UNITE 1=SİSTEM KURAMI
Sistem Yaklaşımı’nın anahtar kavramları; bütüncüllük, ilişki ve dengedir. Bu üç kavram birbiriyle
son derece ilişkilidir ve birbirine bağlıdır. Bütüncüllük kavramıyla anlatılmak istenen, bir sistemi
meydana getiren nesnelerin veya ögelerin bütüncül katkısının her ögenin ayrı ayrı katkısından daha
fazla olduğudur. İlişki kavramı, bir sistemin içindeki ögelerin birbiriyle yapılanma biçiminin, tek
başına da ögeler kadar önemli olduğunu ifade etmektedir. Sistem Teorisi basit neden-sonuç
açıklamalarına karşıdır. Bir sorunun açıklanmasında tüm değişkenlerin hesaba katılmasını öngörür.
Denge kavramı, yaşayan birçok sistemin varlığını sürdürebilmesi için denge arayışı içinde olduğunu
anlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Sistem Yaklaşımı, müdahale etme konusunda dengenin göz
ardı edilmemesi gerektiğini savunur.
**Sistem Modeli’nin müdahaleye yönelik nasıl bir çerçeve sağladığını anlayabilmek için ilgili temel
kavramları anlamak gereklidir. Bu kavramlar sistem, dinamik, etkileşim, girdi, çıktı,denge ve
sonlanma terimlerini kapsamaktadır.
**Sistem kavramı, sosyal hizmet uzmanının müdahale için bir hedef üzerinde odaklanmasına
yardımcı olur. A ismindeki bir birey işlevsel bir sistemdir. Bu bireyi anlamak için bu bireyin
psikolojik, sosyal, fiziksel özelliklerini incelemek gerekir. Böylece, Sistem Yaklaşımı sosyal hizmet
uzmanlarının çok basitmiş gibi görünen bir sorunun ötesine bakmasına rehberlik eder.
** İnsani sosyal sistemleri anlamak için müracaatçılar ve sosyal hizmet uzmanları, sıklıkla muhtelif
parçaları boyutları göz önünde bulundurur ve belirli kavramları kullanır. Bu kavramlar; odak sistem
(ilgilenilen sistem), sınırlar, amaç, gelişme, organizasyonel yapı, roller, kurallar, iletişim, teşvikler ve
güç olarak sıralanabilir.
Odak Sistem=Odak sistem, müracaatçıların ve sosyal hizmet uzmanlarının ilgisini çeken
sistemik katman ya da katmanlardır. Sorun ve amacın tanımı ve olası çözümlerin odağı, ilgilenilecek
sistem veya alt sistemlerin belirlenmesine yardımcı olur. Sistem, düzeylerden (katman) oluşur ve
katman bireyin içinden başlar ve durumun en genel katmanlarına kadar genişler. Son olarak, odak
sistem sorun çözme sürecinde sorun tanımının değişmesine ya da çözümüne göre değişebilir.
Sınırlar=Sınır, bir sistemin ya da alt sistemin sonlandığı ve bir başka sistemin ya da alt
sistemin başladığı yeri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Sistemler arasındaki bilgi, enerji ve
kaynak akışını kısmen ya da tamamen kontrol etmek için sınırlar açılabilir veya kapatılabilir.
Bu,göreli olarak açık ya da kapalı olabilir. Açıklık ve kapalılık fikirlerin, enerjinin,kaynakların,
insanların ve bilginin sisteme girip çıkabilmesi ile ilgilidir.
Amaç=Her sistemin amacı vardır. Amaç, sistemin varlığının nedenidir. Bazen, bir örgütün görev
tanımı ya da bir ülkenin anayasasında olduğu gibi, amaçlar açıktır.Bununla birlikte birey, aile ve
komşuluk örneklerinde ise amaçlar sıklıkla örtüktür.İster yazılı, isterse yazısız olsun amaç;
sistemlerin yönelimlerini ve önceliklerini belirlemesine, bu da sorunların ve çözümlerin
saptanmasına ve tanımlanmasına yardımcı olur.
Gelişim=Bir sistemin gelişim boyutu değişme süreci ile ilgilidir. Her sistem belirli gelişim
aşamalarından geçer. Eğer bu gerçekleşmezse, sistem kendi enerjisini kullanamaz ve işlevlerini
yerine getiremez. Bunun sonucunda “entropy” olarak bılınen ortaya çıkar. Hiçbir sistem belirli bir
statüde kalamaz,sistem entropiye ya da negatif entropiye doğru ilerlemek durumundadır. Gelişim
süreci süreklidir ve sistemler sürekli olarak değişir. Sistemin herhangi bir parçasında meydana
gelen değişim, sistemin de değişmesini beraberinde getirir. Sistemler, çeşitli gelişimsel süreçler
boyunca ilerledikçe ve içsel ve dışsal taleplere bağlı olarak değiştikçe, dinamik bir dengeye
gereksinim duyar. Değişimi destekleyen güçler ile düzen ve dengeyi sürdürmeyi destekleyen
güçlerin her ikisi de sistemde bir arada bulunur.
Yapı=Her sistemin bir yapısı vardır, bunlar tablolar ya da grafiklerle gösterilebilir. Sosyal hizmet
kuruluşları gibi resmî sistemler, çeşitli üyelerinin kimliğini, statüsünü ya da konumunu, iletişimin ve
onlar arasındaki ilişkilerin yapısını göstermek için genellikle hiyerarşik geleneğe uygun olarak
örgütsel tablolar hazırlar. Resmî olmayan gruplar da örgütsel yapıya sahiptir. Kimin, kime rapor
vereceği ve kimin kim ile iletişim kuracağı çizgilerle ortaya konulabilir.
Roller=Roller, bir sosyal sistemde bir diğer ilişkiyi tanımlayan bir statüyle bağlantılı bir düşünce
setidir. Statü terimi, rol kavramının vazgeçilmez bir parçasıdır ve rol,bireyin bir sosyal sistem içinde
işgal ettiği konumu gösterir. Statü tümüyle ilişkisel bir terimdir. Statüler iki genel kategoriye ayrılır:
edinilen ve atfedilen statü. Ulaşılan veya edinilen statü, doğum sonrasında bir sosyal sistem içinde
bir konumun işgal edilmesi anlamına gelir.
**Rollerin türü ve sayısı sistemin büyüklüğüne göre farklılaşır. Küçük sistemler genellikle daha az
role gereksinim duyar. Sosyal sistemler büyüdükçe rol sayısı artar ve daha uzmanlaşır. Roller, statü
ve beklenti, profesyonel ilişkimizin bir parçasıdır.
Kurallar=Sosyal normlar ve kültürel kurallar, insanların tutumlarına, inançlarına, duygularına,
görünümlerine ve beklenen, izin verilen ve yasaklanan davranışlarına rehberlik eder ve onları
belirler. Kurallara uyanlar ödüllendirilir, uymayanlar ise cezalandırılır. Normlar, davranışları ve
görünümü düzenler. Normlara uyma, bir sosyal sisteme dâhil olmanın bir göstergesi iken;
normların ihlal edilmesi, dışlanma veya kovulma ile sonuçlanır.
** Görünüş ve davranış hakkındaki kurallar ve kuralların nasıl oluşturulacağı hakkındaki kurallar
olmak üzere iki tür kural vardır.İlk kategori içerik, ikinci kategori süreç ve işlem ile ilgilidir.İnsanlar
kültürlerindeki kuralları içselleştirme eğilimindedir.
İletişim=İletişim düşünceleri, duyguları ve bilgiyi ifade etmek ve anlamak için kullanılan her türlü
sözel, sözel olmayan ve teknolojik süreçleri ifade etmektedir. Sosyal hizmet uzmanları, sistematik
amaç ve işlev için olduğu kadar bireysel ve toplumsal iyilik hâli için de önemli olan iletişimin doğası,
kalitesi, miktar ve etkililiği ile ilgilenir.
Yaptırımlar=Sistemler, hedeflerini gerçekleştirmeye ve amaçlarına ulaşmaya çalışırken insanları
motive etmek ve belirli koşulları, görünümleri ve davranışları ödüllendirmek ve cezalandırmak için
bilerek ya da bilmeyerek araçlar ve yöntemler oluşturur. Örgütler, ödül için para ya da unvan verir,
cezalandırmak için de belirli bir statü ve konumu geri alır. Toplumlar istenmeyen davranışları
kontrol etmek için sansür uygulayabilir, para cezası verebilir ve cezaevine gönderebilir.
Güç=Güç, yaşamın her yanının bir parçasıdır ve gücün incelenmesi sosyal sistemlerde ana süreçtir.
Farklı güç türleri vardır. Otorite gücü, yasal ya da sosyal statünün yanı sıra, olayları ve insanları
kontrol etme veya etkileme hakkına işaret etmektedir. Otorite olarak statü, açık gücü ifade eder ve
sosyal hizmet uzmanlarına dikkate değer bir kontrol ve etki yapmaya olanak sağlar. Büyük
sistemler, daha küçük sistemleri baskılama ya da özgürleştirme gücüne sahiptir. Bu sistemler küçük
sistemlerin büyüme ve güçlenme fırsatlarına ulaşmasını sağlayabilir ya da engelleyebilir.
İşlemler= Sosyal hizmet uzmanları sistemik işlemleri ele alırken, girdi, akım, çıktı ve geri bildirimleri
dikkate almalıdır.
Girdi, diğer sistemlerden alınan enerji, bilgi ya da iletişim akışıdır ve sisteme etki eden herhangi bir
dışsal olaya, bilgiye ve enerjiye karşılık gelmektedir. İnsanlar için yiyecek, su ve havanın yanı sıra
sosyal temas ve uyaranlar da birer girdidir. Okullar ve üniversiteler ise girdi olarak para ve
öğrenciye gereksinim duyar.
Çıktı, bir sistemden çevreye ya da diğer sistemlere yayılan enerji, bilgi ya da iletişimdir. Çıktı ile ilgili
olarak göz önünde bulundurulması gereken en önemli şey, çıktının girdi ile ilişkili olmasıdır.
Limanlar çevreye karbondioksit, hidrojen, ısı ve diğer atıkları gönderir.Bazı aileler çocuk sahibi olur,
onları sosyalleştirir. Okullar ve üniversiteler çıktı olarak mezun verir.
İşlem, girdiyi ve çıktıyı değiştiren ya da dönüştüren sistematik süreçlerdir.Hazmetme ve nefes
verme insan bedenindeki işlemleri gösterir. Aile içinde çocuğun toplumsallaştırılması, okullarda
çocuğun eğitimi..
Geri bildirim, girdi bilgisine tepki olarak eylem üretir ve bireyin davranışı sonrasında
gerçekleşir.Geribildirim, sistem ve çevresi ile etkileşimi için temeldir. Geri bildirim olumsuz ya da
olumlu olabilir.
SİSTEMLER VE SOSYAL HİZMET UYGULAMASI
Sosyal hizmet uzmanları çevre içindeki bireyler, gruplar, aileler, örgütler ve topluluklar gibi çeşitli
sistemlerin etkileşimleri üzerinde odaklanır. Bir sistem, işlevsel bir bütünü oluşturmak için derli
toplu bir şekilde, yani sistemli bir şekilde ve karşılıklı ilişkileri olan bir dizi unsurun oluşturduğu bir
takımdır. Birey, sınıf, aile, okul, üniversite bir sistemdir. Sosyal hizmet uzmanları Sistem Kuramı’nın
ilkelerini ve kavramlarını müracaatçı sistemlerine uygulama eğilimindedir. Sosyal hizmet uzmanları
en önemli, zaman alıcı ve zorlu çalışmaları müracaatçılarla değil; diğer insanlarla birlikte
gerçekleştirir. Sosyal
hizmet uzmanları müracaatçıları yardım çabalarının birincil yararlanıcıları olarak görür. Sosyal
hizmet uzmanlarının verdiği hizmetlerin çoğu çok sayıda sistemle ilgilidir ve her sistemin farklı
amaçları, kuralları, beklentileri ve hedefleri vardır.
NOT 1960’lardan bu yana sosyal hizmet, insan davranışlarını değerlendirmede birincil olarak
Sistem Yaklaşımı’nı kullanmaktadır.
**Sistem Kuramı’nı anlamak, sosyal hizmet uygulamasının değişim için hemen hemen her
büyüklükteki sistemi hedeflemesi nedeniyle özellikle önemlidir. Sosyal hizmet uzmanları,
karşılaşılan bir sorunu çoklu bakış açısıyla değerlendirir. Değişim birey, aile, grup, örgüt ya da
toplum çerçevesinde gerçekleştirilir.
UNITE 2=EKOLOJIK YAKLASIM
Ekolojik Sistem Kuramı Genel Sistem Kuramı’nın bir biçimidir ve yaşayan varlıklar arasındaki
ilişkiler ve varlıklar ile çevrelerinin diğer görünümleri arasındaki ilişkilere odaklanmaktadır ve
ekoloji, organizma ile çevre ilişkilerinin incelenmesi anlamına gelmektedir.
EKOLOJİK YAKLAŞIMI HAZIRLAYICI ETMENLER
Sosyal hizmet uygulamalarına ilk zamanlarda psikanalitik görüş hâkim olmuştur. Sosyal hizmet
programlarında Freud’un geliştirdiği “Medikal Model” kullanılarak insan davranışları ve sorunları
anlaşılmaya çalışılmıştır. Medikal modelde, müracaatçı hasta olarak nitelendirilir ve duygularının
ve davranışlarının temelinde ruhsal hastalıklar aranırdı. Medikal Model’e insanların yaşadığı
koşullara ve çevrelerine uyum sağlayamamasının nedenini bireysel ve içsel yetersizliklere
dayandırmaktadır.
**1960’lı yıllarda sosyal hizmet Medikal Model’in yararlılığını sorgulamaya başlamıştır.
Müracaatçıların sorunlarında çevresel faktörlerin de en az içsel faktörler kadar önemli olduğu
ortaya konulmuştur. Araştırma sonuçları,muhtemelen psikanalizin müracaatçıların sorunlarını
tedavi etmede etkisiz olduğunu göstermekteydi.
**1940’ların sonlarında sosyoloji, sosyal psikoloji ve antropolojiden sosyal ve kültürel yaklaşımlar
yeniden alınmıştır. Bu süreçte Psikanalitik Yaklaşım’ın, sosyal hizmette gereksinim duyulan psikososyal yönelimi, yeterli bir şekilde karşılayıp karşılamadığı sorgulanmıştır.
NOT Psikanalitik Model’in etkisi azaldıkça, sosyal hizmet uygulaması önemli değişiklikler
yaşamıştır. Bu değişikliklerden birisi; Ekolojik Yaklaşım ile ilgilidir ve bu yaklaşım birey-çevre
etkileşimini kavramsallaştırmak için ilave bir kapasite getirmiştir.
** Sosyal hizmetin geçtiğimiz yüzyıllık profesyonel tarihi boyunca iki temel görüş çok tartışılmış ve
uygulamada görülmüştür. Bunlardan biri, hâlen duymaya devam ettiğimiz, sosyal hizmetin temel
işlevinin bireysel tedavi ve klinik tedavi olduğudur.İkincisi ise, sosyal hizmetin tarih boyunca
hedeflediği “Sosyal Reform Yaklaşımı”dır.Bireysel tedavide amaç, insanların temel gereksinimlerini
karşılamasına yardım etmek ve onların güçlenmelerini engelleyen baskı ve saldırıları ortadan
kaldırmaktır. Sosyal Reform Yaklaşımı’nda ise, bireyin çevresinde bulunan ve onu engelleyen, ona
karışıklıklar yaratan kritik faktörlerin ortadan kaldırılması sonucunda, bireyin sosyal işlevselliğine
kavuşacağı görüşü hâkimdir.
ÇEVRESİ İÇİNDE BİREY KAVRAMSALLAŞTIRMASI
Ekolojik Yaklaşım, insanlar ve onların fiziksel ve sosyal çevreleri arasındaki işlevsel olmayan
etkileşimleri kavramsallaştırmak ve vurgulamak suretiyle Tedavi ve Reform Yaklaşımı’nı
bütünleştirmektedir. Ekolojik Model,hem içsel hem de dışsal faktörlere vurgu yapmaktadır. Model,
bireyin gereksinimleri ve çevresinin özellikleri arasında daha iyi eşleşme ya da uyum sağlanabilmesi
için insanlar ve çevrelerinin baş etme kalıplarını geliştirmeye çalışmaktadır.
** Ekolojik Yaklaşımı’n vurguladığı noktalardan birisi çevresi içinde birey üzerinedir. Çevresi içinde
birey;Aıle,Egıtım,Sosyal Hızmet,Mal-Hızmetler,Sıyasal,İnanc ve İstıhdam Sıstemlerıyle etkılesım
halındedır.(Zastrow ve Kirst-Ashman)Bu kavramlaştırma ile sosyal hizmet üç farklı alana
odaklanabilir. İlk olarak, sosyal hizmet birey üzerinde odaklanma, İkinci olarak sosyal hizmet, birey
ve bireyin etkileşimde olduğu sistemler arasındaki ilişkiler üzerinde odaklanma, Üçüncü olarak
sosyal hizmet, sistemler üzerinde odaklanmadır.
** Ekolojik Yaklaşım, bireyin sorun çözme kapasitesini, kendi gelişimini ve zihinsel kapasitesini
yükseltmeyi amaçlar, birey ile sistemler arasındaki etkileşimlere odaklanır ve bireyin
gereksinimlerini daha etkili bir şekilde karşılamak için sistemleri değiştirmeyi hedefler.
EKOLOJİK DEĞERLENDİRME
Ekolojik değerlendirme, uygulamada kullanılan bilgilerin toplamını içeren kapsayıcı bir yaklaşımdır.
Ekolojik Model, sosyal hizmet uzmanlarının herhangi özel bir durumda, birbiriyle ilişkisi olan birçok
faktör hakkında tam bir inceleme yapmasına yardım eden sistematik bir yapıdır. İnsan gelişiminin
fiziksel, duygusal,bilişsel, ruhsal ve sosyal olmak üzere beş boyutu ile ilgili yedi ekolojik düzeyin her
birinde değerlendirilebilir.
** Ekolojik Yaklaşım mikro ve mezzo düzeydeki insani hizmetlere uygulanmaktadır. Ekolojik
Yaklaşım’ın makro düzeyde de yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Ekolojik bakış açısına göre; toplum,
onu oluşturan nüfus gruplarının çevreleriyle ilişkilerine odaklanan, sınırları olan ve çevresiyle
etkileşime giren bir organizmadır.
** Ekolojik Yaklaşım sosyal hizmette şu nedenlerden dolayı benimsenmiştir:
1. İnsanın çevre ile olan etkileşimine vurgu yapması
2. İnsanların farklı durumlar karşısında uyum sağlamasına yarayacak davranışları belirlemesi
3. İnsanların fiziksel ve sosyal çevreleri ile yaşadıkları sosyal grupların etkisini açıklaması
4. Genelci uygulama için bilgi temeli oluşturması
5. İnsan sistemini açıklaması ve kavramsallaştırması
EKOLOJİK KAVRAMLAR
Sistem=Sistem, belli bir işlevi yerine getirmek üzere bir araya gelmiş ve aralarında karşılıklı
bağımlılık ve etkileşim olan elemanlar kümesidir. Sistemler kendi içinde dinamik hâldedir ve başka
sistemlerle de etkileşim içindedir. Bir sistemin hayatını devam ettirebilmesi için etrafındaki
sistemlerle etkileşim ve iletişim içinde olması gerekir. Birey de bir sistemdir ve dolayısıyla yaşamını
devam ettirebilmesi için diğer sistemlerle etkileşim içinde olmalıdır.
Sosyal çevre=Sosyal çevre, insanı çevreleyen koşulları, durumları ve insani etkileşimleri
kapsamaktadır. Bireyler hayatta kalabilmek ve gelişebilmek için çevreyle etkili etkileşim kurmak
zorundadır. Sosyal çevre insanların oturdukları evlerin tipi,yaptıkları işin türü, ulaşılabilir para
miktarı, yasalar ve içinde yaşanan toplumun sosyal kurallarını içerir. Sosyal çevre aynı zamanda
bireyler, gruplar,organizasyonlar ve temas içinde olunan sistemlerin tümünü kapsar.
Çevresi içinde birey=Çevresi içinde birey odağı, insanları çevrelerindeki tüm sistemlerle sürekli
olarak etkileşim içinde görür. Bu sistemler aile, arkadaşlar, iş, sosyal hizmetler,politikalar, din, mal
ve hizmetler ve eğitime ilişkin sistemleri kapsamaktadır. Bu nedenle sosyal hizmet uygulaması,
bireyler ve çeşitli sistemler arasındaki etkileşimleri geliştirmeye yönelmektedir.
Etkileşim=Etkileşim, insanlar çevrelerindeki diğerleri ile iletişim ve etkileşim kurar. Bu
etkileşimlerin (transaksiyon) her biri aktif ve dinamik (etkileşim aktarılabilir ve değiş tokuş
yapılabilir) bir şeydir. Bununla birlikte, etkileşimler olumlu ya da olumsuz olabilir. Olumlu bir
etkileşim, derinden sevdiğiniz bir insanın sizi de aynı şekilde sevmesi olabilir. Olumsuz bir etkileşim
ise, on beş yıldan beri çalıştığınız işten çıkarılmanız olabilir.
Enerji=Enerji, insanlar ve çevreleri arasındaki aktif katılım sonucu ortaya çıkar. Enerji,girdi ya da
çıktı biçiminde olabilir. Girdi, insanın yaşamına giren ve bu yaşama ilave katan bir tür enerjidir.
Örneğin sağlığı bozuk bir yaşlı günlük yaşam için gerekli olan fiziksel yardıma ve duygusal destek.
Kesişme=Kesişme, birey ve çevresi arasındaki etkileşimin yer aldığı esas noktadır.Çevresi içinde
bireyin değerlendirilmesi sırasında, kesişme, değişime yönelik uygun etkileşimleri belirleyebilmek
için açık olarak odak olmalıdır. Örneğin; evlilik sorunları nedeniyle sosyal hizmet uzmanına
başvuran bir çift, sorunlarının çocukların nasıl yetiştirileceği konusundaki anlaşmazlık olduğunu
ifade eder. Kesişme, farklı sistemler veya organizasyonlar arasındaki temas ya da iletişim
noktasıdır.
Adaptasyon=Adaptasyon, çevresel koşullara uyum yapma kapasitesidir. Bireyin etkili bir şekilde
işlev görmeye devam edebilmesi için değişmesi ya da yeni koşullara uyum sağlaması gerekır.
Genellikle enerji gerektirir. Sosyal hizmet uzmanları insanların enerjilerini yönetmelerine, yani
daha üretici olmalarına, yardımcı olur.
Baş etme=Baş etme, insanların uyum sağlamasının bir biçimidir ve sorunların üstesinden
gelebilmek için mücadele etmesi anlamına gelir. Adaptasyonun ister pozitif isterse negatif olsun
yeni durumlara tepki verme ile ilgili olmasına rağmen, baş etme karşılaştığımız sorunları ele alma
biçimimiz ile ilgilidir. Örneğin; bir insan ebeveyninin aniden ölümü ya da yeni bir bebeğin doğması.
Karşılıklı bağımlılık=Karşılıklı bağımlılık, hayatta kalabilmek ya da iyilik hâli için gerekli olan
sorumlulukları ve fırsatları paylaşmaktır. Bir bireyin başka bir bireyle karşılıklı bağlantı içinde
olmasıdır. Bireyler, sosyal çevredeki diğer bireylere ve bireylerin oluşturduğu gruplara bağlıdır ya
da onlarla karşılıklı olarak bağımlılık içindedir.
DAVRANIŞ DİNAMİKLERİNİ DEĞERLENDİRME MODELİ
Ekolojik Sistem Kuramı, insan gelişimi çalışmaları için ortaya çıkan farklı yaklaşımları kapsayan bir
şemsiye kavramdır. Ekolojik Sistem Kuramı’nda 5 sıstem bulunmaktadır.
1. Mikrosistem; aile, okul, akran grubu, komşular ve çocuk bakım ortamları gibi yakın çevreden
oluşmaktadır.
2. Mezo sistem; yakın çevre arasındaki bağlantılardan (çocuğun evi ve okulu gibi) oluşan sistemi
kapsamaktadır.
3. Ekzo sistem; gelişimi dolaylı bir şekilde etkileyen dış çevre ortamları (ebeveynlerin çalışma yeri
gibi) ile ilgilidir.
4. Makro sistem; kültürel bağlam (doğu kültürü, batı kültürü, ulusal ekonomik ve siyasal kültür,
altkültür gibi) ile ilgilidir.
5. Kronosistem; yaşam boyunca meydana gelen çevresel olaylar ve geçiş kalıpları ile (zaman içinde
dış sistemlerin evrimi) ilgilidir.
** Bio-ekolojik model’e göre, insan gelişimi dinamik ve etkileşimsel bir süreçtir.Bu süreç, bireyin
genetik mirasından başlar ve yakın çevre ile etkileşiminin bir sonucu olarak genişler. İlk olarak bu
çevre temelde aile üyelerini kapsar. Gelişim ilerledikçe, çocuk çevre ile aktif olarak sayısız
etkileşime girer.Bireylere ilişkin değerlendirilecek konular, altı başlık altında ele alınabilir.Buna
göre;
a) Bireyin gelişim dönemleri, ego işlevleri, kişilik özellikleri, sorun çözme biçimi ve başarılı olduğu
durumlar,
b) Aile yaşamında yer alan gelişim dönemleri, karşılaşılan güçlükler, sorun çözme biçimi, başarılan
ve başarılamayan hususlar,
c) Ana-babanın kişilik özellikleri, evlilik ilişkileri, çocuklarıyla ilişkileri ile bu konudaki görevlerini
yerine getirme biçimleri,
d) Aile sistemindeki iletişim biçimleri, roller, yetki paylaşımı, aile içi kurallar,sınırlar, gereksinimleri
karşılama ve sorun çözme biçimi vb.
e) Bireyin dâhil olduğu diğer sistemlerin özellikleri
f) Bireyin ve ailenin yaşadığı sosyal çevrenin özellikleri, sosyal değerler, rol beklentileri ve çevrede
mevcut olan hizmet ve kaynakların değerlendirilmesi gerekir.
** Sonuç olarak, ekolojik yaklaşım, uygulamaya kazandırdığı yeni kavramlar açısından yararlı bir
model olarak değerlendirilebilir. Model hakkında kesin hükme varabilmek için zamana gereksinim
vardır. Görüldüğü gibi, sosyal hizmet uygulamalarında sorun çözme odaklı olarak bilinen Genelci
Yaklaşım Modeli’nin benimsenmesi, Ekolojik Yaklaşım’a olan ihtiyacı daha da arttırmıştır.Genel
yaklaşımlara bılgı sunmakta ve uygulama ıcın butunluk gostermektedır.
UNITE 3=GÜÇLENDIRME YAKLASIMI
GÜÇLENDİRME YAKLAŞIMINI HAZIRLAYAN ETMENLER
Bazı müracaatçıların yaygın bir başarısızlık hissi vardır ve bu müracaatçılar, kendilerini diğer
insanlardan farklı ve onlar tarafından reddedilmiş hisseder. Müracaatçıların olumsuz duygularını ve
kendilerini sınırlayan algılarını değiştirmek ve bunlarla mücadele etmek için, sosyal hizmet
uzmanları ve sosyal kurumlar, bu tür müracaatçılarla çalışırken güçlendirme üzerine vurgu
yapmalıdır. Güçlendirmenin sözlük anlamı; “Başkasına güç vermek, yetkiler edindirmek veya belli
bir gücü uygulaması için onay vermek”tir. Harcadıkları çabaların sonucunda başarıyı yaşayan
müracaatçılar, değişimin mümkün olduğunu ve yaptıklarıyla kendi yaşamlarını şekillendirme
kapasitelerinin olduğunu açık bir şekilde fark eder. Bu nedenle Güçlendirme Yaklaşımı,
müracaatçıların başarıyı yaşamalarına olanak veren aktiviteler içinde yer almalarına yardımcı
olmaya çalışır.
NOTGüçlendirme yaklaşımı ilk olarak Klinik Sosyal Hizmet uygulamalarında kullanılmaya
başlandı.
***Güçlendirme yaklaşımının temel taşı;bireylerin uygulamaya daha aktif katılımını sağlamak,
bireylerin güçlü yönlerinin farkına varmasına ve sorunun çözümüne katkıda bulunmasına yardımcı
olmaktır. Öncelikle sosyal hizmet uzmanları, Ekolojik Yaklaşımı,Sistem Yaklaşımı’nı ve güçler
perspektifini uygulama sürecinin odağına yerleştirmektedir; yani sosyal hizmet uzmanı,
müracaatçının durumunu içinde bulunduğu bağlamı gözeterek ele almakta, müracaatçının
kaynaklarını ve güçlerini araştırmakta ve gereksinimlerini sabit sorunlar olarak değil, geçici konular
olarak görmektedir. İkincisi, yaklaşımı kullanan sosyal hizmet uzmanları farklı düzeylerdeki sosyal
sistemlerle çalışmakta, sorunların çözümü için bu sistemler arasındaki bağlantılara da odaklanır.
GÜÇLENDİRME İLKELERİ
1. Programları, müracaatçıların ve toplum üyelerinin ifade ettikleri tercihlere ve ortaya koydukları
gereksinimlerine göre şekillendir.
2. Program ve hizmetlerin müracaatçılar ve toplum için en üst düzeyde uygun olmasını
müracatçıların ve toplumun onlardan yararlanmasını sağla.
3. Müracaatçıların kendi kendine sorun çözebilmesi yaklaşımını benimse.
4. Müracaatçıların ve toplumun güçlerini gündeme getir ve onları bu yönden yapılandır.
5. En çok tercih edilen müdahale yöntemini uygulamak yerine, müdahaleyi müracaatçının veya
müracaatçı gruplarının kendine özgü taleplerine,sorunlarına ve gereksinimlerine uygun olarak
düzenle ve yeniden tanımla.
6. Uygulamanın ve politika geliştirmenin önceliklerini belirlemek için liderlik yapmalarını sağla.
7. Güçlendirme dikkate değer bir zaman ve sürekli bir çaba gerektirdiği için sabırlı ol.
8. Sosyal hizmet uzmanlarının işteki kendi güçsüzlüğü ve gücünü sürekli olarak dikkate al.
9. Genel iyilik durumuna katkı vermek için yerel bilgiyi kullan.
GÜÇLENDİRME SÜRECİNDE SOSYAL HİZMET UZMANLARININ GÖREVLERİ
Sosyal hizmet uzmanlarının güçlendirme çerçevesinde yerine getirmesi gereken görevler sırasıyla;
1. Müracaatçılara yönelik olumsuz damgaları ortadan kaldırmak;
2. Ailelerdeki, kurumlardaki ve toplumdaki kaynaklara bireylerin farkındalığını artırmak;
3. Müracaatçıların kendilerini güçlü ve değişimi gerçekleştirebilir olarak görmelerine yardımcı
olacak zihin yapısını oluşturmalarını sağlamak;
4. İnsanlara ve onların güçlerine, kaynaklarına, becerilerine ve hayallerine inanmak;
5. Müracaatçıların kendi güçlerini görmelerini engelleyecek korumacı görüşleri reddetmekle
ilgilidir.
GÜÇLENDİRME TUTUMLARI
Müracaatçıların kendi güçlerini görmelerini engelleyecek korumacı görüşleri reddetmek, sosyal
hizmet uzmanlarının yerine getirmesi gereken bir başka görevdir. Ruh sağlığı alanındaki sosyal
hizmet uzmanları için bir dizi güçlendirme tutumu önerilmektedir:
1. Bir damga veya tanıyla değil, bir kişiyle ilişki kurduğunu düşün.
2. Bireyin kendi kararını kendisinin vermesi hakkına saygı duy.
3. Bireyin yaşam kalitesini ve çevresel faktörleri dikkate almak suretiyle bireye karşı bir bütün
olarak sorumlu ol.
4. Değerlendirme ve uygulama için, eksiklikleri gören modeller yerine, güçler perspektifini temel al.
5. Müracaatçıların ilişkiye getirdiği farklı beceri ve bilgilere saygı duy.
6. Müracaatçıların öğrenme ve yaşamlarını yönetmeleri için içsel motivasyonlarına güven.
7. Müracaatçıların size, diğer müracaatçılara, kuruma ve topluma katkı verme becerisine ve
hakkına saygı duy.
8. İnsanların bireyselliklerini kabul et, her bir bireyin kendine özgü özelliklerine, değerlerine ve
gereksinimlerine saygı duy.
GÜÇLENDİRMENİN BOYUTLARI
Güçlendirmenin boyutları bir kavram olarak güçlendirme ve bir süreç olarak güçlendirme olmak
üzere iki ana başlıkta ele alınmaktadır.Bir kavram olarak güçlendirmenin kişisel, kişilerarası ve
sosyo-politik olmak üzere üç alt boyutu bulunmaktadır:
1. Kişisel güç; insanların yetkinlik, ustalık, denetim (kontrol) duygusu, özsaygıve iyi olma durumu ile
ilgilidir.
2. Kişilerarası güç; karşılıklı bağımlılık, etkileme gücü, ortaklık, sosyal destek,saygın bir statü
(tanınma) ile ilişkilidir.
3. Sosyo-politik güç ise, tanınma (imtiyaz), vatandaşlık hakları, kaynakların kontrolü, olanaklara
erişme ve sosyal adalet ile ilgilidir.
^^Kişisel güç, insanların tamamen kendisi ve kendisini nasıl algıladığı ile ilgilidir.Kişisel güç
kapsamında, insanların kendilerini yetkin ve usta bir birey olarak görmeleri, yaşamları üzerinde
kontrol duygusuna sahip olmaları, kendilerini değerli ve aranan, istenen bireyler olarak görmeleri
ve “iyi” olarak tanımlamaları çok önemlidir.
^^Kişilerarası güç, insanların diğer insanlarla girmiş olduğu etkileşim ve ilişkilerindeki statüsünü
belirleme bakımından önem arz etmektedir. İnsanlar olarak varlığımızın değerli olabilmesi ve bir
anlam kazanabilmesi için, bir başkasının varlığı gereklidir.Bu durum karşılıklı bağımlılık
durumunu ortaya çıkarmaktadır. Karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde diğerleri üzerinde etkileme
gücümüzün olması, onlarla ilişkilerimizin niteliğini belirleyen bir unsurdur.Karşılıklı olarak etkileme
ve etkilenme sürecinde diğer insanlarla kurmuş olduğumuz ortaklıklar, yaşamımızı olumlu yönde
etkilemekte ve varlığımıza değer katmaktadır.
^^Sosyo-politik güç, kavram olarak iki ana sözcükten oluşmaktadır. Bunlardan birincisi sosyal
olanla, yani toplumsal olanla; diğeri de politik olanla yani siyasal olanla ilişkilidir. Sosyo-politik güç
kapsamında “güçsüzlük”, “baskı” ve “kurbanı suçlama” kavramları öne çıkmaktadır.
Sosyal hizmet uzmanlarının müracaatçılarıyla çalışmalarında kişisel, kişilerarası ve sosyo-politik
güçlendirmeyi kolaylaştırmak için bir rehber olması amacıyla aşağıdaki ilkelerin sosyal hizmet
uygulaması için benimsenmesi önerilmektedir:
İnsanları, bireysel ya da kolektif olarak, sorun çözme ve başetme kapasitelerini daha etkili
kullanabilmeleri için güçlendir.
Bireyleri ve toplumu meydana gelen sorunlardan koruyabilmek için sosyal ve ekonomik politika
geliştirilmesini destekle.
