OYUN KAVRAMI
Ayhan DEREKO*
Özet
Bu yazıda oyun fenomeni en geniş bağlamı içinde incelenmektedir. Dil, sosyal hayat, kültür
ve uygarlık gibi insan etkinliğinin her yönünü kuşatan alanlardaki görünümünden hareketle,
oyunu belirleyen temel faktörler ortaya konmaktadır. Oyun hakkındaki bu incelemeden çıkan
sonuçların felsefe için ne anlama geldiği ve felsefe etkinliği için ne derece bağlayıcı olduğu
ele alınmaktadır. Bu çalışmada, içinde yaşadığımız dünyanın doğası üzerine yeni bir
kavrayışa yönelinmektedir.
Anahtar sözcükler: oyun, Wittgenstein, Saussure, dil felsefesi, sosyal hayat, kültür ve
uygarlık, hakikat kavramı, dünyanın kapalılığı.
THE CONCEPT OF GAME
Abstract
In this paper, the game phenomenon is investigated in its broadest context. Basing on its
appearence in fields that encompass all aspects of human activities like language, social life,
culture and civilization, the fundamental factors which determines game phenomenon have
been revealed. The significance for philosophy of the consequences following from this study,
and how binding is these consequences for philosophical activity have been considered. In
this study there is a heading towards a new comprehension on the nature of the world which
we inhabit.
Key words: game, Wittgenstein, Saussure, philosophy of language, social life, culture and
civilization, the concept of truth, closedness of the world.
Yirminci yüzyılda felsefede oyun terimi çok sık duyulur oldu. Bu yüzyılın en önemli
filozoflarının başında gelen Wittgenstein’ın öncülüğünü yaptığı düşünceler oyun kavramını
felsefe gündeminin ön sıralarına taşıdı. Aslında oyun kavramının bu öne çıkışı sadece
felsefede değil birkaç alanda birden gerçekleşti. Ama felsefede, çok boyutluluk arz eden insan
varoluşunun kavranmasında merkezi bir konum üstlenmeye başlayan oyun kavramının bu
yükselişi özellikle dikkat çekicidir. Bu aynı zamanda şaşırtıcı, beklenmedik ve alt üst edicidir.
Zira tüm insan etkinlikleri içinde belki de en ciddi olanı olarak bilinen felsefenin, geleneksel
olarak ciddiyetin kavramsal karşıtını oluşturan böyle bir fenomenle sadece bir konu olarak
*
Ar.Gör., Dicle Ün. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, [email protected]
1
ilgilenmesi, ele alması değil söz konusu olan. Felsefe yirminci yüzyılda oyun kavramına, tüm
insan etkinliklerinin açıklayıcı metaforu ve insani varoluşun merkezi kavramı muamelesi
göstermiş ve bu durum bizzat kendi kendisini de bir tür oyuna dönüştürmesi gibi kaçınılmaz
bir sonucu doğurmuştur. Dolayısıyla birbirine en uzak duran mefhumların iç içe girmesi, her
türlü kavramsallaştırma ve kuramsallaştırmanın üzerinde yükseldiği temel zeminin evrilmesidönüşmesidir söz konusu olan.
Öyleyse, oyunun, bu sonuçları doğuran özellikleri nelerdir? Oyun üzerine düşünce
bütün bunlara nasıl sebep olmuştur? Burada bu sorulara cevap ararken, bir yandan da en
kadim felsefi ideallerin mevcut durumda ne hale geldiklerini sorgulamak istiyoruz.
