir
Kürt kaynağından edindiğim bilgi değişik istihbaratlarla
teyit edilip birleşince şok oldum. Kürt kimlik
kalkışmasının manevi önderi sayılan Abdullah Öcalan’a
2012 yılında gerçektende Mazdekizm ile ilgili din, felsefe
kitabı yazdırılmış veya pek inanmıyorum ya kendisi
isteyerek yazmıştı. Bu eserde Öcalan, 4. Zerdüştlüğe
soyunduruluyor, yani bir nevi peygamberliğini ilân
etmekle kalmıyor, Mecusîlerin tanrı kabul ettiği ‘Ahura
Mazda’ rolünü de benimsemiş gözüküyordu.
İslam dini kardeşliği ile Kürtlerin Türklerle birlikte
bin seneyi aşkın süredir sürdürdükleri ortak dava, ortak
vatan, ortak ülkü zeminine dinamit koyanlar Zerdüştlerin
kötülükler kralı, şeytanı olan ‘Ehriman’ olmalıydı! Neden
Zerdüşt? M.S. 644 de İslam orduları İran’ı feth edince,
Zerdüşt dininden olanları “Ehli Kitap” gibi kabul
etmişlerdi. Kuran’da yer alan (40:78) “Senden önce de
peygamberler yolladık; bunlardan bazılarını sana
duyurduk, bazılarındansa bahsetmedik”sözlerinde
“bahsedilmeyen” peygamberden birinin Zerdüşt olması
muhtemeldir. Zerdüşt’e eski Yunanlılar ve Romalılar ilgi
duymuşlardı. Nietzsche’nin “Zerdüşt böyle konuştu..”
başlıklı eseri, Richard Strauss’un aynı adlı senfonik şiiri,
İrlandalı şair Yeats’in Zerdüşt’ten sıkça bahsetmesi, bu
meçhul insana ilginin sona ermediğini yansıtır.
Zerdüştlerin çoğu İslam’ı kendine çok yakın buldu ve
hemen Müslüman oldular. Zira miraca çıkıp tek Tanrı ile
görüşen, cennet ve cehennemi tarif eden, sırat köprüsünü
anlatan, yetmiş büyük günahdan sakındıran Zerdüşt,
Maneizm’in taassup anlayışına, yobazlığına, dini
sömürüsüne karşı bir ahlak manzumesi sunmuştur,
zamanla Zerdüşt rahiplerin elinde din yozlaşmış,
153
mükemmel din İslam ile bu dine gerek kalmamıştır. İran,
Afganistan ve Orta Asya’da Türkler ve Kürtler arasında
İslam yayılınca Zerdüştlük silindi; dünyada halen 250 bin
Zerdüşt bulunuyor.
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzsche kitabında,
Zerdüşt’ten çıkarım yapar ve ‘üstün insan’ felsefesiyle
Tanrı’dan iradenin, özgürlüğün alınarak insana verildiğini
savunur. Bireysel özgürlüğün esasları belkide Doğu’da üç
bin beş yüz sene önce İran’da Zerdüşt ile atılmıştı, ama
Batı medeniyeti ona egoizm, bencillik kattı, birey
özgürlüğü diye bugün yutturulmaktadır. 483 yılında
Mazdek isyanını başlatan Mazdek tek Allah’lı bir din
getirdi, ancak daha sonra Zerdüşt rahipleri, ‘kadın ve
servet ortak’ olmalı görüşünü savunarak bu dini de kirletti.
Namuslarına düşkün Kürtlerin kadınların ortak mal olarak
kabul edildiği bir toplumda yaşaması imkânsızdır. Kadın,
erkek eşitliği ilkesini dile getiren, sınıfsal ayrımlara karşı
olan Zerdüşt, ‘Yeşil’ veya ‘Kırmızı’ Komünizm’inde ilk
babasıdır. Ancak Almanları iki dünya savaşında yerin
dibine batıran, kana dayalı üstün ırk ırkçılığı ve
totalitarizmi din haline getirten teorisyenlerden
Nietzsche’den esinlenen Öcalan, Zerdüşt’ü çarpıtıyor ve
Kürtleri yanlış etkiliyor. Bu filozofun, ‘Tanrı öldü,
yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi
umutlardan söz edenlere!’ sözü bir asır insanlığı uçuruma
sürükleyen hem Sosyalizmin hem de Nasyonal
Sosyalizm’in din düşmanlığını ne güzel anlatıyor.
Nietzsche öldü ama Tanrı zaman ve mekândan münezzeh,
yaşıyor.
KCK ile Türkiye’de despot ve faşist bir paralel Kürt
özerk veya bağımsız yapılanma kurmak istediklerini
açıkça belli eden Murat Karayılan, Zerdüştlüğü öven ve
İslâmiyet’e hakaret eden açıklamalar yaptı. Bölücü ve
ayrılıkçı gruplarıyla Kürtler ve Türklerin çimentosu olan
154
İslamiyet’in gücünü kırmak istiyor ve Kürt vatandaşlarına
Zerdüştlük propagandası yapıyorlar. Propagandanın
etkisini artırmak için Zerdüşt’ün Kürt olduğu iddiası
yayılıyor. Kürtçü yayın yapan internet siteleri ve yayın
organları son dönemde giderek artan bir şekilde
Zerdüştlüğü anlatıyor. Zerdüşt’le ilgili kitaplar ve
makaleler yazıyor, şarkılar besteliyorlar. ‘Zerdüşt’ serisi
albümleriyle tanınan Reşo da bunlardan biri. Dağdaki
militanlara Zerdüştlük dersleri, örgütün üst düzey
yöneticileri Suriye uyruklu Fehman Hüseyin (Bahoz
Erdal), Duran Kalkan (Abbas) ve Cemil Bayık tarafından
veriliyor. Suriyeli teröristler dinsizlik konusunda çok
baskınlar, dağda domuz eti çoktan helal yapılmış
durumda. BDP, ‘Sivil itaatsizlik’ adı altında Cuma
Namazlarını yozlaştırırken, dağda namaz kılmaya ve oruç
tutmaya izin yok. Müslümanlık paydası yıkılıyor.
Batılı kaynakların 6 bin yıllık Kürt tarihinden
bahsettiğini anlatan, yıllardır İsveç’te kaçak
yaşayan Mehdi Zana, “Kürtler İslamiyet’i kabul
ettiklerinde kaybettiler” diyor. İsveç’te “Kürdistan Zerdüşt
Cemaati” adında bir propaganda merkezi var ve bu
merkez eliyle 2012’nin Haziran’ında “Kürt Zerdüşt
Tapınağı” açıldı. Mehdi’nin eski karısı Leyla Zana ise,
‘Kürtlerin kılıç zoruyla Müslüman‘ olduğunu söyleyip
çuvalladı, sonra ‘benim dedem şeyh idi, Müslüman’ım’
diye toparladı, ama kimse yemedi! KCK operasyonu
sonrasında KCK Siyaset Akademileri’nde Kürtlerin
dininin Zerdüştlük olduğu şeklinde dersler verildiği ortaya
çıktı. Kandil’de PKK’lıların yaptığı Zerdüşt ayini
gazetelere yansıdı. Haberlerde yer alan fotoğraflarda
militanların terörist başı Öcalan’ın resimlerinin de olduğu
bir mekânda Güneş’e tapındıkları görülüyordu. PKK
militanları içinde Zerdüştlük dini yüzde 34 oranında,
oldukça yaygın. Zerdüştlük dininde kutsal sayılan birçok
155
isim örgüt kamplarına, örgütçülere veriliyor, telsiz kodu
veya parola olarak kullanılıyor. Murat Karayılan “Medya”
telsiz kodunu kullanıyor. Medya Zerdüştlük dininin
kurucusu Zerdüşt’ün doğduğu yer. Kürt bayramı diye
lanse edilen Nevruz’u kullanan PKK, Zerdüştlük
bağlantısı sayesinde İran Kürtlerini kazanmanın hesabını
da yapıyor. Kadim bir İran inancı olan Zerdüştlüğü
kullanan örgüt, bölgedeki nüfuz savaşında elini
güçlendirmek istiyor. Kürt ırkçılığı ilhamını Türk
ırkçılığından alıyor. Aşırı ırkçı Türklerde tarihin İslam
öncesi evrelerine özel bir gurur ile sığınıyor, cahiliye
dönemine dair ırki seyahatler düzenliyor, mitolojinin
efsunkâr rüzgârıyla coşup, folklorik gösterilere
başvuruyor.
Her iki ırkçı zümrenin de görmediği; daha doğrusu
görmek istemediği bir gerçek var. Türkler de, Kürtler de
Müslümanlığı kültürel bir fantezi olarak algılamıyor; onu
varoluş gerçeği olarak bizzat yaşıyor. Örgütlerin göz ardı
ettiği bu hakikati vatandaş görüyor. Kürtlerin en büyük
talihsizliği, “Kürt Aydını”nın kendisine cesur bir söylem
seçememesidir. Devlet hakkında olabildiğince cesur
konuşanlar, söz örgütten açılınca birden suspus oluyor.
Oysa bir topluluğun yanlışını bir başka topluluk tashih
edemez. Kan, kin bağı üzerine kurulmuş bir nefret
medeniyeti istemiyor medeniyetler beşiği Anadolu insanı.
Derin ve karanlık eller, dini bütün Kürt kardeşlerimizi
silah zoruyla Zerdüştlük üzerinden berduşluğa davet
ediyor. Umarım ırkçılık yoluyla yürütülen bu saçma
sapan, felsefi kalmış, özü tahrif edilmiş meşum
Zerdüştlüğü hortlatma planı da akim kalır. Üstad
Bediüzaman Said Nursi, gücünü halkın millî ve manevî,
İslam değerlerinden alan “müspet milliyetçilik” ile
sorunun çözümleneceğini öngörüyor.
156
Zerdüştülük dinini yakından tanıyalım: Avesta,
Zerdüştlüğün kutsal kitabıdır. Tek tanrılı bir dini anlatan
bu lirik şiirimsi yazılmış kutsal kitap üç ana bölümden
oluşur. Yasna adını taşıyan ilk bölümde dini törenlerde
okunan ilâhiler yer alır. Zerdüşt e ait olduğu kabul edilen
Gatha lar da bu bölümdedir. Toplam 896 mısradan oluşan
Gatha’lar, Gat denilen beş manzumedir. Manzumeler
Esnud Gat, Uştad Gat, Spentmend Gat, Vaşnu Hişter Gat
ve Vehiştvet Gat adlarını taşırlar. Çeşitli ilâhilerin
oluşturduğu ikinci bölüm Yast adını taşır. Videvdat
denilen üçüncü bölüm de “şeytanlara karşı kanun”
biçiminde adlandırılır. Bu bölümde şeytanlara karşı
tılsımlar ve temizlenme kuralları yer alır. Zerdüştlük dini,
ateşin kutsal sayıldığı dinlerden biridir ve ateş, bu inancın
tanrısı Ahura Mazda’nın ruhu ve oğludur. Bununla ilişkili
olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayıran Tanrısal bir
güce sahip. Yaşayan yıldız star olarak nitelenen Zerdüşt ve
dininin oluşturan üç peygamberden bahsedilir. I. Zerdüşt
yaklaşık olarak M.Ö 3000 yıllarında yaşayan Mahabat, II.
Zerdüşt yaklaşık olarak M.Ö 2040 yıllarında yaşayan
Haşeng (bunun Hz. İbrahim de olduğu söylenir), III.
Zerdüşt ise M.Ö 660 yaşayan Zerdüşt ün kendisidir. 3.
Zerdüşt bilge ve ileri bir düşünce adamı ve filozoftur. K
kurduğu dinin adına Mazdeizm denilir. Zerdüşt Mazdeizm
le tek tanrılığa yönelirken, egemenlerin gücüyle
bütünleşen çok tanrılığı aşar ve tanrıyı egemenlerden
alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir güce
dönüştürür. Soran, sorgulayan tanrının kötülükleri
affetmeyeceğine inanır, bu nedenle kötülüklere karşı
savaşımını bir tanrı emri olarak öne sürer.
Zerdüşt ün güçlü bir filozof ve düşünce adamı
olduğunu, doğa, toplum ve insan gerçeğine ilişkin bilimsel
perspektiflerinde görmek mümkündür. Örneğin Antikçağ
Yunan filozoflarının hareket noktası, Zerdüşt inanışının
157
geliştirdiği kavramlara dayanır. M.Ö 538 dönemlerinde
yaşayan Theopampos, Ahura Mazda ve Ehriman
arasındaki mücadeleyi tabiatın kendi içindeki kanunu
olarak algılar. Bu noktada yeri gelmişken doğru
anlaşılabilmesi açısından hemen açıklama gereği
duyuyorum ki, Zerdüştlük inancında Tanrı kabul edilen
Ahura Mazda “Aklın Efendisi” ile sembolize edilir,
Ehriman ise kötülüğün güçlerini temsil eder. Ve iyilikkötülük mücadelesi bu noktada başlar. Eflatun, Zerdüşt’ü
hocası olarak kabul eder. Yunan felsefesinin
Zerdüşlük’ten etkilenme yönündeki diğer bir örneğini ise
Heraklitos’da görebiliriz. Heraklitos (Anadolu da Efes de
yaşayan Sokrat öncesi filozoftur. Heraklitos doğadaki her
şeyin sürekli değişim içinde olduğunu öne sürmüştür)
hareket kuramında Zerdüşt ün karşıtlar mücadelesi
çizgisinden etkilenir. Bundan yola çıkarak, Zerdüşt ün
gök, ışık, güneş ve diğer göksel varlıkların
çözümlenmesini yorumlar, bununla fiziksel evrenin öz
devinimlerini formüle eder. Zerdüşt ün felsefi inancının
dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar
toprak, su, ateş, hava ve bitkidir.
Zerdüştlük inancına göre Tanrı kadın ve erkeği bir
arada ve birbirine arkadaş yaratmıştır. Arkadaşlar arasında
eşitliği temel alan bu inançta kadın ve erkek eşit olarak
kabul edilmektedir. Zerdüşt inancının gelişip yayıldığı
bölgelerde çok eşliliğin azaldığı ve tek eşliliğin arttığı
görülmüştür. Zerdüştilikte, doğru yaşama, ahlaki emirlere
uyma esastır. Ahlaki emirler; iyi düşünce, iyi söz, iyi iş
diye özetlenir. Fakirlere cömert davranma, yabancılara
misafirperverlik, bütün lekelerden uzak kalma, toprağı
sürme, sığırlara bakma, sıkıcı şeyleri imha da faziletli
işlerden sayılır. Bazı cinsi konular ve ölü bedenine temas,
kirlenmeye yol açar, özel ayinler gerektirir. Yine Zerdüşt
inancı her alanda tarım ve hayvancılıkla uğraşılıp bol
158
üretimin sağlanmasını tavsiye etmektedir. Temiz
hayvanlardan sayılan köpek ve kedinin öldürülmesini
büyük günah saymaktadır. Döllenmeyi ve çiftleşmeyi
önleme kesin olarak yasaklanmıştır. Bu inançta şarap
içkisi için, dini ibadetle ilgili olup, dini düşüncelerin
geliştirilip derinleştirilmesi ve ruh gözünün açılması
amacıyla içilmekte olduğu vurgulanır. Avesta’nın Gatha
bölümünde belirtildiğine göre dini inanç alanında şarkı ve
şiirlerin önemli bir yeri olduğu görülür. Cenneti şarkılı bir
yer olarak değerlendirir (27).
Maalesef, PKK, Kürtleri 1980’den beri epeyce evirmiş
ve dönüştürmüştür. Kürtlerin, özellikle genç Kürtlerin
ülkeye aidiyet duygusunu yok etmiştir. Kürtleri
toplumdan-devletten bütünüyle ayırmak için önünde tek
bir engel var. Her ne kadar son zamanlarda Kürtlerin dini
duygularını yok edemeyeceğini, İslam’a dair derin kökleri
yıkamayacağını farkederek dini kendi lehine kullanmaya
çalışsa, nevzuhur hocalarla halkı kandırmaya uğraşsa da
örgüt Marksist, ateist, pozitivist bir yapıdadır. Allah’la,
dinle, diyanetle, camiyle medreseyle bir alakası yoktur.
Lider kadrolarına baktığınızda örgüt bu özellikleri size
haykıracaktır. Zira PKK’nın, BDP ve KCK’nın liderleri,
militanları Allahsız, peygambersiz, herhangi bir ahlaki
kaygı taşımayan, bohem bir hayat yaşayan ateist-Marksist
tiplerdir. Bunların Zerdüştlükle de bir ilgileri yoktur; bari
Zerdüştlüğün değerlerine, emirlerine uysalar; ama örgüt
için Zerdüştlük genç Kürtleri İslam’dan uzaklaştırmanın,
toplumdan koparmanın aracından öte bir şey değildir.
İslam, bizim medeniyetimizin temeli, blokajıdır.
Müslüman toplumların kültürel kodları, değer yargıları,
toplumsal dinamikleri, birlikte yaşam ilkeleri İslam’a
27
Arslan, Faruk. Zerdüşt böyle buyurmuştu Kürtler! Farukarslan.com.
15.08.2012.
159
dayanır. İslam kardeşliği, beraberliği, dayanışmayı,
paylaşmayı teşvik eder. Her türlü terörü ve anarşizmi
reddeder. Türklerden daha önce İslam’la tanışan Kürtler
ise toplumun ortalamasından daha dindardır;
muhafazakârdır. Bu durum, örgütün hedeflerine ulaşması,
Kürtleri ırkçı-şoven hale getirebilmesi ve kullanabilmesi
için büyük bir engeldir.
Örgüt pek çok diğer sebebin yanında iki temel
nedenden dolayı İslam’a düşmandır. Açıktan, toplum
karşısında hedef alamasa da, İslam’ı erozyona uğratmanın,
Kürtler arasında etkisiz kılmanın, hayattan dışlamanın
yollarını aramaktadır. Örgüt, Marksist’tir; materyalisttir.
Özellikle İslam’a Karl Marks’ın dediği gibi “insanları
uyutan afyon!” olarak bakmaktadır. Örgüte göre eğer
Kürtlerin bir dini olacaksa Zerdüştlük olabilir. Tek Parti
dönemindeki Şamanizm’e dönüş çabalarına benzer
şekilde, örgüt Zerdüştlüğü İslam’dan kopuşu sağlamak,
Kürt kimliğini “milli” bir dinle desteklemek için
kullanmaktadır. İslam’a bu kadar katı davranan PKKKCK, öte yandan örgüt içindeki “Kürt”, “Alevi Kürt”
görünümlü Kripto Ermenilerin Hıristiyanlık çalışmalarına
göz yummakta, desteğini aldığı batının din ve kültürüne
tolerans göstermektedir.
Örgüt ve arkasındaki güçler zaman zaman yalanlasa
ve inkâr etse de, bir Kürt devleti peşindedirler. Kürt
devletinin olabilmesi için, etle tırnak gibi olmuş, iç içe
geçmiş Kürtlerle Türklerin ayrışması, vuruşması ve
düşman olması gerekmektedir. “Birlikte yaşanamaz”
olduğuna dair tabloların oluşması ve bunun dünya
kamuoyuna da fotoğraf şeklinde verilmesi, arkasından da
U.A. kuruluşların devreye girmesiyle bu ayrışmanın fiilen
temin edilmesi gerekmektedir. BOP çerçevesinde
Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurmak isteyen batılı
dostlarımızın(!) ve onların maşası örgütün bu amacının
160
önündeki en büyük engel “İslam”dır. Zira toplumun,
Türklerle Kürtlerin müşterek temeli, çimentosu, ortak
paydası İslamdır. Örgüt ve arkasındaki güçler bu nedenle
Kürtleri, özellikle genç nesilleri İslam’dan
uzaklaştırmanın, İslam’ın toplum üzerindeki etkisini
erozyona uğratmanın türlü yollarını denemektedirler.
Uzun süre İslam’a ve değerlerine doğrudan düşman
olan örgüt bunun kolay yıkılamayacağını gördüğü için son
birkaç yılda taktik ve strateji değiştirmiş; daha faydacı
davranmaya başlamıştır. Naylon hocalar bularak, ayrılıkçı
Cuma namazları tertipleyerek, İslam’ın Kürtçü
söylemlerini geliştirerek İslam’ı doğrudan hedef almak
yerine, sureti haktan görünerek, asıl niyetini perdeleyerek
Kürtleri yozlaştırma, İslam’dan uzaklaştırma yöntemleri
uygulamaktadır.
Örgüt ortaya çıktığı 1984 yılından bu tarafa bölgede
etkin olan tarikatların, medreselerin, din adamlarının
etkisini kırmış, onları itibarsızlaştırmış, toplum üzerindeki
kredisini yıkmıştır. Muhafazakâr bir toplum olan Kürtler
arasında mahremiyet duygusunu, ahlak anlayışını, namus
düşüncesini tarumar etmiştir. Dini eğitim veren kurumları
tehditle veya baskıyla sindirmiş, din adamlarının ve kanaat
önderlerinin örgüte rağmen söz söylemelerine engel
olmuştur.
Örgütün 30 yıllık çabalarıyla, devletin 28 Şubat gibi
dönemlerde uyguladığı katı laikçi yaklaşımlarıyla,
Güneydoğu’da dindarlık sözde kalmış, İslam toplum
üzerindeki etkisini epeyce yitirmiştir. Daha önce İslam
bölgede birincil faktör, unsur iken, yoğun propaganda
çalışmaları ve Şoven Kürtçü söylemler-eğitimler
nedeniyle bu gün özellikle 25-30 yaş altı gençlerde İslam
etkisizleşmiş; ama Kürtçülük, Kürt olmak çok öne çıkmış
ve baskın hale gelmiştir. Tarikatlarla içli dışlı olan Kürtler
tasavvuf ekollerinden uzaklaşmıştır. Örgütün
161
propagandası, devletin ve muhafazakâr AKP hükümetinin
de ihmalleri sonucu bölgede seküler, hınçlı, militan bir
Kürt nesli ortaya çıkmaktadır. Bu gün örgüt bölgede
sözünü dinlemeyen imamları öldürmekte, yurtları
basmakta-yakmakta, STK’ları tehdit etmekte, cemaatlere
hayatı dar etmektedir. Din adamlarını sadece kendi
söylemlerini seslendiren figüranlar yapmaya
çalışmaktadır. Bu noktada hükümetin ve İslam adına
hareket ettiğini söyleyen cemaatlerin ve cemiyetlerin,
STK’ların büyük vebali vardır. Zira bu kesimler bölgeyi
bütünüyle örgüte bırakmışlar, bölgede İslam’ın
anlatılmasını dahi örgütün naylon hocalarının, imamlarının
inisiyatifine terk etmişlerdir. Örgüt Kürtleri epeyce
evirmiş ve dönüştürmüştür. Kürtlerin, özellikle genç
Kürtlerin devletle ortak bağını koparmıştır; ülkeye aidiyet
duygusunu yok etmiştir. Kürtleri toplumdan-devletten
bütünüyle ayırmak için önünde tek bir engel vardır:
İSLAM. Bu güçlü bağı, ortak paydayı, müşterek zemini
bazen inkar ederek, erozyona uğratarak; bazen de istismar
ederek Kürtçülük ve Kürt devleti namına yıkmakta,
yıpratmaktadır. Örgüt bölgede ciddi bir toplumsal taban
oluşturmuş, genç kitleleri devşirmiştir. Kaybedilen bu
zemini yeniden kazanmanın, örgütün bölgede toplumsal
tabanını zayıflatmanın yolu bölge insanında var olan dini
duyguları yeniden beslemek ve güçlendirmektedir. Örgüt
kendisine engel olan bu dinamiğin farkındadır. Sürekli ve
sistematik olarak bu dinamiği ve değerlerini
yıpratmaktadır. Ancak ne devlet, ne hükümet, ne de birlik
ve bütünlük yanlısı kesimler bu güçlü argümanı, etkili
ortak değeri bölgede gerektiği gibi kullanamamaktadırlar
(28).
28
Gezgin, Yusuf. PKK-KCK’nın İslam’la Derdi Nedir? 10.11.2011.
İnternet ulaşımı
162
Öte yandan PKK ve yandaşlarının Zerdüştlük'ten
sonra şimdi de Yezidilik faaliyetleri yürütmesi Güneydoğu
bölge halkının tepkisini çekiyor. Kürtlerin, Zerdüştlük ve
Yezidilikle alakası olmadığını vurgulayan bölge STK'ları,
“PKK ve uzantıları Kürtleri İslam'dan, kültüründen ve asıl
kimliklerinden uzaklaştırmayı planlıyorlar. Çünkü İslam'ı
benimseyen hiç kimse PKK'ya destek vermez” diyorlar.
Örneğin Memur-Sen ve Diyanet-Sen Bitlis Şube Başkanı
İsmet Alca, Zerdüştlük ve Yezidilik faaliyetlerini
yürütenlerin dinsiz olduğunu söyleyerek, “Bu kişiler
bölgedeki gençleri camiden uzaklaştırıyor. Örneğin sivil
Cuma namazları gibi. Ayrıca bu kişiler; sazlı, gitarlı,
alkollü, karılı kızlı eğlenceler düzenleyip gençleri dinden
koparıyor. Bu şekilde gençleri dinden uzaklaştırıp
istedikleri gibi yönlendirmeye çalışıyorlar. Gençleri
kolayca dağa çıkarıyorlar, güvenlik güçlerine taş
attırıyorlar, okul yaktırıyorlar. Devlet ve diyanet gençlere
sahip çıkmalı. Çünkü İslam'ı benimseyen hiç kimse
PKK'ya destek vermez” diye konuşuyor. İHH Mardin İl
Temsilcisi ve USTAD (Uluslararası Stratejik Tahlil ve
Araştırmalar Merkezi) üyesi Mehmet Timurağaoğlu ise,
PKK ve yandaşlarının Kürtlerin içine farklı farklı inançları
sokmak istediğini dile getirerek, “Bir zamanlar ‘biz
Hıristiyanlarla amcaoğluyuz' dediler, hatta Kürtçe İncil
bile dağıttılar. Bir zamanlar ise, ‘Yahudilerle
amcaoğluyuz' dediler. Şimdi de Zerdüştlük ve Yezidiliği
çıkardılar. Bu faaliyetler sistematik ve planlı bir şekilde
yürütülüyor. Kürtleri İslam'dan, kültüründen ve asıl
kimliklerinden uzaklaştırmayı planlıyorlar. Bu şekilde
onları ele geçirmeye çalışıyorlar. Mahalle baskısı ve silah
zoru ile milleti susturmaya çalışıyorlar. Artık Kürtlerin
yakasından düşsünler. Bölge halkı insanca yaşamayı hak
ediyor” ifadelerini kullanıyor (29).
29
Akit. Müslüman Kürt, Zerdüşt PKK’yı desteklemez! 21.10.2012.
163
Başbakan Erdoğan’da Elazığ Havalimanı’nın açılış
töreninde yaptığı konuşmada bu konuya dikkati çekti.
Bölge halkının terörle arasına mesafe koyması gerektiğini
savunan Erdoğan, Iğdır'da öğretmenleri PKK'nın elinden
alan köy halkını örnek verdi. Erdoğan,'Bunlara prim
vermeyin. Onlar sizi insan yerine koymuyor. 'Sevgili kürt
kardeşim bu terör örgütüne tepkini koy ki bölgede abad
olmasın. Bu teröristlerin yeri belli. Bunlar zerdüşt. Bunlar
Yezidilikten bahsediyorlar. Bu tür ayinleri
yapıyorlar.'Terör başta olmak üzere kronik sorunları
kardeşlik ruhuyla dayşanışma halinde aşacağız. Bize
husumet besleyen her çevrenin dilediği gibi kullandığı bu
kuklayı, bu maşayı Allah'ın izniyle bertaraf etmek için çok
boyutlu ve kararlı bir mücadele yürütüyoruz'' dedi (30).
Küresel perspektiften baktığımızda Kürtlerin maşa
olarak kullanıldığı Zerdüştlük projesinin mimarı acaba
kimler ve neden şimdi bugünlerde gündeme geldi?
Özellikle son dönemde sessiz sessiz dünyadaki krizi
izleyen İsrail’in meşhur ”Mesih Planı” gündemde olmasa
da Evanjelistlerin bu plandan vazgeçtikleri yok. Evanjelist
Bush’un diskilafiye olması onlar için fazla bir kayıp değil.
Obama’nın etrafının dikenlerle çevrili olması ve giderek
sıkıştırılması, Ortadoğu’daki karışıklığa farklı bir bakış
açısı getirmektedir. Obama ikinci defa seçilir seçilmez
İsrail’in Gazze’ye düzenlediği kanlı savaş, bu hoyratlığın
işaretidir. Güç bizde, ABD arkamızda, son Filistinli’yide
öldürür bu sorunu kökünden çözeriz yaklaşımı devam
ediyor. Düşünce itibariyle İran Cumhurbaşkanı
Ahmedinejad’ında üyesi olduğu Hüccetilerle birlikte aynı
düzlemde olan Evanjelistlerin birlikte aynı amaca hizmet
ederek bölgeyi karıştırmak istemeleri sıradan bir durum
değil. Suriye krizi ile Ankara, İsrail ve İran’ın ortak
30
AA. PKK Zerdüşt Prim Vermeyin. 20.10.2012.
164
çalıştığını daha yeni anladı. ABD’nin kredi notunun
düşürülmesinin arkasındaki hedef hem önümüzdeki
seçimlerde 2008′de başlayan ekonomik kriz, Avruapa’da
Yunanistan’ın ardından İtalya, ispanya ve Portekiz
ekonomilerini de batırmaya, Alman ve Franszıların bu
ülkeleri ekonomik olarak tamamen işgal etmesine gebe.
Arap baharının Arap kışına dönüşmesi, Ortadoğu’nun
karışması bir tesadüften ibaret değildir. 2001′de ABD’nin
Afganistan’dan sonra Irak, İran ve Suriye ile birlikte
Sudan’ı değiştirme düşüncesi ise son düzlükte İran’ı
yanına çekme stratejisine dönüştü… Buradaki en büyük
etkenlerden biri Evanjelistlerin Obama üzerinde baskı
oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Pentagon’un 120′ye
yakın ülkede gizli savaş yürütüyor olması ve El-Kaide’den
sonra yeni bir hedef belirleme düşüncesi ise önümüzdeki
dönemde Evanjelistlerin tüm etkinliklerine rağmen yerine
getirilmesi zor gözüküyor. Küresel baronların bu süreci
atlatmak için ellerindeki son kozu oynayacakları zaten
2008′in ortalarında ve son Washington toplantısın da
ortaya çıkmıştı. Tür askerine korkusuzca ve dengeleri
gözetmeden saldıranların neye hizmet ettikleri biraz
perdenin arkası ile ilgili.
Bu bağlamda Abdullah Öcalan diskalifiye edildi, PKK
barış istedi, yok istemiyor tartışmaları anlamlıdır. Malum,
devletin başındaki şahısta PKK’yı Öcalan’nın yönettiğini
zannederek uzun bir süredir onunla istişare ediyordu.
Silvan’dan sonra uyandı ama geç uyandı. 2009′dan beri
söylenen uyarıları dikkate almayan, saçma sapan
danışmanlar – görevlendirmeler ve YAŞ kararları alan bir
strateji ile ancak buraya kadar… İstediğimiz kadar
PKK’ya, KCK’ya operasyon yapalım. Kiminle ve ne ile
yapacaksın. Karlofça’dan beri savaş kazanamayan ve
Mustafa Kemal’den itibaren alt yapısını Alman bir
generalin kurduğu ve içerisinde PKK’lı, CIA’cı ve
165
MASON BEKTAŞİLER’in kol gezdiği bir ordu ile mi
operasyon yapacaksın? PKK’lı bir itirafçı diyor ki; Bize
haritalar getirildi. Askerî, özel haritalar. Krokiler de vardı.
Karakolların nerede olduğunu, asker sayısı, mühimmat
durumu, komutanların özel ve genel durumları gibi bilgiler
gelirdi. Devamında rütbeliler Kandil’e gidip geliyordu
diyor. Yahu kardeşim bunların olduğunu bizler bu
halimizle 1999′dan beri biliyoruz da, siz devletin
yöneticileri bunları bilmiyor musunuz. Hala anlamadıkları
şey şu; MASON BEKTAŞİ sisteminin 150 yıllık bir
sistem olduğunu ve bunların temizliği yapılmadan ”sa-vaşı-la-mayacağı. Kimseye güvenemez ve hamle
yapamazsınız.. Orada ölenler yine Müslüman Türk
askerleri olacak. Diğer hainlerde elleri bellerinde
ayinlerini yapmaya devam edecekler. Unutmamak lazım,
Türkiye’yi değiştiren AKP değil, AKP’yi değiştiren
Türkiye’dir. Bundan sonraki değişimde yine milli irade ile
olacaktır. Yaşanan olaylara -Ortadoğu’da karışıklık veya
PKK’nın barış istemiyoruz saldırıları- nazarı ile bakmak
sadece bir gaflet ve basiretsizliktir. PKK’yı elindeki
figüranlarla 4-5 parça halinde kullananlar ise küresel
baronların Ortadoğu temsilcisi kanalı ile sürdürülmektedir.
Bölgedeki en büyük kanlı stratejileri ise Şİİ-ALEVİNUSAYRİ üçgenidir. Bir nevi Şİİ HİLALİNİN MASON
BEKTAŞİ versiyonudur. Tatar İsmail Gaspıralı’nın ifade
ettiği gibi İslam en büyük darbeyi Moğol istilası ile
yemiştir. Bir nevi Osmanlı’da bu daralma ve baskılar
sonucunda ortaya çıkmıştır… Mevlana ve Yunus Emre’ler
ise bu yıkıntılar arasında doğmuştur. O yüzden meseleye
ümitsizlik nazarı ile bakmak beyhudedir. Allah’a inanlar
üzerlerine düşen vazifeyi bihakkın yerine getiriyorsa zafer
yakındır..O yolda dökülecek her kan kutsal ve gereklidir.
Ne baştakilerin basiretsiz ve gaflet içinde olmaları ne de
Yaratan’a yakın kalplerin azlığı- bu işin önüne perde
166
olamayacaktır. Ortada olan ve görünmeden yaşanan bir DİN’LER- savaşı vardır. Bir tarafta Evanjelist-SiyonistZerdüşt Tapınakçı kadroları ve diğer tarafta Müslüman
Türk evlatları. Bir taraf hem para hem sayı olarak çok
önde… Diğer taraf ise hem maddi hem de sayı olarak çok
geride. Ancak aradaki en büyük fark; üç harf. Bir taraf
kan, diğer taraf Hak diyor (31).
İlk ve son sözü her zamanki gibi yine Hak söylüyor;
”Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah Aziz
(mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak
galip)tir. Hakim (her hüküm ve icraatında pek çok
hikmetler bulunan)dır” (32).
31
Polat, Rauf Atilla. Evanjelist PKK’nın Zerdüşt Kalkışması…
18.08.2011. İnternet ulaşımı
32 Kuran’ı Kerim. Fetih Suresi 7.Ayet
167
Altıncı Bölüm
PKK'ya ihale edilen yeni görev
'İnternet andıcı' davasının en önemli sanıklarından
olan ve hakkında tutuklama kararı bulunan Tümgeneral
Mustafa Bakıcı'nın Kuzey Irak yolunu kullanarak
Türkiye'den kaçtığı ortaya çıktı. Ergenekon davasında
müebbet aldı. Şırnak'ta 23. Tümen komutanlığı yapan
Bakıcı, hakkındaki tutuklama kararına rağmen Ağustos
2011'de tümgeneralliğe yükseltilmiş ancak daha pasif bir
göreve getirilmişti. Bakıcı, 2008-2009 tarihleri arasında
Genelkurmay İç Güvenlik Harekât Daire Başkanlığı
görevini yürütürken aynı zamanda bilgi destek daire
başkanlığına vekâlet etmişti. Ancak onun ismini 23.
Tümen komutanı iken duymaya başladık. Gelin onunla
ilgili en önemli tartışmayı hatırlayalım... Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan'ın seçim mitingi yapacağı 24 Mayıs'tan
birkaç gün önce 12 Mayıs 2011 tarihinde Şırnak'ta 12
PKK'lı öldürüldü. Askerler, Tümgeneral Bakıcı'nın
talimatıyla cesetleri almayarak arazide bıraktı. Sivil
insanların sınırı geçerek cesetleri getirmesine göz
yumuldu. Daha sonra öldürülen militanların, örgüte yeni
katılan tecrübesiz gençler olduğu anlaşıldı. Bakıcı,
cenazeleri adli tıp uzmanının bulunduğu Diyarbakır veya
Malatya'ya göndermek yerine Şırnak'a getirdi. Cenazeler
üzerinden Güneydoğu'da büyük olaylar yaşandı. 2. Ordu
komutanı, Şırnak'a gelerek olaylara el koydu.
168
Aynı Bakıcı, 12 PKK'lının öldürülmesinden bir hafta
önce çevresindekilere bile haber vermeden Kuzey Irak'a
gitmişti. Yüksek rütbeli bir subayın teklifsiz bir şekilde
Kuzey Irak'a gitmesi ve bunu gizli tutması kafalarda soru
işaretlerine neden olmuştu. Bakıcı'nın orada kimlerle gizli
görüşmeler yaptığı ise hâlâ bilinmiyor. Mustafa Bakıcı'nın
yine aynı yolu yani Kuzey Irak yolunu kullanarak
Rusya'ya kaçtığı ortaya çıktı. Burada, Bakıcı'nın
Genelkurmay'daki görevinin İç Güvenlik Harekât Daire
başkanı olduğu bilgisini bir kez daha hatırlamakta fayda
var. Türkiye'de bunlar yaşanırken, dünya da bir başka
olayla sarsıldı. Sekiz Türk ve bir Yunanlıyı öldüren
Milliyetçi Demokratik Parti'nin bünyesinde Alman
istihbaratına mensup 100'e yakın köstebeğin olduğu ortaya
çıktı. Bu sayı size küçük gibi gelebilir ancak bu, söz
konusu partinin yüzde 15'i demekti. Devlet-terör örgütü
ilişkisi, üzerinde çok derin incelemeler gerektiren bir
konu. Ancak el yordamıyla, hasbelkader öğrendiğimiz
bilgilere baktığımızda dünyadaki bütün terör örgütlerinin
ya kendi devletinin ya da bir başka devletin yardım ve
yataklığıyla ortaya çıktıkları, hayatlarını bu yolla devam
ettirdikleri çok net bir şekilde görülüyor. PKK'nın da her
kritik evrede ortaya çıkıp provokatif eylemlerde bulunması
ve süreçleri statükonun istediği yörüngeye sokması, bu
örgütün ne işe yaradığını iyice tartışılır hale getiriyor.
Bundan sonra üzerinde durulması gereken en önemli
konu; PKK'ya ihale edilen yeni görev olacak sanıyorum.
Taraf Gazetesi'nden 18 Kasım 2011’de Kurtuluş Tayiz'in
yazdığı yazı da bu konuyu iyice deşifre ediyordu. Tayiz,
bakın ne diyor: "Kürt medyasındaki Gülen düşmanlığı,
1990'lar Türkiye'sini ve 28 Şubat medyasını hatırlatıyor
bana. İstihbaratın aşırdığı Gülen videoları her akşam haber
kanallarının birinci gündemiydi. Gazetelerin manşetleri de
öyle. Devletin eski sahiplerinin veya askerî bürokrasinin
169
Gülen düşmanlığını sanki bugün PKK devralmış gibi
davranıyor. Yayınlarda kullanılan jargon 28 Şubat
medyasından, OdaTv ve İşçi Partisi'nden tanıdık. Hatta bu
konuda neredeyse birebir aynı sözcük ve kavramları
kullanıyorlar.''
PKK; artık devlette bazı birimlerin faaliyet
gösteremez hale geldiği konulara el atıyor ve Gülen
hareketiyle mücadele işini üzerine alıyor. Bu da PKK'nın
aslında nasıl bir örgüt olduğunu net bir biçimde gözler
önüne seriyordu. Bakıcı olayı, Alman İstihbaratı'nın
yaptıkları, Aselsan'daki mühendislerin ölümü, Abdullah
Öcalan'ın Turgut Sunalp tarafından serbest bıraktırılması
vs. Bunların hepsi aslında terör örgütlerinin bir
simülasyondan ibaret olduğunu ortaya koyuyordu. İyice
anlaşılıyor ki devletler terör örgütlerini istediği zaman
devre dışı bırakabiliyor. Yeter ki bu konuda iyi niyetli ve
kararlı olunsun (33).
PKK politikalarını yakından takip eden Kurtuluş
Tayiz'in yazısı, muhafazakâr medyacıların da ilgisini çekti.
(Taraf, 18 Kasım) Tayiz, Fırat Haber Ajansı'ndan internet
sitelerine, PKK uzantısı medyanın, Fethullah Gülen
Cemaati'ne niye yüklendiğini sorguluyordu. Mesela PKK
komutanı Murat Karayılan, kasım başındaki bir
söyleşisinde, elinde cemaatle ilgili dosya bulunduğunu...
Bu dosyayı Türkiye'deki TV ve gazetelerle paylaşmak
istediğini söylüyordu. Dosyaya verdiği isim neydi
dersiniz?
Sıkı durun: "Yeşil Ergenekon"! Kurtuluş Tayiz ayrıca
PKK'nın kullandığı dilin, 28 Şubat darbe medyasının
kullandığı dile benzemesinin altını çiziyor. Sonra da,
"PKK'nın bu Gülen düşmanlığı nereden çıktı" diye
33
Kamış, Mehmet. PKK'ya ihale edilen yeni görev. Zaman
Gazetesi 19.11.2011.
170
soruyor: Nasıl oldu da PKK çevresi cemaati neredeyse
"baş düşman" ilan etti? Yazar bu soruya cevap ararken,
Leonardo Di Caprio'nun başrolünü oynadığı "Inception"
filmine gönderme yapıyor ve PKK'nın kafasına bu fikri
Ergenekon yapılanmasının, derin devletin soktuğunu
söylüyor.
"Kurtuluş Tayiz yanılıyor" diyemem. Çünkü seçim
döneminde PKK-BDP çizgisinin güttüğü inanılmaz
politikalara hep birlikte şahit olduk:
Güneydoğu'da CHP'yi, hatta yer yer MHP'yi
desteklediler... Daha ne olsun!Ayrıca "sivil iktidarla"
değil, "askeri vesayetle" ittifak kuruyorlar. "Kimle
savaşıyorsak, barışı da onunla yaparız" diyerek askere göz
kırpıyorlar.Dolayısıyla, askeri vesayetin hedefe koyduğu,
Ergenekoncuların "bitirme planları" yaptığı Gülen
cemaatine, onlar da yükleniyor. Bu analize kategorik bir
itirazım yok. Ama bence PKK'nın Gülen düşmanlığının
daha basit bir açıklaması var... Başbakan Erdoğan, seçim
konuşması için Diyarbakır'a gittiğinde hep iki temayı öne
sürüyor:
1) "Kimlik" politikasına karşı, "cüzdan" politikası.
Yani ekonomik kalkınma...
2) Din bağı, din kardeşliği... Niye? Çünkü Kürt
vatandaşların yarısı BDP'ye oy verirken, diğer yarısı AK
Parti'ye oy veriyor. Bu gerçeği oluşturan dinamiklerden
biri de, elbette Başbakan Erdoğan'ın altını çizdiği din
kardeşliği...Bu durum, PKK'nın, "Kürt sorununun
temsilcisi benim" iddiasını havada bırakıyor.Gelelim
Cemaat faktörüne: Gülen cemaatinin üyeleri her yerde
olduğu gibi, Güneydoğu'da da fedakârca çalışıyor.Ne mi
yapıyorlar? Örneğin "Okuma Salonları" adlı bir girişimleri
var. Yoksul ailelerin çocuklarına ekstra öğretim görme
imkânı sağlanıyor.
Ben geçen yıl Diyarbakır'a gittiğimde, bu salonlardan
171
birini gezmiştim: Okuma salonları, "dershane, kütüphane,
yardım evi, kültür ocağı" arası bir organizasyon. Para talep
edilmeden, çocukların öğretimdeki eksikleri
tamamlanıyor. Kimi kırık notlarını düzeltiyor, kimi
sınavlara hazırlanıyor.Devletten beş kuruş alınmıyor.
Girişimi tamamen gönüllü işadamları finanse ediyor.
Ramazanda çocukların ailelerine erzak gidiyor, akşam
birlikte iftar yapılıyor. 2010 Ağustos ayı itibariyle
kentteki 21 okuma salonunda, 4 bin çocuk vardı.Salonu
gezdiğimin ertesi günü, "İslamcı" siyasetten, "Kürt
ulusalcılığına" deplase olan, (BDP'nin bağımsız
milletvekili) Altan Tan ile konuşmuştum. Okuma
salonlarının asıl işlevinin, Kürt çocuklarını asimile etmek
olduğunu söylemişti kaşlarını çatarak! Velhasıl
PKK'lılar... Gülencilerin din kardeşliğini
sağlamlaştırdığını... Yoksul Kürt çocuklara yeni ufuklar
açarak, militanlaşmalarını engellediğini görüyor... Ve fena
halde gıcık oluyor! KCK'ya karşı yapılan operasyonların,
cemaatin çalışmalarını rahatlattığı bir dönemde, PKK'nın
Gülencilere yüklenmesi normal değil mi? Olayın bu
yönüne de bakmak gerek (34).
Terör örgütü PKK, köşeye sıkıştıkça ne yapacağını ve
kime saldıracağını şaşırdı.
Yardımcı Doç. Dr. Mahmut Akpınar, Fethullah
Gülen Hocaefendi’nin Kürt sorununun çözümüne yönelik
çalışmaların örgütü telaşlandırdığını söyledi. Bu
rahatsızlıktan dolayı, sadece Gülen Hareketinin değil,
bölgedeki önemli din adamlarının da PKK tarafından
karaladığını ifade eden Akpınar; “Marksist bir örgütün
bölge üzerindeki uygulamaları sonucunda, bölgede din
unsurunun etkisini yitirdiğini görebiliyoruz. Bu açıdan,
34
Aköz, Emre. PKK niye cemaate düşman kesildi? Sabah Gazetesi,
19.11.2011.
172
örgüt Türk ve Kürt halkının ortak paydası olan din
unsurunun yeniden canlanmasını istemiyor. Örgüt bundan
dolayı bazı din adamlarını montajlarla, iftiralarla
değersizleştirmeye çalışıyor.”dedi.
Sivil toplum kuruluşlarının bölgede pek fazla etkisinin
olmadığını kaydeden Akpınar, bunun yerine eğitim
faaliyetlerini yürüten bazı kurum ve kuruluşların mevcut
olduğunu dile getirdi. Bu eğitim kurumlarının, geniş bir
tabana yayılması ve örgütlü yapılanmalarından dolayı,
PKK’nın bu yapılandan ciddi rahatsızlık duyduğunu ifade
eden Akpınar şöyle konuştu:
“Örgütün eğitim faaliyetlerini hedef almasının
nedenleri arasında, eğitilen bölge insanın dağa
çıkamayacağını biliyor. O kurumlardan geçmiş birinin dini
değerlere, ülkenin değerlerine sahip çıkacağı düşüncesi ile
PKK siyasal faaliyetlerinde etkili olamayacağı endişesi
içerisinde. Örgüt bu açıdan, eğitim faaliyetlerinin
geleceğine zarar vereceği düşüncesinde ve karşısında.
PKK, bölgeden bu dini faaliyetleri yürüten kişileri
çıkararak Stalinist bir baskı kurmayı hedefliyor. Dini
unsurlar olmasın, var olanları da bir şekilde tehditle
kaçıralım, düşüncesiyle bölgede baskı oluşturmayı
hedefliyorlar. Amaçları kendi egemenlik alanlarını
genişletmektir.”
Türk uluslaşma sürecinde de İslam’dan önceki dine ait
vurgular yapıldığını hatırlatan Mahmut Akpınar bu
durumu, Kürt uluslaşma sürecinde de gördüğüne dikkat
çekti. PKK’da İslam’ın Kürt kimliğini yıprattığı
düşüncesinin hakim olduğuna işaret eden Akpınar; “Şimdi
gecikmiş bir Kürt buluşması yaşanıyor. Maalesef PKK
bunu yapıyor. 21. yüzyılda bu ulaşlaşmayı yaparken
Kürtleri Zerdüştlük Dini’ne döndürmeyi amaçlıyor. Ancak
pragmatist ve popülist bir takım temellerle Kürt halkını
yanında tutmayı amaç ediniyor. Samimi olmaksızın, bir
173
takım imamlar çıkararak o insanlar üzerinde Kürtlerin hem
Kürtçü damarlarını hem de dini duygularını tatmin etmeyi
amaçlıyor.”ifadelerini kullandı.
Mahmut Akpınar, bazı aydınların KCK
operasyonlarına gösterdiği tepkiyi de eleştirdi. KCK
operasyonlarının bu aydınlar tarafından perdelediğini
düşündüğünü kaydeden Akpınar şöyle konuştu:
"Bunlara, bazı beyaz aydınlar dediğimiz, sistemin
kanını emen, sistemden sağladıkları avantajlarını
sürdürmek için PKK ve KCK üzerinden ayrıcalıklarını
sürdürmek eğilimlerindedirler. Bu liberal aydınların
etkisinden yararlanan bir kısım aydınlarda o rüzgârın
etkisi ile KCK’yı bilmeksizin, BDP’nin tanıtmalarıyla bu
yapıyı ılımlı, şirin görme eğilimindedirler. Meselenin
cemaate yansıtılmasına gelince bence orada bir saptırma
var. Meselenin gerçek boyutlarını görmek istemeyenler
hedef saptırıyorlar.”