Sosyal hizmet uygulamasının her boyutunda mesleğin bütünlüğünü koru.
İleri düzeyde sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesinin artırılması için insanlar ve toplumsal
kaynaklar arasında bağlantı oluştur.
Kurumsal kaynak sistemi içinde iş birliğine dayalı ilişkiler geliştir.
Sağlık ve insani hizmet gereksinimlerini karşılayabilmek için kurumsal kaynak sisteminin işleyişini
kolaylaştır.
Her insanın toplumsal yaşama tümüyle katılımını arttırabilmek için sosyal adalet ve eşitliği
geliştir.
Araştırma ve değerlendirme yoluyla sosyal hizmet mesleği için bilgi geliştirilmesine katkı ver.
Hem sorunların hem de kaynak fırsatlarının üretildiği kurumsal sistemlerde bilgi alışverişini
destekle.
Farklılıkları göz önünde bulunduran, etik olarak duyarlı ve cinsiyetçi olmayan sosyal hizmet
uygulaması yoluyla iletişimi güçlendir.
Sorunların önlenmesi ve çözümlenmesi için eğitim stratejileri geliştir.
İnsani meseleler ve sorunların çözümü için bir dünya görüşü benimse.
GÜÇLENDİRME UYGULAMASININ UNSURLARI
Bir uygulama modeli olarak güçlendirme değer temeli, müdahale için onay, uygulamaya rehberlik
edecek kuramsal temel, müracaatçı sosyal hizmet uzmanı ilişkisi için rehberlik ve yardım etme
aktivitelerini organize etmek için çerçeve olmak üzere bir dizi unsura sahiptir.
^^Uygulama modelinin ilk unsuru olan değer temeli göz önünde bulundurulduğunda güçlendirme
uygulamasının sosyal hizmetin temel değerlerini ve ilkelerini benimsediği görülür. Sosyal hizmetin
temel değerleri ve etik ilkeleri,güçlendirme uygulaması için çok önemlidir. Güçlendirme uygulaması
için onay farklı kaynaklardan gelmektedir. Sosyal hizmetin profesonel değer temeli, yasalar,
kurallar, kurumların düzenlemeleri ve müracaatçıların talepleri bu kaynaklardan bazılarıdır. Bu
kaynaklar öncelik almakiçin sıklıkla birbiriyle yarışırlar. Sosyal hizmet uzmanları kurum kuralları ya
da düzenlemeleri nedeniyle belirli kaynakları kullanabilme ya da çalışmaları yapabilme konusunda
onay eksikliği ile de karşı karşıya gelebilir. Örneğin; bazı kurumlar sosyal hizmet uzmanlarının
toplumsal değişim için lobicilik yapmasına izin vermez.Kurumlar tarafından sağlanan onay oldukça
karmaşıktır.
GÜÇLENDİRME MÜDAHALESİ
Güçlendirme uygulaması karşılaşılan sorunun kişisel, kişilerarası ve politik boyutları ile ilgili
faktörleri dikkate alarak yürütülür. Uygulama sürecinde bu faktörler üzerindeki odak değişebilir,
ancak bu faktörlerin tamamı güçlendirme sürecinde önemlidir ve her birinin her bir sorun çözme
durumunda kapsamlı olarak analiz edilmesi gerekir. Aşağıda güçlendirme uygulamasının dört
boyutu vardır =>
^^Birinci boyut temelde kendileri başvuran ya da uzmanlar tarafından yardıma gereksinimleri
olduğu belirlenen bireylerle yürütülen çalışmaları kapsar.Karşılaşılan sorun kaynak eksikliği,
kişilerarası çatışmalar, spesifik olarak tanımlanabilecek çevresel sorunlar ya da müracaatçının
herhangi bir başka
meselesi ile ilgili olabilir. Sosyal hizmet uzmanları, müracaatçılar ile birlikte, bir çalışma ilişkisi
oluşturmalı, gereksinimleri ve kaynakları değerlendirmelidir. Bu süreç yardım etme ilişkisinin ilk
basamağıdır.
^^İkinci boyuttaki müdahaleler; yaşam dönemlerindeki geçişler, gelişimsel sorunlar ya da daha özel
konularla ilgili bilgi sağlamak ve beceri kazandırmak için tasarımlanır. İkinci boyut kapsamında
konferans, çalıştay, kurs düzenleme, küçük grup kurma, gazetelere yazı yazma, telefon görüşmeleri
yapma ve video hazırlama gibi etkinlikler gerçekleştirilebilir. Küçük gruplar destek ağı oluşturmaya
yardımcı olabilir, bireyler grupta güçlü yönlerini keşfedebilir, diğerleri ile paylaşım ve eğitim
içeriğinin tartışılması yoluyla algılamalarını ve deneyimlerini gözden geçirebilir,bunların geçerli ve
doğru olup olmadığını değerlendirme fırsatı bulabilir.
^^Üçüncü boyut müdahaleler yakın çevrede değişme ve arabuluculuk yapma üzerinedir. Sosyal
hizmetler ve tıbbi bakım kaynakları ile bu kaynaklara nasıl ulaşılacağını öğrenme ana eylemlerdir.
Bu boyut, müracaatçı ve uzmanın kişisel sorunlar üzerinde çevrenin etkisini keşfetmeleri yoluyla
bilinç kazanma durumundan kaynağını alır. Örneğin iş arayan tek ebeveyn konumunda olan bir kişi
destek gruplarına katılabilir ve iş bulabilmek için girişimlerde bulunabilir ve bu sırada üçüncü boyut
kapsamında cinsiyet ayrımını keşfedebilir. Üçüncü boyutun aktiviteleri, önemli bir odak olarak
profesyonel yardımcıları tanımayı ve onlarla nasıl etkili iletişim kurulabileceğini öğrenmeyi de
kapsar.
^^Dördüncü boyut müdahaleleri, sorunların politik boyutu ile ilgilidir. Bireysel sorunlara katkı
veren çevresel güçlere etki etmek için sosyal eylem yapmayı ve diğer ortak girişimleri kapsar. Bu
boyuttaki bilgi temeli ulusal sosyal eylem grupları ve akademik kurumlar gibi formal bilgi
kaynakları ve katılımcıların ortak zekâsını kapsamaktadır.
UNITE 4=PSİKANALİTİK KURAM
Freud tarafından öne sürülen Psikanalitik Kuram, bize hem normal, hem de anormal zihinsel
süreçlerin işleyişiyle ve bunların somut yansımaları olan davranışlarla ilgili bilgiler verir. Bu kuramın
da çıkış noktası olarak aldığı ilk varsayım, daha önce Spinoza tarafından tanımlandığı belirtilen
nedensellik varsayımıdır. Ruhsal nedensellik varsayımına göre, hiçbir davranışımız nedensiz,
rastgele ya da şansa bağlı değildir. Her davranışımızın altında yatan bir neden vardır. Bu neden her
zaman insanın dışında ya da çevresinde değildir, insan davranışlarının nedenleri kimi zaman onun
iç dünyasıyla ilgilidir. Freud’a göre, çocuk doğuştan getirilen içgüdüsel güçlerle yönetilir ve bir
eğreltiotu yaprağının açılması gibi psikoseksüel gelişim devresinden geçerek katman katman açılır.
Birkaç cephede çatışma vardır: İkili içgüdüler (ego içgüdülerine karşı libidoya ait içgüdüler) birbirine
karşı çıkar; içgüdüler çevrenin ve daha sonra da içselleştirilmiş çevrenin –süperegonun- talepleriyle
çarpışır; çocuk dolaysız haz elde etmeye yönelik iç baskıyla hazzın geciktirilmesini talep eden
gerçeklik ilkesi arasında bir uzlaşma sağlamalıdır. Bu nedenle içgüdüsel olarak yönlendirilen birey,
doğuştan getirdiği saldırgan ve cinsel iştahın doyurulmasını önleyen dünyayla savaş hâlindedir.
Kendi deneyimleri ve psikanaliz (ruh çözümleme) yöntemiyle hastalarının derinliklerini
keşfetmelerini sağlayan Freud 4 ana unsura vurgu yapmıştır: Topografik Model, Yapısal Model,
kaygı ve benliğin savunma mekanizmaları ve Psikoseksüel Gelişim Dönemleri.
İNSAN DOĞASI (İÇGÜDÜLER)
Freud, insanların içgdüler adı verilen doğuştan getirdikleri güçler tarafından güdülendiklerini ifade
etmektedir. “İçgüdü”, bedensel bir ihtiyacın psikolojik bir ifadesi, fizyolojik bir gereksinimi
doyurma isteğidir. Örneğin; acıkan bir insan vücudunun besin ihtiyacını karşılamak üzere gıdaya
ulaşma isteği içine girer.İçgüdülerin dört ortak özelliği vardır:
Kaynak: İçgüdünün temsil ettiği bedensel ihtiyaç
Amaç: Bedensel uyarılmayla ortaya çıkan gerilimin azaltılması, kısacası ihtiyacın doyurulması
Nesne: O içgüdünün doyumunu sağlayabilecek her şey
İtici güç: İçgüdüyü tatmin etmek için kullanılan enerjinin miktarı Freud, insanların cinsellik ve
saldırganlık olmak üzere iki temel içgüdü ile yönlendirildiğini belirtmiştir:
CİNSELLİK İÇGÜDÜSÜ
Freud’a göre cinsel içgüdüler, erotik olan ve haz veren tüm yaşantıları kapsamaktadır. Bu içgüdüler,
açlık, susuzluk, cinsellik gibi insan yaşamının sürekliliğini sağlayan içgüdülerdir. Bu içgüdülerin
çalışmasını sağlayan enerji türüne ise “libido (psişik enerji)” denir. Libido, haz alma isteği
konusunda içgüdüleri tetikleyen bir güç olarak ifade edilmektedir.
SALDIRGANLIK İÇGÜDÜSÜ
Freud, cinsellik içgüdüsünün organizmayı korumak amacıyla saldırgan içgüdülerinin karşısında yer
aldığını belirtir. Bu iki grup içgüdü, aynı zamanda iç içedir ve birlikte çalışırlar. Örneğin; açlık
ihtiyacını karşılamaya yönelik olan yeme davranışı aynı zamanda ısırma, çiğneme ve yutma gibi
saldırgan davranışları içerir. Diğer taraftan aşk ve nefret duygularının bir arada hissedilmesi
cinsellik ve saldırganlık içgüdülerinin çatışma halinde olabileceğini gösterir.
TOPOGRAFİK MODEL
Freud'un bilincin çeşitli katmanlarından bahsettiği kuramı "Topografik Zihin Modeli" olarak da
adlandırılmaktadır. Topografinin sözcük olarak “yer betimi” anlamına geldiğini göz önünde
bulunduracak olursak buzdağı ve bilinç arasındaki benzeşimi kurmak çok da zor olmayacaktır.
Çünkü Freud, bilinci bir buz dağına benzeterek farklı bilinç aşamalarını bu buz dağının suyun altında
ve üstünde kalan kısımlarıyla, yerlerini su seviyesine göre betimleyerek bağdaştırmaktadır.
Dolayısıyla su seviyesini bilinç eşiği olarak düşünürsek, bu eşiğin altında bilincin en büyük alanını
oluşturan bilinç dışı yatmaktadır. Bilinç ve bilinç dışı arasında bulunan bilinç öncesi aşamasında ise
o anda farkında olmadığımız ancak her an bilince taşıyabileceğimiz anılarımız ve dünya bilgileri yer
almaktadır.
Bilinç=İnsan, yaşamının her döneminde; her anında iç ve dış enerji değişiklikleriyle karşılaşır.
Bunlardan ancak bazıları uyaran niteliği taşır ve algılanır. Burada seçici dikkat ve bireysel nitelikler
önemlidir. Seçilen uyaran algılandıktan sonra uygun tepki verilir. Organizmanın iç ve dış dünyada
olan bitenlerin farkında olabilmesi, seçebilmesi, algılayabilmesi, ayırt edebilmesi ve uygun yanıt
verebilmesi için gerekli olan uyanıklık durumuna “bilinçlilik (conscious)” denir. Bilinç alanındaki
içerikler gerçeklik ilkesine uyar.
Bilinç öncesi=Kişinin belirli bir anda ayırt edemediği birçok düşünce ve duygusu vardır. Bilinçli bir
çaba ile çağrılabilen anı, düşünce, dürtü ve duyguların yer aldığı bu bölmeye “bilinç öncesi
(preconscious)” adı verilmektedir. Bunlar bilincimizde o anda bulunmadığı halde özel bir dikkat
çabası ile bilince çağrılabilirler.
Bilinç dışı=Bilinç dışı, farkında olmadığımız ancak sözlerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın
çoğunu yönlendiren tüm istek, dürtü ve güdülerden oluşur.
YAPISAL MODEL
Freud, kişiliği oluşturan üç temel yapıdan söz etmektedir: İd, ego ve süper ego. Bu üç yapıyı haz,
mantık ve vicdan olarak da düşünebiliriz.
İd (Altbenlik)=Kişiliğimizin öyle bir bölmesi vardır ki bu kısım insanların en kaba, en ilkel, kalıtımsal
dürtü ve arzularını içerir. Freud, bu kısma “id” adını vermiştir. İd, davranışlarımızın altında yatan
psikolojik enerjinin kaynağıdır. İd, zevk ilkesine göre işler ve hiç geciktirilmeden (şuanda) bütün
isteklerinin yerine getirilmesini bekler. İd’in itmeleri bilinçaltı dürtülerdir .İd, haz ilkesi
doğrultusunda hareket eder ve acıdan kaçınır. İd, tamamen mantık dışıdır ve gerçeklik
kavramından yoksundur.
Ego (Benlik)=Freud “Gerçek dış dünyanın etkisi altında, altbenliğin bir parçasının özel bir gelişme”
gösterdiğini, “dış uyaranları algılayan ve aşırı uyaranlara karşı ruhsal yapıyı koruyan bir dış
tabakadan” giderek özel bir yapı geliştirdiğini ve bu yapının “altbenlik ile dış dünya arasında bir
arabulucu” görevini yüklendiğini ileri sürdü ve gelişen bu yapıya ego (benlik) adını verdi. Benlik
ruhsal aygıtın "uyum yapıcı" yapısıdır.Benliğin işlevleri şöyle sıralanabilir:
1. İç uyaranların algılanması
2. Dış uyaranların algılanması ve dış dünyayla ilişkilerin sürdürülmesi
3. İç uyaranlarla dış uyaranlar arasında bir düzenleme yapılması ve bunların çevre koşullarına
uydurulması
4. Doyumun sağlanmasına ve fiziksel çevrenin değiştirilmesine yönelik eylemlere geçilmesi
Süperego (Üstbenlik)=Kişiliğin ahlaki ve yargısal yanını oluşturan “süperego” gelişir. Süperego,
egonun ahlaki kurallar ve değerler doğrultusunda hareket etmesine çalışarak mükemmel olmak
ister. Bu nedenle, süperego ideal ve kusursuz olma ilkesine göre çalışır. Ayrıca, süperego, doyum
bulması ve yerine getirilmesi ahlaki kurallar tarafından hoş karşılanmayacak olan id’in isteklerini
(özellikle cinsel ve saldırgan dürtüleri) engellemeye ve bastırmaya çalışır.
BENLİĞİN SAVUNMA MEKANİZMALARI
Bastırma=Bastırma, dürtü, anı ve deneyimlerin bilinç dışına itilmesi ve orada tutulmasıdır.
Yadsıma=Benlik için tehlikeli olarak algılanan ve bunaltı doğurabilecek bir gerçeği yok saymak,
görmemek, değişik derecelerde oldukça yaygın kullanılan ilkel bir savunma biçimidir.
Yansıtma=Yansıtma düzeneği ile birey, kendi içinde yadsıdığı bir dürtüyü başkalarında görür ya da
başkalarının bu dürtüleri kendisinde gördüğünü sanır.
İçe Atım=Benliğin ilkel savunma düzeneklerinden biri olan içe atımda bir başkasının tüm varlığı ya
da bir parçası benliğin içine sanki yenip yutulmuşçasına atılır.
Bölme=İnsan benliğinde bulunan doğal dürtülerin ya da içe atılmış olan nesnenin olumlu ve
olumsuz, iyi ve kötü diye bilinen parçalara bölünmesi; iyinin yaşatılmaya, kötünün yok edilmeye ya
da kötünün yaşatılmaya iyinin yok edilmeye çalışılması en ilkel savunma düzeneklerinden biridir.
Çözülme=Çözülme, zihindeki birtakım düşünce ve duygu kümelerinin ya da karmaşaların bağlı
oldukları olay ve yaşantılardan koparak, ayrılarak, özerkleşmeleri ve benliği etkilemeleri sürecidir.
Yer Değiştirme=Çatışmaya, bunaltıya neden olabilecek ve benlikçe kabul edilemeyen bir dürtü asıl
yöneleceği nesne yerine başka bir nesneye yöneltilerek çatışma ve bunaltı bir derece azaltılabilir ya
da önlenebilir.
Kendine Yöneltme=Eğer içe atılmış ve içeride yaşatılan bir sevgi nesnesi varsa ve yaşamın bir
çağında sevgi nesnesine karşı kin uyanmışsa, birey kendine acı vererek; hatta kendine kıyarak
içinde yaşattığı nesneyi yok edebilir.
Akla Uygunlaştırma (Mantığa Bürüme)=Benlik için acı, bunaltı verici durumlarda, akla yatkın
görünen, fakat sıkıntı vermeyecek bir neden, bir açıklama bulmak çok sık kullanılan savunma
düzeneklerinden biridir.
Karşıt Tepki Kurma=Kişi kendi içindeki bilinç dışı yasak dürtü ve eğilimlerinin tam karşıtı tepkiler
göstermekle de benliğini savunmaya çalışabilir.
Düşünselleştirme=Yasak dürtülerin, anıların ve yaşantıların, düşünsel (entelektüel) yetiler ve
bilgilerle açıklanmaya çalışılması, asıl bunalım kaynağının bu tür düşünce ve bilgi ürünleri ile
kapatılması öncelikle okumuş kişilerin sık kullandığı savunmalardan biridir.
Yalıtma=Yalıtma düzeneğinde bir anının bilişsel, yani bilme, tanıma ve anlama ile ilgili yanı tümü ile
anımsanabilirken, duygusal yanı ayrılarak bastırılır ve bilinç dışı kalır ya da duygular ilgisiz gibi
görünen bir başka yaşantıya, başka nesneye aktarılır (yer değiştirme).
Döndürme=Ağır bunaltı doğuran durumlarda, yatkın kişilerde, hareket ya da duyu organlarında
işlev yitimi ortaya çıkabilir. Örneğin, kollar bacaklar tutmaz olur, hasta görmeyebilir, işitmeyebilir,
konuşamayabilir. Bu tür bir rahatsızlıkta bunaltı, organın işlev yitimine, işlev bozukluğuna
döndürülmüştür.
Somutlaştırma=Kaynağı ve nedeni belli olmayan bunaltı ve sıkıntıların giderilebilmesi için, sıkıntı ve
bunaltının belli somut bir şeye, bir nedene, bir duruma bağlanması da insanoğlunun başvurduğu
önemli savunmalardandır.
Yapma-Bozma=Kişinin gerçekte ya da düşüncesinde yaptığı ya da yaptığını düşündüğü olumsuz bir
eylemi yansızlaştırmak (nötrleştirmek), etkisini kaldırmak ve yapılmamış gibi saymak amacı ile
yürütülen birtakım işlemler yapma- bozma düzeneğini oluşturur.
Saplanma=Gelişme basamak basamak ilerlerken, çocuğun bir basamakta saplanıp kalması, daha
doğrusu bir basamağın özelliklerini bırakamaması; onları sonraki basamakların gereklerine
uyduramaması kimi kişilik türlerinde daha belirgindir.
Gerileme=Ulaşılmış bir gelişme dönemi kişi için ileri derecede bunaltı doğuracak nitelikte olursa,
daha önceki bir döneme “gerileme” kişinin başvurabileceği bir savunma yoludur.
Düş Kurma=Kişinin gerçek dünyada doyum sağlayamadığı istek ve dürtülerini düşler kurarak
doyurmaya çalışması en sık görülen savunma düzeneklerinden biridir.
Özdeşim=Başka bir kişinin özelliklerini, duygu ve davranış biçimlerini, değerlerini ve inançlarını
benimseyerek; kendi benliğimize sindirip kişiliğimizin bir parçası, bir özelliği durumuna getirmek
anlamına gelen özdeşim her insanın çocukluktan yetişkinlik çağına dek kullandığı bilinç dışı bir
olgunlaşma ve savunma düzeneğidir.
Yansıtmalı Özdeşim=Aile dinamiklerinin incelenmesi ile giderek önem kazanmış olan bu düzenek,
çocuğun kendine göre zihninde geliştirmiş olduğu ana-baba özelliklerini onlara yansıtarak; onlarda
varsayarak, buna göre özdeşim yapması anlamını taşır.
Yüceleştirme=Çalışma merakı, toplum için yararlı çeşitli uğraşılar, bilme, öğrenme tutkusu, sanat
yapıtları yüceleştirme ürünleridir.
PSİKOSEKSÜEL GELİŞİM DÖNEMLERİ
Freud’a göre yeni doğan bir bebek değişik aşamalardan geçerek kişiliğini geliştirir. Freud, kişilik
gelişiminde bebeklik ve çocukluk yıllarında geçirilen yaşantıların önemini vurgulayarak, bu
dönemdeki yaşantıların yetişkin yıllarındaki kişilik özelliklerinin temelini oluşturduğunu ifade
etmiştir. Freud, kişiliğin doğumdan itibaren oral, anal, fallik, gizil (latent) ve genital olarak
adlandırılan beş Psikoseksüel Gelişim Dönemi içerisinde geliştiğini belirtmiş ve gelişim dönemlerini,
bireye haz veren ve doyum sağlayan haz bölgelerine bağlı olarak açıklamıştır.
Oral Dönem (0-2 yaş)=Freud, oral dönemde cinsel bakımdan duyarlı bölgenin ağız olduğunu ve
libidonun ağız yoluyla tatmin edildiğini ileri sürmektedir. Çocuğun ilk doyumu yemek ve emmekten
aldığı haz olarak belirlenmekte ve oral dönem çocuğun iki yaşına kadar sürmektedir. “Bu dönem
id’in egemenliği altındadır. Doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin hemen giderilmesi
çocuğun en başta beklentisidir. Çocuk dışarıdan verilecek bakıma tümden bağımlı ve çaresizdir.
Çocuk ancak kendine verebilecek bir annenin varlığıyla yaşamını sürdürebilir. Çocuğun bu dönemde
kazandığı ilk toplumsal işlev, almak, almayı bilmek ve elde etmektir. Yani çocuk kendisine anne
tarafından verilen şeyleri alırken, toplumsal anlamda almayı da öğrenir. Çocuk kendine veren
kişilerden verilmiş olmayı da değerlendirerek “vermek-verebilmek” yetisini de kazanır.” Oral
dönem, doğumdan itibaren dişlerin çıkmasına kadar süren emme ve yutmanın temel haz
yaşantıları olduğu “oral edilgen” ve dişlerin çıkmasıyla başlayan ısırma ve çiğneme gibi yaşantılarla
haz alınan “oral agresif” olmak üzere iki bölümde ele alınmaktadır.
Oral edilgen dönemde yetersiz ya da aşırı haz yaşayan birey, yetişkinlikte oral edilgen kişiliğe sahip
olacaktır. Bu kişilik tipinin temel özellikleri aşırı bağımlılık, edilgenlik, saflık, iyimserlik, onaylanma
ve diğer insanlar tarafından desteklenme beklentisidir. Oral agresif dönemde yaşanan takılma ise
kişinin münakaşacılık, kötümserlik, sömürücülük, kırıcılık, aşağılayıcılık gibi kişilik özelliklerini
edinmesine yol açmaktadır.
Anal Dönem (2-4 yaş)=Çocuk, iki ile dört yaşları arasında emmekten çok dışkılamadan zevk almaya
başlar. Çocuk, bu dönemde yürümeyi, konuşmayı, kendisini ve çevresini algılamayı öğrenmektedir.
Bu dönemde gelişen dışkılama büzgeç kasları, çocuğun dünyasına yeni bir eylem katar. Anüs kasları
üzerinde kontrol sahibi olmaya başlayan çocuk, içerde biriken dışkısını tutarak ya da bırakarak bir
haz duyar. Çocuğun dışkısını tutabilmesi, annesinin istediği yerde ve zamanda yapması çevreden
büyük ilgi görür ve ödül alır. Böylelikle çocuk artık toplumun iyi, kötü, doğru, yanlış ve ayıp gibi
yargıları ile karşılaşmaktadır. Ayrıca, bu dönemde, haz arayışı ile anne- baba tarafından uygulanan
toplumsal kısıtlamalar arasındaki ayrımı yapan çocuk, kendini kontrol etmeyi öğrenir. Bu
dönemdeki anne- baba tutumları, çocuğun yetişkinlik kişiliğinin özelliklerinin belirleyicisi olabilir.
Çocuğun yetişkinlikte inatçı, aşırı düzenli, aşırı titiz, cimri gibi kişilik özelliklerini içeren “anal tutucu
kişiliğin”e sahip olmasına neden olabilir. Anal salıcı kişiliği ifade eden bu durum, çocuğun dağınık,
düzensiz, savurgan ve yıkıcı kişilik özelliklerini göstermesine sebep olur.
Fallik Dönem (4-6 yaş)=Üçüncü evre olan “fallik dönem” de çocuğun haz alma odağı genital
organlarına yoğunlaşır. Bu yaş grubunda, çocukların cinsel konulara merak duydukları, cinsel
organlarıyla ilgilendikleri görülür. Bu dönemde, çevreden ve diğer insanlardan ayrı bir kişi
olduğunun farkına varan çocuk, bedenine, cinsel farklılıklarına ve çevresinde olup bitene karşı aşırı
bir sorgulama ve öğrenme eğilimindedir. Freud’a göre fallik dönemde çocuklar, karşı cinsten olan
ebeveynlerine yönelik cinsel arzular beslemektedir. Erkek çocuğun babanın yerine geçerek anneye,
kız çocuğun da annenin yerine geçerek babaya sahip olma arzusunu, Freud “Odipus” kompleksi”
olarak adlandırmaktadır. Freud, çocukların bu dönemde yaşadıkları karmaşaya, Yunan
mitolojisinde yer alan ve yazgısı nedeniyle, bilemeden kendi babasını öldüren ve kendi annesiyle
evlenen Kral Odipus’un ismini vermiştir. Oedipus kompleksi, erkek çocuğun babasını annesinden
kıskanması ve bilinçaltında babasının ölmesini istemesi olarak tanımlanmaktadır. Elektra kompleksi
ise kız çocuğun babasına duyduğu aşk dolayısıyla annesine olan kıskançlığını ifade etmektedir. Bu
aşk dolayısıyla cezalandırılacağını düşünen kız çocuk kaygı duymaya başlamaktadır.
Gizil (Latent) Dönem (6-12 yaş)=Gizil dönemde cinsel dürtülerin kendini göstermediği
görülmektedir. Bu dönemde, ebeveyn yasaklamaları ve gelişmekte olan süperego nedeniyle cinsel
arzular bastırılmakta ve bir önceki dönemde yaşanan anılar unutulmaktadır. Çocuğun daha önceki
dönemlerde çocuksu ilişki ve sevdalara yönelik ilgileri artık cinsellik dışı alanlara yoğunlaşmaktadır.
Çocuk okumaya, oyuna, o toplum için geçerli olan araç ve gereçleri kullanmayı öğrenmeye ağırlık
vererek toplumun bir bireyi olma yolunda ilerlemektedir. Çocuk, enerjisini oyun, okul ve öğrenme
faaliyetlerine yöneltmektedir. Bu dönemde çocuğun karşı cinse ve cinsel konulara ilgisiz olduğu ve
kendi cinsiyetinden çocuklarla arkadaşlık kurduğu görülmektedir.
Genital Dönem (12-15 yaş)=Bu dönem, ergenlikle başlayan ve ergenlik sonrası yılları kapsayan son
gelişim dönemidir. Ergenlikle birlikte üreme orgaları gelişir ve libido odağı genital organlar üzerinde
yoğunlaşır. Her iki cinsiyette de cinsel hormonların artması sonucu, gençler karşı cinsle yakın
ilişkiler kurmaya başlarlar. “Genital karakter” Psikanalitik Kuram’daki ideal kişilik tipinin iyi bir
örneğidir. Genital karakter, sosyal ve cinsel ilişkilerde olgun ve sorumlu, cinsel dürtülerini uygun bir
biçimde denetleyebilen ve heteroseksüel ilişkiler aracılığıyla doyum sağlayan bir kişiliği temsil eder.
PSİKANALİTİK KURAM VE SOSYAL HİZMET
İnsanların bütün fiziksel ve bilişsel faaliyetlerinin içgüdülerce gerçekleştiğini savunan Freud
“içgüdü”yü; bedensel ihtiyacın psikolojik ifadesi, fizyolojik bir gereksinimi doyurma arzusu olarak
kabul eder ve insanların temel amacının hoş olan şeylere yönelip, hoş olmayan şeylerden kaçınmak
olduğunu savunmaktadır. Freud, insanda tüm bedensel hazları içeren “cinsellik içgüdüsü” ve tüm
insanların bilinç dışında var olan ölüm içgüdüsüne karşı geliştirdikleri “saldırgan dürtülerinin”
olduğunu belirtir. Sosyal hizmet, kişilerarası çatışmalar, ruhsal ve davranış bozuklukları, sosyal
ilişkilerden memnun olmama, rol performansına ilişkin güçlükler, grup ve toplum kaynaklı
problemler gibi problemlerle karşılaşarak; kişilerin iç yaşantılarına ve çevreyle teması noktasındaki
işleyişe dikkat etmektedir. Bu noktadan hareketle sosyal hizmet uzmanlarının birey, grup ve
toplum düzeyinde yapılacak olan müdahalelerde, insan davranışında bilinç dışı güçlere vurgu yapan
“Psikanalitik Kuram”ı göz önünde bulundurması gerekir.
***Psikanalitik sosyal hizmet müdahalesi, müracaatçıların geçmiş deneyimlerine, iç dinamiklerine
ve karşılıklı ilişkilere odaklanarak iç çatışmaların çözümünü, iyileştirilmesini sağlamaya çalışır.
Yapılan mesleki müdahale sonucunda müracaatçıların geçmiş ve şuan arasındaki ilişki iç görüsünü
kazanmaları ve psikososyal gelişim kaydetmeleri beklenir. Psikanalitik Kuram çerçevesinde sağlıklı
bir insanın görünümü; “iç dinamiklerinin farkında olan bir birey “iken, patolojik bir görünüm ise; “iç
çatışmalarının farkında olmayan ve geçmiş deneyimlerinden edinmiş olduğu işlevsiz olan
çocukluktaki baş etme mekanizmalarını bugünde sürdüren bir birey” şeklindedir.
***Psikanalitik Kuram çerçevesinde yapılacak olan sosyal hizmet müdahalesi, müracaatçıların derin
iç dinamiklerini keşfetmesi bakımından önemlidir. İnsan davranışının ve problemlerinin çözümüne
yönelik bir çalışma yapan sosyal hizmet uzmanı, müdahale planını yapmadan önce müracaatçının,
her insanda olan içgüdüleri ve onların doyumunu nasıl sağladığına yönelik bir değerlendirme
yapması müracaatçının karşılaştığı problemlere ışık tutabilir. Freud’un kişilik yapısal modeli; id
(içgüdü), ego (gerçeklik) ve süperegodan (vicdan) oluşmaktadır. Bir sosyal hizmet uzmanının, her
insanda biyolojik gereksinimlere bağlı içgüdülerin olduğunu (id), idin arzularının ifade edilmesi ve
doğru zaman ve yerde doyurulmasını sağlayan egosunun olduğunu ve insanın toplumsallaşması ile
birlikte toplumun değerler sistemine uygun davranması gerektiği düşüncesiyle bir vicdana sahip
olduğunu (süperego) bilmesi, kendisine başvuran müracaatçıların içsel çatışmalarının neden
kaynaklandığı konusunda farkındalık kazanmasını sağlayacaktır.
***Freud kişiliğin gelişimini beş döneme ayırmıştır. Bunlardan ilki “oral dönem”dir ve bu dönemde
bebeğin haz kaynağı ağız ve çevresidir. Bu dönemde istekleri karşılanamayan kişi kötümser,
sömürücü, kırıcı, aşağılayıcı olabilirken; aşırı doyum sağlayan bir kişi ise saf, temiz, bağımlı ve diğer
insanlar tarafından sürekli desteklenme beklentisi içerisinde olabilmektedir. İkinci dönem olan
“anal dönem”de tuvalet eğitimi söz konusudur ve uygun tuvalet eğitimi almayan çocuklar
yetişkinliklerinde inatçı, aşırı düzenli, cimri ya da dağınık, düzensiz, savurgan olabilmektedir.
“Fallik dönem”de ise müracaatçıların cinsiyet rolleri konusunda aldıkları eğitim ve bugünkü
göstergeler incelenir. Fallik dönemde cinsellikle ilgili çocuğa aktarılan olumsuz görüşler ve
tutumlar, çocukların yaşadıkları çatışmaları çözümlemelerini güçleştirir. Bunun sonucunda çocuk
sağlıklı bir süperego geliştiremeyebilir ve yetişkinlik yıllarında uygun cinsel rolleri sergilemede
güçlükler yaşayabilir. Bundan dolayı fallik dönemde çocukların cinsel merakı ve sorduğu soruların
yanıtlanış biçiminin farkına varmak gelişimin göstergelerini görmek açısından önemlidir. Gizil
dönem”de ebeveyn yasaklamaları ve süperegonun gelişimi ile bastırılan cinsel arzuların o dönemde
ve sağlığın bugünkü göstergelerinde yol açtığı olumlu ya da olumsuz sonuçlar temellendirilebilir.
Son evre olan genital dönemde ise cinsel heyecan ve isteklerin nasıl karşılandığı sorusuna yanıt
bulmak önemlidir.
***Sosyal hizmet uzmanı, müracaatçıların bilinç dışı çatışmalarını ortaya koymak ve daha işlevsel
davranış kalıplarını geliştirmelerini sağlamak amacıyla yaptıkları müdahalelerde çeşitli müdahale
stratejilerini kullanmaktadır: “Yorumlama; müracaatçılara doğrudan mesaj vermek, yüzleştirme
tekniklerini kullanmak, empatik tepki; müracaatçıların yaşadıkları derin duyguları anlama ve ifade
etme, sanatsal teknikler; müracaatçının geçmiş yaşam deneyimlerini yazıya kaydetmesini isteme,
psikoeğitim; bilişsel yönü gelişmiş müracaatçılara öğretilen bir psikanalitik bilinç modeli, hikâye
anlatma; müracaatçılarla güçlü öğretme stratejilerine sahip hikâyeleri paylaşmak” şeklindedir.
***Sosyal hizmetin gruplarla çalışma düzeyinde de grup üyelerinin bugün gösterdikleri kişilik
özellikleri ve davranışların geçmiş yaşantılara dayanabileceği unutulmamalı ve üyelerin iç
dinamiklerini yansıtıcı grup amaçları seçilmeli, oyunlar, ödevler ve hikâyeler aracılığıyla üyelerin
derinlikleri keşfedilmeli ve benzerlikler, karşıtlıklar konuşulmalıdır. Son olarak belirtmek gerekir ki
bireyin yaşadığı toplum ve kuşaklararası taşınan olumlu olumsuz özellikler gelecek yaşantılara ayna
olacaktır.