I- Wittgenstein ve Saussure’de Oyun
20. yüzyıl düşünce dünyasını en fazla etkilemiş kişilerin bir listesi oluşturulsa iki
kişinin hiç şüphesiz listenin en başında yer alacağını söyleyebiliriz: Ludwig Wittgenstein ve
Ferdinand de Saussure. Bunlardan biri bir dil filozofu diğeri de dilbilimcidir. Yani her ikisinin
de ilgi alanı dildir ve onların dil ile ilgili görüşleri 20. yüzyılda bu konu ile ilgili bilim ve
felsefeyi derinden etkileyip yönlendirmiştir. Zaten 20. yüzyılın geneline baktığımızda dil
üzerine düşünce ve dil felsefesinin bu dönemin en başat konusu olduğunu ve hatta yazılan
eserlerin ve yapılan tartışmaların odağında yer almasından hareketle bu yüzyılı bir dil yüzyılı
saymamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Wittgenstein ve Saussure hayatta iken hiç karşılaşmadılar, birbirlerinin eserlerini
okumadılar ve bilindiği kadarıyla birbirlerinin fikirlerinden etkilenmediler. Wittgenstein’ın
Saussure’u okuduğuna dair bir belirti yoktur. Okumuş olsa bile yazılarında ona hiçbir
göndermede bulunmaz ve Wittgenstein’ı tanıyanların onunla tartışmalarında Saussure’un
adının zikredildiğine dair bir anıları yoktur.1
Birbirlerinden bu kadar kopuk ve habersiz bu iki kişiliğin yine de birbiriyle ortak
yanları az değildir. Her ikisi de 20. yüzyılı en derinden etkileyen eserler yazmakla ve fikirler
ortaya koymakla kalmamışlar, hem Wittgenstein hem de Saussure kendilerinden önce
yürürlükteki genel kanaatlerle çelişen, onları yanlışlayıp mahkûm eden kuramlar
1
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, How to play games with words, London: Routledge, 1991,
1. Roy Harris’in bu çalışması benim burada tartıştığım kimi benzer sorunları ele alırken, bununla eşzamanlı bir
biçimde bu iki kişiliği karşılaştıran bir inceleme ortaya koyması açısından bilhassa çarpıcı ve aydınlatıcıdır. Bu
yüzden ben de burada Wittgenstein ve Saussure’de oyun kavramını incelerken, bu eserin özellikle ilk üç
bölümünde ortaya konan çerçeveden çokça istifade ettim.
2
geliştirmişlerdir. Düşünce tarihinde ikisinin de öncelleri, bağlı oldukları bir gelenek, çizgi
yoktur.2
1. Dil – Düşünce İlişkisine Dair Geleneksel Anlayış
Wittgenstein ve Saussure’e gelinceye kadar dil–düşünce ilişkisi hakkında asırlar
boyunca yürürlükte olan genel geçer kanaat şu şekilde özetlenebilir: düşünce ve dil insanın
birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız etkinlik alanlarıdır. Dil sözcüklerle iş görürken düşünce
fikirlerle, kavramlarla, tasarımlarla iş görür ve bu ikisi arasındaki ilişki tek yönlüdür:
sözcükler fikirlere bağımlıdır, fikirler ise sözcüklere bağımlı değildir. Fikirler ve tasarımlar
dış dünyadaki nesnelerin, özelliklerin ve ilişkilerin yerini tutabilir, onların yerine geçebilirler.
Dış dünyadaki nesneleri, özellikleri ve ilişkileri temsil edebildiğini söylediğimiz
fikirler, zihinde olumlu veya olumsuz önermeler halinde birleştirilebilirler. Örneğin “Ali
yalancıdır” önermesinde “Ali”ye ve “yalancı”ya dair fikirler/tasarımlar belirli bir şekilde ve
belirli bir ilişki içinde birleştirilmişlerdir. Aynı ilişkinin “Ali yalancı değildir” önermesinde bu
sefer yadsındığını söyleyebiliriz.3
Fikirleri ve kavramları birbiri ile ilişki içine sokup önermeler kurmak önermeleri de
birbirleri ile ilişkilendirerek muhakeme ya da akıl yürütme zincirleri oluşturmak insanın
düşünce alanındaki en temel etkinlikleridir ve bu etkinlikler tamamen zihinseldirler, zihnin
dışında kalan/zihnin dışına ait olan herhangi bir öğeyi gerektirmezler. Örneğin “Ali
yalancıdır” önermesinden “Ali güvenilecek birisi değildir” önermesine doğru yapılan akıl
yürütme, bir yargıdan bir başka yargıya yapılan zihinsel bir geçiştir ve bu zihinsel geçiş
aracılık yapacak herhangi bir sözel-dilsel vasıtayı gerektirmez.