PKK’nın uluslararası boyutları ile ilgili
değerlendirmelerde de bulunan Akdoğan, Ortadoğu
yapılandırılırken uluslararası güçlerin, ülkeler arasında
anlaşmazlıklar çıkarmak için PKK’yı yeniden
yapılandırdığını savundu. Suriye ile İran’ın da bölgede
müttefik olduğunu dile getiren Akpınar, Suriye’deki Esad
Rejimi’nin ortadan kalkmasının bölgede en çok İran’a
zarar vereceğini vurguladı. Suriye yönetimin değişmesinin
ve demokratikleşmesi yolunda adımlar atılmasının
bölgede Türkiye’nin varlığını güçlendireceğini
anlatan Mahmut Akpınar, “Suriye'nin toplumsal yapısı
Türkiye’ye yakındır. Dolayısıyla, İran’ın ve Suriye
yönetiminin bu ülkede bir değişimin yaşanmasını
sağlamak isteyen ülkelere karşı tavır alması, yaptırım
174
kullanması anlaşılabilir bir şeydir.” yorumunda bulundu
(35).
Güneydoğu’yu ve bölgeyi iyi bilen biri için, hatta
sıradan bir vatandaş için bile şu durumu tesbit etmek zor
değildi: "Burada bir PKK, bir de Gülen cemaati var."
30 yıldır PKK terörü ve "Kürt meselesi"nin çözümü
konusunda atılmış en önemli adım, 2009’dan itibaren
hamiyet sahibi bazı işadamlarının Doğu ve
Güneydoğu'muzla kurmaya başlattığı "gönül köprüleri"
oldu. Artarak devam eden bu faaliyet, yine hem terör hem
de "Kürt meselesi"nin çözümünde eğitimle birlikte en
önemli faktör olan din ve din kardeşliğinin bilhassa
"Gülen cemaati" tarafından teoriden pratiğe aktarılmasıyla
birlikte yürümektedir. Söz konusu gönül köprüleri ilk
kurulmaya başladığı zaman, terör ve "Kürt meselesi"ni
besleyen bazı iç ve dış çevrelerin bundan ne kadar büyük
rahatsızlık duyduklarını içeride ve dışarıda bazı yayınlarda
müşahede etmiştim. O günden başlayan bu rahatsızlıklar,
2011’den sonra daha üst perdeden ve daha geniş
çevrelerce dile getiriliyordu.
Türkiye'de KCK ve PKK operasyonlarına karşı çıkan
ve devleti PKK ile masa başında buluşturmaya çalışan
bazı liberal çevreleri anlamak için de Fethullah Gülen
Hocaefendi'ye karşı duyulan ciddî bir rahatsızlığı görmek
yetecektir.Meselâ, Kürşat Bumin, eline fırsat geçtiğini
düşündüğünde bu rahatsızlığı bir şekilde dile getirir.
Habermas'la karşılaştırılmak Hocaefendi'ye artı katkı
yapacakmış gibi, bir zaman Hocaefendi'nin Habermas'la
karşılaştırılmasını da eleştirmiş bulunan Bumin, meselâ,
İsrail'in nükleer silahlarına karşı çıkmaz ama, İsrail'in var
diye İran'ın da olmalı mı diye üst üste altı yazı yazabilir.
35
CHA. Terör örgütü PKK, köşeye sıkıştıkça ne yapacağını ve kime
saldıracağını şaşırdı. 18.11.2011.
175
İsrail'in Gazze saldırısına ses çıkarmaz; bir şeyler söyleme
mecburiyeti duyunca da İsrail'i bir cümle ile eleştirip,
yazısının kalan kısmını Filistinlileri tenkide ayırır.
Dünyadaki 50 milyon Yahudi'nin sadece 5 milyonunun
İsrail devlet sınırları içinde, Ermenilerin çoğunluğunun
diasporada yaşıyor olması Bumin için İsrail ve Ermenistan
devletlerinin varlığına mâni değildir; fakat mültecî
Filistinlilerin varlığının Filistin'dekilerden daha fazla
olmasını, F. Taştekin, S. İdiz ve Amerika'nın Felluce
katliamını bile savunabilmiş Cengiz Çandar'ı da yanına
alarak, bir Filistin devletinin kurulmasına ve Türkiye'nin
BM'de bunu desteklemesine mâni görür. Bumin, KCK ve
hattâ PKK'ya karşı operasyonlara karşıdır; Hocaefendi'nin
"kötek"ten başka bir şeyi hak etmeyen teröristlere hak
ettiğinin verilmesi gerektiğini söylemesini eleştirir; fakat
meselâ ABD'nin "el-Kaide" üzerinden Müslümanlara karşı
sürdürdüğü terör savaşını, Üsame Bin Ladin'i hem de
başka bir ülke toprağında, hem de yargılamadan öldürüp
denize atmasını hiç kınamaz; zaten Ali Bayramoğlu da bu
konuda, "saldırganı en ağır şekilde cezalandırmanın"
haklılığından söz eder. Oysa Ladin 2007’de böbrek
yetmezliğinden Pan Amerikan hastanesinde ölmüştü,
operasyon tamamen çakmaydı. Terörstin miadı dolunca
çöpe ayılır. PKK gibi örgütler uluslararası güçlerin
oyuncağıdır.
Yazar Bumin, Aysel Tuğluk'un seçimlerden 5 hafta
önce sarf ettiği "Çok kötü şeyler olacak..." sözünü tehdit
değil tesbit olarak niteler ama aynı günlerde Mahmut
Alınak'ın "Seçimlerden sonra AKP hükümeti 6 ay içinde
düşürülecek" sözünü duymaz. Tabiî, daha sonra PKK'nın
Çukurca ve Silvan saldırıları aleyhinde tek kelime
yazmadığı gibi, 25 askerimizin şehid edildiği son Çukurca
saldırısı hakkında söylediği de sadece "8 koldan yapılan
terör saldırısı" ifadesinden ibarettir; ne bu saldırıyı kimin
176
yaptığını kaydeder, ne de bir kınama cümlesi olsun sarf
eder.
BDP'nin özerklik ilanı çalışmalarını sadece zamansız
görerek eleştirir; Öcalan için "bölücübaşı" tabiri
kullanılmasını da kınar. AB'yi Egemen Bağış'a dayanarak
bir barış birliği olarak gören Bumin, Almanya'da Türklerin
vahşice öldürülmesini ise ne görür, ne duyar. "Türk
Milleti" tabirinden ya da Türk Milleti'nin övülmesinden de
öyle rahatsızdır ki, Sayın Ulaştırma Bakanımızın söylediği
"Son yaşadığımız Van depremi bir kez daha göstermiştir
ki, Türk milleti büyük bir millettir..." değerlendirmesini
hazmedemez ve sanki sayın bakan "Türk milleti tek veya
en büyük yardımsever millettir." demiş gibi,
yardımseverliği millîleştirme olarak tenkit eder. "Kürt
meselesi"ni, KCK ve PKK operasyonlarını anlamada işte
bir ölçü (36).
36
Ünal, Ali. 'Kürt meselesi' ve 'Gülen Cemaati' rahatsızlığı. Zaman
Gazetesi, 26.11.2011
177
Yedinci Bölüm
KCK: Paralel Devlet
10 yıl önce bir kısmı gözaltına alınıp serbest bırakılan
300 PKK’lı, bugün KCK’nın ana kadrosunda yer alıyor. O
zaman görmezden gelinen örgüt üyeleri, şimdi ülkeyi
tehlikeye sürüklüyor. Planlardan biri, BDP’nin
kapattırılması. KCK/PKK yapılanması, eylem türleri ve
kirli, derin ilişkileriyle farklı bir örgüt profili çiziyor.
Sıradan bir gerilla hareketi olmaktan çıkan örgütün tüm
ayakları sürekli hareket ve gelişim hâlinde. Hem silahlı
çatışmayı sürdürüyor hem kendilerine örtülü destek veren
siyasetçilerin üzerindeki baskıyı sürdürüp olmadık işler
yaptırıyor hem de topluma karşı psikolojik harekât
uyguluyor. İddiaya göre, KCK/PKK, Barış ve Demokrasi
Partisi’nin (BDP) Anayasa Mahkemesi tarafından bir an
önce kapatılmasını istiyor. Bunun için de parti
temsilcilerini, KCK ile irtibatını güçlendirecek şekilde
yönlendiriyor. Çünkü, bir Kürt partisi daha kapatılırsa
oluşacak mağduriyet psikolojisi örgüte yarayacak. Hatta
KCK, partinin kapatılması için mayıs ayını milat olarak
seçti. Mayısa kadar ya dava açılmış olacak ya da parti,
kapatılmayı sağlayacak eylemlerin içine çekilecek. Bu
yönde talimatlar çoktan verildi. BDP’li siyasetçilerin “Ben
de KCK’lıyım” diye kendini ihbar etmesinin altında yatan
sebep bu.
Diğer taraftan yargı organlarının yürüttüğü KCK
operasyonlarının devam edeceği söyleniyor. Alınan
178
bilgilere göre, Abdullah Öcalan’ın avukatlarını da
kapsayan operasyonların perde arkasında ilginç bilgiler
var. Adı geçen avukatlar, Öcalan-Kandil-Avrupa arasında
KCK’nın talimatlarını taşıyan kişilerden oluşuyor.
Özellikle İrfan Dündar, yurtdışında olduğu için
yakalanmayan Mahmut Şakar gibi kişiler avukat
operasyonunun ‘kilit isimleri’ konumunda. Öcalan ile
Dündar’ın 120, Mahmut Şakar’ın 74 görüşme yaptığı
tespit edildi. Görüşmelerin çoğunda eylem kararı alındı ve
sonrasında birtakım saldıralar gerçekleşti. Öcalan’ın
Haziran 2004’ten itibaren avukatlar aracılığıyla KCK’nın
silahlı kanadına saldırı talimatları verdiği artık kesinlik
kazanmış durumda. Gözaltına alınan avukatların içinde
Öcalan ile görüşmeyenler olsa da, çoğu KCK
yapılanmasındaki ‘Hukuk birimi’ içinde yer alıyor.
Öcalan’ın vekâlet verdiği avukat sayısı aslında 250
civarında ve önemli bölümü KCK yapılanmasında ismi
geçmeyen kişilerden oluşuyor.
KCK’nın örgüt şemasına bakıldığında operasyonların
kimlere yapılacağı anlaşılıyor. KCK’nın ovadaki
vesayetini sağlamanın vasıtası görülen kişi ve kurumlara
karşı yeni operasyonlar yapılacağı söylenebilir. Zira
bazılarına göre sıradan bir şema olarak nitelendirilen
yapılanmanın unsurları bir bir harekete geçiriliyor.
KCK/PKK bu şekilde canlı tutuluyor. KCK-BDP
ilişkisinin bir an önce ortaya konulup partinin kapatılması
örgütün istediği bir şey. Diyarbakır’da görülen KCK
davasında çıkacak bir karar BDP’nin örgütün yan kuruluşu
olduğunu ortaya çıkaracak, dolayısıyla partiyi suçlu
konumuna getirecek. Bu sonuçların doğuracağı problemler
hesaba katıldığında Türkiye’nin önümüzdeki süreçte yine
KCK üzerinden bir kaosun içine sürüklenmek istendiği
ifade edilebilir.
179
Peki, bazı siyasiler ve gruplar tarafından eleştirilen
KCK operasyonları gerçekten haksız mı? Sorunun
cevabını bulmak için, gözaltına alınan veya
tutuklananların geçmişlerine bakmak gerekiyor. Mesela
Öcalan’ın avukatlığını yapan hukukçuların önemli
kısmının KCK sözleşmesinde geçen yemini ettikleri
belirtiliyor. Aslında sorulması gereken soru şu: KCK
yapılanması nasıl oldu da bir anda çok sayıda dernek,
vakıf ve sendika içinde yer alabildi ve bazı kişiler
üzerinden örgütü yönlendirmeye başladı? Bunun için biraz
geriye gitmekte fayda var. Abdullah Öcalan’ın 1999’da
yakalanıp tutuklanmasından sonra örgüt bir bocalama
dönemine girdi. Fakat, artık adına Ergenekon denen
yapılanma daha önce PKK ile zayıflayan ilişkisini yeniden
tesis etmeye başladı. ‘1999 Ergenekon-Analiz-Yeniden
Yapılanma’ belgelerinde geçen ‘terör örgütleri ile işbirliği’
maddesi bu dönemde ortaya çıkıyor. Bu sürede
dokunulmayan Ergenekon kendisini 2001’den başlamak
üzere yeniden yapılandırdı. Son olarak 2002 yılında
mevcudiyetini resmileştirdi. Bu belgelerin hepsinde
‘faydalanılması gereken terör örgütleri’ listesinde PKK
hep bir numara oldu. Bir iddiaya göre, Ergenekon
yapılanması örgütün yeniden yapılandırılması için
harekete geçti ve bazı subaylar örgüte katıldı. 2001’de
dağdakiler dâhil şehirde yaşayan 300 kişilik bir PKK’lı
listesi güvenlik birimleri tarafından dönemin Adalet
Bakanlığı’na sunuldu. Hatta o tarihte birçok kişi örgüte
yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle gözaltına alınıp
tutuklandı; ama tuhaf bir şekilde serbest bırakıldı. Örneğin
bu kişilerden biri şu anda PKK’nın medya ayağının önemli
ismi olan Baki Gül’dü. 300 kişilik listedeki kişiler
hakkında somut deliller olmasına rağmen işlem yapılmadı,
yapılanlar ise düzeltildi. Tuhaf bir el, 2001’de hazırlanan
300 PKK’lı listesini sümen altı etti. Aksiyon’un yıllar
180
sonra ulaştığı listede ilginç isimler var. Bugün adı KCK ile
anılan ve yapının ‘beyin takımı’ olarak geçen kişilerin
ismi ön planda. O listede adı geçenlere yönelik herhangi
bir hukuki işlemin yapılmamış olması PKK’yı yeniden
toparlamaya yetti. 2002 örgütün yeniden dirildiği yıldı.
Sonrasında 2004’te çıkartılan ‘savaş’ kararı ile KCK/PKK
güçlenerek ortaya çıkan bir yapı oldu.
Bugünkü neticeden dönemin Adalet Bakanlığı
sorumlu tutuluyor. İşin ilginç tarafı, şu anki KCK
davasında adı geçenlerin yüzde 90’ı 2001’deki listede yer
alıyor. Bu kişiler KCK’nın ana damarlarını oluşturan
mevkilerde görevli. Yine güvenlik güçleri tarafından
2010’da hazırlanan 300 kişilik bir başka listede aynı
kişilerin adı geçiyor. Ancak bu kez iş şansa bırakılmadı.
Bazı şahıslar KCK operasyonlarında gözaltına alınırken
bazılarının ismi yerel güvenlik birimlerine ve gümrük
kapılarına verildi. Bu isimler aynı zamanda İnterpol’e
bildirildi. Listede Aleviler üzerinde ayrıca çalışılmış.
KCK’lıların yüzde 40’ının Alevi kökenli olduğu ileri
sürülüyor. Özellikle Tunceli kökenli Alevilerin örgütteki
varlığının artması ayrı bir tartışma konusu. Kripto
Ermeniler olarak işaretlenen isimler de dikkat çekiyor.
KCK/PKK yapılanmasının kendi yayın ve medya
organları aracılığıyla psikolojik savaş yürüttüğünü
söylemek mümkün. Bu savaşı veren, çoğu zaman bazı
sivil toplum oluşumlarına yönelik kara propaganda yapan
ve KCK’nın yayın akışını düzenleyen üç isim ön plana
çıkıyor: Baki Gül, Mustafa Karasu ve Duran Kalkan. Bu
kişilerin ortak noktaları bir hayli fazla. Örgütte ‘yönetici’
adına birçok açıklamayı bu kişiler yapıyor. Bu şahıslar
özellikle Fethullah Gülen Hareketi’ne yönelik başlattıkları
kara propaganda ile Kürtler üzerinde etkili olmaya
çalışıyor. Üç kişinin derin kadronun bir parçası olması ve
birlikte çalışması dikkat çekici. Duran Kalkan ve Mustafa
181
Karasu, PKK’nın kuruluş aşamasında yer alan ve Ankara
Grubu olarak bilinen ekipten. Özellikle Karasu’nun
Ergenekon bağlantısı, tanıklar ve birtakım belgelerle sık
gündeme geldi. Örgütün şahin kanadını Cemil Bayık ile
birlikte bu kişiler yönetiyor. Fakat örgütte sevildikleri pek
söylenemez. Hem Kalkan hem de Karasu’nun muhtemel
bir operasyonda Türk güvenlik güçlerinden çok, kendi
militanları tarafından öldürülmekten korktuğu belirtiliyor.
Bu aynı zamanda onların sağ ele geçirilmesini
istemeyenlerin de beklentisi. Derin devlet ve KCK/PKK,
üç kişinin sağ ele geçirilmesi durumunda örgütün bütün
karanlık ilişkilerini ortaya dökmelerinden korkuyor ve bu
yüzden tetikte bekliyor. Dolayısıyla bu kişilerin hayatta
kalma şansları neredeyse yok gibi.
Derin kanatla birlikte çalışan ancak pek bilinmeyen
diğer isim Baki Gül ise ‘Derin’ kadronun önemli ayağını
oluşturuyor. PKK yanlısı TV ve gazetelerde boy
göstermesiyle tanınan Gül’ün geçmişinde izah etmekte
zorlandığı karanlık noktalar bulunuyor. Sümen altı edilen
300 kişilik listede adı kırmızı kalemle çizilenlerden.
Gül’ün karanlık ilişkileri örgüt içinde de biliniyor. Tunceli
merkeze bağlı Okurlar nüfusuna kayıtlı 1974 doğumlu
Gül’ün adı ‘derin kadronun basıncısı’ olarak geçiyor. 2001
yılında adı listede olmasına rağmen Kuzey Irak’ta
gerçekleştirilen basın konferansına katıldığını tanıklar
anlatıyor. Zaman zaman kırsalda bulunan, örgüt
kamplarını dolaşan Gül, ‘PKK medyasının her şeyi’ olarak
da anılır. 2004 yılında hakkında örgüt üyeliğine dair çok
sayıda belge ve delil olmasına rağmen adliyede serbest
bırakılması kafaları karıştırdı. Çünkü kendisinden daha az
örgüt bağlantılı olan arkadaşları tutuklanıp cezaevine
gönderilirken, o ‘gizli el’in kurtardıkları arasındaydı.
KCK/PKK içinde başlayan ve giderek derinleşen diğer
bir kavga Alevi-Sünni çatışması. Derin Alevi kanat çözüm
182
istemiyor ve sürecin bu şekilde devam etmesinden yana.
Örgütte hayli etkili konumda olan Aleviler KCK/PKK
yapılanmasını da şekillendirecek güce sahip. Ancak Sünni
PKK’lılarla son dönemde araları açılıyor. Önce Zazalarla
çatışmaya giren Aleviler onları örgütten uzaklaştırmayı
başardı. Şimdi ise Sünni örgüt mensuplarını sindirmeye
çalışıyorlar. Kendilerinden yana olmayanları
yetkisizlendiren Derin Alevi kadro şu anda örgütün tek
hâkimi durumunda. Onlar KCK’yı yönlendirdiği gibi,
örgüt adına resmî görüşmeleri de yapıyor. Mustafa Karasu
isminin sık sık görüşmelerde geçmesi boşuna değil.
KCK yapılanması şeması içinde siyasi alan kısmında
yer alan Kürdistan Aleviler Birliği, tam bir örgüt okulu
olarak çalışıyor. KCK bir dönem DHKP-C’nin etkili
olduğu ve kullandığı Alevi vatandaşlarımızı aynı yöntemle
kullanıyor. Daha çok “Ali’siz Aleviliği” savunan ve
İslamiyet karşıtı bir propaganda yürüten örgüt, Alevileri,
dinî duygularını istismar ederek örgüte kazandırıyor.
İstihbarat birimleri, son dönemde örgüte katılanların
dinî-mezhebî profilini çıkarmış. Buna göre, örgüte
katılanların yüzde 60’ı Alevi kökenli, yüzde 35’i Sünni,
yüzde 5’i ise diğer dinlere mensup. Aslında bu durum
geçmişten beri devam ediyor. 300 kişilik listede Tuncelili
ve Alevi olarak geçenlerin sayısı ise 25.
KCK, Kürtleri fişliyor KCK/PKK yapılanmasının kent
meclislerine bağlı mahalle örgütlenmeleri adı altında
istihbarî bilgi toplama dışında bölgede yaşayan Kürt
vatandaşları da bir bir fişlediği ortaya çıktı.
Operasyonlarda ele geçirilen dokümanlar arasında çok
sayıda kişiye ait özel bilgilere ulaşıldı. Bu bilgiler
Diyarbakır merkeze gönderilmek üzere her ilin Kent
Meclisi tarafından tanzim ediliyor. 28 Şubat’takileri
aratmayan türden fişlemeler dikkat çekici ayrıntılar
içeriyor. Örneğin, bir şahısla ilgili fişlemede maaşı, kaç
183
çocuğu olduğu, çocuklarının yaşı, hangi okula gittikleri,
bir cemaat veya vakıfla ilgisi olup olmadığı gibi bir dizi
soruya cevap aranıyor. A. isimli şahıs hakkında tutulan
fişleme raporunda şöyle deniyor: “Bu Kürt bizden
değildir. Kendisi Kürt, karısı Kürt ve yerli olmasına
rağmen örgüte yardım ve destekte bulunmuyor. Üç çocuğu
var. Bir çocuğu … cemaatine ait okuma salonuna gidiyor.
Ama büyük kızı bir yere gitmiyor, biz bunu kullanabiliriz.
Ayrıca aile namaz kılıyor ve x televizyonlarını seyrediyor.
Küçük oğulları girdiği sınavlarda başarılı oluyor, xx
dershanesine devam ederse gerçek bir Kürt olmaktan
çıkacaktır. Bu ailenin en az bir ferdini kazanmalıyız.”
Kişilerin ne zaman eve girip çıktıkları, hangi komşularıyla
samimi oldukları dahi fişlemelerde yer alıyor.
Gizlenen listeden bazı isimler 2001 tarihinde
hazırlanan, dağdaki teröristleri kapsayan ancak onlara
yardım eden veya onlarla irtibatlı olanların da yer aldığı
listede ilginç isimler bulunuyor. Bugün KCK
yapılanmasında da bu isimleri görmek mümkün. Söz
konusunu listede şu anda örgütten ayrılanlar da var.
Bunlardan biri Osman Öcalan. Hâlen geçerli olan
isimlerden bazıları ise şöyle: Zübeyir Aydar, Remzi
Kartal, Rıza Altun, Duran Kalkan, Murat Karayılan, Ali
Haydar Kaytan, Gülüşan Sever, Sakine Cansız, Nilüfer
Koç, George Aryo, Gönül Tepe, Nuriye Kespir, Muzaffer
Ayata, Sabri Ok, Makbule Eksen, Dündar Alparslan,
Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Dursun Ali Küçük, Pınar
Yıldırım, Mustafa Okçu, Suna Parlak, Rukiye İncesu, Baki
Gül, Reşat Ok, İrfan Dündar, Mahmut Şakar, Osman
Özçelik, Hüseyin Cengiz, Fatma Gül, Mehmet Gündüz,
Nedim Seven, Ruhşen Mahmutoğlu, Hamit Bayram, İsmet
Öğet, Fehmi Atalay, İsmail Nazlıkul (Kasım Engin),
184
Nurettin Demirtaş, Sebehat Tuncel, Bengi Yıldız, Nejdet
Atalay, Lokman Özdemir (37).
Akit'in Ankara Temsilcisi ve Yazarı Yener
Dönmez, Öcalan'ın orijinal el yazısı ile verdiği eylem
talimatına ulaştı. Mektubu Öcalan Temmuz 2011’de
yollamıştı. Öcalan'ın İmralı'dan örgütü yönettiği;
avukatları aracılığıyla sözlü ve yazılı talimatlar ilettiği
çokça yazıldı çizildi.. Ama bizzat Öcalan'ın kaleme aldığı
böyle bir mektuba hiçbir gazeteci ulaşamamıştı. 10
sayfalık bu mektup çoğaltılarak tüm örgüt üst
yöneticilerine dağıtılmıştı. Nitekim mektup Siirt Pervari'de
19 Ağustos 2011'de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada
ölü ele geçirilen sözde Botan Eyalet Sorumlusu Zerdeşt
Kod adlı Ali Gezer'in cebinden çıktı. Öcalan'ın mektubu
örgüt yöneticilerine avukatları aracılığı ile ulaştırıyordu.
Öcalan önceden kaleme aldığı 10 sayfalık talimat
mektubunu avukatlarına, emniyet güçlerinin ele geçirdiği
tarihten 23 gün önce yani 27 Temmuz 2011'de yaptığı
görüşmede verdi. KCK operasyonunda gözaltına alınan
avukatların Öcalan'dan aldıkları talimat mektubunu
çoğaltarak, BDP ve KCK yöneticileri üzerinden
Kandil'deki örgüt yöneticilerine ulaştırmıştı. Mektubun bir
başka nüshasının ise PKK'ya yakın olan ANF ve Roj Tv
gibi yayın kuruluşlarına dağıtıldığı ve bu sayede
kamuoyunun yanlış yönlendirilmeye çalışıldığı ortaya
çıktı. Şok mektupta terörist başı, PKK militanları ve KCK
yöneticilerine talimatlar yağdırıyor; örgütün pasif
durumdan çıkarak, aktif olarak eylemler yapmasını
emrediyordu. Öcalan, mektubunda şöyle diyordu: “Kandil
de, BDP de şunu bilmeli, ikide bir ‘Biz halkı tutamıyoruz,
biz kitleyi durduramıyoruz, kitle patlama noktasındadır'
diyorlar. Bırak o zaman patlıyorsa patlasın. ‘Sorun
37
Söylemez, Haşim. KCK’nın amacı BDP’yi kapattırmak. Aksiyon.
30.11.2012.
185
çözülmezse devrimci halk savaşını başlatırız, savaşa da
barışa da hazırız' diyorlar. Seni tutan mı var, yap! Yapar
mısın yapamaz mısın sen bilirsin.”
Nitekim mektuptan 23 gün sonra 19 Ağustos'ta
örgütün sözde Botan Eyalet Sorumlusu Zerdeşt Kod adlı
Ali Gezer'in asker kıyafetiyle şehre inerek, Pervari'de
karakola saldırı gerçekleştirmiş, çıkan çatışmada ölü ele
geçirilmişti. Öcalan'ın talimat mektubu bu örgüt
yöneticisinin cebinden çıkmıştı. 19 Ağustos 2011'deki bu
saldırıyı gerçekleştiren Zerdeşt Kod adlı Ali Gezer ile
Ferzat Nucevan adlı PKK'lı alkollüydü. Teröristlerin adli
tıp raporlarında incelemenin iki gün sonra yapıldığı ve
saldırı anında teröristlerin yaklaşık 150 promil alkollü
oldukları tespitine varıldı. Başbakan Erdoğan, örgüt
yöneticilerine ulaştırılmış olan bu şok Öcalan
mektubundan haberdar edildi. Devletin zirvesinde bir dizi
görüşme gerçekleştirildi. Başbakan Erdoğan ve devletin
zirvesine, Öcalan'ın dağa nasıl eylem talimatı verdiğinin
yol haritası en ince ayrıntılarına kadar anlatıldı. Öcalan'ın
avukat görüşmelerinin engellenmesi kararı, ele geçen bu
mektup ve ardından yapılan görüşmeler üzerine alındı.
Böylelikle Başbakan Erdoğan'ın “Öcalan İmralı'dan
PKK'ya talimatlar verdiği için görüşmeleri
yasaklandı” açıklamasının perde arkası aralanmış oldu.
Terörist başının 10 sayfa olarak kaleme aldığı mektubun
tamamı incelendiğinde PKK ve KCK'ya yönelik
talimatların yer aldığı göze çarpıyordu. Öcalan mektupta
örgütün artık pasif durumdan çıkmasını ve aktif olarak
eylemler yapmasını emrediyordu. Öcalan'ın mektubunda
Kandil ve KCK'yı pasif davranmak ve eylem
yapmamalarından dolayı sıkça eleştirmesi de dikkat
çekiciydi. Terörist başı çokça “sözün bittiği yerdeyiz”
ifadesini kullanarak, artık silahlı olarak devrimci
mücadelenin olması gerektiği uyarısında bulunuyordu.
186
Başbakan Erdoğan ve Türkiye'ye hakaretler savuran
Öcalan, mektubunda iki gazetecinin isminden ise olumlu
bahsediyordu. Bunlar Cengiz Çandar ile Ahmet Altan idi.
Öcalan mektubunda direkt Taraf Genel Yayın Yönetmeni
ve Yazarı Ahmet Altan ve Radikal Yazarı Cengiz Çandar'a
hitap ediyordu. Terörist başı mektubunda Cengiz
Çandar'ın Kürt raporuna ilişkin “Cengiz de bir şeyler
yazmış. Bir şeyler anlatıyor ama o da derinliğini
anlamamış. Çok yetersiz kalıyor. Hepiniz birbirinize
benziyorsunuz, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş”
diyordu.
Öcalan mektupta şunları söylüyordu: “Açık bir
şekilde KCK'ye de, Devlete de söylüyorum. Beni taşeron
olarak kullanamazsınız. KCK de beni taşeron olarak
kullanıyor. AKP de gelen heyeti taşeron olarak kullanıyor.
Her iki taraf da beni taşeron olarak kullanmaya çalışıyor.”
“Kandil de bana ‘Yazdıklarınızdan çok istifade
ediyoruz, önümüzü aydınlatıyorsunuz' diyor. Her iki taraf
da beni idare ediyor. Aslında bu bir şantajdır. Her iki
tarafın da beni taşeron olarak kullanmasına son veriyorum.
Bugün itibariyle buna son veriyorum.”
“Türkiye de ikide bir ‘Bitireceğiz, şöyle bitireceğiz'
diyor. Eğer bitirmezsen senden daha rezili yoktur. İşte
‘İşte Sri Lanka gibi olacak' diyorlar. Eğer 300 uçağı
kaldırıp Kandil'i bombalamazsan, eritemezsen sen de
şerefsizsin. Sen de hazırsan Sri Lanka olmadığını ispatla o
halde...”
“Ahmet Altan yazısında savaşın gümbür gümbür
geldiğini, bunu durduracak tek kişinin ben olduğumu
yazıyor. İyi de ben burada ayda-yılda bir yaptığım bir-iki
saatlik görüşmeyle mi bunu başaracağım? Yapabiliyorsa o
koşullarda gelsin kendisi yapsın. Ona söylemeli Öcalan
rolünü oynaması için hükümetin adım atması lazım, irade
göstermesi lazım. Onlar da üzerine düşeni yapmalı. 30
187
yıldır Kandil tüm yükü omuzlarıma atmış. Kandil'i de
uyarıyorum. 30 yıl dışında 13 yılda burada sırtımda
taşıyorum. Benim bu önderlik tarzıma alışmışlar. Benden
bu Önderlik tarzımdan sürekli yardım almaya çalışıyorlar.
BDP onlar o kadar konuşacaklarına doğru-dürüst karar
versinler. Kararlarını da uygulasınlar.” (38).
Başbakan Erdoğan, Ekim 2011’de Makedonya’ya
yaptığı gezi dönüşü uçakta gazetecilere, bazı Alman
vakıflarının BDP'li belediyeler üzerinden PKK'ya yardım
ettiklerinin tespit edildiğini açıklamıştı. Erdoğan'ın işaret
ettiği Alman vakıf ve dernekleri, Heınrich Böll Stiftung
Derneği, Konrad Adenaeur Vakfı, Friedrich Ebert,
Friedrich Naumann isimli kuruluşlardı. Polisin yaptığı
KCK operasonları kapsamında Profesör Büşra Ersanlı'yı
tutuklaması Almanları kızdırmıştı. Çünkü Ersanlı, bu
Alman kuruluşlardan biri olan Heınrich Böll Stiftung
Derneği tarafından Türkiye'nin iç meselelerinin
konuşulacağı yuvarlak masa toplantısına katılmış ve
KCK’nin gölge Kürdistan devleti kurulması projesine
akademik destek vermişti. 14 Eylül 2011 günü Heınrich
Böll Stiftung Derneği'nin Ersanlı ile kurduğu irtibat
Ersanlı'nın sorgu tutanağına da yansıdı. Soruşturmada
ayrıca, KCK'nın İstanbul yapılanmasında görev alan
birçok örgüt mensubunun yanı sıra Osman Kavala'nın da
Heınrich Böll Stiftung Derneği'ndeki toplantılara katıldığı
belirlendi.
Ersanlı'nın, PKK'lı öğrencilere Marmara
Üniversitesi'nde Yüksek Lisans kontenjanı ayarladığı da
ortaya çıktı. Savcılık kararıyla bir süredir telefonları
dinlenen Ersanlı ile Yüksel isimli bir kişi arasında geçen
görüşmede, PKK'nın yayın organlarından Dicle Haber
Ajansı'nda çalışan 4 kişiye Marmara üniversitesi Ortadoğu
38
Dönmez, Yener. Apo'dan Elyazılı Talimatlar. Akit. 27.11.2011.
188
Enstitüsü'nde Yüksek Lisans kabulü almalarını istediği
görülüyordu. Ersanlı görüşmede sınava giren 4 kişinin
durumuyla ilgileneceğini söylüyordu. Ersanlı, BDP Parti
Meclisi üyesiydi. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyordu.
Spekülatör George Soros'un Helsinki Yurttaşlar
Derneği'nin kurucularındandı.1972 yılında TİİKP örgütü
içerisindeki faaliyetlerinden dolayı tutuklanmıştı. Bu
davada "Hükümetin izni olmadan belli ideolojide veya
yurtdışı destekli cemiyetleri kurmak ve işletmek suçundan
15 yıl ağır cezasına çarptırılmış ama çıkarılan af
kanunuyla 1974 yılında tahliye edilmişti. Eski eşi İş
Adamı Mehmet Ali Zarifoğlu geçmişte TİKB örgütü
mensubu olarak faaliyet gösterdiği için çeşitli tarihlerde
gözaltına alınmıştı. Doğu Perinçek'in kurucusu olduğu
Türkiye İşçe Köylü Partisi'nde faaliyet göstermiş ve 1970
yılında bu gazeteyi dağıtırken gözaltına alınmıştı. Diğer
eski eşi Lazare Cem Behar da öğretim üyesiydi. Ablası
Fatma Sırma Evcan, İşçi Partisi Genel Başkanı ve halen
Ergenekon davasında tutuklu yargılanan Doğu Perinçek'in
eski eşiydi. Emine Büşra Ersanlı Van ve İstanbul'daki
Siyaset Akademilerinde Toplumsal Cinsiyetçilik Dersleri
veriyordu. Ayrıca, Siyaset Akademilerinde ders verecek
eğitimcileri yetiştiriyordu. Ersanlı'nın verdiği derslerde,
PKK kaynaklarını kullandığı ve PKK'nın ideolojik
çerçevesi içinde hareket ettiği açıktı. Örneğin derslerinde
kullandığı ve evinde yapılan aramalarda ele geçirilen
"Kadının Toplusal Sözleşmesi" isimli doküman, PKK'nın
kadın yapılanması olan Partiya Azadiya Jin a Kurdistan'ın
anayasasıydı. Sözde siyaset akademilerinde sınıflara
PKK'lıların isimlerinin verildiği görülüyordu. O
sınıflardan bazıları şöyleydi:
Sınıflardan birine ismi verilen Müslüm Doğan, 18
yaşında iken Abdullah Öcalan'ın yakalanışının protesto
189
edildiği Adıyaman'da 2010 15 Şubat'ında düzenlenen
eylemde kendini ateşe vererek hayatını
kaybetmişti. Şerzan Kurt da, Muğla Üniversitesi'nde
öğrenci olduğu sırada 12 Mayıs 2010 tarihinde öğrenci
olaylarında hayatını kaybetmişti. Aydın Ertem ise,
Diyarbakır Dicle Üniversitesi'nde öğrenci iken 6 Aralık
2009 tarihinde terör örgütü adına korsan gösteri ve
yürüyüş eyleminde çıkan olaylarda hayatını kaybetmiş bir
isimdi (Bugün, Habervaktim, 2011).
Ersanlı'nın da aralarında bulunduğu KCK tutukluları
tarafından Siyaset Akademileri'nde verilerin derslerin,
terör örgütünün Kandil'deki kamplarında verdiği derslerle
birebir aynı olduğu görülüyordu. İşte PKK'nın dağdaki
kamplarda verdiği dersler ile KCK'nın Siyaset
Akademileri'nde verilen derslerin karşılaştırılması:
190
Abdullah Öcalan'ın talimatıyla, PKK'ya nitelikli
kadrolar yetiştirmesi için kurulduğu tespit edilen siyaset
akademilerinde eğitimler veren Büşra Ersanlı'nın evinde
ele geçirilen el yazması dokümanlar, siyaset
akademilerinin işlevi konusunda önemli ipuçları
veriyordu. Siyaset akademilerindeki eğitim müfredatı ile
PKK'nın dağ kamplarındaki eğitim içeriğinin aynı olduğu
görülüyor. Büşra Ersanlı'nın el yazması notlarında,
PKK'nın terör örgütü listesinden çıkması gerektiğinden,
Kürt devletinin kurulması için şartların uygun olduğundan,
özerkliğin tek taraflı olmayacağı ama devlet kurmanın tek
taraflı olabileceğinden, Kürdistan devletinde tüm kamusal
alanların Kürtler tarafından yönetileceğinden
bahsediliyordu.
Büşra Ersanlı'dan ele geçirilen belgeler arasında,
Siyasi Partiler ve Sivil Toplum Örgütleri Komisyonu
tarafından hazırlanan bir rapor da bulunuyordu. Raporda
iki başlık altında yapılan faaliyetlerle ilgili
değerlendirmelere yer verilmişti."İkinci Etap Faaliyetimiz"
191
başlığında; "KCK Diyarbakır davası duruşmalarına dönük
yapılan çağrı, görüşme ve iletişimlerdir. İstanbul, Ankara
ve Diyarbakır merkezli yürüttüğümüz bu çalışmada
planlanan, öngörülen ve Hedeflenenlere ulaşıldığı
gerçekleşen duruşmalar sürecinden gözlemlenerek,
görülmüş" ifadelerine yer verilmişti. 2009'da
Diyarbakır'da açılan KCK davasın baskı altına alınmasına
yönelik faaliyetlerin raporlaştırıldığı görülüyordu. KCK
duruşmalarına yönelik, dava duruşmalarının izlenmesi ve
destek sağlanması faaliyetlerinin ilk 3 gününün
değerlendirildiği raporda, KCK duruşmalarına destek
veren STK, gazeteci yazarlar ve aydınlar isim isim yer
verilmiş durumdaydı. Raporda Gazeteciler/Yazarlar
başlığı altında, Cengiz Çandar, Ruşen Çakır, Altan
Öymen, Oral çalışlar, Murat Belge gibi kamuoyunun
yakından tanıdığı ve KCK soruşturmasına ilk günden karşı
çıkan isimler dikkat çekiyordu. 11 Kasım 2010 tarihli 4
sayfalık raporun son değerlendirme cümlesinde ise;
Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Altan Öymen ve Murat
Belge'nin isimlerine tekrar yer verilerek, bu isimlerin
yanısıra birçok gazeteci, düşünür ve televizyon kanalları
haber ve yorumlarla beklenen istikamette bir yayın
politikası izlemişlerdir ifadeleri yer aldı. KCK
duruşmalarına destek veren akademisyen arasında Osman
Kavala, Eşber Yağmurdereli ve Gencay Gürsoy isimleri
dikkat çekiyordu.
Büşra Ersanlı'nın, terör örgütü PKK'nın ortalığı savaş
alanına çevirdiği molotoflu eylemlerine de katılmıştı.
Ersanlı'nın, Hatip Dicle'nin adaylığının YSK'da iptalinin
ardından 26 Haziran'da Taksim'de düzenlenen eylemde
yerini aldı. Hatip Dicle'nin milletvekilliği adaylığının
düşürülmesi üzerine PKK yandaşları tarafından 26
Haziran 2011'de Taksim meydanında izinsiz protesto
eylemi gerçekleştirilmek istenmişti. BDP organizesinde
192
Cevahir İşmerkezi önünde Halaskargazi caddesi üzerinde
toplanan kalabalık, polisin izin vermemesi üzerine, yolu
trafiğe kapatmış, yüzleri kapalı PKK yandaşları da etrafa
molotof atarak, taşlı sopalı saldırılarda bulunmuştu. PKK
yandaşlarının gerçekleştirdiği bu eylemlerde toplam 9
polis yaralanırken, 28 işyerinde ve park halindeki
araçlarda hasar meydana gelmiş, olaylar sonrasında 42
PKK sempatizanı gözaltına alınmıştı. Operasyon öncesi
şüpheler üzerine telefonları dinlenen Prof. Ersanlı'nın
yaptığı bir görüşmede polis gazından etkilendiğini
söylüyordu. Resmi dinleme kayıtlarına göre, Ersanlı, 22
Haziran 2011 günü Meral Danış Bektaş isimli şahısla
telefonda konuşurken, polis gazı yediğini anlatıyordu.
Büşra Ersanlı'nın sadece Hatip Dicle'nin adaylığının iptal
edilmesi sonrasında değil, başka birçok PKK
sempatizanının düzenlediği yasadışı protesto eylemine
katıldı. Soruşturma dosyasına yansıyan başka bir bilgide
de Ersanlı'nın PKK marşı söylediği ve Öcalan lehine
sloganlar attığıydı.
Ersanlı'nın 27 Mart 2011'de “Kürt sorununda yürütülen
çözümsüzlük politikalarına tepki vermek” adı altında
İstanbul Demokratik Kent Konseyi ve Barış ve Demokrasi
Partisi'nin desteğiyle Taksim'de çadır kurularak bekleme
eylemi olduğu kesindi. Bekleme eylemine katıldığı
belirlenen Ersanlı'nın diğer eylemciler ile birlikte PKK
terör örgütünün marşlarının söylemiş ve Abdullah Öcalan
lehine slogan atmıştı. Soruşturma dosyasına yansıyan bu
bilgiden de Ersanlı'nın, PKK yandaşlarının 22 Haziran
2011'de İstanbul Taksim'de gerçekleştirdiği ve Tarlabaşı
Bulvarı'nın trafiğe kapatılması ile İETT otobüsüne hasar
verilmesi ve 1 polis memurunun yaralanması ile
sonuçlanan eyleme katıldığı anlaşılıyordu (39).
39
Bugün, Habervaktim.com. İşte Büşra Ersanlı Gerçeği. 17.11.2011.
193
"KCK operasyonlarını eleştirenler, Türkiye'nin
vücuduna yeni kanser hücreleri zerk ediyorlar"dı. Bugün
gazetesinde yazan eski savcı Gültekin Avcı, KCK'nın
HPG adına yaptığı açıklamaları sorguladığı yazısında,
'PKK'nın KCK bünyesinde bir ideolojik cephe' olduğunu
ifade etti. KCK'nın gençleri dağa çağırdığını belirten Avcı,
KCK'nın bu eylemlerinin dahi operasyonların bugünkü
yoğunlukta yapılmasını gerektireceğine dikkat çekti.
BDP'nin bir siyasi parti olmadığını belirten Avcı, "KCK'yı
maskelemek ve dikkatleri üzerine çekmek için sahneye
sürülen çekici bir mankendir." dedi ve bu partinin
misyonunun "İşgal ettiği siyasal statünün hak ve
imtiyazlarına dayanarak KCK'yı mümkün olduğunca
demokratik siyasal alan içine gizlemek ve
konuşlandırmak" olduğunu ifade etti.
PKK'nın sıkça çökertilen web sitelerinden birinde
TSK'nın hava operasyonunda ölen üst düzey 7 teröristle
ilgili KCK açıklaması vardı. 21 Ekim 2011 tarihli
açıklama hâlâ sitede duruyordu. Hava operasyonunda ölen
teröristlerden Rüstem Cudi KCK Yürütme Konseyi
üyesiydi. PKK'nın askeri aparatı olan HPG Askeri Konsey
Üyesi Guhar Çekirge, HPG Askeri Konsey Üyesi Alişer
Koçgiri de hava operasyonu sonucu ölenler arasındaydı.
Kalan 4 kişi PKK-HPG militanıydı. KCK Yürütme
Konseyi ne diyordu açıklamasında?
"Bu değerli öncü konumundaki arkadaşlarımızın
şahadeti bizler için ciddi bir kayıp ve acı verici bir olaydır.
Bu değerli komutan ve savaşçı arkadaşlarımızın
şahadetinden dolayı tüm Kürdistan halkına başsağlığı
diliyoruz. Onların anısını, özgürlük mücadelesini
yükselterek yaşatacağımız sözünü tüm kamuoyun önünde
veriyoruz."
Çukurca'da 24 asker evladımızın haince şehit
edilmesinden sonra KCK yine açıklama yapmıştı:
194
"Kürdistan halkının öz evlatları olan HPG komuta ve
savaşçısının bu fedai ruhu ve performansı olduğu
müddetçe hiç kimse Kürt halkının iradesini yok sayamaz
ve istediği gibi saldırı yapamaz. Bu büyük devrimci
eylemde şahadete ulaşan 7 HPG savaşçısının direnişi ve
kahramanlığı büyük bir gerçeği ifade etmiş ve bu yiğitlerin
şahsında büyük bir başarıya imza atılmıştır."
KCK, 24 askerimizin şehit olduğu Çukurca
saldırısının, hava operasyonunda öldürülen HPG
teröristlerinin anısı için gerçekleştirildiğini açıkça ilan etti.
KCK, PKK terör örgütünün askeri aparatı HPG adına
neden açıklama yapıyordu acaba?
Yapabilirdi zira PKK KCK bünyesinde bir ideolojik
cepheydi. KCK'nın bu açıklamalarını özellikle KCK
operasyonlarını eleştirenler okumalıydı. Hele KCK'nın şu
ifadeleri her şeyi açıkça ortaya koyuyordu:
"...Hareketimizin bütün komuta, kadro ve
savaşçılarını, tüm değerli sempatizanlarını, gerillada ve
serhildanda mücadeleye tüm gücüyle katılmaya, Kürdistan
gençliğini gerilla saflarına katılarak kahraman
şehitlerimizin anılarına sahip çıkmaya çağırıyoruz."
Açıklamaların hepsi PKK'nın veya PKK askeri aparatı
HPG'nin değil KCK'nın açıklamalarıydı. Bazı KCK körleri
yazar ve akademisyenler olaya şaşı bakıyordu. Oysa KCK,
Kürt gençlerini açıkça dağlara çağırıyordu. Siyaset veya
piknik yapmak için değil tabii ki. Size hukukun gereği
olan KCK operasyonlarını bile eleştirme haddi veren,
demokratik sisteminizi koruyan güvenlik güçlerinizi kanlı
bir şekilde kucağınıza vermek için çağırıyordu. Bu zamana
kadar KCK diye bir şey bilinmeseydi de sadece bu
açıklamalar görülseydi bile, KCK operasyonlarının
bugünkü yoğunlukta yapılması gerekirdi. Gazeteciliği,
hukukçuluğu, aydın kimliği de bir tarafa bırakın. KCK'nın
195
bu açıklamalarını okuyan normal, orta zekâlı bir vatandaş
KCK'nın PKK'dan daha vahim ve şümullü bir yapı
olduğunu anlardı. Şunu artık herkes anlamalıydı: BDP
diye bir gerçeklik yoktur. Böyle bir siyasal parti de yoktur.
BDP, KCK'yı maskelemek ve dikkatleri üzerine çekmek
için sahneye sürülen çekici bir mankendir. BDP'nin
misyonu; işgal ettiği siyasal statünün hak ve imtiyazlarına
dayanarak KCK'yı mümkün olduğunca demokratik siyasal
alan içine gizlemek ve konuşlandırmaktır. Ayrıca KCK
kadrolarında yoğun sayıda BDP siyasi kimliklerine görev
verilmesinin sebebi, Selahattin Demirtaş ve Hasip
Kaplan'ın söylemiyle "hepimiz mi teröristiz" imajıyla
KCK soruşturmalarının ciddiyetini darbelemek ve terör
örgütselliğine siyasal meşruiyet kazandırmaktır. KCK
operasyonları çok geç kaldı. Umarım kanser metastaz
yapmamıştır.
KCK operasyonlarını eleştirenler, Türkiye'nin vücuduna
yeni kanser hücreleri zerk ediyorlardı (40).
Prof. Büşra Ersanlı gözaltına alınmıştı ama 2012’de
KCK davasında başta Almanya ve ABD’nin baskısıyla ilk
salıverilen tutuklu olmuştu. Neymiş, acaba KCK
operasyonları abartılıyor muymuş! Profesör olunca tüm
suçlardan ömür boyu beraat ilamı mı veriyorlardı? General
fetişizminden kurtulduk şimdi de akademisyen fetişizmi
mi başlamıştı? Ersanlı'nın neden soruşturulduğu açıktı.
Terör suçunu sadece elinde silah olanlar veya fiilen
saldırıda bulunanların işlediğini kabul ederseniz, Öcalan'ı
derhal serbest bırakmanız gerekirdi. Murat Karayılan'ı
elinde silah adam öldürürken gören var mıydı? Ama yana
yakıla arıyorsunuz adamı. 70.000 kişinin ölümüne imza
atan Peru'daki Aydınlık Yol terör örgütünün lideri felsefe
40
Avcı, Gültekin. Yeni Kanser hücreleri zerkediyorlar. Bugün gazetesi.
17.11.2011.
196
profesörü Dr. Guzman da elinde silah sağa sola ateş
açmamıştı.