ÜNİTE:5=TRANSAKSİYONEL ANALİZ
Transaksiyonel Analiz Yaklaşımı Eric Berne (1910 -1970) tarafından geliştirilmiştir.Berne‘ün en
sistematik kitabı olan “Transactionel Analysis in Psychotherapy” 1961’de yayımlanmıştır.
TEMEL SAYILTILARI
Transaksiyonel analiz, insanı olumlu olarak ele alan insancıl bir yaklaşımdır.Transaksiyonel Analiz
Yaklaşımı’nın, "insanların yaptıkları, düşünce biçimleri ve duygusal tarzlarından kendilerinin
sorumlu olduğu" şeklinde bir varsayımı bulunmaktadır. Başka insanlar bizim belli bir şekilde
hissetmemizi sağlayamaz; tersine, içinde bulunulan duruma geniş ölçüde kendi seçimimizle tepkide
bulunuruz. Müracaatçıları kişisel sorumluluk almaktan nasıl uzak durduklarıyla ilgili olarak onları
yüzleştirmek ve müdahale sürecinde sorumluluk almalarını sağlamak gereklidir.
TEMEL YAŞAM POZİSYONLARI
Bireyin kendisine ve başkalarına ilişkin algılarını dayandırdığı temel duruma, “yaşam pozisyonu”
denmektedir. Yaşam pozisyonları kavramı; bir kimsenin yalnızca kendisi ve başkalarıyla ilgili
görüşleriyle sınırlı olmayıp temelde psikolojik bir durumu ifade etmekte ve bireyin kendisine ve
başkalarına ilişkin duygu, düşünce ve davranışlarını içermektedir.
>>Ben iyi değilim – Sen iyisin >>Ben iyi değilim – Sen iyisin pozisyonunun oluşumu yaşamın ilk bir
yılını kapsar ve bu pozisyon bireyin kendi hakkında vardığı sonuçtur. Birey çevreden gelen
uyaranları “iyi değilim” diye algıladığından kendisi hakkında bu sonuca varır. Birey temas iletisi ve
tanınma gereksinimini karşılayabilmek için sürekli bir şey yapmak zorundadır. Başkalarının bireyi
kabulü için bu şarttır. İçimizdeki bu “iyi olmayan çocuk” kişiliğimizin tedaviye en fazla yanıt veren
yanıdır.
***Yaşam pozisyonlarından ilk üçü yaklaşık iki yaş civarında oluşur ve temas almaya ya da
alamamaya bağlı olarak gelişir. “Sen iyisin” pozisyonundan temas varsa bu pozisyonda umut vardır.
“Ben iyi değilim – Sen iyisin” yaşam pozisyonu ilk anlayış ya da denge durumudur ve diğerlerinden
alınan tepkiye göre oluşur. Alınan tepkiler olumsuzsa, sonraki iki pozisyon gelişir ve dördüncü
pozisyona dönüştürülmezse yaşam boyu sürer.
Transaksiyonel analize göre herkes “iyi” olarak doğar, hatta bebekler kusursuzdur.
>>Ben iyi değilim – Sen de iyi değilsin >>Ben iyi değilim - Sen de iyi değilsin pozisyonu tüm
umutlarını yitirmiş, yaşam ilgisini kaybetmiş ve yaşamı hiçbir şey vaat etmeyen bir şey olarak gören
insanlar tarafından sürdürülür.
>>Ben iyiyim – Sen iyi değilsin >>“Ben iyiyim – Sen iyi değilsin” istismar edilmiş çocuk pozisyonudur
ve yaşamın üçüncü yılı içinde yerleşen bir durumdur.
***Özellikle şiddet görme durumu varsa “Ben iyiyim – Sen iyi değilsin” yaşam pozisyonu kalıcı
olabilmektedir. Yaş olarak büyüdükçe geriye dönüşler vardır ve bu yaşam pozisyonunda bireyin
kendisi ne yaparsa yapsın hata başkasına aittir.Suça yönelen psikopatlarda, insanları rahatça
öldüren katillerde “Ben iyiyim – Sen iyi değilsin” kalıcı olduğundan ve kişinin bu durumda karar
kıldığından söz edilebilir.
>>Ben iyiyim – Sen de iyisin >>Ben iyiyim – Sen de iyisin yaşam pozisyonu, ilk üç pozisyondan
niteliksel olarak oldukça farklıdır. İlk üç durum bilinç dışı olup yaşamın erken dönemlerinde
yapılanmıştır. Üçüncü yılın sonunda birey üç durumdan birisine saplanabilir. Hangi duruma
saplanacağının belirlenmesi çocuktaki Erişkin Ego’nun belki de ilk işlevidir.
Yaşam pozisyonları insanların gerçek yaşamdaki pozisyonlarından farklıdır. “Ben iyiyim – Sen
iyisin” pozisyonu ileriye götüren tek pozisyondur. “Ben iyiyim – Sen iyisin” bir pozisyondur – duygu
değildir.
***İlk üç yaşam pozisyonu “neden?” ile, sonuncusu “Neden değil?” ile ilgilenir. İnsanların
değişebilir olduğuna ilişkindir. Veri işleme süreci = Ebeveyn, çocuk, yetişkin sırasını izler. Amaç
özgür yetişkindir ve seçme özgürlüğü esastır.
***Ben iyiyim - Sen iyisin pozisyonunda genellikle oyun yoktur. Güven ve açıklık, vermeye ve
almaya istekli olma ve başkalarını oldukları gibi kabul etme bu pozisyonun temel özellikleridir. Bu
pozisyonda kaybeden yoktur, sadece kazanan vardır.Psikolojik pozisyonlarla ilgili temel kavram
”yaşam yazgısı veya yaşam planı”dır.
TEMAS İLETİSİ GEREKSİNİMİ
İnsan davranışlarının temelinde, temas gereksinimi yatmaktadır. Dokunmanın insanlar üzerinde
yaşamsal değeri vardır ve bu yolla insanlar temelde “varlığın onanması” gereksinimini karşılar. Bu
nedenle, temas iletisi; “bir kimsenin varlığını onamaya yarayan herhangi bir mesaj”dır.
Temas iletileri, içsel ve dışsal kaynaklı olabilir. Dışsal kaynaklı temas iletileri, çevreden başka
insanlardan alınan iletilerdir. İçsel kaynaklı olanlar ise kişinin kendisinden kaynaklanır. Kişinin
kendisiyle olan iletişimi, düşünceleri, fantezileri ve anıları o anda çevresinde başka insanlar olmasa
bile birer temas iletisi olarak alınabilir.
***Temas iletileri; sözel ve sözsüz, olumlu (övgü, teselli etme,) veya olumsuz ( kötüleme, dalga
geçme) koşullu (gizli motiflerle temas kurma, ne olduğundan ziyade ne yaptığına göre temas
verme, performans yönelimli, rahatlatma – memnun etme yönelimli) veya koşulsuz olabilir.
“Seni seviyorum.” ve “Senden nefret ediyorum.” gibi ifadeler, kişinin varlığına yönelik olduğundan
koşulsuz ifadelerdir. “Beni aramadığın için sana kızıyorum” ifadesi, karşıdaki kişinin yalnızca
aranma davranışıyla ilgili olduğundan ve kişinin varlığıyla ilgili olmadığından, koşullu bir iletidir.
Fiziksel temas ebeveyn ve eşlerden alınırken, psikolojik temas öğretmen, arkadaş, eş, tanıdık,
yöneticilerden alınır. Önce fiziksel iletiler, ardından psikolojik iletiler gelir.
ZAMANI YAPILANDIRMA
İnsanoğlunun süregelen sorunu uyanık olduğu zamanları nasıl düzenleyeceğidir.Zamanı
yapılandırma ya da düzenleme olgusunun eylemsel yanına “programlama” adı verilir. Programlama
eyleminin maddesel, toplumsal ve bireysel yönleri bulunmaktadır. Maddesel programlama dışsal
gerçeklerle kurulan ilişki sonucu oluşan değişiklikler nedeniyle ortaya çıkar. Toplumsal
programlama geleneksel, törensel ya da yarı-törensel alışverişler biçiminde oluşur. İnsanların
zamanı yapılandırması ya da sosyal davranış örüntülerine ilişkin bilgiler:
****Geri Çekilme=Geri çekilme; zamanı yapılandırmanın en pasif şeklidir ve insanların içinde
bulunduğu çevreye karşı fiziksel ya da ruhsal olarak kapanmasıyla gerçekleşir.Geri çekilmenin
olumlu ve olumsuz sonuçları;
Olumlu olan, insanların kendi kendilerine kaldığı zamanlarda kendini onarması, önemli kararlar
alması, gereksinimlerini ve isteklerini saptayabilmesi amacıyla gerçekleştirilen geri çekilmedir.
Olumsuz olan ise, kendini çevresindeki insanlara kapatması, onlarla iletişim kurmamasısonucunda
gerçekleşir.
*****Tören=Düğünler, resmî toplantılar, bayram ziyaretleri gibi ortamlar, insanların zamanlarını
nasıl yapılandırması gerektiği konusunda çeşitli fırsatlar yaratır. İnsanların bu gibi ortamlarda nasıl
davranması ya da davranmaması gerektiği genel olarak tanımlanmıştır; dolayısıyla temas iletisi
alışverişinde genelde bir kestirilemezlik, belirsizlik yoktur. Örneğin “Günaydın, nasılsınız?” diyerek
yöneltilen soruya “Teşekkür ederim, iyiyim. Siz nasılsınız?” diyerek verilen
yanıt, bir törenin gerçekleşmesinden başka bir şey değildir.
*****Vakit Geçirme=Vakit geçirme, insanların birbirlerine yoğun temas iletileri vermeksizin,
birbirlerinden psikolojik olarak uzakta kalarak ve daha çok birbirlerinin fiziksel varlığını onaylayarak
zamanı yapılandırmaları anlamına gelmektedir. Vakit geçirme, yarı törensel ama törenden daha
uzun sürer; ekonomi, enflasyon, politika ve futbol gibi sosyal olarak kabul gören konularda
konuşma yapmayı içerir.
*****Etkinlik=Zamanı düzenlemenin çok bilinen, sağlıklı, yararcı yöntemi, dışsal gerçeğin ögeleriyle
baş edebilecek bir tasarının biçimlendirilmesidir. Bu tanımın karşılığı da “çalışma” ya da “iş” adıyla
bilinir. vakit geçirmeden daha yoğun temas iletilerinin sağlanabilmesine olanak sağlayabilmektedir.
Psikolojik Oyunlar :Psikolojik oyunlar "yaşam oyunları" (alkolik, borçlu, tep beni, şimdi kıstırdım
aşağılık herif, bak bana ne yaptırdın), "evlilik oyunları" (köle, mahkeme salonu, soğuk kadın,
etekleri tutuşmuş, sen olmasaydın eğer, elimden geleni yaptım, sevgili), "toplantı oyunları" (ne
denli kötü değil mi, suçlu, beceriksiz, niye yaşamıyorsun)," cinsel oyunlar " (hadi sen onunla dövüş,
sapkınlık, ırza geçme, çorap oyunu, öfke)," yer altı dünyası oyunları" (hırsız-polis), "danışma,
başvurma ve iyileştirme oyunları" (yeşil ev, sana yalnızca yardım etmek istiyorum, yoksulluk, köylü,
ruh hekimliği, aptal, tahta bacak) ve "iyi oyunlar" (işgüzar tatilde, şövalye, yardıma hazır, dost
canlısı bilge, beni tanımak onları mutlu edecek) olarak sıralanabilir. Dolayısıyla psikolojik oyunlar
sosyal programlamadan daha çok kişisel programlamaya dayalı olan transaksiyonlar dizisidir.
Samimiyet :Samimiyet; içten, oyundan arınık bir ilişki ve hiçbir şekilde bozulmadan karşılıklı olarak
özgürce alma verme“ olarak tanımlanabilecek bir zamanı yapılandırma türüdür.samimiyet risklidir
ve samimiyetten kaçan insanlar psikolojik oyunlara başvurur.
EGO DURUMLARI
Transaksiyonel analize göre bir insanın kişiliği üç bölümden oluşur :
1)Ebeveyn (Exteropsychic) Ego Durumu:Ebeveyn figürlerini anımsatan duygu, düşünce, tutum ve
davranışlardır. 0-5 yaşları arasında dışarıdan dayatılan, sorgulamadan benliğimize mal ettiğimiz
yaşam kayıtları kişiliğimizin “ana-baba” yönünü oluşturur.Ebeveyn ego durumu kişiliğin insanlara,
nasıl davranmaları gerektiği konusunda, öğütler, emirler veren kısmıdır. Ebeveyn benlik durumu
kendisini, ”koruyucu ebeveyn” ve “eleştirel ebeveyn” olmak üzere iki şekilde ortaya çıkarabilir.
Koruyucu ve eleştirel ebeveyn ego durumları, günlük yaşamda ayrı ayrı ya da birlikte sergilenebilir.
Yaşı kaç olursa olsun bir kişi diğerine “Sigara içme, sağlığa zararlıdır.” dediğinde bu mesaj, koruyucu
ve eleştirel ebeveynin ortak ürünüdür.
2)Yetişkin (Neopsychic) Ego Durumu:Yetişkin ego durumu, gerçekleri özerk ve nesnel olarak
değerlendirir ve karar verir. Yetişkin ego durumu, kişiliğin akılcı yanıdır. Yetişkin kısmen kendi
kendini programlayan bir bilgisayara benzetilebilir ve bunun yeterlilik ölçütünün de bir kimsenin
kendine verilen bilgileri kullanabilmesi ile ilgilidir. Yetişkin yan, ”doğru” ya da “sempatik” olmak
yerine, “gerçekçi” olmaya çabalar.
3)Çocuk (Arcaheopsychic) Ego Durumu :Çocuk ego durumu; kişinin çocukluğuna ait izleri de içeren
duygu, düşünce, tutum ve davranış örüntüleri takımıdır. Yani görmek, duymak, hissetmek ve
anlamakla ilgili bilgilerin bütününe çocuk ego durumu denmektedir. Çocuk ego durumu ruhsal
aygıtın en eski işlevidir.
***Çocuk ego durumu; “doğal çocuk” ve “uygulu çocuk” olmak üzere iki ana bölümden oluşur:
>>Doğal çocuk, kişinin fiziksel gereksinimlerini gözetir, spontandır, içinden geldiği gibi davranır,
kişiliğin eğitilmemiş yanıdır. Doğal çocuk kişiliğin en değerli parçasıdır.
>>Uygulu çocuk sanki ebeveynleri onu dinliyormuş ya da gözlüyormuş gibi tepkide bulunur.
Çalışkandır, uslu ve asidir ya da ebeveyn figürlerinin herhangi birini referans alarak davranışlar
gösterir.
EGO DURUMLARINI TANILAMA
Ego durumları ölçülebilirdir ve farklı olgulardır.
a) Ego durumlarının yönetici güce sahip olması (Her biri ayrı bir organize davranışlar örüntüsü
göstermektedir. Bu nedenle psikofizyolojinin ve psikopatolojinin olduğu kadar nörofizyolojinin de
konusudur.)
b) Ego durumlarının uyum sağlayıcı olması (Her biri, bireyin içinde bulunduğu sosyal ortamdaki
duruma ilişkin olarak verilen davranışsal tepkilerle uyum sağlayabilme özelliğini göstermektedir.)
c) Ego durumlarının biyolojik akıcılığı (Verilen tepkiler doğal büyümenin ve daha önceki yaşantıların
sonucu olarak uyarlanabilmektedir.)
d) Ego durumlarının psişik bir güce sahip olması (Yaşantılarla ilgili fenomenlerde aracılık etmektedr.
****Ego durumlarının klinik olarak tanılaması için şu sıranın izlenmesi gerekmektedir:
>>Davranışsal tanılama: En yaygın tanılama türüdür ve bireyin davranışları, beden dili, ses tonu,
mimikleri vb. gözlenerek yapılır.
>>Sosyal tanılama: Bireyin diğerleriyle kurduğu iletişim ve etkileşim türünün gözlenmesi ile ilgilidir.
>>Tarihsel tanılama: Bireyin geçmişinin incelenmesi ile ilgili olup bireyin geçmiş yaşamının
incelenmesi önemli bilgiler elde edilmesine yardımcı olabilir.
>>Fenomenolojik tanılama: Bireyin ego durumları hakkında kendi kendini değerlendirmesi ya da
incelemesi ile ilgilidir.
***Ebeveyn ego durumunu belirleyebilmek için fiziksel ipuçları (kaş, dudak,baş) ve sözel ipuçları
(aptal, yaramaz, saçma, oğlum, canım) yardımcı olabilecektir. Ebeveyn ego durumunda ön yargılı
bakışaçısı: (mantık ya da veriye dayanmaz) din, giyinme, satıcılar, gelenekler, çalışma, iş, ürünler,
para, çocuk yetiştirme, şirketler, kurum ve kuruluşlar; koruyucu bakış açısı (Sempatik, hoşgörülü,
destekleyici) ve eleştirel bakış açısı (hata bulma, yargılayıcı, küçümseyici) yer almaktadır.
***Yetişkin ego durumunu belirleyebilmek için fiziksel ipuçları (uyumlu yüz, göz ve beden
hareketleri, dinleme ve uygun beden hareketleri) ve (niçin, ne, nerede, kim, ne zaman ve nasıl, ne
kadar, ben dili) yardımcı olabilecektir. Yetişkin ego durumunda bilginin (veri, olgu) nesnel (objektif)
çözümlemesini (analizini) temel alan düşünceler, duygular, tutumlar ve davranış kalıplar yer alır;
mantığa, hesaba, olasılıklara dayalı olarak karar verir, daha az duygusaldır.
***Çocuk ego durumunu belirleyebilmek için fiziksel ipuçları (ağlama, büzük dudak, somurtma,
omuz silkme, yüksek sesle gülme) ve sözel ipuçları (istiyorum, keşke, bana ne, ne zaman
büyüyeceğim) yardımcı olabilecektir.
TRANSAKSİYON TÜRLERİ
Tamamlayıcı, çapraz ve gizil olmak üzere üç tür transaksiyon bulunmaktadır.
Tamamlayıcı Transaksiyonlar :Tamamlayıcı transaksiyonlar uyarıcı ve tepki transaksiyonlarının
yönünün birbiriyle tutarlı olduğu transaksiyonlardır. Tamamlayıcıdır, uygun ve beklenen/istenen
yanıt vardır, paralel iletişim okları söz konusudur.
Çapraz Transaksiyonlar :Çapraz transaksiyonlar; iletişimde bulunan iki kişinin, her birinin yalnızca
bir ego durumundan hareket ettiği, ancak uyarıcıyı gönderenin karşısındaki kişide hedeflediği ego
durumundan tepki almadığı transaksiyonlardır. Dolayısıyla yanıt uygun değildir ve
beklenmeyen/istenmeyen yanıt vardır, çapraz iletişim okları söz konusudur. Çatışmanın varlığı
nedeniyle iletişim sona erer; çünkü bireyin beklentisi karşısındaki kimsenin beklentisini
karşılamamaktadır.
Gizil Transaksiyonlar :Gizli, üstü kapalı/kılık değiştirmiş/örtük iletişim, iletişimde bulunan iki
kimseden yalnızca birinin ya da her ikisinin de iki ego durumunun birden harekete geçtiği ve de
aynı anda psikolojik ve sosyal olmak üzere iki farklı mesajın birlikte yer aldığı transaksiyonlardır.
Gizil transaksiyonlarda sözel iletişim okları yoktur.
***Transaksiyonlar doğrudan (üçüncü bir kişinin duyabileceği şekilde konuşmak) ya da dolaylı
(patronun insanları üzdüğünün farkında olup olmadığını merak ediyorum), açık sözlü ya da
“sulandırılmış”, biraz düşmanca ve biraz sevecen (Hey dahi, o kitabı ne zaman bitireceksin?) yoğun
ya da zayıf, yüzeysel ya da duygusuz (Sen ne dersen de), olumsuz etkileşimler, bir kişinin
şanssızlığıyla eğlenme, olumsuz davranışları cesaretlendirme biçiminde de olabilir.
UNITE 6=KURAM VE YAKLAŞIM
Psikanaliz ve davranış terapisine bir tepki olarak doğan Varoluşçu Yaklaşım felsefedeki
fenomonoloji ve varoluşçuluktan etkilenmiştir. Varoluşçu Yaklaşım seçeneklerimizden ve
eylemlerimizden sorumlu olduğumuz varsayımına dayanmaktadır. Varoluşçu terapi belirli bir kişi
veya grup tarafından geliştirilmemiştir. Soren Kierkegaard , Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger,
Jean-Paul Sartre , Martin Buber , Ludwing Binswanger ve Medard Boss. Viktor Frankl Rollo May,
James Bugental ve Irvin Yalom Varoluşçu Terapi Yaklaşımı’nın gelişimine katkıda bulunan öncü
kuramcılar arasında yer almaktadır. Viktor Frankl Avrupada Varoluşçu Kuramı geliştiren ve daha
sonra bunu Amerikaya götüren kişidir.Logoterapiyi geliştirmiştir.
FENOMENOLOJİ
Doğrudan doğruya kendini gösterenin kendine verilmiş olanın betimlenmesidir. Odak noktası öznel
deneyim olan bu yaklaşım, kişinin dünya görüşü ve olayları yorumlaması (bireyin fenomenolojisi)
ile ilgilenmektedir. Olayları yani fenomenleri önsel hiçbir düşünce ve kavramla hareket etmeksizin
(paranteze alarak), kişinin yaşadığı gibi anlamaya çalışma söz konusudur. Bu yaklaşımla daha çok
insanların davranışlarını gözlemekten öteye gidilip, onların kendilerini ve dünyalarını nasıl
gördüklerini inceleyerek, insan doğası hakkında derinlemesine bilgi edinmeye çalışılmaktadır.
VAROLUŞÇULUK
Varoluşçuluğun çıkış noktaları bireyciliğe aşırı yer vermek, insanoğlunun varoluş sorununa büyük
ilgi göstermek, herhangi bir düşünce ekolüne bağımlı olmamak, inançlar kümesini yetersiz görmek,
sığ olduğu yaşamdan uzak olduğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi küçümsemektir. belli bir
düşünme biçimini, özel bir davranışı, ruhsal bir akımı göstermektedir.
VAROLUŞÇULUĞUN KÖKENİ
Varoluşçuluk sözcüğünü ilk kez Kierkegaard önerip kullanmıştır. Kierkegaard gerçek varoluşa,
duygu yoğunluğu ile ulaşabileceğini düşünmektedir. Varoluşçuluk felsefesinin tarihi Schelling'e
hatta Hegel'e kadar uzanır. Daha sonra Jaspers ve Heidegger daha bilimsel terimlerle
anlatmışlardır. Varoluşçuluk, hem durumu yansıtan hem de duruma tepki gösteren bir felsefedir.
Bu yüzden öznelliğe ve bireyciliğe büyük önem verirler. Öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar.
Kierkegaard'a göre, gerçek bireydir. Jaspers, bireylerin her işine karışan devlet makinesinin kişiyi
yutmasından yakınır. Marcel, hayatın toplumsallaştırılmasına öfkelenir. Wahl'a göre bireyin var
oluşu tıpkı bir kumar parası gibi tehlikededir. Sartre'a göre bireyin tehlikeden kurtulması
sorumluluğunu yüklenmesine, durumunu kavramasına bağlıdır.
DASEIN (EVRENDE BULUNMAK)
İnsanın ruhsal yapısının ve içinde yaşadığı fiziksel dünyanın bir bütün olduğunu öne süren
varoluşçular, bu bütünlük içindeki varoluş algısını “dasein (burada olmak)” olarak
adlandırmaktadır.
DASEIN’IN TARZLARI
1. Umwelt= Fizyolojik ve fiziksel çevremizi oluşturan içsel ve dışsal objelerin dünyası (çevremizdeki
dünya)
2. Mitwelt= Diğer insanlardan oluşan sosyal dünya (diğerleri ile ilişkilerimiz)
3. Eigenwelt=Kişinin kendisi ile potansiyelleri ve değerleri arasındaki ilişkinin oluşturduğu psikolojik
dünya (kendimizle ilişkimiz).
VAROLUŞUMUZ DÖRT TEMEL BİLEŞENİN KARIŞIMINDAN OLUŞMAKTADIR
Cinsellik ,eros (hissettiğimiz hoş gerilim duygusudur) ,filia (cinsel içerik taşımayan,hoşlanma
duygusudur) ,agape (karşılıksız ve çıkarsız sevgidir.)
TEMEL KAVRAMLAR
KAYGI,ÖZGÜRLÜK,ANLAMSIZLIK,SORUMLULUK,VİCDAN VE KARARLILIK,
ÖLÜM= Ölüme yönelik iki temel önerme sosyal hizmet uygulaması için önemli anlamlar
taşımaktadır. Bunlar:
1. Hayat ve ölüm birbirine bağımlıdır; aynı anda vardır, birbirine ardışık olarak değil; ölüm, hayatın
perdesi ardında sürekli olarak sesini duyurmakta ve davranış üzerinde büyük etkide
bulunmaktadır.
2. Ölüm ilk anksiyete kaynağı ve bu sıfatla ilk psikopatoloji kaynağıdır.
VAROLUŞÇU YALITIM
temeldeki yalıtımdır-yani yaratıklardan ve dünyadan yalıtımdır- ki bu diğer yalıtımdan daha
kötüdür. her birimiz varoluşa tek başımıza başlarız ve varoluştan tek başımıza da ayrılmalıyız.
OTANTİK VARLIK
İnsanların çoğu kendi gerçek varlıklarına göre yaşamayıp onlar alanına saklanarak-benimseyerek
yaşarlar; kaybolurlar. Kendine yönelip yaşayan bir insan kendi gerçekliği, kendine özgü oluşu içinde
yaşar.(OTANTİK)
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
Varoluşçu psikoterapi, bireyin var olmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir
terapi yaklaşımıdır. Psikiyatride varoluşçuluk, II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Batı Avrupa'da
belirlemeye başlayan ve giderek Amerika kıtalarında da yaygınlaşan bir yaklaşımdır. Heidegger'in
ontolojisinden (varlık biliminden) etkilenerek psikoterapi temeli üzerinde geliştirilen bir tedavi
tutumudur.Varoluşçu Yaklaşım’a göre insan bilimlerinin amacı, insanı açıklamaktan ziyade anlamak
olmalıdır. Tüm varoluşçu psikoterapiler üç temel çizgide toplamak mümkündür
1. Müracaatçı- Uzman İlişkisi: Bu ilişki gerçek bir eşitliğe dayanan birlikte varoluş şeklinde olmalıdır.
Bunun için yüz yüze ilişki çok önemlidir.
2. Anlama: Uzmanlara göre müracaatçının dünyasını ve varoluşunu, onun özelliği içinde anlamak,
kavramak gerekir. Uzman kendi kişisel yargılarını parantez içine almalı, sonuca varma ve
"açıklama" gibi çabalardan uzak durmalıdır. Müracaatçı, yaşantılarını ifade ederken bunlardan iyi
bir anlam çıkarma yolu aramaktadır.Anlamanın gerçekleşmesi için ise şu işlemler gereklidir:
Toplanmış tüm materyallerin anlamlarının açıklığa kavuşturulması. Yani müracaatçının tüm
ifadelerinin anlam çözülmelerinin yapılması Müracaatçının yaşam öyküsünün yeni baştan
kurulması. Dağınık olarak ifade edilen duygu ve yaşantıların derlenip toparlanarak örgütlenmesi
Sonunda bu hikâyeyi kendine özgü anlamlarıyla "dünyadaki varoluşun çarpıtılması" olarak kavrama
Az ya da çok birbirine benzer temaları ve bunlara bağlı alt temaları açıklığa kavuşturma
3. Egoyu Yeniden Eğitme: Amaç, egonun kendisini gerçekleştirme yeteneğini yeniden yaratmaktır.
Burada, pasif bilinçten aktif bilince doğru gelişme gerçekleştirilir.Tomson’un varoluşçuluğu
araştırırken çalıştığı grup yaşlılar grubudur.
ÜNITE 7=KURAM VE YAKLAŞIM
Kuram ve yaklaşım 1970’li yıllarda, California Üniversitesi Sosyal Hizmet Okulu öğretim üyeleri
W.Reid ve L.Epstein tarafından geliştirilmiştir. Kısa sürede tamamlanan bir çalışma olması
nedeniyle ekonomiktir. Hizmetlerin daha fazla sayıda müracaatçıya ulaştırılmasına olanak sağlayan
bir yaklaşımdır. Birey, aile ve grupların yaşadıkları sorunların yol açtığı sonuçlar üzerine odaklanan
ve müracaatçının gerçekleştireceği görevler ile sosyal işlevselliği geliştirmeyi amaçlayan kısa
dönemli, problem çözme odaklı bir yaklaşımdır.
Görev Merkezli Model kısa süre içinde psikodinamik kökeninden ayrılmıştır.Ancak bazı
benzerlikleri de taşımaya devam etmektedir=
1. Müdahale süreci kısadır (ortalama 8 oturum).
2. Müdahalede öncelikle anahtar sorunlar üzerinde odaklaşır.
3. Müracaatçının spesifik amaçlar belirlemesine ve bu amaçları gerçekleştirmesine yardımcı olur.
***Görev Merkezli Model ilk başlarda eklektik olmakla birlikte ampirik bir yaklaşımdır. Bu modeli
benimseyenler bilimsel araştırma sonuçlarını göz önünde bulundurur ve spesifik sorunların çözümü
için kısa süreli müdahalelere aktarılıp aktarılamayacağına bakar. Görev Merkezli Model büyük
ölçüde Davranışçı Yaklaşım’dan, Sorun Çözme Yaklaşımı’ndan ve Öğrenme Kuramı’ndan
etkileşmiştir. Davranışçı Model’de olduğu gibi, Görev Merkezli Müdahale kısa dönemli (6 - 12
hafta) bir müdahaledir. Bu model sorunlar ve davranışlar (duygular değil) odaklanır. Hem
Davranışçı hem de Görev Merkezli Model’de davranışı değiştirmek için genellikle oturumlar dışında
müracaatçı tarafından yerine getirilmesi gereken spesifik görevler verilir. Görev Merkezli Modelin
Davranışçı modelden ayrılan yönü sosyal hizmet uzmanının müracaatçıyı yönetmemesidir.
***Görev Merkezli Model üç aşamaya ayrılabilir. Müracaatçı ile işbirliği içinde gerçekleştirilen
müdahalenin başlangıcında belirli bir zaman dilimi belirlenir. Birçok müdahale 6 ile 12 oturum
arasında tamamlanır. Görev Merkezli Model birçok nüfus grubu ve meslek elemanı için
uygulanabilir bir modeldir: Yöneticiler, vaka yönetimi, çocuklar ve ergenler, suça sürüklenen
çocuklar, gelişimsel bozukluğu olanlar, evsizler, okul sosyal hizmeti, madde istismarı, mesleki
yönetim ve alan eğitimi, aileler, koruyucu aile, grupla sosyal hizmet, sağlık ve ruh sağlığı, evliler ve
çiftler, azınlıklar ve etnik gruplar bunlar arasında yer almaktadır. Görev Merkezli Yaklaşım oldukça
yapılandırılmış, zaman sınırlı ve sorun odaklı bir yaklaşımdır. Günümüzde bir çok sosyal hizmet
müdahalesinde oldukça yaygın olarak kullanılan ve popüler bir yaklaşımdır. Görev Merkezli
Yaklaşım diğer yaklaşımlara ve hizmetlere açıktır. Diğer yaklaşımlara ve hizmetlere görev ile
ilişkilendirilir.ÜÇ AŞAMADAN OLUŞUR=
GÖREV MERKEZLİ MÜDAHALEDE BAŞLANGIÇ AŞAMASI
Başlangıç aşaması bazı vakalar daha fazlasını gerektirmekle birlikte normal olarak bir dört
oturumdan oluşur ve başlangıçta yerine getirilmesi gereken görevler yerine getirildiği zaman
sonlanır.
A=Rolü, amacı ve müdahale süreçlerini açıklama
Görev Odaklı Sorun Çözme (Tedavi) Yaklaşımı’nda yapılacak mesleki çalışmanın amaçları aşağıda
görülmektedir:
1. Müracaatçıyı ilgilendiren sorunların çözümüne yardım etmek,
2. Müracaatçıya ilerde karşılaşabileceği sorunlarla baş edebilecek kapasiteye ulaşmasını ve mesleki
yardıma açık olmasını sağlamaktır.
B= Zaman sınırı
Sosyal hizmet uzmanının bu aşamada müracaatçı ile yapacağı görüşme sayısını tam olarak
belirlemelidir.
C= Sorunları tanımlama ve değerlendirme
Temelde sorunun tanımlanmasının üç yolu bulunmaktadır. En yaygın olanı müracaatçının girişimi
ile olandır. Müracaatçı şikâyetlerini ifade eder ve bu yolla sorun keşfedilir ve tanımlanır. İkinci yol
ise etkileşimlidir. Sorunlar sosyal hizmet uzmanı ve müracaatçı arasındaki diyalog ile ortaya konur,
etkileşimli sorun tanımlamada başlatıcı olan her iki taraf olabilir, müracaatçı açık bir şekilde
başlatıcı değildir. Sorunun belirlenmesindeki üçüncü yolda ise sosyal hizmet uzmanının kendisi açık
bir şekilde başlatıcıdır.
Bu yaklaşıma göre sorun belirlemedeki amaç;
1. Aksiyonda bulunmak için nelerin gerekli olduğunu belirlemek,
2. Aksiyona engel olacak hususları tespit etmek,
3. Sorun çözümünü zorlaştıracak hususları belirlemektir.
D= Hedef Sorunların Seçilmesi
Hedef sorunlar sosyal hizmet uzmanı ve müracaatçının birlikte çalışmak üzere, birlikte çalışmanın
odak noktası hakkında açık bir şekilde anlaşmaya vardığı konulardır.
E= Hedef Sorunları Önceliklerine Göre Sıralama
Hedef sorunları keşfetme sorularının ilk dokuzu sorun ve olası çözüm yolları hakkında bilgi
edinmeyi amaçlamaktadır. Geriye kalan sorular ise sorunun bağlamını anlamaya yardımcı
olmaktadır.
F= Hedef Sorunları Keşfetme ve Sorunları Spesifik Hâle Getirme
HEDEF SORUNLAR KEŞFETME SORUNLARI
1. Rahatsızlık veren şey nedir?
2. Nerede meydana gelmektedir?
3. Ne zaman meydana gelmektedir?
4. Meydane geldiği zaman başka kimler vardır?
5. Ne sıklıkla meydana gelmektedir?
6. Ne kadar süreyle devam etmektedir?
7. Sorunun şiddeti ne düzeydedir?
8. Müracaatçı sorunu çözmek için neler yapmıştır?
9. Daha önceki sorun çözme çabalarının sonucu nedir?
10. Sorunu neyin çözeceği hakkında müracaatçının görüşü nedir?
11. Sorunun müracaatçı için bilişsel anlamı nedir?
12. Müracaatçının soruna verdiği duyuşsal tepki nedir?
13. Sorunun ortaya çıkmasının nedenleri ya da hazırlayıcıları nelerdir?
14. Sorunun ortaya çıkmasının sonuçları ya da ona verilen tepkiler nedir?
15. Soruna etki eden diğer bağlamsal faktörler nelerdir?
16. Diğer sistemlerin sorun üzerindeki etkisi nedir?
17. Sorunun diğer sistemler üzerindeki etkisi nedir?
G= Amaçları Belirleme
Sorunları çözmek üzere gerekli olan aksiyonlar üzerinde uzman ve müracaatçı aralarında
anlaşmalıdırlar. Bu süreç aşağıdaki gibidir:
1. Müracaatçının tanımladığı sorunlardan biri veya birkaçını çözmek üzere seçmek,
2. Sorunları önceliklerine göre sıralamak,
3. Sorun çözme sürecinden alınması beklenen sonuçları tanımlamak,
4. Yerine getirilecek görevleri planlamak,
5. Sorun çözme süresini ve yapılacak temasları birlikte belirlemek.
H= Sözleşmenin Kullanımı
Nihai sorun tanımının müracaatçı tarafından kabul edilmesinden sonra çalışmaya rehberlik edecek
sözleşme hazırlanır.