Şamil Tayyar, BDP/ KCK/ PKK ilişkilerine dair
açıklamalarda bulundu. BDP'lilerin ikili oynadığını
belirten Tayyar, bunun sebeplerini açıkladı. AK Parti
Milletvekili Şamil Tayyar, bazı BDP'li milletvekillerinin
dost sohbetlerinde KCK operasyonlarını yerinde
bulduklarını ifade ettiklerini fakat, PKK vesayeti
nedeniyle bunu resmi açıklamalarına yansıtamadıklarını
belirtti. Tayyar, KCK operasyonlarıyla beraber, artık
şehirlerde eskisi gibi eylem yapılamadığını, eylem
kabiliyetlerinin büyük ölçüde sınırlandığının herkes
tarafından daha iyi görüldüğünü ifade etti. BDP’nin KCK
operasyonlarına karşı sert tavır almasının altında bir
inançtan öte PKK baskısının bulunduğunu, BDP’lilerin
her gün ‘fırça yediğini’ ve dolayısıyla onların da bu
‘fırçanın gereğini yerine getirdiğini’ ifade eden Tayyar çok
önemli de bir iddiaya da yer verdi. Şamil Tayyar, “Bazı
BDP’li milletvekilleri dost sohbetlerinde bu
operasyonların yerinde olduğunu söylüyorlar. Çünkü, bu
operasyonlar arttıkça BDP’li siyasetçiler de daha özgür
ifadeler kullanmaya başladılar. KCK operasyonları Kürt
siyasetçisini, Kürt aydınını, Kürt entelektüelini
özgürleştirme operasyonudur. Bunu kabul eden ve gören
bazı BDP’li milletvekilleri var ve bunu özel sohbetlerde
ifade ediyorlar ancak, PKK vesayeti nedeniyle resmi
açıklamalarına bunu yansıtmıyorlar ve resmi platformlarda
çok ağır ifadeler kullanıyorlar. Yani ikili oynuyorlar
diyebiliriz.” dedi.
Daha önce, PKK vesayetinin bölgede ortadan
kaldırılması halinde BDP’nin Türkiye genelindeki oyunun
yüzde 1’i bile geçmeyeceği iddiasında bulunduğunu ifade
eden Tayyar, “Bu iddiamın hala arkasındayım.”
dedi. BDP’nin şu anki yüzde 5-6 oy aralığına da Doğu ve
197
Güneydoğu ile İstanbul, Mersin gibi büyükşehirlerde
vatandaşların, PKK tarafından tehdit edilmesiyle
ulaştığını belirten Tayyar,“Hatta Bazı BDP’li yöneticiler
başka yerlere oy verme ihtimali bulunan aşiretlerin ve
kurumların telefonlarını Kandil’e vererek, Kandil’den
tehdit edilmelerini sağlamışlar.” diye olayı özetledi (41).
***
Öte yandan terör örgütünün PKK'nın Avrupa'daki üst
düzey yöneticilerinden Sabri Ok, devlet yetkililerine
skandal bir mektup göndermişti. Bu devrede Türkiye'nin
son dönemde PKK ile gerçek anlamda mücadelesi,
Kavaklı ve Kazan Vadisi'nde yaptığı başarılı operasyonlar
sonuç vermeye başlamıştı. Köşeye sıkışan, alt ekiple
irtibatı kopan, yaptığı eylemlerle bölge halkı tarafından da
ciddi tepki toplayan PKK, Ok eliyle devletteki açılımcı
ekibe mektup yazarak Öcalan'ın tekrar muhatap alınması,
hem askeri hem de KCK operasyonların durdurulması
dahil bir dizi skandal talepte bulundu. Mektubun yazan,
Oslo'da gerçekleşen MİT-PKK görüşmesinde PKK'yı
temsil etmiş isim olan Sabri Ok’tu. PKK tarafından böyle
bir mektubun devlet içindeki açılımcı kanada gönderilmesi
ayrı bir tartışma konusuydu ama o mektubun içeriği
PKK'nın içinde bulunduğu durumu çok açık ve net bir
şekilde özetliyordu. Eğer PKK ile gerçek anlamda
mücadele edilirse, askeri operasyonlar ve KCK
operasyonları kesintisiz devam ederse çok değil kısa bir
süre içerisinde PKK kendisi gelip masaya oturmak
isteyecekti.
“Öldürebildiğimiz kadar Türk öldürelim” mantığıyla
emrindeki örgüt üyelerine yön veren PKK
yöneticisi Fehman Hüseyin'de ve örgütün Avrupa
Kadrosu'nda taktik değişiklikler başlamıştı. Bu güvenlik
41
Tayyar, Şamil. Şamil Tayyar'dan Çarpıcı 'BDP İddiası'!
198
güçlerinin başarılı operasyonları ve Kürtlerden yükselen
tepkiler nedeniyle zorunlu bir değişiklikti. Çocuğu PKK
saflarında ölen ebeveynler bile artık PKK ve BDP'ye tepki
gösteriyordu. Kartepe feribotunu kaçıran teröristin
annesinin cenazede Emniyet Amiri'ne söylediği,“Bunları
görmezden gelin, bunlar bizi dinlemiyor, istemiyorum
bunları”sözleri manidardı. PKK'ya Güneydoğu'dan ve
Kürtlerden yükselen tepki örneklerini çoğaltmak
mümkündü. Bu tepkiler, terör örgütünü ciddi biçimde
rahatsız etti. Bastırmak için önce şiddeti Kürtlere
yönelttiler. Anne karnındaki bebeklerden, 17 yaşındaki
kızların taranmasına kadar sivillere yönelik saldırılar
gerçekleşti. 90'lı yılların bu taktiği tutmadığı gibi ters tepti.
Van depremi sonrası pekişen kardeşliğimiz bunu iyice
artırdı. Fehman Hüseyin, altındaki ekibe “Van bölgesinde
eylem yapmayın, çok tepki alıyoruz Sivas bölgesine
geçin” diye talimat verdi. PKK'nın yaptığı bölge taksimi
bizim bildiğimizden farklıydı. Sivas bölgesi oldukça geniş
bir alan dikkat edilmesi gerekiyordu. Van bölgesi ise daha
çok Güneydoğu illerini kapsıyordu ve bu bölgeden örgüte
yoğun tepki vardı. Kepenk kapatma için baskı yapan
KCK'lılar dayak yemeye başladı mesela. Silahlı kanattan
Fehman böyle panikte, beyin takımından Sabri Ok ise
daha taktiksel davranıyordu. Oslo'daki görüşmelerde
PKK'yı temsil etmiş isim olan Sabri Ok, “Devletin içinde
Açılımı Savunan Ekibe” Kasım 2011’de bir mektup
göndererek, bazı taleplerde bulundu ve yeni bir barış
süreci başlatmak istediğini iletti.
Mektup şu talepleri içeriyordu:
1- Abdullah Öcalan'ı yeniden muhatap alın ve
görüşmeleri başlatın
2- KCK operasyonlarını derhal durdurun
3- PKK'nın dağ kadrosunun artan saldırıları Öcalan
üzerinden kontrol altına alınabilir.
199
4- Askeri Operasyonlar hemen durdurulmalı…
Sabri Ok'un önerdiği yol haritası ve talepleri böyleydi.
Kavaklı ve Kazan Vadisi operasyonları sonrası ciddi kayıp
veren, KCK operasyonlarıyla alan hakimiyetini büyük
ölçüde kaybeden, zaafa uğrayan, alt ekiple irtibat kuramaz
hale gelen, para akışında ciddi aksaklık yaşayan PKK Üst
Yöneticileri ve destekçisi güçler, böylece yeni bir süreç
başlatarak “zaman kazanmak” istiyorlardı. Şu an örgüt için
silahtan, paradan, kandan, ses getirmekten çok daha
öncelikli şey “zaman kazanmaktı”… Bu mektubun öncesi
de vardı tabi ki. Sabri Ok başta olmak üzere Avrupa'da
yerleşik kanat, bölgeye giderek Murat Karayılan'la toplantı
yaptılar. Bu toplantılarda özellikle 2011 yaz ve
sonbaharında yapılan operasyonlarla PKK'nın aldığı ağır
yenilgi sonrası yeni bir strateji geliştirme kararı alındı.
Alınan kararlar şöyleydi:
1- Öcalan'ın devlet tarafından kabulünün sağlanması
ve görüşmelerin devam etmesi
2- PKK'nın ateşkes ilanının Öcalan tarafından Kandil'e
emir olarak iletilmesi sonrası ateşkesin sağlanması
3- Sınır ötesi ve bölgede yapılan askeri operasyonların
pazarlıkla durdurulması
4- KCK operasyonlarının sona erdirilmesi ve gözaltına
alınanların bıraktırılmasının pazarlıkla sağlanması…
Alınan kararlardan bazıları bunlardı. Toplantıda başka
kararlar da alındı ama özellikle bu kararlar yukarıda
bahsettiğim mektuba yansıtıldı. PKK'nın tepesi panikteydi
ve yeni bir strateji ürettiler. Önemli olan “Devlet Aklı”nın
bu zokayı yiyip yemeyeceğiydi (42).
PKK ile mücadele bu dönemde hızlandı ve önemli
mesafeler alındı. Bir yandan 'bazı çevrelerin yanlış
42
Dönmez, Yener. Sabri Ok'tan Mektup Var. Yeni Akit. 17.11.2011.
200
öngörüleri yüzünden iki yıl geciktirilen' KCK
operasyonları kararlılıkla yapılıyordu. Öte taraftan da
diplomatik adımlarla örgüt köşeye sıkıştırılıyordu.
Özellikle Kuzey Irak yönetimi ve Amerika ile yapılan
görüşmeler sonuç verdi. İlk etapta İncirlik üssüne 4
adet Predatorlar geldi. Gerçi ABD'nin İncirlik'e
yolladıkları sadece izleme-istihbarat amaçlıydı. Silahlı
modelini Türkiye'ye vermediler. Ama şunu da
hatırlatalım, ABD silahlı Predatorları bugüne kadar başka
bir ülkeyle de paylaşmadı. Ayrıca Süper Cobralar da
yoldaydı. Bununla birlikte Kandil'e yönelik hava akınları
aralıksız olarak sürüyordu. Yurtiçinde de sığınaklar bir bir
imha ediliyordu. Eylem hazırlığında yakalanan teröristler
de polisin başarısıydı. Yani ‘tam saha pres' sonuç
veriyordu. Tabii ki bu durum her şeyin güllük gülistanlık
olduğu anlamına gelmiyordu. Ama bu ülke Kürt sorununu
çözmeden önce mutlaka PKK'yı bertaraf etmek
zorundaydı. Bir başka ifadeyle kalıcı bir barışı tesis
edebilmek için öncelikle savaşmak gerekiyordu. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın grup konuşmalarında izlediği
tavizsiz politika, Ankara'nın kararlılığını yansıtma
açısından çok önemliydi. Erdoğan, KCK'nın ne olduğunu
bilmeden sahip çıkanlara sert yükleniyordu. Ama aynı
zamanda BDP'ye de rest çekiyordu. Özellikle de
Meclis'i boykot tehdidine rest çekmiş ve sonuç almıştı.
BDP'nin tek gündemi PKK idi. Bu aşamada BDP'nin
Erdoğan'ın elini rahatlatması ipleri gevşetti. BDP, hep
siyasi partiden çok örgütün uzantısı gibi davrandılar.
Depremzedelerle değil de terörist cenazeleriyle uğraştılar.
KCK'lıları kurtarmak için yargıyı tıkamaya çalışıyorlardı.
KCK'nın talimatıyla 'Meclis'ten çekilmekle' tehdit
ediyorlardı. Bu hem siyaseten hem de pratikte tutarsız bir
restti. Ayrıca çekilseler nereye gideceklerdi? Öte yandan
çekilmenin neye yarayacağı da ayrı bir soruydu. Üstelik
201
tehdit ettikleri Erdoğan 'giderseniz gidin' havasındaydı.
Bütün bu gelişmelerin yanında perde gerisinde çok önemli
bir gelişme daha var ki bundan sonraki süreç için önemli
ipuçları barındırıyor.
Malum olduğu üzere PKK'nın en büyük kozlarından
birisi Roj TV idi. Özellikle ajite edici, abartılı ve örgüt
tabanını motiveye yönelik yayınlarla bildiğimiz Roj
TV'nin kapatılması için Türkiye yıllardır mücadele
veriyordu. Bu mücadelede zaman zaman kendi
hatalarımız, zaman zaman da Avrupa ülkelerinin ikiyüzlü
politikaları nedeniyle mesafe alınamadı. Bu arada Roj TV
iki yedek kanal daha kurdu. Kopenhag'da süren kritik bir
dava vardı. Davanın seyrine bakarak Roj TV için yolun
sonu yakındı. Nitekim öylede oldu ve kanal kapatıldı.
Ancak kapanmadan önce kanalın yönetimi de davadan
umutsuz olduğu için televizyonu sessizce İsveç'e taşıdılar.
Stockholm'de 'Rohani' (aydınlık) adında bir kanal kurup
Kasım 2011’in ilk haftası itibariyle test yayınına
başladılar. 31 Ekim 2011 gecesi Newroz TV'de yeni
kanalın haberleri yayınlandı. Kayıtlara göre Roj TV'nin
eski direktörü M. Tahsili Zoonozi yeni kanalın da genel
direktörü olarak gözüküyordu. Roj TV kapandı ama
yayınlar Rohani üzerinden devam etti. Örgütün medya
cephesindeki gelişmeler bununla sınırlı değildi. Bir
yandan da Norveç'te Suriye Kürtleri'ne hitap edecek Sterk
TV isimli bir kanal daha kurdular. Kanal önce iki saat
yayın yapmaya başladı. Görünüşte "Rohani" gibi Suriye
Kürtleri'ne hitap edecekti. Danimarka'daki göstermelik
ofis dışında tüm yayınını Brüksel'den yapan Roj TV'nin
kapanmaması için BDP'nin ağır topları Danimarka'da kulis
yaptı ama pek yüz bulamadılar. Tabii son dönemde PKK
içinde Suriyeliler'in ağırlığını artırması yanında örgütün
202
Suriye Kürtleri'ne yönelik bir kanal kurması da üzerinde
durmaya değer bir durumdu (43).
Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu, KCK
operasyonlarında tutuklanan bazı KCK'lıların, istihbarat
elemanı olduğunu söyleyince dananın kuyruğu koptu. MİT
ve askeri istihbaratın KCK yapılanmasına sızdırdığı bazı
personelin KCK'da il sorumlusu düzeyine çıktığını
iddiasını dile getiren Uslu, KCK eylemlerinden en ön
sırada bulunan bu şahısların MİT mensubu olduğunu bilen
emniyetin bir süredir bu isimlere dokunamadığını ileri
sürdü. MİT'in içindeki sola yakın bir kesimin
operasyonlara direnmesinin sebebinin bu olduğunu dile
getiren Uslu, "Bu damar uzun süre KCK operasyonlarına
direndi. Hatta bazı elemanları KCK operasyonlarında
tutuklanınca Emniyet birimlerine sert çıktılar. Ben en
azından dört önemli ilde tutuklanan KCK il sorumlularının
bizzat istihbarat elemanları olduğunu biliyorum." dedi.
Terör ve güvenlik konularında çarpıcı açıklamalar yapan
Uslu, KCK operasyonları ve süreçle ilgili önemli iddiaları
dile getirdi. Uslu, 'KCK yöneticileri istihbarat elemanı'
başlığıyla kaleme aldığı yazıda, MİT ve Askeri istihbarat
içinde yer alan bir grubun, KCK operasyonlarına karşı
olduğunu dile getirdi. Yazısında KCK operasyonlarıyla
ilgili son dönemde medyaya yansıyan en kritik bilginin
Şamil Tayyar'ın paylaştığı, 'MİT'in KCK tutuklularının
salıverilmesini istediği' bilgisi olduğunu aktaran Uslu, bu
bilginin doğru ama eksik olduğunu ifade etti. MİT'in
içindeki sola yakın bir kesimin istihbaratın önemli
kesiminin KCK operasyonlarından rahatsız olduğun
aktaran Uslu yazısında, "Bu kesim medyada sola yakın
birtakım kişilere bu rahatsızlığı kurumun rahatsızlığı
olarak lanse etmiş olabilirler. Özellikle 2009 yılındaki
43
Arslan, Adem Yavuz. PKK Roj TV'yi yedekledi, Suriye Kürtleri'ne de TV
kurdu. Bugun Gazetesi 17.11.2011.
203
KCK operasyonları o kesimler ile Emniyet'i kimi illerde
karşı karşıya getirdi. Şimdilerde bazı aydınların 'Devletin
bir kesimi KCK operasyonlarına karşı' diye yaygara
koparması bundan. İstihbaratçılar içindeki o kesim bazı
aydınları maniple ederek KCK operasyonlarını cemaat
operasyonları gibi göstermeleri de şaşırtıcı değil bu
nedenle. Zira başından beri o kesim KCK operasyonundan
rahatsızdı. Rahatsızlığın nedeni KCK üzerinden PKK'ya
yeni bir kaynak yapmak istemeleriydi. Ne demek PKK'ya
KCK üzerinden kaynak yapmak? İstihbarat teşkilatlarının
doğal görevlerinden biri mücadele ettikleri örgütlere
sızmaktır. KCK yapılanması yeni bir yapılanma olarak
ortaya çıkınca istihbarat birimleri de bu alanı bir fırsat
alanı olarak görüp PKK içine sızmak için değerlendirmiş
olabilir. Buraya kadar aslında her şey normal. Peki, KCK
networkuna sızdırdığınız elemanlardan ne beklersiniz?
PKK'nın yapacağı eylemleri güvenlik birimlerine bildirip
eylemler olmadan önce önlenmesini beklersiniz değil mi?
Hayır bizde böyle olmadı olmuyor. MİT ve Askerî
İstihbarat birimlerinin KCK yapısı içindeki elemanları 'İl
Sorumlusu' seviyesine çıktılar, serhildan eylemlerinde
toplumu galeyana getirmek için yüzleri poşulu en önde
yürüyenler arasında onlar da vardı; hatta en önde gidenler
çoğu zaman onlardı. Polis de bunların kim olduğunu
biliyor ve eylemlerde bunlara dokun(a)mıyordu."
ifadelerini kullandı.
KCK yapılanmasını iller bazında bizzat yöneten ve
yönlendirenler aslında Hakan Fidan'dan önceki MİT
içindeki bir damarın ve Askeri İstihbarat elemanlarının yer
aldığını belirten Uslu, "Bu damar uzun süre KCK
operasyonlarına direndi. Hatta bazı elemanları KCK
operasyonlarında tutuklanınca Emniyet birimlerine sert
çıktılar. Ben en azından dört önemli ilde tutuklanan KCK
il sorumlularının bizzat istihbarat elemanları olduğunu
204
biliyorum. (KCK üzerinden bir kesim istihbaratçı PKK'yı
kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışırken
diğer kesim istihbaratçıların Devrimci Karargâh üzerinden
sızma/yönlendirme girişimi yapmış olabileceği
unutulmamalı) Bu noktada bir hatırlatmayı yapayım. MİTPKK görüşmesinde Afet Güneş KCK'nın başı Sabri Ok'a
'Şehirleri bomba doldurdunuz hepsini biliyoruz' derken
nereden biliyordu? Bizzat KCK networkunun illerdeki
sorumlusu kendi elemanları olduğundan biliyordu. Peki,
bunu Emniyet birimleriyle paylaşıp yakalattılar mı? Hayır.
Hatta KCK operasyonu yapan Emniyet birimlerine çok
kızdılar. Sahi KCK sanıklarının eli kelepçeli o fotoğrafını
kim sızdırdı medyaya? Neden? Sakın KCK'ya operasyon
yapıp Diyarbakır'da terör estiren, terör estirilmesine göz
yuman, istihbaratçı KCK yöneticilerini içeri alan Emniyet
müdürünü görevden aldırmak için olmasın?" ifadelerini
kullandı.
Uslu yazısına şöyle devam etti: "Yeni devlet PKK ile
mücadele ederken istihbarat birimlerinin KCK içindeki
elemanları şehir sorumlusu seviyesine gelmişti ama asıl
görevleri olan PKK'nın şehirlerde yapacağı eylemleri
bildirmek bir yana o eylemleri bizzat organize ediyordu.
Emniyet'e de aslında hem PKK ile hem de o kesim
istihbarat görevlileri ile mücadele etmek düşüyordu. Bu
noktada kendisini sol ideolojiye yakın biri olarak tanıtan
istihbaratçıların "KCK'yı, ovada PKK vesayeti" gibi
tanımlayıp KCK operasyonlarına buna rağmen karşı
çıkması ile sol-liberal aydınların "KCK operasyonlarını
devlet değil cemaat yapıyor, devlet KCK operasyonlarına
karşı" diye tempo tutmaları size de anlamlı gelmiyor mu?
KCK operasyonlarına destek veren sol-liberallerin
Başbakan'ın net açıklamalarına rağmen "Devlette bir
kesim bunu istemiyor" deyip bu tutumu ısrarlı bir
kampanyaya dönüştürmelerini siz de anlamlı buluyor
205
musunuz? MİT'in başına geldikten sonra bir süre Hakan
Fidan'da teşkilatındaki o etkili ve güçlü damarın telkiniyle
–ve Öcalan/PKK ile müzakere sürecinde– KCK'ya karşı
sert tutum alınmasına soğuk bakmış olabilir. Ancak KCK
networkunun ne olduğunu görmeye başlayıp kurumuna
hâkim olmaya başladıktan sonra işin rengi değişti. En son
MİT ve Emniyet ortak KCK raporu hazırlayarak
manzaranın fotoğrafını net ortaya koydular. Askerî
İstihbarat birimleri için aynı şeyi söylemek biraz daha zor.
Necdet Özel'in bu kesimler üzerinde etkisi var mı emin
değilim. Reşadiye saldırısından bir gün önce Ankara'dan
Tokat'a sivil bir Hyundai arabayla giden Jandarma
İstihbarat yöneticisine halen Reşadiye saldırısından önce
Tokat'ta ne arıyordun, kimlerle toplantı yaptın, diye soran
yoksa, çok şey değişmemiştir o cenahta... (Sahi o
istihbaratçı komutanın askeri olarak askerlik yapan
Nurettin Demirtaş nerede bilen var mı?) Boşuna "PKK
sadece PKK değildir" demiyorum. Bu örgütü, liderleri,
istese de tam olarak kontrol edemezler. Kimin eli kimin
cebinde belli değil. Olan gariban çocuklara oluyor. Kime
çalıştığı belli olmayan KCK liderleri, hatta milletvekilleri
olduğu sürece, onların peşine takılıp eyleme giden, dağa
çıkan çocuklar ölmeye devam edecek... Peki, ne oldu da
son on günde 14 PKK militanı ellerinde silahlarıyla
birlikte bir kurşun atamadan yakalandı? Yedi PKK
militanı bir kamyonette silahlarıyla birlikte nasıl
yakalanır? PKK mı değişti yoksa en azından MİT'teki
istihbarat anlayışı mı değişti?" (44).
Hemen bu devrede olan bitenlere Fethullah Gülen
Hocaefendi’de sessiz kalamadı. Terör örgütü,
açıklamalardaki bazı bölümleri ‘kes-yapıştır’ yöntemini
kullanarak, Gülen'in, sanki bölge insanına şiddet
44
Uslu, Emre. 'KCK yöneticileri istihbarat elemanı'. Taraf gazetesi.
17.11.2011.
206
uygulamasını istiyormuş gibi propaganda yapmaya
başladı. Oysa Hocaefendi, sohbetinde bölge insanıyla
kucaklaşmak gerektiğini anlatıyordu. Hocaefendi, bölge
insanına kulak vermek gerektiğinin altını çizdi.
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin yıllar önce
yaptığı bir tavsiyeye dikkat çekti. Bediüzzaman, 100 yıl
önce Van'da Kürtçe eğitim veren büyük bir üniversitenin
kurulmasını istemişti. Mesela Gülen’in konuşmasındaki şu
bölüm ezberleri bozacak mahiyetteydi: "Neden okullarda
Kürtçenin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurtdışındaki
okullarımızda, hatta Amerika'da bile Türkçe seçmeli ders
olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük
devlet olmanın hususiyeti budur. Bir dönem balyoz gibi
tepelerine inerek bunları sindiririz zannettik. Hâlbuki her
balyoz sadece kini ve nefreti kamçıladı. Ve bunu arkadan
gelen nesiller tevarüs etti ve bir milleti yutacak hale geldi.
Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve
öldürerek değil; akıl, firaset ve şefkatle gidilmelidir."
Hocaefendi, bölge insanına daha çok hizmet
götürülmesini istiyor ve bölge halkının dertlerine deva
olunma çabasının, yıllar önce başlaması gerektiğini
vurguluyor. Gülen açıklamasında ‘keşke o insanları
kucaklayabilecek devlet memurları gönderilebilse’
diyordu. Bazı yazarlar Gülen’in açıklamalarının PKK’yı
paniğe sevk ettiğini bu yüzden Hocaefendi aleyhinde
propaganda yapıldığını vurguladı. Kürt sorununun çözümü
Gülen Hocaefendi’nin dile getirdiği görüşlerin PKK’yı
rahatsız ettiğini söyleyen Yazar Mümtaz’er
Türköne, “PKK’nın varlığı ve geleceği Kürt sorununun
çözümüne bağlı. Hocaefendi de sorunun çözümü için çok
önemli şeyler söyledi. Sorunun çözümü için bugüne kadar
sorgulanmamış politikalar geliştirdi. Sorunun çözümü için
atılan adımlar PKK’yı gereksiz hale getireceği için
PKK yağa kalkıyor, itiraz ediyor, lâfebeliği yapıyor.
207
Hocaefendi’nin sorunun çözümü noktasındaki
mesajlarının PKK’yı paniğe sevk ettiğini
düşünüyorum. PKK kendi tabanını kemikleştirmek için
Hocaefendi’ye savaş açtığını düşünüyorum.” diye
konuştu. PKK’nın Hocaefendi’nin sözlerini çarpıtmasını
Marksist Leninizm taktiğine benzeten Türköne,
“Karşısındakinin sözlerini amacından saptırmaya
çalışıyor. Kürtlerin de artık PKK’nın silahlı vesayetini
tasfiye etmesi gerekiyor. Şuandaki karşımızdaki tablonun
tamamı PKK’ın silahlı vesayetinin yol açtığı vesayetten
ibaret. Silahın üstünlüğünün sona ermesi
gerekiyor.” ifadelerini kullandı (45).
Sabah Gazetesi Yazarı Mahmut Övür ise Gülen’in
açıklamalarının çok olumlu mesajlar içerdiğini belirtti.
Özellikle Kürtçe’nin serbestliği ile ilgili
değerlendirmelerin radikal bir çıkış olduğuna vurgu yapan
Övür, “Türkiye’deki muhalefet ya da siyasi erkler hep
karşısındakinin negatif tarafını ortaya çıkararak baktı
olaya. Burada da onu görüyorum. Hoca sağduyuya
çağırıyor. O camia açısından radikal bir çıkış yapıyor. Bu
olumlu tarafına bakmıyorlar. Oradan bir cümlesini
cımbızlayarak siyaset yapıyorlar. Ben bunu doğru
bulmuyorum. Bu halklar arasında dostlukları değil,
düşmanlığı getiren bir yaklaşım bu. Bunu her kesimde
görmek mümkün. PKK bunu en iyi yapanlardan biri.”
diye konuştu. PKK’nın kendisi dışında hiç kimsenin
çözüm üretmesine tahammül edemediğini dile getiren
Övür, “Sadece Gülen hocanın değil, diğer sivil toplum
hareketlerinin de çözüm üretmesinden rahatsız oluyor.
Bizim eski devlete benziyor. Kürt vatandaşları bu konuda
daha sağduyulu yaklaşıyor diye düşünüyorum. Çok büyük
45
Türköne, Mümtaz’er.
CHA.15.11.2012.
Gülen'den
208
PKK'yı
panikleten
sözler.
oranda sağlıklı bakan kesim var.” şeklinde konuştu (46).
PKK’nın Gülen aleyhinde yaptığı kara propagandayı
bölgenin siyasetçileri de eleştiriyor. Adalet ve Kalkınma
Partisi (AK Parti) Diyarbakır Milletvekili Mehmet Galip
Ensarioğlu, Hocaefendi’nin ‘bölge halkıyla
kucaklaşılmalı’ gibi ifadelerinin PKK’yı rahatsız etmiş
olabileceğini söyledi. Gülen hakkındaki kara
propagandanın PKK’nın yayın organlarında son dönemde
sıkça yapılmaya başlandığına dikkat çeken Ensarioğlu,
“Fethullah Gülen cemaatinin bölgedeki yapılanmasına
karşı mücadele edilmesi gerektiği, hatta savaşılması
gerektiği gibi ağır ifadeler de kullanılıyor. Kendinden
olmayana tahammül etmeyen kendine tahammül
beklemesin. Kendinden olmayana bu şekil muamele
ederse bu olmaz. Bu onların samimiyetini de sorgular hale
getirir. Her fikre her görüşe saygı göstereceğiz. Bu
kucaklaşma meselesi herhalde rahatsız ediyor onları.
Acaba bizim zeminimiz mi elimizden gidiyor? Diye kaygı
var. Bölgeye ilgi duymaları olumlu laflar etmeleri
herhalde rahatsız ediyor onları.” şeklinde konuştu (47).
Gülen aslında ne demişti. Sohbetinin soru ve cevapları
özetle şöyleydi:
Soru: 1) Milletimiz bir kere daha yürek dağlayan şehit
haberleriyle sarsıldı. Terör hadisesini ve arkasından
ülkemizde hakim olan genel havayı nasıl
değerlendiriyorsunuz?
 İnsanların pek çoğunun yitirdiği değerlerden biri
de, ızdırap duyulması gereken meseleler karşısında
ızdırapsız olmalarıdır. Yürek dağlayan hadiseler karşısında
yüreği yanmayan kimselerin problemlere çareler bulmaları
mümkün olmadığı gibi, birilerini teselliye matuf “âh u
46
47
Övür, Mahmut. 15.11.2011.
CHA. 15.11.2011.
209
vâh”ları da yalandır. İhmal, ayrı bir günah; kâmetinin çok
üstünde bir tavır sergilemek de ayrı bir yalan ve günahtır.
(01:00)
 Herkesin kendini yeterli gördüğü, her şeyin
hakkından geleceğine inandığı ve hayatını ona göre
planladığı bir dünyada siz en doğruları bile kimseye
duyuramaz ve o zihniyetteki vazifelilere, sorumlulara
hiçbir şey kabul ettiremezsiniz. Bu da önemli bir
handikaptır; çok ciddi stratejiler ve çareler üretsek de
maalesef bugün kimse dinlemez. Hatta -artık mümkün
değil, o peygamberlere nasip olmuştur ama- vahiy ve
ilhama müstenid bir kısım mesajlar getirseniz, onu bile
dinletemezsiniz. (04:11)
 Çoklarının dediği gibi, mensup olduğumuz
Birleşmiş Milletler ve NATO içinde önemli güce, kuvvete
ve mekanize birliklere sahip sayılı devletlerden biriyiz. Bir
espriye bağlı ifade edersek, o güç, kuvvet ve mekanize
birliklerin neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, 27
Mayıs ihtilaline bakabilirsiniz. O güç, gelip kendi
milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon insanı teslim
almıştır. Daha sonra da her on senede bir binlerce insanı
ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır. Şimdi, sen
orada kuvvetini sonuna kadar kullanmışsın, sokağa
hükmetmişsin; fakat, ayıptır bu, ârdır, otuz senedir
dağdaki bir avuç şakînin hakkından gelemiyorsun. (05:48)
 Böyle bir dönemde, senelerin ihmalinden dolayı
bir kısım müesseseleri tenkid manasına gelecek sözler
sarfetmek ve onları suçlamak doğru değil. Ne var ki, bu
mübarek vatanın parçalanması tehlikesi karşısında,
Gandi’nin Hindistan hakkındaki sözlerini hatırlıyorum ve
gözlerim doluyor. Hindistan’ın bölündüğü, Pakistan’ın
ayrıldığı günlerde Gandi, Muhammed Ali Cinnah’a der ki;
“Beni testere ile ortadan biç, ikiye böl; fakat, Hindistan’ı
bölme!” İşte, o ölçüde bir ızdırap olmayınca, gerekli
210
stratejiler üretilemez ve o gâilenin hakkından gelinemez.
(08:42)
 Ümitsizliğe kapılmamalı; ama bugüne kadar ihmal
edilmiş tedbirler var: Keşke, o bölgeye gönderilen
muallimler, bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi
fedakârlıklarla hicret eden gönüllüler gibi, dönmemek,
orada ölmek ve oraya gömülmek üzere gitselerdi. Keşke o
halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati
mülahazasıyla onları doğru okuyan ve ona göre
muamelede bulunan vaizler gönderebilseydik. Keşke her
köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru,
pratisyen hekim gönderebilseydik de okullardaki sağlık
derslerini onlar verseler; hem mesleklerini icra etme
yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin
içine girseler ve kendilerini ifade etselerdi. Keşke halkı
öyle kucaklayabilecek adliyeden insanlar ve mülkiye
memurları gönderebilseydik. Keşke evleri teker teker
gezip toplumun dertlerini dinleyen ve güvenin teminatı
olan emniyet memurları gönderebilseydik. Böylece
başkalarının halkı idlal etmesine fırsat vermeyecek şekilde
bütün sızma kanallarını kapatsaydık. Otuz sene değil, on
sene evvel bile ülkeyi idare edenlerin aklı bu işe erseydi ve
bunlar bugüne kadar gerektiği ölçüde yapılabilseydi,
bugün o problemler kökünden kurutulamasa da en aza
indirilmiş olacaktı. (10:20)
 İnsan öldürerek bir yere varmak ve bir hedefe
ulaşmak hiçbir peygamberin, hiçbir Hak dostunun
defterinde yoktur. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve
sellem) on üç sene Mekke-yi Mükerreme’de presleniyor
gibi bir baskı altında yaşamış ama bir karıncaya bile
ayağını basmamıştır; o mütemerrid, o mütegallip, o
mütehakkim insanlara karşı her zaman insanca
davranmıştır. İşte, bu ruhun o insanlara anlatılması
lazımdır ki dağa çıkmanın önü kesilebilsin. Evet, kim
211
yaparsa yapsın, insan öldürerek ve kan dökerek bir hedefe
varmaya çalışmaya ancak vahşet denir, cinayet denir,
zulüm denir ve bunlarla da insanlık adına hiçbir hayır elde
edilemez. (15:45)
 Bediüzzaman Hazretleri o bölgenin insanıdır. Bir
dönemde Ermeni Taşnaksiyonu’na karşı talebelerini
arkasına alıp gönüllü savaşan, Rus işgaline karşı alay
komutanı olarak mücahede eden, bacağı kırılan, esir
düşen, Kosturma’da hapis kalan ve harikulade bir şekilde
oradan kaçıp Türkiye’ye dönen, İstiklal Mücadelesi’ni
destekleyen, kendisine meclise girme yolu açılan, fakat
siyasetle hizmet edemeyeceğine inanınca Erek Dağı’nda
inzivaya çekilen Üstad Hazretleri, çeşitli bahanelerle
senelerce zulüm görmüştür. “Seksen küsur senelik
hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün
ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut
memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa,
görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi
muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket
sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca
ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü
hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin
defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni
men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında
çürümüş gitmişti.” diyecek kadar acı ve ızdırap
yudumlamıştır. Fakat, kat’iyen olumsuz bir tavır
sergilememiş ve milletin huzurunu kaçıracak hiçbir
harekete izin vermemiştir. (17:12)
 Ben O’nun çırağı, kapıkulu, kölesi sayılmam ama
ben de onca senedir burada kendi vatanımdan cüdâyım.
Mevcudiyetim oradaki genel ahenge zarar verir diye
burada gönüllü duruyorum. Peki siz neden o canavarlığa
tevessül ediyorsunuz?!. Öyle bir hak aramanın misali
yoktur geçmişte. Ne peygamberlerin nurânî hayatında, ne
212
bir kısım toplum liderlerinin, Zerdüştlerin, Hermeslerin,
Budaların, Brahmanların hayatında yoktur öyle bir şey. O
ancak şeytan çizgisinde olabilecek bir şeydir. (19:49)
 Bizim en büyük problemimiz, bizi birbirimize
bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik
olan dini değerlendiremeyişimiz olmuştur. (21:13)
 Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında
Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite
kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz,
Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek
hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir.
Neden okullarda Kürtçe’nin de öğretilmesine fırsat
verilmedi? Yurtdışındaki okullarımızda, hatta Amerika’da
bile Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna
mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur.
(21:35)
 Bediüzzaman Hazretleri, maruz kaldığı zulümlere
rağmen hiç kimseyi zerre kadar incitmemiş, “intikamımı
alın” dememiş; hatta kendisine o teklifte bulunanlara şöyle
cevap vermiştir: “Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in
bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok
şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç
çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi
kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç,
haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz.”
İşte bu sâlim düşünce herkese mal edilmeliydi ama
maalesef bu hususta muvaffak olunamadı. (24:30)
 Bugüne kadar pek çok fırsat kaçırılmıştır ama bu
her şey bitmiş demek değildir. Belki bir kısım
mütemerridleri kuvvetle sindirme ve baskı altına alma da
düşünülebilir; fakat, esas o toplumun ruhuna girme yolları
açılmalı, kardeşlik ruhu yeniden canlandırılmalı, vifak ve
ittifak stratejileri oluşturulmalı ve onlarla tevfik-i ilahiye
davetiyede bulunulmalıdır. (27:14)
213
Soru: 2) Çeyrek asırdır tekrar edip duran terör
hadiseleri ve herbiri arkasından yapılan benzer
açıklamalar milletimizde bir güven bunalımı da hasıl etti
ve bazı kimseleri provokasyonlara açık hale getirdi. Bu
zaviyeden, sağduyu çağrıları nasıl anlaşılmalı ve hem
teröre hem de görevini hakkıyla yapmayan sorumlulara
karşı tepkiler hangi suretle seslendirilmelidir? (29:30)
 Türkiye’nin, uluslararası arenada denge unsuru
olan ve bölgede gözünün içine baktıran büyük bir devlet
olmasını istemeyen hasımların varlığı görmezlikten
gelinmemelidir. Böyle bir hasımlık önceden bir kısım
müstemlekeci Avrupa ülkelerine mahsustu. Günümüzde,
çevremizde ve Ortadoğuda bölünmüş, parçalanmış, kendi
felsefelerine bağlı sistemlerini kurmuş devletler de sizin
büyümenizi çekemiyorlar. O dağın şu anda kimler
tarafından desteklendiğini bilmiyoruz. Yoksa, nereden
alacaklar onca silahı.. nereden bulacaklar onca imkanı..
dağ doğurmuyor ki onları... Mutlaka birileri onlara yardım
ediyor sizi dize getirmek ve pazarlığa çekmek için. Böyle
çepeçevre kuşatılma karşısında bulunan bir millet çok
tedbirli ve temkinli hareket etmelidir. (30:00)
 Dünden bugüne şer güçler, bir tarafta bazılarını
tahrik edip sokaklara salarken beri tarafta da onlara karşı
çıkarılabilecek başkalarını kışkırtmış, diğerlerine
saldırtmış ve insanları karşı karşıya getirip vuruşturmuş;
böylece kendi menfaatlerini elde etmeye çalışmışlardır.
Nitekim, 27 Mayıs öncesinden başlayıp 80 darbesi ve
hatta sonrasına kadar devam eden benzer
provokasyonlarda aynı eller, insanları sağ sol gibi
sınıflarla ikiye bölmüş, onların damarlarına basmış ve
vatan evladını birbirine kırdırtmış; sonra da akan kanın
üzerine kendi saltanatlarını kurmaya çalışmışlardır. İçinde
bulunduğumuz şartlarda da aynı senaryoların sahneye
konması, bir Kürt-Türk çatışması çıkarılması ve hatta
214
sonunda meselenin Birleşmiş Milletler’in hakemliğine
kadar vardırılması muhtemeldir. (32:48)
 Her köşesi, rengi, deseni, çeşidi ve şivesiyle
ülkemizi ve insanımızı seven herkesin çok dikkatli ve
temkinli olması, kışkırtmalara gelmemesi ve hele
“mukabele-i bilmisil” kaide-i zalimânesine girmemesi
lazımdır. Bağırıp çağırmalarla, “Şehitler ölmez, vatan
bölünmez” sloganlarıyla problem çözülmez. O fitne ve
fesadın önüne geçilmesini isteyenler, tenkit ve tekliflerini
başkalarına yol göstermek üzere, yetkililere verecekleri
sağlam metinler halindeki raporlarla ve bildirilerle
masumca ifade edebilirler. (37:11)
 Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak
ve öldürerek değil, akıl, firaset ve şefkatle gidilmelidir. Az
önce işaret ettiğim “hakkı, kötek olanlar” istisna edilirse, o
toplumun yüzde doksan beşi şefkatle ve re’fetle
kucaklanmalı, onlara karşı mülayemetle hareket
edilmelidir. (40:03)
 Herkes bu meselenin halli için duanın gücüne de
sığınmalı; her fırsatta gönüllerini Yüce Dergâh’a açıp
“Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak
ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat
buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah
ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat
buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen
kimseler varsa, onların da altlarını üstlerine getir,
birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini
bitir.” diye niyaz etmelidir. (40:32) (48).
Fethullah Gülen Hocaefendi, 2009 yılı başında
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a özel bir mektup
gönderdi. Henüz medyaya sızmamış bu mektupda, ilk defa
Gülen 150 bürokrat ismi vererek Erdoğan’dan Kürt
48
Gülen, Fethullah. ‘Terör ve Izdırap’. 15.11.2011.
215
sorunun çözümünde yardım ricasında bulundu. İsimleri
verilen dindar bürokratların ülkemizin doğusunda kritik
görevlere getirilmesi halinde PKK sorununın ortadan
kalkayacağını vurguluyordu.
Ancak Erdoğan, Gülen’in verdiği tavsiyeye kulak
tıkadı ve tam tersini yaptı. MİT’e emir vererek PKK’nın
değil Gülen Hareketinin izleenmesi ve terörist listesine
alınmasını talep etti. Gülen sempatizanı 4800 kişinin
fişlenmesi süreci böyle başladı. Erdoğan, Kürt sorununda
PKK’yı teek muhatap kabul edilerek af edilmesi imkansız
bir süreci barış süreci adı ile başlattı. Sonunda ülkenin
bölünmesine gidileceği açık olan bu süreci Gülen
durduramadı ama ‘Serhildan’ adlı sivil Kürt halkı
ayaklanmasını engellemeyi başardı. 40 Türk polisinin
paralel bahanesiyle tasfiye, görev değişikliği ile pasifize
edilmesi dış güçlerin Büyük Kürdüstan projesinin önemli
bir ayağını oluşturuyor. Bu oyunu gören Hakkari, Bingöl
Emniyet müdürleri istifalarını hemen sundular.
216
Sekizinci Bölüm
PKK'yı ancak Kürt aydınları bitirebilir
Kürt aydınları Kemal Burkay, İbrahim Güçlü ve
Orhan Miroğlu, 2011 ve 2012’de çarpıcı açıklamalar
yaparak PKK’nın Kürtleri tek başına temsil etme yetkisini
elinden almaya çalıştılar. Gülen ile aynı görüşte idiler.
Orhan Miroğlu Bir açıklamasında: “Kürtlerin silahlı
mücadelesi meşru değildir. Geçmişte de devletin baskıcı
politikalarını eleştiriyordum. Şimdi bu geride kaldı.
Kürtlerle savaşmak isteyen bir devlet yok. Kürtlerin
haklarını silah ile bastırmak isteyen devlet de
yok. PKK’nın silahlı stratejisi hem Kürtlere hem de
Türklere zarar veriyor. Bugün PKK’nın dışında aydınları
hedef alacak marjinal bir yapı, çete, Ergenokvari
örgütlenme kalmadı. Adam öldürme Türkiye’de bir tek
grubun tekelindedir. O da PKK’dır. Dağa insan kaçırmak,
polisin arkasına yaklaşıp kafasına sıkmak, imam infaz
etmek, köylüleri öldürmek bir tek PKK’ da var” dedi. 28
Şubat sürecinin tartışıldığını ancak kritik bir konunun
gündemden kaçırıldığını ifade eden Miroğlu, “28 Şubat
süreci gündemde ama PKK hiç konuşulmuyor. O döneme
ilişkin Öcalan’ın “Tansu Çiller’i bize öldürme teklifi
yapıldı” şeklinde sözleri var. Neden kimse bunu
sorgulamıyor? 28 Şubat gündemde iken Öcalan’a kimlerin
217
Çiller’i öldürme teklifi yaptığı sorulmuyor. Bu atlanacak
bir konu değil” diye konuştu. Yapımcılığını ve
Sunuculuğunu Gazeteci- Yazar Aslan Değirmenci’nin
Kanal 5’te yaptığı haber programı ‘Son Gündem’ e konuk
olan Kürt Yazar Orhan Miroğlu, PKK ve medya’yı sert
sözlerle eleştirdi, Suriye, İran ve PYD ilişkisini ortaya
koyan açıklamalarda bulundu. Orhan Miroğlu, “Kürtlerin
silahlı mücadelesi meşru değildir. Geçmişte de devletin
baskıcı politikalarını eleştiriyordum. Şimdi bu geride
kaldı. Kürtlerle savaşmak isteyen bir devlet yok. Kürtlerin
haklarını silah ile bastırmak isteyen devlet de
yok. PKK’nın silahlı stratejisi hem Kürtlere hem de
Türklere zarar veriyor” dedi. “Medya, özellikle de bazı
liberal yazarlar PKK’ya tolerans tanıyor” diyen Miroğlu,
“Ve PKK bundan çok iyi yararlanıyor. Şemdinli de
yaşananları farklı yansıtmak PKK’ya hizmet
etmektir. Liberal yazarlar son süreçte hatta Suriye’de
PYD dışındaki hiçbir Kürt yapıyı görmeyerek PKK
propagandası bile yapıyor. Gerçekleri görmezden
geliyorlar. 15-16 Kürt partisi yok sayılıyor. Özgür Suriye
ordusunda bulunan Kürtler bile hedef alınıyor” diye
konuştu. Medya’ya yönelik eleştirilerini sert ifadelerle dile
getiren Miroğlu, “Bunlara itiraz ettiğimizde
andınçlandıklarını iddia ediyorlar. Oysa biz bunları dile
getirdiğimizde andınçlanıyoruz. Hem de PKK’ya
andıçlatıyorlar. Hem hedef yapıyor hem de baskı
uyguluyorlar. Kuzey Irak’ta, Suriye’de muhalif Kürtlerin
başına gelenler ortada. Bugün PKK’nın dışında aydınları
hedef alacak marjinal bir yapı, çete, Ergenokvari
örgütlenme kalmadı. Adam öldürme Türkiye’de bir tek
grubun tekelindedir. O da PKK’dır. Dağa insan kaçırmak,
polisin arkasına yaklaşıp kafasına sıkmak, imam infaz
etmek, köylüleri öldürmek bir tek PKK’ da var. Ama
böyle bir durumda bizlerin medya tarafından hedef
218
alınması sorgulanmalıdır. Aynı kalemler, akademisyenler
bazı programlarda, panellerde elinde silah olanları
eleştiremedi. Panellerde şiddet politikalarına hiç
değinilmedi. PKK’nın strateji gündeme getirilmedi. Aynı
şekilde askerlerin benimsemediğimiz politikalarını yerden
yere vuranlar Kürt silahlı örgütünü vesayetini neden
konuşmuyorlar. Ne yani bizimde mi Kandile çıkmamız
gerekiyor?” diye sordu. Milat Gazetesi Ankara Temsilcisi
Aslan Değirmenci’nin sorularını cevaplandıran Miroğlu,
“Şuanda liberaller ve ulusalcılar ile PKK’nın çıkarları
örtüşüyor. Bunların umudu PKK… AK Parti’ye muhalif
bütün kesimlerin umudu şiddet olayları oldu. Şiddet
olayları ile hükümetin sarsılmasını bekliyorlar. AK
Parti’yi yenememenin nefreti bu. Psikolojik harbe
liberaller ve ulusalcılar destek veriyor. Oysa 90’lı yıllarda
insanlar sokaklarda infaz ediliyordu. Tüm hakları
ellerinden çalınıyordu. Bugün böyle bir durum yok. Bu
gündeme getirilmiyor. Uzman olduğu iddia edilenler
PKK’nın öldürdüklerini gündeme bile getirip,
sorgulamıyorlar. Kandil’in politikalarını eleştiren bir tek
yazılarına rastlamıyoruz. Uludere konusu evet önemlidir.
Bu konuda tepkilerimi dile getirdim. Uludere
sorgulanmalı. Ama Uludere konusunu gündeme getiren
bazıları neden Gaziantep bombalı saldırısında aynı tepkiyi
göstermiyor? Bu çelişkiyi yakalamak gerekiyor.
Uludere’de koyduğumuz tepkiyi Gaziantep’de de
göstermeliyiz” şeklinde konuştu. Bazı çevrelerin ise
muhalif Kürtleri “devletin Kürdü” olarak tanımladıklarını
hatırlatan Miroğlu, “Kim devletin kürdü kim değil aslında
belli. Geçmişte bazı karakolların basılmasına, facialara,
katliamlara baktığımız zaman işbirlikleri görebiliriz.
Türkiye henüz konuşmadı. Demokratikleşme süreci
umarım Fırat’ın ötesindeki sayfanın açılmasına da sebep
olurda Türkiye bunları konuşmaya fırsat bulur. Köylerin
219
yakılması, boşaltılması, faili meçhul cinayetler üç-beş
kişinin işi değil. Bir derin ilişki sonucunda bunlar
gerçekleşti. İnsanlığa karşı işlenen suçlar var. Bu suçların
bir ayağında da İstanbul burjuvazisinin temsilcileri, medya
var. 28 Şubat süreci gündemde ama PKK hiç
konuşulmuyor. O dönemle ilişkin Öcalan’ın “Tansu
Çiller’i bize öldürme teklifi yapıldı” şeklinde sözleri var.
Neden kimse bunu sorgulamıyor? 28 Şubat gündemde
iken Öcalan’a kimlerin Çiller’i öldürme teklifi yaptığı
sorulmuyor. Bu atlanacak bir konu değil” dedi.
Suriye krizine ilişkin de önemli değerlendirmelerde
bulunan Miroğlu sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Suriye ile
PKK ciddi bir ilişki içinde… Aynı şekilde İran ile PKK
yakınlaşması da ortada. Sadece Suriye’de değil İran’da da
PKK kampları mevcut. PKK’ya bölgede bir manevra alanı
sağlandı. Suriye devriminin başlamasıyla birlikte İran’ın
PKK politikası değişti. İran, Suriye ve PKK ayakta
durmanın yolunun bir birine verecekleri desteğe bağlıyor.
PYD, PKK ve Esed ordusu beraber yaşıyorlar. Etnik ve
mezhepsel çatışma çıkartarak ayakta durmaya çalışıyorlar.
Temel hedefte Türkiye’yi plan dâhilinde sıcak çatışmaya
çekerek süreci derinleştirip, zaman kazanmak… Bir
Vietnam beklentileri var. Ama şu bir gerçek bu son bir
çırpınış. Tutmaz. Diktatörün 30- 40 bin kişinin öldürmesi
sokağa dökülerek ‘savaş istemiyoruz’ diyenleri
etkilemiyor. Esed’i destekleyen eylemler yapılıyor. Aynı
gruplar şimdi savaş karşıtı sahte bir kimlikle karşımıza
çıkıyorlar. Ama onların da etkileri tükenmek üzere…” (49).
‘Vur kendini dağlara’ başlıklı yazısının Taraf
gazetesinde sansürlenerek yayınlanmaması üzerine gazete
49
Miroğlu, Orhan. Öcalan’a derin talimatı kim verdi? Kanal 5. 7 Ekim
2012.
220
ile yollarını ayıran Orhan Miroğlu’nun bu makalesini
Rotahaber yayınladı.
Miroğlu, Taraf gazetesine gönderdiği, ‘Vur kendini
dağlara’ adlı son yazısının gazetede yer almadığını
belirtmiş, “Taraf’ın benim için miadı doldu” demişti.
Yaşanan bu gelişmenin ardından Miroğlu’nun sansürlenen
yazısı büyük merak uyandırmıştı. İşte Orhan Miroğlu’nun
3 bölüm halinde yayınlamayı düşündüğü yazısının Taraf’a
gönderdiği ve sansürlenen ilk bölümü ve yayınlanmayan
2. bölümü…
VUR KENDİNİ DAĞLARA!
VUR KENDİNİ MAXMUR’A!
Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü bence artık
realitelerden iyice koptu,derin bir ulusal huşu içinde
yaşıyoruz, yas bitmiyor, acılar tükenmiyor, nereye baksan
sıra sıra tabutlar, ağıt yakan kadınlar var.
Bu tablo içerisinde Türkler bana biraz daha makul
görünüyor.
Kürtler ise suskunluk,endişe ve psikolojik harp
arasında bir araftalar.
Düz ovada siyaset yapmak onları bunaltıyor artık.
Onlar da kendilerini dağlara vuruyorlar, ellerindeki
muazzam siyasi imkanlara değil, dağdakilerin ellerinde
tutuğu silaha ve psikolojik harbe güveniyorlar.
Bir yanda devlet, bir yanda PKK.
İlki yavaş yavaş hakikate yaklaşırken, diğeri yani
PKK geleceğini psikolojik harbe bağlamış görünüyor.
Devletin geçmişte yürüttüğü psikolojik harp
metotlarından uzaklaşıp, gerçeğe dönmesi kolay olmadı.
Türkiye neredeyse 2000’li yıllara kadar, sanki sanal
bir mücadelenin içindeymiş gibi, sanki 20 yıl ülkenin belli
221
bir bölgesinde adeta iç savaşı andıran bir çatışma yokmuş
gibi gösterildi.
Oysa o tarihe kadar çatışma sadece dağlarda değil,
şehirlerde de sürmüş, sivillere karşı binlerce faili meçhul
cinayet işlenmiş, köyler boşaltılmış, Türkiye’nin
tarihindeki en büyük iç göç hareketi meydana gelmiş ve
resmi açıklamalara göre 28 bini PKK’li olmak üzere 35
bin insan hayatını kaybetmişti.
Bu iç çatışma manzarası, ‘düşük yoğunluklu savaş
olarak’ tanımlandı.
Nihayet 1999 yılında Öcalan yakalanıp Türkiye’ye
getirildiğinde, artık ortada üstü örtülecek bir şey
kalmamıştı.
PKK liderinin, mahkemeye sunduğu ve gerek yazılı,
gerekse sözlü olarak yaptığı savunmalar aslında bütün
gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
Öcalan artık İmralı’daydı, ama aynı yıl yapılan yerel
seçimlerde HADEP büyük bir başarı sağlamış ve
aralarında Diyarbakır’ın da olduğu beş büyük şehrin
belediye başkanlığını kazanmıştı.
1999 Türkler’in ve Kürtler’in, Kürt sorununda
gerçeklerle yüzleşmeye başladığı yıl olarak görülebilir.
Türkiye bu yıl itibariyle mücadele ettiği bu örgütün
artık siyasallaşmış bir örgüt, dağdaki birkaç militandan
ibaret bir örgüt olmadığını anlamıştı.
Ama PKK’de savaşın miadının dolduğunu bizzat
Öcalan’ın ifadeleri ve açıklamalarıyla kabul etmiş
görünüyordu. Mücadele artık silahsız ve hak temelli bir
mücadele olarak sürebilirdi.
Bu tarihe gelinceye kadar, siyaset kurumu, alanı
tamamen askerlere terk etmiş ve siyasetin gerçeği halktan
222
gizleyen psikolojik harp metotlarının gönüllü savunucusu
olmaktan başka bir işlevi kalmamıştı.
Sivil-asker ilişkileri o yıllardan başlayarak, son on
yılda büyük bir değişim geçirdi.
Türkiye kendi Kürt sorununda ve bu sorunun bir
parçası haline gelen, iç içe geçen PKK’yle mücadele
stratejisinde artık psikolojik harbi esas alan bir yerde
durmuyor.
Tabular bir bir yıkıldı ve bu ülke Oslo gibi bir süreci
yaşadı.
İzlenen politika geçmişte PKK’yi askeri ve siyasi
manada yok edeceğine inananların hayata geçirdiği
politikalardı, ama sonuç vermedi.
Şimdi artık PKK’yi yok etmekten bahseden kimse
kalmadı. Ya da böyle birileri kaldıysa da, onlar süreci
belirleyen bir konumda değiller artık.
Devlet bir yandan PKK’yle mücadele ederken bir
yandan da demokratik reformların devam etmesini yeni bir
anayasa yapılmasını ve siyasi partilerin bu konuda
uzlaşmasını istiyor.
Hükümet Kürt sorununda hakikatleri gizleyen bir
konumdan, bu hakikatleri milliyetçi hezeyanlara
kapılmadan, etnik hınç ve öfke barındıracak söylemlerden
önemli oranda kaçınarak kamuoyuyla paylaşmayı
benimseyen bir konuma geçti.
O kadar ki, Antep’te aralarında dört de çocuğun
bulunduğu ve 9 kişinin hayatını kaybettiği saldırıdan sonra
bile, Başbakan Erdoğan, kapılarını çözüm için çalacak
herkese açık tuttuklarını ifade etti. Geçmişte yaşanan
saldırılar karşısında da tutumu farklı değildi.
223
Şehit cenazelerinin kaldırıldığı günlerde
dahi, PKK’nin silahı bırakması halinde her şeyi
konuşabileceklerini açıklamıştı.
Dolayısıyla, ortalığı kızıştırmak için ortaya atılan ve
özellikle BDP çevrelerinin dillendirdiği ‘bu hükümet SriLanka modelini esas aldı, dağdaki Kürt gençlerini imha
edecek ‘ yollu propagandanın kısa sürede, PKK’nin
yürüttüğü ‘psikolojik harpten’ başka bir şey olmadığı
ortaya çıktı.
PKK, Şemdinli baskınlarından sonra ‘psikolojik
harbe’ dört elle sarılmış bulunuyor.
Devleti de psikolojik harp günlerine geri dönmeye
zorluyor.
PKK’nin psikolojik harbini siyaset alanına ve
kamuoyuna da, maalesef BDP’ li liderler ve şiddet
meselesine, bugün artık hiçbir geçerliliği kalmamış,
mağduriyet teorileriyle yaklaşan ve PKK’nin devrimci
savaş stratejisine başından beri tolerans gösterenler
taşıyor.
Peki, bu manzara içinde BDP’nin dağdakilerle
buluşmasını nasıl yorumlamak gerekir?
Perşembeye devam edelim.
Orda bir kamp var uzakta, gitmesek de görmesek de o
kamp bizim kampımızdır ve adı Maxmur’dur!
CHP, ziyaret etmek isteyip giremediği Hatay’daki
kampı ziyaret edecek olan Meclis-İHK’na üye
vermeyecek.
Gerekçe de, CHP’nin kampta saklandığına inandığı
birtakım silahların ve delillerin ortadan kaldırılması!
Ne diyelim, sağlık olsun! Ama ben CHP’lilere yine bu
ülkenin en yakıcı sorunu olan Kürt sorunu nedeniyle
oluşmuş bir kampı ziyaret etmelerini öneriyorum. İnanın
224
bu daha faydalı olur hatta artık yazılması yılan hikayesine
dönen Kürt Raporu’na da katkı sağlar. Apaydın kampı
bugün var, yarın olmayacak. Ama Maxmur yirmi yıldır
var. Kampta yaşayanların tümü bu ülkenin vatandaşı. Vize
yok, kampa girmek, geceyi orada geçirmek serbest.
Diyarbakır CHP il Başkanlığına seçilen değerli politikacı
ve sevgili dostum Haşim Özkoyuncu’ya program
hazırlaması için bir telefon yeterli.
Hadi CHP, vur kendini Maxmur’a ve Kürt sorunuyla
yüzleş!
MİROĞLU’NUN 2. BÖLÜMÜ
DAĞA VE BAYRAĞA DAİR..
Borsada değeri giderek artan hisse senedi gibi dağ
mistifikasyonu sanki her geçen gün daha bir değer
kazanıyor.
Gece PKK’liler dağlara bayrak asıyor, gündüz olunca
bu sefer de askerler aynı bölgeye kocaman bayrakları
götürüp dikiyor.
PKK, son zamanlarda Şemdinli üzerinden ilginç bir
pskolojik harp uyguluyor, ve BDP bu psikolojik harbin
tam ortasında yer alıyor.
Siyasi temsil bakımından Meclisin dördüncü büyük
partisi olan bir partinin, umudunu ve geleceğini PKK’nin
önüne koyduğu psikolojik harbe bağlaması, başta bu
partiye oy veren Kürt seçmenler olmak üzere, bütün
Türkiye için bir kayıptır.
Sayın Demirtaş Şemdinli hadiselerinden sonra ortaya
bir iddia attı.
Buna göre hükümet gerçeği halktan gizliyor çünkü
Şemdinli kırsalı ve 400 kilometrekarelik bir alana yayılan
bir toprak parçasını, devlet değil artık PKK kontrol ediyor.
225
Hem de 700 kişiyle..
Bence ortada PKK’nin ve onun isteği üzerine de
BDP’nin realitelerden koptuğu bir durum söz konusudur
Keşke PKK daha fazla geç kalmadan gerçeğe
uyanabilse..
Bunun olabilmesini en çok arzu edenlerdenim.
Ama nafile bir temenni ve nafile bir arzu bu; öyle
görülüyor ki, Türkiye’nin siyasi zemini, ve bu zeminin
giderek demokrasi yönünde güçlenecek olması hiçbir
şekilde PKK’yi tatmin etmeyecek ve PKK, demokrasi
güçlendikçe silahın ve şiddetin önde olduğu psikolojik
harp yöntemlerine dört elle sarılmaya devam edecek.
Bir hayli hazin ve bir o kadar da ironik bir durumla
karşı karşıyayız.
Çünkü devletin PKK’ye karşı mücadelede psikolojik
harbi terk ettiği ve hakikate dönmeye başladığı bir
dönemde, PKK filmi tekrar başa sarıyor ve ‘kurtarılmış
bölge’ hayalleriyle hem kendini hem Kürt siyasetini, hem
de kendisine inananları reel siyasi bir zeminde değil,
sadece ulusal hissiyattan, dahası etnik hınç ve öfkeden
beslenen psikolojik bir zeminde tutmaya çalışıyor.
Devletin Kürt sorununda tamamen güvenlik eksenli
bir politikayı cumhuriyetten bu yana sürdürüyor olmasının
maliyetini nasıl ki bu halk ödediyse, PKK’nin ‘savaş
stratejisinin’ maliyetini de bugün, hiç kuşku yok ki 15-16
yaşlarında savaşa sürülen Kürt gençleri ve halkın kendisi
ödüyor.
Demirtaş, ‘Şemdinli’yi PKK ele geçirdi, PKK başka
toprakları ele geçirmeden gelin onunla anlaşın’ demeye
gelen çağrılar yaptı.
Yani, Türkiye cumhuriyeti tarihinde bir ilkin
gerçekleşmiş olduğunu ve ‘devletin egemenliği altında
226
bulunan topraklardan bir kısmının devletin
egemenliğinden çıktığını’ açıkladı.
Açıkçası ‘devrimci savaş stratejisinin’ sonuç verdiğini
ilan etti.
Sanki kimsenin farkında olmadığı bir gerçeğe
dikkatlerimizi çeker gibi yaptı, ama yaptığı şey psikolojik
harpten başka bir şey değildi. Çünkü o da böyle bir
durumun söz konusu olmadığını biliyordu, nitekim daha
sonra bir araya geldiği medya mensuplarına
söylediklerinin yanlış anlaşıldığını ifade etti.( Ezgi
Başaran, Radikal2 Eylül.)
Sayın Demirtaş’ın açıklamasını baştan sona okudum.
Eğer ben de bu açıklamadan psikolojik harp sezmiş ve bu
yazı bana iki yazı yazdırmışsa, sıradan vatandaşı artık
varın siz düşünün.
PKK uzun zamandır bu psikolojik harbi, BDP ve
gönüllü medya üzerinden sürdürüyor.
Önce CHP Milletvekili Hüseyin Aygün kaçırılıyor,
ardından, BDP’nin öncülüğünde PKK’lilerle bir mizansen
buluşma gerçekleşiyor.
Sonra internete gece karanlığında dağların tepesine
bayrak asmaya çalışan bir PKK’ linin görüntüleri
düşüyor..
Devlet de geçmişte o bölgede dağa taşa ‘Ne mutlu
Türküm diyene’ vecizesini bembeyaz taşlarla veya kireçle
yazdırır, Ertürk Yöndemlere ‘Anadolu’dan Görünüm’
programları yaptırır, Türkçe bile bilmeyen Kürt ağalarını
TRT’ye çıkartarak, psikolojik üstünlük sağlamaya
çalışırdı.
Bugün artık, böyle şeylere itibar etmeyen ve
geçmişten ders çıkaran bir devlet ve hükümet var.
Psikolojik harbi devlet terk etti, şimdi PKK sürdürüyor.
Psikolojik harp senaryosunun buraya kadar olan kısmını
227
anlamak zor değil ve ben bunu anlayabilecek
durumdayım. Anlamadığım şey Taraf gazetesinin bu
psikolojik harbe bir takım haberlerle
ve manşetlerle katkıda bulunmasıdır.
Felaketi haber verir gibi atılan ve Suriye’de, ‘ikinci
Kürt devletinin kurulduğunu ‘ispatlayan’ manşetlerden
sonra, Şemdinli için atılan manşetler barışa ve
yumuşamaya değil, PKK’nin psikolojik harbine hizmet
ediyor.
Psikolojik harbin her türlüsü çok kötüdür ve hiçbir
şekilde meşru değildir.
Bir ülkenin, bir halkın hakikatten kopuşu, psikolojik
harbe inanmakla ve ona başvuranların haklı olduğunu
kabul etmekle başlar.
Kürtler ve Türkler otuz yıl boyunca devletin
psikolojik harbine yenik düştü.
Şimdi PKK’nin psikolojik harbiyle karşı karşıyayız.
Daha birincisinin yol açtığı vahamet ve acı bitmeden,
Türkiye bir psikolojik harbe ikinci kez yenilmemelidir.
Ve kendi kişisel hikayesi, Kürtlerin haklı davasına
yazılmış bir yazarın, Kürtlerin psikolojik harbini yazmak
zorunda kalması gerçekten de çok trajiktir ve üzücüdür.
Bu durumda galiba o yazarın, ‘ulusal saflarla’ onun
arasında akıp giden bir nehrin korunaklı tarafına doğru
iyice geri çekilmesi ve aynı nehrin öbür yakasından
atılacak taşlardan kendini iyice koruması gerekecektir (50).
Derin devlet ile AK Parti’nin 2011’den itibaren
anlaşmasından sonra güvenlik kuvvetlerine, giderek
sivillere ve kendi militanlarına yönelik şiddeti
tırmandırması karşısında, hükümette ve hükümete kayıtsız
50
Miroğlu, Orhan. İşte Miroğlu’nun
Rotahaber.com. 04.09.2012.
228
sansürlenen
o
yazısı.
şartsız destek veren çevrelerde PKK silahlı isyanının
ancak yasak, baskı ve şiddetle, kısaca askerî yöntemlerle
bastırılabileceği düşüncesi ağır basmaya başladığı. Başka
bir deyişle, 1990'ların zihniyetine dönüş sinyalleri
çoğalmaktaydı. Sapla samanı ayırmaksızın yapılan KCK
tutuklamalarının yaygınlaşması... BDP'ye yönelik
suçlamaların tırmanması... Öcalan ile görüşmelerin son
bulması; avukatlarıyla dahi görüşmesine izin
verilmemesi... PKK'nın örtük-açık şekilde faaliyet
gösterdiği Avrupa ülkelerine dönük eleştiri ve talepler...
Irak'tan çekilmekte olan ABD ile insansız hava araçlarını
İncirlik'e yerleştirmesi için varılan anlaşma... Ankara'ya
gelen Barzani'ye, "Karayılan ile görüşün, ateşkes ilan edip,
silahı bıraksınlar... Ortalık yangın yerine dönse de askerî
operasyonlar sürecek. Eğer PKK silahlı mücadeleye
devam ederse, siz de zarar görürsünüz..." mesajının
verildiğine ve PKK'nın hareket yeteneğinin kısıtlanması
için belirli anlaşmalar yapıldığına dair haberler... Hepsi,
bu defa sivil yönetimin askerî çözüme meylettiğinin
işaretleriydi. Hükümetin verdiği izlenim, Kürt sorunu
konusunda siyasi çözüm için bugüne kadar attığı
adımlardan ileri gitme konusunda isteksiz; gerekli
güvenlik önlemleri alınırsa, PKK'nın bitirilemese bile
marjinalleşeceği düşüncesinde olduğuydu.
Öncelikle belirtilmesi gereken şunlardı: PKK'nın
yürüttüğü sivilleri hedef alan terör eylemlerini de içeren
silahlı isyan ve bunun desteklenmesine yönelik yasa dışı
örgütlenmeler elbette ki hiçbir şekilde meşru görülemez.
Silahlı isyancılara karşı olabildiğince etkin güvenlik
önlemleri alınması şarttır. Bugüne kadar yaşanan istihbarat
yetersizliklerinin; gerilla yöntemleri uygulayan isyancılara
karşı mücadelenin düzenli orduyla, profesyonel kadrolarla
değil zorunlu askerlik hizmeti gören, silahı yeni eline
almış elemanlarla verilmesinin doğurduğu kayıpların
229
mazur görülebilir yanı yoktur. Hükümet, güvenlik
önlemlerini etkinleştirme yönünde attığı adımlarda
haklıdır. Ne var ki, hükümetin çeşitli sözcülerinin zaman
zaman altını çizdikleri, güvenlik ve özgürlük dengesinin
korunmasında yanlışlar yapılacak olursa; bu bağlamda
büyük sorun arz eden TMK ve TCK'nın (değiştirilmesi
ihtiyacı hükümet sözcüleri tarafından da dile getirilen ve,
her nedense, değiştirilmesinde ağır davranılan) hükümleri
kullanılarak, barışçı yöntemlerle yapılan muhalefet ile
şiddet eylemleri aynı sepete koyulacak olursa, bundan
sadece ve sadece şiddet yanlılarının yararlanacağının
hiçbir şekilde unutulmaması gerekir.
Silahlı isyancılara karşı güvenlik önlemlerinin
güvenlik-özgürlük dengesi gözetilerek etkinleştirilmesi
elbette gereklidir; ama Kürt sorunundan kaynaklanan
şiddet ancak sorunun halliyle bitebilir. Kürt kimliğinin
serbestçe yaşanması önündeki bütün engeller ortadan
kalkmadan, Kürtleri Türkleştirme politikasından tümüyle
vazgeçilmeden, Kürtlerin ortak demokratik talepleri
karşılanmadan, Kürtler gönülleri ve zihinleriyle
kazanılmadan Türkiye, istikrar ve huzura kavuşamaz;
bölgesinde oynamak istediği (ve oynaması gereken)
özgürlük ve demokrasi kalesi rolünü asla üstlenemez.
Liderleriyle müzakere edilerek militanlarının olabildiğince
geniş bir siyasi afla dağdan inmelerinin, silahlı mücadeleyi
bırakıp sivil, siyasi mücadeleye katılmalarının yolu
açılmadan da silahlı isyanı bitirmek mümkün
olmayacaktır.
Deniyor ki, PKK'nın amacı devlet içinde devlet
olmak, Kürtler üzerinde vesayet kurmaktır. Evet, PKK'nın
en azından bir bölümünün, KCK örgütlenmesinin de
amacı bu olabilir. Kürt sorunu çözülür, silahların susması
ve terk edilmesi sağlanır, Kürtler bütün farklı sesleriyle
siyaset sahnesinde özgürce yer alırsa, kim onlar üzerinde
230
vesayet kurabilir ki? O zaman PKK'yı bizzat Kürtler
bitirecektir. Zaten PKK'yı ancak Kürtler bitirebilir (51).
Kimsenin eli silahlı bir örgütle mücadele yapılmasına
itirazı olamaz. Mesele PKK nede Kürt sorunu.. Ancak şu
soruyu da göz ardı etmeyelim; bu mücadelenin sonunda
nasıl bir Türkiye doğacak? Tecrübeyle sabit; PKK ile
mücadele devletin de toplumun da kimyasını bozuyor.
Mücadelenin süresi, araçları, psikolojisi herkesi derinden
etkiliyor. Bizi başkalaştırıyor. Demokrasiyi zayıflatıyor,
hukuku zedeliyor, çoğulculuğu öldürüyor. Yani
yaşadığımız ‘çevre’yi boğucu hale getiriyor.
Milliyetçilikler yükseliyor, hoşgörüsüzlük ve güvensizlik
artıyor. Sonunda iş gelip bizim ‘nasıl yaşadığımız’a
dayanıyor. Bu nedenle, sorun ne PKK ne de Kürt meselesi
olarak kalıyor; bizim, hepimizin sorununa dönüşüyor.
PKK saldırdıkça özgürlükler vazgeçilebilir, hukuk
esnetilebilir görülüyor insanlara. Devlet de, toplum da
sertleşiyor. Dün ‘açılım’ politikasına destek verenlerin
büyük bir kısmı bugün ‘açılımın yanlış olduğu’ kanısında.
Kimse de sormuyor; iyi de ‘açılım’ denilen proje
yürütüldü mü ki? Habur ve Tokat’ın ardından açılım adına
ne yapıldı? Toplumsal ve siyasal zeminde ‘açılım’
yapmanın siyasal riskleri ortaya çıkınca, devlet bu işi
‘tepeden’ Öcalan’la görüşerek halletmeye çalıştı. O da
olmadı. Bakın, Öcalan-MİT görüşmesi geçen yıl deşifre
olduğunda ‘ne olmuş yani, devlet terörü bitirmek, PKK’yı
silahsızlandırmak için elbette örgütle görüşebilir’
diyenlerden eser kalmadı şu günlerde. Meselenin güvenlik
tedbirleriyle çözülemeyeceğini söyleyenler hemen
‘müzakereci’ sıfatıyla PKK’ya yapıştırılmaya çalışılıyor.
Kısaca, Türkiye daha ‘sert’ bir iklime doğru gidiyor, ağır
bir kış yaşayacağız… Bunun siyasal uzantısı BDP’li
milletvekillerinin ‘dokunulmazlıklarının kaldırılmasına’
51
Alpay, Şahin. Zaman Gazetesi, 19.11.2011
231
varacak gibi. Bir adım sonrası da BDP’nin AYM
tarafından kapatılmasıdır. BDP’nin terörle, şiddetle, PKK
ile arasına mesafe koymadığı sır değil. Bu durum
kuşkusuz partinin demokratik meşruiyetini ciddi olarak
zedeliyor. Kapatılması kimseyi şaşırtmaz. Peki, iki
milyona aşkın seçmenini ne yapacağız? Bir diğer soru
PKK ile alakalı; PKK nasıl bitirilecek? PKK’nın artan
saldırganlığına tepkiler hakikaten çığ gibi büyüyor. Haksız
da değil bu tepkiler; siyasetin imkânlarının sınandığı ve de
tükendiği düşünülüyor. Tek kalan seçenek olarak da
PKK’yı silahla bitirmek görülüyor. Tamam da bu,
denenmemiş bir yöntem değil ki! Devlet PKK’yı silah
yoluyla bitirme stratejisini zaten hiç bırakmadı. Şimdiye
kadar 30 binin üzerinde PKK’lı öldürüldü. Hatta eski
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ‘PKK’yı beş defa
bitirdik’lerini ilan etti. Ama PKK terör eylemlerine hâlâ
devam edebiliyor. Bu ortamda söylemesi kolay değil, ama
gerçekçi olmak adına sormak zorundayız; PKK şimdiye
kadar silah yoluyla bitirilemediyse bundan sonra nasıl
bitirilecek? Niyetim elbette moral bozmak falan değil;
mücadele edilecekse de gerçekçi bir zeminde yapmak
lazım bunu. Şunu bilmek gerek; PKK son yıllarda mevcut
konjonktürde olduğu gibi uygun bir bölgesel ortamı hiç
bulmamıştı. Dün, Profesör Sedat Laçiner dile getirdi;
‘Türkiye bugün dört devletle savaşıyor’: Suriye, İran, Irak
ve İsrail. Savaş belki abartılı bir ifade, ama bu dört ülkeyle
çok derin sorunlar yaşadığımız, siyasal ve diplomatik
çatışma içinde olduğumuz kuşkusuz. Peki, doğrudan fiilî
bir çatışmaya girmeden bu ülkelerin bize karşı
yürütecekleri yıpratıcı strateji neye dayanır? Bu sorunun
cevabını hepimiz biliyoruz; PKK. Sonuç şudur; PKK
tarihinde görmediği bölgesel desteğe şu sıralar sahip. Hep
çatışma içinde olduğu İran bile arkasında. Ne yaparsak
yapalım terör maalesef kısa vadede bitmeyecek. Türkiye
232
1990′ların psikolojik ortamına geri döndü; ‘PKK’yı neyle
ve nasıl bitirirseniz bitirin’ noktasındayız. Bunun
sonuçlarını eminim hatırlayanlar vardır. Ne PKK biter ne
Kürt sorunu çözülebilir mevcut koşullarda. Korkum, son
on yıllık demokratik kazanımların da feda edileceği bir
noktaya doğru kaymak. Devlet buna hazır, toplum da hazır
hale geliyor (52).
52
Dağı, İhsan. ‘PKK’yı neyle ve nasıl bitirirseniz bitirin’. Zaman.
4.09.2012.
233
Dokuzuncu Bölüm
PKK Başarabilir mi?
PKK, Temmuz 2012’den itibaren yeni eylem
biçimleriyle bir stratejik hamle deniyordu. Gazeteci ve
akademisyen Emre Uslu, en vurucu makalesini’ PKK
Başarabilir mi? başlığıyla Taraf gazetesinde yazdı: PKK
kaynaklarının anlattığı kadarıyla bu stratejik hamlede
hedef 2012 yılı içinde “sonuç almak”. PKK’nın almak
istediği sonuç ise en azından Türkiye’nin bir bölümünde,
örneğin Hakkâri, mümkünse Şırnak, KCK sistemini fiilen
uygulamaya koymak. KCK sistemini uygulamaya
koyabilmek için öncelikle PKK’nın hedefe koyduğu
bölgelerde toplum üzerinde “psikolojik kuşatılmışlık
hissi” yaratması gerekiyor. Yani insanlar bu coğrafyada
devlet yok PKK var bu nedenle devletin sistemine göre
değil PKK’nın sitemine göre kendimi ayarlamalıyım diye
düşünmeye başlaması gerekiyordu.
Bu strateji için Şemdinli kritik bir yer, çünkü Şemdinli
halkı çoğunlukla gönüllü olarak PKK sistemini kabul
etmiyordu. Bu nedenle de PKK zorla Şemdinli üzerinde
psikolojik kuşatılmışlık hissi yaratmaya çalışıyordu.
Hatta son aldığım bilgilere göre Şemdinli’de PKK’ya
müzahir köylere gelen PKK militanları halkı
silahlandırmak için köylülere baskı yapmaya
başlamışlardı. Köylerde yaşayan gençlere silah
234
dağıtacaklarını ifade edip herkesin PKK’nın dağıtacağı
silahları almak zorunda olduğunu belirtmişlerdi. Bir
nevi devletin kurduğu koruculuk siteminin benzerini PKK
kendine müzahir köylerde kurmak istiyordu. KCK sistemi
içindeki öz savunma gücü mantığın biraz daha genişletip
halkı silahlandırarak burada ben hâkimim duygusunu
yerleştirdikten sonra bir halk savaşı başlatmak istiyordu.
Ancak Şemdinli’de PKK’ya müzahir köylüler dâhil
PKK istediğini yapabilmiş değildi ve 2012’de yapamadı, e
başarısız yılı oldu. Örneğin, köylerinizde gençler silah
alacak diye zorladıkları köylülerin bir kısmı köylerini
boşalttı. Bazı köylüler çocuklarının zorla
silahlandırılmasını önlemek için çocuklarını Kuzey Irak’a
gönderdi.
Bütün bu veriler bize PKK’nın en azından Şemdinli de
“sonuç alıcı hamle” için işinin kolay olmayacağını
gösteriyordu. Ancak psikolojik kuşatılmışlık hissi yayma
noktasında da PKK’nın şimdiden hedeflerine ulaşmaya
başladığını söylemek yanlış olmaz. PKK kuşatılmışlık
duygusunu genişlettiği için 2011’de yapılan
operasyonlarla devletin eline geçen psikolojik üstünlük
PKK’nın eline geçmiş durumdaydı. 2011 yılında
faaliyetleri durdurulan “KCK mahkemeleri” ve “vergi”
sorumluları harıl harıl çalışıyor ve halkı devletin sistemine
değil kendi sistemine göre yaşamaya zorluyordu. Bu
zorlama nedeniyle de PKK’ya haraç vermek istemeyen
bazı zengin aileler Şemdinli ve Hakkâri’nin ilçelerinden
göç etmeye hazırlanıyordu. Hatta bazıları göç etti bile. Bu
açıdan bakıldığında, evet, PKK en azından kendi
psikolojik ortamını yaratma noktasında başarılı oluyor
denebilir. Ancak psikolojik ortam yaratıp bunu muhafaza
edebilmek çok zor bir iştir. Bir operasyonda verilecek
büyük kayıplar, devletin Uludere öncesindeki nokta
235
operasyonları konseptine yeniden dönmesi bu havayı
tekrar tersine çevirebilir.
PKK’nın hedeflediği sonucu alıp alamayacağına
ilişkin değerlendirilmesi gereken diğer faktör kuşkusuz
Suriye’nin içinde bulunduğu durumdur. Eğer Suriye’deki
mevcut kaos durumu bu şekilde devam ederse, yani
taraflar yenişemezse, ve Esad iktidarını bir süre daha
korumayı başarışa, örneğin bir iki yıl, bu PKK’nın elini
kolaylaştıracaktır. En azından Suriye’de kurduğu PKK
devleti sayesinde terörü batı bölgelerine kaydırarak
Hakkâri civarında kurduğu psikolojik iklimi koruyabilirdi.
Nitekim 2012’de gerek Antep gerekse Kayseri
Pınarbaşı’nda patlayan bombaların Suruç ile ilişkisi çok
dikkate değer bir ayrıntıydı. Ne oldu da Suruç birden bire
PKK’nın otomobil bombalarıyla yaptığı eylemlerin
merkezi hâline geldi?
Bu soruya cevap vermek için Suruç’un karşısında yer
alan Kobani’nin uzun bir süredir PKK’nın Suriye’deki
kolu PYD’nin kontrolünde olduğunu hatırlatmak
gerekiyor. Davutoğlu ve Beşir Atalay Kobani’de olanları
küçük göstermeye çalışıyor ama etkisi Antep’ten,
Kayseri’den hissediliyor. Yani Antep’te, Kayseri’de ve
önümüzdeki dönemde Urfa, Hatay, Maraş, hatta İstanbul,
Ankara gibi büyük şehirlerde patlayacak bombaların izleri
Kobani’den, Afrin’den çıkacaktır. Bu yönüyle
bakıldığında PKK şimdiye kadar başaramadığını başardı;
terörü ülkenin batısına yayarak psikolojik kuşatılmışlık
hissini derinleştirdi denebilir.
Son olarak, PKK’nın başarısı biraz da devletin
toplumsal duyarlılığı nasıl yönetip yönlendireceğiyle
ilgilidir. Görüldüğü kadarıyla devlet PKK’nın psikolojik
kuşatma hamlesine karşı hazırlıksızlık yakalanmıştı.
Nitekim Şemdinli’de iki hafta süren çatışma döneminde
toplum PKK propagandasına maruz kaldı. Buna karşı
236
devlet etkili bir açıklama bile yapamadı. Özellikle
twitter’ın bu kadar etkin olduğu bir yerde bilgi saklayarak,
yalana dayanarak toplumsal dalgayı yönetmeye
kalkarsanız bu ters teper. Devlet tam da bunu yapmaya
çalışıyordu. Bu da devletin hazırlıksız olduğunu
gösteriyordu.
İşte PKK devletin bu hazırlıksızlığını kendi avantajına
dönüştürerek yaptığı eylemleri twitter gibi sosyal medyada
köpürterek toplumsal yarılma sağlamaya
çalışıyordu. Kürt-Türk çatışmasının fitilini ateşleyici
eylemeler yapıp bunları twitter’dan paylaşarak Türkleri
Kürtlere karşı kışkırtıyordu. Zira muhtemel toplumsal
tepki ile Kürtler ile Türkler arasındaki duygusal bağ
tamamen kopacak bu da PKK’nın Devrimci Halk Savaşı
hamlesini kolaylaştıracaktır.
Doğrusu PKK’nın başarıya ulaşmasını sağlayacak en
zayıf halka da burası. Bir toplumsal çatışma PKK’nın
istediği sonucu alması sürecini hızlandıracaktır (53).
Kürtçe yayın sayısını merak ediyor musunuz? Evet
ben de ediyordum. Bu nedenle de araştırdım ve belli
rakamlara, verilere ulaştım. Belki bunları sizinle
paylaşmam, sizin merakınızı da giderir düşüncesi ile
hareket ettiğim için, bu makaleyi kalem aldım.
Şöyle ki;
1. Yazılı basında ve televizyon kanallarında, Kürtler
ve Kürtçe konusunda bilgisi olan olmayan hemen hemen
herkes yazıyor, konuşuyor. Yaşamı boyunca Doğu /
Güneydoğu Anadolu bölgelerine adımını dahi atmamış
olanlar bile Kürt meselesikonusunda “uzman” olup
televizyonlara çıkabiliyor. Söz konusu zevat,Türkiye’deki
bunca değişime rağmen, hâlâ “Kürtçe üzerinde baskı ve
53
Uslu, Emre. PKK Başarabilir mi? Taraf gazetesi. 25.08.2012.
237
engellerin varlığından” bahsedebiliyor. Bu zatların hangi
zaman diliminde yaşadıklarını gerçekten merak ediyorum.
2. TRT-6′nın günde 24 saat Kürtçe yayın yaptığı,
Mardin, Muş, Diyarbakır vs. illerindeki Devlet
üniversitelerinde “Kürt Dili ve Edebiyatı” bölümünün
açıldığı, ayrıca Kürtçe seçmeli dersin konulduğu,
“Kürdoloji” üzerine sempozyumların düzenlendiği, Kültür
Bakanlığı’nca Kürtçe kitap neşrine başlandığı, bazı
Valiliklerce (Diyarbakır, Van vb.) vatandaşları
bilgilendirme amaçlı Kürtçe afişlerin asıldığı, Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın izniyle bölgedeki camilerde Kürtçe
hutbe / vaazların verildiği bir dönemde, hâlâ baskı, yasak
ve engellerden söz edilebiliyorsa, bunda bir art niyet
aramak gerekir.
3. Öte yandan, Kürtçe öğretim kursu vermek,
televizyon /sinema filmi-dizisi çekmek, konser, konferans,
sempozyum düzenlemek, kitap, dergi, gazete, broşür, plak,
kaset, cd çıkarmak için herhangi bir kısıtlama da yok
zaten.
4. Buna rağmen, “Kürtlerin anadillerini yazmaktan
mahrum oldukları” iddiasında bulunanlara sormak lazım:
Türkiye’de hâlihazırda 35′ten fazla Kürtçe süreli yayının
neşredildiğinden haberiniz var mı acaba?
5. Merak ettim ve araştırdım. İşte, 2012 yılı itibarıyla
Türkiye’de Kürtçe ve Kürtçe-Türkçe çıkan dergi ve
gazeteler: Asima, Avesta, Azadiya Welat, Banga Heq li
Kelha Amed, Bawerî, Birca Belek, Bîr, Çira, Çirûsk,
Dema Nû, Demokratik Modernite, Demokratik Yaşam,
Hawara Botan, Hêvîya Jinê, Hinar,
Jiyan,KirmanciyaBeleke, Mizgîn, Multîkultî, Munzur,
Newaya Jin, Newede Dersim, Nûbihar, Nûbûn, Nûkurd,
Rewşen, Roja Kurd, Serbestî, Şopa Rojê, Tîgrîs, Tîrêjên
Tamara, Tîroj, Toplum ve Kuram, Vesta, W, War, Zend
vs.
238
6. Kürtler konusunda kitap basım-dağıtım işi yapan
Kürt yayınevleri de bir haylidir: Alan, Aram, Arya,
Avesta, Beybûn, Çetin, Deng, Dilan, Doz, Fırat, Hêvî, Jan,
Komal, Koral, Kürt Enstitüsü, Lîs, Melsa, Mem, Müjde,
Nûbihar, Nûjen, Öz-Ge, Pelêsor, Pêrî, Ronahî, Sîpan,
Tevn, Vate, Welat vs. gibi onlarca isim sayılabilir.
7. Ayrıca birçok Radyo ve TV kanalında da Kürtçe
yayın mevcut.
8. Bu gerçekleri, Kürt meselesi konusunda kendilerini
“uzman” diye takdim edenlerin bilgisine sunuyor ve onları
birazcık insaflı olmaya davet ediyorum ki; bu da hakkım
olsa gerek, değil mi? (54).
Ergenekon davası, PKK'yı ürkütüyordu. Kürt şair,
yazar ve siyasetçi Kemal Burkay, yasaklı olduğu için 30
yıldır İsveç'te yaşıyordu. 2011’de Türkiye’ye döndü.
Konuşuyor, röportajlar veriyordu. O da Kürt sorununun
çözümünü istiyordu. Ama PKK-KCK-BDP çizgisinden
çok farklı bir duruşu, söylemi vardı. Burkay, Yeni Şafak
gazetesine verdiği röportajda şunları savundu (55):
"Yükselen barışçı Kürt siyasetine karşı geçmişte,
kontrgerilla devreye kondu. Kontrgerilla eylemleri, halka
yönelik baskılar, bir bakıma barışçı biçimde gelişen
mücadeleyi, şiddete yöneltmek için yapıldı. 1960-70'lerde
barışçıl ve kitlesel biçimde gelişen Kürt hareketi,
1980'lerde PKK eli ile şiddete yöneldi ve giderek harekete,
şiddetin dili ve yöntemleri egemen oldu. PKK bizden
sonra sahneye çıktı ve bizleri hedef gösterdi. Bizlere
şiddet uyguladı. Bu tavır 1980'lerde de bugün de aynı.
Belki yöntemi biraz yumuşadı, ama bakış aynı. "Kürtleri
54
Aytaç, Önder. Anadolu’da Kürtçe Yayın Sayısı. Rotahaber.com.
28.08.2012.
55 Aksoy, Murat. Yeni Şafak gazetesi. Kemal Burkay’la röportaj.
17.11.2011.
239
ben temsil ederim, benden başkası haindir" anlayışı, bizim
diyalog çabalarımıza rağmen değişmedi.
(Kürtler, PKK vesayetinden kurtulmaya, bunu talep ve
ısrar etmeye hazır mı?) "Şimdilik bu yönde kitlesel ve çok
etkili bir hareket yok. Kitlelerin gönlünde olsa da bu,
henüz söze ve eyleme yeterince dökülmedi. Çünkü
silahların sesi, kitlelerin sesini bastırıyor. Onların
taleplerini, duygu ve düşüncelerini özgürce dile getirmeyi
engelliyor. Bana göre bir korku var.
"Tabii ki açılım ve çözüm sürecindeki duraklamada,
AK Parti'nin yalnız kalmasının payı büyük. Bu süreçte
CHP ve MHP'nin açılıma destek vermemesini, siyaseten
haklı bulmasam da anlayabilirim, ama beni asıl hayal
kırıklığına uğratan BDP ve PKK oldu. Onlar ilginçtir, ne
demokratik açılıma ne de Ergenekon davalarına yeterince
destek vermediler.
"Ergenekon davası ürkütüyor. Ergenekon birtakım
ilişkilere ışık tutuyor. Bu ilişkiler ağının açığa
çıkmasından korkuldu herhalde... Ergenekon hem devletin
içinde örgütlenmiş, hem de solun ve Kürt hareketinin içine
elini uzatmış. Ergenekon ortaya çıkarken bu kesimlerin
tedirgin olması veya karşı çıkması ancak böyle izah
edilebilir.
"PKK'nin eylemsizlik ilan ettiği dönemde ordu, AK
Parti'nin açılım politikalarına rağmen operasyonlara
devam etti. Operasyonların durduğu zamanda bu kez
Reşadiye olayı, Dörtyol ve Kastamonu olayları oldu.
Bunlar kuşkulu ve çözüm sürecine hizmet etmeyen
eylemlerdi. Hele 12 Haziran seçimlerinden sonra BDP'nin
boykotu, PKK'nin ise eylemlerini tırmandırması son
derece yanlış oldu.
(1999-2004 arasındaki çözüm şansı vardı.
Kullanılamadı mı sizce?) "Demek ki dağda PKK'lı
240
silahlılar olmasını istediler. PKK'yi yedekte tuttular...
Kanımca en başta PKK'yi Güneyli Kürtlere, yani
Kürdistan Federe bölgesine karşı kullanmak için.
Biliyorsunuz geçmişte de PKK birçok kez (1992, 1995 ve
1997'de) Güneyli Kürtlere, KDP ve KYB'ye karşı savaştı.
Bunda Kürtlerin hiçbir çıkarı yoktu, ama özellikle Suriye
ve İran'ın etkisiyle PKK bu işe sürüklenmişti. Nitekim bir
ara Karayılan'ın kendisi, 'Türkiye bizim Güneyli Kürtlerle
savaşmamızı istiyor' diye açıklama yaptı. Öcalan bir
keresinde görüşme notlarında, 'Benimle görüşen subay,
tüm gerillaları güneye geçirme, 500 kadarı içerde kalsın,
lazım olur' dediğini açıklamıştı. Nitekim lazım oldu da.
PKK 1999-2004 döneminde silahlı eylemleri durdurmuştu.
Ama AK Parti'nin seçimleri kazanıp hükümet
kurmasından itibaren durum değişti.
"AK Parti'ye karşı Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı vb. bir
dizi darbe planının devreye konduğu dönemde, daha önce
'hata yaptık, silahları tümden bırakıyoruz' diyen Öcalan ve
PKK, 1 Haziran 2004'te yeniden silahı devreye soktu. Bu
dönem, tam da AK Parti'ye karşı cunta hesaplarının
yapıldığı dönemdir. Belli ki derin devlet, AK Parti'ye
iktidar olanağı vermemek, hem Kürt sorununun çözümünü
hem de Türkiye'nin AB üyeliğini ve demokratikleşme
sürecini engellemek, başka bir deyişle statükoyu korumak
için harekete geçti..." (56).
“Kürt sorunu çözülürse PKK biter mi?” konusu Türk
ve Kürt aydınlarının sürdürdüğü bir tartışma. Star gazetesi
yazarı, liberal düşüncenin önde gelen isimlerinden Berat
Özipek ile en önemli konuda hemfikiriz.
Demokratikleşme ister PKK’yı zayıflatsın ister
güçlendirsin olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Bu nedenle
56
Gülerce, Hüseyin. Ergenekon davası, PKK'yı ürkütüyor. Zaman
Gazetesi. 18.11.2011.
241
tartışmamız biraz daha teknik bir alana iniyor.
Demokratikleşme PKK’yı güçlendirir mi zayıflatır
mı? Kürt sorunu uzmanı Emre Uslu, 2004 yılından bu
yana PKK’yı canlı tutan şeyin antidemokratik uygulamalar
değil güçlü PKK network’u olduğunu savunuyor. Bu
konuda Emre ile de aynı düşüncedeyiz. Özipek ise
demokratikleşme olmadığından PKK’nın kitle desteğinin
devam ettiğini demokratikleşirsek PKK’nın kitle
desteğinin zayıflayacağı görüşünde. Tartışmamızın esası
burada odaklanıyor. Özipek’in son argümanlarını
(http://haber.stargazete.com/yazar/sorun-cozulurse-pkkbiter-mi/yazi-688452) linkten okuyabilirsiniz. Emre
Uslu’ya göre tartışmanın doğası gereği biraz ETA’ya
odaklanmak durumundayız. ETA ile PKK arasında
paralellikler kurabilir miyiz? Özipek ETA’nın bitiş
hikâyesini anlatırken demokratikleşme sayesinde ETA’nın
bölündüğünü ve marjinalleştiğini, ana gövdenin siyasette
kaldığını, 30 yıl süren ETA’nın eski ETA’dan farklı
olduğunu ve daha küçüldüğünü anlatıyor. Doğru, ETA’da
bölünmeler oldu ama bu bölünmeler Özipek’in anlattığı
gibi demokrasiyle ilgili değil ETA’nın stratejik
tercihleriyle ilgiliydi. ETA’da ilk bölünme Özipek’in de
vurguladığı gibi 1974 yılında oldu. Büyük grup
(ETApm) strateji olarak demokratikleşmeyle
birlikte “Siyasi ve askerî bir strateji izleyip bir yandan
siyasette var olurken bir yandan da militan eylemler
yapmalıyız” diyordu. Daha küçük olan grup
(ETAm) ise “hayır siyaset mücadelenin özüne zarar verir
çünkü kıt kaynaklarımızı iki alana da dağıtmak zorunda
kalırız” diye karşı çıktı ve sadece silahlı mücadeleyi
savundu ve “siyasete girerseniz askerî eylemler
anlamsızlaşır” diye itiraz etti.
13 Eylül 1974 yılında Madrid’de polis karakoluna bitişik
bir restoranda patlatılan bomba ayrışmayı
242
hızlandırdı. ETA müşterilerinin çoğunun polis olduğu
varsayımıyla bombayı patlattı ve 13 kişi öldü. Bunlardan
beşi çocuktu ve sadece bir tanesi polisti. Bu olay ETA
içinde büyük tartışmalara neden oldu. Zaten stratejik
tercihlerde ayrışan iki grup farklı yollara gitti ve ETApm
ve ETAm olarak ikiye bölündü. Keşke PKK’nın içinde de
siviller ölünce böyle tartışma olsa ama PKK’da böyle
tartışmalar olmaz çünkü PKK’nın kodlarında
demokrasinin ’D’si yoktur. Bu nedenle
demokratikleşmenin PKK’yı zayıflatacağı tezi yanlıştır.
Özipek ve tabii ki birçok aydın da bu bölünmeyi
demokrasiyle ilişkilendiriyor. Eğer Özipek’in anlattığı gibi
bölünme demokrasiyle ilgili olsaydı bölünme 1974 yılında
değil demokrasiye geçişin olduğu 1978 ve sonrasında
olması gerekirdi. Nitekim Batılı analistler de ETAm’in
haklı çıktığını, Özipek’in anlattığının aksine, siyaset ve
terör eylemlerini birlikte götürmeye karar veren
ETApm’in rakamsal olarak ETAm’den daha büyük
olmasına rağmen silahlı mücadeleyi uzun süre devam
ettiremediğini, 1977 yılında kendi içinde bir bölünme daha
yaşayarak ETApm’in içindeki askerî kanadın örgütten
ayrılarak ETApm’in daha küçüldüğünü ve etkisizleştiğini
vurgular. Bu süre içinde sadece askerî stratejiyi seçen
ETAm’in ise militan ve silah gücü olarak daha
güçlendiğine 1978 yılından itibaren eylemlerinin büyük
tırmanışa geçtiğine ve silahlı mücadelenin dominant grubu
olduğuna vurgu yapar. Rakamlar da bu analizi doğrular.
Ayrılmadan önceki ETA’nın askerî kanadı üyelerinin
toplamda daha az olduğunu, demokrasiye geçişin de
olduğu 1978 yılında bu rakamın 300/350 civarında
olduğunu, daha sonraki yıllarda bu rakamın 500’e kadar
çıktığını biliyoruz. Yani demokratikleşme ETA’ya katılan
hard-core militan sayısını azaltmadı arttırdı.