ORTA AŞAMA - GÖREVLERİ PLANLAMA VE UYGULAMA
Mülakatın başlangıcında sorunlarda meydana gelen değişmeler ve görevlerin çıktıları gözden
geçirilir. Görevler yerine getirilmiş ise yeni görevler oluşturulur. Eğer görevler yerine
getirilememişse, görevin yerine getirilmesinin önündeki engelleri belirlemek amacıyla çaba
harcanır.Dışsal görevler en önemli ve yaşamsal olan görevlerdir. Bu tür görevler müracaatçının yeni
bir davranışı öğrenmek ve kullanmak gibi oturumların dışında yerine getirmesi gereken görevlerdir.
Üçüncü tür görevler ise sosyal hizmet uzmanının ya da uygulayıcının oturumlar dışında yerine
getirmesi gereken görevlerdir.
***Görevleri yerine getirme aşamasında aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:
1. Mesleki uygulamalarla ilgili kayıt sisteminin işletilmesi (Buna özellikle tekrarlaması gereken
aksiyonları tespit etmek açısından ihtiyaç vardır.)
2. Müracaatçının üzerine düşen görevleri yaparken izlenecek stratejilerin belirlenmesi (görevlerle
ilgili sıralama, zamanlama, ilave görevler vb.)
3. Belirlenen görevlere ilişkin işbölümü yapılması (daha önce yapılmamış ise)
4. Görevi yerine getirmenin belirlenen hedeflere ulaşma bakımından öneminin müracaatçı
tarafından anlaşılıp anlaşılmadığının kontrol edilmesi (sorun çözme motivasyonunu artırmak
açısından buna gerek vardır.)
5. Görevleri yerine getirmek üzere kullanılacak becerilerin müracaatçıya kazandırılması (görüşme
sırasında rol yapma, model olma, kendine emir verme vb. tekniklerin yardımı ile)
6. Müracaatçının görevlerini yerine getirmesini geciktiren ya da engelleyen hususların giderilmesi
(motivasyon eksikliği, olumsuz duygular, yanlış inançlar, beceri noksanlığı vb.)
7. Uzmanın görevlerin gerçekleşmesi ile ilgili katkısının planlanması
SONLANDIRMA AŞAMASI
Sonlandırma aşamasında belirlenen sorunlar çözülmüş ya da ortadan kaldırılmış ise müdahaleye
son verilir. Görev Merkezli Model’de sonlandırma sosyal hizmet uzmanı ve müracaatçının
müdahale için zaman sınırını belirlediği ilk oturumda başlar. sosyal hizmet uzmanı ve
müracaatçının az sayıda ilave oturum sözleşmesi yapmalıdır, genel olarak dörtten fazla ilave
oturumun yapılmaması gerekir.
A= Yerine Getirilen Görevlerin ve Sorun Çözme Becerilerinin Gözden Geçirilmesi
Mesleki çalışmanın sonlandırılması aşamasında uzman ve müracaatçı, üzerinde anlaştıkları
amaçların ne ölçüde gerçekleştiğini birlikte değerlendirmelidir. Bunun nasıl yapılacağı aşağıda
belirtilmiştir:
1. Sorunun çözümünde bugün gelinen nokta ile sorunu belirlemedeki isabet derecesi gözden
geçirilmelidir.
2. Uzmana ve müracaatçıya göre sağlanan değişme ve düzelmelerin neler olduğu değerlendirilir.
3. Sorunun ileride tekrarlama olasılığına karşı alınacak önemler belirlenmelidir.
4. Sorunun kesin olarak çözümü için yeni bir tanımlama ve görev belirlemeye ihtiyaç olup olmadığı
incelenmelidir.
5. Müracaatçıya ileride karşılaşacağı başka sorunlarının çözümü için kurumdan tekrar
yararlanabileceği bildirilmelidir.
6. Sorunun uzun süreli mesleki çalışmayı veya izlemeyi gerektirdiği durumlar için önlem alınmalıdır.
*** Görev Merkezli Yaklaşım’ın süresi 2-4 ay, 6-12 görüşme.
ÜNİTE 8=GERÇEKLİK TERAPİSİ
Alfred Adler’in bireysel psikolojiyi bulması ve 1912’de kurduğu Bireysel Psikoloji Derneği’ni
kurmasından bir süre sonra suçluların topluma yeniden kazandırılmasında görev yapan William
Glasser ve onun hocası G.L. Harrington birlikte Gerçeklik Terapisi’ni oluşturmaya başladılar.
Gerçeklik Terapisi Seçim Teorisi’ne dayanmaktadır ve sorunların çözülmesinde kullanılmaktadır.
Mesleki uygulamalarının başında Glasser , Freud’un Psikonalitik Yaklaşım’ına karşı çıkmış. Gerçeklik
Terapisi adlı kitabını yayımlamış ve ‘’Gerçeklik Terapisi Enstitüsünü‘’ kurmuştur.Glasser’in
Gerçeklik Terapisine göre psikolojik sorunu olan insanlar davranışlarından sorumlu tutulamazlar.
Glasser’e göre ruh sağlığı bozuk insanlar,suçlu çocuklar ve yetişkinler,psikotikler ve
nevrotikler,eşcinseller ve alkolikler hasta olmaktan çok,güvenilmez ve sorumsuz insanlardır.
Gerçeklik Terapisi’nin temel amacı,bireylerin yaşamlarını etkili bir şekilde kontrol etmelerine
yardımcı olmak ve yaptıklarının sorumluluklarını taşımaları gerektiği görüşüne dayanmaktadır.
İnsanların bir şeyi yapmaya zorlanamayacağı ve yaptıkları her şeyin kendi seçimleri olduğunu ve
yaşamlarını kontrol etmek için en iyi seçeneği bulmayı öğrenirler.Bu terapi de öncelikle bireyin
inkâr ettiği davranışları ile yüzleştirilir ve bu davranışları reddedilir.Glasser’in 1962'de ıslahevinde,
yaşları 14-21 arasında 400 hükümlü kız ile gerçekleştirdiği çalışma Gerçeklik Terapisi alanındaki ilk
deneysel kişisel çalışmadır. Bu çalışmanın amacı; bireylerin kişisel sorumluluk olarak kendilerine
saygı duymaları; toplumsal sorumlulukları ise çalışmalarıdır.Aile terapisiyle birlikte uygulanınca
daha iyi sonuç veren bu tekniğe"Sorumluluk Terapisi" adı daha uygun görünmektedir. Glasser'e
göre Gerçeklik Terapisi,psikoterapiden farklıdır.Davranışından sorumlu olmayan akıl hastaları,
Gerçeklik Terapisi’nden yararlandırılmamaktadır.Geçmiş değiştirilemeyeceği için üzerinde
durulmamalıdır.Suçun nedeni,bilinçaltı çatışmalar değildir.Terapi sırasında doğru davranış
öğretilmelidir.Doğru yapılmayan bir terapi,cezalandırma aracı gibi işlemektedir.SHU ılımlı ve
olumlu davranmalı;gencin daha çok güçlü ve olumlu yanları üzerinde durmalıdır. Sosyal hizmet
uzmanının soruları, gencin sorunlarına yönelik olmalıdır.Gerçeklik Terapisi; kimlik kazanmaya
çalışan insanlar,duygusal problemleri olan insanlar,davranışsal problemleri olan insanlar ile
ilgilenir.
SEÇİM KURAMI:Glasser 1979 yılında Kontrol Kuramı olarak ortaya çıkardığı eğitim kuramı 1996
yılında Seçim Kuramı olarak değiştirmiştir. 1998’de de kişisel özgürlüğün yeni bir psikolojisi olan
Seçim Teorisi’ni yazmıştır.Bu teori insan davranışını ve motivasyonunu açıklar.Seçim Kuramı’nın
önemli bir kavramı“resim albümü” dür.Gerçekleri diğer insanlardan farklı algılayışımızın birinci
nedeni bu algılayışımızda kullandığımız resim albümünün yani nitelikler dünyamızın farklı
oluşudur.Glasser’e göre insanlar kendi resim albümündeki (ideal dünya) resimleri gerçekleştirmek
için gerçek dünyayı kontrol etmeye çalışırlar.İnsan davranışları,sahip olduğu şeyle (real world)
istediğimiz şey (picture album) arasındaki açığı kapatma çabasıdır. Davranışlar bu farkı
azaltmıyorsa o zaman daha etkili davranma yolları bulunmalıdır.Normal dışı davranışların sebebi
de işte bu farklılık veya tutarsızlıktır.
Gerçeklik Terapisi’nde Temel Psikolojik Gereksinimler:Gerçeklik Terapisi’nde her davranış bir
hedefe yöneliktir ve maksatlıdır.Davranışlarımız ihtiyaçlarımızı karşılamaya yöneliktir. İhtiyaçlar
karşılandığında DENGE kurulur,UYUM sağlanır.İhtiyaçlar karşılanmadığında DENGESİZLİK söz
konusudur ve UYUMSUZLUK ortaya çıkar.
‘’’Maslowun İhtiyaçlar Hiyerarşisi::Kendini Gerçekleştirme->Statü,Saygınlık Tanıma->Gruba Ait
olma Sevme,Sevilme->Güvenlikte Olma->Fizyolojik,Bedensel İhtiyaçlar.’’’Gerçeklik Terapsi’ndeki
ihtiyaçlar ise Glasser’e göre biraz daha farklıdır:
+Ait Olma (sevme-sevilme, iş birliği paylaşma ve değerli olma) Gereksinimi=Ait olma gereksinimi üç
farklı biçimdedir.Bunlar:a)Bir topluluğa ya da bir gruba ait olma b) Bir aileye ait olma c) Bir iş ya
da meslek üyesi olma
Ait olma gereksinimi kişinin bir etkinliğe karşı dışsal bir motivasyon sağlaması için gerekli olan bir
ihtiyaçtır,fakat aidiyet gereksiniminde kişinin önce bir şeye motivasyon sağlaması için daha
öncelikli ihtiyaçlarının sağlanması gerekmektedir.Bunlar özerklik ve yetkinlik duygusudur.
+Güç Elde Etme Gereksinimi=Bireyler ergenlik çağına girdiklerinden itibaren toplum tarafından ve
çevreleri tarafından kabul edilip önemsenme isteği duyarlar.
+Hayatta Kalma Gereksinimi=Yemesi, uyuması,çalışması kısacası gerçekleştirdiği pek çok eylem
hayatta kalma çabasının birer ürünüdür.
+Özgür Olma Gereksinimi=İnsanlar çocukluktan itibaren kendilerini baskılayan, kendilerini
kısıtlayan durumların karşısında dururlar ve hayattaki mücadeleleri de insanlardan bağımsız olarak
tek başlarına yaşamaktır.
+Eğlenme Gereksinimi=Eğlenme gereksinimi de bireyin yeme, içme, uyuma gibi ihtiyaçlarındandır.
***Seçim Kuramı’na göre davranışlar, dış dünyayı ve diğer insanların davranışlarını kontrol etme
çabası olarak değerlendirilir. Seçim Kuramı’nın özünde insanın davranışlarını kendisinin seçtiği bu
nedenle sadece yaptığı şeylerden değil,düşündüğü ve hissettiği şeylerden de sorumlu olduğu
vardır.
GERÇEKLİK TERAPİSİ İLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR
Kimlik:İnsanların tek temel gereksinimi Kimlik gereksinimi dünyadaki diğer varlıklardan farklı ve
ayrı olduğumuzu hissetme gereksinimidir.Başarılı kimlik sahibi olma sorumluluk sahibi olmayı
getirir.Başarılı kimlik sahibi kişi davranışlarının sorumluluğunu üstüne alabilir ve gerçeği
çarpıtmadan kabul edip ona uygun şekilde davranabilir.Gerçeklik Terapisi müracaatçılarda başarılı
kimliği geliştirerek gerçekçi ve sorumlu davranışları geliştireceği bir süreci oluşturmaya
çalışır.İşlevsel ve gerçekçi olmayan davranışlara ilişkin farkındalığı artırarak değişim için plan
yapmayı amaçlar. Onlara gerçekte ne yaptıkları ve hangi spesifik değişikliklerin yapılabileceği
üzerine açıklamalar yapar.
Katılım:Sinir sisteminde insanın başkalarına katılması için onu cesaretlendiren bir acı söz
konusudur.Bu acı insanları katılmaya yöneltir.
Sevgi ve değerli olma:İnsanlar kendilerini değerli hissetmek için buna katkıda bulunacak bir iş
yapmak ve başkalarının da bunu yapmasına yardımcı olmak durumundadırlar.Bu yolda başarısızlığa
uğramanın sonucu yalnızlık, acı ve başarısız kimliktir.
Sorumluluk:Glasser, semptomların kişinin geçmişinden dolayı değil,şu andaki yalnızlık ve
başarısızlığından dolayı ortaya çıktığına inanmaktadır.Sorumlu bir davranışla gereksinimler başarılı
bir şekilde karşılandığında semptomların ortadan kalkacağı düşünülür.Ruhsal hastalıklar insanların
gerçeği reddetmek,sorumluluklarını kabul etmemek için kullanılan ve ihtiyaçları
karşılamayandavranışlardır.Terapi ortamı müracaatçının ne yaptığıyla,ne hissettiğiyle ve ne
düşündüğüyle yüzleştirilmesi ve daha işlevsel davranışlar için müracaatçıya alternatif yolların
gösterilmesini içerir.Müracaatçıya hayatının kontrolünü tekrar nasıl kazanacağını ve etkili olarak
nasıl yaşayacağını öğretir.Sosyal hizmet uzmanı müracaatçının davranışlarındaki işlevsizliği
gördükçe alternatif yollar aramada o derece güdülenir.
Gerçeklik:Gerçeklik Terapisi’nin amacı yalnızca insanları gerçeklerle yüz yüze getirmeye çalışmak
değil,aynı zamanda bu çerçeve içinde gereksinimlerini karşılayabilecek hâle gelmelerine yardım
etmektir.
Toplam Davranış:Birey herhangi bir içsel resmin doyumuna yönelik istekte bulunduğunda,dış çevre
ve içsel dünyayı bir arada değerlendirmek zorundadır.Bu kavram özellikle insan duygularını
açıklamada önemlidir.Glasser’e göre insan davranışı sadece uyarı – tepki (U-T) bağıyla açıklanamaz.
Ona göredavranış, bünyesinde yapma (doing), düşünme (thinking), hissetme (feeling) ve fizyoloji
ögelerini barındırır. Glasser buna total davranış (total behavior) adını verir.
GERÇEKLİK TERAPİSİNDE YER ALAN DÖRTLÜ ZİNCİR
Gerçekli Terapisi’nin başarılı olması için gereken dörtlü zincir: *Gerçekle yüzyüze gelmek**Sorumlu
davranış***Sevgi ve değer(katılım)****Başarılı birkimlik
Yaptığı davranışların oluşturudğu sonuçlarla yüz yüze gelebilen, sorumluluk olan ve bunu her
koşulda gösterebilen ve sevgi ve değer hissinde doyuma ulaşmış birey başarılı bir kimliğe sahip
olur.
GERÇEKLİK TERAPİSİ’NİN ÖZELLİKLERİ
Çağdaş Gerçeklik Terapisi problemlerin kaynağı üzerinde yani tatminkâr olmayan ilişkiler ya da
ilişki eksikliği üzerinde yoğunlaşır. Gerçeklik Terapisi müracaatçıların ilişkilerinde kontrol
edebilecekleri şeyler üzerine odaklanır.
Seçim ve sorumluluğun vurgulanması=SHU müracaatçının yaptığı davranışlardan sorumlu olduğunu
unutmaması gerektiğini belirtir.
Transferansın reddedilmesi=Sosyal hizmet uzmanları mesleki yaşamlarında kendileri olmaya çaba
gösterirler.Sosyal hizmet uzmanları müracaatçılar ile aralarındaki ilişkiyi kullanır ve diğer insanlara
nasıl bağlanmaları gerektiğini öğretirler.Glesser’e göre,transferansla hem sosyal hizmet uzmanı
hem müracaatçı kendisi olmaktan hem de o an yaptığı şeye sahip çıkmaktan kaçınır.Sosyal hizmet
uzmanlarının kendileri dışında birini benimsemesi tamamen gerçek dışıdır.Müracaatçı sosyal
hizmet uzmanı kendisini kardeşi gibi gördüğünü söylüyorsa sosyal hizmet uzmanı bu durumda
kendisinin müracaatçıın kardeşi olmadığını kendisinin sosyal hizmet uzmanı olduğunu söylemesi
gerekir. Gerçeklik Terapisi’nde transferansla çalışılmaz.
Terapi sürecinde içinde bulunan zamana odaklanma=Bazı müracaatçılar sorunlarının geçmişte
başladığını ve geçmişteki sorunlarının çözüme kavuşursa şu anki sorunlarının çözüleceğine
inanırlar. Glasser ise geçmişi değiştiremeyeceğimizi söyler. Glasser geçmişteki hataların günümüzü
etkilemediğini, gereksinimleirn sadece içinde bulunan zaman içinde karşılanılabileceğini söyler.
Semptomlar üzerinde odaklanmaktan kaçınmak=Gerçeklik Terapisi’nde müracaatçıların kendilerini
neden kötü hissettikleri,neden acı çektikleri gibi semptomlar üzerinde çok fazla durulmaz. Çünkü
bu belirtiler kişinin yaşadığı olumsuz durumlar, hayal kırıklıkları sonucu bu durum ile başa çıkma
çabasının sonucudur. Bunun yerine mevcut sorunlardan konuşmak çözüme daha kolay götüren bir
yoldur.
Ruh hastalıklarına ilişkin geleneksel görüşler ile mücadele=Kaygı ve depresyona sahip olan
insanların beyin kimyalarındaki bir dengesizliğin olduğu düşüncesi Glasser açısından oldukça
yanlıştır. Aynı zamanda Glasser psikolojik hastalara ilaç verilmesine de karşıdır.
GERÇEKLİK TERAPİSİNİN İLKELERİ
-Katılım:Müracaatçının müdahale sürecine katılması ve sosyal hizmet uzmanı ile iş birliği yapması
gerekır.
-Şu andaki davranışa odaklanma:Geçmişin önemi yoktur Önemli olan o an ne yaşadığı ve uzmana
hangi sorun ile geldiğidir.
-Davranışı değerlendirme:Sosyal hizmet uzmanı müracaatçının sorunlu davranışını değerlendirir.
-Sorumlu davranışı planlama:
-Kendini adama:Müracaatçının sorun çözme sürecinde kendini adaması, soruna yoğunlaşması
gerekir.SHU nun yaptığı yönlendirmelere uyması gerekmektedir.
-Bahane bulmama:Müracaatçı yaptığı hatalar için bahane bulmamalı,hatalarını kabul etmeli,
düzeltme yoluna gitmelidir.
-Cezalandırmama:Müracaatçıyı cezalandırma onun hatalarını görmesini engeller ve sorunun
çözümünde olumsuz etki eder.Bununla birlikte başarılı bir kimliği kazanmanın unsurları=üYaşadığı
dünyanın gerçeğini yadsıma veya göz ardı etmemek.üKendi davranışının sorumluluğunu kabul
etmek.üPlan yapmak ve gerçekleştirmede mesul davranmak.üBaşkalarını sevmek ve onlara
katılmak,kendini başkalarına vermek ve karşılığında sevilmek.üKendine ve başkalarına yararlı
etkinliklere katılmak.üStandartlara elverişli etik davranışlar kapsayan bir biçimde yaşamaktır.
Geleneksel yaklaşımlar ve Gerçeklik Terapisi arasındaki farkları şu şekilde belirtmiştir: 1.Gerçeklik
Terapisi’nde müracaatçıya hasta gözüyle bakılmaz ve müracaatçı geçmişte olanlara rağmen o
andaki davranış ve tutumlarını değiştiren kişi olarak algılamaya güdülenir. Gerilimle baş edebilmek
için müracaatçının kendi yeteneği güçlendirilmeye çalışılır.2.Gerçeklik Terapisi’nde sosyal hizmet
uzmanı müracaatçıın hayatında önemli bir varlık hâline geldiği kişisel yakın ilişki üzerinde durur. Bu
tip ilgi terapi için gereklidir. 3.Gerçeklik Terapisi’nde bilinçaltı güdülenmenin varlığı
yadsınmaz;ancak davranışların nedeninin araştırılmasının değişme getirmeyeceği
vurgulanır.4.Gerçeklik Terapisi’nde terapi toplumun ahlak kurallarına dayanır.Müracaatçı
yaşamındaki önemli kişilerin uyarıları olmadan kendi davranışını ahlak açısından değerlendiremez
ve değişemez.
GERÇEKLİK TERAPİSİ’NDE SOSYAL HİZMET UZMANIN İŞLEV VE ROLÜ
Sosyal hizmet uzmanın birinci işlevi,müracaatçı ile iyi bir terapötik ilişki kurmaktır.Bu ilişki
sayesinde müracaatçılara tatmin edici insanlara ve faaliyetlere yönelmelerinde yardımcı olur.SHU
nun bir diğer işlevi de müracaatçılara kişisel değerlendirme yapmayı öğretmektir.SHU nun amacı
müracaatçı için değerlendirme yapmak değil,müracaatçının değerlendirme yapmalarını
kolaylaştırmaktır.
Sosyal Hizmet Uzmanı ve Müracaatçı Arasındaki İlişki:Gerçeklik Terapisi karşılıklı anlayış ve
destekleyici bir ilişkiye vurgu yapar.Samimiyet ve kişinin kendine özgü bir tarzının olması terapinin
en önemli işlevlerinden biridir.Sosyal hizmet uzmanı ve müracaatçı arasında sağlıklı bir ilişkinin
gelişebilmesi,uzmanın müracaatçıya yardımcı olabilmesi için uzmanın müracaatçıyı
anlaması,samimi ve içten olması,müracaatçıyı yargılamaması,düşünceleri ile alay etmemesi ve her
durumda onun yanında olduğunu müracaatçıya hissettirmesi gerekmektedir.
İYDP (WDEP) Sistemi:WDEP Sistemi Wubboldng ve çalışma arkadaşları tarafından 1998’de
Gerçeklik Terapisi’nde kullanılacak temel yöntemleri tanımlamak için kullanılmıştır.Bu sistem
bireylere,gruplara ve topluluklara uygulanır.Bu sistemin etkili kullanılmasının merkezinde
adil,sağlam,arkadaş atmosferi,iklim,çevre ve ilişkiler yer alır.Bu sistemde her bir harf bir stratejiyi
temsil eder. Bu stratejiler şöyledir:
-İstekler (Wants)=Burada müracaatçılar sosyal hizmet uzmanlarının sordukları sorular sayesinde
isteklerini keşfetmeyi ve bu istekleri nasıl karşılamaları gerektiğini öğrenirler.İstekler,gereksinimler
ve algılar müdahale boyunca değişmektedir.
-Yapma (Doing)=Buradaki amaç mevcut davranışı değiştirmeye ve etkilemeye çalışmaktır.İçindeki
bulundukları zamanı içeren ‘Ne yapıyorsun?’sorusu sıklıkla müdahale sürecinde sorulur.Bu soru
geçmişi sorma anlamında olsa dahi içinde bulunduğu süre içinde müracaatçıın ne yaptığı ile
ilgilenir.
-Değerlendirme (Evaluation):Müracaatçılardan davranışlarının her bir parçasını değerlendirmelerini
istemek Gerçeklik Terapisi’nde yapılması gereken temel bir görevdir.
-Planlama (Planning) ve Etkinlik:Müracaatçıların değişme sürecine başlayabilmeleri için öncelikli
olarak ne istediklerine karar vermeleri gerekmektedir.Bu aşamadan sonra müracaatçılar ile sosyal
hizmet uzmanıler birlikte bir eylem planı hazırlarlar.Planlar müracaatçılara destek noktası sağlar.
Bir başlangıcın yapılmasına olanak sağlar.
Terapötik Süreç, Teknik ve Yöntemler:Gerçeklik Terapisi’nde müdahalenin temel hedefi;psikolojik
gereksinimlerin karşılanması için daha etkili yollar bulmak için bireye yardım etmektir.Müdahale
sürecinde bireyin farkındalığı artırılmaya çalışılır. Bireyin kendini kontrol etmede etkili ve etkili
olmayan davranışlarını ve isteklerinin gerçekçi olup olmadığını fark etmelerine yardım edilir.Sosyal
hizmet uzmanının temel görevi müracaatçılara bir arada bulunarak ilişki kurmaktır.Sosyal hizmet
uzmanları gerçeklik terapisinde müdahale sürecinde kabul,anlayış,destekleme ve
cesaretlendirmeye dayalı bir ilişkiyi savunurlar.Gerçeklik Terapisi süreç olarak sekiz aşamada
gerçekleşir:
Uzman-müracaatçı ilişkisi:Yakın psikolojik ilişki kurulduktan sonra uzman müracaatçının yaşamında
neleri kontrol ettiğini,yaşamdan ne beklediğini ya da ne istediğini konuşmaya
yönelmelidir.Müracaatçı ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyduktan sonra ikinci aşamaya
geçilebilir.İkinci aşamada uzman müracaatçıya isteklerine ulaşmak için neler yaptığını sorar.Bu
tepki müracaatçının şimdi ve burada olmasını sağlayarak şu anda ne yaptığını düşünmesine yardım
eder.Bu aşamada müracaatçı isteğine ulaşmak için yaptığı şeyin gerçekçi olmadığını farketmeye
başlar.Yaptığı şeyi kendisinin seçtiğini anlamaya başlar.SHU,müracaatçının başına gelen durumların
müracaatçının kendi seçimi olduğunu anlaması için müracaatçıya yardımcı olmalıdır.Üçüncü
aşamada,SHU müracaatçıdan kendi seçimi olan davranışın kendisini istediği sonuca ulaştırıp
ulaştırmadığını değerlendirmesini ister.Müracaatçıın seçtiği davranışın kendi seçimi olup olmadığı
değerlendirilmelidir.Dördüncü aşamada,müracaatçı yaptığı seçimlerin etkili olmadığını gördüğünde
kendi yaşamında daha etkili bir kontrol sağlamak için plan yapmaya yönelmelidir.Plan müracaatçı
tarafından günlük yaşamda uygulanmalıdır.Sosyal hizmet uzmanı müracaatçının plandan
vazgeçmek için ileri sürdüğü gerekçeleri kabul etmemelidir.Terapi sürecinde zaman zaman disiplin
gerekmektedir.Sosyal hizmet uzmanı gereken durumlarda müracaatçıın bağımsızlığını
kısıtlayabilir.Müracaatçıla sosyal hizmet uzmanı ilk aşamadan itibaren kurduğu ilişki sosyal hizmet
uzmanının müracaatçının iç dünyasına girmesini sağlar. Sosyal hizmet uzmanının bu desteği ile son
aşamada müracaatçı kendi hayatının kontrolünü eline almayı öğrenmelidir.
***Terapi sürecinin amacı müracaatçıların kendi yaşamlarını değerlendirmelerini ve daha etkili
davranışlarda bulunmak için karar vermelerini sağlayan bu iki bileşeni bir araya getirmektir.
Gerçekli Terapisi’nin uygulanmasında kullanılan teknikler dört grupta toplanabilir::
-Ustaca Soru Sorma Sanatı:Soru sormanın amaçları;müracaatçıın iç dünyasına girebilme,müracaatçı
ve problemle ilgili bilgi edinme,müracaatçıya bilgi verme ve daha etkili bir şekilde yaşamlarını
kontrol edebilmeleri için müracaatçılara yardım etmektir.
-Kişisel Gelişim İçin Kendi Kendine Yardım:Bu teknik müracaatçıların karşılamak durumunda olduğu
istek ve ihtiyaçlarını,değişim hedeflerini ve davranışlarını tanımlamasına yardım etmektedir.
-Mizah ya da Espri:Bunların terapide zamanlamasına dikkat edilmelidir.Sosyal hizmet uzmanı ile
müracaatçı arasında etkili bir terapötik ilişki kurulduktan sonra mizah kullanılabilir.
-Paradoksal Teknikler:Bu teknikte müracaatçıdan problemli davranışı abartarak sergilemesi
istenir.Mesela hata yapmaktan korkan bir müracaatçı daha çok hata yapmaya çalışması
doğrultusunda yönlendirilir.
***Glasser Gerçeklik Terapisi’nin her türlü psikolojik sorunda ve her bireye uygulanabileceğini ileri
sürmektedir.
Travma Tedavisi sonuçlarıyla ilgili literatüre göre,bilişsel-davranışçı terapiler (BDT) TSSB’nin
tedavisinde tutarlı biçimde en iyi sonuçları veren tedavi yaklaşımıdır.
GERÇEKLİK TERAPİSİNİN KATKILARI
Gerçeklik Terapisinde bireyin sadece bulunduğu durum söz konusu iken Sosyal Hizmet
mühalesinde bireyin geçmişte yaşadığı sıkıntılar ve sorunlarda ele alınır. Gerçeklik Terapisi’nin
sosyal hizmet müdahalesi ile ters düşen noktası bireylerin sorumluluk sahibi olması gerektiğini ve
bir sorun ile karşılaşıyorsa bu sorunun nedeninin bireyin sorumsuzluğundan kaynaklandığı
söylemektedir.Ekolojik Yaklaşım’da ise birey çevresi içinde ele alınır.Eğer kişi suç işliyorsa,okuldan
kaçma davanışı sergiliyorsa, intihar eğiliminde bulunmuşsa bu sadece bireyden
kaynaklanmaz.Bireyin çevresinde de yaşadığı birtakım sıkıntıları da olduğu ve bu nedenle bireyin
farklı davranışlar sergilediğini söylemektedir.Cezaevlerinde gerçeklik terapisinin uygulanması yanı
sıra yani bireye sorumluluk verilmesinin yanında ekolojik yaklaşım ile birlikte yani çocuğun veya
yetişkinin çevresi ile birlikte ele alındı zaman o bireylerin tekrar suç işleme oranları
düşecektir.Sonuç olarak Gerçeklik Terapisi William Glasser tarafından toplumsal törelere bağlı
tedaviye bir tepki olarak geliştirilmiştir.Kişinin sahip olduğu güçler üzerinde
durmaktadır.Müracaatçıların daha gerçekci davranış yollarını öğrenebileceği ve böylelikle kişinin
daha kolay uyum sağlayabileceği temeline dayanmaktadır.Bu yaklaşıma göre kişinin kimlik
kazanmaya ihtiyacı vardır.Kişi “başarılı kimlik” ya da “başarısız kimlik” geliştirebilir.Gerçeklik
Terapisi problem çözme,toplumun gerçekçi istekleriyle başa çıkabilme ve bireyin yaşamı üzerinde
daha iyi kontrol sağlayabilmesi gibi konular üzerine odaklanmıştır.Gerçeklik Terapisi Yaklaşımı’na
göre birey dünyayı gerçekte olduğu gibi değil,gereksinimleri ışığında algılar ve kendi iç dünyasını
yaratır.
ÜNİTE 9=GEŞTALT YAKLAŞIMI
Günlük yaşamda kullanılan “bütün, görünüş, örüntü ve şekil” geştaltı bize anlatabilecek
kelimelerdendir.En genel anlamda ayrılmaz bir bütünü temsil eden geştalt,üç kavramın birbirleriyle
etkilişimi içinde ele alınmaktadır.Bunlardan ilki bir nesne (veya insan,hayvan, renk ya da herhangi
bir şey), ikincisi bu nesnenin içinde bulunduğu ortam veya çevre ve üçüncüsü de bu nesne ile
çevrenin etkileşimidir. Ruhsal fenomenolojide her bir olayı diğerinden bağımsız gibi algılamak ve
gerçeği bu parçalarda aramak insanı yanıltır.Gerçek ruhsal fenomenlerin bütünlüğü içinde
aranmalıdır. Körlerden filin nasıl bir hayvan olduğunu anlatması
istenir.Körler file yaklaşırlar. Körlerden biri filin kuyruğunu, diğeri bacağını ve diğeri de kulağını
tutar. Ardından fili tamamlamaya çalışırlar.Filin kuyruğunu tutan köre göre fil, kalın bir halat
gibidir. Filin bacağını tutan köre göre fil, bir sütundan ibarettir.Filin kulağını tutan köre göre ise fil,
büyük bir ağaç yaprağı gibidir.Körler kendi algılamalarına göre fili tarif etmişlerdir.Burada iki kuram
iç içe girmiştir.Körler hem geçmişlerindeki algılamalar ile bir eşleştirme yapmakta hem de ellerinin
altındaki parçayı bütüne ait kılmaktadırlar. Parça parça yaptıkları benzetmeler doğrudur.Ancak
gerçeği ifade ve idrakten çok uzaktır.İşte insanlarda olayları,davranışları ve ruhsal süreçleri filin
parçaları gibi algılamakta ve kıyas yapmaktadırlar.Sonuçta sadece parçada kalmakta ve bütünü
görememektedirler.
GEŞTALT YAKLAŞIMI’NIN GELİŞİMİ:Geştalt Yaklaşımı, 1940’lı yıllarda Fritz Perls; Laura Perls ve Paul
Goodman tarafından geliştirilmeye başlanmıştır.Bütün,parçaların toplamından daha fazla ve daha
farklıdır.”ifadesi hem “alan yaklaşımında”hem de “sistem yaklaşımınında” çok popüler bir
önermedir.Bu önermedeki gibi Geştalt Yaklaşımı da insan psikolojisini incelemeye hedeflenmiş pek
çok yaklaşımı,kuramı ve bakış açısını,kendi içinde bütünleştirmiştir.Geştalt Yaklaşımı’nın pek çok
farklı görüşlerden etkilenmiş olmasında,Fritz Perls’ün yaşadığı dönemdeki fikirlere açık olması ve
farkındalık gücünün yüksekliği ve bu bilgileri harmoni etmedeki dehasının önemli rolü olmuştur.