243
1982’den itibaren ise ETA’ya katılan militan sayısında
bir azalma görülüyor. Çünkü örgütün artan eylemleriyle
birlikte İspanya kolluğu da hızlı bir şekilde tutuklamalar
yapıyor. Bu dönemde tutuklanan ETA üyelerine
bakıldığında çok sayıda tutuklamanın olduğu görülüyor.
Çok kısa bir süre içinde çok fazla ETA üyesi ve
sempatizanı tutuklanınca örgüt yeni eylemci bulmada
zorlanıyor. Yeni örgüte katılım çarkı yavaşlatılıyor. ETA
asıl darbeyi, Özipek’in söylediği gibi demokrasiyle değil,
bizzat polis operasyonuyla 29 Mart 1992 tarihinde alıyor.
Bu tarihte ETA’nın tüm liderleri Fransa’nın güneyinde
tutuklanıyor. Bu gerçeği ETA üzerine çalışan tüm
kaynaklar teyit ediyor. Bu tarihten sonra örgütün kendisine
gelemediğini ve ana gövdeyi oluşturan militan sayısının
yüzlerin altına düşütünü ve etkisizleştiğini biliyoruz.
ETA’nın yeni eleman kazanımı ve varlığını sürdürmek
için tıpkı PKK gibi geniş bir network ağı kurduğunu ve bu
sayede 30 yıldan fazla yaşadığını biliyoruz. Sanırım buna
Özipek de itiraz etmez. ETA’nın network’unu zayıflatan
asıl darbenin de 1998 yılında İspanyol hâkim Garzon’un
başlattığı bizdeki KCK operasyonlarının çok daha
kapsamlısı operasyonlar zinciriyle ETA ile legal alanda
çalışan tüm diğer network’ların arasında kurduğu ilişkinin
belirlenip network’un illegal ilan edilip tüm üyelerinin
tutuklanması ile birlikte, network’un çökertilmesi
sayesinde olduğunu tüm literatür yazar. Eğer Hâkim
Garzon’un yaptığı operasyonun oransal olarak bir benzeri
bizde yapılsaydı; yani KCK operasyonları tüm PKK
network’unu çökertecek biçimde ve tabii ki daha hassas
yapılsaydı bugün PKK network’u çalışmazdı ve PKK çok
zorlanırdı. Ancak devletin içindeki müzakereciler ve
aydınların katkılarıyla bu operasyonlar durduruldu
Uludere’de bilerek öldürülen köylülerle de dağdaki
244
militanlara yönelik operasyonlar durduruldu PKK’ya can
suyu verildi.
Özipek teorik bir argümanla konuyu demokrasiyle
ilişkilendirip, demokrasiyi bağımsız değişken gibi
anlatıyor. Bu nedenle de ETA’nın militan yapısına ve
çelik çekirdeğine bakmıyor. ETA’ya yönelik toplumsal
destek azaldığı için ETA zayıfladı diyor. Oysa rakamlar da
Özipek’i doğrulamıyor. 1978 yılında tam olarak siyasete
giren, Özipek’in büyük ETA’yı şiddeti bitiren ETA olarak
tanımladığı ETA’nın siyasi kanadının aldığı oy oranları
demokrasi olgunlaştıkça artmadı. Aksine hep aynı kaldı
hep yüzde 10 civarında, 150 bin civarında kaldı. Bir tek
1998 yılında oylarını 224 bin civarına çıkardılar, o da
seçimlerden bir ay önce ateşkes ilan edildiği için. Yani
ETA’ya destek veren kor sempatizan kitlenin siyasal
tercihlerinde artma veya azalma yok. Bu nedenle de
Özipek’in argümanı doğru değil.
Eylemsellik rakamlarına bakıldığında da Özipek’in
argümanını destekleyen rakamlar yok. ETA’nın eylemleri
demokrasiye geçiş döneminde 78-81 yıllarında tavan
yapıyor. Bunu Özipek mantıklı bir tez ile açıklayabiliyor.
Ancak Özipek’in açıklaması gereken iki farklı dönem
daha var. ETA eylemleri 1987 yılında ve 1991-92 yılında
da tırmanışa geçiyor. Eğer ETA’nın eylemleriyle
demokratikleşme arasında bir ilişki olsaydı demokrasiye
geçişten sonra süreli bir azalma olması gerekirdi ve
sonunda bitişi görmeliydik. Oysa ETA eylemlerinin 92
yılında liderlerin tutuklanmasından sonra birdenbire
düştüğünü görüyoruz ki bu da benim argümanımı daha
çok doğruluyor.
Peki, ETA neden bitti? Elbette demokratikleşmenin ve
insanlara farklı kanallar sunmanın etkisi olmuştur ama
ETA’nın network’u çökertilmese ETA bugün de devam
ederdi. ETA’nın çöküşünü anlamak için onun uyguladığı
245
üç farklı stratejiyi anlamak gerekiyor. Kuruluş 1977
(ayaklanma), 1978-92 (yıldırma savaşı) ve 1992-2003
(Ulusal Cephe ya da Demokratik alternatif) stratejisi. ETA
1977’ye kadar ayaklanma savaşı yürüttü. Ancak özellikle
ılımlı Bask milliyetçilerinin ve diğer partilerin destek
vermemesi nedeniyle bu strateji başarıya ulaşamadı. 19781992 arasında ETA da tıpkı PKK gibi, “silahlı
mücadelenin amacını düşmanı yenmek değil, bu mümkün
de değil, ama uzun süren savaşla onu bıktırıp istediğimiz
bölgeden çekilmesini sağlamak olarak” benimsemişti.
Bugün PKK’nın kabul ettiği 4. Stratejik Mücadele’nin
mantığı ETA’nın uyguladığı stratejisiyle aynıdır. Bu
yüzden AKP’yi bıktırıp bölgede izole edip çekilmesini
veya taleplerine evet demesini istiyor. ETA 1978 yılında
tıpkı PKK gibi neredeyse bire bir şartlar sürmüş ve
stratejisini devleti bu şartları kabul ettirmeye zorlamak
olarak belirlemişti. Bu şartlar, kendi kaderini tayin hakkı,
hapisteki ETA üyeleri için af, Bask bölgesi için anayasal
garanti, ve İspanyol güvenlik güçlerinin Bask ülkesinden
geri çekilmesi.
1988 yılında tıpkı PKK ve bugünkü bazı müzakerecilerin
dediği şeyi söylüyordu ETA: “Biz İspanya’yı
yenemeyeceğimizi biliyoruz. Bu bizim hedefimiz de değil.
Ancak şunu da biliyoruz İspanya’da bizi yenemez.” Yine
devlet ile ETA arasında 1975 yılından başlayıp 1976, 1977
yılında devam eden ve 1983 yılında sıklaşan görüşmeler
oldu. ETA bu görüşmeleri yapan İspanya hakkında ne
düşünüyordu? “İspanya zayıf olduğu için bizimle barış
görüşmesi yapmak istiyor.” Tam da bu nedenle her
görüşme öncesinde veya sonrasında tıpkı PKK’nın yaptığı
gibi elini güçlendirmek için eylem yapıyor, insanları
öldürüyordu.
ETA bu eylemleri yaparken hükümete güçlü
olduğumuzu göstermeliyiz onları bıktırmalıyız ki
246
istediğimizi alalım düşüncesiyle yaptı. Yoksa ETA’nın
içinde bir bölünme yoktu ve savaş isteyenler bu eylemleri
yapmıyordu. Tıpkı PKK’nın devletin 2. Müzakere girişimi
başlatmayı planladığı ve Avni Özgürel ile 2012’de zemin
yokladığı haziran ayından hemen sonra eylemleri
tırmandırması gibi.
ETA 1992 yılında liderleri yakalandığında yeni
stratejisini ilan etti: “Demokratik Alternatif” (Ulusal
Cephe). Buna göre devletle görüşüp pazarlıkla istediğimizi
almak yerine Bask bölgesindeki diğer Basklılarla birleşip
taleplerimizi tüm Basklıların talebi olarak sunalım.
Böylece devlet bu toplumsal talebe karşı çıkamayacaktır
düşüncesini geliştirdiler. Bu strateji çerçevesinde özellikle
siyasileri hedef alan eylemler yaptılar. Demokratik
alternatif size de tanıdık geldi mi? PKK da 2005’ten
itibaren Demokratik Özerklik ilan edip DTK ile ulusal
cephe kurmaya çalışmıyor mu? Ancak özellikle 1998
yılında Garzon’un ETA network’una başlattığı operasyon
ile 9/11 ortamı birleşince ETA liderleri de zaten hapiste
olduğundan ETA bitti. Yoksa ETA’ya destek veren
tabanda hiçbir değişiklik olmadı hep yüzde 10 civarında
kaldı ve demokrasi Özipek’in anlattığı gibi ETA’ya
desteği azaltmadı. ETA’yı bitiren şey demokratikleşme
değil uyguladığı üç farklı stratejinin de işe yaramaması ve
zaman içinde anlamsızlaşmasıydı. Ayrıca ETA, bu
stratejiyi uygularken devletin dayanıklılığının ne kadar
olacağını hesaplayamadı. Kısaca İspanyol devleti ETA’nın
beklediğinden daha dayanıklı çıktığı için ETA 30 yıl
içinde eridi.
Oysa bizde devletin en azından stratejik aklı kayış
atmış durumda ve PKK’yı bitiremeyiz diye inanmış.
Siyasetçileri de inandırmış durumda. İşte bu düşünce
PKK’yı azdıran ve Devrimci Halk Savaşı’nı
cesaretlendiren temel düşüncedir. Eyleminden stratejisine
247
PKK il ETA arasında ne kadar da paralellikler var. Ne
kadar da tanıdık değil mi? Fark bu gerçeği göremeyen,
aynı yanlışları illa da yapmak zorunaymışız gibi bize
yaşatan ve yaşatmak isteyen yöneticiler ve aydınlarda
sanırım. ETA’ya dair bilgiler Cuenca’nın “The persistence
of nationalist terrorism: The case of ETA” adlı
makalesinden özetlendi (Uslu, 2012).
Berat Özipek ve Murat Aksoy, Emre Uslu’nun ETA
yorumuna itiraz ediyorlar. Özipek “Demokratikleşme
konusunda ısrarla ve inatla yoluna devam eden sivil
hükümet kazandı. ETA’nın taban desteği zayıfladı,
örgütün ana kütlesi silah bıraktı. Tamam, ETA adlı bir
örgüt saldırılarına daha yıllarca devam etti. Ama o ETA,
artık o baştaki büyük ETA değildi” diyor. Doğru 2010
yılına geldiğinde ETA’nın desteği azaldı ancak buraya
gelene kadar otuz yıl geçti. Kürt sorunu çözülürse PKK
biter mi sorusu her Türk vatandaşının sorduğu bir soru.
Emre Uslu bu soruya ve Özipek’in argümanına şöyle yanıt
veriyor: Demokratik anayasadan sonra ETA 30 yıl daha
varlığını sürdürdü. Özipek’in argümanı doğruysa şu
soruya tatmin edici bir cevap vermesi gerekiyor: ETA’nın
gücünün zayıflaması neden demokratik anayasanın
kabulünden sonraki 15-20 yıl gibi uzun bir süre içinde
gündeme gelmedi de 2001 yılından sonra oldu bu?
Cevabını Uslu veriyor: ETA’nın desteğini yitirmesinin
nedeni 2001 yılındaki kritik 9/11 saldırılarıdır. ElKaide’nin New York’taki terör saldırılarıyla bir anda tüm
dünya Amerika’nın önderliğinde terör örgütlerine karşı bir
duruş sergiledi ve şiddetin meşrulaştırılması dönemi
kapandı. Yani artık benim teröristim senin özgürlük
savaşçın algısı yıkıldı. Bu dönemden sonra özellikle AB
ve ABD terör örgütleri listeleri çıkardı. Bu listelerde
ETA’da vardı. Hatırlayın bu konjonktür PKK’yı da
etkilemişti.
248
Özellikle 2004 yılındaki El-Kaide’nin Madrid
bombaları İspanya’da terör algısını kökten değiştirdi.
Artık insanlar Bask bölgesindekiler de dâhil terörün
korkunç yüzünü global ölçekte gördü. 2004 Madrid
bombasından sonra da tüm Avrupa gibi İspanya’nın
gündeminde kendi lokal problemleri değil “ithal
problemler” oturdu. Avrupa artık özellilikle Müslüman
dünyadan gelen göçmen sorunu ve bununla
ilişkilendirdikleri terör sorununu bir numaralı
gündemlerine oturttu. Bu da hâliyle ETA’nın arada bir
yaptığı eylemleriyle gündemde tutmaya çalıştığı ana
gündemi bastırdı ve ETA’nın argümanlarını
anlamsızlaştırdı. ETA’nın silah bırakma sürecine giden
2006 yılındaki ateşkes ilanının 2004 yılından sonra
gelmesi çok tesadüf olmasa gerek.
Bu noktada bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor:
PKK’dan farklı olarak ETA hiçbir zaman kendisinden
farklı partileri tehditle yok etmedi. 1979 seçimlerinden
beri Bask bölgesinde seçimlere giren ve önemli miktarda
olan en az beş farklı parti var ki ETA’nın desteklediği
partiler genellikle üçüncü sırada geliyor oy oranlarıyla.
ETA’ya desteği azaltan network’lar işte Bask bölgesinde
her zaman ETA’dan fazla oy alabilen diğer partilerdi.
Ayrıca ETA’nın desteğinin azalmasına neden olan en
kritik olay 2006 yılındaki Madrid Havaalanı bombasıydı.
Hapisteki 400 ETA militanının yerlerinin değiştirilip Bask
bölgesine daha yakın hapishanelere taşınması
görüşmelerinin yapıldığı dönemde patlatılan o bombadan
sonra ETA’ya destek veren parti ETA ile arasına mesafe
koydu. Bu saldırıdan sonra ETA’nın siyasi kanadı ipleri
eline aldı ve askerî kanadın söz söyleme üstünlüğü
zayıfladı. Bu da ETA’ya verilen halk desteğini azalttı.
Bizde durum böyle mi? Silvan saldırısından sonra
BDP’nin bırakın PKK’ya mesafe koymasını PKK’nın
249
sözcülüğünü yaparken hangi bilimsel veri ile
demokratikleşme PKK tabanını zayıflatır diyorsunuz?
Yeniden söyleyeyim, ETA’dan farklı olarak PKK
alternatif hiçbir parti veya network’a izin vermiyor. O
hâlde demokratikleşmenin yeni network’ların oluşumunu
sağlayacağını, bunun da PKK’nın tabanını savunacağı
argümanı (Murat Aksoy’un argümanı) tamamen
temelsiz. Zira mevcut demokratik ortamda bölgede
PKK’ya alternatif partilerin ve network’ların oluşumun
engelleyen şey Türk devleti değil PKK. Demokratikleşme
daha da gelişirse PKK’nın vicdanı mı kabaracak da
alternatif network’ların oluşumuna izin verecek? Ayrıca
PKK neden buna izin versin?
ETA’nın zayıflamasında 2001 sonrasındaki polis
operasyonlarının azımsanmayacak etkisi vardır. Bir nevi
bizdeki KCK operasyonlarının benzerini İspanya
hükümeti yapmış Fransa’nın da desteğiyle ETA’yı bitirme
noktasına gelmiştir. Silah bırakma pazarlıkları da bu
sürecin sonunda ETA’nın bileği bükülüp dışarıda sadece
30-50 arasında aktif ETA militanı kalınca başlamıştır.
Pazarlıkların içeriği de bizdeki gibi bölgeyi KCK’ya
bırakmak üzerine değil, ETA tutuklularına bir af sağlanıp
sağlanmayacağı üzerine yürütülüyor. Özetle 11 Eylül
sonrası ortamında değişen uluslararası ortam ETA’nın
argümanlarını anlamsızlaştırdı ve ETA’nın desteği azaldı.
ETA’nın bitiş süreci (salt) demokratikleşme sayesinde
değil (öyle olsa 2001 öncesi 20 yılda bitmesi lazımdı)
2001 sonrasındaki konjonktürü İspanya hükümetinin iyi
kullanıp etkili polis operasyonlarıyla ETA’nın bileğini
bükmesi sonucunda akıllı bir pazarlık süreci yürütmesiyle
mümkün olmuştur. Demokratikleşme PKK’nın tabanını
zayıflatır diyenlerin bir diğer tezi şu: “PKK’nın kullandığı
argümanları demokratikleşmeyle elinden alırsanız PKK
hangi gerekçeyle dağda kalacak?”Bunu düşünenler
250
PKK’nın toplumsal taleplerden doğan bir argümandan
dolayı dağda kalmasını meşrulaştırdığını sanıyor. Oysa
durum tam tersidir. PKK Kürt toplumuna kendi
argümanlarını dikte ediyor, kabul ettiriyor. Yani bir
argümanlar manzumesinin sonucu değil bizzat
argümanların üreticisi. Dolaysıyla taleplerin de
üreticisi. Hatırlayın 2002 yılında Kürt sorununda tek
argüman vardı OHAL’in kaldırılması. Anadilde eğitim
diye bir argümanı yoktu halkın kafasında. Sadece Kürtçe
yayın hakkı gibi bir argüman vardı. Peki, kim üretti
anadilde eğitim argümanını? Tabi ki PKK ve/veya Kürt
entelektüeli. Bu bakımdan PKK’nın argümanını elinden
almak diye bir şey sözkonusu değil. Demokratik talepleri
karşıladıktan sonra da PKK kendi argümanını üretip dağda
kalmaya devam edecektir. Tıpkı Kürtçe tv’lere izin
verildikten sonra onları “korucu tv” diye ötekileştirip
kendi argümanlarını ürettiği gibi. Bu argümanların üretim
kapasitesi toplumsal taleplerin karşılanmasıyla değil PKK
network’unun ne kadar etkin çalıştığıyla ilgilidir (57).
57
Uslu, Emre.ETA nasıl bitti, PKK ile paralellik kurabilir miyiz. 18
Eylül 2012. İnternet ulaşımı euslu.com
251
Onuncu Bölüm
PKK ve KCK nereye koşuyor?
Şırnak'ın Cudi Dağı'na yapılan sonbahar 2012
operasyonlarında PKK'nın sapık yüzü bir kez daha gözler
önüne serildi. Bu operasyonlar terör örgütü PKK 'nın
sapkın ilişkilerini bir kez daha ortaya çıkardı. Cudi Dağı
'na yapılan operasyonda aralarında Kadınlar
Sorumlusunun da olduğu 5 terörist öldürüldü. Kış
hazırlıkları yapan teröristlerin mağara ve sığınaklarında
aramalar yapıldı. Ele geçirilen malzemeler arasından çıkan
doğum kontrol hapları ve benzeri malzemeler kirli
ilişkilerin delili. Bunlar örgüt içindeki ahlaksızlığın ilk
delilleri değil. Terörist başının kürt kadınları ile ilgili
konuşmaları örgütte nasıl bir iğrençlik yaşandığını ve tesis
edildiğini anlatmaya yetiyordu. Terör örgütü KCK 'nın
sahte Cuma imamı Abdullah Taş 'ın, kardeşinin eşi K.T.
ile sapkın bir ilişkisi ortaya çıkmıştı. İstanbul'da BDP 'nin
organize ettiği sivil cuma eylemi ile adını duyuran 5 çocuk
babası Taş'ın, 4 çocuk annesi olan yengesi ile çarpık
ilişkisi deşifre olmuştu. Taş'ın bütün yapıp ettikleri
iddianamede yerini aldı. İşte terör örgütü PKK ve üst
yapılanması KCK'daki bir başka ahlaksızlık skandalı daha.
İstanbul'da 44 kişinin tutuklandığı KCK operasyonunda,
Ümraniye'deki sözde siyaset akademisine de baskın
yapılmıştı (58).
58
Uslu, Emre. Kürt sorunu çözülürse PKK biter mi? (3) 12 Eylül 2012. İnternet
ulaşımı http://euslu.com/2012/09/12/kurt-sorunu-cozulurse-pkk-biter-mi-3/
252
Terör örgütü KCK'yı yönetenlerin kadın eğitmenlere
tecavüz ettiği ortaya çıkmıştı. Kadın eğitmenin, 'KCK'lı
yönetici bana tecavüz etti' diye yazdığı şikâyet mektubu,
baskında polisin eline geçmişti. Genç kadın mektupta taciz
ve tecavüz mağduru olduğunu anlatıyordu. PKK
kamplarından kaçan Nemrut kod adlı bir kadın teröristin
itirafları da tüyler ürpertiyordu. Nemrut, Örgüt içinde
kadın teröristlere nasıl kötü muamele ve tecavüz
edildiğinden bahsediyordu. Örgüt içinde defalarca kadın
ve erkek teröristler arasındaki sapkınlıklar gündeme geldi.
Terör Örgütünün öne çıkardığı isimlerin örgüt dışında da,
Ehl-i namus bölge halkının aile ve kızlarına yönelik cinsel
saldırılarda bulundukları daha önce de gündeme gelmişti
(59).
Bu arada Hakkâri son teknoloji ürünü "şahin göz
"kameralarına kavuştu. Kaşif adı verilen casus balonlarla
artık kentte kuş uçurtulmayacaktı. Şehir eşkıyaları ve
huzur kaçırmak isteyenlerin işi artık daha zordu. İçişleri
bakanlığının desteği ile Hakkari'de kurulan mobese
merkezi ve uydu takip sistemi polisin adeta eli ayağı oldu.
Sokak ve caddeler adım adım bu merkezden takip ediliyor.
Herhangi bir suç unsuru olduğunda ise anında müdahale
geliyor. İl merkezi ve ilçelere 25 şahin göz ve 117 mobese
kamerası yerleştirildi. Kameralar gece görüşüne sahip ve
kendi ekseni etrafında dönebiliyor. Şahin gözler 10
kilometreye kadar net görüntü sağlıyor. Nihayet devlet
Hakkâri’ye geldi. Kullanılan teknoloji sadece kameralarla
da sınırlı değil... İnsansız hava araçları da polis tarafından
kullanılıyor. Teknolojinin kullanılmasından bu yana, yasa
dışı gösterilerde kayda değer bir azalma var.
Üstelik birçok olay da mobeseler yardımıyla aydınlatıldı.
Yüksekova'da Kuran-ı Kerim kursuna malzeme almaya
59
Samanyolu Haber, Bugün, Haber7. İşte PKK'nın sapık ve iğrenç ilişkileri!
17.11.2012.
253
giderken saldırıya uğrayan polis memurunun katilleri
kameralardan bulunmuştu. 6 Ekim 2012´de de yol kesen
bir grup kameralar sayesinde anında tespit edildi. Uydu
takibi ile saklandıkları yer belirlenen şüpheliler
yakalandı. Şemdinli ilçesindeki 5 terörist ise böyle yakayı
ele vermişti. Yeniliklerin bu kadarla da sınırlı kalmayacak
ve bu mağdur ilimiz Türkiye’ye ait olduğunu hissedecek,
şehri kurtarılmış PKK bölgesi yapmak isteyen iç ve dış
güçlerin hevesleri kursaklarında kalacaktı. Yakın zamanda
Hakkâri’de Aselsan tarafından üretilen Balonlu Keşif
Gözetleme Sistemi kullanılmaya başlanacaktı. Sistem,
yüksek irtifadan gerçek zamanlı gözetleme yapılabilecekti.
Uzmanlar teknoloji kullanımının güvenlik açısından hayati
öneme sahip olduğunun altını çiziyordu.
KCK'nın eğitim boykotuna karşı çıkan, teröriste karşı
öğretmenini koruyan Hakkâri’de eğitim için dev yatırım
kararı alındı. 16 anaokulu, 15 ilkokul, 9 lise, 2 spor salonu,
pansiyon ve öğretmenevi yapımı için 120 milyon dolarlık
eğitim kompleksi kuruluyordu! Bugün'den Bilal Şahin'in
haberine göre Hakkâri'de esnaftan memura, işadamından
işçisine, taksiciden öğrenciye, her kesim terör örgütünün
baskısından dert yanıyor. Yöre halkı, devletin kendilerine
yüzde yüz güvenlik sağlaması halinde örgüte olan desteğin
tamamen kırılacağını vurguluyor.KCK'nın talimatlarına
aykırı hareket edenlerin "çocuklarını kaçırırız, dükkânını
yakarız" diye tehdit edildiği belirtiliyor. Hakkârililer ilk
olarak PKK'nın eğitim boykotuna karşı çıkarak örgüte
toplu tepki gösterdi. Şemdinli Bağlar'da öğretmeni silahla
tehdit eden teröristlerin karşısında veliler durdu. Ekim ayı
başında boykot nedeniyle öğretmenleri tehdit edip
propaganda yapan dört teröristi Bağlar halkının toplu
tepkisi geri adım attırdı. Şemdinli merkeze bağlı bir köyde
üç defa terörist baskınına uğrayan okulda da veliler gecegündüz nöbet tutuyor. Okullara yönelik molotoflu ve
254
bombalı saldırılara rağmen eğitim aralıksız devam ediyor.
Hakkâri'de eğitimin önündeki engellerden birinin lojman
ve derslik sıkıntısı olduğunu tespit eden İçişleri Bakanlığı
gerekli çalışmaları başlattı. Buna göre kentteki okullar
kampüs halinde bir yerde toplanacaktı. 120 milyon lira
ödenek ile 16 anaokulu, ilköğretim için 79 derslikten
oluşan 15 okul, 9 lise, 2 kapalı spor salonu, 20 odalı iki
lojman, 300'er kişilik iki pansiyon ve barınma sıkıntısı
çeken öğretmenler için 120 odalı öğretmen evi inşa
ediliyordu. 2014 yılında bitecek olan eğitim kurumlarının
temelleri atıldı. Yüksekova'da da eğitim kampüsü inşa
edilecek. Liseler 2014'te bitecek olan kampus çatısı altında
toplanacaktı. Mevcut liseler ortaokula çevrilerek sınıflar
en fazla 30 kişilik olacak. Kampüste spor salonu,
yemekhane, havuz ve pansiyon bulunacaktı. Güvenlik ve
diğer hizmetler ihalelerle özel şirketlere devredilecek.
Eğitim kampüsü uygulaması ilk olarak Eskişehir ve
Hakkâri’de faaliyete girecek ardından Türkiye geneline
yayılacaktı.
Taş atan çocukların en çok gündeme geldiği Hakkâri
ve Şırnak'ta çocukların vakit geçirebileceği bir tek oyun
parkının dahi olmaması dikkat çekiyor. Bir lokanta
işletmecisi belediyenin özellikle park yapmadığını iddia
ediyordu. Hakkâri Belediyesine çocukların vakit
geçirebileceği alan yapması talebinde bulunmalarına
rağmen herhangi bir cevap alamadıklarını belirtiyordu.
Daha önce İl Özel İdaresi tarafından yapılan parkların
KCK tarafından çocuklara hedef gösterilerek kullanılamaz
hale getirildiği aktarılıyordu. Bölgenin önemli
sorunlarından biri de yatırım eksikliği. Hakkâri İşadamları
Derneği Başkanı Hüseyin Biçer ildeki güvenlik sıkıntısı
nedeniyle Hakkârili iş adamlarının bile farklı illerde
yatırım yaptığını belirtti. Teşvikte Van, Gaziantep,
Batman ve Şanlıurfa ile birlikte 6. Bölge il olmasının
255
büyük dezavantaj getirdiğine dikkat çeken Biçer bu illerle
aynı bölgede yer aldıklarından dolayı yatırımın
gelmediğini vurguladı (60).
PKK, uzun zamandır füze temin etme peşindeydi.
Bunu 2012 sonbaharından beri başarmış görünüyor.
Özellikle son dönemde Suriye üzerinden terör örgütüne
uçaksavar ve füze girişi yapıldı. Bu donanımların iç
bölgelere kadar da taşındığı söyleniyor. Duyumların
maalesef bu bilgiyi teyit ettiği, KCK‘nın son dönemlerde
özellikle Doçka ve füze tarzı silahları çok temin ettiği bir
gerçek. İşin kötü tarafı bunları yurtiçine aktarmış olup,
hakim noktalara yerleştirmiş olması. Irak merkezi
yönetimine karşı Barzani‘yi ve Esad rejimine karşı
Suriyeli muhalifleri açıktan destekleyerek sorunlara taraf
olan Türkiye’nin bu tavrına karşılık, KCK bu silahları
İran, Irak ve Suriye’den son dönemlerde rahatlıkla sağladı.
Hatta İran PKK’ya doğrudan yardım ederek örgütün bu
silahları Türkiye sınırına kadar getirmesine refakat etti.
İran’ın her konuda, özellikle silah ve mühimmat
konusunda PKK’ya daha çok yardım ettiği, PKK
teröristlerinin İran topraklarından Türkiye’ye geçmelerini
güvenle yoğun şekilde sağladığını istihbarat makamları
biliyor. Bugün gazetesinde eski savcı Gültekin Avcı,
Kandil’in nereye koştuğunu şöyle betimliyor: Ne gariptir
ki bu konuda kamuoyunda daha çok Irak ve Suriye ön
plana çıkartılıyor. Bu da devlet içinde konuşlu İran
muhiplerinin psikolojik harekâtı olsa gerektir. Bunun
yanında; PKK’nın bölgede kaçakçılık yapan
vatandaşlardan şimdiye kadar komisyon adı altında para
aldığını biliyoruz. Bu aşamadan sonra terör örgütünün
planlaması değişiyor. Bundan sonra kaçakçılık yapan
60
Şahin, Bilal. Hakkari’ye Dev Yatırım. Bugün gazetesi. 17.11.2012.
256
vatandaşları sınır geçişleriyle mühimmat ve silah taşımada
daha aktif kullanabilecekleri istihbaratı alınmış durumda.
Uludere olayıyla “vahim bir yanılgı”ya itilen devleti
yumuşak karnından avlamak istiyorlar. Dolayısıyla terör
örgütünün her fırsatta Uludere olayını kaçakçılara
psikolojik baskı aracı olarak kullanabilecekleri güçlü bir
ihtimaldir. Belli ki daha sofistike gelecekler. Propaganda
faaliyetlerinde Kur’an ayetlerini bile kullanmayı
tasarlıyorlar. Düşünebiliyor musunuz?
Zerdüştlük ayinleri yapıp, İslam’a bin bir hakarette
bulunan PKK, mütedeyyin Kürt kitlelerini Kur’an
ayetleriyle avlamayı düşünüyor. “Ya tutarsa” kabilinden
akla gelen ve gelmeyen her yolu deneyecekleri besbelli. 2
ay önce Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren KCK üst
yöneticileri tarafından eleman temin etmek gayesiyle Irak
Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde seferberlik ilan
edildi.Bu amaçla her evden bir erkek-bir kız olmak üzere
acil olarak birer kişinin örgüte çağırıldığı, çocuk olan bu
örgüt mensuplarının büyük şehirler başta olmak üzere
çeşitli bölgelere gönderilerek eylem yapacakları duyumları
var. KCK emriyle yapılan eylemler sonucunda devletin
yaptığı her kanuni düzenleme, KCK cephesinde galibiyet
olarak algılanıyor. Vahim olan ise KCK’nın devletin attığı
adımları Kürtler’e yönelik zafer ve propaganda aracı
olarak kullanıp, baskıyla oturduğu zemini
güçlendirmesidir. KCK okul boykotlarına çok önem
veriyor. Özellikle bu
boykotların Cizre, Şırnak ve Hakkâri‘de mutlaka
uygulanmasını istiyor. Okulların boykot edilerek veliler
tarafından bir süre işgal edilmesi, öğretmen ve
öğrencilerin derse girmemeleri gibi planlamaları ise KCK
Türkiye Meclisi yürütüyor.
Bunlar bir yana, Kandil’in (KCK Yürütme Konseyi)
verdiği çok ilginç bir talimat var.Kandil, BDP’li
257
belediyelerden bölgede faaliyet gösteren Gülen Hareketi
bünyesindeki dershane ve okulların deprem
yönetmeliklerine uygun olmadıkları, yangın
merdivenlerinin olmadığı gibi bahanelerle kapatılmasını
istiyor. PKK bünyesindeki "Kürdistan Halk İnsiyatifi"
tarafından yapılan 17 Kasım 2012 bildirisinde Gülen
Cemaati de özel olarak hedef alındı. Kürtleri resmi eğitim
müfredatını ve okulları şiddetle boykot etmeye
çağıran İnisiyatif, Gülen cemaati bünyesindeki dersane ve
yurtların “ajanlaştırma ve düşürme” yerleri olduğunu
savundu. Cemaate ait bu kurumların hedef alınması ve
bölgeden köklerinin kazınmasını isteyen İnisiyatif,
“Özellikle özgürlük mücadelemize bağlı yurtsever Kürt ve
demokratik öğretmenler sömürgeci AKP-devletine karşı
net tavır almalı, kendi anadilinin öncüsü olmalıdır." dedi.
Hatırlarsanız Karayılan‘ın devletten çok Gülen
Hareketi’ne husumet beslediğini gösteren ifadeleri evvelce
basına yansımıştı. PKK bunu neden ister? PKK, kardeşlik,
hoşgörü, şiddeti reddetmek, gönülleri fethetmek, Kürt
çocuklarının idrak seviyesini yükseltmek gibi slogan ve
uygulamaların örgütle Kürtler arasına aşılmaz mânialar
diktiğini iyi biliyor. Belli ki Türk-Kürt ekseninde
ayrılıkları değil asırlara dayanan müşterekleri öne
çıkaran Gülen Hareketi’nin eğitim sistemi, kanla beslenen
KCK/PKK eksenini zehirliyor. PKK cinnetinin geniş Kürt
kitleleri nezdinde kabul görmesini ve meşruiyet
kazanmasını engelliyor (61).
Kasım 2012 sonu Pakistan’a giden Başbakan
Erdoğan’ın dönüşte uçakta gazetecilere söylediği birkaç
cümle bir cilt kitaba denkti. “Silahların susturulması değil,
silahların bırakılması” diyor önce ve sonra da ekliyor:
“Silah bırakıldığı andan itibaren başka ülkelere gitmeleri
61
Avcı, Gültekin. Kandil’in düşündüren talimatı. Bugün, 29.11.2012.
258
gündeme gelebilir.” Bu sözlerin önünü, arkasını ve aradaki
boşlukları uzun uzun doldurmak ve olup bitenlerle ilgili
çok kritik sonuçlar çıkartmak mümkün. Birincisi: Demek
ki uzlaşma sadece Öcalan’ın yeniden sahneye çıkışı ve
açlık grevlerinin sona erdirilmesi ile sınırlı kalmamış.
Masaya oturulmuş ve çözüm için müzakerelere başlanmış.
Kiminle? Sahneye Öcalan çıktığına göre onunla olmalı.
Peşinen Oslo’daki gibi, İmralı ile Kandil arasındaki
‘network’ün yeniden tesis edildiğini varsayabiliriz.
İkincisi, Başbakan’ın iki cümlesinin gösterdiği üzere bu
müzakerelerde PKK, ateşkes karşılığı lider kadronun
güvenli bir şekilde bir üçüncü ülkeye yerleşmesi şartını
öne sürmüş. Hükümet ise bu şartı kabul etmiş, sadece
“ateşkes” yerine “silahlar bırakma” şartında ısrar ediyor.
“Ateşkes” adı üzerinde elinizdeki silahın tetiğindeki
parmağınızı çekmeniz; “silah bırakma” ise daha ileri bir
adım. Beşir Atalay’ın sözleri aradaki boşlukları
doldurmamıza imkân sağlıyor. Yurtdışına çıkacak PKK
yöneticisi sayısı 130 civarında. Geri kalanı için eve
dönüşü mümkün kılacak bir genel af planlanıyor. Üçüncü
ülke ise Polonya veya Beyaz Rusya. Kısaca Oslo süreci,
kaldığı yerden devam ediyor.
Zaman yazarı Mümtaz’e Türköne’ye göre,
başbakan’ın sözlerinden öte bu sözlerle kamuoyu önüne
çıkmasından çıkartılacak çok önemli bir sonuç var:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işbaşındaki hükümeti
müzakereyi kamuoyuna açık yürütüyor. Bu şeffaflığın
amacı, Kürt, Türk ve uluslararası kamuoyunun baskısını
PKK’ya yönlendirmek olmalı. “Devlet terör örgütünü
muhatap almaz” eşiği aşıldığına göre bu yaklaşım tutarlı.
PKK’ya gelince: Hükümet ile masaya oturup yönetici
kadronun sınır dışına çıkması, geri kalanının eve dönmesi
karşılığında “ateşkes” yerine “silah bırakma” şartını
müzakere ediyorsa kendi varlık sebebiyle ilgili üç ihtimal
259
söz konusu. Birincisi, “silahlı mücadelede yenildik” tezi.
Örgüt, askerî açıdan yenilmiş olsa da, bu gerekçeyi öne
sürmez. İkincisi; silahlı mücadelenin gerekçesi olan “red
ve inkâr” politikalarının sona erdiğini, böylece amacın
gerçekleştiğini söylemek. Silahlı mücadele ile sonuç
aldığını ve maksadın hasıl olduğunu öne sürmek.
Üçüncüsü, ikisi arasında bir yer: “Silahlı mücadelenin
gerekçeleri devam ediyor. Ama artık bu amaca silahla
değil, sivil siyasetle ulaşacağız” tezi.
İki taraf için de doğrusu şu olmalı: Başbakan PKK’ya
güvenmiyor. Müzakere masasını ne zaman ve hangi saikle
devireceğini kestiremiyor. Reşadiye, Silvan saldırıları bu
güvensizliğin gerekçesi olarak yeterli. Ama açık müzakere
yöntemi ile karşı tarafın elindeki argümanları çürütmeyi
hesaplıyor. Böylece PKK’nın inandırıcılığını ve itibarını
kendi sempatizan kitlesi önünde teste zorluyor. PKK ise,
her zaman olduğu gibi kış kampına çekilmiş durumda. Bu
sene askerî hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremedi.
“Vur-kal” taktiği ve “devrimci halk savaşı” stratejisi iflas
etti. Yaralarını sarmak ve bahara hazırlanmak için bu
müzakereleri taktik bir nefes alma aralığı olarak
kullanabilir. Zira bölgede PKK’nın elindeki silahla rol
alabileceği diplomasinin şartları hâlâ devam ediyor. Yine
de “Ne değişti de, PKK bu sefer silah bırakmaya razı
oluyor?” sorusunun inandırıcı bir karşılığı yok. Tersine,
uluslararası konjonktür PKK’ya fırsatlar sunuyor. Öyleyse
umuda kapılmak için çok erken. Daha henüz işin
başındayız (62).
Bizde barış bir kasımpatı gibidir. Kasım ayında açar
baharda solar. Barış çiçeğinin açması için her kasımda bir
gazeteci Kuzey Irak’tan barış mesajları estirir. Bu kasımda
kim gidip özlediğimiz barışı getirecek, diye
62
Türköne, Mümtaz’er. PKK silah bırakacak mı? Zaman. 25.11.2012.
260
sormuştum. Hasan Cemal sağ olsun zahmet edip oralara
kadar gidip barış mesajları getirmiş. Fakat bu sefer daha
kompleks bir barış ışığıyla karşı karşıyayız. Bir yandan
Kuzey Irak’tan geldi barış mesajları öbür yandan da
İmralı’dan açtı kasımpatı çiçekleri. Sanırım her
sonbaharda oynanan bu barış tiyatrosu inandırıcılığını
kaybettiğinden daha etkili bir senaryoya ihtiyaç duyuldu.
Bu yüzden de uzun bir gerilimden sonra mutlu sonla
bitecek bir açlık grevi tiyatrosu kondu sahneye.
Sonunda Abdullah Öcalan İmralı’dan haber gönderdi 68
gün süren açlık grevi tiyatrosu son buldu. Bu, “bir gerilim
tiyatrosu”ydu çünkü oyunu yazan zaten ne zaman ve nasıl
sonlanacağını biliyordu. Başbakan da biliyordu bu
tiyatronun detaylarını Abdullah Öcalan da. Zira tiyatroyu
sahneye koyanlar aynı zamanda büyük başarı ile bu süreci
sonlandırdık diye kendilerine pay çıkaranlardı.
Sadece önümüzde oynanan ölüm oyununu dışarıdan
seyreden bizler tiyatroyu gerçek sandık. Ne Abdullah
Öcalan bizim medya kadar ciddiye aldı bu oyunu ne de
Başbakan Erdoğan. İkisi de oyunun sonunu biliyordu. Bu
arada bu ölüm oyunundan mutlaka ölüm çıkarmak isteyen
KCK yapısı da vardı, ancak oyunu yazanlar yan etkileri de
göze alarak oynadılar bu oyunu. Örneğin hapishanedeki
açlık grevleri yapanların normal açlık grevlerinde
alınmayan birtakım vitaminler aldıkları da bizzat yetkililer
tarafından açıklandı. Açlık grevindeyken kilo almalar bu
nedenledir.
İmralı’dan her seferinde barış ışığı görenler de
(bunlara bakılırsa yakında güneş İmralı’dan doğacak)
adadan mucize çıkaranlar da şu sorulara neden cevap
vermez: Madem Öcalan ölüm oruçlarına ilkesel olarak
karşıydı, açlık grevlerini sonlandırın demek için neden 70
gün bekledi. Adaya koster kalkmıyordu da ondan mı?
Oysa Ada’ya inen helikopterin sayısı Kato dağına
261
operasyona giden helikopterin sayısından daha az değildi
bu süreçte. Resmî açıklamalara bakılırsa MİT yetkilileri
AKP kongresinden önce de sonra da görüştü
Öcalan’la. Bu süreçte en az beş görüşme yapıldı. Bu da
her hafta bir görüşmeye denk geliyor neredeyse.
Yine, Mehmet Öcalan 21 Eylül 2012’de yani açlık grevleri
başladıktan on gün sonra görüştü. Ekim ayı içinde biri üst
düzey olmak üzere en az üç defa MİT yetkilileri Öcalan ile
görüşmeler yaptı. Eğer gerçekten de ışık huzmeleri
arasında gördüğünüz büyük barış mucizesi Abdullah
Öcalan ilkesel olarak ölüm orucuna karşıysa neden bu
ziyaretlerden birini vesile yapıp açlık grevlerini bitirin
mesajı vermedi? Çünkü bu oyunda Abdullah Öcalan’a
verilen rol gerilimin zirveye tırmandığı anda ortaya çıkıp
bir mucize göstermesi ve bir sözüyle ölümleri durdurup
üzerimize barış ışıkları saçmasıydı. Sonrası kendiliğinden
gelecekti ve Öcalan büyük barış adamı olarak yeniden
sahneye çıkacaktı. Çıktı da…Peki, bu tiyatro neden
yazıldı? Gazeteci ve akademisyen Emre Uslu, bu soruyu
şöyle cevaplıyor: Abdullah Öcalan son bir yılda PKK’daki
İran eğilimine yakın şahin kanadın kontrolü ele
geçirmesinden sonra kendi liderliğini sürdürebilmek için
şahinlerden yana tavır koymaya başladı. Öcalan buna
mecburdu, çünkü PKK’ya posta koyup oradan ayrılma
lüksü yoktu. PKK Öcalansız da savaşabildiğini gösterdi.
Daha önce de bir kaç defa belirttiğim gibi, PKK’nın
Öcalan’a değil Öcalan’ın PKK’ya ihtiyacı var. Bu nedenle
Öcalan tercihini PKK içindeki şahinlerden yana kullandı.
Nitekim 21 Eylülde kardeşi ile yaptığı görüşmede “Silvan
saldırısında PKK’nın sorumluluğu yok” diyor. Bu açıkça
kendisine rağmen yapılmış Silvan saldırısını onaylıyorum
demektir.
Oysa tiyatroyu yazan istihbarat teşkilatının hesabına
göre barış ancak Öcalan, Murat Karayılan çizgisi
262
üzerinden müzakere ile mümkün. Bu nedenle de Öcalan’ın
yeniden PKK’nı tartışmasız lideri olması gerekiyor,
Karayılan’ın da pozisyonunu koruması. Bu nedenledir ki
MİT’in etki alanı altındaki gazeteler ve gazeteciler Murat
Karayılan’ı barış yapılabilir bir lider olarak sunuyor. Ona
toz kondurtmuyor, hastaysan doktor gönderelim diye
mesaj gönderiyorlar. Bütün şeytanlıkları da Bahoz Erdal’a
yüklüyorlar. Öcalan için de aynı durum geçerli.
Yani açlık grevi tiyatrosu Öcalan’ın geri dönüşü için
büyük bir PR operasyonuydu. Başarılı da oldu. Hatırlayın,
Öcalan, geçen yıl temmuz ayında Silvan saldırısıyla
rütbeleri sökülüp onursal başkan konumuna düşürülmüştü.
Son açlık grevi tiyatrosu Öcalan’a rütbelerini iade etme
töreni için yazılmış bir gerilim tiyatrosuydu. Uzun süren
gerilim sahneleri sonunda Öcalan ortaya çıkartıldı ve bir
kurtarıcı olarak yeniden barış mucizesi gerçekleşti.
Yeniden “ışıklar” içinde bir lider olarak doğdu. Tarihsel
olarak Öcalan da PKK da istihbarat teşkilatının yazdığı bu
tiyatrolar sayesinde büyümüştür. MİT 1978’de Türk
solunu bölmek için oynadı bu oyunu. Kürt sorunu olarak
karşımıza çıktı. Şimdi aynı oyunu oynuyor, yakında Kürt
devleti olarak göreceğiz sonucunu. Acı olan şu: hükümet
de bu illüzyona inanmış, kendi rolünü oynuyor: Türklere
gaz veriyor Öcalan’a söz veriyor. Başbakan Türk
mahallesinde Öcalan’ı asıyor, Kürt mahallesinde
kurtarıyor. Bu bir gerilim tiyatrosundan skeç değilse ne?
Bazıları Öcalan’ın bu tiyatro oyununu bir mucize
göstererek gerçeğe dönüştürecek sihirli değneği olduğunu
sanıyor. Oysa barış bir tiyatrodan daha ciddidir. Öcalan,
“PKK ülke dışına çekilsin” çağırısı yapıp PKK da bu
çağırıya uyana kadar bu tiyatroya inanmayacak kadar
tecrübeli bir TC vatandaşıyım ben. Bu tiyatroya başlık
seçseydim herhalde “Kışın seviş yazın savaş” olurdu.
Ancak ölüm gerçeği İmralı’da Kandil’de ve Yeni
263
Mahalle’de sahnelenen barış tiyatrosundan daha gerçek,
barış mucizesinden daha sahici, barış ışıldaklarından daha
yakıcıdır. Çünkü bunu sadece barış Pollyannaları değil
herkes görür (63).
Gazeteci ve yazar Rıdvan Akar ise, açlık grevleri
sayesinde Öcalan’ın tekrar liderlik rolünü kaptığını
düşünüyor. Açlık grevleri iki biçimde bitebilirdi. Kandil
açlık grevlerinin bitmesi talimatı verebilirdi. Ancak
Kandil’in böylesi bir niyeti olmadığı KCK Yürütme
Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın 22 Ekim 2012’de
Roj TV’de yayınlanan mesajında ortaya çıkıyordu.
Karayılan, cezaevlerinde yapılan açlık grevleri ile
PKK’nın bir ilgisi olmadığını, eylemlerin “kendiliğinden”
başladığına dikkati çekiyor ve “PKK geleneğinde
cezaevlerinde bir eylemin yapılması kararı vermeyecekleri
gibi, ‘bitir’ talimatını da kimsenin veremeyeceğini bu
kararı sadece açlık grevi başlatanların verebileceğini”
söylüyordu. Karayılan’a göre açlık grevlerini Öcalan
değil, Başbakan Erdoğan bitirebilirdi.
Her ne kadar Karayılan böyle dese de ikinci seçenek
hiç kuşkusuz Öcalan’dı. Öcalan’ın “bitir” talimatı/çağrısı
eylemin sonlandırılması için yetti de arttı. Ancak
Öcalan’ın çağrısında “dışarıdakilere” dönük bir eleştiri de
mevcuttu. “Dışarıdakilerin” kendilerinin yapmaları
gerekeni cezaevlerindekilere yüklediği mealindeki eleştiri
kulak ardı edildi. Oysa Karayılan aynı söyleşide açlık
grevlerinin tarihi bir dönüşümün başlangıcı olabileceği
yönündeki görüşleri mevcuttu. Yani açlık grevlerine
böylesi bir mana ve ehemmiyet yüklendiği anlaşılıyordu.
Şimdi bu yeni ahvalde iki ilginç tutum dikkati çekiyor.
Birincisi, MİT doğrudan Öcalan ile yeniden iletişime
geçmiş görünüyor. Bu iletişimi Hükümet-Öcalan diyaloğu
63
Uslu, Emre. Kışın seviş yazın savaş. Taraf gazetesi. 18.11.2012.
264
olarak da tanımlayabiliriz. Zira Adalet Bakanı Sadullah
Ergin “gerekirse Öcalan ile de görüşülebileceği” yönünde
demeçler verirken, Başbakan Erdoğan’ın henüz dumanı
üzerindeki “Biz iktidarda kaldığımız sürece ev hapsi
olmaz. Cezasını İmralı’da çekecek” şeklindeki
açıklamalarına rağmen, Başbakan Yardımcısı Bülent
Arınç “silah bırakılması halinde Öcalan’a ev hapsinin de
gündeme alınabileceğini” söylüyor.
Peki bu keskin U dönüşüne neden gerek duyuldu?
Erdoğan Öcalan’a görüş yasağının konulduğu 1.5 yıl
içinde Kürt Sorunu’nun çözümünde muhatap arayışında
ciddi bir sıkıntı yaşadı. Önce farklı mecralarla Kürt
Sorunu’nu görüşeceğini söyledi. Olmadı. Sonra sadece
yasal temsilcileriyle görüşeceğini belirtti. Yani BDP’yi
muhatap alacaktı. O da olmadı. Hal böyle olunca da
milliyetçiliğin hamaseti ile malul bir “silahla çözeriz”
politikasına sarılındı.
Ancak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “Öcalan’a
görüş ambargosunu sürdürelim. Terörle mücadelede çok
başarılı bir dönemden geçiyoruz” telkininin bir yumuşak
karnı vardı. Dağda silahlı, şehirlerde taş ve molotoflu Kürt
militanlar yerine siyaseti açlıkla terbiye/tehdit eden
yepyeni bir direniş biçimi ezberleri bozdu. İşte bu ahvalde
“terörle mücadeledeki azimli ve başarılı kararlılık” pek de
etkili olamayacaktı. Oysa cezaevlerinden gelebilecek
kitlesel ölüm haberleri ülkeyi yeniden kan ve ateşle
imtihana sürükleyebilirdi. Bu koşullarda yeniden malum
adrese başvuruldu. Öcalan devreye girdi ve sorunu çözdü.
Krizin biricik kazananı da Öcalan oldu. Bir kez daha örgüt
ve Kürtler üzerindeki etkisini kanıtladı. 1.5 yıllık uzaklığa
rağmen gücünden hiçbir şey yitirmediğini gösterdi. Dahası
belki tersten “çakarak” da olsa kendisinin uzak kaldığı
dönemdeki cari dinamikler/muhataplar olan BDP/Kandil
eksenine kifayetsizlik eleştirisi yapmış oldu. Şimdi Öcalan
265
yeniden muhatap alınması gereken tek makam olarak öne
çıkıyor. Dahası açlık grevlerindeki duruşu itibarıyla da
“akil” bir konuma yükselmiş görünüyor. Hele avukatlara
görüş izninin verilmesi halinde bu sürecin çok daha
içerikli parametrelerini göreceğimizi ön görüyorum.
Yani Öcalan giderek fiili siyaset yapan, örgütü
yöneten kadrolarla arasına mesafe koyarak, eleştiri ve
“silahla çözüm olmaz” yaklaşımıyla devletle PKK
arasında “aracı” bir konum elde etmek isteyebilir ya da o
konumu “pazarlıklar muvacehesinde” devlet tarafından
öne çıkarılmak istenebilir. İlginç bir sürece gireceğiz.
İmralı’da pazarlıklar sürecek. Öyle anlaşılıyor. Bakalım bu
pazarlık sürecinde Kandil “biz de buradayız” vurgusunu
yine kanla yazacak mı? Bakalım Öcalan ile devlet ve
Öcalan inisiyatifi ile Kandil arasındaki bu bilek güreşini
kim kazanacak? Umarız telaffuz edildiğinde bile adeta
PKK söylemi gibi algılanan “barış” bu kez
provokasyonlara daha dayanıklıdır (64).
AKP içindeki bir damar da yeni bir fitne vesilesi
olarak, Milat Gazetesinden Adem Çaylak’ın da ifade ettiği
şekliyle; ‘doğuda PKK ile mücadele eden the cemaattir.
Ve şiddete başvuran güvenlik güçleri de the cemaatin
elemanlarıdır’ şeklinde absürt bir söylem
geliştirmektedir. Gazeteci ve akademisyen Önder Aytaç,
bu süreç içerisinde muhtemel olabilecek terör eylemlerini
30 madde halinde ve PKK sorununda gelinen noktaya
parmak basarak iki makalesinde şöyle özetliyor.
1. Öncelikle burada yazdıklarımız bizim
öngörülerimiz ve bu konudaki uzmanlığımız sonucundaki
çıkarsamalarımızdır demeliyim.
64
Akar, Rıdvan. Öcalan’a biçilen yeni rol. 25.11.2012. Internetden,
24.com.tr
266
2. Bu yazdıklarımızdan sonra, -daha önceden de
defaatle olduğu gibi- ya bu olayları yapmalarında eylem
sayısı bağlamında bir azalama ya da yapılma süresini
öteleme / geciktirme ve hatta hiç yapamama söz konusu
olabiliyor. Olabiliyor çünkü terör örgütlerinin
yapacaklarının önceden söylenilmesi / yazılması, örgütte
çok ciddi moral bozukluğuna vesile oluyor ve içsel
hesaplaşmalara da neden oluyor ki bu da ülkemiz adına
güzel bir durum…
3. Sn. Muammer Güler bundan sonraki siyasi hayatına
herhalde Mardin’de devam edemez. Edemez çünkü
Büyükşehir Yasası sonucunda Mardin de BDP’nin
dışındaki partiler sadece nal toplayacaklar. Bu nedenle,
eğer bu büyükşehir yasası ile ‘Kürdistan’ın haritası
çizilmiyorsa, yasanın uygulamasından geri adım atılmalı.
Atılmazsa, çok kısa geçecek belli bir süre sonrasında ‘biz
size demiştik ama anlamadınız’ demek zorunda
kalacağız…
4. Eğer Sn. Beşir Atalay’ı Sn. Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül her ne hikmetse ısrarla tutmaya ve
kollamaya devam ederse, terörle mücadele de ve açılım
konusunda atılan adımlarda ciddi saçılımlar ve polis özel
harekât ve jandarma özel harekâtın ortaklaşa yaptıkları
nokta vuruşlu ve caydırıcı adımlar akim kalmış olacak…
5. Yapılan bu açlık grevleri ile suni bir gündem
oluşturdular ve bunu da Öcalan’a çözdürerek onu yeniden
önemli ve kutsanmış hale getirdiler.
6. Bölgede kaçakçılık yapan kaçakçılar da asla terörün
bitmesini istemiyorlar. Özellikle de sigara ve mazot
kaçakçılığı yapanlar için bu durum daha fazlası ile söz
konusu. Sınır ötesinden 1’e getirilen mallar Türkiye’de 5’e
satılabiliyor ki rantta bu konuda çok büyük.
267
7. Sınırlar adeta kevgire dönmüş gibi. Sınır güvenliği
çok önemli olmasına rağmen böylesi bir güvenlik nerede
ise yok. Coğrafi şartların kötülüğü de bir diğer dezavantaj.
Sınırda çok kör noktalar var. Yalnızca insana dayalı
kontroller değil, onun yanında elektronik ve teknik
kontroller de çoğaltılmalı.
8. Emniyet güçleri, jandarma ve karacılar gerçekten de
son 3-4 ayda terörle mücadelede çok başarılılar. Ama bu
başarılarını yeterince anlatamıyorlar. Medyada da bu
anlamda başarılar yeterince yer almıyor. PKK, psikolojik
çöküntüsünü izale etmek ve tabanına moral aşılamak için
yeni bir Uludere benzeri saldırı yapmak istiyor. Ya da
batıdaki petropol şehir merkezlerinde terör saldırısı
yapmaya çalışacaklar.
9. Bu bağlamda güvenlik güçleri açısından en büyük
engel ve en büyük terörle mücadeleyi yavaşlatacak unsur
olarak gözüken ise AK Parti Hükümetinin yeniden
müzakereler diyerek görüşmelere başlaması ve mücadeleyi
sonlandırması ki bu durum PKK’ya yeniden nefes almayı
ve kendini düzenleme hakkını vermiş olacak…
10. PKK’nın özellikle dağ kadrosunda da inanılmaz
çarpıklıklar söz konusu. Çocuk yaşta dağa çıkan kızlara ve
erkeklere kaşarlanmış teröristlerce tecavüz, yoz ilişkiler,
homoseksüel çarpıklıklar, doğum kontrol hapları,
pejmurdelik alabildiğine söz konusu ve bununla ilişkili
terör örgütünün kendi içinde de çok ciddi sıkıntıları
mevcut.
11. Doğuda yapılan operasyonları azaltmak ve hatta
engelleyebilmek için, batıdaki büyük illerde patlayıcı
maddelerin yığınakları yapılmakta. Bu amaçla batı
illerinde de bol bol eylemler gerçekleştirilecek…
12. TSK belki de PKK ile mücadele tarihinde ilk kez
şu anda en etkin şekilde mücadelesini yapmakta. Jandarma
268
da bu anlamda gerçekten de çok başarılı bir şekilde JÖH
olarakta gerçekten de başarılı adımlar atmakta. TSK’da
artık etkin bir şekilde terörle mücadelede polisle birlikte
aktif katılım sağlamakta. Darısı MİT’in de başına demekte
de yarar var… Hakkari ve Şırnak da bu anlamda önemli
olan 2 ilimiz..
13. Terör bölgesinde görev yapan valilerin çoğu başarı
ancak bazı illerde adı yolsuzluğa bulaşan kişiler de acaba
var mı? Kaymakamlar da eskiye göre daha aktifler. Ancak
hala tırsık olan bazı kaymakamlarda var. Bunların yerine
de aktif kaymakamların getirilmesinde yarar var…
14. MİT kurumsal anlamda sanki oldukça sıkıntılı. Bir
diğer anlatımla çağı yakalayamamış bir durumda adım
atıyor. Hakan Fidan’ın MİT’i iyileştirme ve
çağdaşlaştırma adımları olsa da maalesef ki hantal yapı
karşısında yeterli olmıyor…
15. Dağda olan terörist sayısı 3500 kadar olduğu ifade
edilen bu yapının, Temmuz 2012’den bu tarafa neredeyse
500’e yakını ölü olarak ele geçirildi ki bu neredeyse son
30 yıldaki terörle mücadeledeki en başarılı olunan
dönemdir bile denilmesine neden oluyor. Dağda
yaşayanlar ise kış gelmesine rağmen mağaralarına
giremiyorlar çünkü PÖH ve JÖH tarafından ortak
operasyonlarla yakalanıyor ya da öldürülüyorlar. Bu
nedenle de dağdaki teröristler de çok perişan bir
durumdalar. BU durumda örgütte çok ciddi infiallere ve iç
eleştirilere de neden olmakta (65).
2012’nin Temmuz ayından bu tarafa neredeyse
500’den fazla terörist öldürüldü. Bu verilen rakamlar daha
önceki yıllarda güvenlik güçlerince ifade edilen abartılmış
65
Aytaç, Önder. Kasım ve Aralık'ta terör takvimi! 21. 11.2012. İnternet ulaşımı
http://www.medyafaresi.com/yazi/1018/onder-aytac-kasim-ve-aralik-ta-terortakvimi.html
269
/ şişirilmiş rakamlar gibi de değil. Hatta bunun fazlası
vardır ama azı yoktur. Dağdaki silahlı teröristlerin 3500
kadar olduğu düşünülürse 1 / 7 kadar olan bir oranda
teröristin ölü olarak ele geçirilmesi söz konusudur ve bu
oldukça da önemlidir diyerek, ilk makaleden sonra
kaldığımız yerden maddeler halinde yazmaya devam
edelim. Şöyle ki;
16.Şu anda her yıl olduğu gibi bu yıl daha ateşkes
sağlayamamış olan PKK, kış uykusuna geçemedi ve
mağaralarına / inlerine giremedi. Çok sayıdaki öldürülen
teröristten dolayı da, PKK militanları dağlarda aç ve sefil
olarak durmaktalar, mağaralarına girememekteler ve
bunların da büyük bir çoğunluğunun yaşı da 15 ve
civarında olan çocuklardan oluşmakta...
17.Bu anlamda BDP’nin ölüm oruçları şeklinde tavır
sergilemesinin nedeni de, dağdaki PKK’nin sıkışmış
olması ve örgütün kısmen de olsa rahatlatılması amaçlı...
18.Türkiye’deki başkanlık sistemine doğru rejimin
yönlenmesi de güçlü bir başkanın yanında çok
zayıflatılmış bir yargının, yetkileri budanmış bir
yasamanın ve güçsüz olan bakanların ortaya çıkmasına
neden olur ki, bunun kabul edilmesi de çok da doğru
değil…
19.Tek adam yönetiminin ve 3 dönemden beri devam
eden tek parti iktidarının istikrar açısından faydaları
olmakla birlikte, demokrasi siteminin neredeyse rayından
çıkmasına da neden olmakta. Bu çerçevedeki Sn.
Erdoğan’ın olduğu bir başkanlık sistemindense; yasama,
yürütme ve yargının kuvvetler ayrılığı siteminde devam
ettiği bir yapının olması çok daha sağlıklı olsa gerek…
20.PKK açısından 2012 yılı Kürt Baharı’nın olduğu
bir yıl şeklinde geçirilecekken, neredeyse örgüt
bağlamında hezimet yılı oldu. Örgütün hala bu sene içinde
270
sıklıkla yapılan operasyonlardan dolayı, kış
tertiplenmesini yapamaması söz konusu. Yine terörle
mücadelede, son 30 yıldır ilk kez sağlıklı, sabit karakol ve
karargahlardan beklenilme ve av olmak şekliyle değil,
mobil sistemlerle hareketli ve Jandarma Özel harekat
(JÖH) ve Polis Özel Harekatın (PÖH) ortaklaşa ve uyum
içinde çalıştığı bir yöntemle, PKK ile mücadele söz
konusu ve bunda da çok ciddi başarılar elde edilmekte...
21.Şemdinli de ilk kez 11 yaşındaki Faris Demirci’nin
teröristlerce patlatılan bir bomba ile öldürülmesi
sonrasında, ailesinin PKK’ya karşı takındığı tavır,
Şemdinli de bu olaydan dolayı PKK istediği için değil ve
fakat PKK’ya tepki olarak dükkanların esnaflar tarafından
kapatılması ve okullara yapılan terörist saldırılarda,
çocuklarının okuma hakkının engellenmemesi için,
velilerin PKK’lılara karşı tepkilerini göstermesi, son
yıllarda bölgede asla gözükmeyen halkın PKK’ya karşı
yaptıkları protestolar var ve bunlar da gerçekten de çok
önemli...
22. Eğer devlet ve hükümet; teröre karşı istikrarlı bir
şekilde mücadele edecek olsalar ve güvenlik güçleri de
teröristlerle yapılan çatışmalarda başarılı sonuçlarını
arttırarak devam ettirseler, zaten PKK’den bıkkınlık duyan
yöre halkının da yeniden devletin yanında yer alması söz
konusu olacak… Bunun tek handikapı ise teröristle
müzakere yolunun yeniden açılma tehlikesinin
mevcudiyeti. Böylesi bir garabet ise maalesef ki, bir kez
daha yeniden yöre halkının PKK’nin saflarına doğru
yönlenmesine neden olacak…
23.Bir örgüt düşünün ki tabandan örgüte devşirilenler
en fazla 8-10 yıl dağ hayatı yaşıyorlar ve sonrasında da ya
öldürülüyorlar ya da hapse gidiyorlar. Ama üst düzey
yöneticilerin hepsi de, en az 28 yıldır hala üst düzey
yönetici olmaya devam ediyor ve bunlara da hiç bir şey de
271
olmuyor. O zaman PKK üst düzey yönetimi acaba görevli
muvazzaflar mıdır ki? O nedenle de hala onlar görevlerine
mi devam etmektedirler? Ya da onlara karşı neden
operasyonlar düzenlenmemektedir? İsrail’in Hamas
liderlerine, İran’ın PJAK yöneticilerine, Rusya’nın Çeçen
yöneticilerine yaptığı suikast saldırılarının aynısının
tıpkısı, neden PKK’nın üst düzey yöneticilerine karşı
düzenlenmemektedir? Bunlar o zaman ya devletin görevli
elemanları mıdır ya da devletin istihbarat birimleri hiç de
iyi çalışmadıkları için bunlara karşı bir operasyon
düzenlenememektedir?
23.PKK’nin üst düzey yöneticilerine yapılacak
operasyonlarda başarı sağlanması, beraberinde örgütün
tabanının da moral kaybına neden olacak ve örgütün
çözülmesine de katkı sağlayacaktır…
24.ABD, terörle mücadele bize yeterince bilgi
vermemekte ve fakat bizim yapacağımız operasyonlarda
ise mutlaka / kesinlikle 24 saat öncesinden kendisine bilgi
verilmesini ve gidilecek koordinatların nereleri olduğunu
da istemektedir. ABD operasyonel bilgileri bizimle
paylaşmamakta ve verdiği bilgiler bağlamında da oldukça
bayat verileri paylaşmaktadır…
25.Örgütün kendi içinde de son dönemlerde operasyon
üstüne operasyon yemesi nedeniyle ve çok sayıda ölü
vermesinden dolayı, ciddi anlamda iç mücadeleler ve
kendi kendisini sorgulamaları söz konusudur. Alandaki
başarısız olan liderlerin hepsi de tabandaki genç militanlar
tarafından da artık sorgulanmakta / eleştirilmektedir…
26.PKK’nin terör sorununu, Öcalan ile uzlaşarak
çözeceğiz yaklaşımının tek nedeni ise güvenlik güçleri ile
mücadelede başarısız olan terör örgütünün bitmesini
önleme çabası olsa gerektir. Beşir Atalay’ın bunu istemesi
de sanki farklı bir acem-i oyunu mu diye de
düşünülebilir…
272
27.PKK tamamıyla uluslararası taşeron bir projedir ve
asla ama asla Kürt halkının haklarını savunmamaktadır…
28.AKP içindeki bir damar da yeni bir fitne vesilesi
olarak, ‘doğuda PKK ile mücadele eden the cemaattir
söylemi geliştirdi. Ve şiddete başvuran güvenlik güçleri de
the cemaatin elemanlarıdır’ şeklinde olayı çarpıtıyor.
Bunu da AKP’nin içindeki acem(l)-i bir grup da benzer
şekilde ifade etmektedir… Hâlbuki bu durum, güvenlik
güçlerinin hepsini de Erdoğan Hükümetinin tayin ettiği ve
göreve getirirken de 3 hafta kadar MİT’te de
istihbaratlarının yaptırıldığı kişilerdir… Ama AKP’de
başının sıkıştığı her yerde ve özellikle terör ile ilgili
konularda; ‘ben yapmadım, onlar yaptılar’ deme
sendromundan kurtulmalıdır (66).
Türkiye’nin en çok konuştuğu kişilerden biri Abdullah
Öcalan’dır ama medyada derli toplu bir Öcalan analizi
yapılmamıştır. Türkiye’de yazılan kitaplar ekseriyetle ya
Öcalan’ı kutsamak için ya da yerin dibine batırmak için
yazılan psikolojik harekât amaçlı kitaplardır. Bunun için
kuşkusuz bir kitap yazılmalı. Gazeteci ve akademisyen
Emre Uslu, maddeler hâlinde Öcalan’ın PKK içindeki
konumunu, ne istediğini, ve neyi yapabileceğini şöyle
anlattı:
1) Abdullah Öcalan KCK yapılanması kurulup
oturduktan bu yana PKK’nın lideri değil sözcüsüdür.
2) PKK’yı yöneten KCK Yürütme Kurulu’dur ve
bunun en etkili ayakları da Avrupa kanadıdır.
3) Abdullah Öcalan’ın üzerlerinde etkisinin en az
olduğu PKK yapısı Kandil ve HPG iken en fazla olduğu
yapı hapishanedeki örgütçülerdir. Özellikle
hapishanelerdeki örgütçülere yazdığı özel mektuplar
66
Aytaç, Önder. Kasım içinde PKK terörü ve iktidar. Rotahaber
22.11.2012.
273
nedeniyle bu etkisini giderek derinleştirmiştir. Son açlık
grevlerini bu ilişkiyi bilmeden anlamak mümkün
değildir. Bu bağlamda açlık grevleri öncesinde, Öcalan’ın
İmralı’dan giden mektupları vasıtasıyla veya başka bir
biçimde PKK’lı mahkûmlarla Öcalan arasında ne gibi
temaslar olmuştur? Sorusu önemlidir.
4) Abdullah Öcalan kendisi özellikle halk üzerindeki
etkisini kullanarak pozisyonunu koruma siyaseti
gütmektedir. Bu nedenle PKK içindeki değişen güç
dengelerine göre kendisini ayarlamakta duruma göre
pozisyon almaktadır.
5) En son Silvan saldırısı ile birlikte Abdullah
Öcalan’a gündem dayatma ile başlayan ve şahinlerin
PKK’da liderliği ele geçirmesinden sonra Abdullah
Öcalan da pozisyonunu belirleme çabasına girmiştir.
6) Abdullah Öcalan 2010 yılından sonra bir dönem
bitiğini iktidarı AKP’nin ele geçirdiğini düşünüyordu. Bu
nedenle de Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na mektuplar
yazmaya başlamıştı. Ancak Uludere faciasından sonra o
eski derin devletin halen yaşadığını görmüş ve tavrını
belirleme konusunda aceleci davrandığını düşünerek PKK
içindeki güç dengelerin bakımından şahinlerden yana tavır
koymuştur.
7) 2004 yılındaki avukat görüşmeleri incelenirse o
dönem de böyle bir sürecin yaşandığını, Abdullah
Öcalan’ın kendisine gündem dayatan Duran Kalkan ve
Cemil Bayık’a hesap soracağını söylediğini görürsünüz.
Ancak savaşı başlatarak kazanan taraf Bayık ve Kalkan
ekibi olunca Öcalan da dümeni Bayık ve Kalkan tarafına
kırmış ve kendi pozisyonunu KCK Yürütme Konseyi
kurarak kurtarmaya çalışmıştır. Bundan sonraki süreçte
de Öcalan PKK’nın sözcüsü olmuştur. Silvan saldırısıyla
birlikte sözcülük pozisyonu da sarsılmıştır. Bu arka planı
bilmeden Öcalan hakkında yapılan yorumlar boştur.
274
8) Öcalan devlete sürekli “bu şartlar altında örgütle
bağım yokken örgüt üzerinde etkili olamam. Bana örgütle
irtibat kuracağım gerekli araçları vermeden bir şey
yapamam” şeklinde çağırılar yapar. Devlet bu çağırıları
Öcalan’ın kendini İmralı’dan kurtarmak için yaptığı taktik
çağırılar olarak okur. Bu nedenle de Öcalan’ın ev hapsi
istediğini düşünür. Ben de uzun süre böyle düşünmüştüm.
Ancak Öcalan devlete “elimi güçlendirin” çağırısı
yaparken aslında bir stratejik akılla hareket ediyor. Şunu
demek istiyor: “Ben PKK’nın lideri değilim. Ancak
devletten bir şeyler koparabilirsem, devletin beni ciddiye
aldığını gösterebilirsem, halkın üzerindeki etkimi de
kullanıp PKK’nın etkililerine Öcalan geri geliyor mesajı
verip devletten aldığım ‘ödün’ ile PKK’daki liderliğimi
geri alabilirim. Bu nedenle beni tekrar PKK’nın lideri
yapacak gerekli araçları verin.”
9) Abdullah Öcalan PKK’nın sözcüsü olduğundan
dolayı müzakere sürecinde etkisi sanıldığı kadar büyük
değildir. Öcalan bu süreçte ancak bir ortam yumuşatıcı
olarak değerlendirilebilir. Müzakerede PKK’nın tutumuna
ancak KCK Yürütme Konseyi karar verebilir.
10) Bu nedenle Öcalan’a yüksek düzeyde siyasal
tanınmayı da çağrıştıracak heyetler göndermek yanlıştır.
Öcalan ile veya PKK liderleri ile yapılacak görüşme alt
düzey istihbaratçılar aracılığıyla yapılmalıdır. Ne zaman ki
PKK sınır dışına çekilmeyi kabul eder o zaman görüşme
sürecinde kıdem arttırılabilir.
11) Unutmayın ki Abdullah Öcalan gibi liderler için
en önemli mesele yola çıktıkları projelerini
tamamlamaktır. Yapamıyorlarsa onun altyapısını kurup
tarihe iz bırakmak isterler. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın
yola çıkış projesini tamamlaması için elindeki en güçlü
enstrümanı, PKK’yı tasfiye etmesini beklemek dünyanın
en saçma beklentisidir. Yaser Arafat nasıl FKÖ’yü tasfiye
275
etmeden, örgütü koruyarak bir barış sürecini başlattıysa
Öcalan da benzer bir model ile barış getirmek istiyor.
Bunu bilmek gerek…
12) Öcalan’ın en güçlü tarafı devleti Tayyip
Erdoğan’dan bile iyi tanıması ve Türkiye’deki
siyasetçilerin çoğundan çok daha iyi analitik düşünebilme
yeteneğine sahip olmasıdır. En zayıf tarafı ise komplo
teorilerine fazla inanması ve narsist yapısı ile aşırı
kuşkuculuğudur (67).
Kırmızı PKK ‘Yeşil’leşirken kazanıyor mu? AK
Parti’nin geçen on yılık başarısının en önemli sırrı algı
yönetimini kusursuz yapması. Bu süre içerisinde toplumun
algılarını öylesine güzel yönetti ki hem kendi tabanını
dönüştürmeyi başardı, hem de ülkede oluşabilecek
toplumsal muhalefetin önünü kesmiş oldu. AK Parti algı
yönetimi konusunda sanırım bir stratejik akla göre hareket
ediyor. Yaptıkları her şeyi planlı yapıyor, her lafı planlı
konuşuyor, her adımı planlı atıyor ve her süreci planlı
yürütüyor. •Bu sürecin yönetimine ilişkin en güzel örnek
yüzde 50 psikolojik sınırı algısını yerleştirip yönetmek.
Herhangi bir anket şirketi AK Parti oylarını yüzde 50’nin
altında gösterdiği anda bir AK Parti yetkilisi çıkıp bir
başka anket sonucu açıklayarak “acaba AK Parti yüzde
50’nin altına mı düşüyor” algısının tabana yayılmasını
önlüyor. Yine bu kapsamda alternatif
oluşturabilecek Numan Kurtulmuş gibi kişileri transfer
ederek algı yönetimi noktasında gerçekten pürüzsüz bir
övgüyü hak ettiklerini kayda geçirmem gerekiyor. Emre
Uslu, algı yönetimi konusunda bu kadar başarılı olan AK
Parti’nin Kürt sorununun çözümü konusunda aynı başarıyı
göster(e)mediğini düşünüyor. Şöyle devam ediyor:
Türkiye genelinde algı yönetimini bu kadar kusursuz
67
Uslu, Emre. Abdullah Öcalan ne düşür. Taraf gazetesi. 07.11.2012.
276
yapan bir partinin Kürt sorunu konusunda özellikle
PKK’nın ekmeğine yağ sürecek birtakım işler yapıp “PKK
vurdukça kazanıyor” algısını oluşturmadaki başarısızlığını
doğrusu ben AK Parti’nin aklıyla bağdaştıramıyorum. Bu
büyük tezat ancak bilinçli yapılır gibi de düşündüğüm
oluyor. Aslında AK Parti PKK ile anlaştı ve“sözde
mücadeleci özde müzakereci” bir tutumla Türk tarafına
yönelik bir algı inşası mı yapıyor diye de düşündüğüm
oluyor. Zira bir yanda sözüne en güvenilir bir siyaset
adamı BaşbakanErdoğan çıkıp “APO’yu asarım” diye
nutuk atarken, perde arkasında müsteşarını Öcalan’la
görüşmeye gönderiyorsa, Oslo’ya taviz vermeye
gönderiyorsa o zaman aslında Başbakan bu mücadeleci
çıkışlarıyla Türk milliyetçilerinin algılarını maniple
ederken Kürt milliyetçileri ile pazarlık mı yapıyor, diye
sormadan edemiyor insan. En son açlık grevlerinde de
durum aynısı olmadı mı? Erdoğan Almanya’da “öyle bir
oruç eylemi yok”dedi “halk idamı istiyor” dedi ama KCK
sanıklarını salacak dördüncü paketin çıkacağının da
sinyalini verdi. Yani Türklere vurucu Kürtlere verici bir
siyaset anlayışında algı yönetimi nerede? Bütün bu
süreçlerden hep PKK kazançlı çıkmıyor mu? AK Parti’nin
amacı Kürtlerin haklarını teslim etmek mi yoksa gerçekten
de Oslo’da uzlaşıldığı gibi KCK’yı bölgede büyütüp,
psikolojik üstünlüğünü temin edip bölgeyi KCK’ya
bırakmak mı? Eğer AK Parti’nin politikası Kürtlerin
haklarını vermek ise, ki bunu sonuna kadar destekliyorum,
o hâlde neden PKK ile pazarlık yapıyor, neden bir takvim
açıklayıp bunu bir takvime bağlayarak vereceğini
açıklamıyor da her PKK eyleminden sonra bir kısmını
verip PKK’ya pirim kazandırıyor? En son anadilde
savunma hakkını örnek alalım. 30 Eylül 2012’deki AK
Parti’nin 2023 vizyon belgesinde bu hakkın tanınacağı
açıklanmıştı. Peki, ne oldu? PKK’lılar açlık grevine gitti.
277
Başbakan çok sert açıklamalar yaptı. PKK’yı ve Öcalan’a
idamı gündeme getirdi. Sonra dün bakanlar kurulu kararı
ile anadilde Savunma hakkı apar topar gündeme getirildi
ve bütün krediler PKK’ya aktarıldı. Bunun amacı nedir?
Algı yönetiminde bu kadar başarılı bir parti bu işi bilinçli
yapmıyorsa, bu yöntemin PKK’nın işine yaratığını,
PKK’yı büyüttüğünü görmüyor mu? Aynı şeyi anadilde
eğitim için de söyleyebiliriz. Bunu sağlamak için bir
takvim açıklayıp, bir pilot proje başlatmak için yeni bir
PKK eylemi mi bekliyor AKP? Bu süreç yeni de değil.
Geçen seçimlerden bu yana devam eden bir süreç. AK
Parti bölgede kaybedeceğini bile bile hem yerel
seçimlerde hem de genel seçimlerde bölgede zayıf adaylar
çıkardı. Bu yöntemin bölgeyi BDP’ye terketmek olduğunu
sağır sultan bile biliyordu. AK Parti bunu neden yaptı o
hâlde? Aynı şeyi Büyükşehir Belediyeleri Yasası’nda da
yapıyor. Yeni yasa ile Mardin ve Van bir daha geri
kazanılamayacak şekilde BDP’ye terk ediliyor. Bundan
sonra haritaya baktığımızda bölgede AK Parti’nin
kazandığı adacıklar olmayacak. Tamamen BDP’ye terk
edilmiş olacak. Bu da insanların zihinlerinde algısal
bölünmeyi daha da netleştirecek. Peki, AK Parti bu algı
yanlışını neden yapıyor? İnsanın söylemeye dili varmıyor
ama Cemil Bayık 4. Stratejik Mücadele Dönemi’ni
anlatırken amaçlarının “bölgeden AKP’nin silinmesi”
olduğunu belirtip “böylece devlet bizimle masaya bizim
istediğimiz şartlarda oturacak” demişti. AKP Parti
Kütlerin haklarını bir bütün olarak, PKK eylemlerinden
bağımsız olarak bir takvime bağlayıp deklere etmek yerine
PKK eylemlerinden sonra veriyor. Hâliyle PKK bölgede
psikolojik üstünlük elde ediyor kendi tabanında da
“vurdukça alıyoruz” algısı ile daha net dayanışma
sağlıyor. Bu da PKK’nın daha da güçlenmesine yol
açıyor. Bu yapılanlara bütüncül pencereden
278
bakınca Cemil Bayık’ın argümanlarının haklı
çıktığı görünüyor. Maalesef en azından bölgedeki algı
bakımından PKK kazanıyor Türkiye kaybediyor. Buna da
AK Partinin bu tuhaf politikaları etken oluyor.
Soru şu: bölgede psikolojik üstünlüğünü kabul
ettirmiş, açlık grevleriyle iktidarın bileğini bükmüş,
devleti Öcalan’ın ailesine yalvartıp Öcalan’dan yardım
dileyen pozisyonuna düşürmüş, Suriye’de fiili bir devlet
kurmuş bir PKK, açılımın başladığı 2009 öncesinden daha
mı güçlü daha mı zayıf görünüyor? Açılımın amacı
PKK’yı zayıflatmak terör sorununu çözmek değil miydi?
Bu açılım yöntemi PKK’yı güçlendirdi mi zayıflattı
mı? Daha da önemlisi AK Parti ne yapmaya çalışıyor;
amaç Kürt haklarını vermek mi PKK’yı güçlendirmek mi?
Bu bir akıl tutulması mı bir planın parçası mı? Plansa
kimin planı? (68).
Türkiye'yi 12 parçaya bölerek yönetmeyi hedefleyen
terör örgütünün, 2010-2011 yıllarında 'topyekün savunma'
stratejisi için mesafe almaya çalıştığı ama 2012’de polis
özel timin başarılı operasyonları karşısında ne serhildan
denilen halk ayaklanmasınja cesaret edebildi nede
Hakkari’yi kurtarılmış bölge ilan edebildi. Güvenlik
güçlerinin operasyonları, örgüt açısından strateji
değişikliği sürecini baltaladı. Terör örgütü PKK/KCK
sözleşmesi, örgütün 'anayasası' hükmünde. Sözde YasamYürütme-Yargı hiyerarşi ile 'Önderliği' şekillendiriyor. 46
asıl, 4 ek maddeden müteşekkil metinde organlarla temel
faaliyetlerin nasıl yürütüleceği anlatıyor. 11. maddesi
'Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi'nin
kurulduğunu, liderinin Abdullah Öcalan olduğu ifade
ediliyor. KCK'nın Türkiye'nin yanında Suriye, Irak ve
İran'ı kapsadığına dikkat çekiliyor. KCK'nın Suriye'de
68
Uslu, Emre. PKK kazanıyor. Taraf gazetesi. 10.11.2012.
279
Demokratik Birlik Partisi (PYD), Irak'ta Kürdistan Çözüm
Partisi (PÇDK), İran'da Kürdistan Özgür Yaşam Partisi
(PJAK) üzerinde faaliyette olduğu vurgulanıyor.
Ankara'nın Kumrular Caddesi'nde 5 kişinin öldüğü 40
kişinin de yaralandığı bombalı terör saldırısıyla ilgili
hazırlanan iddianamede, terör örgütü PKK/KCK
yapılanması anlatılıyor. KCK veya KCK/PKK terör
örgütü, hangi harf grubunu kullanırsa kullansın aynı
terörist örgüt olduğunun altı çiziliyor.
Terör örgütünün 5 bin ile 5 bin 500 civarında silahlı
bir kadroya sahip olduğu belirtiliyor. Örgüt tarafından
Türkiye eyaletlere bölünmüş ve 12 bölgeye ayrılmış. Her
bölgeye bir isim verilirken, buralarda kaç kişilik terörist
grubu olduğu da anlatılıyor. Bunlar sırasıyla şöyle:
"Samsun-Tokat-Amasya-Giresun (Karadeniz Açılım
Grubu) hattında 20-25 kişilik grup; Sivas ve çevresindeki
alanını kapsayan alanda (Koçgiri Eyaleti) 5-10 kişilik
grup; Malatya-Adıyaman-Gaziantep-Kahramanmaraş
(Güneybatı Eyaleti) bölgesinde 9-10 kişilik grup; Tunceli
ve çevresinde (Dersim Eyaleti) 180-200 kişilik grup;
Elazığ'ı da kapsayacak şekilde Diyarbakır ve çevresinde
(Amed Eyaleti) 170-190 kişilik grup; Erzurum'dan
Bingöl'e kadar uzanan (Erzurum Eyaleti) bölgede 80-85
kişilik grup; Batman-Bitlis-Muş bölgesini (Garzan
Eyaleti) kapsayan alanda 90-95 kişilik grup; Mardin ve
çevresinde (Mardin Eyaleti) 35-40 kişilik grup; Siirt ilini
de kapsayacak şekilde Şırnak çevresinde (Botan Eyaleti)
315-350 kişilik grup; Ardahan-Kars-Iğdır hattında (Serhat
Eyaleti) 75-80 kişilik grup; Van ve çevresinde (Van
Eyaleti) 110-120 kişilik grup; Hakkari ve çevresini
kapsayan alanda (Zağros Eyaleti) 370-410 kişilik gruplar
bulunuyor."
Ayrıca sınıra yakın alanlardan Haftanin Bölgesinde
270-300 kişilik grup; Behdinan Bölgesinde 700-750 kişilik
280
ve Hakurk bölgesinde 290-310 kişilik gruplar yer alıyor.
Bunların dışında da ülkenin geri kalan kısımlarında
metropollerde ve yurtdışında da azımsanmayacak sayıda
örgüt mensubu bulunuyor. Terör örgütünün stratejisi,
'pasif-aktif-topyekün' savunma aşamalarından oluşan
Meşru Savunma Stratejisi. Uzun süreli halk savaşının
aksine aşamalar doğrusal olarak ilerliyor. Geri dönüşler
söz konusu olabiliyor. Bugüne kadar 'pasif ve aktif
savunma' süreçleri yaşanmış olması ve eylemlerin en
yoğun olduğu dönemin örgütçe aktif savunmanın ileri
aşaması olarak tanımlanması ise topyekün savunma
aşamasına hiç geçilmediğini gösteriyor. 2011 yılı Haziran
ayında yapılan genel seçimler sonrası örgüt ve müzahir
yapılar tarafından sıklıkla dile getirilen Devrimci Halk
Savaşının stratejik açıdan karşılığı da bulunmuyor ve
içeriğine ilişkin net açıklamalar yapılmıyor. Son dönemde
yakalanan örgüt mensupları ise 'Devrimci Halk Savaşı
tartışmalarının yaklaşık bir yıldır devam ettiği, tartışmanın
özellikle 2010-2011 kış üstlenmesi sürecinde
gerçekleştiği, stratejinin temel mantığının halkın da
içerisine dahil edildiği topyekün bir mücadele olduğu, tam
olarak uygulanması için bir psikolojik hazırlık süreci
gerektiği, bunun da basın yayın organlarıyla yapılacak
propaganda ile sağlanacağı, hazırlık aşamasında HPG
mensuplarının illerde-ilçelerde Öz Savunma Birliği (ÖSB)
mensuplarının faaliyet yürüteceği' şeklinde konuşuyor.
2011 yılı içerisinde terör örgütünün kırsal ve metropol
alan faaliyetlerinin şiddet eylemlerinin stratejik açıdan
karşılığı meşru savunma stratejisi. Yurt içindeki ve yurt
dışındaki konjoktürel gelişmeler, genel seçimler,
Ortadoğu'daki gelişmeler, ABD'nin Irak'tan çekilme süreci
ise terör örgütünü alan kazanmaya yönelik bir çabanın
içine soktu. Alan kazanmaya yönelik kitlesel eylemler
üzerinden örgütün mesafe almaya çalıştığı belirlendi.
281
Ancak örgüt kadrolarına, yapılanmalarına yönelik
gerçekleştirilen polisiye operasyonları örgütü yeni strateji
değişikliğine itti.
2011 yılında bölücü terör örgütü Meşru Savunma
Stratejisi kapsamındaki kırsal metropol alan faaliyetleri,
HPG ve bağlı silahlı unsurlar tarafından örgütün 2010 yılı
Mayıs ayından itibaren takip ettiği eylem stratejisine
uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmiş kırsal alanda HPG'ye
bağlı kırsal kadrolar ve sözde Özel Kuvvetler,
metropollerde ve şehir merkezlerinde ise Öz Savunma
Birliği, Özel Kuvvetler, Kürdistan Özgürlük Şahinleri
(TAK) ve Apocu Gençlik İntikam Tugayı (AGİT) gibi
yapılanmalar şiddet eylemleri üzerinden mesafe almaya
çalıştı. 2011 yılı içerisinde özel kuvvetlerin faaliyetleri
bağlamında mayınlı-bombalı saldırılarla, özellikle araçla
seyir halindeki güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırıların
nitelik ve nicelik açısından arttığı, diğer sahalara patlayıcı
aktarımında artış olduğu, kırsal alanda ilçelerde özellikle
polis özel harekât birimleri ile çatışmaktan kaçınılmayan
bir tavrın izlendiği tespit edildi. TAK ismi, örgütün
uluslararası alandaki terörist imajından kurtulmak ve örgüt
üzerindeki baskıya hafifletmek amacıyla özellikle
kullanılıyor. TAK adıyla üstlenilen tüm eylemlerin bizzat
KCK terör örgütünce gerçekleştirildiğini vurgulanıyor.
"Ayrıca amaç ve hedeflerine ulaşmak amacıyla sürekli
yeni taktikler ve yöntemler geliştiren KCK terör örgütü,
Kürt kökenli vatandaşları güvenlik güçleri ve devlete karşı
kışkırtmak amacıyla yan kuruluş olarak öz savunma
birlikleri adlı yapıyı hayata geçirdiği, kent ve ilçe
merkezlerinde örgütlenen bu oluşum farklı çıkarlar
sağlamak yoluyla bünyesine kattığı grupları halkta devlet
unsurlarına karşı bir direniş oluşturmak maksadıyla
kullandığı bu çerçevede Ankara Kızılay'da meydana gelen
bu soruşturmanın konusu olan bombalı eylemin örgütün
282
eylemsizlik kararının kendileri için geçerli olmadığı
tarzında açıklamalarla tak yapılanması tarafından
üstlenildiği anlaşılmıştır." deniyor.
Terör örgütü, yandaşlarınca işletilen işyerlerinden
gelir sağlanıyor. Özellikle İstanbul’da eğlence merkezleri
para basıyor. Kaçakçılık faaliyetlerinde haraç alınıyor.
Sağlanan paralar ise kuryeler vasıtasıyla örgüt kadrolarına
aktarılıyor. Bazen küçük miktardaki rakamlar güvenilir
örgüt mensuplarının hesapları aracılığıyla ya da para
transfer şirketleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Yüksek
miktardaki para transferleri ise genellikle bizzat
Avrupa'daki örgütlenmelerin başındaki kişiler üzerinden
sağlanıyor. Terör örgütü, her türlü teknik haberleşmenin
yanı sıra doğrudan kurye de kullanıyor. Uydu üzerinden
yayın yapan tv kanalları, radyolar, çeşitli dergi ve
gazeteler, internet siteleri aracılığıyla iletişim faaliyetlerini
gerçekleştiriyor. Terör örgütü KCK, 2007 yılında aktif
hale geldi. Irak'ın Kuzey'inde KCK Yürütme Konseyinin
başında Cemal kod adlı Murat Karayılan bulunuyor.
Türkiye topraklarında örgütsel faaliyetleri yürütmekle
görevli KCK/TM yapılanmasının başında ise Refah kod
adlı Sabri Ok yer alıyor. Remzi Kartal da örgütsel yapı
içerisinde Kongre-Gel Başkanı olarak gösteriliyor. Duran
Kalkan, Cemil Bayık, Mehmet Tören, Mustafa Karasu,
Nuriye Kesbir, Newroz Ceren gibi örgüt mensupları da
KCK sözde Yürütme Konseyi üyeleri. Yurt dışındaki
örgüt yöneticileri Nizamettin Toğuç, Tahir Kemalizade,
Hasan Yirik, Aynur Hülakü, Dolakay Şanlı, Muzaffer
Ayata, Fahrettin Gülşen dönemsel olarak rolleri değişecek
biçimde örgütsel faaliyetlere katkı sunuyor.
PKK içerisinde Ergenekon'un bir kolu olduğunu
vurgulayan Kürt aydınları Kemal Burkay ve İbrahim
Güçlü gibi BDP'nin özgürce siyaset yapamadığını ifade
ediyorlar. BDP'nin, Kandil ve İmralı'dan gelen talimatlara
283
göre hareket ettiğini dile getiren Burkay, "Farklı sesler
yükseldiğinde ise PKK tarafından susturuluyor. Silahların
gölgesinde özgürce siyaset yapılamaz. Oysa talepler
silahsız dile getirilmeli." dedi. Kanal 5'de konuşan Burkay,
geçmişte açlık eylemlerinden dolayı bir çok insanın
hayatını kaybettiğini hatırlatarak, böyle ansızın açlık
grevine gitmenin insanın kendi kendisine yaptığı bir
işkence olduğunu kaydetti. Gençlerin hayatlarının
tehlikede olduğuna dikkat çeken Burkay, "İnat ile sonuç
alınmaz. Bu kabul edilemez bir durum. Sesleri duyuldu ve
belli adımlar atılıyor. Kamuoyunda duyarlılık var. Artık
açlık grevleri sona erdirilmelidir." diye konuştu. "PKK,
pek umut vermiyor. İnsan hayatına değer veren bir örgüt
değil." diyen Burkay, şöyle devam etti: "BDP, etkilerini
kullanmalıdır. 'Devam edin' şeklinde tavır takınmamalıdır.
Ölümlerin gelmesi soruna çözüm sağlamaz, aksine
gerilimi yükseltir. Olaylar iyice karmaşık hale gelir."
Ergenekon davasında tanık olarak ifade veren Şemdin
Sakık'ın; Doğu Perinçek, Yalçın Küçük ve Ergenekon
hakkındaki iddialarını da değerlendiren Burkay, "PKK
içerisinde Ergenekon'un bir kolu olduğundan şüphem yok.
Ergenekon, 1950 yıllarında kurulan kontrgerillanın
devamıdır. NATO tarafından kurulan Gladio'dur. Özel
Harp Dairesi'ne hizmet etti, Ergenekon adını aldı ama
kuruluşu kontrgerillaydı. Sadece devletin kurumları
içerisinde değil, sağ ve sol örgütlerin içine de girmişti.
Bunlardan biri de PKK'dır. Perinçek ve Küçük olayı hayli
ilginçtir. Perinçek, bir dönem 'PKK'ya destek vermeyen
Kürtler bölücüdür' diyordu. Yalçın Küçük de farklı değil.
İşin içerisinde çok derin bağlar var. PKK ile ilişki
kurulurken ince hesaplar var. Bunlar tam olarak açığa
kavuşmadı. Fırat'ın ötesindeki Ergenekon eylemleri açığa
kavuşursa çok şey anlaşılır." şeklinde konuştu. "Kürt
sorununun çözümü için öncelikle şiddet eylemleri terk
284
edilmeli, silahlar susmalıdır." diyen diyen Burkay, şöyle
dedi: "Silah ile bir çözüm sağlanamaz. Çok büyük bedeller
ödendi. Kürtlerin şiddete sarılması hiçbir çözüm
getirmedi. Devletin inkar politikaları da çözümsüzlük
üretti. Hepimiz artık ders çıkartmalıyız. Şiddet ile sonuca
varılamayacağı görülmeli ve sağduyu hakim olmalıdır.
Son yıllarda hükümet ciddi reformlar yaptı. Eksiklikler
olabilir ama sonuçta var olan iyileşmeler görülmelidir.
Gerilimden uzak durulmalıdır. Sonra reform süreçlerinde
ciddi provokatif olaylara tanıklık ettik. Statükodan yana
olan çevreler, hükümete geri adım attırmak için her yolu
denedi. Oslo süreci, Habur olayı ve sonrasında yaşananlar
bunun göstergesidir."
Hükümetin önemli iyileştirmelere imza attığına dikkat
çeken Burkay, askeri vesayetle mücadele edildiğini ve
başarılı olunduğunu ifade etti. Bu olumlu gelişmelerin bile
eleştirildiğini, hatta soldan bile değişime tepki geldiğini
anlatan Burkay, "Oysa sol, değişime açık olmalıdır. Ama
aksini gördük. Bir devrim olmasa da demokratikleşme
yolunda ciddi adımlar atıldı ve atılan adımlar halktan
yanaydı. Bu süreçte Kürtler de bir bütün olarak olumlu
davranamadı. Bu değişime karşı çıktılar. Atılan iyi
adımları tuzak olarak göstermek istediler. BDP, CHP gibi
TRT Şeş'e karşı çıktı. PKK, insanları tehdit etti. Toplumun
beklentilerinin aksine gelişmeler yaşanmasına neden
olundu. Kaldı ki PKK halk savaşı tezine sarıldı. Bu tez
sürüldü ortaya. Hedeflerinin de açıkça AK Parti olduğunu
deklare ettiler. Silahların susması beklenirken, PKK aksi
bir duruş sergiledi. PKK süreç içerisinde Öcalan'ı bile
bypass etti. Bu gelişmeler ile diyalog ortamı darbe yedi.
Tabi bu durumda hükümetin duruşu da sertleşti. Geçmiş
hükümetlerle kıyaslarsak çözüm için en önemli adımları
bu hükümet attı. Ama stratejiyi, AK Parti'yi yıkmak
üzerine belirlemek doğru değildir. Kaldı ki önceki
285
dönemlerde yaşananlar var. Sistematik işkenceler, köy
boşaltmalar ve faili meçhuller... Onlar bu dönemde sona
erdi. Geçmiş dönemleri unutmamak lazım. AK Parti
düşmanlığı üzerinden siyaset yapılmamalı. Gerçekçi
olmak zorundayız." dedi.
Hükümetin, askeri vesayet ile ciddi bir mücadele içine
girdiğini belirten Burkay, ancak bu süreçte terör örgütü
PKK'nın silahlarının Kürt siyaseti üzerinde vesayetine
devam ettiğine dikkat çekti. Bunun, Demoklesin kılıcı gibi
halen durduğunu dile getiren Burkay, "BDP, özgürce
siyaset yapamıyor. BDP, Kandil ve İmralı'dan gelen
talimatlara göre hareket ediyor. Farklı sesler yükseldiğinde
ise PKK tarafından susturuluyor. Silahların gölgesinde
özgürce siyaset yapılamaz. Oysa talepler silahsız dile
getirilmeli. Silahlar dışında siyaset yapılsa Kürtler daha
memnun olur. Çok acılar çekildi. Artık bu acılar sona
ermeli." ifadelerini kullandı. "Fırat'ın ötesinde sadece
Kürtler öldürülmedi. Oradaki çete ile ters düşen generaller
ve albaylar da ortadan kaldırıldı." diyen Burkay, şöyle
devam etti: "Bugün savcıların olayları incelediğini
görüyoruz. Bu, çok önemli... JİTEM mutlaka ortaya
çıkartılmalıdır. Çok geç kalındı. Çeteler ve JİTEM ortaya
çıkartılmalıdır. Kontrgerilla eylemleri, Özal suikastı, Eşref
Bitlis olayı, Bahtiyar Aydın, gazeteci ve aydınlara yapılan
suikastlar devlet sırrı gibi saklanıyor. Bu nasıl sırdır ki
cumhurbaşkanına suikast, Gaffar Okkan'a yapılan saldırı
açığa çıkartılmıyor. Büyük bir tuzak var. Bu tuzak Kürt
sorununun çözümsüzlüğe itilmesidir. Bu tuzağı bozmak,
Fırat'ın ötesindeki yapıya ulaşmak ile mümkündür. Nasıl
ki Özal bu konuyu çözmek için uğraştığında 33 er olayı
oldu, suikast girişimi yaşandıysa benzer tuzakları
yaşamaya hep devam ettik. Belli ki çözüm istemeyen iç ve
dış yapılar var. PKK'nın ve devletin derinlerinde
286
çatışmalardan faydalananlar var. Gerçekler ortaya
çıkartılmalı ki yangın sönsün" (69).