*** Geştalt Yaklaşımı’nın kurucusu Perls..
Geştalt Yaklaşımı iyi incelendiğinde, bu yaklaşımın kurucusu olarak bilenen Perls’in mesleki yaşam
sürecinin,yaklaşımının oluşumda çok önemli bir yer tuttuğu görülecektir.Geştalt Yaklaşımı’nı doğru
anlamak için bu sürecin kilometre taşlarını bilmekte büyük yarar vardır.Perls, psikanaliz eğitimine
Karen Horney’in etkisiyle başladığı bilinmektedir.Geştalt Yaklaşımı’nı geliştirirken “algı”
kavramından yararlandığı görülecektir.Geştalt Yaklaşımı’nda yerini bulan “İnsanlar sadece ilgilerini
çeken şeyleri algılarlar ve ilgilerini çeken bu şeyleri bir bütün içinde anlamlandırarak bir geştalt
oluştururlar”ifadesi bu dönemin etkisini göstermektedir.Geştalt Yaklaşımı’nda da önemli bir yer
tutan “kendini gerçekleştirme”,“organizmanın bir bütün hâlinde işlevde bulunması”ve“tüm
bölümlerin birbiriyle ilişki içinde olması”Perls‘in Golstein ile çalışmalarında etkilendiği kavramlar
arasındadır.Pers’in Buber,Tillich ve Husserl’in çalışmalarından çok etkilendiği ve hayran kaldığı
ifade edilir.“insanların yaşamlarına bir anlam bulma eğiliminde oldukları”,“tek bir doğrunun
olmadığı”,“doğrunun,her insana ve baktığı yere göre değişebileceği” görüşlerinin bu dönemde
yerini bulmuştur. Perls bu çalışmaları devam ederken Freudyan psikanalisti diplomasını alır.Filozof
Smutz ile tanışır ve onun“bütünlük” çalışmalarından çok etkilenir. “Tüm evrenin yaratıcı bir değişim
süreci içinde olduğu”ve“her canlının kendi yapısına bağlı olarak ve bir bütünlük içinde işlevde
bulunduğu” görüşlerini de benimseyerek kendi yaklaşımında kullanır.Newyork’da “kişiler arası
psikanaliz”çalışmaları olan Sullivan’dan etkilenir.“Şimdi ve burada”ve“kişi ile çevresi arasındaki
etkileşim”e yoğunlaşmasında bu etkilenimin önemli izleri görülmektedir.Moreno,psikoloji ile
dramayı birleştiren,psikodramanın kurucusudur.Psikodrama Yaklaşımı’ndada kullanılan “tek
sandalye”,sıcak sandalye”bu etkilenme süreci içinde Geştalt Yaklaşımı’nda da yer aldığı
görülmektedir.Geştalt Yaklaşımı’nın da gelişimini ortaya koyan bu süreç sonunda Fritz Perls,tüm bu
görüşleri ve daha da fazlasını kendi yaklaşımı içinde bütünleştirerek Lore Perls ve Poul Goodman ile
birlikte Geştalt Yaklaşımı’nı ortaya koymustur.Perls, Heefferline ve Goodman’ın (1951) ortak
kaleme aldıkları “Geştalt Terapi: İnsan Psikolojisinde Heyecan ve Büyüme’’adlı çalışmalarının
yayımlanmasından bir süre sonra Perls çifti Newyork’ta ilk Geştalt Enstitüsünü kurulmuşlardır.
Perls çiftinin katkılarıyla Cleveland’da ikinci Enstitü Paul Goodman ve İsodere From’un katkılarıyla
kurulmuştur.2000 yılında Ankara’da kurulmuş olan Geştalt Terapi Derneği de bu konuda eğitim
vermeye devam etmektedir.Geştalt dergilerinin arasına Türkçe olarakta Geştalt Terapi Derneğinin
bir yayını olan“Temas”2001 yılından itibaren yayımlanmaktadır.
GEŞTALT YAKLAŞIMI’NIN TEMEL BAKIŞ AÇILARI=Geştalt Yaklaşımı’nın hem gelişim süreci hem de
kuramsal bütünlüğü incelendiğin 3 temel bakış açısına sahip olduğu
görülecektir.Bunlar;1.Varoluşçu bakış açısı 2.Fenomenolojik bakış açısı 3.Bütüncül bakış
açısı…Yaklaşımı güçlendiren,birbirlerine destek veren Geştalt Yaklaşımı’nın temel direkleri aşağıda
verilmiştir:
+Varoluşçu Bakış Açısı:Varoluşçu bakış açısı; yaşam- ölüm ikilemi, yaşamın anlamı, sorumluluk ve
kaygı gibi kavramlarla özetlenmektedir.Tüm canlıların doğuştan getirdikleri iki ana amacı
vardır:Yaşamda kalabilmek ve yaşamada kaldığı süreçte büyüyüp-gelişmek.Yaşamın önceden
belirlenmiş bir anlamı yoktur.Varlığını sürdürebilmek ve ne yönde büyüp gelişeceğine karar vermek
her bireyin kendi sorumluluğundadır.Varoluşçu bakış açısı, tüm canlıların kendilerini
gerçekleştirme“oldukları gibi görünme”ve“varolan potansiyellerini”ortaya koyma becerisine sahip
olduklarını düşünür.Perls,kişinin kendisi ve ötekilerinin varlığının farkında olması ve kendi
yaşamının sorumluluğunu alması,onun yaşamının anlamını ve içeriğini belirleyeceği ifade
etmektedir.Kişi “yaşamının anlamını” belirlerken ölüm, yalnızlık, belirsizlik gibi varoluşsal
gerçekleri kabul etmek istemez ve bunlarla birlikte yaşamak yerine bunlardan kaçınmaya çalışırsa
bu durumun sabit geştaltler oluşturduğunu belirtir.
+Fenomenolojik Bakış Açısı:Fenomenoloji en genel anlamda; kişinin, kendisini ve çevresini kendine
özgü bir şekilde algılama ve anlama biçimidir.Aynı olay ve olgu birden çok kişinin başından geçebilir
ama o olay ve olgunun yaşantıda her yaşayan da farklı bir süreci oluşturması sadece fenomenoloji
ile anlatılabilir.Dışarıdan bir anlam yüklemeden bakıldığında mısır tarlası,ekili bir toprak
parçasıdır.Ancak mısır tarlası farklı kişi,olay ve olgularda,bu mısır tarlası ile ilişkilendirilen kişinin
kendi durum ve ihtiyaçlarına göre bu genel anlamının dışında bir anlama,(özel bir
anlama)ulaşabilir.Bu mısır tarlası, bu mısır tarlasını ekip-biçen çiftçi için, ekmek-aş-geçim kaynağı
iken, bir otobüs şoförü için yanından geçtiği yolun bir parçası (bir adres),bir ressam için, güzel bir
manzara, köyün çocukları için oyun alanı vb. pek çok özel anlam taşıyabilir.***Geştalt
Yaklaşımı’nda asla yorumlara ve genellemelere yer verilmez.
+Bütüncül Bakış Açısı:Bütüncül bakış açısına göre bütün, kendisini oluşturan parçaların birlikte ve
bir birleriyle iş birliği içinde çalışmasıyla oluşur.Fil örneği tam bu süreci açıklamak için uygundur.
İnsanı anlayabilmek için ancak onu bir bütün olarak görmek gereklidir.Bütüncül bakış açısına göre
beden,zihin ve ruh aynı şeyin farklı görünüşleridir.Kişi ile çevreninde bir bütün oluşturduğuna
inanılır.***Geştalt Yaklaşımı varoluşsal temeliyle insanın kendini
gerçekleştirebileceğine,fenomenolojik temeliyle insanın özel ve kendine özgü olduğuna ve bütüncü
temeliyle insanın hem kendi içinde, hem de çevresiyle bir bütün oluşturduğuna inanılmaktadır.
GEŞTALT YAKLAŞIMI’NDA TEMEL KAVRAMLAR
Geştalt Yaklaşımı’nın, insan psikolojisini ya da insan davranışlarını inceleyen diğer yaklaşım ve
kuramlardan edindikleri bilgi ve deneyimleri bulunmakla birlikte,temel bakış açılarının
destekleyen, yaklaşımın omurgasını oluşturan temel kavramları bulunmaktadır. Bu temel
kavramlar farkında olmak, ihtiyaçlar,tamamlanmamış işler ve temas.
*Farkında Olmak=Geştalt Yaklaşımı’na göre büyüme ve değişmenin ilk koşulu farkında
olmaktır.Perls ve arkadaşları farkında olmayı“kişinin kendi algısal alanı ile temas hâlinde
olması”şeklinde tanımlamışlardır.Farklı“farkındalık” tanımları:üFarkında olmak, kişinin yaşadığının,
kim ve nasıl biri olduğunun göstergesidir.üFarkındalık bir yaşam şeklidir.üYaşamın amacı
yaşamaktır,yaşamak ise farkında olmaktır.üFarkındalık,üzerine düştüğü her şeyi aydınlığa
kavuşturan bir güneş ışığıdır.
Geştalt Yaklaşımı’nda “farkındalık” kavramına ilişkin bazı özellikler bulumaktadır.Bu özelikler;
a)Farkında olma“içinde bulunulan an” da ortaya çıkar.b)Farkında olma şekil-fon ilişkisine ve kişinin
fenomenolojisine bağlı olarak ortaya çıkar.c)Farkında olmanın farklı bileşenleri vardır.üİçsel
yaşantıların farkında olmaüDuyum ve davranışların farkında varmaüDuyguların farkına
varmaüİsteklerin farkına varmaüDeğer yargılarının farkına varmaüÇevresel faktörlerin farkında
olmaüUzlaşma alanının farkında olma Kuşkusuz farkında olma bir süreçtir ve ömür boyu devam
eden bir süreçte minumum farkındalık,genel ya da günlük farkındalık,an ve an yaşanan spesifik
farkındalık,birbirini izleyen anlarda devam eden farkındalık ve yüksek düzeyde gelişmiş farkındalık
aşamalarından geçilir.
*İhtiyaçlar=Geştalt Yaklaşımı’na göre yaşamın temeli ihtiyaçlar ve amacı da ihtiyaçları
karşılamaktır.Geştalt Yaklaşımı’na göre bir ihtiyaç ortaya çıktığında geştalt oluşmaya başlar ve
ihtiyaç karşılandığında geştalt tamamlanır.Yeni bir ihtiyaçla geştalt tekrar bozulur ve ancak yeni bir
geştalt ile tamamlanır.İhtiyaçların karşılanması ile ilgili bu döngüye Perls“organizma ve çevre
arasındaki karşılıklı dayanışma döngüsü”adını vermiştir.Bu döngüye daha sonraki
zamanda“farkındalık-heyecan-temas”döngüsü denmiştir.Farkındalık-heyecan-temas
döngüsünde,bir çan eğrisi içinde sırasıyla geri çekilme,duyum,farkına varma,harekete
geçme,hareket,temas,doyum,geri çekilme aşamaları vardır.İhtiyaçların karşılanmamasında bazı
faktörlerin belirgin derecede etkli olduğu ifade edilir.Bunlar:
üİhtiyaçların yargılanmasıüİhtiyaçların sıralanamamasıüTamamlanmamış işlerüBaşlanmamış işlerle
ilgili olarak yaşanan kaygı üÇevresel alternatiflerin kullanılamamasıüKendi ihtiyaçlarının
sorumluluğunu üstlenememe
*Tamamlanmamış İşler=Geştalt Yaklaşımı’nın psikoloji alanına getirdiği en önemli katkılardan biri
“tamamlanmamış işler”kavramıdır.Geştalt psikologlarının algı çalışmalarına bağlı olarak öne
sürülen önermelerden yola çıkan Zeigarnik yaptığı deneysel çalışmalarda insanların
tamamlanmamış işleri tamamlanmış olanlardan daha iyi hatırladıklarını ortaya koymuştur.Bu
sonuç daha sonra yapılan çalışmalarla insanların yarım bıraktıkları işleri, spontan bir biçimde geri
dönerek tamamlama eğiliminde olduklarını saptamıştır.
Geştalt Yaklaşımı’nda tamamlanmamış işler kavramı kişinin ihtiyaçlarını doyurucu bir şekilde
karşılayamaması ile ilişkilidir. Kişi ihtiyaçlarını doyurucu bir şekilde karşılayamadığında geştalt
tamamlanamaz ve yarım kalır.Bazen yerinde verilememiş bir cevap, çıkartılamamış bir duygu, bazı
durumları yutmak ve öyle kalmak,kendini ifade edememek,kendini ortaya koyamamak gibi kişiler
arası yaşanılan çatışmalarla ilgilidir.Zaman zaman kişiler özellikle yakınlarıyla yaşadıkları
çatışmaların sonunda kişiler küserek hem kendilerini hem de karşılarındakilerin kendilerini ifade
etmelerine engel olurlar ve böylece bu durum onunla beklide tüm yaşantıda tamamlanmamış
işlerin kalmasını sağlar.Ancak burada bahsedilen çok arkada kalmamış tamamlanmamış işlerdir,50
yaşındaki bir kişi için çocukluğunda aklından çıkartamadığı öfke için bugün tamamlanmamış işler
kavramını kullanmak çok doğru olmayacaktır.
*Temas=Geştalt Yaklaşımı’nda temas kavramı,hem psikolojik sorunların ortaya çıkışında, hem de
büyüme ve değişmenin sağlanmasında etkisi nedeniyle oldukça önemlidir.Temas organizma ile
çevre arasındaki temas sınırında yaşanır. İyi bir temasın sağlanabilmesi için karşılanması gereken
bazı koşulları yetine getirmek önemlidir.Bunlar:üİyi bir temasın sağlanması için öncelikle temas
kanallarının açık olması bir koşuldur.üİyi bir temasın sağlanması için gerekli olan bir başka koşul ise
temas sınırının esnek ve geçirgen olmasıdır.
Geştalt Yaklaşımı’na göre kişi ve çevre bir bütün olarak ele alınmak zorundadır.Aksi durumda kişi
çevresiyle temas kuramadıkça ihtiyaçlarını karşılayamaz.Geştalt yaklaşımı ve temas sınırından
bahsediyorsak,yasantı ve temas sınırı arasındaki bağlantıyı çok iyi anlamak zorunluluğu vardır.Şu
üç önermenin anlaşılırlığı çok önemlidir:üYaşantı,organizma ve çevre arasındaki temas sınırının bir
fonksiyonudur.üTemas sınırı kişinin,“ben”olanı,“ben”olmayanlara” göre deneyimlediği
yerdir.üKişinin ben sınırı daha önceki deneyimlerine ve yeni yaşantılarına göre belirlenir.
Temas sınırı, kişinin hem diğerlerinden ayrıştığı, hem de diğerleri ile teması kurduğu noktadır.Bu
nedenle sabit değil,dinamik bir yapı gösterir.Temas kişi ile çevresi arasında olanların
hepsidir.Temas canlı olmayan varlıklarla da (bir çiçege bakmak, güneşi yada dolunayı seyretmekte)
kurulabilir.Ayrıca insan kendisiyle de temas hâlindedir.Geştalt Yaklaşımı’na göre kişi duyumları
yoluyla ihtiyacı doğrultusunda,ihtiyacını karşılamak için temasa geçer,temasını karşıladıktan sonra
da teması keserek geri çekilir.Kişinin diğer insanlarla olan ilişkilerinde kullandığı temas biçimleri
aşağıda sıralanmıştır: üİçe alma üDuyarsızlaşma üSaptırma üYansıtma üKendine döndürme
üKendini seyretme üİç içe geçme
+İçe alma=Kişinin çevresinden gelen duygu, düşünce ve davranışları ayırt etmeden ve
özümsemeden olduğu gibi içine alarak kabul etmesidir. Kişinin dışarıdan gelenleri çiğnemeden
yutması gibidir.İçe alma çevredekine dâhil olmadır.İçe alma öğrenme ile gerçekleşen bir
süreçtir.Literatürde içe almanın oluşabilmesi için iki koşul olduğu ifade edilmektedir:1.İçe alınan
bilgininin çok sık tekrarlanmış olması.2.Duygusal açıdan yüklü olması
+Duyarsızlaşma=Duyarsızlaşmanın; hislerin uyuşturulması olduğunu ifade eden açıklamadır.Kişinin
kendi bedeninden gelen duyumların ve duygularının farkına varamamasıdır.Duyarsızlaşma iki
biçimde oluşabilir:1.Bedensel duyumlara duyasızlaşma 2.Duygulara
duyarsızlaşma…Duyarsızlamanın temelinde duyumların kişiyi zora sokması ve rahatsız etmesi
yatmaktadır.
+Saptırma=Kişinin diğer insanlardan gelenleri, tepkileri, duygu ifadelerini duymaması,
görmemesidir.Saptırma temas biçimi,genellikle çocukluk döneminde öğrenilmiş olan çocuğun
duygu,düşünce ve ihtiyaçlarına gerekli önemin ve özelin verilmemesi ve hatta çocuğun bundan
dolayı suçlandırılması-utandırılması durumlarında karşımıza çıkar.Kişinin konuşma tarzında kendini
gösterir.
+Yansıtma=Kişinin kendi duygu, düşünce,davranış ya da özelliklerini bir başka kişiye,duruma ya da
objeye atfetmesidir.Bir anlamlandırma sürecidir.üBugünden geleceğe ait tahminlerde bulunmak
veya planlar yapmak yansıtmadır.üSanatsal etkinliklerde bulunmak bir tür yansıtmadır.üÖtekinin
düşündüğü şeyi, hislerini ya da nedenlerini tahmin etmek de bir tür yansıtmadır.üDoğrudan
bilgimiz dışında olan durumlara ilişkin yorumlarımız da bir tür yansıtmadır.üÖn yargılar ve büyük
genellemelerde bir tür yansıtmadır.üBilgimiz dışında kalan durumlarda diğerlerine yönelttiğim
suçlamaların çoğu da yansıtmadır.üKabul edemediğimiz sorumluluk duygularımızda, kendi duygu
ve davranışlarımızın sorumluluğu da bir tür yansıtmadır.üZaman zaman olmayan bedensel ağrıların
yaşanması, kişinin canının acımasını bir tür kendi vücuduna aktarması da bir yansıtmadır.
**Yansıtmanın temelinde içe alma temas türü çok etkilidir.
+Kendine döndürme=Kişinin ötekilerden beklediklerini (sevgi, ilgi, öfke) kendine veya ötekilere
göstermesidir.Kendine döndürme temas biçiminin iki şekilde ortaya çıkar:1.Kişi ihtiyaçlarını esas
hedefe yöneltemediği için ya da yöneltmenin doğru olmadığını düşündüğü için ya da bunun için
doğru zamanın bu zaman olmadığına inandığı için enerjisini kendine yöneltir.2.Kişi kendisine nasıl
davranılmasını istiyor ise çevresine de çevresindekilerin kendisinden beklentilerinden bağımsız
öyle davranır.Literatür kendine döndürme çoğunlukla çocuklukta ihtiyaçların dile getirilmesinin
cezalandırılması ve bu konuda tekrarlanan girişimlerin başarısızlığa,hayal kırıklığına yol açması ile
kazanılmaya başlandığını ifade etmektedir.
+Kendini seyretme=Durumu yaşayan kendisini ve çevresini uzaktan seyretmesidir. Yani Kkişinin
kendini, sanki bir başkasıymış gibi dışarıdan gözlemesi, izlemesidir.Kendini seyretmede temas
sınırında iki kişi yoktur, kişi kendisiyle buluşur.Kişi tümüyle kendisiyle meşguldür. “Kendini
seyretme” kişinin özellikle çevresine yabancılaşmasına yol açmaktadır.
+İç İçe Geçme=Kişinin kendisini ve diğerlerini “aynı” olarak görmesi,kendi sınırlarını
belirleyememesi hem birey olmayı hem de büyüme ve gelişmeye engel olacak olan bir iç içe geçme
durumudur.Geştalt Yaklaşımı’na göre kişi ile diğerleri arasında sınır olmamasına iç içe geçme denir.
GESTALT YAKLAŞIMI VE SOSYAL HİZMET
Sosyal hizmetin bilgi temelinin en temelde iki tür içinde ele alınabilir:--Kendi mesleki uygulamsaı
içinde ürettiği bilgi ve--Yan disiplin ve alanlardan aldığı ve kullandığı bilgi.
İnsanların doğuştan getirdikleri en temel iki özellik diğer canlılarda da olduğu gibi,varlığını
sürdürmek (yaşamaya devam etmek) ve büyüp gelişmektir.İnsanın varlığını sürdürmek ve büyüyüp
gelişmek için ihtiyacı olan her türlü fiziksel,psikolojik ve sosyal ihtiyacını çevresinden sağlar.Kişi
herhangi bir ihtiyacı olmadığında,organizma olarak denge hâlindedir.Bu denge hâline literatürde
homeostatis denilmektedir.Homeostatis durumu çok uzun sürmez ve bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyla
bu denge durumu bozulur. Organizmanın ihtiyaçlarını fark etmesi ve bunları karşılamak üzere
harekete geçerek gerekli davranışları yapması yoluyla dengenin yeniden sağlanmasına
organizmanın kendini ayarlaması denir.
ÜNİTE 10=BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM
İnsancıl Model, insanların çocukluk dönemleri ve mevcut öğrenme yaşantıları tarafından
etkilendiklerini kabul etmenin yanı sıra, psikolojik yönden sağlıklı olmak için kendi yaşantılarını
biçimlendirmede rol oynayabildiklerini ileri sürmektedir. Amerika’da hümanistik psikolojisi ve
üçüncü güç olarak bilinen bir ekol gelişmeye başladı. Bu ekol; ,insanın doğasının ihmal edildiğine
vurgu yapmaktadır. Temsilcileri Abraham Maslow ve Carl Rogers’dır.
İNSANCIL YAKLAŞIM’IN TEMEL UNSURLARI:İnsancıl (hümanisttik) Yaklaşım 4 temel ögeye
dayanmaktadır:
1 Bireysel sorumluluk 2 Şimdi ve burada 3 Bireyin fenomenolojisine yapılan vurgu 4 Bireysel gelişim
+Bireysel sorumluluk=İnsancıl Yaklaşım’a göre insanın davranışları onun kişisel tercihlerini
yansıtır.İnsancıl Yaklaşım’ı savunanlara göre, davranışlarımızın o an ne yapmak istediğimizi
gösteren kişisel tercihlerimizi yansıttığını öne sürerler. İnsanlar ilişkilerini sürdürmeyi tercih
eder,sürdürmek zorunda değildirler.
+Şimdi ve Burada=Geçmiş ya da gelecek üzerinde düşünmek yararlı olabilir; ancak insanların çoğu
zaten yaşanmış ya da henüz yaşanmamış olaylar üzerinde düşünerek çok fazla zaman kaybeder.
Kendini gerçekleştirmiş kişinin özellikleri:
üKendini geliştirmeye açık üİnsanlara ilgili üİçinde yaşadığı topluma duyarlı üİçten denetimli
üHoşgörülü üKendisiyle dalga geçebilen üYaratıcı olabilen üİnsanları ve yaşamı seven üDemokratik
***İnsancıl Yaklaşım’ın içinde var olan ve Carl Rogers tarafından ortaya atılan Birey Merkezli
Yaklaşım bu bölümün temel konusudur.
BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM
Carl Rogers tarafından geliştirilmiştir.1940’lı yıllarda ortaya atılan hümanistik (insancıl) psikolojiyle
ilgili kavramlar üzerinde temellenmiştir.Psikanalitik Yaklaşım’a bir tepki olarak 1940’lı yıllarda nondirektif bir yaklaşım olarak gelişmiştir.İnsan yaşantısının öznel boyutu üzerine kurulmuştur.Birey
Merkezli Yaklaşım’da sorunların çözümüyle uğraşmada,müracaatçılara daha fazla sorumluluk
verilmektedir.İnsancıl Kişilik Yaklaşım’ı insan doğasını açıklamak için yaygın bir şekilde kullanılan
Psikanalitik ve Davranışçı yaklaşımlardan duyulan hoşnutsuzluğa tepki olarak ortaya
çıkmıştır.Varoluşçu felsefe sonraları İnsancıl Yaklaşım’ın yapıtaşı hâline gelmiştir.Bu yaklaşımın
gelişmesinde de Carl Rogers ve Abraham Maslow gibi psikologların çalışmaları yatmaktadır.Birey
Merkezli Yaklaşım,öznel benlik kavramının önemini vurgulamaktadır.Rogers'a göre uyumlu insan,
davranışlarını başkalarının kendisinden beklediklerine göre değil,kendi gözlemlerine ve
değerlendirmelerine göre yönlendiren kişidir.Organizmanın benlik yapısına uygun düşmeyen
yaşantılarının, bilince ulaşmasının engellendiği ya da saptırıldığı durumlarda ise psikolojik
uyumsuzluk meydana gelir.Birey Merkezli Yaklaşım’a göre insan olumludur;ancak insanlar
işlevlerini tam olarak yerine getirirken bazı engellerle karşılaşır.Ruh sağlığı, ideal benlik ve gerçek
ben’in bir uyumudur.Uyumsuzluk,kişinin ne olduğu ve ne olmak istediği arasındaki çelişki
sonucunda oluşur. “Şu an”üzerinde durulur,yaşanan deneyimler ve ifade edilen duygular
önemlidir.
***Rogers kendini gerçekleştiren bireyin özelliklerini; yaşantılara açık olma,varoluşsal bir yaşam
sürme, organizmaya daha çok güvenme ve tam olarak fonksiyonda bulunma olmak üzere dört
başlık altında toplamaktadır.
Birey Merkezli Yaklaşım’ın yanıtlamaya çalıştığı soru şudur:Birey kendini gerçekleştirme
dürtülerine yeniden nasıl sahip çıkabilir ve bunların doğruluğunu nasıl kabul edebilir?.Geniş anlamlı
bir tanımla psikoterapi “bir insanda esasen varolan güçlere işlerlik kazandırmaktır”.SHU’nun bir
andan diğerine,sürekli olarak kendini karşısındaki insanın yerine koyabilmesi ve derin bir duyarlık
düzeyini koruyabilmesi için, müracaatçıyı koşulsuz kabul etmesi gerekir.Ancak bu,kabul edici bir
tutum göstermekten farklı, gerçek bir kabul olmalıdır.Bu nedenle,tedavinin belki de en önemli
ögesi içtenliktir.Rogers:“Açık iletişim kurmanın önemi oldukça büyüktür,eğer insanların işine
karışmazsan onlar kendi başlarının çaresine bakar;eğer insanlara öğüt vermezsen kendilerini
geliştirebilir;eğer insanları zorlamazsam kendileri olur”demektedir.Rogers’ın insana atfettiği
unsurlar şunlardır:
üÖzgürdür ve kendisi için ve kendi başına karar verebilir.üMantıklıdır,neyin doğru neyin yanlış
olduğunu ele alabilir.üBenlik ve kişilik bütünlüğüne doğru ilerleyebilir.üİnsanı hem biyolojik yapısı
hem de çevre ortak olarak etkiler.üDeğişme yeteneğine sahiptir.
üÖznel dünya gerçek dünyadı,yani gerçek olan bireyin kendi dünyasıdır.üİnsan öznel dünyasına
göre veya iç referans çerçevesine göre davranır.
Carl Rogers Kişi Merkezli Yaklaşım’da 19 önerme sıralamıştır ve bu Rogerian terapinin de temelini
oluşturmaktadır.Bu önermeler:
1.Her birey kendisinin merkezi olduğu sürekli değişen bir dünyada yaşar.2.Organizma, alanı
yaşadığı ve algıladığı biçimde tepki gösterir.Birey için bu algısal alan gerçektir.3.Organizma,bu
algısal alana organize bir bütün olarak tepki gösterir ve bir parçada meydana herhangi bir değişme
bir diğer bölümü de etkiler.4.Organizmaların yaşayan organizmayı gerçekleştirmek, sürdürmek ve
artırmak için temel bir eğilimi vardır ve organizalar bunun için de mücadele ederler.5.Davranış,
temelde organizmanın algısal alandaki gereksinimlerini doyurmak için hedefe yönelik
girişimlerdir.6.Duygu,bu tür amaca yönelik davranışa eşlik eder ve genelde onu
Kolaylaştırır.7.Davranışı anlamak için en avantajlı nokta;bireyin içsel referans çerçevesinden gelen
mesajları anlayabilmektir.8.Toplam algısal alanın bir parçası aşamalı biçimde self (öz)olarak
farklılaşır.9.Çevreyle etkileşimin ve özellikle başkalarıyla değerlendirmeci tarzdaki etkileşimin bir
sonucu olarak özün yapısı biçimlenir.10.Değerler yaşantılara bağlıdır,öz yapının bir parçasıdır ve
bazı durumlarda değerler organizma tarafından doğrudan yaşanır,bazı durumlarda değerler
içselleştirilir ya da başkalarından ödünç alınır; ama bu bozulmuş ya da çarpıtılmış bir tarzda
algılanır,yani onlar sanki doğrudan yaşanmış gibi görülür.11.Bireyin yaşamında meydana gelen
deneyimler=a)Sembolleştirilir,algılanır ve organize edilir
b) İhmal veya gözardı edilir,çünkü özün yapısı ile algılananın bir ilişkisi yoktur,
c) İnkar edilen sembolleştirme ya da çarpıtılmış sembolleştirme yapılır,çünkü yaşantı özün yapısı ile
tutarlı değildir.
12.Organizma tarafından kabul edilen davranış biçimlerinin çoğu özün kavramı ile
tutarlıdır.13.Davranış bazı durumlarda organik yaşantılar ve henüz sembolize edilmemiş
ihtiyaçlardan kaynaklanır.Bu tür davranış özün yapısı ile tutarlı olmayabilir;ancak,bu örneklerde
davranış birey tarafından sahiplenilmez.14.Psikolojik uyumsuzluk organizmanın önemli duyusal
yaşantıların varlığını inkâr ettiği zaman ortaya çıkar.Bu yaşantılar öz yapısının örüntüsüne
sembolize ve organize edilmiştir. Bu durum meydana gelirse temel ya da potansiyel bir psikolojik
gerginlik vardır.15.Psikolojik uyum;benlik kavramı organizmanın duyusal yaşantıların tümünün
sembolik düzeyde özümsenmesi ve benlik kavramıyla tutarlı ilişki içinde
bulunmasıdır.16.Organizasyon ya da benlik yapısıyla tutarlı olmayan her türlü yaşantı bir tehdit
olarak algılanabilir ve var olan bu algılamaların çoğu özyapısının katılığı onu sürdürmek için
organize olur.17. Belirli koşullar altında öz yapıya herhangi bir tehdidin olmaması
durumunda,onunla tutarlı olmayan yaşantılar algılanabilir ve gözden. geçirilebilir ve benliğin yapısı
bu tür yaşantıların özümsenmesi ve dahil edilmesi için yeniden düzenlenebilir.18.Bir birey duyusal
yaşantılarla tutarlı ve bütünleştirilmiş bir sistemi algıladığı ve kabul ettiği zaman bu kişi başkalarını
daha iyi anlar ve herkesi ayrı bir birey olarak kabul eder.19.Birey,organik yaşantıların çoğunu algılar
ve benlik yapısına kabul ederse o kişi şu anki değer sistemine yerleştiriyor demektir ve bu,sürekli
bir değerlendirme işlevidir.
BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIMIN TEMEL KAVRAMLARI
Benlik:Yaşamın başlangıcında“benlik”mevcut değildir.Farkındalık ile birey benliğini oluşturmaya
başlar.Rogers,olumlu saygı ve olumlu benlik saygısının bebeklik döneminden itibaren karşılanması
gerektiğini belirtir.Birey kendi benliğini algılamaya başlayınca, saygı görme ihtiyacı ortaya
çıkmaktadır.Bunların sonucunda kendine saygı gelişir. Ya kendini sever ya da nefret eder.
Potansiyelini Tam Kullanan Birey:“İyi bir yaşam” demiştir.Rogers:“Bir durum değil, bir süreçtir. Bir
varış noktası değil bir yöndür”.Rogers yaşamımızda uygun bir doyum noktasına ulaşan yani hedefe
ulaşan insanlara potansiyelini tam kullanan kişi adını vermiştir.Potansiyelini tam kullanan
kişiler,yeni deneyimlere açıktı ve kendi duygularına güvenmeyi öğrenir.Rogers’a göre psikolojik
olarak sağlıklı ve kendini tam olarak ortaya koyan bir insanın özellikleri:
üTüm yaşantılara açıklıküHer anı dolu dolu yaşayama eğilimiüBireyin başkalarının düşünce veya
mantığı yerine kendi güdüleriyle davranabilme yeteneğiüDüşünce ve davranışta özgürlük
duygusuüDuygularını başka insanlara göre daha derin ve yoğun bir şekilde yaşamaüKendini
gerçekleştirmiş kişi olma ve benliğin gelişiminin sürek olmasıüToplumsal beklentiler tarafından
belirlenmiş rollere uymak konusunda diğer insanlara göre daha az istekli olmaüHem olumlu hem
de olumsuz duygular içinde olmaüÖfkelerin kabul edilmesi ve dışa vurulması
Kaygı ve Savunma:Rogers’a göre kendimizle ilgili sahip olduğumuz bilgilerle tutarlı olmayan bir
bilgiyle karşılaştığımızda,kaygı yaşamaya başlarız.
****Herkesin hoşlandığı bir insan olduğunuzu düşünüyorsunuz;ancak bir gün biri sizin ne kadar
sevimsiz bir insan olduğunuzu söyledi.
Bu durum karşısında nasıl bir tepki veririsiniz? Potansiyeli tam kullanan insanın tepkisi:Bu bilgiyi
kabul eder.Bu bilgi üzerine bir süre düşünür ve bunu kendilik kavramıyla bütünleştirmeye çalışır.İyi
bir insan olmasına rağmen, herkesin onu hoş ve sevmeye değer bulmadığını anlar.Rogers’ a göre
kendilik kavramıyla tutarsız bilgi edinen insanların bu bilgiyi bilinç düzeylerinin altında tuttuğunu
belirtir.Bu sürece algı değil de bilinçaltı algı adını vermiştir.Eğer bilgi çok tehdit edici değilse bilinç
düzeyinde kalır.Bilgi kendilik kavramıyla çelişirse o zaman kaygı artar.Kaygıyla başa çıkmak için bu
bilginin bilince ulaşmasını engellemek amacıyla savunma mekanizmalarını kullanırlar.Çarpıtma ve
inkâr kısa vadede kaygıyı azaltmada uygun olabilir.Aşırı durumlarda insanlar gerçeğin yerine hayalî
koymaya başlar.Kendilik kavramı ve gerçeklik arasındaki uyumsuzluk çok büyüyüp de artık
savunma süreçlerinin yeterli olarak çalışmadığı durumlarda kişi Rogers’a göre düzensizlik
yaşar.Düzensiz durumlarda;tutarsız bilgilere karşı koruma sistemi çöker.Ortaya çıkan sonuç aşırı
kaygıdır.
Koşulsuz Olumlu Kabul:Tutarsız bilgiyi kabul etmek ve kendilik kavramımızla bütünleştirmek neden
bu kadar zordur?Rogers’ın buna yanıtı, çoğumuzun koşullu olumlu kabul ortamında büyümemiş
olmamızdır.Anne babalar,yaptıkları davranışı onaylamamalarına rağmen,çocuklarını her zaman
seveceğini ve kabul edeceğini hissettirmelidir.Bu koşullar altında çocuklar,olumlu kabulün ortadan
kalkmasına neden olabilecek düşüncelerini ve duygularını inkâr etme gereği duymazlar.Her şeyi
deneyimlemekte,hatalarını ve zayıflıklarını kendilik kavramıyla bütünleştirmekte ve doya doya
yaşamakta özgür olurlar.
Algı ve Farkındalık:Algılama yaşantıların veya uyarıcıların farkında olmaktır.Rogers tüm algılama ve
farkındalıkları,geçmiş yaşantıdan oluşan ve geleceğe ilişkin bir hipotez ve tahmini içeren karşılıklı
bir etkileşim olarak görmektedir.
MESLEKİ İLİŞKİNİN ÖZELLİKLERİ
Birey Merkezli Yaklaşım’da hasta yerine müracaatçı ifadesi kullanılır.Danışma süreci içinde,bireyin
gerçek benliği ile ideal benliği arasındaki fark azaltılmaya çalışılır.Bireyin benliği ile yaşantıları
bağdaşım içindeyse,bütünleşme ve kendini gerçekleştirme ortaya çıkar.Kendini gerçekleştirme
hümanistik psikolojide önemli bir kavramdır.Shu sorunların kaynağının müracaatçının kendisi
olduğunu ve iyileşebilmenin de kendisine bağlı olduğu gösterilir.