AK Parti Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan’ın Genel
Merkez’e sunduğu rapor, Güneydoğu’da uyuşturucu
bağımlılığının ulaştığı boyutu gözler önüne serdi. Raporda
uyuşturucu kullanım yaşının 11’e kadar düştüğü ve terörle
anılan mahallelerde yaygınlaştığı belirtiliyor. Rapora göre,
son iki yılda uyuşturucu ekimi ve satışı ile ilgili 600 olay
gerçekleşti. 50 kilodan fazla eroin, 21 ton esrar, 2 bin adet
ecstasy hap ve 6 milyon Hint keneviri kökü ele geçirildi.
Savcılığın verilerinde de son üç yılda 342 çocuğun madde
bağımlılığı sebebiyle denetimli serbestliğe tabi tutulduğu
ifade edildi. Raporda, 400 aile ile yapılan görüşmelere de
yer veriliyor. Aileler, Diyarbakır’da uyuşturucu pazarının
her sokakta, parkta ve okul önünde kurulduğunu söylüyor.
Halit Advan, bu tabloyu şöyle özetliyor: “Maalesef esrar,
bölgenin geleneksel tarım ürünü haline geldi. İntihar
vakaları artıyor.” 30 yılı aşkın süredir terörle boğuşan
Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bir yandan da uyuşturucu
tehdidi altında. Terörün en yoğun olduğu bölgelerde esrar
tarlaları boy gösteriyor. Diyarbakır-Bingöl arasında uçsuz
bucaksız uyuşturucu tarlaları bulunuyor. Diyarbakır
kırsalında yılda ortalama 500 ton esrar yetiştiriliyor. Bu
korkunç tablo karşısında harekete geçen AK Parti
Diyarbakır İl Başkanlığı bünyesinde Uyuşturucu ile
Mücadele Komisyonu oluşturuldu. Komisyon, yaptığı alan
tarama çalışmalarını bir rapor halinde Genel Merkez’e
sundu. Rapora göre terör örgütü faaliyetlerinin yoğun
olduğu Bağlar ilçesi Kaynartepe, 5 Nisan ve Muradiye
mahalleleri, Yenişehir ilçesi Seyrantepe, Dicle, Ferit Köşk
ve Fiskaya mahalleleri ile Sur ilçesi Saraykapı ve
69
Burkay, Kemal. İşte PKK'nın yeni stratejisi! Kanal 5. Cihan Haber
Ajansı. 12.11.2012.
287
Hançepek mahallelerinde uyuşturucu madde kullanımı ve
satıcılığı had safhada.
Bu durum raporda şöyle anlatılıyor: “Uyuşturucu
kullanımının ve satımının birinci dereceden etkisinin
yoksulluğun ve terör örgütü faaliyetlerinin birleştiği alan
üzerinde yoğunluğu komisyonumuz tarafından fark
edilmiştir. Diyarbakır kentimizde yine çocukların terör
örgütü eylem faaliyetlerinin içinde yer almaları, kuşkusuz
çocukların ailelerinin denetim eksikliğinden
kaynaklanmaktadır. Çocukların uyuşturucu madde
kullandıktan sonra yapmış oldukları terör örgütü
gösterilerinde bir banka binasının yakılması girişiminde
bulunmaları kısa bir örnek olarak durumun ciddiyetini
ortaya koyabilir niteliktedir.”
Raporda ayrıca, şehrin diğer problemlerine de dikkat
çekiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK)
verilerine göre son 5 yılda 333 kişinin intihar ettiği, İş-Kur
verilerine göre işsiz sayısının 50 bin civarında olduğu,
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü istatistiklerine göre de
kentte 11 bin 500 sabıkalı hırsız bulunduğu bilgileri
sıralanıyor. Terör örgütünün dini de kullanmaya
başladığına vurgu yapılan raporda, “Mele açılımı,
müftülüklerin iyi yönlendirememelerinden ötürü beklenen
sonuçları henüz verememiştir.” itirafı da yapılıyor. Buna
karşılık ‘PKK’lı imamlar’ın çok iyi organize olarak ciddi
anlamda propaganda yaptığına ve kimi yerlerde başarılı
olduğuna dikkat çekiliyor. “Bölgede cami cemaatinin
sayısı batı illerine nazaran ciddi ölçüde fazladır. Ancak bu
denli inançlı bir toplumun BDP’ye yüzde 58 oranında oy
vermesinin altında yatan gerçeklerin sosyolojik analize
muhtaç olduğu aşikardır.” deniliyor. AK Parti Diyarbakır
İl Başkanı Halit Advan, raporu şöyle yorumluyor:
“Maalesef esrar, bölgenin geleneksel tarım ürünü haline
geldi. Uyuşturucu kullanımı ve intihar vakaları artıyor.
288
İşsizlik yüksek. İnsanlar mutsuz.” Advan, yetkilileri tedbir
almaya çağırıyor (70).
Gazeteci ve akademisyen Önder Aytaç, KCK ve
PKK’nın nereye koştuğunu özetleyen makalesiyle
kitabımıza son noktayı koyuyoruz: Abdullah Öcalan’ın
2011 yılında Suriye’ye ilişkin verdiği talimatlarda; “Suriye
Kürtlerinin hem Beşir Esad hem de muhalif gruplar ile
diyalog içerisinde olunmasını, hangi taraf olumlu
yaklaşıyorsa da o tarafa taleplerini dayatmalarını ve
gerektiğinde silah da kullanarak öz savunmalarını
yapmalarını” istemekte. Bu şekliyle hareket tarzını
sürdüren örgüt, Suriye’de, özellikle de Suriye’nin
kuzeyine kalıcı bir şekilde yerleşmeyi hedeflemekte…
PKK / KCK terör örgütü, Birleşik Kürdistan amacı ile son
zamanlarda Suriye’deki faaliyetlerine büyük bir önem
vermekte. Bu durum yalnızca Türkiye açısından değil,
bölgedeki diğer Kürt kesimler ve Irak Bölgesel Kürt
Yönetimi (IBKY) bağlamında da öncelikli bir konudur.
Suriye’deki Kürt kesimlerin derin-milliyetçi bilinci ve
dolayısıyla da temel refleksleri IBKY lehine bir görüntü
ortaya koyarken, aktif gençlik hareketleri ise daha çok
PKK / KCK’nın paravan örgütlenmesi olan PYD yanlısı
görüntüler sergilemekte. IBKY, Suriye Kürtlerinin, Suriye
Ulusal Muhalefetiyle işbirliği içinde bir duruş
sergilemesini, bununla birlikte, Kürtlerin temel
taleplerinden taviz verilmeden birlik içinde hareket
edilmesini arzulamakta. PKK / KCK ise, bir yandan PYD
üzerinden Barzani’nin desteğine haiz diğer Kürtlerle
işbirliği içinde hareket ederken, diğer yandan da Suriye
Kürtleri üzerindeki ağırlığını arttırmaya çalışmakta…
Abdullah Öcalan’ın 2011 yılında Suriye’ye ilişkin verdiği
talimatlarda; “Suriye Kürtlerinin hem Beşir Esad hem de
70
Dönmez, Ahmet. Kürt çocukları esrarın pençesinde. Zaman gazetesi.
30.10.2012.
289
muhalif gruplar ile diyalog içerisinde olunmasını, hangi
taraf olumlu yaklaşıyorsa da o tarafa taleplerini
dayatmalarını ve gerektiğinde silah da kullanarak öz
savunmalarını yapmalarını” istemekte. Bu şekliyle hareket
tarzını sürdüren örgüt, Suriye’de, özellikle de Suriye’nin
kuzeyine kalıcı bir şekilde yerleşmeyi hedeflemekte… İşte
bu nedenle de; bölgedeki faaliyetlerini her geçen gün
hızlandırarak, özerkliğin ilan edilmesine yönelik
çalışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Bu bağlamda;
1. PKK-KCK, PYD üzerinden; Afrin, AynElArap
(Koban) ve Kamışlı civarında, gençliğin organize edilmesi
ve Suriye Kürtleri üzerinde hâkimiyet kurulduğu izlenimi
yaratılması hedeflenmekte,
2. Kanımızca 2013 Nevruz’undan önce Suriye’de
özerklik ilan edilmesi arzulanmakta,
3. Yine; "Kürt Dil Okulu" adı altında eğitim ve kültür
merkezi bu bölgede açılmakta,
4. Politika ile ilgili eğitimler verilmekte ve örgütlenme
çalışmaları yapılmakta,
5. Örgüte ait kamplarda ideolojik ve askeri eğitimler
verilmekte,
6. Suriye’den örgüte katılımlarda da bir hayli artış
yaşanmakta,
7. Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, Suriye’de de köklü
bir yerleşim hedeflenmektedir…
Suriye’de PKK militanı olarak yaklaşık 1500 kadar
kişi bulunmakta ve her hafta Irak’ın kuzeyinden yeni yeni
geçiş yapan grupların katılımlarıyla da bu sayı
artmaktadır. Yine bazı bölgelerde örgüt mahkemeler
kurulduğu, cezaevleri oluşturulduğu ve kaçakçılık /
vergilendirme, şehirlerin giriş ve çıkışlarında da inzibat
faaliyetleri yürütmektedir.
290
Suriye’deki bu karışık durum devam ettiği için,
önümüzdeki zaman diliminde şu soruların yanıtlarına
dikkat edilmelidir. Şöyle ki;
1. Beşir Esad yönetimi, rejimi devam ettirmek için,
PKK-KCK’nin Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmasına
zımnen izin vermeye devam edecek mi?
2. PKK içindeki Suriyeli militanların sayısı daha da
fazlalaşacak mı?
3. Suriye üzerinden, Amanoslara ve özellikle de
kırsaldaki jandarma bölgelerine yönelik olarak, militan ve
mühimmat transferi artarak devam edecek mi?
4. Bu bağlamda da, Suriye üzerinden gelen terör,
Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya, Şanlıurfa, Mersin
ve hatta Antalya’ya doğru terör uzanabilir mi?
5. Yine PKK’nin kendi lehine alan ve şehirleri
devşirmesinin nedeniyle, Halep’teki Arap ve Türkmen
nüfus ciddi anlamda tepki gösterecek ve taraflar arasında
muhtemel bir iç-çatışma olacak mı? Ve bu durumun
ülkemize yansıması da olumsuz olacak mı?
6. Bu nedenle de Irak’taki üslenmeye benzer hatalı bir
durumun, Suriye’de de olmaması için çok dikkat edilmeli
ve PKK’nin buradaki alan ve zaman hakimiyeti
zayıflatılmalı ve hatta bitirilmeli mi?
Ne dersiniz?..
Şimdi de yola gene devam edelim ve PKK-KCK’nin
ses getirici eylem arayışlarına da beraberce irdeleyelim.
PKK-KCK yapısı son dönemde hem şehir
merkezlerinde hem de kırsalda yapılan sonuç odaklı
operasyonlarla ciddi sıkıntılar yaşadığı için, kendisince ses
getirici saldırılarda bulunarak bir çıkış yolu bulmayı
arzulamaktadır…
PKK-KCK;
291
1. Kırsal arazilerde dağınık hareket edilmesini ve fakat
grupların parçalanarak güçlerinin dağıtmamasını ve eylem
amacıyla bir araya gelinmesini,
2. Düzenlenen her saldırıların kameralarla
kaydedilerek, propaganda saikiyle Fırat Haber Ajansı
aracılığı ile haber yapılmasını,
3. Yaz aylarında jandarma (JÖH) ve polis (PÖH)
tarafından operasyon yememek için, sıklıkla (15 gün gibi)
kamp noktalarının değiştirilmesini,
4. Güvenlik güçlerini yanıltmak saikiyle kıyafetlerin
farklı olmasına dikkat edilmesini ve silahların
görünmemesinin sağlanılmasını,
5. Anadolu’daki yapımı devam eden barajlara yönelik
bir eylemin gerçekleştirilmesini,
6. Özellikle ve öncelikle kalburüstü sivil, asker,
bürokrat ve mülki amirlerin saldırılarda hedef alınmasını,
7. Ayrıca, güvenlik güçlerine yönelik, pusu,
mayınlama, taciz ateşi gibi riski az eylemlerin artarak
devam edilmesini,
8. Mevcut eylem tıkanıklığını da aşmak için,
metropoller ve şehir merkezlerinde de saldırılar
düzenlemeyi,
9. “Şehir gerillacılığı” adı altında; sabotaj, suikast,
bombalama gibi saldırı yöntemlerine ve bunlarla ilgili
eğitimlere ağırlık vermeyi,
10. Bu bağlamda Öz Savunma Birliklerini (ÖSB)
metropol şehirlerde, daha yaygın, etkin ve sürekli bir
şekilde yapılandırılmayı istemektedir…
Kanımızca bundan sonraki süreçte PKK-KCK terör
yapısı, Diyarbakır mliserkez olmak üzere, bazı diğer
metropol şehirlerde de, ÖSB’li kişilerin eylemleri ile
valilik ve önemli devlet binalarına, çarşı iznine çıkan
292
askerlere, daha önce keşfi yapılan resmi / sivil polis
arabalarına ve yerleşim yerleri tespit edilmiş terör ve
istihbarat konusunda uzman olan akademisyenlere ve
polislere yönelik silahlı / bombalı saldırı eylemleri
yapılması söz konusu olacaktır. Eğer bu bağlamda burnum
bile kanayacak olursa bunun sorumlusu Başbakan
Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Başer Atalay, Ankara
Valisi Yüksel ve Emniyet Genel Müdürü Kılıçlar ve Polis
Akademisi Başkanı Remzi Fındıklı’dır…
Gediktepe + Hakur + 250 örgüt mensubunun + saldırı
+ Tekeli taburu + Şemdinli ilçe merkezi + Gomani + Efkar
dağları kelimelerini birleştiren bir cümlenin kurulması
durumunda olacak her şeyden sizce kim sorumlu
olacaktır?
PKK-KCK’nin bütün çabalarına karşın, şiddet içerikli
sokak gösterilerine yurttaşlarımız asla teveccüh
göstermemektedir. Neredeyse Öcalan’ın 27 Temmuz
2011’den bu yana avukatlarıyla görüştürülmemesini
protesto etmek için, BDP organize ettiği bazı illerde
yapmaya çalışılan eylemlerde bile vatandaşların
kandırılamadığı çok net bir şekilde görülmektedir…
BDP milletvekilleri, PKK-KCK kadrolarının tüm
yönlendirmelerine rağmen, 27 Temmuz’daki eylemler
alabildiğine sönük geçmektedir ve çok az sayıda katılım
sağlanmaktadır… Adıyaman, Batman, Diyarbakır,
Hakkâri, İstanbul, Mardin, Mersin, Şırnak ve Van da
yapılmaya çalışılan eylemlerde Kürt yurttaşlarımız asla
itibar etmemiş ve hepsine birden katılanların sayısı 2000
rakamını bile bulamamıştır…
Hiç bir yurttaşımız bu sokak gösterilerine
katılmamakta ve itibar etmemektedir. İtibar etmemektedir
çünkü, son dönemlerde yapılan KCK operasyonlarının bu
duruma artı değer katması söz konusudur.
293
Özellikle de Eylül 2011’den Ekim 2012’ye kadar
yapıla gelen ve en az kesintisiz 1 yıl daha devam etmesi
gereken bu KCK operasyonları sayesinde; örgütçe kitleleri
eylemselliğe yönlendirebilecek kadroların bulunmasında
büyük sıkıntılar yaşanmaktadır ve artık sokak
eylemlerinde ciddi anlamda düşüşler yaşanması söz
konusudur…
PKK-KCK önümüzdeki haftalarda ve aylarda ne
melanetler yapabilir?
1.Öcalan her fırsatta gündeme getirilerek, yeniden
onunla irtibat kurulmasına çalışılacak mı?
2.Hakkâri / Dağlıca ve Kayseri / Pınarbaşı gibi bir
terör eylemi ile ses getirici, büyük çaplı şiddet eylem
arayışları ile kırsalda pusu, taciz ateşi, mayınlama gibi
saldırı girişimleri yapılabilir mi?
3.Özellikle de Hakkâri ve Siirt kırsal alanlarında, etkili
saldırılar gerçekleştirilmeye çalışılacak mı?
4.Amanoslar ve Karadeniz bölgeleri takviye edilerek,
ses getirici eylemlere tevessül edilebilir mi?
5.Canlı bomba, fedai türü eylemler de dâhil olmak
üzere, şehir merkezlerindeki bombalı saldırı arayışlarına
devam edilecek mi?
6.Suriye’nin kuzeyindeki örgütsel varlığın
güçlendirilmeye ve bu sayede Türkiye’deki terör
olaylarının da artırılmaya çalışılması var mı?
7.Yol kesme, adam kaçırma, iş makinesi yakma
türünden saldırılar ile kritik altyapılara yönelik eylemlerin
yapılması söz konusu mu?
8.Çeşitli bahanelerle, sokak eylemlerinin arttırılmasına
çalışılacak mı?
PKK-KCK terör örgütü saldırıları için çözüm nedir?
294
1.Hakkari / Şemdinli Çukurca’da bir hareketlilik söz
konusu mudur? Çünkü; PKK-KCK, son zamanlarda,
özellikle Hakkari iline yoğunlaşmaktadır ve bu bağlamda
da Şemdinli ve Çukurca ilçelerine yönelik sanki eş
zamanlı olarak saldırılar mı planlamaktadır?
2.PKK-KCK acaba 1980 ve 1990’lı yıllarda olduğu
gibi, bu yerlere yine 300-400 kişilik saldırılar mı
düzenlemeyi düşünmektedir?
3.Şemdinli’de PKK militanlarının mevzilendiği
Gomani tepesi ve Günyazı köyüne yakın Yiğitler mezrası
çevresi JÖH ve PÖH tarafından kontrol altına alınmış
mıdır?
4.Şemdinli’de emniyet ve asker ortaklaşa ve etle
tırnak gibi bütünleşerek PKK-KCK’nin yapacağı
saldırıları püskürtmüş müdür?
5.PKK-KCK’ya karşı operasyonların arttırılarak ve
kesintisiz 1 yıl devam ettirilmesi gerekli midir?
6.Kırsalda ve sınır ötesindeki üslenme bölgelerine
yönelik, istihbarat destekli, teknik imkânların çok etkin
kullanıldığı önleyici hava / kara operasyonlarının
arttırılması gerekli midir?
7.Bu konuda özellikle jandarma ve askeri birimlerin
yönlendirilmesi zaruri midir?
8.Karacı yapılanmanın bir an önce re-organize
edilmesi ve mutlaka ‘bekle-öl’ şeklinde değil, ‘saldır-vur’
şeklinde konuşlandırılması mı gereklidir?
9.PKK-KCK’nın içinde de inanılmaz derecede
ideolojik bunalım, strateji geliştirememe, örgüt içinde
hizipleşme, iç hesaplaşmalar, derin devlet ile çok sıcak
birliktelikler ve liderlik çekişmeleri gibi sorunlardan acaba
yararlanılabilmekte midir?
295
10.Öcalan’ın izole edilmesinin devamlılığı ve PKKKCK örgütünü itibarsızlaştıran / etkisizleştiren
uygulamaların üzerine hassasiyetle gidilmesi gerekli
midir?
11.PKK-KCK’nin üst düzey yöneticilerine, İsrail’in
FKÖ’nün, İran’ın PJAK’ın, Rusya’nın Çeçenler’in üst
düzey yöneticilerine yaptığı nokta ve sonuç odaklı
yaklaşımın aynısının tıpkısının yapılması artık bir an önce
gerçekleştirilmeli midir?
12.Yine bu paralelde, şehirlerde halk ayaklanması ve
alternatif devlet yapılanmasını amaçlayan illegal KCK
oluşumlarına yönelik operasyonların aynı hassasiyetle
sürdürülmesi gerekli midir?
13.PKK-KCK yapısına yurtdışı kaynaklı desteğin
kesilmesine yönelik atılması gereken bütün adımların
aksatılmaksızın arttırılması lazım mıdır?
14.Bu bağlamda, Irak’ın kuzeyindeki PKK-KCK
devletinin kurulmaması ve Suriye’deki karışıklığın
örgütsel bir kazanıma dönüşmesinin önlenmesi yapılmalı
mıdır?
15.Kamuoyunda, “terörle müzakere” edilebileceği gibi
bir algının oluşturulmasının önüne geçilmesi amacıyla;
kesinlikle ve özellikle bölge halkının sorunlarının
teröristler ile pazarlık konusu ol(a)mayacağı, çözüm
sürecinde rol almak isteyenlerin silahla ilişkilerini
sonlandırmaları gerektiği net bir biçimde vurgulanmalı
mıdır?
16.Kamuoyunda, “terör olaylarının artmasına paralel
olarak uzlaşma zemini arandığı” izlenimine asla ama asla
ve hatta Beşir Atalay’ın rağmına meydan verilmemelidir
değil mi?
296
17.Örgüt üst düzey sorumlularının yerlerinin tespit
edilmesinde büyük fayda sağlayacak ve örgütteki
çözülmeleri hızlandıracak mıdır?
18.Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren
Suçların Faillerinin Yakalanmasına Yardımcı Olanlara
Verilecek Ödül Hakkında Yönetmeliğin ışık hızıyla hayata
geçirilmesi gerekli midir? Elzem midir? Olmazsa ihanet
midir?
19.PKK-KCK örgütünün içinde bulunduğu
sıkıntılardan dolayı örgütsel problemlerin / ayrışmaların,
son dönemde alabildiğine fazlalaştığı ve örgütten
kaçışların / ayrılmaların inanılmaz arttığı kamuoyuna
yeterince anlatılmakta mıdır?
20.PKK-KCK yapılanması Şemdinli ve Yüksekova’da
neredeyse 5000 sivil halkın ölmesinin örgütçe göze
alınması söz konusu mudur?
21.Mesut Barzani’nin terör örgütünü açıktan
desteklediği ve hatta bol miktarda askeri kamuflaj ve
kıyafet temin etmesi doğru mudur?
22.Şemdinli’ye yönelik saldırı girişimi öncesinde
başka bir oyun çevirip, güvenlik güçlerini başka bir
bölgeye çekmeye çalışacakları, sonrasında ilçe merkezinde
güvenlik güçlerinin sayılarının azalmasından faydalanarak
saldırıya geçmeleri mi söz konusu olacaktır?
23.Gediktepe + Hakur + 250 örgüt mensubunun +
saldırı + Tekeli taburu + Şemdinli ilçe merkezi + Gomani
+ Efkar dağları kelimelerini birleştiren bir cümlenin
kurulması durumunda olacak her şeyden sizce kim
sorumlu olacaktır?
24.Yüksekova sorumlusunun kim olduğu, Yüksekova
ve Şemdinli’nin ele geçirilmesi, Çukurca’nın çevresinin
sarılması, sonunda da bütün Hakkâri’nin ele geçirilmesi
çalışması var mıdır?
297
25.Dalamper Dağının Hakurk Bölgesi’ne bakan
tarafında sınıra yakın bir yerde 1800 kadar militanın
beklediği, 16-17 katıra yüklü şekilde ağır makineli
silahları ve bol miktarda ilkyardım malzemesinin varlığı
söz konusu mudur?
26.Yüksekova’ya 700 örgüt mensubunun gönderildiği,
askeri operasyonların neticesi ne olursa olsun Şemdinli ve
Yüksekova’yı basmaya kararlı oldukları doğru mudur?
27.Diyarbakır – Lice içinde böylesi bir basma planının
varlığı söz konusu mudur? (71).
PKK terör örgütünün Avrupa ülkelerinde vakıf,
dernek, vb. kuruluşlar adı altında topladığı yardımlar gelir
kaynakları arasında büyük meblağları ifade etmektedir. Bu
kuruluşlar Almanya, Hollanda, Rusya, İsviçre, Danimarka,
İsveç, ABD, Kanada ve Fransa gibi ülkelerde kurulu olup,
toplanan para trafiği Kürt Demokratik Halk Birlikleri
(ERNK) tarafından kontrol edilmektedir. Sayıları 165'i
bulan bu dernekler 9 federasyonun çatı kurumu olan
KON-KÜRD tarafından organize edilmektedir. PKK terör
örgütü Almanya'da resmen yasaklanmasına rağmen
faaliyetlerini farklı isimlerde kurulan dernek ve
kuruluşlarca sürdürmektedir.
Öte yandan PKK terör örgütünün diğer gelir
kaynaklarını şu şekilde sıralamak mümkün:
Yandaş devletlerin yardımlarını da unutmayalım.
Özellikle PKK terör örgütünün kurulduğu yıllarda
doğrudan parasal olarak yapılan yardımlar halen devam
etmekte fakat ABD'ye yapılan terör örgütü saldırısı sonucu
terörün algılanışının farklılaşması ve günümüzdeki
yeniden yapılanmalar sonucu yerini kısmen dolaylı
yardımlara bırakmıştır. Bu dolaylı yardımlar ise yandaş
71
Aytaç, Önder. PKK-KCK Nereye Koşuyor? Rotahaber.com.
28.10.2012.
298
devletlerin topraklarında barınma izini, terör örgütü
üyelerine verilen eğitimler şeklinde sıralanabilir.
Yakalanan teröristlerin ifadelerinden Türkiye ve çeşitli
Avrupa ülkelerinden Yunanistan'a gönderilen PKK terör
örgütü üyelerinin bu ülkede patlayıcı madde eğitimi
aldıkları anlaşılmaktadır. Uyuşturucu ticareti en büyük
gelir kalemidir. Türkiye'nin jeopolitik konumu
düşünüldüğünde, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan
Türkiye'nin, Orta Doğu'dan Avrupa ülkelerine yapılan
uyuşturucu ticareti için uygun güzergâha sahip olduğu
görülmektedir. PKK terör örgütü, nakliyesi kolay,
müşterisi hazır, para ile takası kolay ve geliri giderlerine
göre çok yüksek olan uyuşturucu maddelerin ticaretini
gerçekleştirmekte ve bu ticaretten yüksek gelir elde
etmektedir. Yakalanan terör örgütü üyesinin ifadesine göre
Van'dan İstanbul'a götürülen uyuşturucu maddenin kilosu
5 bin 500 Euro olurken Avrupa'ya çıkartılan uyuşturucu
maddenin kilosu 17 bin Euro'ya ulaşıyor. Diyarbakır
Valiliği'ne göre; 2010 ve 2011 yıllarında bölgeden
geçirilirken yakalanan uyuşturucu madde miktarının 39,3
ton ağırlığında olması terör örgütünün finansal kaynakları
arasında uyuşturucu ticaretinin büyük önemi olduğunu
gösteriyor. PKK, her türlü kaçakçılık işleri yapmaktadır.
Bunlar içerisinde silah, petrol ve petrol ürünleri, insan,
sigara vb. kaçakçılığını sayabiliriz. Özellikle son yıllarda
sigara ve petrol ürünlerindeki yükselen fiyatlar nedeniyle
vatandaşlar alternatif arayışlara girmiş ve özellikle İran ve
Irak'tan getirilen kaçak sigara ve petrol ürünlerine talep
artmıştır. Ülkeye kaçak olarak getirilen sigara ve petrol
ürünleri vergisiz olarak ve yüksek kâr marjı ile satılmakta,
sağlanan gelir ise PKK terör örgütüne verilmektedir.
Yurtiçinden ve yurtdışından topladığı haraçlar her sene
artmaktadır.
299
Haraç ile ifade edilen ise PKK terör örgütü ile ilgisi
olan veya olmayan kişi ve kuruluşların terör örgütüne
zorla yaptıkları mali desteklerdir. Bu yol ile toplanan
gelirin yıllık 150 milyon Euro civarında olduğu tahmin
edilmektedir. Fransa’da açılan PKK davasında bir milyar
ABD doları rakamı telaffuz edilmiştir. Hıristiyan
misyonerler vasıtasıyla sıcak paralar Avrupa’dan ülkemize
taşındığı içim kimse gerçek rakamı bilemiyor. Soygun ve
gasp yapan PKK, özellikle büyük şehirlerde aktiftir. Ünlü
türkücü İbrahim Tatlıses’ten bile gasp yoluyla paralar
alınmıştır. Tüm zengin işadamları hedefleridir. Terör
örgütü üyeleri tarafından gerçekleştirilmekte olan soygun
ve gasptan sağlanan kaynakların büyük meblağlar
olmadığı düşünülse de, devletimizi ve vatandaşlarımızı
hem maddi hem de manevi olarak kayıplara
uğratmaktadır. Sahtecilik almış başını gitmiştir.
Günümüzde baskı teknolojisinin de ilerlemesi ile para
basımı için gerek duyulan araç ve gereçler kolaylıkla elde
edilebilmekte, terör örgütünün ihtiyaç duyduğu kaynak
sahte para basılıp piyasaya sürülerek sağlanmaktadır.
Görüldüğü üzere PKK terör örgütü hayatımızın her
alanına girerek kendisine para kaynakları yaratmaktadır.
Bizim bu bataklığı tamamen kurutabilmemiz için mutlaka
finans kaynaklarına inilmesi ve milletimizin çok uyanık
olması gerekmektedir (72).
Zirve Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Ortadoğu
Stratejik Araştırmalar Merkezi (OSAM) Müdürü Doç. Dr.
Gökhan Bacık, terör örgütü PKK'nın, her yıl ihtiyaç
duyduğu milyarlarca dolar parayı sınır bölgelerinde
kaçakçılardan ''vergi'' adı altında topladığı haraçlardan
elde ettiğini belirtiyor. Doç. Dr. Bacık, terör örgütü
72
Ban, Ünsal. PKK Terör Örgütünün Para Kaynakları. Bugün gazetesi.
13.11.2011.
300
PKK'nın, 2011-2012 yılında bir teröristin dağda barınması
için günde ortalama 70-80 dolar harcadığını, söz konusu
teröristin bir yerden bir yere eylem yapmaya gitmesi
durumunda ise maliyetin katlandığını kaydediyor.
Maliyetler karşısında örgütün büyük paralara ihtiyaç
duyduğuna işaret eden Doç. Dr. Bacık, ''Terör örgütü
PKK'nın, silahlı mücadele süresi uzadıkça, haraç ve bağış
yoluyla elde ettiği gelirlerinde ciddi oranlarda düşüş
görülüyor. Örgüt, her yıl ihtiyaç duyduğu 4-5 milyar doları
sınır bölgelerinde kaçakçılardan 'vergi' adı altında
topladığı haraçlardan elde ediyor. PKK, terör örgütünün
varlığını sürdürebilmesi için mutlaka büyük bir ekonomik
kaynak oluşturması gerekiyor. Örgüt, uyuşturucu, silah
kaçakçılığı, göçmen ticareti gibi işler oluşturarak ciddi
maddi gelirler elde etmeye çalışıyor'' diye konuşuyor.
Türkiye'de sadece PKK'nın değil, faili meçhullerden,
darbelere kadar bütün negatif yapıların ekonomik
yapısının bulunduğunu, bu illegal ekonomik yapıların
mutlaka çökertilmesi gerektiğini, aksi takdirde milyar
dolarlık uyuşturucu ve sigara kaçakçılığı pazarının olduğu
yerde bu kaynağa talip olanların da mutlaka çıkacağını
dile getiren Doç. Dr. Bacık, şunları tesbit etmiş: ''Tabii ki,
PKK da diğer örgütler gibi finansal kaynaklarını diri
tutmak isteyecektir. PKK ve benzeri örgütler, Afganistan
üzerine gelip Türkiye üzerinden Avrupa'ya giden göçmen
kaçakçılığı işinden de ciddi gelir elde ediyor. Ancak terör
örgütü PKK'nın, bu kadar parayı bunca yıldır bu kadar
rahat bulması çok çok problemli bir sorundur. Türkiye gibi
büyük iddiaları olan bir devletin, gücüne paralel bir şey
değildir. Bu gayri meşru ekonomik güç ortada durduğu
sürece de, istediğiniz kadar operasyon yapın, temizlik
yapın, o yine yeşerip ortaya çıkar. Terör örgütünün para
muslukları kesilmedikçe, örgütün yok edilmesi veya silah
bırakmaya zorlanması imkânsız. Polisin ve jandarmanın
301
gerek sigara, gerekse de uyuşturucu kaçakçılarını
yakalaması büyük bir başarıdır. Ama insanlar doğudan
gelen uyuşturucuyu Türkiye üzerinden batı pazarına
götürdüğü sürece, ne terör biter, ne de bu bölgedeki
istikrarsızlıklar biter'' (73).
Terör örgütünün ulusal ve global mali kaynaklarının
yer aldığı Mali Suçları Araştırma Kurulu raporu, PKK'ya
yapılan yardımları mercek altına aldı. Raporda, Türkiye'de
bulunan terör örgütüne yakın derneklere Avrupa'dan yüklü
miktarda para aktarımı gerçekleştirildiği ortaya çıktı.
MASAK'ın, söz konusu raporunu MİT, emniyet ve
savcılığa gönderildi. Raporda yer alan belgeler,
Avrupa'nın terör örgütüne yaptığı mali yardımları tescil
ediyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), bir
ihbar üzerine Diyarbakır merkezde bulunan ve özellikle
kadın ve çocuklara yardım etmek için kurulduğu öne
sürülen 'Umut Işığı Kadın Kooperatifini' yakın takibe aldı.
2008'de kurulan derneğin mali hesaplarını inceleyen
MASAK, Umut Işığı Kadın Kooperatifine Avrupa'daki
tanınmış yardım vakıflarından 3 yıl içinde toplamda 760
bin İsveç Kronu, 100 bin Amerikan Doları ve 125 bin lira
para aktarıldığı ortaya çıktı. MASAK uzmanları bu
paranın PKK'ya aktarıldığını iddia ediyor. 2008'de kurulan
Umut Işığı Kadın Kooperatifi'ne mali destek sağlayan
kuruluşların izini süren MASAK, Avrupa'daki İsveç Kürt
Kültür Vakfı'na ulaştı. Vakıf üzerinde araştırma yapan
MASAK uzmanları, Stockholm Kürt Kültür Derneği ve
bazı oluşumların yasal kılıf altında PKK'nın dağ
kadrosuna militan temin ettiğini iddia etti. Raporun konu
ile ilgili kısımlarında "Umut Işığı Kadın Kooperatifine
para transfer eden Kürt Kültür Vakfı hakkında internet
üzerinden yapılan taramada; Stocholm Kürt Kültür
73
Bacık, Gökhan. Terör Örgütünün en büyük gelir kaynağı. Sabah
Gazetesi. 13.07.2012.
302
Derneğinin de içinde bulunduğu bazı oluşumların yasal
kılıf adı altında PKK'ya dağ kadrosu ve militan temini
amacıyla hizmet verdiği, bunların aynı zamana PKK
militanlarının buluşma noktası olduğu Türk ve Kürt iş
adamlarını tehdit ederek çok miktarda nakit temin ettikleri,
bürolarında uyuşturucu ticaretini ve organize
fuhuşu yönettikleri, İsveç hükümetinin PKK'yı terör
örgütü olarak tanımakla birlikte bu tür paravan kuruluşlara
müsamahakâr davrandığı iddia edilmektedir" ifadeleri yer
aldı.
Maliye Bakanlığı'na bağlı Mali Suçları Araştırma
Kurulu (MASAK) PKK'ya finans desteği sağlayan
oluşumları yakın takibe aldı. 2 yıl süren çalışmanın
ardından Avrupa'daki vakıflardan Chest Vakfı, Global
Fund Children ve Ashoka General gibi kuruluşların
Diyarbakır'da PKK'ya yakınlığıyla bilinen 'Umut Işığı
Kadın Kooperatifi' adlı kuruluşa yüklü miktarda para
aktardığını tespit etti. MASAK tarafından hazırlanan
raporunun MİT, emniyet ve savcılığa gönderildi. Raporun
konu ile ilgili kısmında: " Umut Işığı Kadın
Kooperatifi'nin doğrudan kendi hesaplarına yahut ortak
veya çalışanlarının hesaplarına yurt dışından 'Kürt Kültür
Vakfı (Kurdiska Kulturstiftelsen)' tarafından toplam
469,800 SEK, Vansterpartiet Jarfalla (İsveç Sol Parti)
tarafından 290,000 SEK, Global Fund For Children
tarafından 15,000 USD, Ashoka General tarafından
26,435,63 USD ve Chrest Foundation tarafından 45,598
USD tutarında para transfer edilmiştir. Diğer yandan İsveç
İstanbul Başkonsolosluğu tarafından Kurdiska
Kulturstiftelsen adlı kuruluşa 140,931 SEK tutarında para
transfer edilmiştir" bilgileri yer alıyor (74).
74
Kılıç, Mustafa. İşte PKK’nın para kaynaklarının belgesi. Milli Gazete.
21.09.2012.
303
Terör örgütünün beslendiği en önemli finans
kaynaklarının başında uyuşturucu ticareti geliyor.
Emniyet'in raporlarında da PKK-uyuşturucu ilişkisi
konusunda çarpıcı veriler yer alıyor. Buna göre 1981'den
beri yapılan operasyonlarda 60 PKK sığınağında yüksek
miktarda uyuşturucu ele geçirildi. Bu kapsamda 839
terörist tutuklandı. Operasyonlarda 4 bin 253 kilo eroin, 22
bin 830 kilo esrar, 4 bin 305 kilo bazmorfin, 8 kilo afyon
sakızı ve 710 kilo kokain yakalandı. Güvenlik güçleri,
teröre de finansman sağlayan uyuşturucuya yönelik
operasyonlarını son yıllarda sıklaştırdı. 1988'de zehir
tacirlerine 2 bin 737 baskın yapılmışken, bu sayı 2011’de
18 bin 24'e çıktı. Öte yandan terör örgütünün uyuşturucu
bağlantısı Avrupa Birliği polis teşkilatı EUROPOL,
NATO Ekonomik Komitesi ve Birleşmiş Milletler
Uyuşturucu Kontrol Programı'nın raporlarına da girdi.
Emniyet Genel Müdürlüğü arşiv verilerine göre terör
örgütüne yönelik operasyonlarda 60 PKK sığınağında
yüksek miktarda uyuşturucu ele geçirildi. Son 27 yılın
arşiv verilerinde 363 uyuşturucu operasyonunda zehir
tacirlerinin PKK, DHKP/C, TKP-ML, Devsol ve Asala
gibi terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Son
yıllarda terör örgütünün finansman kaynakları arasında
olduğunun net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte
uyuşturucu operasyonlarına büyük önem verildi. Örneğin
1998 yılında uyuşturucu tacirlerine yönelik 2 bin 737
operasyon yapılmışken 2011'de bu sayı 18 bin 24'e çıktı.
1999'da uyuşturucudan yakalanan şüpheli sayısı da 6 bin
121 kişi iken 2011 sonunda bu sayı 38 bin 534'ü buldu.
Terör örgütlerinin eylemlerinin devam etmesi büyük
ölçüde finansal kaynakların yeterliliği ve devamlılığına
bağlı. Örgütlerin silah, barınma, beslenme, iletişim,
propaganda gibi ihtiyaç ve faaliyetleri büyük çapta
finansal kaynak gerektiriyor. Terör örgütü PKK için de
304
uyuşturucu kaçakçılığının en önemli gelir kaynaklarından
biri olduğu ifade ediliyor. Emniyet Genel Müdürlüğü arşiv
kayıtlarında terör örgütü mensuplarının ifadeleri ve ele
geçirilen belgelerdeki para kayıtları PKK'nın
uyuşturucudan finansman sağladığını açıkça ortaya
koyuyor. Türkiye'de istihbarat birimlerinin narko terör
raporlarına göre PKK artık dünya raporlarına uyuşturucu
kaçakçısı olarak girmemek için özel bir önem gösteriyor.
Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi yerlerde daha rahat
hareket edebilmek amacıyla uyuşturucu kaçakçılığı işlerini
örgütle direkt bağlantısı ortaya çıkmayan kişilere
yaptırıyor. Ancak yine de her yıl yayınlanan uluslararası
raporlar örgütün zehir tacirliğini ortaya çıkarıyor. Avrupa
Birliği polis teşkilatı EUROPOL tarafından yayımlanan
'AB Terörizm Durumu ve Eğilim Raporu (TE-SAT 2012)'
başlıklı raporda PKK'nın Avrupa'daki üyelerinin işlediği
suçlar arasında uyuşturucu kaçakçılığı da sıralanıyor.
PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığından kazandığı parayı
terörist faaliyetlerde kullandığı ifade edilen raporda,
Avrupa'nın PKK için lojistik destek üssü durumunda
olduğu vurgulanıyor. PKK'nın örgütsel faaliyetlerini
finanse etmek için Avrupa içinde ve dışında uyuşturucu
kaçakçılığı yaptığı belirtiliyor. Terör örgütünün, militan
devşirme ağını endişe kaynağı olarak gören raporda kara
para aklama, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının örgüt için
temel finansman kaynağı olduğu tespiti yapılıyor. NATO
Ekonomik Komitesi 2009'da hazırladığı 'Terörün
ekonomik ve maddi boyutu' başlıklı gayri resmi raporunda
PKK'nın finans kaynaklarına dair çarpıcı bilgiler veriyor.
Terör örgütlerinin finans kaynaklarına ilişkin uluslararası
istihbarat kurumlarından elde edilen bilgiler doğrultusunda
hazırlanan raporda, Avrupa'dan PKK'ya 200 milyon Euro
aktarıldığı belirtiliyor. Raporun 70. maddesinde bu
miktarın 25 milyon Euro'sunun bağış olarak toplandığı,
305
geri kalan miktarın ise uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve
kara para aklama gibi yasa dışı işlerden toplandığı
vurgulanıyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol
Programı (UNODC) 2011 yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı
analizlerinde de PKK'nın rolünden bahsediliyor.
Uyuşturucu ticaretiyle silahlı terör örgütlerinin ilişkisinin
irdelendiği 2012 raporunda da PKK örneği veriliyor.
UNODC 2007 raporlarında, terör örgütünün uyuşturucu
madde kaçakçılığının imalat, taşıma, aracılık, satış ve
sokak satıcılığı gibi her safhasında yer alarak, finansal
destek sağladığına dikkat çekiliyor. Avrupa'da uyuşturucu
ticaretini kontrol altında tutan PKK'nın, Afganistan,
Pakistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu İtalya,
Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya'daki yasa dışı
örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa'ya nasıl aktardığı ve
pazarladığı belgeleriyle ortaya konuluyor. 30 Mayıs 2008
tarihinde, ABD yönetimi tarafından 'Yabancı Narkotik
Çeteleri Belirleme Yasası' çerçevesinde 3 PKK terör
örgütü yöneticisi uyuşturucu kaçakçıları listesine dahil
edildi. ABD Hazine Bakanlığı bünyesindeki Yabancı
Varlıkların Kontrolü Ofisi tarafından 14 Ekim 2009
tarihinde yapılan açıklamada söz konusu şahısların 'Özel
Olarak Belirlenmiş Uyuşturucu Kaçakçısı' olarak ilan
edildiği bildirildi. Bu bağlamda bahsi geçen terör örgütü
PKK yöneticilerinin ABD'de bulunan malvarlıklarının
dondurulmasına ve Amerika Birleşik Devletleri
vatandaşlarının bu şahıslarla ekonomik veya ticari nitelikli
bir işlem yürütmesinin yasaklanmasına karar verildi (75).
“PKK Terörü Neden Azdı(rıldı)?” SDE Stratejik
Planlama Kurulu’ndan Aydın Bolat, PKK Matruşkasını
şöyle yorumluyor: “Bilinmelidir ki bugün PKK
uluslararası bir terör markasıdır ve taşeron bir örgüttür.
75
Sarıkaya, Salih.PKK sığınakları uyuşturucu deposu. Zaman gazetesi.
27.09.2012.
306
PKK’nın varlığının ve eylemlerinin, Kürt halkının
talepleri ve Kürt sorunuyla bir ilişkisi yoktur. PKK çok
parçalı ve dağınık bir yapılanmadır, homojen bir
bütünlükten uzaktır. Yeknesak bir iradesi ve tek tip
çizilmiş bir stratejisi yoktur. Kandil artık uluslar arası bir
terör kampıdır. Türkiye üzerinde ve bölgede hesabı olan
bütün devletlerin kullandığı bir terör ve savaş aracıdır.
ABD, İsrail, İran, Irak, Suriye, İngiltere, Almanya, Rusya
ve Ermenistan’ın ayrı ayrı ya da birleşik PKK’sı vardır.
Türkiye’nin Arap Baharı, Yeni Ortadoğu ve özellikle
Suriye üzerindeki politika ve inisiyatiflerini engellemek,
sınırlamak veya kontrol etmek amacıyla yumuşak
karnımız PKK terörü güç müdahalesinin bir enstrümanı
olarak kullanılmaktadır. PKK markasıyla yapılan saldırılar
Yeni Türkiye vizyon ve politikalarına PKK silahıyla bedel
ödetmek operasyonlarıdır. Suriye bu işin ancak figüranı
olabilir. Türkiye’nin bölgesel gücüne ve küresel rolüne
karşı hamle yapan küresel güçler, Suriye iç savaş ve
krizini bu hamle için bahane ve fırsat olarak istismar
ediyorlar. PKK’nın uluslararası kullanım değeri ve
kabiliyeti bitene kadar bu mücadele devam edecektir.
Terörün ahlaksızca diplomatik bir silah olarak kullanıldığı
biliniyor. Bu konjonktürde maalesef uluslararası sistem
PKK’yı tasfiye etmemize izin vermiyor çünkü onu
kullanıyor. Suriye’deki sorun çözülse de çözülmese de
PKK terörü bitmez. Türkiye yeni yükseldiği uluslararası
ligde bölgesel gücünü ispatlarsa, diplomasi ve siyaset
kurma becerisi ile PKK’nın son kullanma tarihini
uluslararası aktörlere kabul ettirebilirse bu beladan o
zaman kurtulacaktır. Tarihin ve konjonktürünün fırsatları
bizim oyun kurma kabiliyetimizle birleşince PKK kartı
çöpe atılacaktır.
Suriye, Irak ve İran sınır üçgeninde, güneydoğunun en
uç bölgesindeki Türkiye’nin en son yerleşim yeri olan ilçe
307
Şemdinli’dir. 23 Temmuz 2012’de aşlayan 2 haftadan
fazla devam eden 700 kişilik PKK görünümlü ağır
silahlarla donanımlı terörist saldırı Şemdinli’yi ele geçirip
alan hakimiyeti sağlayarak kurtarılmış bölge yaratıp
bayrak dikme amacını taşıyordu. PKK’nın Suriye menşe’li
Fehman Hüseyin kolunun etkili olduğu saldırı Suriye
himayeli, İsrail destekli, çok uluslu konsorsiyum
motivasyonlu planları çok önceden hazırlanmış sıra dışı
bir saldırıdır. Şemdinli ve köylerinde halkın arasına
karışmış terör gruplarıyla asker ile halkı karşı karşıya
getirmek amaçlanmıştır. Halktan insanların hedef haline
getirilerek öldürülmesiyle oluşacak tablodan işte ‘Kürt
Baharı’ diyebilecekleri bir senaryoyu sergilemek istediler.
Eş zamanlı olarak Çukurca’da karakollara yapılan
saldırılar dikkatleri dağıtmak içindi. Ancak Şemdinli
halkının PKK’ya prim vermeyen sağduyulu tutumu hain
emellerin planlarını bozdu. Halk PKK’yı dışladı ve terörist
gruplar askerle karşı karşıya kaldılar ve çok ağır bir
hezimete uğradılar. 500’ün üzerinde militan Şemdinli
dağlarında telef oldu. Hem emellerine ulaşamadılar hem
de büyük kayıplar verdiler. İşte bu ağır yenilgiyi
unutturmak için PKK-KCK-BDP’liler bölgede Psikolojik
Savaş hamleleri yaptılar. Amaç‘yıkılmadık ayaktayız,
bölge bizden sorulur’ edalarıyla bozulan moralleri
düzeltmek ve güç gösterileri olabilecek eylemler yapmak
oldu. Milletvekili kaçırmak, asker kaçırmak, Gaziantep
bombalı saldırısı, Foça’da Askeri servise bombalı saldırısı
nihayet PKK’lı silahlı teröristlerle BDP’li milletvekilinin
kucaklaşması Şemdinli yenilgisinin atlatılması ve moral
çöküntüsünün önlenmesi için yapılan intikam ve güç
gösterisi eylemleridir.
Son PKK saldırılarını planlayan, düzenleyen, destek
veren bölgesel ve küresel güç merkezleri yani PKK
taşeronunun patronları Türkiye’yi bir iç savaşa ve kardeş
308
savaşına sürüklemeye zorluyorlar. Türkiye’yi izlediği
Suriye ve bölge politikasından vazgeçirmeye çalışıyorlar.