Mesleki ilişkide: 1.Gerçek benlik, ideal benlik ve yaşananlar arasında bağdaşım oluşturmak:
Uyuşmazlıkları en alt seviyeye düşürebilmek,benliğin kabul düzeyini en üst seviyeye
yükseltebilmektir.Bireylerin benliklerinden ayrı gördükleri ve bastırdıkları yaşantıları uyuşmazlığa
yol açar.Birey, kendi değerlendirme ve yorumları yerine başkalarının değerlendirmelerine önem
verirse benliği ile yaşadıkları arasında çatışma ortaya çıkar.Bu durum ise bireyin bütünleşmesini
engeller. Mesleki ilişki sürecinde en önemli unsur,bireyin yaşantılarıyla benliği arasındaki uyumu
sağlamasına yardımcı olmaktır.Bastırdığı yaşantıların farkına varması sağlanır; böylece kişi
yaşadıklarının bilincine vardıkça,onları çarpıtmaktan,bastırmaktan vazgeçecek ve kendi mantık ve
bilincine güvenecektir.Çevresindekilerle daha sağlıklı etkileşim kurmuş olacaktır.
2.Müracaatçının geliştirdiği ve uyumunu bozan tutum ve değerlerini değiştirmek:Müracaatçıda
davranış değişikliği oluşturmak,onlara kendilerini keşfetmelerine yardım etmek amacıyla uygun
koşulların sağlanması,onların geçmişte yaşadıkları,ancak inkâr ettikleri veya çarpıttıkları koşulları
‘’-bunlar onların gelişmesine ve kişiliğin bütünleşmesine engel olan bloklardır-‘’tanımalarına
yardımcı olur. 3.Müracaatçının kendini gerçekleştirmeye yönelik çabalarını desteklemek:Kendini
gerçekleştirmeye yönelik değişiklikler;içten denetimli hale gelme,içgörü kazanıp problem çözme
becerilerini geliştirme,gerçek benliği ile ideal benliği hakkında gerçekçi bakış açısı kazanma,kendisi
ve çevresindeki kişilerle ilgili olumlu görüşler kazanma,öz saygısının,öz güveninin ve kendini kabul
seviyelerinin gerçekçi bir içgörüyle arttırılması,zamanı iyi kullanma, verimli olma,üretken olma,
karar verme, seçim yapma durumlarında daha etkili olabilme olarak sıralanabilir.
MESLEKİ İLİŞKİDE SOSYAL HİZMET UZMANI
Rogers mesleki ilişkide bazı ön koşulların bulunması gerektiğini belirtir.Bunlar müracaatçının
kişiliğinin değişimi için şarttır. Bunlar:
üSosyal hizmet uzmanı ile müracaatçı yakın psikolojik ilişki içindedir.üBu ilişkide müracaatçı, kaygılı
ve uyum bozukluğu içindedir.
üSosyal hizmet uzmanı bütünleştirici ve samimidir. Sosyal hizmet uzmanı müracaatçısına karşı içten
olmalıdır.Müracaatçısına ne kadar samimiyetli görünürse müracaatçının sosyal hizmet uzmanına
olan inancı da o kadar artacaktır.üShu şartsız ve olumlu saygı ve kabul gösterir. Shu;müracaatçıyı
herhangi bir özelliğinden dolayı ayrı göremez,tüm müracaatçılarına karşı aynı şartsız saygıyı
göstermelidir.Böylece müracaatçı sevilip sayıldığını ve değer verildiğini gördükçe kendini daha
rahat hissedecek ve sorunlarını samimi duygular içinde anlatacaktır.Bu da kendisine olan saygısını
artıracak bir davranıştır ve müracaatçıın benliği güçlenecektir.üShu empati kurma becerisini çok iyi
kullanmalıdır.Böylece kısa bir süreliliğine müracaatçı rolüne girerek onu daha iyi anlayacak ve onun
yaşadıklarını hissetmeye çalışacaktır.Daha sonra da anladıklarını hem sözlü hem de sözsüz
mesajlarla müracaatçıa iletecektir.Anlaşıldığını hisseden müracaatçının hem sosyal hizmet
uzmanına hem de kendine olan güven duygusu artacaktır.üSosyal hizmet uzmanın başarısı,sosyal
hizmet uzmanı ve müracaatçı arasındaki ilişkinin etkililiğine bağlıdır.Etkili bir ilişki ise,sosyal hizmet
uzmanı ve müracaatçı beklentilerinin birbirine uygunluğu ile sağlanır.
MESLEKİ İLİŞKİDE MÜRACAATÇI
Sosyal hizmet uzmanının şartsız kabulü,saygı ve empatik yaklaşım müracaatçılarda konuşma
özgürlüğü sağlar.Danışma sürecinin gidişini müracaatçı belirlemektedir.Sosyal hizmet uzmanının
yapmış olduğu geri bildirimler sonucu müracaatçı konuşmaya, bilgi vermeye hazır olmalıdır.
Müdahale sürecinde kişinin psikolojik ve sosyal açıdan uyumlu hâle gelebilmesi için öncelikle
sorumluluk alması ve sorumluluk duygusunu yaşaması gereklidir.Birey daha sonra keşfetme
sürecini yaşar,inkar ettiği tutumlarını keşfeder,benliğini yeniden organize eder ve sonuçta gelişme
hisseder. Yapılan keşifler üzücü olsa bile gelişmeye devam edilir ve uyum süreci gerçekleşir.Meslek
ilişki süreci içinde müracaatçı belli aşamalardan geçer.Bu aşamalar:
1. aşama:üMüracaatçı kendini anlatmak istemez.üDeğişmek istemez.üSorunlarını ortaya
koymaz.üYakın ilişkileri tehlikeli görür.üDeğerlendirmeleri katıdır. 2. aşama:üMüracaatçı
duygularını yavaş yavaş açar.üKendisiyle ilgili konuşur.üSorunların kaynağını kendi dışında
arar.üKendisi hakkında çelişkili açıklamalar yapar.üKendisi dışındaki konularda rahat
konuşur.üSorunlarını çok az fark etmeye başlar. 3. aşama:üMüracaatçıın kendini anlatma korkusu
azalır.üYaşantılarını anlatır.üGenelde geçmişteki olumsuz duyguları anlatır.üFakat bunları kabul
etmez.üYaşantıları ile duyguları arasındaki tutarsızlıkları fark etmeye başlar.üBöylece
yaşadıklarının kendisi için önemini anlamaya başlar. 4. aşama:üKendini kabul etme, anlatma,
saydamlık hızla gelişir.üSorumluluk duygusu gelişir.üSHU ile duygusal temele dayanan ilişki
kurmaya başlar.üSorunların çözümündeki kendi sorumluluğunu fark etmeye başlar. 5.
aşama:üKorku ve güvensizliği atamamıştır.üDuygu ve düşünceleri birbirinden ayırır.üFakat
duygularını kabullenme oranı artmıştır.üDuygularını daha rahat belirtmeye çalışır.üBirçok
duygusunu yaşantıya dönüştürür. 6. aşama:üMüracaatçı yaşantılarını aynen kabul etmeye
başlar.üYaşadıklarından artık korkmaz ve onları inkar edip çarpıtmaz.üBağdaşım görülmeye
başlanırüYaşantıları arasındaki ilişkiyi açıkça görür.üKendini daha rahat hisseder.üBenliğini
yaşanan bir süreç olarak görür. 7. aşama:üMüracaatçı yeni duyguları yaşamaya hazırdır.üYeni
yaşantılardan korkmaz.üKendini, kim olduğunu ve ne istediğinin ayrıtındadır.üKendine güveni
artmıştır.üBazı müracaatçılar 7.basamağa mesleki ilişki sonlandıktan sonra ulaşmaktadır.
MESLEKİ İLİŞKİ SONUNDA ULAŞILMASI GEREKENLER
1.Müracaatçı, yardım amacıyla gelir ve bu süreç sınırlıdır.2.Sosyal hizmet uzmanı müracaatçıyı
kendini rahat ve açık bir şekilde anlatabilmesi için cesaretlendirir.3.Sosyal hizmet
uzmanı;müracaatçının sorununu,duygularını şartsız kabul eder ve saygı gösterir. Böylece
müracaatçıyı cesaretlendirir. 4.Müracaatçının benliği ile yaşantıları arasında bütünleşme sağlar.
Böylece bastırmaları azalır.5. Müracaatçı seçim yapma, karar verme, yeni yaşantılara açık olma, öz
saygı ve öz güven kazanmaya başlar. İçten denetimli olur.
+Müracaatçıyı anlayarak sorunlarının çıkış noktasını görebilmeli;bunları yaparken müracaatçının
iplerini kendi eline almamalıdır. Müracaatçıyı kendine bağımlı kılmamalıdır.SHU müracaatçısıyla
kurduğu ilişkide empatik,şartsız kabul ve bağdaşım içinde olmalıdır. Teknikler birer araçtır. Soru
sorma, önerilerde bulunma,cesaretlendirme, yorumlama gibi tekniklerin kullanım sıklığı eskiye
göre azalmıştır.Tekniklerin yerine,müracaatçıya daha çok saygı,daha çok anlayış ve kabul edildiğini
gösteren yollar geliştirilmiştir.Sosyal hizmet uzmanı müracaatçısının söylediklerinin altında
yatanları ve duyguları anlamalıdır.Anladıklarını da müracaatçısına iletmelidir. Müracaatçısının
duygularını yorumlar.Terapötik ilişkinin doğasını açıklar.Sosyal hizmet uzmanı ve müracaatçı
arasındaki ilişkinin sınırlarını belirtir.Müracaatçısına karşı otorite figürü gibi doğmatik
davranmaz.Yorumlayıcı tavırlar almaz.Sadece onun duygularını ona geri yansıtır.Sosyal hizmet
uzmanı aktif dinleyerek doğru geri bildirimlerde bulunur.Tekniklerden ziyade sosyal hizmet
uzmanının davranışları çok büyük öneme sahiptir.Bu bağlamda sosyal hizmet uzmanının bazı
özellikler sahip olmalıdır. Bu özellikler:
1. Şartsız kabul 2. Dikkatle dinleme-içtenlik-bağdaşım ve 3. Empatik anlayıştır.
1.Şartsız kabul: *.Müracaatçılara yönelik ilk ve en önemli tutumdur. *Müracaatçıyı tüm olumlu ve
olumsuz yönleriyle kabullenmedir. *Sadece insan olduğu için değerli saymaktır.*İstenmeyen
davranışlarından kurtulmasının kendisine bağlı olduğu belirtilmelidir.*Hiçbir koşul koymadan
müracaatçıla ilişki kurulmasıdır.*Müracaatçıya değer verilmelidir.*Sıcak bir ilgi ve kabul
gösterilmelidir.*Müracaatçı ne olursa olsun sosyal hizmet uzmanından kabul göreceğini
anlar.Böylece kendini açabilir.
2.Dikkatle dinleme-içtenlik-bağdaşım:*Müracaatçıyı anlamanın yolu, onu dikkatlice ve ilgiyle
dinlemeden geçer.*Bütün davranışları gözlenmelidir.*Ne demek istediği, neden dediği, nasıl dediği
anlaşılmalıdır.*Sosyal hizmet uzmanının sözlerinin dışında beden dili de müracaatçı üzerinde
etkilidir.*Bu yüzden sosyal hizmet uzmanı yapmacık davranmamalıdır.*Doğal ve içten
davranmalıdır.*Sosyal hizmet uzmanı kendini de açabilmelidir.*Sosyal hizmet uzmanı saydam
olabilmelidir.
3.Empatik Anlayış:*Müracaatçının kendini keşfetmesi,tanıması ve olumlu yönde değişmesi için
gereklidir.*Taklit değildir.Yer değişimidir.Karşısındakinin yerine geçmedir.*SHU müracaatçının iç
dünyasına,müracaatçı gibi korkarak,karamsarca, kızarak değil kendi iç dünyası gibi algılayarak fark
ettiği duyguları ve yaşantıları yansıtır.*Empati sayesinde psikolojik yardım ilişkisi kolaylaşır.Bu
nedenle sosyal hizmet uzmanı;dikkatli ve aktif dinleme,sözel iletişim,susma,sözsüz iletişimi
dikkatle kullanmalıdır.*SHU kendi duygu ve sorunlarına yönelmeden,tüm dikkatini müracaatçının
duygularına yöneltmelidir.*Öneri ve moral vermeye yönelik girişimler empatiyi engeller.SHU
müracaatçının iç dünyasını onun bakış açısından görmelidir.Eş duyum içinde davranmalıdır.Bu
yaklaşım müracaatçının kendini açmasını kolaylaştırır.*Empati,müracaatçının yaşadıklarına sosyal
hizmet uzmanının bakışı açısından değil,müracaatçının bakış açısından
bakabilmesidir.*Empati,müracaatçının hissettiklerinin aynısını hissetmek değildir.Müracaatçının
belli bir durumdayken ne tür duygular yaşadığını anlayabilmektir.Sosyal hizmet uzmanı
müracaatçıyı sürekli olarak o anda konuştuklarına ilişkin duygulara yönelterek kendisini rahatsız
eden duyguyu anlayabilmesini sağlar.SHU tarafından yapılan empatiler sayesinde duygularını ve
yaşadıklarının anlamlarını kavramaya başlar.*Aralarındaki ilişki,duygusal süreçlerle ilgili terapötik
bir ilişkidir.Karşılıklı kabul,güven ve kayıtsız şartsız olumlu saygıya dayanır.Test ve benzeri
tekniklere gerek duyulmaz.Tanı koymaya çalışılmaz.Müracaatçının çocukluk yaşantısı ve hayat
hikâyesi alınmaz.Müracaatçı üzerinde sınırlama ve denetim yoktur.Müracaatçı daha etkin
konumdadır.
ÜNİTE 11=YAPISAL KURAM
YAPISAL VE POST-YAPISAL KURAM: TANIM VE KAPSAM
Yapısalcılık (structuralism),toplumun ya da kültürün ögelerinin daha geniş sistemle ya da
“yapıyla”(structure) olan ilişkileri bağlamında incelenmesi gerektiğini vurgulayan akımın
adıdır.Yapısalcılık çözümleme birimi olarak “yapı”yı temel almaktadır.Yapı,en temel anlamıyla
dengeli,düzenli ve uyumlu ilişkilerle birbirine bağlı ögelerden meydana gelmiş bütün olarak
tanımlanmaktadır.Toplumsal yapı kavramı,onu oluşturan parçalar ve parçalar arasındaki ilişkilerin
tanımlamalarıyla başlar.Bu parçalar;kadınlar,erkekler,etnik gruplar veya sosyo-ekonomik tabaka
gibi çeşitli insan grupları veya sınıflarıdır.Yapısalcılık ilk olarak dilbilimci Ferdinand ile Saussure’ün
dilbilim öğretisinde kendisini göstermiştir.bütün dil bilgisi tanıtlamaları da zorunlu olarak
yapısaldır.Böylece yapısalcılık,çözümleme birimi olarak yapıyı esas almakta toplumsal olay veya
kurumların içinde yer aldıkları toplumsal yapının bütünlüğü ile ilişkileri çerçevesinde
anlaşılabileceğini savunmaktadır.Felsefede yapısalcılık,“bir yapıtı,bir olguyu,bir değeri toplumsal ya
da tarihsel özelliklerinden koparmadan anlamayı savunan toplumsal eleştiri görüşüne karşı ortaya
çıkan,yapıtı belli bir yapı içine yerleştirerek bütününde kavramaya dayalı araştırma yaklaşımı ya da
kuramı”olarak tanımlanmıştır.Sosyolojide ise yapısalcılık,“en genel düzeyde ve esnek bir
şekilde,toplumsal yapıya(görünüşte ya da başka bir şekilde)toplumsal eylem karşısında öncelik
veren yaklaşımları anlatmak için kullanılmaktadır.”Yapısalcılığı tanımlamadaki yöntem ve teknik
vurgusu ise toplumu inceleme ve anlama yöntem ve tekniğidir.Örneğin Piaget’e göre yapısalcılık,bir
yöntemdir.Bu terim bütün içerdikleriyle bir tekniktir.Levi-Strauss ise yapısalcılığı“değişmez olanın
ya da yüzeysel farklılıklar arasındaki değişmez ögelerin araştırılması”olarak tanımlar.Sosyolojide
Yapısalcı Yaklaşımı savunan Comte ve Durkheim’e göre araştırmacı, davranışın, inancın ya da
yaşamın herhangi bir unsurunu ancak parçaların bağlı olduğu ortama oturttuğu zaman gerçek
bilimsel açıklama başlar.Bottomore ve Nisbet,insan gözlem ve deneyimlerine ilişkin duyu
verilerinin çatısını oluşturacak temel yapıları bulma çabası olarak yapısalcı yaklaşımların
(ör.Platon’un İdea’lar doktrini ve Aristotales’in Organizma felsefesi)kökenini eski Yunan’a kadar
götürerek günümüzde de etkisini hâlâ koruduğunu belirtmişlerdir.Toplumun nasıl yapılandırıldığına
ve sosyal sorunların kaynaklarına ilişkin analitik bir bakış açısı sunan Yapısalcı Kuram’ın tarihsel
olarak sınıf savaşımlarıyla ilgilenen sosyalist ideolojiden güç aldığı da sıklıkla bildirilmektedir.Çünkü
1970’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyal sorunların temeli bireysel bozukluklardan çok
sosyal düzenin yetersizliğinde aranmıştır.Örneğin sosyoloji üzerindeki etkisi,etnoloji ve antropoloji
alanındaki çalışmaları ve kültürel fenomenlerin göstergebilimsel analizi ile Levi-Strauss,fikir tarihi
üzerine çalışmaları ile Foucault, psikoloji alanında psişik nesnelerinde fiziksel nesneler gibi bütünsel
bir yapı gösterdiğini ve bu yapının kendini meydana getiren parçalardan farklı bir bağımsızlığı
olduğunu iddiası ile Koffka ve Köhler,psikanaliz ile ilgili çalışmaları ile Lacan ve yapısal Marksizmi ile
Althusser ilk akla gelen yapısalcı isimlerdir.
Yapısal Kuram dört temel varsayımdan yola çıkar:Bunlardan ilki,doğal karşılanan bilgiye eleştirel
yaklaşım ve sorgulamayı engelleyen ve tarihsel olarak şekillenen geleneksel bilginin
reddedilmesidir. İkincisi,dünyayı kavrarken kullanılan dil ve kavramların tarihsel ve kültürel olarak
özel olduğuna ve bilginin zaman ve kültürle kuşatılmış ve sınırlandırılmış olduğuna inançtır.Bu
halde bizim kavrayış biçimlerimizin diğer biçimlerden daha iyi olması gibi bir şey söz konusu
değildir.Üçüncüsü,bilginin sosyal süreçler sonunda yapılandırılmasıdır ki bu da bir insanın
yaşamında tek ya da gerçek bir yol olmadığını gösterir.Dördüncüsü ise üzerinde uzlaşmaya varılmış
kavrayışlar ya da sosyal yapılar farklı biçimlerin çeşitli şekillerde bir araya gelmelerinden ortaya
çıkar ve bu nedenle de bilgi ve sosyal davranış bir arada var olurlar.Günümüzde yapısalcılık,eleştirel
yaklaşımların,post-yapısalcılık ve yapısökümünün etkisiyle eski güncelliğini ve kabul edilebilirliğini
kaybetmiştir.Örneğin Foucault gibi post-yapısalcılar insanı anlamayı sağlayan kimi kavramları
yapısökümüne uğratmayı istemişlerdir.Sarup, her ikisi de eleştirel olsa da yapısalcılık ile postyapısalcılık arasında hem benzerliklerin hem de farklılıkların olduğunu belirtmiştir.Yapısalcılık
doğruluğu metnin“arkasında” ya da “içinde”görürken postyapısalcılık okuyucu ile metnin karşılıklı
etkileşimini üretkenlik olarak görür.Yani,edilgen bir tüketim olarak düşünülen okuma edimi yerine
okurun performansı önem kazanmıştır. Marshall’a göre, yapılar değişmez biçimde toplumsal
eylemden ayrı bir şekilde var olduğundan ama yine de bu eylemleri etkilediğinden bu durum
“değişimi” açıklamayı zorlaştırır.Buradaki eleştiri, “yapı”yı merkez alan Yapısalcı Kuram’ın “insan
varlığını” ve “yapıyı” ikici bir biçimde tanımlanmasından ileri gelmektedir. Yapısalcı Kuram“yapıyı”
maddeleştirerek (cisimleştirerek) insan varlığının dışında bir yerde tutmakta ve dönüşümlü bir
şekilde sosyal aktörlerin (bireylerin)sosyal yapıları inşa ettiğini ve bu sosyal yapılar tarafından
yeniden üretildiğini yadsımaktadır.Lundy,insanlığın karşı karşıya olduğu, sosyal adalet ve insan
haklarına zarar veren;küreselleşme,ekonomik dengesizlikler,savaş ve çevresel felaketlerin
önlenmesinde ve sosyal adalet ve insan haklarının gerçekleştirilmesinde yapısalcı bir analizi
öngörmüştür.
YAPISAL SOSYAL HİZMET YAKLAŞIMI
Yapısal Kuram Sosyal hizmet literatüründe sosyal sorunların nedenleri ya da kaynaklarıyla
ilgilendiğinden ve bu nedenleri açıklamaya dönük bir bakış açısı sunduğundan ahlaki/yol
gösterici/kural koyucu(moral) bir yaklaşım olarak ele alındığı gibi toplumu analiz etmek ve sınıf
çelişkilerini anlamak bakımından yöntem ve teknik olarak da kullanılagelmiştir.Örneğin Weinberg
sosyal hizmetin kapitalizmin getirdiği karmaşık sorunlara,eşitsiz kaynak ve güç dağılımına ve
kaynaklara eşitsiz ulaşıma yönelik bir“yol gösterici/yöneltici”olduğunu belirtmektedir.Fook ise
kuramları bilgiye ulaşma yolu olarak ele aldığından,bu yaklaşımı da“gerçeğe ulaşma ve toplumu
anlama yolu/yöntemi”olarak görmekte ve bu kuramın içinde bulunduğumuz zamanın
gereksinimlerini karşılamadığını belirtmektedir.
Yapısalcılık sosyal hizmet etiğini de etkilemiştir. Sosyal hizmet etiğinde sosyal hizmet uzmanı ve
müracaatçı arasındaki ilişkide objektif karar-verme sürecini önceleyen ideoloji baskındır.Bu
ideolojinin sorunlu yönleri,Yapısalcı Kuram’ın bağlam boşluğunu anlamayı sağlaması ve güç ve
kaynaklara eşitsiz ulaşıma dikkat çekmesi ile önemli ölçüde düzelmiştir.Sosyal sorunların
çözümlenmesinde yapısal ilişkileri ele alan yapısalcı yaklaşım sosyal hizmet uygulamasında
aşağıdaki alanlarda destekleyici olmaktadır:
BİREYSEL/SOSYAL (PSİKO-SOSYAL) SORUNLARIN ANLAŞILMASINDA YAPININ ANALİZİ VE
DEĞİŞME:Yapısal Kuram’ın sosyal hizmet açısından en önemli doğurgusu,müracaatçının içinde
bulunduğu durumu(sorun ve/veya ihtiyaçlarını/ güçlü-zayıf yönlerini)onun içinde bulunduğu
yapıyla(toplumsal, tarihsel, kültürel bağlamla)ilişkisi dâhilinde anlamasını sağlamasıdır.1920’lerde
Sigmund Freud’un Psikanaliz Yaklaşımı’nı geliştirmesiyle sosyal hizmette bütüncül bakışın etkisi
zayıflamış,daha deneysel ve somut bilgi ve yöntem imkânı sunan terapi yaklaşımları tercih
edilmiştir.1960'larda sosyal hizmet uzmanları yeniden sosyolojik yaklaşımlara ya da reform
yaklaşımına ilgi duymaya başlamıştır. dönemden sonra bireysel ve sosyal sorunların çözümünde
çevresel koşullardan ziyade yalnızca bireye odaklanmak ve"suçu"bireyde aramak tartışılır hâle
gelmiştir. Yapısalcı bir yaklaşımda değişme,yalnızca bireysel nedenlerin anlaşılması ve ortadan
kaldırılmasıyla değil,sosyal yapısal sorunların ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.
SOSYAL HİZMET UZMANI- MÜRACAATÇI İLİŞKİSİ
Problem odaklı yaklaşımda müracaatçının rolü“pasif ‘’;sosyal hizmet uzmanının rolü ise“sorumlu
uzman”ve“ müracaatçıyı yönlendiren”biçimindeydi.Yapısalcı Kuram’ı kullanan bir sosyal hizmet
uzmanı,müracaatçısıyla ilişkisinde ortak diyaloglara dayanan eşitlikçi bir perspektifi
benimser.Karşılıklı diyalog,uzman-müracaatçı arasındaki bilinmezlikleri ortadan kaldırmaya
yardımcı olur.Ayrıca kendisi de“yapının”etkisinde olan sosyal hizmet uzmanı ile,“yapının”ürettiği
sorunlar ya da karşılayamadığı ihtiyaçlar nedeniyle sosyal hizmete gereksinim duyan müracaatçılar
kavramsallaştırması, Yapısal Yaklaşım’ın sonucudur.
Hak savunuculuğu ve sosyal adaleti gerçekleştirme:Yapısal analiz yapan sosyal hizmet uzmanı var
olan eşitsiz durumları değerlendirirken hak savunuculuğu yaparak ihtiyaçların karşılanmasında
sorumluluk alır.Tufan,Özgür Sayar ve Koçyıldırım’a göre böyle bir yaklaşım adaletsizliği, eşitsizliği
ve ihmal edilmişliği ortadan kaldırırken bu hizmeti“hayır”için yapmaz,o kişinin buna“hakkı”olduğu
için yapar.Hak temelli yaklaşım;görev sahiplerini kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleri için hak
sahiplerini ise hak talebinde bulunmalarını sağlamak için güçlendirir.Bu hak savunuculuğu ve mal
ve hizmetlere erişimi sağlama görevi,sosyal hizmetin nihai amacı olan sosyal adalet misyonuna da
katkı verir.Şüphesiz,yalnızca mal ve hizmetlerle bağlantı kurma değil,aynı zamanda yapısal
eşitsizliklerin eleştirel çözümlemesi ve yapının değişimini sağlama olmaksızın sosyal adaleti
gerçekleştirme misyonu sınırlı,sınırlayıcı ve güçsüzleştirici bir pratiğe dönüşecektir.
Kolektif bilinç:Bir grubu ya da toplumu bir araya getiren ortak düşünce ve tutumlar olarak ele
alabileceğimiz kolektif bilinç, aynı zamanda bireylerin ortak yaşantılarına da gönderme
yapmaktadır. Sosyal hizmet uzmanı bu bağlamda benzer yaşantıların ortaya çıkarabileceği benzer
çözümlere odaklanabilmeli ve müracaatçılarını da benzer durumları yaşayan diğer insanlarla
bağlantıya geçirebilmelidir.Grup dinamikleriyle ilgili önemli katkılarda bulunarak yapısal
fonksiyonel modeli geliştiren Edelson’a göre de grup içinde üyelerin paylaştıkları ortak değerler
kurumsallaşıp yapısallaştığında grubun varlığı da kurumsallaşmış olur; grubun değerleri artık gruba
aittir ve bireysel özelliklerinden farklıdır.
Bireysel ve Politik Olanı Bağdaştırmak ve Sosyal Aktivizm :Yapısal Kuram, toplumda üzerinde
uzlaşma sağlanmış değerlerden hareket etmekte ve bu yapının şimdiki hâlinin bireyin eylemini
belirlediğini kabul etmektedir.Yapısalcıların en çok eleştirilen yönlerinden biri, yapının birey
üzerindeki etkisini anlamayla sınırlı kalması “değiştirme/dönüştürme” anlayışının olmamasıdır.
Sosyal hizmet uzmanlarından yapıyı yalnızca anlamakla kalmayarak, politik aktivizm yoluyla yapıyı
değiştirmesi/ dönüştürmesi beklenmektedir.
**Zastrow ’a göre sosyal hizmet uzmanının aktivist rolü; kurumsal değişimi amaçlayarak güç ve
kaynaklardan dezavantajlı grupların faydalanmasını sağlamaktır. Aktivistler; sosyal adaletsizlik,
eşitsizlik ve yoksunlukla ilgilenirken nihai amaçları sosyal çevrenin bireylerin ihtiyacını daha iyi
karşılayacak biçimde değiştirilmesidir.
**Sosyal hizmet uzmanları yerel, ulusal veya uluslararası bir konuda hak arayıcı ve eylem-odaklı
yöntemleri kullanarak (örneğin yoksul ya da özürlü bireylerin yararlanacağı hizmetlerin
geliştirilmesini sağlamak gibi) toplum ihtiyaçlarının analizi, araştırma, bilginin yayılımı,
mobilizasyon, toplum farkındalığı ve sosyal programlara desteği artırıcı diğer faaliyetler içinde yer
alırlar.
**Yapısal Yaklaşım bazı bakımlardan sosyal hizmette en yaygın kullanılan diğer yaklaşımlarla bazı
yönlerden benzerlikler göstermekle birlikte, bazı açılardan farklılık arz eder.
**Ekolojik Yaklaşım’a göre bireyler, içinde bulundukları çevreye etkileşimleri yoluyla uyum
sağlayan ve gelişen varlıklardır ve bu yaklaşım insanları çevrelerine karşılık veren pasif varlıklar
olmaktan ziyade bu çevrelerle dinamik etkileşime giren aktif varlıklar olarak gördüğünden bu
etkileşimsel süreci değerlendirmeye yönelir. Yapısalcı Yaklaşım’la benzer olarak Ekolojik
Yaklaşım’da da bireye değil, bireyin içinde “çevreye” yönelme söz konusudur. Ancak, Ekolojik
Yaklaşım’daki “çevre” vurgusu, bireylerin etkileşime girdiği çevrelerdir. Örneğin, aile, arkadaş
grubu, mahalle, iş yaşamı gibi yakın ilişki içindeki çevreden söz edilmektedir.
**Yapısalcı Yaklaşım’da ise bireyin içinde yaşadığı tarihsel, kültürel zemine (yapıya) vurgu
yapılmaktadır.
**Sistem Yaklaşımı ise toplumu oluşturan ögeleri “sistemler” biçiminde kavramsallaştırmıştır. Bu
yaklaşım, sistemlerin işleyişini öğrenmede indirgemeci bir analizin tersine ilişkilerin sentezini bir
yol olarak sunmakta ve anahtar kavramlar olarak bütüncüllük, ilişki ve dengeyi kullanmaktadır.
Bütüncüllük kavramından kasıt, bir sistemi meydana getiren nesnelerin veya ögelerin bütüncül
katkısının her ögenin ayrı ayrı katkısından daha fazla olduğudur. İlişki kavramı ise bir sistemin
içindeki ögelerin birbiriyle yapılanma biçiminin tek başına ögeler kadar önemli olduğunu ifade
eder.
***Carniol, geleneksel sosyal hizmet yaklaşımları ile yapısal sosyal hizmet arasındaki farkları şöyle
özetlemiştir:
YAPISAL SOSYAL HİZMET
>>Savunma: Müracaatçının ihtiyaçlarına ve acil kaynaklara karşılık vermek; kaynaklara daha iyi
ulaşım için müracaatçının hak savunuculuğunu yapmak.
>>Müracaatçı- SHU güç ilişkisi: Müracaatçıyla birlikte karar verme süreci paylaşılır, mesleki
teknikler açığa kavuşturulur, hiçbir kayıt müracaatçıdan saklanmaz.
>>Yapıların ortaya çıkarılması: Müracaatçının yaşama/çalışma koşulları bunların birincil yapılarla
ilişkisi (ırkçılık, kapitalizm, heteroseksizm gibi) kurularak ele alınır.
>>Bireysel değişme: SHU, müracaatçının olabilecek duygular, düşünceler ve davranışlarıyla ilgili
daha fazla sorumluluk almasını sağlayarak ve bunları birincil yapılarla ilişkilendirerek müracaatçının
gücünü artırır.
>>Kolektif bilinç: Benzer yapısal özellikleri gösteren gruplar ya da sosyal hareketlerle ilgili
farkındalığı artırırken müracaatçının bireyselliğine de saygı duyulur. Bu sosyal hareketlere ya da
gruplara katılınır.
>>Politik değişim: Sosyal adalet organizasyonlarında ve sosyal hareketlerde SHU ve müracaatçılar
aktivisttir. Alternatif hizmetler geliştirilir, saldırgan olmayan çatışma çözümü taktikleri ve
koalisyon/ dayanışma yolları kullanılır
GELENEKSEL SOSYAL HİZMET
>>Savunma:SHU’nun, müracaatçı için savunuculuğu en alt düzeydedir. Çünkü bir sosyal kontrol
aracı olarak “objektif” davranmaya çalışır.
>>Müracaatçı- SHU güç ilişkisi: Güç farklılıkları profesyonelliğin elitist modeline göre SHU
tarafından en üst düzeye çıkarılır.
>>Yapıların ortaya çıkarılması:Sorunlar psikolojik düzeyde ele alındığından sorunun yapısal
kaynağının üstü kapatılır. Uygulama, müracaatçının bu yapılara uyum sağlaması veya alışmasına
hizmet eder.
>>Bireysel değişme:Bireysel değişme, sosyal ilişkilerin baskın yapılarına bireysel uyum sağlamayla
sınırlıdır.
>>Kolektif bilinç:Bireyselciliğe vurgu vardır; müracaatçı sorunlar ve çözümleri konusunda birincil
derecede sorumlu tutulur ve bu da müracaatçının izolasyonuna ve yalnızlaşmasına neden olur.
>>Politik değişim:Baskın kurumsal yapılar, arzu edildiğinden bu yapıları zorlayan politik aktivizm
profesyonellik dışı görülür.
YAPISAL ANALİZ ARACI
yapısal bir analizde bireysel sorunlar; bireysel yaşantı kadar, birincil ve ikincil yapıların ve
toplumsal yaşamı organize eden ideolojinin analizi ile gerçekleşir. Toplumdaki güç ilişkileri, hem
birincil/ikincil yapıları hem bireysel yaşantıları hem de ideolojiyi etkilemekte ve belirlemektedir. Bu
anlamda toplumsal güç ilişkileri ele alınmaksızın birincil/ikincil yapıların doğru bir değerlendirmesi
yapılamayacağı gibi bireysel yaşantının nasıl şekillendiği anlaşılamayacak ve “ideoloji” güç
ilişkilerinden bağımsız bir şekilde değerlendirildiğinden bireysel/toplumsal sorunların kaynakları
anlaşılamayacaktır.
YAPISAL SOSYAL HİZMETE YÖNELİK ELEŞTİRİLER
Yapısal sosyal hizmet, modernist kavramsallaştırmalara yönelik aşırı vurgu nedeniyle eleştirilmiştir.
***** İlk olarak, yapısal analizin “evrensel” bir sosyal kimlik ve baskı tanımlamasına giderek
öznel/bireysel yaşantı ve başa çıkmaları ya da yerel toplulukların baş etme kapasitelerini ele
almaması bakımından eleştirilmiştir.
****İkincisi, sosyal hizmet mesleğinde uygulama sürecinde bireyi baskı altına alan ve
güçsüzleştiren sosyal yapıların yeniden üretilme tehlikesine dikkat çekilmektedir. Bu anlamda
Yapısal Yaklaşım, toplumsal yapı ve bireyi, değişmez sözde “nesnel” boyutlarıyla ele aldığından ve
karşılıklı yeniden üretim ve inşa sürecini tanımlamadığından, insanların/toplumların yaşam
becerilerini ve kendilerini gerçekleştirme olanaklarını sınırlayan yapısal güçleri görmezden gelerek
destekleyeceği yönünde eleştirilmiştir.