Özgür Suriye ordusuna karşı PKK kartını masaya
sürüyorlar. Antep saldırısıyla Şam’daki bombalamaya
misilleme yapıyorlar. Maalesef istihbarat örgütlerinin
konuşma dili terörle oluyor. Gayri nizami savaşın ve
asimetrik harbin silahı da terördür. Hakkari dağ yolundaki
BDP’li sözde vekillerle üniformalı ve silahlı PKK’lı
teröristlerin buluşmaları hasretle, hayranlıkla
kucaklaşmaları acı bir itiraf ve ibret tablosudur. Bu sahne
BDP’nin gemileri yaktıklarının, sondan bir önceki adımı
attıklarının, silahlı siyaseti tercih ettiklerinin, kanun,
hukuk, otorite tanımadıklarının devlete, demokrasiye,
hukuka ve her şeye kafa tuttuklarının düpedüz terörist
olduklarının itirafıdır. Bu binlerce şehidin ve canın kanları
üzerinde cüretkar, küstah, pervasızca meydan okuyarak
halkın sinir uçlarına basmak, milleti tahrik etmek,
partilerini kapattırmak kendilerini canlı bomba gibi feda
etmek, hedef yapmak, hapse atılmak ve nihayet Türk-Kürt
çatışmasının fitilini ateşlemek, duygusal kopuşun ipini
kesmek için ibretlik haince bir provokasyon ve ağır bir
tahriktir. Bu tablo PKK’nın silahlı mücadelesini BDP
üzerinden meşrulaştırmak istediğinin kanıtıdır. BDP de
meclisi bu amaç için kullanıyor. BDP terör örgütünün
vesayeti altında değil onun Ankara TBMM’deki şubesi
durumundadır. BDP normal bir siyasi parti değil, Kürt
halkının değil terör örgütünün iradesini temsil ediyor.
PKK’nın bölgedeki baskılarıyla ‘korku oyları’ile
seçiliyorlar. Siyaset üretmiyorlar, çözüm dertleri de zaten
yok. Yeniden ihanet kucaklaşmasına dönersek, bu ağır
tahrike kapılarak o meş’um niyetlerin kurbanı mı
olmalıyız? Yoksa yine soğukkanlılıkla, sabrımızın
limitlerini zorlayarak, hukuku, adaleti tehir mi edelim?
Bundan sonraki adımı düşünebiliyor muyuz? Bu hangi
309
çizgidir, bu limitin sonu nedir, neresidir? Kimse bundan
sonrası için bu milletin sabrını test etmeyi aklından bile
geçirmesin. Buna Türk’ün de, Kürt’ün de kimsenin cüreti
olamaz, olmamalıdır. Eleştirilere ‘demirden korkan trene
binmez’ kabadayılığı ile cevap verenlerin Kürt sorununun
çözümünde zerre miskal samimiyeti yoktur. BDP’yi
kapatmak çare değildir tabi ki ancak; teröre arka çıkanlar,
teröristle sarmaş dolaş olanlar, şiddeti ve nefreti milletin
gözüne gözüne sokanlar da TBMM koltuklarına bütün
bunların küstahlığı ile kurulup millete, ülkeye
demokrasiye ve hukuka meydan okuyamamalıdır.
Sonuç: Kervan yürüyor. Hükümete büyük görev
düşüyor. Yaşanan olaylarda güvenlik zafiyeti apaçık
görülüyor. Şemdinli’de topyekun PKK saldırısına karşı
sağlanan başarıyı unutturmaya, pervasız cüretlerini
sergilemeye fırsat ve imkan verilmemeliydi. Zira bundan
sonra bir şey yapmak daha zordur ve bedeli de daha
ağırdır. Türkiye zor bir dönemden geçiyor. İçeri ve
dışarıdaki tehditlerle ilgili risk analizini doğru yaparak
stratejilerini belirlemelidir. Mal, can ve yaşama
güvenliğinin olmadığı yerde özgürlüğün esamesi bile
okunamaz. Hukuk otoritesini ve kamu güvenliğini
sağlamak hükümetlerin ilk görevidir. Millet sabreder
çünkü devlet bu meseleyi çözer, gereken tedbirleri alır
inancındadır. Büyük devlet olmanın bedelleri olduğu gibi
sorumlulukları da vardır. Her şeye rağmen Ankara, hem
Suriye’de hem ‘Yeni Ortadoğu’da hem de Türkiye içinde
yoluna devam ediyor, kervan yürüyor” (76).
Kırmızı PKK, yeniden hortlatılan Zerdüştlükle, sahte
mollalarla, çakma Cuma namazları ile Yeşil’leşirken
76
Bolat, Aydın.PKK Terörü Neden Azdı(rıldı)? SDE Stratejik Planlama
Kurulu. 01.09.2012. İnternet ulaşım. http://www.sde.org.tr/tr/koseyazilari/1189/pkk-teroru-neden-azdi-rildi.aspx
310
uyuşturucu ticaretiyle tıpkı bir Rus Matruşkası haline
geldi. Kürt aydınları, dini kanaat önderleri neden
susuyorlar? Konuşmanın vakti geldi, geçiyor. Sivil toplum
oluşur, liberal demokrasi ve liberal ekonomi gerçek İslam
kardeşliği ile bölgeye yerleşirse Kürt sorunu kalmaz, tam
tersine Kürtler Türkiye’nin bölgesel güç olmasında sağlam
bir sura, kaleye çevrilebilir…
PKK’nın tarihsel gelişimi, KCK bağlantısı, sosyal ve
politik yönü, medya ilişkisi ve finansmanı barış sürecinde
zurnanın zırt dediği yerler. Kürt sorununun çözümünde
muhatap kabul edilen PKK güya silahsızlanacak,
militanlarını sınır ötesine çekecek ve bölgede silahların
baskısı kalkınca alternatif sesler yükselecekti. Oysa PKK
50 milyar dolarını ülkemize serbestce sokarak silah
baskısını sermaye baskısına dönüştürmeyi planlıyor. Bu
bağlamda marjinalleşerek küçülmesi gereken PKK, tam
tersine maddi gücünü ülkemize girdirirse daha da büyüme
potansiyeli taşıyor. Üstelik terör kisvesinden sıyrılarak,
uluslararası kamuoyunda özgürlük mücadelesi yürüten
sivil halk örgütü imajına kavuşturuluyor. Terörist damgası
kalkan PKK daha da hoyratlaşacaktır. Zira son aylarda
2500 yeni militan kazanan PKK, Kürt gençleri kurulacak
Kürdistan’da iş, memurluk gibi vaatlerle aldatıyor ve dağa
çıkartıyor. Bu atmosferde isterlerse PKK Lideri Abdullah
öcalan’ın dediği gibi 50 bin kişi daha çıkabilir. Taleplerine
direnen Türkiye ile bu sefer daha kanlı bir savaş yürütür.
Liberal ekonomi ve liberal demokrasinin bölgeye gelmesi
silahların gölgesinin kalkmasına bağlı, ancak PKK’ya
tanınan ayrıcalıklar şimdiden farklı Kürt seslerini baskı
altına alıyor. Hükümet, KCK’ye Panzehir operasyonu ile
MİT Özel Harp elemanı sızdırıp kontrolü elinde tuttuğunu
sandı, daha başlangıçta bir yerde hata yaptı ve PKK’yı
Kürt sorununun çözecek tek güç haline kendi eliyle
getirdi. Şimdi ayıkla pirincin taşını…
311
PKK’nın kanlı parasını AKP Türkiye’de aklayarak
ekonomiye sıcak para sokmayı hedefliyor. PKKlı hainlerin
uyuşturucu ticareti, haraç ve terör yoluyla elde ettiği milyarlarca doların, Varlık Barışı adı altında, yasal hale gelmesi için kanun bile çıkarıldı. Son iki ayda beyan edilen
tutar 50 milyar 45 milyon lira.
Önceki Varlık Barışı’nda, uzatmalara rağmen beyan edilen
tutar, 27 milyar 876 milyon TL idi!.. Bunun da 5.2 milyar
lirasını Ali Türkan adlı, sağlık sorunu olan bir vatandaş
beyan etmiş ama 1 dolar dahi getirememişti. Bunu hesaba
katmadığımızda, ilk Varlık Barışı’ndaki tutar 22 .6 milyar
TL oluyor. Yetkililer, 31 Ekim 2013 tarihine kadar uzatılan süre zarfında, Yeni Varlık Barışı nedeniyle toplam 100
milyar lira beyan edileceğini tahmin ediyorlar. Aklıselim
sahibi herkes, silah bırakmanın, PKK’nın illegal
finansman faaliyetlerinden bağımsız
değerlendirilemeyeceğinin farkında…
Terörle mücadelede çözüm sürecinin sınır dışına çıkma
aşamasıyla birlikte PKK’nın finansman kaynakları ile mali
varlığının ne olacağı sorununun da çözüm bekliyor.
2009′da yayımlanmasına karşın, içeriği güncel kalmayı
başarmış bir MASAK yayınından notlar aktaracağım.
“Terörün Finansmanı” adlı kitap, Hasan Aykın ile Kevser
Sözmen’in imzalarını taşıyor. (Aykın, halen
Cumhurbaşkanlığı DDK üyesi)
-Terör örgütlerinin finansman ihtiyacı 10 kalemden
oluşuyor: Terör örgütlerinin doğrudan maliyetleri, terör
eylemine hazırlık faaliyeti, örgüt üyelerinin iaşe ve ibate
giderleri, örgüt üyeleri ile yakınlarına yapılan düzenli
ödemeler, eğitim masrafları, seyahat masrafları, rüşvet,
propaganda masrafları, güvenli istihdam ve tahrik
merkezleri için yapılan harcamalar, terör örgütünün siyasi
uzantısına fon sağlanması.
312
-Yıllık ihtiyaç 30 milyon dolar: Her militan için yapılan
harcamanın 500 dolar olduğu varsayımıyla; 5 bin üyesi
bulunan terör örgütünün kırsalda veya komşu ülke
kırsalında barınma, eğitim, giyinme, silah, iletişim,
mühimmat harcaması, aylık 2.5, yıllık 30 milyon dolar
olarak hesaplanıyor.
YILLIK UYDU ÜCRETİ 3 MİLYON DOLAR
-Gelir kaynakları: Yasadışı, yasal görünümlü ve yabancı
devlet bağışları olmak üzere 3 ana kaynaktan gelir
sağlanıyor.
Yasadışı gelir kaynakları; uyuşturucu ticareti, insan
kaçakçılığı, sigara ve diğer maddelerin kaçakçılığı, haraç,
sahtecilik, taklit ve kopya ürün ticareti, kredi kartı
dolandırıcılığı, gasp hırsızlık, fidye amaçlı adam kaçırma
olmak üzere 9 kalemde sıralanıyor.
Kitapta fikir vermesi açısından yıllık uydu kullanım
ücretine de yer veriliyor. Yabancı bir ülkeden yapılan
uydu yayınları için yıllık uydu kullanım ücretinin 2.5 ila 3
milyon dolar arasında olduğu bilgisi var.
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Kitapta, yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen
ve tedavisi süren eski Genelkurmay 2. Başkanı Ergin
Saygun’a atfen de önemli veriler yer alıyor. Saygun,
2008′de “Terörizmle mücadele Mükemmeliyet Merkezi
Komutanlığı”nca düzenlenen “Küresel Terörizm ve
Uluslararası İşbirliği Konferansı”nda; PKK’nın yıllık
gelirini 400-500 milyon euro olarak açıklamış. Bu tutarın
200-250 milyon eurosunu uyuşturucu gelirleri oluşturuyor.
Sonuç olarak, PKK’nın kontrol ettiği ve küresel düzeyde
karapara aklama faaliyetlerine konu olduğu defalarca
raporlanmış, muazzam bir mali varlıktan söz
ediyoruz. Güvenlik güçleri, Dışişleri Bakanlığı ve Mali
Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) koordineli bir
çalışma yürüttüğünü duyuyoruz.
313
Hükümet açısından bu zorlu meseleyi yönlendirecek iki
düğüm noktası var: Örgüt yöneticilerinin PKK’nın mali
varlığıyla ilgili tutumları ve bugüne kadar “esirgenen”
uluslararası işbirliğinin gösterilip gösterilmeyeceği.
Tüm bu kilit noktaları anlatan ‘The PKK’ adlı kitap geçen
temmuzda Alman VDM Yayınevi’nden çıktı. Bu İngilizce
kitap, ABD’deki ve Avrupa’daki akademik çevrelerde çok
satıyor. Amerikan ve Türk terör uzmanlarının yazılarının
yer aldığı kitabın editörleri de çok ünlü Amerikalı iki terör
uzmanı. İşte önümüzdeki yıl Türkiye’de yayımlanacak
kitaptan önemli başlıklar: UYUŞTURUCUDAN YILLIK
2,5 MİLYAR DOLAR GELİR ELDE EDİYORLAR...
NATO’nun 2007 Kasım’ında yaptığı takviyeli Ekonomik
Komite toplantısındaki verilere göre de, yasadışı narkotik
endüstrisi PKK’nın en kârlı kriminal faaliyeti.
Pakistan’daki uyuşturucunun ham üretiminden, Irak’ta
damıtılmasına, sokaklarda pazarlanmasından PKK
tarafından sürülmemiş uyuşturucunun Avrupa’da
vergilendirmesine kadar, örgütün narkotik ticaretinin her
safhasında yer aldığı ifade ediliyor. ABD Dışişleri
Bakanlığı, Suçla Mücadele Programları Müdürü David M.
Luna’nın 2008’deki raporuna göre; uyuşturucu ticareti
PKK’nın en çok kazanç getiren kriminal faaliyeti. PKKKongra-Gel, İran, Afganistan ve Pakistan’ı kapsayan ‘altın
hilal’ bölgesinden gelen işlenmemiş morfinin güvenliğini
sağladıktan sonra tüm Avrupa’da satışını yapmak üzere
kendi laboratuvarlarında eroine çeviriyor. Kendi
kontrolündeki bölgelerden uyuşturucunun geçişinde
uyguladıkları vergilendirme ve bu kaçakçılığı yapanlardan
sınırlarda aldıkları haraçlar, bu terörist örgüt için çok
önemli bir gelir kaynağı. PKK terör örgütünün yıllık geliri
yıllık 50-100 milyon dolar olarak tahmin ediliyor. Başka
kaynaklar daha yüksek miktarlarda tahminlerde bulunarak
314
PKK’nın narkotikten elde ettiği gelirin 500 milyon Euro
ile 2.5 milyar dolar arasında değiştiğini söylüyor.
SİCİLYA MAFYASI GİBİ
Yvon Dandurand ve Vivienne Chin tarafından hazırlanan
ve Nisan 2004’te Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç
Ofisi (UNODC) ile Kanada Dışişleri Bakanlığı’na sunulan
‘Terörizm ile Diğer Suç Türleri Arasındaki Bağlantılar’
raporunda şu ifadeler var: Yapılan araştırmalara göre,
PKK ve Kürt grupları arasındaki işbirliği Sicilya mafya
aileleri arasındaki işbirliğine benziyor. PKK uyuşturucu
ticaretinin, üretiminden piyasada satışına kadar, her
aşamasında yer alan çok katmanlı bir organizasyon gibi
çalışıyor. ilk aşama genellikle Pakistan’dan gelen baz
morfinden üretimin yapıldığı laboratuvar aşaması, son
aşamaysa örgüt tarafından görevlendirilen satıcılarla
Avrupa sokaklarında satışının yapıldığı pazarlama
aşaması. İstanbul’da 8-10 Temmuz 2008 tarihlerinde,
ABD Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi (DEA) ve Türk
Polis Teşkilatı’nın ortaklaşa düzenlediği Uluslararası
Uyuşturucu ile Mücadele Konferansı’nda, ABD hükümeti
PKK terör örgütünü önde gelen uyuşturucu kaçakçısı
olarak nitelendirmişti. Buna göre PKK, her türlü
operasyonu durdurulacak, liderleri yakalanacak ve banka
hesapları ve gayrimenkuller de dâhil olmak üzere her türlü
malvarlığına el konulacaklar listesine eklenmişti.
GÖÇMEN PAZARINI KONTROL EDİYOR
NATO Takviyeli Ekonomik Komite Toplantısı raporuna
göre, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti PKK’nın
uyuşturucudan sonra en çok gelir getiren faaliyeti. PKK,
sahte pasaport ve vizelerle yasadışı göç ve göçmen
kaçakçılığı faaliyetlerini yürütüyor ve özellikle de
315
Almanya’daki göçmen kaçakçılığı pazarını kontrol ediyor.
insanlar Avrupa’ya bu sahte pasaportlarla kaçırılıyor ve
orada örgüte yakın derneklere iaşe, ibate ve iş sözü
verilerek kayıt ediliyor. Bu şahıslara bir iş bulunduğunda
da kendilerinden ‘üyelik aidatı’ adı altında PKK adına
haraç toplanıyor. PKK seyahat dokümanlarının
sahteciliğinde iki yöntem kullanıyor: Başkası adına
düzenlenmiş iltica ve sığınmacı başvurusu belgeleri
üzerinde sahtecilik yapılıyor veya daha önceden çalınmış
pasaport veya kimlik belgelerinin üzerindeki fotoğraf veya
bilgiler değiştiriliyor.
AVRUPA’DA HARAÇ TOPLUYOR
PKK’nın iyi yapılandırılmış suç ağı, Avrupa’daki Kürt
kökenli Türk vatandaşlarından, özellikle de
işadamlarından haraç toplamalarına imkân tanıyor. Bu
türden haraç toplama özellikle batı Avrupa’da çok yaygın.
Toplanan rakam yıllık bir milyar doları geçiyor.
Avrupa ülkelerine PKK tarafından kaçırılan veya getirilen
insanlar da gelirlerinin büyük bir kısmını örgüte vermeye
zorlanıyor veya kendi iradeleri dışında uyuşturucu işinde
kuryelik için kullanılıyor. Terör örgütü bu haraç toplama
faaliyetlerini ‘devrim vergisi’ veya ‘gönüllü bağış’ olarak
adlandırıyor. Bu tür zorla haraç alma faaliyetlerinin
mağdurları, maruz kaldıkları tehdit ve cebirden dolayı bu
durumu ilgili makamlara bildiremiyorlar.
ROJ TV KARA PARA AKLIYOR
Nakit kuryeliği olarak bilinen nakit paranın sınır ötesine
taşınması yöntemi, PKK tarafından kara paranın
aklanması amacıyla sıklıkla kullanılıyor. Bağışlardan,
Türkiye ve Avrupa’daki işadamlarından toplanan para,
316
güvenilir nakit kuryeleri aracılığıyla, örgütün Kuzey
Irak’taki Hêzên Parastina Gel (HPG) olarak bilinen ve
Halk Savunma Güçleri bünyesinde bulunan mali birimine
getiriliyor. Danimarka polisi Avrupalı ve Amerikalı
otoritelerle uyum içinde sürdürdüğü beş yıl süren
araştırmaları sırasında PKK’nın ROJ TV ile bağlantılı kara
para aklama faaliyetinde bulunduğundan şüpheleniyor.
EN ÇOK SATAN AKADEMİK YAYINLAR
LİSTESİNDE
Türkiye’nin Emniyet Genel Müdürlüğü, 2010 Mayıs’ında,
ABD’nin başkenti Washington DC’de ‘PKK’nın
Finansmanı’ adlı bir konferans düzenledi. Konferansta
terör uzmanı Türk emniyet mensupları, kuruluşundan
itibaren PKK ile ilgili çok önemli verilerin yanı sıra
rakamlara da dayanarak, 1990’dan itibaren Avrupa’da
PKK’ya yönelik operasyonlarından sonra ortaya çıkan
gerçekleri anlattılar. İşte bu konferanstaki sunumlar, bu yıl
yayınlanan ‘THE PKK’ adlı kitapta yer buldu. Kitabın iki
Amerikalı editörü terör konusunda uzmanlıkları tüm
dünyada kabul gören isimler: New York Üniversitesi
Terör Merkezi Başkanı Prof. Charles Strozier ve
Cincinnati Üniversitesi Ceza Adaleti Bölümü öğretim
üyesi kriminolog Prof. James Frank. Son derece titiz ve
bilimsel objektiflikle ve iki yıllık bir çalışmayla hazırlanan
kitap, Almanya’da ve akademik dil olan İngilizce
yayımlandı. Avrupa ve ABD’deki terör uzmanları ve
politikacıların dikkatini PKK gerçeğine çekmeyi
hedefleyen ‘THE PKK’ ABD’de 113 dolara, Avrupa’da
69 Euro’ya satılırken, en çok satan akademik yayınlar
listesine de girdi.
BÜTÜN KAYNAKLAR SİLAH ALIMI İÇİN
KULLANILIYOR
317
Eski bir Alman başsavcının ifadesiyle Avrupa’da
yakalanan uyuşturucunun yüzde 80’inde PKK bağlantısı
var ve bu paranın çoğunluğu silah alımında kullanılıyor.
1984-2006 arasında Türk yetkililerce PKK’ya ait toplam
40 bin 45 adet silah ele geçirildi. Bu silahların üzerindeki
ayırt edici marka veya numaralar üreticiler, kaçakçılar
veya kullanıcılar tarafından silindiği için büyük
çoğunluğunun orijini tespit edilemedi.
Terör örgütü PKK, vergi adı altında her ‘KCK
vatandaşı’ndan para topluyor. Çiftçi, memur veya esnaf
olmak fark etmiyor. Parası olmayan yoksulların çocukları
ise vergi karşılığı olarak dağa çıkarılıyor.
KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği) kurduğu
‘Devrim ve Halk mahkemeleri’ Doğu ve Güneydoğu’da
uzun süreden beri faaliyet yürütüyor. Aynı şekilde yerel
kaynakların yerinde kullanılması ilkesi de yürürlükte.
Çünkü KCK kaynak olarak gördüğü ilk gelir kapısı olan
‘vergi’ toplama işine çoktan başlamış. Hâlihazırda örgüt
‘KCK vatandaşı’ olarak tanımladığı insanlardan aylık,
yıllık vergiler topluyor.
KCK sözleşmesinde yer alan ‘Yerel kaynakların yerinde
kullanılması’ ilkesine göre buradan toplanan vergiler
bölgede kalacak, vatandaş gelirinin yüzde 10’unu KCK
yönetimine vermekle mükellef. Bunun için BDP
milletvekilleri, belediye başkanları ve çalışanları
maaşlarının yüzde 10’unu KCK’ya veriyor. Parti
yöneticilerinin vergi ödediği, KCK İddianamesi’ne de
yansımıştı. Örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediye
Başkanı Osman Baydemir’in her ay 3 bin 500 TL KCK’ya
ödeme yaptığı iddianamede yer alıyor. Aynı şekilde
çalışan her vatandaş kazancının yüzde 10’unu vergi adı
altında KCK’ya yatırıyor. Köyde hayvan yetiştiren veya
318
tarımla uğraşanlar da bu yüzde 10’luk vergiye tabi
tutuluyor. Hayvancılık yapanlardan küçükbaşta 10’da 1,
büyükbaşta ise 20’de 1 vergi alınıyor. Durumu iyi
olmayan aileler ise bir çocuğunu (istenildiği takdirde)
örgüte ‘asker’ olarak göndermek zorunda. Bu KCK
sözleşmesinin bir gereği. Örgüt uyuşturucu kaçakçılığı
başta olmak üzere, mazot, kozmetik, araba yedek parçaları
gibi birçok kalemden gelir elde ediyor. ‘Gümrük geliri’
adı altında kaçakçılardan elde ettiği gelir ise cabası.
İRAN KARPUZU’NDA UYUŞTURUCU
Örgüt hem kaçıkçılardan ‘gümrük vergisi’ topluyor hem
de kaçakçılığı bizzat yapıyor. Ancak birebir dâhil olduğu
işler daha çok yüklü para getiren uyuşturucu ve insan
kaçakçılığı. Kaçakçılık daha çok kış ve sonbahar aylarında
yoğunlaşıyor. Çünkü iklim şartları zorlaştıkça KCK
militanlarının işi kolaylaşıyor. Aynı durum diğer
kaçakçılar için de geçerli. Örgüt kaçakçılardan para
alırken bir de onay veriyor. Bunun için özel hazırlanan;
kırmızı renkli HPG mühürlü ve kâğıt üzerine ‘arkadaşın
gümrüğünü aldık’ şeklinde not düşülüyor. Bu notu
almayan kaçakçının sınırlardan geçmesi neredeyse
imkânsız. Yakalanan R.D. isimli bir örgüt militanı yapılan
kaçakçılığı şöyle anlatıyor: “Örgüt vergisini kesin alır.
Bazen de malların taşınması için yardım eder. Bu da ekstra
ücrete tabi olur. Kaçakçılar atlara daha hızlı koşsun diye
viski içirir. Uyuşturucu önce Van’a ulaşır. Oradan da
İstanbul’a. Uyuşturucunun kilosu İstanbul’da 5 bin 500
avroya çıkar. Van’dan İstanbul’a getirilirken uyuşturucu
genellikle özel zulası olan araçlara yerleştirilir. Aynı
şekilde kargo firmaları ile beyaz eşya, giyecek, yiyecek,
içecek, bilgisayar kasaları gibi kapalı eşyaların içine
yerleştirilerek de gönderilir. İstanbul’da dağılan mal
dağıtılır kalanı ise gemilerle Yunanistan, İtalya ve
319
İspanya’ya gönderilir. İspanya’ya ulaşan uyuşturucunun
kilosu 17 bin avro olur. Buradan Avrupa’nın tamamına
dağılır. Örgüt ayrıca şahıslardan ‘Avrupa vergisi’ adı
altında para topluyor. Çünkü uyuşturucu Avrupa’ya
ulaştığında KCK/PKK malın sahibini çok iyi biliyor.”
İşin belki de en trajikomik yanı uyuşturucu ticaretinde
hem kaçakçıların hem de KCK/PKK’nın uyguladığı ilginç
taktikler. Uyuturcular bazen açıktan sınırdan geçirilemez.
Bunun için sebze, karpuz, kavun, lahana gibi ürünlerin
içine yerleştirilerek resmî gümrük kapılarından geçirilir.
Kışın ortasında İran karpuzlarının bolluğu sanırım bunun
en güzel delillerinden biri olsa gerek. İnsan kaçakçılığı
için de örgüt aynı güzergâhı kullanıyor. Hatta bazen
dağlardan tüm Türkiye coğrafyası aşılıp Ege sahili veya
Marmara Denizi’nde gemilere bindirilen kaçaklar Avrupa
ülkelerine gönderiliyor.
KCK’nın bazı ‘gümrük kapıları’ hangileri?
KCK militanları askerî karakolların yakın olduğu
bölgelerde seyyar gümrükleme sistemi ile çalışıyor.
Kaçıkçıların geçişlerini takip edip bunlardan vergi alıyor.
Ancak PKK’nın sabit olarak vergi topladığı çok sayıda
sözde gümrük kapısı bulunuyor. Bazı sabit kapılar şöyle.
Şehidan: Şehidan Dağı’nın güneyinde, İran tarafında
bulunan kısmında yer alan bir ‘gümrük kapısı’. Örgüt
buradan geçirilen kaçak mazot, benzin, çay, şeker ve
sigaradan vergi alıyor. Şahin Amed isimli örgüt mensubu
yönetiminde 20 militan bu kapıdan sorumlu.
Tise: Şehidan Dağı’nın kuzeyinde yer alıyor. Mazot,
benzin, çay, şeker, sigara kaçakçılarından vergi alınır.
320
Piling Suruç isimli KCK/PKK’lının yönetiminde 7 kişiden
oluşan ekip bu kapıdan sorumlu.
Harçini: İran tarafında bulunan Çobanpınar köyü bölgesini
kapsıyor. Uyuşturucu, mazot, benzin, çay, şeker, sigara
kaçakçılarından vergi alınır. Bu gümrük kapısı da Suruç’a
bağlı çalışan 5 kişi tarafından kontrol ediliyor.
Erbila: İran tarafında yer alan bu geçiş noktası Güvenli
köyünün tam karşı noktasına düşüyor. Uyuşturucu, mazot,
benzin, çay, şeker, sigara kaçakçılığı yapanlardan ücret
alınır. Bu geçiş kapısı Mizgin kod adlı bir bayan terörist
tarafından idare ediliyor. Toplam 12 militan Mizgin’in
komutasında kaçakçılardan vergi topluyor.
Sarıyıldız köyü: Esendere sınır kapısı yakınlarında
bulunuyor. Buradan ekseri insan ve uyuşturucu kaçakçılığı
yapılıyor.
Kalereş: Örgütün bu kampına bağlı ancak seyyar gümrük
sorumluları bulunuyor. Van-İran sınırını kapsayan bu
geniş alanda seyyar 12 geçiş noktası yine KCK/PKK
tarafından kontrol ediliyor.
Ağrı-Kars: Çok sayıda kaçakçılık geçiş noktası örgüt
tarafından kontrol ediliyor. Her türlü kaçakçılık bu alanda
yapılıyor. Kaçakçılar Başkale’dan başlayıp Ağrı-Kars
hattını uyuşturucu geçişinde yeni güzergâh olarak
kullanmak istiyor. Tabii burada KCK/PKK’nın alacağı
pay daha fazla olacak. Çünkü geniş coğrafyada kaçakçılık
yapmak daha riskli ve zor.
Hakurk: Örgütün Hakurk kampında bulunan militanları
tarafından kontrol edilen geniş bir alanı kapsıyor.
Esendere-Yüksekova uyuşturucu trafiğinin en yoğun
olduğu bölge. Son dönemlerde geçiş trafiği güvenlik
321
güçlerinin yoğun çabaları sonucunda önemli ölçüde
sekteye uğratılmış durumda.
Kalem kalem KCK’nın gelir kaynakları:
Uyuşturucu, İnsan kaçakçılığı, Araba yedek parçaları, İş
adamlarından toplanan haraçlar, Sözde KCK
vatandaşlarından toplanan vergi (gelirinin yüzde
10’u), Belediyelerce kurulan paravan şirketler ile
Avrupa’daki çeşitli iş kuruluşlarından toplanan
paralar, Halk mahkemelerinde görülen davalarda elde
edilen gelir (Basit davalar, 1500 TL’ye görülüyor. Mal
davasının yüzde 20’si KCK’ya kalıyor), Demokratik
Toplum Kongresi üyeleri, belediye başkanları,
milletvekilleri ve parti üyelerinin maaş veya mallarından
kesilen pay.
Örgütün İran-Türkiye sınır kaçakçılığında sözde kurduğu
gümrük kapılarından aldığı pay oranları: Mazot, benzin:
Katır başı 3 dolar, Şeker kaçakçılığı: Katır başı 5
dolar, Çay: Katır başı 7 dolar, Sigara: Katır başı 7
dolar, Uyuşturucu madde baz morfin (ham hâlde): Kilo
başına 25 dolar, İşlenmiş uyuşturucu maddesi: Kilo
başına 65 dolar, Örgüt militanlarının uyuşturucu
taşınmasına verdiği destek: Parti başına 4 bin dolar, İnsan
kaçakçılığına yardım: Kafile başına 5 bin dolar, Elbise: At
başına 7 dolar, Kozmetik ürünler: At başına 7
dolar, Araba yedek parçaları: At başına 7 dolar, Kokain:
10 kilo için 3 bin dolar, Av tüfeği: At başına 7
dolar, Tabanca ve diğer silahlar: At başına 15 dolar..
322
SON SÖZ
Kardeşiz
Dağdaki PKK’lı ne düşünüyor sorusunun yanıtı çok
önemli. Komünüstlikten Zerdüşlüğe devşirilen PKK, dört
ülkede Kürtlere Büyük Kürdistan Cumhuriyeti kurabilecek
kabiliyette mi görülüyor? Yoksa hapishane açlık grevi
oyunu ile bir anda yıldızı parlatılan onursal başkan
Öcalan’ı önplana çıkartan MİT, KCK’yı kurdurarak, içine
sızdırdığı ve yönettiği elemanları ile militan Kürtleri
oyalıyor mu? Acaba hangisi doğru? Bu konuda en sıkı, net
analizi, tenkiti, özeleştiri veya çözümlemeyi PKK’nın eski
avukatlarından Medeni Ayhan, http://www.gelawej.net
adlı sitede şöyle yapıyordu:
“Apo’nun talimatı ile Kuzey Kürdistan’da PKK dışında
pek çok kongre adı içeren örgütün kurulması, her birinin
başına ayrı birkaç kişinin yönetici yapılması, KCK’nın ise
devletin istemlerine göre PKK’nın talimat ve çatı örgütü
olarak örgütlendirilmesi ve kontrol altından çıkma ihtimali
büyük olasılık olan dağın güçlendirilmemesi için, herkesin
KCK’da toplanarak tutulması da, dağdaki PKK’ yı
etkisizleştirme ve tasfiye etmek içindir. PKK dışında
Kongra Gel, KCK, DTK, KNK, HDK, BDP nin kurulması
ve her birinin başına da birkaç kadronun yönetici
yapılması kararın merkezileşmesini engellemek, dağdaki
PKK’nın Apo’nun ve dolayısı ile devletin kontrolünden
çıkarak Apo’yu ret etmesi halinde, diğer yapıları kendisine
ve devlete bağlı tutabilmek içindir. KCK’nın, devletin
323
Apo’yla verdiği talimat ile kurulması ve üstelik devletin
ajanlarının yoğun şekilde bu yapı içinde yer almaları,
ayrıca bu yapının PKK’nın üst talimat ve çatı örgütü
haline getirilmesi, dağın güçlenmemesi için örgütlenecek
ve cezaevinden çıkmış herkesin söz konusu yapının içinde
şehirlerde bıraktırılması da, aslında dağdakilerin Apo’yu
(dolayısı ile devleti) ret edeceği korkusundan kaynaklanan
bir kontrol mekanizmasıdır. Ayrıca KCK, PKK’yı tasfiye
mekanizması olmak üzere, devletin isteklerine göre
oluşturuldu. Ancak bu örgütün kuruluşu sürecinde
İttihatçı-Kemalist kanadın liberal muhafazakar AKP’ye
karşı kullanacağı bir mücadele aygıtının olmaması
karşısında, KCK’yı mücadelelerinin aleti yapmaları ve
devleti temsil eden yeni gücün de kadrosuzlaştırmak ve
etkisizleştirmek, hatta kimlerinin dağa gidişinin önünü
almak için yeni kurulan bu yapının içinde olan ve olmayan
herkesi toplayarak zindanlara aldılar. Şimdi AKP, hem
KCK’dan tutuklananları, hem de Ergenekon ve Balyozdan
tutuklananları mütekabiliyet(karşılılık) esası çerçevesinde
tahliye ettirerek, iki tarafında eleştiri getirmeden yasaya
onay vermesini sağlamış olacaktır. Dışarı çıkarılan KCK
elemanlarının önemli bölümünün APO’ya (dolayısı ile
devlete) bağlı kalacağı hesaplandığından dolayı da,
tahliyeleri sağlanacaktır. Devlette PKK’nın Apo ile bir yol
ayrımına geliş sürecinde olduğunu kendisi ile
konuşmalarından bilmektedir, ve aynı zamanda söz
konusu süreci hazırlamaktadır.”
Bu hesap ve kitaplar çarşıya uymayabilir? Gerçek ne? AK
Partşi 50 bin kişiyi kapsayan bir genel af hazırlıyor, 2014
ve 2015’de ki seçimler öncesi toplumsal barış adı altında
hem KCK’lıları hemde Ergenekoncuları serbest bırakmayı
hedefliyor.
324
“Türkiye’nin 21. yüzyıldaki geleceğini üç lider
belirleyecek: Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve
Abdullah Öcalan.” Bu sözleri 11 Nisan 2011’de
Toronto’da bir akşam yemeğinde Türk Kültür
Merkezi’nde buluştuğumuz Prof.Dr.Tözün Bahçeli
söylemişti.
Kanada’da Western Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi
Profesörü ve Kürsü Başkanı olan Tözün Bahçeli, 40 yıldır
Kanada’da yaşayan bir Kıbrıs Türkü. Kıbrıs sorunu, Türk
ve Yunan ilişkileri ve Türk dış politikası konusunda
kitapları ve akademik makaleleri bulunuyor. Editörü
olarak katılımda bulunduğu ve ortak yazarlarla
yayımladığı eserler arasında; “1955’den beri Türk Yunan
İlişkileri”, “De Facto Devletler ve Bağımsızlık Arayışı”,
“Türkiye’de Milliyetçilik Politikaları, AKP ve Kürt
Sorusu” ve “Politik İslam, Kemalizm ve Kürt Sorunu” adlı
kitapları ile dikkatleri üzerine çekti.
Benzer tesbiti 21 Temmuz 2013’te Yeni Şafak gazetesi
yazarı Cem Küçük’ün köşe yazısında okuyunca şaşırdım.
“MİT gazeteciliği” denince artık aklıma Fatih Altaylı,
Emin Çölaşan, Can Dündar, Murat Yetkin, Mehmet Ali
Kışlalı, Ertuğrul Özkök ve Cengiz Çandar gelmiyor.
Ergün Diler, Yiğit Bulut, Mustafa Karaalioğlu ve Cem
Küçük aklıma ilk gelen gazeteci isimleri. Bu nedenle Cem
Küçük’ün yazılarını “MİT servisi” veya “MİT ne
düşünüyor” algısıyla okuyorum. Gazeteciler yorumları
farklı bakış açısıyla okur, kimin nereye çalıştığını kavrar.
Buyrun Cem’in Yeni Şafak’ta 21 Temmuz’da yayınlanan
yazısından okuyalım:
“Türkiye’nin mevcut durumunda üç aktör öne çıkıyor.
Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan.
325
Arkasında millet desteği olan Tayyip Erdoğan aynı
zamanda uluslararası bir aktör. Fethullah Gülen cemaati
devletin içinde belirli kademelerdeki bürokrasi alanında
etkin. Eğitim faaliyetlerinden gelen büyük para ve
sermaye Gülen Cemaati’nin güçlü olduğu bir diğer alan.”
Son zamanlarda Cem Küçük, konumun gereğini yerine
getirerek camiaya serbest atış yapıyor, MİT destekli
evvelki salvoları sanmasın ki gözümden kaçıyor. Gerçekçi
bir gözlemle başlayan yazısı Erdoğan ve Öcalan’ı adeta
kutsallaştırırken, Gülen’i aynen PKK’nıjn yaptığı gibi
hedefe oturtuyor. Güya askeri vesayeti kaldıran Erdoğan,
ama yerine yargı vesayeti getirten camia. Kanıtı ise, eski
polis şeflerinden Hanefi Avcı’ya Devrimci Karargâh
davasından toplamda aldığı 15 yıl 4 ay 5 gün hapis cezası.
Avcı’nın içine düştüğü durum üzücü. Günah defteri
kabarıkları savunmak size mi düştü Cem bey? Gladyo
karşıtı yazılar yaz, sonra kalk Gladyo’nun en önemli
adamını savun!
Hükümeti zor durumda bırakmak için bu sefer polis ve
yargının içindeki vesayet uzantıları harekete geçmiş ve
Kürt açılımını sakıncalı ve başarısız gösteriyormuş. Eğer
bir hizmet 1911’de basılan kitabında Güneydoğu’da
kurulacak bir üniversitede, İslamî ilimler okutulacağı için
“Arapça lâzım; Türkçe resmi dil olarak vacip; Kürtçe
mâhalli dil olarak câiz”, demişse ve sonra bir toplumun
anadili kullanma hakkını vermek bir ulûfe değil normal,
tabiî hakkıdır diye anlayışını herkesten önce belirtmişse,
ayrıca seneler önce eğitim adına kolejler, üniversite
hazırlık dershaneleri açmış ve fakir muhitlerde de parasız
okuma salonları ve kurslar, faaliyete geçirmişse; Kürtçe
yayın yapan TV kanalı kurmuşsa, hâlâ o hizmetin açılıma
karşı olduğunu hatta açılımı baltalamaya çalıştığını iddia
etmek kötü niyetliliktir…
326
Cem diyor ki, “PKK içindeki şahin ve uç kanatlar devlet
içindeki ezelden beri varolan yapıyla bu süreci baltalamak
için var gücüyle mücadele etti ve hâlâ ediyor.” Bu yoruma
katılıyorum, ancak Küçük’ü küçülten ve “MİT
gazeteciliği”ni ortaya koyan sinsi yorumu şu: “Vesayet
sisteminin geçmişte Türkiye’yi nereye götürdüğünü iyi
bilen Erdoğan haklı olarak buna izin vermedi. Yeni
vesayet, öfkesini 7 Şubat’ta gösterdi. Giremediği devlet
dairelerindeki herkesi hedef aldı. Hakan Fidan, Beşir
Atalay gibi bakan ve bürokratları hedef seçti.”
Küçük’ün zan altında bırakmak istediği Türkiye’nin en
önemli aktörü olarak zikrettiği Gülen. PKK nasıl camiayı
düşman görüyorsa, Cem’in MİTci bu söyleminde de hedef
aynı. Bu çelişkili tavır ve laf sokması MİT’den aldığı
talimat gereği mi? Küçük’ün “yargı birilerinin devlet
içindeki uzantısı gibi çalışır ve sistemi tıkarsa bu her yerde
soruna sebep olur” dediği kim ve kimler acaba? Nedense
yargı dünyasında skandal olarak nitelenen son girişimleri
hükümetin yaptığını unutuyor. Görüntü, Silivri’yi
boşaltma amaçlı yargı altyapısının hazırlandığı izlenimi
veriyor. Üst yargıyı eski bakan Moğultay’ın eski adamları
ile donatmak için genç savcı ve hakimlerin önü 20 yıl şartı
ile tıkandı. Polis ve yargıda operasyon yaptıran,
Ergenekon ve Balyozcuları hapse tıkanları saga sola
sürdüren el, sanki Ergenekon davalarını örtbas etmek ve
sanıklarını beraat ettirmek istiyor. Bunu görmemek için
aptal olmamız gerekir.
7 Şubat krizini 28 Şubat sürecine çevirenler
MOSSADlaştıklarını fark edemiyor mu? Tam bir Alman
istihbaratı BND ve MOSSAD ortak yapımı olan KCK ile
PKK’nın siyasileşmesini kim kamuoyunda masumlaştırdı?
MİT’in KCK’yı kurdurduğu ve yönettiği ortaya çıkınca
kızılca kıyametin koptuğu doğru. Ama neden? MİT’teki
327
Ergenekoncuları temizlemezseniz daha çok tersinden
operasyon yersiniz. KCK’lıların serbest bırakılması zaten
yargının hangi vesayetin baskısı altında olduğunu
yeterince ispatladı. MİT’in KCK’yı legalleştirme adımının
ne kadar Türkiye’nin bölünmezliğine hizmet ettiği belli
değil. KCK’nin paralel devlet yapılanmasına göz
yumulması ne kadar doğru göreceğiz. Zira üç yıldır
Diyarbakır’dan başlayacak bir ‘Serhildan’ yani Gezi
olayları benzeri ‘sivil itaatsizlik’ eylemleri hazırlayan
PKK’nın yöneticilerinin iştahı Gezi ile kabardı.
Önlerindeki tek engel camianın Kürt ve Türk halk barışını
sağlamlaştıran tabandaki Kürt çocuklarına bedava Eğitim,
Halk Evi ve Dostluk hizmetleri. Bu nedenle MİT,
kullandığı gazetecileri camia üzerine saldırtıyor. Gerçek
milliyetçilik öldü, MHP güdümde.
AK Parti’den ve başbakandan umudumuzu kesmiyoruz, 2.
Kürt açılımı ortada yok iken, Öcalan’ın eline meşhur
Nevruz konuşması MİT tarafından verilmemişken,
‘Barışta hayır vardır, hayır barıştadır’ diye destekleyen
Gülen değil miydi beyler! Yoksa Gülen’i barış karşıtı
gösterme oyununuz elinizde patladı diye mi saç baş
yoluyorsunuz? Gülen’in karanlık planları bertaraf etme
gibi muhteşem bir vizyonu vardır. Camiayı denklem dışına
çıkarmaya çalışırsanız sınıfta kalırsınız… Halk tabanında
güvenilir olan partiler pırtılar değildir, kalplerin
sultanıdır…
Tekrar Tözün Bahçeli ile yaptığım mülakata dönelim,
bakın 2011’de ne diyordu: “AK Parti, Kürt sorununu
çözse tarihe geçer. Son 9 yılda muazzam gelişmeler oldu.
Kürt kimliği ortaya çıktı ve resmen tanındı, baskılar
ortadan kaldırıldı. Faili meçhul cinayetler durdu, bir suç
şebekesi yargı önüne çıkartıldı, yargılanıyor. Açıklar
kapatılıyor. AK Parti’nin milliyetçi Kürtlere
328
verebilecekleri ile onların talep ettikleri arasında uçurum
bulunuyor. Ne AK Parti nede başka bir parti BDT’ye
istediklerini verebilir. Federasyon istiyorlar, bu
imkansızdır. Üniter devlet yapısı bozulamaz ancak bazı
yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi kaçınılmazdır.”
AK Parti veya iktidar olacak herhangi bir parti Kürt
vatandaşlarımıza neler verebilir? diye sormuşum Tözün’e.
Çünkü kilit nokta burası…
Tözün Bahçeli şunları öneriyor: “Merkezi Ankara
yönetimi anlayışı yetersiz kalıyor. İnsiyatifin, maddi
destekler artırılarak şehirlere, yerel idarelere verilmesi
gerekiyor. Bazı konularda devletin imkanları da yetersiz,
Kürtçe eğitimin ana okulu, ilk, orta, lise ve üniversite
seviyesinde verilmesine yakında gelecekte bu nedenle
gerçekleşmeyebilir. Harran ve Bilgi üniversitelerinde Kürt
Enstitüleri açıldı, daha da açılacaktır. Özel televizyon ve
radyolar Kürtçe yayın yapıyorlar. Kürt politikacılar Kürtce
faaliyet gösterebiliyor, hapishanelerdeki mahkumların ve
ziyaretçilerin Kürtçe konuşmasına izin veriliyor. Bunlar
daha önce tabu olan şeylerdi. AK Parti’nin Kürt seçmenin
yoğunlukta olduğu yerlerden yüzde 75 oranında oy alması,
Kürt halkın AK Parti’ye olan güvenini gösteriyor. AK
Parti, Türkiye’nin bölünemeyeceğinin teminatıdır.”
Peki BDP ve PKK neler istiyor veya isteklerinde
makuliyet var mı? soruma Tözün Bahçeli’nin yanıtı
ilginçti: “Geçtimiz yıl, bazı Cengiz Çandar ve Hasan
Cemal gibi liberal aydın ve gazetecilerinde katıldığı bir
toplantıda BDP taleplerini açıkca gündeme getirdi.
Katılımcıların birçoğu hayret ettiler. Yerel yönetimlerin
bayrağı olsun, silahlı teşkilatları bulunsun istiyorlar.
Kürtçenin anayasal güvenceyle resmi ikinci dil olmasını
ve kültürel haklar, devlet destekli Kürtçe eğitimini talep
ediyorlar. Abdullah Öcalan’da kapsayan PKK militanlara
genel af gündemlerinde. Yüzde 10’luk seçim barajının
329
kaldırılması Öcalan’la masaya oturulması da şartlar
arasında. Fikir üretelim diyorlar ama bunlar çok radikal
öneriler AK Parti ve devletin güç merkezlerini bunlar
korkuttu, Bunların asıl niyeti nedir acaba sorusu ortaya
çıktı. Elbette teklifleri ciddiyetden uzak, kabul edilemez
talepler. Belki Öcalan’ın İmralı’dan çıkartılıp cezasını ev
hapsinde doldurması sağlanabilir.”
Yeni anayasamızı bu dönemde yapabilecek miyiz? Hiç
sanmıyorum. Bahçeli’nin bu yöndeki soruma cevabı
şaşırtıcı olduğu kadar 2015 ile 2020 arasındaki
Osmanlıvari Türkiye’nin kafa yapısını şöyle özetler
gibiydi: “Yeni dönemde Türkiye Türklerindir söylemi
kalkacaktır. AK Parti, Kürtlerin çoğunluğuna eşitlikci ve
özgür bir Türkiye için samimi adımlar attığını ispatladı.
Bu süreçte PKK’nın tavrı da önemlidir. Öcalan, acımasız
ve bencil kişiliğine rağmen halen PKK üzerinde ve Kürt
halkının önemli bir kesiminde etkilidir. Kürtlere ‘dağ
Türkü’ denildiği, Kürtlerin 2. sınıf vatandaş sayıldığı,
işkence, baskı ve yasaklara maruz kaldıkları darbe
dönemleri geride kalmıştır. AK Parti, Kürtlere bugüne
kadar gelen Türk hükümetlerinin hepsinin üstünde haklar
vermiştir ve Kürt açılımını anayasaya taşıyacaktır.”
MİT gazeteciliği yapmıyorum, sosyolojik gazetecilik
yapıyorum.
Derin çatlaklarla parça parça bölünüp parçalanması için
her fitnenin sahnelendiği ülkemizde, nifak, şikak ve
fesadın önüne geçmek için Kürtleri kucaklayan gayretler
gösterenlerin alkışlanması gerekirken, hiç ümit edilmedik
şekilde karşısına çıkılması Türkiye’nin gerçek
problemlerini çok iyi bilen ve çareler üzerinde beyin
yoranları derin üzüntülere sevk ediyor… Yıllardır Batıda
yaşayan zengin veya orta halli işadamlarımız kurbanlarını
doğuda fakir Kürt ailelerin evinde kesiyor, Türk ve Kürt
330
kardeşliğini güçlendiriyor, kin ve nefreti söndürüyor. Ne
olur çevremizdeki İslâm ülkelerine bir de bu açıdan
bakalım da kandan, feryattan başka hiçbir şeyin
görünmediği bu toz duman arasında birbirini
boğazlayanlardan bir ders alalım. Unutmayalım birileri
bizim de öyle olmamızı istiyorlar. Allah rızası için ya bu
olacaklara daha güzel bir çare bulun veya sırf iyi niyetle
bulunmuş şu çarelere bir destek verin… Veya hiç olmazsa
aleyhinde bulunmayın… Tenkit çok kolaydır, aynen tahrip
gibi… Ama eğer yapıcı olmayan yıkıcı tenkitler Allah
rızasının dışında bir garazdan ileri geliyorsa, yarın Ulu
Divan’da Allah Huzuru’nda hesabı çok zordur. Cenab-ı
Hak hepimize basiret versin, bizi birbirimize sevdirsin…
Denizi geçip bir karış derede boğulmayalım, ne olur…
331
Download

PKK Cumhuriyeti ve AK Parti