****Üçüncü eleştiri konusu ise sınıf analizidir. Rose, Yapısal Yaklaşım’ın sınıf analizine fazlasıyla
odaklandığı ve sosyal sorunları oluşturan diğer yapısal faktörlerin ihmal edildiği yönünde bir eleştiri
getirmiştir.Bu anlamda, özellikle toplumsal cinsiyet ve etnik farklılıklar bağlamındaki güç ilişkileri
göz ardı edilmiştir.
<>Son olarak Yapısalcı Yaklaşım’da “güç” tanımı ve algısıyla ilgili sorunlar bulunmaktadır. Fook’a
göre, Yapısal Yaklaşım’da gücün ölçülebilir bir şey olduğu ve “yapıcı” yönde kullanılamayacağı
varsayımı mevcuttur. Ona göre, gücün böyle algılanması “güçsüz” olarak nitelenenlerin sahip
olduğu güçlerin görmezden gelinmesine yol açarak dezavantajlılığı sürdürecektir. Oysa gücün
ideolojik olarak nasıl tanımlandığı da güçlü ve güçsüz arasındaki ayrımı ve çözüm seçeneklerini
belirlemektedir.
VAKA ÖRNEKLERİ
Aşağıda, sosyal hizmet uzmanın “Yapısal Kuramı” bir anlama ve çözümleme aracı olarak
kullanabileceği vaka örnekleri verilmiştir. Örneklerin çağrıştırdığı soruları yapısal bir analizin
öngördükleriyle yanıtlamaya çalışınız:
1. Bir çocuk ve gençlik merkezinde, çocuk ve gençleri sokağın risklerinden korumak üzere
beslenme, barınma, psikolojik danışma, serbest zaman etkinlikleri ve okul-dışı etüd faaliyetleri
düzenlenmek istenmektedir. Belirlenen faaliyetlerin kurumsal maliyeti o bölgede hizmetten
faydalanan 50 çocuk ve gencin maliyetine eşdeğer iken, kuruluşun bütçesi ancak 20 çocuk için bu
faaliyetleri sürdürmeye yetmektedir. Kuruluş ödeneği tüm taleplere karşın artırılmamış, aksine
kısıtlanmıştır.
>> Böyle bir durumda sosyal hizmet uzmanı, var olan sorun ve ihtiyaçları değerlendirirken yapısal
bir yaklaşımı kullanabilir mi?
>> Buradaki “yapı” sosyal hizmet uzmanını, kuruluşun hizmetlerini ve müracaatçıyı nasıl
etkilemektedir?
>> Müracaatçıların (çocuk ve gençlerin) sokaktaki risklerle karşı karşıya kalması durumunda sorun
kaynağı olarak hangi yapılar görülebilir?
2. Bir bölgede genç kadın intihar girişimleri artış göstermiştir. Bölgede toplum merkezinde çalışan
sosyal hizmet uzmanından risk altındaki genç kadınlarla görüşmeler yapması ve gerekli önlemlerin
alınması için bir rapor hazırlaması istenmiştir.
>> Sosyal hizmet uzmanı, müracaatçının intihar nedenlerini değerlendirirken yapısal bir yaklaşımı
kullanabilir mi?
>> Yapıdan etkilendiği çok aşikâr olan bu sorunun çözümünde yalnızca intihara teşebbüs etmiş olan
genç kadınlarla görüşmek yeterli midir?
>> Hangi yapılar intihar davranışına yöneltmiş olabilir?
>> Müdahale/önleme programları bu yapıları hedef alabilir mi?
ÜNİTE 12=BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM
Davranışçı Yaklaşım; insanların öğrenilmiş normal ve normal olmayan bütün davranışlarının
ilkelerini ya da kurallarını tanımlamak için bu davranışları gözlemleme ve ölçme yoluyla deneysel
temellere dayandıran bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın öncüleri; Pavlov, Watson, Skinner’ dir.
Bilişsel Yaklaşım ise, insanların duygulanım ve davranış şekillerinin, deneyimlerini nasıl algıladıkları
ve yorumladıklarına göre belirlendiğini savunan bir kuramsal temeldedir. Aaron Beck ve Albert Ellis
bu yaklaşımın kurucu üyeleridir.
BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM’IN TARİHÇESİ
İç gözlemin kullanılmasının bilime aykırı olduğunu söyleyen Pavlov, Skinner ve Watson Davranışçı
Kuram’ın öncüleri olmuştur.Ayrıca Thorndike, Bandura, Mechenbaum, Mahoney, Beck, Wolpe,
Lazarus ve Kazdin Davranışçı Yaklaşım’ı benimseyen önemli karakterler arasındadır.
**Watson, “Psikolojinin gerçek alanı gözlenebilir olanıdır ve gözlenebilir olanlarda organizmanın
söylediği ya da yaptığı şeylerdir, yani davranıştır” sözüyle gözlenebilir insan davranışlarının
üzerinde durulması gerektiğine vurgu yapmıştır.En radikal biçimdeki davranışçı modelde, insan
davranışlarının iki temel kaynağının; açlık ve cinsel gerilim gibi biyolojik gereksinimler ile bireylerin
öğrenme ile ilgili geçmişleri olduğu savunulur.
**Davranışçı Yaklaşıma göre, psikolojik rahatsızlıkların tümü aslında yanlış kazanılmış huylar
topluluğudur. Eğer bu kusurlu özellikler üzerine yoğun bir biçimde odaklaşılarak sağaltım teknikleri
uygulanırsa, iyi sonuçlar alınabilir. 1890’lı yıllarda köpeklerin sindirim sistemi üzerinde çalışan bir
bilim adamı olan Pavlov’un davranışçılığın ilk büyük kavramı olan klasik koşullanmayı keşfetmesi
birçok başka bilimsel buluşta olduğu gibi şans eseri olmuştur. Pavlov köpeklerin bazen yiyecek
olmadan da örneğin zil sesini duyduklarında, ya da bakıcılarını gördüklerinde salyalarının aktığını
fark etmiştir.
**Watson’un Davranışçı Yaklaşım’ı ise, düşünceyi kendi başına bir varlığı olmayan edilgen bir süreç
olarak görür, düşünce de bir tür konuşma (sessiz konuşma) ve dolayısıyla davranıştır. John B.
Watson, insan davranışlarını etkileyen en önemli faktörün çevre olduğunu vurgulamış ve
çevremizin bizi şekillendirdiğini savunmuştur.
**Kendi davranışçılık anlayışını Radikal Davranışçılık olarak adlandıran Skinner determenist olarak
özgür irade kavramına karşı çıkmış ve insan davranışlarının gözlenebilir her olgu gibi birtakım
yasalarca belirlendiğini ve bilimsel olarak incelenebileceğini öne sürmüştür. ayrıca, psikolojinin,
davranışları organizmanın fizyolojik ya da yapısal bileşenleriyle değil, çevresel uyarıcılar temelinde
açıklaması gerektiğini belirtmiştir.
**Diğer davranışçı kuramcılara bakıldığında; edimsel koşullama ilkeleri Thorndike, Tolman ve
Guthrie tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra Wolpe’nin,anksiyete oluşturan uyaranların güçlü
anksiyete antagonistleri ile eşzamanlı olarak verilmesinin korku tepkisini azalttığı gözlemi üzerine
kurulu sistematik duyarsızlaştırma tekniğini geliştirdiği, anksiyete antagonisti olarak da Jacobsen’in
kas gevşetme teknikleri kullandığı görülmektedir. Farelerden korkar duruma getirilen çocuğun
farelerden korkmayan akranları ile birlikte olduğunda korkusunun azaldığının saptanması ise
Bandura’nın ‘Sosyal Öğrenme’ ve ‘Model Oluşturma’ kuramlarına temel oluşturmuştur. Davranışçı
terapi, öğrenme
ilkelerinin davranış bozukluklarının analiz ve tedavisine sistematik bir biçimde uygulanması olarak
tanımlanabilir.
Bilişsel Yaklaşım:Amerika’da davranışçılığın en yüksek zirvesine ulaştığı, Davranışçı Yaklaşım’ı
kabul etmenin bilimsel psikolojinin temel gereklerinden biri olarak görüldüğü devrelerde, Edward
C. Tolman, tek başına Bilişsel Yaklaşım’ı savunmuştur. Tolman’ın amacı, farelerin mekanik
koşullanma yoluyla değil, zihinsel süreçler yoluyla öğrendiğini kanıtlamaktı. Tollman’ın “latent
öğrenme” dediği bu fenomeni gösteren deneyin ilk kısmında bir grup deney faresi bir labirente
bırakılıp labirentin çıkışına bir yiyecek konularak koşullanmışlar, bu koşullanma sonucunda fareler
her denemeyle daha hızlı biçimde yiyeceğe ulaşmayı öğrenmişlerdir. Deneyin bu ilk kısmında bir
diğer grup fare ise herhangi bir pekiştireç olmaksızın labirentin içine bırakılmışlardır. Davranışçı
Kuram rastgele dolaşan bu ikinci grup fareye pekiştireç verilmediği için bir şey öğrenmediklerini
varsayar. Deneyin ikinci kısmında labirentin çıkışına yiyecek konulduğunda bu farelerin de diğerleri
kadar hızlı bir biçimde yiyeceğe ulaştığı gözlenmiştir. Bunun anlamı farelerin rastgele dolaşırken de
bir yandan labirentin yapısıyla ilgili bir tür bilişsel haritayı zihinlerinde oluşturuyor olabilecekleridir:
Yani koşullanmamalarına rağmen bir şey öğrenmektedirler.
**1955’li yıllarda Psikanalitik Yaklaşım’ı benimseyen bir terapist olan Albert Ellis, dinamik
psikoterapinin insanın bilişlerini (bilme süreci ya da eylemi) dikkate almadığını fark ederek
insanların düşünceleri ve inançları üzerine odaklanmıştır.Bilimsel gelişmelerle birlikte gözden
düşen Davranışçı Yaklaşım psikoloji dünyasındaki egemenliğini Bilişsel Yaklaşım’a bırakmaya
başlamıştır. 1960’lı yıllarda çökkünlüğün sağaltımı için uygulanmaya başlanan Bilişsel Yaklaşım
terapileri ****ilk olarak Aaron Beck tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Beck’e göre insanın
duygusal tepkileri karşılaştığı olayları agılama,tanıma ve yorumlama biçimine bağlıdır.
Bilişsel Yaklaşım ise kısmen tutum değiştirme modelidir. Sosyal psikolojide tutumlar tipik olarak
karşılıklı bağımlı bir ilişkide (bilgi, duygu ve eylem) olmak üzere üç unsurun bileşimi şeklinde
tanımlanır. Bilişsel Yaklaşım’ı benimseyen uzmanın etkide bulunduğu iki biliş daha vardır. Birincisi
bilinçli ve bilinçli olunmayan (nonconcious) bilişler arasındaki ayırımdır.
Bilişsel Davranışçı Yaklaşım’ın Ortaya Çıkışı :Davranışçı ve Bilişsel yaklaşımlar arasındaki
bütünleşme sonucunda 1980’lerde ortaya çıkan Bilişsel Davranışçı Terapi Hareketi psikoterapi
alanında en başarılı
entegrasyon örneklerinden birisidir.Özellikle İngiltere kaynaklı kuramcıların köklü davranışçı
geçmişlerinin etkisiyle belki de psikoterapi tarihinde ilk kez ortaya çıkan bir başarıyla
davranışçılığın bilişsel kuramla birleşmesi ve iki kuramın bilişsel davranış terapisi adı altında tek ve
bütünlüklü bir kuram hâlini alması 1980’lerde gerçekleşmiştir.
Bilişsel Davranışçı Yaklaşım ve İlkeleri :Bilişsel Davranışçı Yaklaşım’ın oluşumunu sağlayan ilk
bilişsel davranışçı terapistinin Epiktetos olduğu kabul edilmektedir. Epiktetos’a göre insanlara dış
nesneler veya diğer insanlar zarar veremezler, ancak bizim kendi tutumlarımız veya inançlarımız
bize zarar verme gücüne sahiptir. Koşullar bizim arzu ve beklentilerimizden bağımsızdır. Olaylar
olması gerektiği gibi olur, kendi kurallarımızı dünyaya dayatmak ya da dünyadan bunlara uymasını
beklemek sonu hüsrana giden en garantili yoldur. Epiktetos’a göre insanları rahatsız eden “şeyler”
değil ona verdikleri anlamlardır.
Bilişsel Davranışçı Yaklaşımların ortak özellikleri; davranışı belirleyen temel etkenin bilişsel süreçler
olduğu, bu bilişsel süreçlerin izlenebilir, takip edilebilir ve değiştirilebilir olduğu ve istenilen
davranış değişikliğinin bilişsel yapılardaki değişimle olabileceği şeklindedir.
***Bu yaklaşımın temel ilkeleri :
1. Kişi, çevrenin kendisinden çok, çevreyi algılamasıyla ortaya çıkan kendi zihnindeki çevrenin
bilişsel tasarımına göre tepki verir.
2. İnsan öğrenmelerinin çoğu bilişsel işlevler aracılığıyla gerçekleşir.
3. Düşünceler, duygular ve davranışlar nedensel olarak karşılıklı ilişki içindedir. Bunlardan biri
diğerinden daha başat değildir.
4. Müracaatçının tutumları, beklentileri ve diğer bilişsel etkinlikler terapötik girişimlerin
planlanmasında ve uygulanmasında esas teşkil eder.
5. Bilişsel süreçler davranışsal kuramla bütünleştirilebilir ve bilişsel tedavi yöntemlerini davranışçı
tekniklerle birleştirerek daha iyi sonuçlar almak olasıdır.
6. Bilişsel davranışçı uzman, uyumu bozan bilişsel süreçleri değerlendiren bir tanı koyucu,
müracaatçıyla bu işlevselliği bozuk bilişler ve onlara eşlik eden duygu ve davranış örüntülerini
değiştirmek için çeşitli yeni öğrenme deneyleri düzenleyen bir eğitici ve danışman olarak çalışır.
BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI YAKLAŞIMLAR
Albert Ellis’in Akılcı Duygusal Davranışçı Terapisi (ADDT):Bu terapi;düşünmeyi, yargılamayı, karar
vermeyi, analiz etmeyi ve uygulamayı vurgulayarak biliş ve davranışa odaklanmaktadır. ADDT,
insanların yaşadıkları psikolojik güçlüklerin, olayları ve yaşadıklarını yorumlama biçimini
belirlediğini; düşüncelerin, duyguların ve davranışların birbirlerini etkilediğini savunur.
Duygusal Rahatsızlık Görüşü :Ellis, çoğu duygusal rahatsızlığın merkezinde kendini suçlamanın
olduğunu savunur. Dolayısıyla bir nevrozdan ya da kişilik bozukluğundan kurtulabilmek için
kendimizi ve başkalarını suçlamaktan vazgeçmeliyiz. Bunun yerine kusurlarımıza rağmen kendimizi
kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Ellis, tutku ve tercihlerimizizorunluluk ifade eden ‘yapmalısın’, ‘yapmak
zorundasın’, ‘yaparsan iyi olur’ lara istek ve emirlere dönüştürmeye yönelik güçlü bir eğilimimiz
olduğu varsayımını savunur. Üzüldüğümüzde sahip olduğumuz dogmatik ‘yapmak zorundasın’
larımıza ve mutlakçı ‘yapmalısın’ larımıza bakmak iyi bir fikirdir.
A-B-C Kişilik Kuramı :A-B-C Kişilik Kuramı, ADDT Kuramı’nın ve uygulamalarının merkezi
durumundadır. A; bir olgu, olayın varlığı veya bir kişinin davranışıdır. C; bireyin duygusal veya
davranışsal tepkisi veya izleyen sonuçlardır; tepki sağlıklı veya sağlıksız olabilir. B; C’nin
oluşumunda rol oynayan A hakkındaki inançtır. Örneğin; bir kişinin boşanmayı (A) takiben
depresyon yaşaması durumunda (C), depresif tepkiye yol açan boşanma olayının kendisi değil,
kişinin beceriksiz olmak, reddedilmek veya eşini kaybetmekle ilgili sahip olduğu inançlarıdır (B). AB-C’den sonra D (tartışarak müdahale) gelir. D, müracaatçıların mantık dışı inançlarına meydan
okumalarını sağlayacak olan yöntemlerin uygulanmasıdır.
**Bu müdahale sürecinin üç bileşeni vardır: tespit etme, tartışma ve ayırt etme. Müracaatçılar en
sonunda mantık dışı inançları akılcı inançlardan ayırt etmeyi öğrenirler. E, etkili davranış biçimini, F
ise oluşan yeni duygu grubudur.
**A (Olay) ==> B (İnanç) ==> C (Duygusal ve davranışsal sonuç) D (Müdahale). ==> E (Etki) ==> F
(Yeni duygu)
İşlevsel olmayan kişiliğimizi değiştirmek için gerekli olan yaşam biçimini değiştiren yapılanmayı
içeren adımlar:
1. Kendi duygusal problemlerimizin yaratılmasında kendi kendimizin sorumlu olduğunu kabul
etmek,
2. Bu rahatsızlıkları değiştirebileceğimiz düşüncesini kabul etmek,
3. Duygusal problemlerimizin büyük ölçüde mantıkdışı (irasyonel) inançlarımızdan kaynaklandığını
anlamak,
4. Bu inançları açıkça kavramak,
5. Bu tür kendini tahrip edici inançlarla mücadele etmenin, tartışmanın önemini anlamak,
6. Eğer değişmek istiyorsak, inançlarımızı ve onları takip eden işlevsel olmayan davranışları
önlemek için duygusal ve davranışçı biçimde çalışmamız gerektiği gerçeğini kabul etmek,
7. ADDT’nin kötü sonuçları kökünden yok etme veya değiştirme yöntemlerini yaşamımızın geri
kalan kısmında uygulamak.
Terapötik Teknik Ve Yöntemler:
Bilişsel Yöntemler
**Mantık Dışı İnançları Tartışma: En çok kullanılan bilişsel yöntem olan bu terapide sosyal hizmet
uzmanı, müracaatçıların mantık dışı inançlarını fark etmelerini sağlayarak bu durumla tek başına
mücadele etmesini öğretir.
**Bilişsel Ev Ödevlerini Yapma: Bu yöntemde müracaatçılardan sorunlarının bir listesini yapmaları
ve bu sorunlara yönelik inançlarını belirlemeleri ve bu inançları tartışmaları istenerek sorunların
altında yatan sebepleri (inançları) keşfetmeleri sağlanır.
**Bireyin Kullandığı Dili Değiştirme: ADDT, insanların ifadelerinde kesin dil kullanımlarının bozuk
düşünme süreçlerine sebep olduğunu ileri sürer. Bu nedenle,bu yöntemle bireyin kullandığı dili
değiştirme amaçlanır. Örneğin; bu terapi yöntemiyle, birey “…yaparsam korkunç olurdu” demek
yerine “…yaparsam uygunsuz olurdu” ifadesini kullanmayı öğrenir.
**Mizahın Kullanımı: ADDT, duygusal rahatsızlıkların, insanların yaşadıkları olayları ve içsel
durumlarını fazla ciddiye alıp, mizah duygularını kaybetmiş olmalarından kaynaklandığını savunur.
Bu yöntemle, müracaatçıların, kesin yargı içeren düşüncelerinin anlamsızlığı ortaya konularak,
olayları ve düşüncelerini daha az ciddiye almaları sağlanır.
**Paradoksal Niyet: Bu yöntemde uzman, müracaatçıya semptomlarını sürekli tekrarlayarak ya da
abartarak göstermesini söyleyerek bilişsel farkındalık oluşturmaya çalışır.
Duygusal Teknikler
**Akılcı Duygusal Hayal Kurma: yeni duygusal örüntüler oluşturmak amacıyla gerçekleştirilerek,
müracaatçıların kendilerini olmasını istedikleri gerçek hayatta gibi düşünürken, hissederken ve
davranırken hayal etmeleri sağlanır.
**Rol Oynama: Bu teknikte, müracaatçıların davranışlarını etkileyen mantık dışı inançlarını ortaya
koymak için onlardan sıkıntı oluşturan olayları canlandırmaları sağlanarak, sorunların altında yatan
nedenler açığa çıkarılabilir.
**Utanca Müdahale Alıştırmaları: Bu teknik, insanların davranışlarıyla ilgili utangaçlıklarını
azaltmak için kullanılır. Bu teknikte, öne sürülen başkaları onları onaylamadığı zamanlarda bile
müracaatçıların utanmamaya çalışmaları amaçlanarak yapılan alıştırmalar ile müracaatçıların
kendini kabul ve olgunluk
sorumluluğu artırılmaktadır.
**Güç ve Çaba Kullanımı: Utanca müdahale alıştırmalarının bir parçası olarak güç ve enerji
kullanımıyla müracaatçıların entelektüel içgörüden, duygusal içgörüye geçmeleri amaçlanmaktadır.
**Risk Alma Alıştırması: Bu teknikte, topluluk önünde konuşma kaygısı yaşayan bir kişinin radyo
programına katılmasının desteklenmesi örneğinde olduğu gibi,müracaatçılara değişim yapmak
istedikleri konularda risk almaları sağlanır.
Davranışsal Teknikler ADDT uygulayıcıları, edimsel koşullanma, kendi kendini yönetme ilkeleri,
sistematik duyarsızlaştırma, gevşeme teknikleri ve model olma gibi standart davranışçı terapi
tekniklerinin çoğunu kullanırlar.
Aaron Beck’in Bilişsel Terapisi :Aaron Beck, depresyonla ilgili araştırmalarının sonucunda bilişsel
terapi olarak adlandırılan bir yaklaşım geliştirmiştir. Beck’in depresyondaki kişiler ile
ilgili gözlemlerinde, onların belirli yaşam olaylarıyla ilgili yorumlarında olumsuz bir yanlılık içinde
olduklarını ve bunun da bilişsel bozukluklara neden olduğunu keşfetmiştir. Bu noktadan hareketle
Beck oluşturduğu yaklaşımında, kişilerin iç iletişimlerinin iç gözlemle erişilebilir olduğunu,
müracaatçıların inançlarının kişisel olarak büyük anlam taşıdığını ve bu anlamların uzman
tarafından öğretilmesi ve yorumlanması yerine müracaatçı tarafından keşfedilebileceği
varsayımlarına ulaşmıştır.
**Beck’e göre bazı çocukluk deneyimleri öğrenme yoluyla birtakım temel düşünce ve inanç
sistemlerinin oluşmasına neden olur ve bunlar yapısal düzeyde ‘şema’ olarak adlandırılır. Bilişsel
terapide amaç, merkezdeki şemalara ulaşmak için kendi otomatik düşüncelerini kullanarak
müracaatçıların düşünme şekillerini değiştirmek ve şemayı yeniden yapılandırma fikrini vermektir.
BİLİŞSEL TERAPİNİN TEMEL İLKELERİ
Bilişsel bozukluklar olarak adlandırılan hatalı varsayım ve yanlış anlamalara yol açan bazı
sistematik hatalar:
**Keyfi Çıkarımlar: Destekleyici ve ilgili kanıtlar olmadan sonuçlar çıkarmadır. Bu durum
facialaştırmayı yani çoğu durumda en kötü ve en kesin senaryo ve sonuçları düşünmeyi içerir.
**Seçici Soyutlama: Bir olayın bir köşesinde kalmış bir ayrıntısına dayanarak sonuçlar çıkarmaktır.
Bu süreçte diğer bilgiler göz ardı edilir ve toplam içeriğin önemi yitirilir.
**Aşırı Genelleme: Tek bir olaya dayanarak genel inançlar oluşturma ve bunları farklı olay ve
durumlarda uygunsuzca uygulamaktır.
**Abartma, Küçümseme: Bir durum ve olaya hak ettiğinden daha az ya da daha fazla değer
vermektir.
**Kişiselleştirme: Aslında bir ilişki kurmak için bir neden olmadığı hâlde bireylerin kendileri dışında
gelişen olayları kendileri ile ilişkilendirme eğiliminde olmalarıdır.
**Etiketleme ve Yanlış Etiketleme: Bir kişinin kimliğini o kişinin geçmişteki kusur ve hatalarına göre
tanımlamak ve onlara bir kişinin gerçek kimliğini tanımlamaları için izin vermektir.
**Kutuplaşmış Düşünce: Her şeyi “ya hep ya hiç” şeklinde düşünmeye,yorumlamaya veya
yaşantıları “ya öyle, ya da böyle” şeklinde sınıflamaya denir.
BİLİŞSEL TERAPİ YÖNTEMLERİ
Bilişsel Teknikler
*Otomatik Düşüncelerin Tanımlanması ve Açığa Çıkarılması: Bu teknikte, uzman,öncelikle
müracaatçının duygu, düşünce ve davranışları arasındaki bağlantıyı görmesini sağlar.
*Otomatik Düşünce Kayıtları: Müracaatçının düşünce, duygu ve davranışlarını tanımlaması için
kullanılan yazmaya dayalı bir yöntemdir.
*Otomatik Düşünceleri Doğrulama ve Gerçekliği Test Etme: sokratik sorgulama, bilişsel hataları
keşfetme, bu hataların yerine alternatif tepkiler koyma, akılcı tepkiler, hayal etme teknikleri,
rasyonel tepkiler, rasyonel tepkilerin günlük kayıtları kullanılırarak müracaatçının otomatik
düşüncelerini görmelerini, kabul etmelerini ve değiştirip akılcı tepkiler geliştirmelerini sağlar.
*Olumsuz İnançların Tanımlanması: Uzmanın, müracaatçının otomatik düşüncelerinin altında yatan
inançlarını keşfetmeye çalıştığı bir süreçte uzman,inançları açığa çıkarmak için çeşitli ev ödevleri
verebilir.
*Olumsuz İnançların Değiştirilmesi: Müracaatçının olumsuz inançlarının olumlu inançlarla yer
değiştirilmesi için kullanılan bir tekniktir.
Davranışsal Teknikler
*Aktivite Programlama: Uzman ve müracaatçı, müracaatçının ruhsal durumunu geliştirici günlük bir
zaman çizelgesi, aktivite programı hazırlar.
*Beceri ve Memnuniyeti Oranlama:oranlama skalasında danışan, yaptığı aktiviteleri 0-10 arasında
memnuniyet ve beceri durumuna göre oranlar.
*Ruhsal Durum İzleme Skalası: Depresyonda olan kişiler için kullanılabilen müracaatçıların ruhsal
durumlarını oranladıkları davranışsal bir yöntemdir. Kişi her gün ruhsal durumuna 0 ile 100
arasında puan verir. 0 depresyon durumunun yokluğuna işaret eder. Bu skala uzun dönemdeki
ruhsal durumları belirlemek için kullanılır.
*Derecelendirilmiş Görevler: Uzman, müracaatçıya olumsuz inançlarını ortadan kaldırmak amacıyla
basitten zora doğru giden ödevler verir.
*Bilişsel ve Davranışsal Provalar: Uzman, müracaatçıya verdiği bir görevi önce görüşme sırasında
hayalinde yaptırır. Bu hayalde, ödevle ilgili karşılaşılan güçlükler ve bunların sonuçları görülmüş
olur.
*Aktivite İzleme Skalası: Bu skalaya müracaatçı verilen zaman diliminde sık sık bir hafta süresince
her gün günlük aktivitelerini yazar ve bu aktiviteleri 0 ile 10 arasında memnuniyet derecesine göre
derecelendirir.
*Ev Ödevi: Ev ödevleri, müracaatçının kendini gözlemesi, aktiviteleri değerlendirmesi, inançlar ve
otomatik düşüncelerin altındaki gerçekliği keşfetmesi, bilişsel ve davranışsal becerileri geliştirmesi,
akılcı olmayan inançları yeniden düzenleme ve akılcı tepkiler koymayı öğrenmesi konularını içerir.
Gevşeme Teknikleri: Bu teknikte, müracaatçıların günlük hayatta karşılaştığı stres ve gerginlik
durumunda kullanmaları amacıyla gevşeme ve rahatlatma tekniklerini öğretilir.
*Tedavi Protokolü: Mesleki ilişkinin kurulduğu ilk aşamada müracaatçı ile uzman arasında
imzalanan oturumların kaç hafta süreceği hangi tekniklerin kullanılacağı gibi bilgilerin olduğu bir
protokoldür.
*Nüksü, Kötüleşmeyi Önleme: Uzman oturumu bitirirken müracaatçıya şayet davranışlarında
kötüleşme sezinlerse umutsuzluğa kapılmaması bunun yerine yapabildiklerine odaklanması
gerektiğini anlatır.
Donald Meichenbaum’un Bilişsel Davranış Değişimi :Bilişsel davranış değişimi, insanların
kendileriyle ilgili ifadelerini değiştirmeye odaklanmaktadır. Meichenbaum’a göre, insanın
benliğindeki ifadeler onun davranışlarını bir başka kişinin ifadeleri kadar etkiler. Bilişsel davranış
değişimi,insanların davranış değişimi için, nasıl düşündüklerini, hissettiklerini ve davrandıklarını
fark etmeleri gerektiğini vurgular.
Bu yaklaşım, bireyi rahatsız eden duyguların uyumsuz düşünceler sonucu oluştuğu konusunda
ADDT ve Beck’in bilişsel terapisiyle aynı görüştedir. Diğerlerinden farklı olarak bu yaklaşımda,
müracaatçıların iç konuşmalarının farkına varmasını sağlama üzerinde odaklanılarak;
müracaatçılara kendilik ifadelerinde bulunmayı öğretme ve onları kendi kendilerini değiştirme
konusunda kendilerini eğiterek karşılaştıkları sorunlarla daha etkili bir biçimde
mücadele etmelerini sağlamak amaçlanır.
Davranış Nasıl Değişir?:Meichenbaum’a göre davranış değişimi, iç konuşmanın, bilişsel yapıların,
davranışların ve bunların sonuçlarının etkileşimini içeren birtakım birleştirici süreçlerin sonucunda
ortaya çıkar. Bu üç özelliğin bir arada olduğu üç aşamalı bir değişim süreci söz konusudur.
**Birinci aşama-Kendi kendini gözlemleme: Değişim sürecine ilk olarak müracaatçıların kendi
davranışlarını nasıl gözlemleyebileceklerini öğrenmeleri ile başlanır.
**İkinci Aşama- Yeni bir içsel diyalog başlatma: İlk aşamalarda müracaatçılar uyumsuz
davranışlarını fark etmeyi öğrenirler ve uyumlu davranışsal alternatifler için seçenekler
oluşturmaya başlarlar. Terapi sürecinde müracaatçılar içsel diyaloglarını değiştirmeyi öğrenirler.
**Üçüncü Aşama-Yeni beceriler öğrenme: Bu sürecin amacı, danışanlara gerçek yaşam
durumlarında daha etkili başa çıkma becerileri öğretmektir.
Bilişsel Teknikler Donald Meichenbaum’un bilişsel davranış değişiminde kullanılan bilişsel teknikler
başa çıkma beceri programları başlığı altında aşağıda sıralanmıştır:
**Başa Çıkma Beceri Programları:Bu programın amacı, bilişsel yapımızı nasıl değiştireceğimizi
öğrenerek stresli durumlarla başa çıkmada daha etkili stratejiler edinmektir. Aşağıdaki işlemler
başa çıkma becerilerinin öğretilmesi için tasarlanmıştır:
>> Müracaatçıları rol oynama ve hayal kurma aracılığıyla kaygı yaratan durumlara maruz bırakmak
>> Müracaatçılardan kaygı düzeylerini değerlendirmelerini istemek
>> Müracaatçılara stresli durumlarda yaşadıkları kaygı yaratan bilişlerin farkına varmayı öğretmek
>> Müracaatçıların, kendilik ifadelerini tekrar değerlendirerek bu düşünceleri incelemelerine
yardımcı olmak.
**Düşünce Durdurma: Bu teknik 1963 yılında J.G. Taylor tarafından tanıtılan bir tekniktir. Terapist
tarafından müracaatçının irrasyonel düşünceleri ardı ardına geldiğinde ve bu düşünceler
yoğunlaştığında aniden düşünce kesilir. Daha sonra müracaatçıya içinden kendisinin düşüncesini
durdurması öğretilir. Ev ödevleri ile güçlendirilen ve faydalı bir tekniktir.
**Bilişsel Yeniden Yapılandırma: Birçok adımı içeren kapsamlı bir tekniktir.Öncelikle problem
durumunda müracaatçının olumsuz düşünceleri tanımlanır.Daha sonra başa çıkma düşünceleri bu
düşüncelerin yerine konur. Başa çıkma düşüncelerini olumsuz düşüncenin yerine koymak için diğer
olumsuz düşünceyi ya da düşünceleri tespit etmek, kayıt tutmak için sık sık ev ödevine başvurulur.
**Stres Aşılama:Başa çıkma beceri programının uygulamalarından biri, müracaatçılara stres
aşılama yöntemi ile stresle başa çıkma teknikleri öğretmektir.Stres aşılama eğitimi; bilgi verme,
sokratik tartışma, bilişsel yeniden yapılandırma, problem çözme, gevşeme eğitimi, davranışın prova
edilmesi, kendini yönetme, kendini eğitme, kendini pekiştirme ve çevresel durumları değiştirmenin
bir bileşimidir.
**Meditasyon ve Rahatlama: Son yıllarda kullanımı bilişsel davranışçı terapistler arasında artan bir
tekniktir. Müracaatçıya stres durumlarına, kaygıda, kriz durumlarında, iş ve yaşamdaki zorluklarla
karşılaşıldığında ve finansal başarısızlıkta ve kişilerin diğer çıkmazlarında meditasyon teknikleri ile
rahatlama sağlanan tekniktir.
**Biofedback: Bu teknikte anksiyeteyi azaltmak ve davranışsal tepkileri değiştirmek için bireyin
bilinçli olarak algılamadığı, normal tepkileri göstermek ya da normal olmayan tepkileri değiştirmek
amacı ile uzmanlar, çeşitli alet ve elektronik donanımlar ve monitör kullanarak müracaatçının
vücudunda olan
değişimleri kendisine gösterirler.
BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM’IN SOSYAL HİZMET MÜDAHALELERİNDE UYGULANIŞI:
Bilişsel Davranışçı Yaklaşım bilgisine sahip bir uzman, müracaatçının korkuları, istekleri, açıklama
ve algılama biçimleri ile daha fazla ilgilenir ve bunları yorumlayabilir. Bilişsel Davranışçı Yaklaşım,
sorunun nasıl oluştuğu ve sürdüğü konusunda kolay ve anlaşılır bir çerçeve sunmaktadır.lendirme
Başlangıçta depresyonun tedavisiyle sınırlı olan bu terapi 1980’ li yıllardan sonra öncelikle panik
bozukluk, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu gibi anksiyete
bozukluklarına yönelmiş, bunu kişilik bozuklukları, yeme bozuklukları, somatoform bozukluklar ve
nihayet 1980’lerin sonuna doğru psikotik bozukluklarla ilgili psikopatoloji ve tedaviye yönelik
kuramsal çalışmalar izlemiştir.
Bilişsel davranışçı sosyal hizmet uygulaması, müracaatçıların düşünce ya da davranış tarzlarını
değiştirmeye odaklıdır. Müracaatçıların, uyumsuz davranışlar sergilemesinde etkili olan işlevsiz
düşünce ve davranışların, arzu edilen düşünce ve davranışlara dönüştürülmesi amaç
edinilmektedir.
ÜNİTE 13=KRİZE MÜDAHALE YAKLAŞIMI
İnsanoğlu yaşamı süresince hastalanma, bir yakınını kaybetme, travma sonucu sakatlanma, iflas,
tutuklanma ya da doğal afetlerde çok yönlü kayıplara uğrama gibi fırtınalı dönemler yaşayabilir.
Bunlar psikolojik iyilik hâlini, sosyal güvenliği tehdit eden acı verici durumlardır. Bu zorlayıcı yaşam
olayları bireylerin yaşamını değiştirir ve onları yeni durumlarla karşı karşıya getirir.
**Kriz Teorisi, 1960’lı yıllardan itibaren sosyal hizmet kuruluşlarındaki kişisel çalışma
uygulamalarında Rapaport öncülüğünde kullanılmaya başlanmıştır. Kriz Tedavisi Yaklaşımı, kişinin
yakın çevresiyle birlikte ele alınmasını öngörür.
**Kriz kavramı ilk kez E. Lindemann ve G. Caplan tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre yakın bir
sevgi objesinin kaybedilmesi durumunda geride kalan yakınlarının buna gösterecekleri tepkinin
süresi, yas dönemini atlatmadaki başarı düzeyi ile ters orantılıdır. Kişi, böyle bir duruma ne kadar
kısa sürede uyum sağlayabilirse ruh sağlığını da o ölçüde uzun süre koruyabilecektir. Öyleyse, kriz
durumu ile karşılaşan kişi ve ailelere en kısa zamanda mesleki profesyonel yardımda bulunulması
zorunludur.
Kriz bir kişinin “yaşam amaçlarını gerçekleştirmesi sırasında geleneksel sorun çözme yöntemlerini
kullanarak baş edemediği bir engelle karşılaştığı zaman” meydana gelir.
**Kriz karakteristik olarak kendi kendini sınırlayıcıdır ve 4-8 hafta sürer.
KRİZE MÜDAHALE METODOLOJİSİ
Kriz müdahalesi iki ana kategoriye ayrılabilir. Bunlar genelci (generic) vebireysel şekilde dizayn
edilebilir. Bu iki yaklaşım birbirlerinin tamamlayıcısıdır.
**Genelci Yaklaşım :Genelci Yaklaşım’ın en önde gelen önermesi birçok krizde belirli davranış
kalıplarının olduğudur. Genelci yaklaşım kısaca;
1. Önemli nüfus gruplarında meydana gelen spesifik durumsal ve dönemsel olaylar
2. Bu spesifik olaylara bağlı olarak ortaya çıkan krizleri odak alan müdahale ve
3. Diğer ruh sağlığı meslek elemanları tarafından yürütülen müdahale üzerinde durmaktadır.
Bu yaklaşım psikiyatri kökenli olmayan hekimler, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları ve diğerleri
tarafından öğrenilebilecek ve yerine getirilebilecek bir müdahale türü olarak görülmektedir.
**Bireysel Yaklaşım:Bireysel Yaklaşım kriz durumunda bulunan bireyin kişilerarası ve içrel-ruhsal
süreçlerinin bir meslek elemanı tarafından değerlendirilmesi hakkındaki vurgulamadan dolayı
Genelci Yaklaşım’dan farklılık gösterir.Uzun psikoterapinin tersine, bu yaklaşımda bireyin gelişimsel
geçmişi ile göreli olarak daha az ilgilenilir.Bireyin içinde bulunduğu kriz durumunun çözümü
sürecine aile üyelerinin veya diğer önemli kişilerin de dâhil edilmesi, bu yaklaşımın birçok bireysel
psikotera -piden farklılaşan yönüdür.
&-Genelci Yaklaşım’la karşılaştırıldığı zaman Bireysel Yaklaşım, biopsikososyal sürecin daha
derinlemesine anlaşılması gereksinimini vurgular. Müdahale bireyin kendi özgü durumu üzerinde
odaklaşır ve sadece akıl sağlığı meslek elemanları tarafından yürütülür. Bu elemanlardan biri olan
sosyal hizmet uzmanlarının etkililiği için gerekli olan genel felsefi oryantasyonu ifade eden ve
spesifik
tekniklerle önemli ölçüde yardımcı olabilecek bir dizi tutum aşağıda sıralanmaktadır:
>> Sosyal hizmet uzmanı, yapılan çalışmayı “ikinci iyi” yaklaşım olarak değil,kriz içinde bulunan
kişilerle birlikte tedavinin seçimi olarak görür.
>> Sunulan sorunun doğru bir şekilde değerlendirilmesi, teşhisi değerlendirmeye yönelik değil,
etkili müdahale içindir.
>> S.h.u ve birey ilişkinin tedavi süresince sınırlı olduğunu ve enerjilerini sürekli olarak sunulan
sorunun çözümüne yönelik olarak yönlendirmeleri gerektiğini akıllarında tutmalıdır.
>> Krizle doğrudan ilişkisi olamayan materyal ile uğraşmanın bu tür müdahalede yeri yoktur.
>> S.h.u müdahale aktif ve bazen direktif bir rol almaya istekli olmalıdır.
>> Yaklaşımın maksimum esnekliği desteklenir. Kaynak kişi veya bilgi verici kişi gibi hizmet verme
ve diğer yardımcı kaynaklarla kurulan ilişkide aktif rol alma gibi farklı teknikler, belirli durumlarda
çoğunlukla uygundur.
>> S.h.u ulaşmaya çalıştığı amaç açıktır. Enerji tamamıyla bireyin en azından kriz öncesindeki
işlevsellik düzeyine ulaşmasına yöneliktir.
KRİZ MÜDAHALESİNDE AŞAMALAR
Sorun çözmenin farklı durumlarda görülen klasik aşamaları:
1. Bir güçlük hissedilir.
2. Sorun belirlenir ve tanımlanır.
3. Olası çözümler önerilir.
4. Sonuçları göz önüne alınır. 5. Bir çözüm kabul edilir.
**** Genel Sorun Çözme Modeli ise;
1. Girdi (çevreden ve soma’dan)
2. Süzme (ilgi çekilir ve yönlendirilir)
3. Biliş (sorun algılanır ve yapılandırılır)
4. Üretim (yanıt oluşturulur),
5. Biliş (yeni veriler sağlanır)
6. Üretim (yeni yanıt oluşturulur)
7. Değerlendirme (giriş ve biliş test edilir)
BİREYİN VE SORUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ
Sosyal hizmet uzmanının ilk sorularından biri genellikle “Yardım için neden bugün geldin?”
sorusudur. Bugün sözcüğünü kullanırken empatik olmak önemlidir.Bazen kişi “Epeydir gelmeyi
planlıyordum” diyerek neden geldiğini ortaya koymaktan kaçınabilir. Olağan yanıt “Evet, fakat
bugün gelmenize yol açan ne oldu?” olacaktır. Sorulacak diğer sorular “Hayatınızda farklı ne oldu?
Bu farklılık ne zaman gerçekleşti?” sorularıdır.
**Krizde hazırlayıcı olay, genellikle bireyin yardım talep ettiği zamandan önceki 10 ile 14 gün
içerisinde meydana gelmiştir. Sıklıkla bu olay bir gece ya da bir gün önce gerçekleşen bir şeydir.
Bunlar; boşanma tehdidi, evlilik dışı ilişkilerin öğrenilmesi, erkek veya kız arkadaştan ayrılma,ve
benzeri olaylar şeklinde sıralanabilir.Değerlendirmenin en önemli bölümlerinden biri de kişinin
intihara ya da cinayete eğilimli olup olmadığını saptamaktır. Sorular oldukça doğrudan ve
spesifik olmalıdır: Kendini veya bir başkasını öldürmeyi planlıyor mu? Nasıl? Ne zaman? Sosyal
hizmet uzmanı, tehdidin öldürücülüğünü saptamak ve değerlendirmek zorundadır. Kişi sadece
düşünmekle mi yetiniyor, yoksa bu konuda seçtiği bir yöntem var mı? Öldürücü bir yöntem mi –
dolu bir silah gibi? Size ne zaman erçekleştirmeyi planladığını söyleyebilir mi –örneğin çocuklar
uyuduktan sonra? Sonuç olarak bu aşamada, bireyin profesyonel yardım istemesine yol açan
krizi hazırlayıcı olay ve krizle sonuçlanan durumun doğru bir şekilde değerlendirebilmesi için shu
aktif odaklaşma tekniklerini kullanması gereklidir.
Eğer müracaatçının kendisi veya başkaları için yüksek düzeyde tehlikeli olabile ceği düşünülüyorsa,
hastaneye yatırılması amacıyla bir psikiyatriste havale edilmelidir. Hastaneye yatırmanın gerekli
olmadığı düşünülüyorsa müdahale edilmelidir.
TERAPÖTİK MÜDAHALENİN PLANLANMASI
Krize neden olay(lar)ın ve krizin doğru bir şekilde değerlendirilmesinden sonra müdahale planlanır.
Plan, kişilik yapısında esaslı değişiklikler yapmak için değil, bireyin en azından kriz öncesi
dönemdeki denge düzeyine ulaşması amacıyla yapılır. Bu aşamada, kriz öncesindeki zamanın süresi
belirlenir. Krize yol açan olay, genellikle bireyin yardım istemeye başladığı andan bir-iki hafta önce
meydana gelir. Sıklıkla bu olay son yirmi dört saat içinde meydana gelmiş olabilir. Krizin bireyin
yaşamını ne düzeyde bozduğunu ve bu bozulmanın onun çevresindeki kişiler üzerindeki etkilerini
bilmek önemlidir. Bireyin ne tür güçleri olduğunu, geçmişte hangi başa çıkma becerilerini başarılı
bir şekilde kullandığını ve bu becerileri şu an neden kullanamadığını ve yaşamında ona destek olan
diğer insanların olup olmadığını belirlemek amacıyla bilgi toplanır. Şu anda bazı nedenlerle
kullanılmayan alternatif başaçıkma yöntemleri için araştırma yapılır.
MÜDAHALE:Üçüncü aşamada müdahale başlatılır. Eğer (planlanan eylem) yapılır ise (beklenen
sonuç) gerçekleşecektir, beklentisiyle harekete geçilir.sosyal hizmet uzmanı krize yol açan olayı,
krizin kişide oluşturduğu belirtileri, kişinin yaşamındaki gözle görülebilir çökmenin derecesini
belirler ve müdahale planı yapar. Planlanmış müdahale, bir tekniği ya da birden fazla tekniğin
bileşimini kapsayabilir. Bu bireyin krizi entelektüel olarak anlamasını ya da duygularını fark
etmesini ve serbestçe ifade etmesini sağlar.
****Müdahale tekniklerinin yapısı, büyük ölçüde sosyal hizmet uzmanının becerilerine,
yaratıcılığına ve esnekliğine bağımlıdır. Çalışanlar için yararlı olabilecek kimi öneriler:
a) Bireyin, krizine ilişkin entelektüel anlayış kazanmasına yardımcı olma
b) Bireyin yanına yaklaşmadığı şu anki duygularını açmasına yardımcı olma
c) Başa çıkma mekanizmalarını ortaya çıkarma
d) Sosyal dünyayı yeniden açma
GELECEĞE İLİŞKİN PLANLAMA
Planlanan eylemin beklenen sonuçları ortaya çıkarıp çıkarmayacağını belirlemek için bir
değerlendirme yapılır. Birey geçmişteki ya da geçmiştekinden daha ileri düzeyde bir işlevselliğe
ulaştı mı? Birey ve sosyal hizmet uzmanı krizin çözümüne yönelik olarak sorun çözme sürecini
birlikte sürdürürler.
****Bir krizin gelişiminin 4 aşaması vardır:
1. Uyaran devam ettiği sürece, gerilim artar ve daha fazla rahatsızlık hissedilir.
2. Uyaran devam ettiği sürece, baş etme konusunda başarısızlık görülür ve daha fazla rahatsızlık
hissedilir.
3. Yaşanan gerginlikteki artış, güçlü bir içsel uyaran görevi görür, içsel ve dışsal kaynakları harekete
geçirir. Bu aşamada acil sorun-çözme mekanizmaları denenir. Sorun yeniden tanımlanabilir ve
amacın içeriğindeki bazı konulardan erişilemez olduğu için vazgeçilebilir.
4. Eğer sorun devam ediyorsa ve çözülebilmiş ya da ortadan kaldırılabilmiş değilse, gerilim yükselir
ve büyük bir karmaşa baş gösterir.
Ne zaman stres yaratan bir olay olsa, belirli mevcut dengeleyici faktörler denge düzeyine yeniden
dönüşü sağlar: Bunlar olayın algılanması, ulaşılabilir durumsal destekler ve baş etme
mekanizmaları’dır.Gelecek için gerçekçi planlar yapabilmek için gerekli olan yardım verilir ve
gelecekte meydana gelebilecek krizlerle başa çıkmada şu anki deneyimin ne şekilde yardımcı
olabileceği tartışılabilir.
SORUN ÇÖZME SÜRECİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Belirli bir soruna ilişkin olarak geçmiş deneyimlere bağlı olarak bazı insanlar diğerlerine göre daha
kolay çözüm yolu bulabilmektedir. Başlangıçta sadece, geçici olarak somut bir bilgi eksikliği
olmasına rağmen, herhangi bir zamanda hem içsel hem de dışsal faktörler süreci etkilemektedir.
Örneğin bir sürücü eksik bir levha yüzünden yolunu kaybederse, fiziksel, psikolojik ve sosyal iyilik
hâli onun yolu bulmasını, soruna yanıt bulmasını etkileyecektir. Sürücü sadece zevk için yola
çıkmışsa, bu konu onu fazla ilgilendirmeyecektir. Ancak bir yere yetişme baskısını hissediyorsa,
varacağı yerin önemine bağlı olarak yaşadığı anksiyete artacaktır.
**Stres yaratan durumun algılanan etkileri ile sorunun çözümü arasında, denge düzeyini
etkileyebilecek üç adet dengeleyici faktör vardır. Faktörlerden herhangi birinin zayıflığı ya da
güçlülüğü doğrudan krizin oluşmasını ya da çözümünü etkiler.Bunlar; olayın algılanması, ulaşılabilir
durumsal destekler ve baş etme mekanizmalarıdır.
OLAYIN ALGILANMASI
Stres yaratan olayın bilişsel ya da öznel anlamı, baş etme davranışlarının derecesi ve yapısını
doğasını) belirleme bakımından önemli bir rol oynar.Bilişsel tarz kavramı insanların çevresinden
bilgiyi alma, işleme ve kullanma tarzları konusunda kesin bir tekliği önerir.İnsanlar fiili ya da
öngörülen tehditleri karşılamak için çok değişik davranışsal ve intrapsişik faaliyetlere
girişeceklerdir. Değerlendirme, bu bağlamda, bir kişinin yaşamındaki muhtemel zararlı bir olayı,
zararsız bir olaydan ayırmaya yarayan
kendiliğinden işleyen bir sistemdir.
“Olay birey için ne ifade ediyor?”, “Geleceğini nasıl etkileyecek?”, “Olaya gerçekçi bir şekilde
yaklaşabiliyor mu, yoksa anlamını çarpıtıyor mu?” sorularının yanıtlanması gereklidir.
DURUMSAL DESTEKLER
Doğası gereği, insanlar, içsel ve dışsal değerlerin değerlendirmesini yansıtan,çevrelerinde yaşayan
diğer insanlara bağımlı sosyal varlıklardır.Ani ya da beklenmeyen sosyal izolasyon olağan destek
kaynaklarının kaybedilmesine neden olur. Bu kayıpla, kişi günlük yaşam güçlükleriyle yüzleştiğinde
daha savunmasız kalır. Kayıp tehdidi ya da destekleyici bir ilişkideki yetersizlik duygusu da kişiyi
savunmasız bir konumda bırakabilir. Stres yaratan bir durumla yüzleşme, durum- sal desteğin
yokluğuyla birleşince, dengesizlik durumuna ve muhtemel bir krize yol açabilir. Durumsal
destekler, çevrede yeterli olarak bilinen ve sorunu çözmek için yardım talep edilebilecek nitelikte
insanlardır.
BAŞ ETME MEKANİZMALARI
Psikolojik stres kuramında, baş etme terimi bilinçli ya da bilinçsiz olarak psikolojik bütünlüğe
yönelik tehditlerden kaynaklanan gerilim ve stresle baş etmek için kullanılan çeşitli stratejileri ifade
eder. Bu, sorunlu yaşam koşulları üzerindeki hâkimiyeti ifade eden bir terim değil, daha çok bunları
çözme işlemini ifade eden bir tabirdir.
**Baş etme, psikolojik bütünlüğü korumak için fiili ya da hayali strese karşı yanıt niteliği taşıyan
uyum sağlayıcı bir tepki olarak tanımlanabilir.Yaşanan gerginliği azaltıcı mekanizmalar açık ya da
kapalı olabilir ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak harekete geçirilmiş olabilir. Bunlar genellikle
saldırma, gerileme,
geri çekilme ve bastırma gibi davranışsal tepkiler olarak sınıflandırılır. Normal olarak, savunma
mekanizmaları baş etme işleminde yapıcı olarak kullanılır.
**Mevcut başetme mekanizmaları, insanların bir soruna sahip olduklarında genellikle yaptıklarını
ifade eder. Oturup sorunu düşünebilir ya da bunu arkadaşları ile konuşabilirler. Bazıları ağlar ya da
kızgınlık ve düşmanlık gibi duygularından küfrederek, bir sandalyeyi tekmeleyerek ya da kapıları
çarparak kurtulmaya çalışır Bazıları sorunu yeniden değerlendirmek için ortamdan geçici olarak
uzaklaşmak şeklinde tepki verebilir.
ÜNİTE 14=FEMİNİST YAKLAŞIM
Feminizm kadın-erkek ayrımcılığına karşı, cinsiyetler arasında siyasal, ekonomik ve toplumsal
eşitliği savunan bir dünya görüşü olarak tanımlanmaktadır.Batı’da Fransız Devrimi ile birlikte
kadınların seçme ve seçilme hakkı, mülkiyet hakkı, kadın özgürlüğü kavramları ile gelişmiştir.
Feminizm; sosyoloji, siyaset, sosyal politika ve etik alanlarından oluşur. Temeli kadın özgürlüğüne
dayanmaktadır.
**Feminizm kavramını ilk olarak ortaya atan kişi Charles Fourier’dir. Ona göre sosyal gelişmenin
koşulu kadınlara daha fazla özgürlük verilmesidir.Birçok Avrupa ülkesinde Amerika ve
Avustralya’da 19. yüzyılın sonlarına doğru kitlesel feminizm hareketi başlamıştır.Bu hareketin
başlamasında erkeklerle siyasal olarak eşit haklara sahip olma, aynı iş için erkeklerle eşit ücret
alma ve kadınların da üniversiteye gidip çalışma istekleri etkili olmuştur. Kadınlara seçme hakkı,
Almanya ve Sovyetler Birliği’nde 1917–1918 yıllarında sosyalist devrimin sonucunda, Amerika ve
İngiltere’de aynı zamanlarda savaş döneminde kadınların ülkeye olan katkılarından dolayı
verilmiştir. Türkiye’de de Kurtuluş Savaşı sonrasında aynı gerekçe ile 1934 yılında kadınlara seçme
ve seçilme hakkı tanınmıştır.Cinsiyet eşitsizliklerini çözümlemeye tam olarak olanak sağlayan bir
teorigeliştirilemediğinden feminist yazarlar, liberalizm, marksizm, varoluşçuluk,radikalizm,
çevrecilik gibi düşünce akımlarının etkisinde kalarak oluşturdukları teoriler ile kadın haklarına
alternatif çözüm arayışlarını özünde çeşitlilik gösteren
yaklaşımlarla hâlen sürdürmektedirler.
**Feminist kuramların dayandığı en temel iki bakış açısı vardır. Bunların başında;kadın ve erkeğin
farklı yaşam deneyimleri nedeni ile dünyanın kadın ve erkek için aynı olmadığını öne sürerek
dünyanın değişmesi gerektiğini benimseyen bakış açısı gelmektedir. Diğeri ise; kadınların yaşadığı
baskının nedenlerinin kaynağı olarak farklı yaşam deneyimlerini kabul etmekte ve bu farklılığın
açıklanması gerektiğini ileri sürmektedir. Her ne kadar feminizm bu temel üzerine kurulmuş olsa da
feminizmin evrensel olarak kabul edilmiş tek bir biçimi yoktur. Feminist yaklaşımlar teorik olarak
yedi kuram grubu altında incelenebilir:
LİBERAL FEMİNİZM
Aydınlanma çağı denilen akıl çağını başlatan çeşitli olaylar vardır. Bunlardan 1688’deki Isaac
Newton’un evrensel güçle ilişkili İngiliz Devrimi, Descartes’ın rasyonalizmi, Fransız Beecher’ın
felsefi düşüncesi ve Jann Lacke Freedom’ın özgürlük, akılcılık ve humanizm anlayışı ile gelişen
aydınlanma çağı, insanları eğitildiklerinde tamamen özgür yurttaşlar olabileceklerine inandırmıştır.
Voltaire,
Montesquie, Rousseau, David Hume, AlexanderPope, Tom Paine ve Benjamin Franklin’in eserleri
akıl çağının yansımalarıdır.Bu dönemde vazgeçilmez ya da doğal olarak kabul edilen haklara
hükümetlerin karışamayacağı gerçeği, hem Amerika Bağımsızlık Bildirisi’nin (1776) hem de
Fransa’nın İnsan Hakları Bildirisi’nin (1789) en can alıcı noktalarıydı.
**Aydınlanmacı Liberal Feministler aşağıdaki temel düşünceleri paylaşmaktadır:
>> Akla inanç. Wollstonecraft gibi bazı düşünürlere göre, Akıl ve Tanrı neredeyse eş anlamlıdır.
Birey aklı içinde tanrısal bir kıvılcım barındırır; bu,kişinin vicdanıdır. Frances Wright ve Sarah
Grimke gibi feministler gerçeğin en güvenilir kaynağının herhangi bir yerleşik kurum ya da gelenek
değil,
bireysel vicdan olduğunun göz önünde bulundurulması gerektiğini belirtirler.
>> Kadının ve erkeğin ruhlarıyla akılcı yeteneklerinin aynı olduğu inancı. Başka bir deyişle kadının
ve erkeğin ontolojik olarak benzer oldukları inancı.
>> Toplumsal değişime ve toplumun dönüşümüne etki etmenin en iyi yolunun eğitim olduğuna
inanç.
>> Bireyin diğer bireylerden ayrı olarak gerçeği arayan akılcı ve bağımsız bir aktör olarak hareket
eden ve haysiyeti bağımsızlığına bağlı olan yalnız bir varlık olduğu görüşü.
**liberal feministler, kadınlara yönelik sistematik toplumsal yapıyı kabul etmemekle ve cinsiyet
eşitsizliklerinin nedenlerini ele almakta başarısız olmakla eleştirilmişlerdir.Liberal feministler
günümüzde cinsiyet ayrımcılığı, kadınların kariyer olanaklarını sınırlayan cam tavan sendromu,
ücret eşitsizliği gibi sorunları birbirindenbağımsız olarak ele almakla, eşitsizlikleri eksik dile
getirmekle, eşit olmayan bir toplumun ve ayrışmacı özelliğinin kadınlarca kabul edilmesini
özendirmekle suçlanmaktadırlar.
KÜLTÜREL FEMİNİZM :Aydınlanmacı liberal teorinin akılcı ve yasal hamlesinin ötesine giden bu
düşünceler, ‘kültürel feminizm’ adı altında açıklanabilir. Bu görüşleri benimseyen feministler,
siyasal değişime odaklanmaktansa daha geniş bir kültürel dönüşüm ararlar.
Kültürel feminizme zaman zaman ‘materyal feminizm’’ de denmektedir. Çünkü kültürel feministler
ekonomi ve yaşamın tüm diğer olgularını materyal yaşamın temeli olarak açıklarlar.
VAROLUŞÇU FEMİNİZM:Varoluşçulukta kadın sorunu tartışması, ilk kez Simone de Beauvoir'in
İkinci
Cins (1949) adlı kitabı ile birlikte gündeme gelmiştir.
**Sartre’nin kadını tanımlamakta kullandığı ‘’kollektif öteki’’ kavramı toplumdaki baskın grubun
istenmeyen özelliklerini toplayıp biriktiren bir grubu yani kadınları açıklamaktadır. Bu aynı
zamanda nesne olmayı da kabul etmek anlamına gelmektedir. Kadınlar nesne olmayı redederlerse
onları nesne olarak görenleri, kendilerini özne olarak görmeye zorlayacakları savunulmaktadır.
**De Beauvoir, modern kültürde "kadının erkeğe göre tanımlandığını ve ayırt edildiğini, erkeğin
esas, kadının rastlantısal olduğunu, yani erkeğin özne (belirleyen) kadının ise 'öteki' olduğunu",
bunun değişmesinin kadının kurtuluşu için gerekli olduğunu belirtirken, varoluşçu feminizm akımını
da başlatmaktadır.
**De Beauvoir’ın özgürlükler ilgili düşünceleri Sartre'den ayrılır. De Beauvoir kadınların özgür olma
yetilerini sınırlandıran somut bir durum içinde yer aldıklarını savunur. De Beauvoir'in öğrencisi ve
meslekdaşı Merleau-Ponty de benzer bir görüşü paylaşmaktadır.
MARKSİST VE SOSYALİST FEMİNİZM :Sosyalist feministler genellikle kadınlar ve işçi sınıfı arasında
bir benzerlikolduğunu kabul ederek benzer biçimde erkek ve yönetici grup çıkarlarına hizmet eden
‘yanlış bilinç’ ya da ‘erkeklerle özdeşleşen’ ideolojileri açığa çıkarma sürecinde, kendi ezilmişlik
durumlarına ilişkin bir farkındalık geliştirme yönünde kadınları teşvik ederler.Çağdaş kadın
hareketi, Marksistleri, kadınların ezilmesine dair doyurucu bir Marksist Teori’nin geliştirilmesi için
“kadın sorunu”nu yeniden düşünmeye yöneltmiştir.
**Maksist Feminizm’i Sosyalist Feminizm’den ayırt eden en önemli bakış; aile kurumudur.
Yabancılaşma Marksist Feminizm’in temelini oluşturur ve hanehalkı işgücü ile ailenin temel işlevi
olan insanın biyolojik olarak yeniden üretiminin aile kurumu içinde yabancılaşması vardır.Marks’ın
tamamen fizyolojik temellere dayalı olduğunu belirttiği ve aile içindeki ‘’doğal iş gücü
paylaşımı/bölüşümü’’ olarak adlandırdığı ayrışma sorunları arttırmaktadır. Marks’a göre
toplumdaki iş bölümü aile içindeki iş bölümünün bir benzeridir. Bu nedenle iş gücünün üretilen
ürünlerin ve sonuçta mülkiyetin
bölüşümünde hem niceliksel hem de niteliksel bir eşitsizlik vardır. Bu eşitsizliğin temelinde aile
vardır ki kadın ve çocuklar erkeğin güdümündedir. Aile içindeki bu görünmeyen kölelik
‘’mülkiyet’’tir. Bu nedenle Marksist feministler sosyalist feministlere göre daha keskin bir bakışla
aile sistemini ‘’kadını güçsüzleştiren fırlatıp atılması gereken yönetici sınıfın bir aracı’’ olarak
görmektedirler.
RADİKAL FEMİNİZM :Yirminci yüzyılın radikal feministleri de kendi bilinçlerine “Yeni Sol”daki erkek
radikallerin aşağılayıcı davranışlarına gösterdikleri tepki sayesinde ulaştılar.
Radikal feministler kuramsal açıdan kendi kişisel ‘öznellik’ sorunlarının Yeni Sol’un uğraştığı büyük
sorunlarla –toplumsal adalet ve barış sorunları- eşit bir önem taşıdığını vurgulamaya
çalışmaktadırlar.
Radikal Feminizm; toplumsal cinsiyet politikasının anlaşılma biçimini, kadınların uzun erimde bu
politikadan yararlanmalarını ön koşul oalarak benimsemektedir. Radikal Feminizm yeni ve kadın
temelli (Gynomorphic) bir anlayışa dayanmak -tadır. Toplumsal cinsiyet kategorisi içinde ırk ve sınıf
gibi tartışmalı konularla ilgilenir. Bu yönü ile ana akım feminist görüşlerden farklı olarak gay ve
lezbiyenler gibi sıra dışı grupları da dikkate almaktadır.
***Radikal Feminizm’in aynı zamanda ve aynı süreç içerisinde gelişen diğer tezleri,kişisel olanın
politik olduğu, ataerkillik ya da erkek egemenliğin –kapitalizmin değil- kadınların baskı altına
alınmasının kaynağını oluşturduğu, kadınların kendilerini bastırılmış bir sınıf ya da kast olarak
görmeleri ve enerjilerini diğer kadınlarla birlikte kendilerine baskı uygulayanlara -erkeklere- karşı
mücadele eden bir harekete yöneltmeleri gerektiği, erkeklerin ve kadınların temelde
farklı oldukları ve kadınların farklı kültürlerinin gelecekte herhangi bir toplumun
temelini oluşturması gerektiği düşüncesini savunurler.
EKOFEMİNİZM:Ekofeminizm temelde diğer feminist görüşlerden farklıdır. Ekofeministler diğer
feminist görüşlerin ekolojik sorunları belirlemek için yetersiz olduğuna inanmak- tadırlar.
Ekofeminizm’in içeriği birbirini tamamlayan doğa/kadın ikiye ayrılmışlığı üzerinde odaklanır.
Feminist teorisyen Rosemary Radford Reuther;‘’Kadınlar toplumda ekolojik krize neden olan temel
ilişkiler örüntüsü baskın olduğu sürece kendileri için özgürlük ve çözüm olmadığını görmelidirler’’
demektedir.
**Sale ‘’ekofeminizmin ekolojistlerin (çoğunlukla dikkate almadıkları) politik ve sosyal yaşam ile
bağlar kurmak için bir yaklaşım ortaya koyduğuna ve böylece ekolojistlerin analizlerine insani
boyut kazandırdığına’’ işaret etmektedir.
**Ekofeministler, ‘’doğanın ve insanların birbiri üzerindeki etkilerinin farkına varılırsa, insanların
doğada ne yapıp yapamayacaklarına karar vermede daha bilinçli olacaklarına’’ inanmaktadırlar.
SOSYAL HİZMET VE FEMİNİST YAKLAŞIM
Feminizm bir kadın hakları hareketidir. Bu anlamda feminist yaklaşım ile sosyal hizmet iç içe
geçmiştir.
Sosyal hizmet çözüm üretirken kadın bakış açısını odağına alır. Öyle ki bu çaba sosyal hizmette
‘’feminist sosyal hizmet’’ yaklaşımına dönüşmüştür. Feminist sosyal hizmet özellikle 70’li yıllarda
dünyada, 80’lerde ise Türkiye’de ivme kazanan evrensel ve ulusal kadın hareketinin de etkisi ile
mesleki müdahalede önemli bir yer edinmeye başlamıştır.
**Wilson, sosyal hizmetin rolünün hem devletin hem de aile ideolojisinin devamını sağlamak
olduğuna dikkati çekerek eleştirmiştir. “Kişisel olan politiktir.”söylemiyle bireylerin özgürlüğünü
hedefleyen feminizmin, sosyal hizmetin bireysel sorunlarla politik anlamda ilgilenemeyişi
eleştirilmiştir.Feminizmin sosyal hizmete eleştirel anlamdaki katkısı halen tartışılmakta olan
bir konudur. Bazı karşı görüşlerin ileri sürülmesine neden olan gelişmelerden birincisi kadın
hareketinin, sosyal hizmetin müracaatçıları olan kadınlara sığınma evi, kriz,şiddet hattı gibi
alternatif hizmetler getirmiş olmasıdır. Bu da feminizmin rolünün devlet kurumlarında
reddedilmesine neden olmuştur. Bir diğeri ise feminizmi statükocu sosyal hizmetle barıştırma, bir
araya getirme çabasıdır. Bu durum, sosyal hizmetin feminizme hiç de marjinal ya da yabancı
olmadığını aslında temel feminizm ikilemlerini yansıttığını göstermektedir.
Feminist sosyal hizmet müdahalesinin dayandığı ilkeler;
>> Kadınların farklılıklarını tanımak
>> Kadınların güçlerini değerli kılmak
>> Farklı kadın grupları arasında farklılığın eşitsiz güç ilişkileri için bir temel olmasını önleme
konusunda ayrıcalıkları ortadan kaldırmak
>> Yaşamlarının tüm boyutlarında kadınların kendi kararlarını vermelerinde etkin olduklarını
dikkate almak
>> Birey olarak kadınların sosyal koşullar içindeki belirleyici rolünü anlamak
>> Kadınlara, kendi ihtiyaç ve sorunları için çözüm üretme olanakları ve zemini yaratmak
>> Bireysel güçlükleri ve kısıtları tanımlayabilmek
>> Kadınların ihtiyaçlarını yaşam dönemlerine göre belirleyebilmek
>> İnsan ilişkilerinin doğasını anlamak, bunun birey ya da grup düzeyindeki etkilerini ve nasıl
gerçekleştiğini kavramak
>> Kadınların bireysel sorunlarının sosyal nedenleri olduğunu kavramak ve her müdahalede bu iki
düzeyi dikkate almak
>> Bireysel sorunlara yönelik ortak çözümler bulmaya çalışmaktır.
Bu ilkeler genel olarak sosyal hizmet mesleğinin genel ilkelerini de oluşturmaktadır.
Feminist sosyal hizmet müdahalelerinde;
1. Değerlendirme yaparken sosyo-demografik özellikler (ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet, yaş, fiziksel
engel, cinsel kimlik) belirlenmeli ve bunlardan her birinin ve bütününün bireye etkisine odaklanılır.
2. Yaygın ve ayrımcı olabilen kalıp yargılara ve ön yargılara dayalı varsayımlara karşı dikkatli
olunmalıdır.
3. Farklılık ve çeşitliliğe karşı duyarlı olmak önem taşımaktadır.
4. Ayrımcı eylem ve tutumlara yer verilmemelidir.
Bu ilkelere dayanan bir feminist sosyal hizmet müdahalesinde örneğin, istismar olgularında, ilk
olarak istismara ve baskıcı sosyal ilişkilere bakılır.
**" Mikro düzeyde" kadınlarla çalışırken feminist müdahalenin amacı kadınların duygularını
anlayabilmektir.**" Mezo düzeydeki" müdahalelerde feminist perspektif kadınların çevreleri ile
ilişkilerine odaklanmaktadır. **"Makro düzeyde"ise, feminist perspektif kadınlarla ilgili sosyal
politikalara ve yapılara bakarak makro boyutta düzenlemeleri ve değişimi hedeflemektedir.
Feminist yaklaşımda:
1. Müracaatçının sorunları sosyo-politik açılardan değerlendirilir.
2. Müracaatçılar geleneksel cinsiyet rollerinden kendilerini sıyırmaları konusunda
cesaretlendirilirler.
3. Müdahale, müracaatçının gücünü ve kapasitesini artırmayı, pekiştirmeyi
odak almalıdır.
4. Kadınlar başkalarından çok da etkilenmeden kendi bağımsız kimliklerini geliştirmek için
cesaretlendirilmelidirler.
5. Toplumda ezilen, aşağılanan kadınlar diğer kadınları daha önemli ve değerli sanabilir. Ancak tüm
kadınlar değerlidir. Feminist Yaklaşım, kadınların değerli olduğunu vurgular.
6. Feminist Yaklaşım farklılıklara dikkati çekmektedir.
7. Müracaatçı ve uygulayıcı arasında eşit kişisel güç birliği vardır. Bu eşit ilişki müracaatçının kendi
gücünü ortaya koymasında yararlıdır.
Download

sosyal hizmet kuram ve yaklaşımları özet 1-14(2)