Dil ancak insan-özneleri birbirleriyle iletişim kurmak istediklerinde gerekli
olmaktadır. Dolayısıyla Ali’nin yalancı olduğuna dair kendi yargımı bir başkasına iletmek
istediğimde bunu “Ali yalancıdır” cümlesini dillendirerek (sözceleyerek) yapabilirim. Ve bu
aynı cümleyi başka başka diller kullanarak oluşturabilirim: İngilizce, Fransızca, Japonca ya da
Swahili gibi. Bunu doğal dillerin dışındaki dillerle de yapabilirim. Aynı cümleyi doğal dillerin
yapay bir örneği olan Esperanto dilinde kurabilirim. Sağır-dilsizlerin dili ile, Mors alfabesiyle,
jest ve mimiklerle ve başka sembollerle bambaşka yollar kullanarak aynı cümleyi oluşturabilir
ve aynı yargıyı başkalarına iletebilirim.4
2
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 2.
a.g.e., 2-3.
4
a.g.e., 3.
3
3
Dillerin bu şekilde birbirinin yerine geçebilmesi, cümlelerin bir dilden bir başkasına
çevrilebilmesi, düşünce için dilin asli, zorunlu ve vazgeçilmez olmadığını, dilin düşünce
karşısında bir şekilde arızi/ilineksel olduğunu ilham etmektedir. Kavramlar arası ilişkileri
kurmak ve önermeler kullanarak akıl yürütmek, dildeki sözcüklerin veya sembollerin
biçimine bağımlı olan bir şey değildir. Hangi farklı biçime sahip olursa olsun, eğer bir dil
iletmek istediğim fikirler/kavramlar için uygun birimlere yani sözcüklere ve basit birimlerin
nasıl birleştirileceğini belirleyen kuralları içeren sözdizimsel bir donanıma yani bir gramere
sahipse, aynı yargıyı bu dili kullanarak başkalarına iletebilirim.
Özetle, düşünce dili yönlendirebilir/belirleyebilir ama dilin düşünce üzerinde bir
belirleyiciliği yoktur. Bu yüzden kavramsal analiz dilsel analize indirgenemez. Dilsel
birimlerin
ve
bu
birimler
arasındaki
dilbilimsel
ilişkilerin
incelenmesi
yoluyla
kavramlar/düşünceler saptanamaz ve bu yolla kavramsal ilişkiler ortaya konamaz. Dilsel
birimler daima kavramlar/düşünceler model alınarak her seferinde yeniden düzenlenirler.
Dilsel birimler model alınarak kavramların düzenlendiğini varsaymak yanıltıcıdır. Dilin
düşünce üzerinde belirleyici olmadığı görüşünün temelinde özellikle bu gerekçe yatar: dilsel
temsilin kavramsal bakımdan yanıltıcı olabilmesi. Dilin bu yanıltıcı durumuna örnek olarak
belirtili tanım edatının İngilizce ve İtalyanca’daki farklı kullanımlarını gösterebiliriz.5 Belirtili
tanım edatı, aynı türdeki pek çok nesneden belirli bir tanesine işaret etmek için kullanılır, bu
yüzden İngilizce’de özel isimlerle birlikte kullanılması istisnai durumlar hariç uygun değildir.
Buna göre İngilizce’de “Shakespeare wrote Hamlet” denir “The Shakespeare wrote the
Hamlet” denmez. Oysa İtalyanlar tanımlık edatı özel isimlerle kullanırlar: “il Dante” gibi. İşte
bu kullanım, İtalyanların zihninde, birden fazla Dante olduğu anlamına gelmez, sadece
İtalyanca’ya özgü bir alışkanlığa işaret eder. Dilin kavramsal bakımdan yanıltıcı olabildiğini
gösteren bunun gibi durumlara sayısız örnekler vermek mümkündür.
2. Dil – Gerçeklik İlişkisine Dair Geleneksel Anlayış
Dilsel birimler soyut kavramlara işaret etmede kullanıldıkları gibi, somut bireysellere
işaret etmek için de kullanılabilirler. Bu durumda dil–gerçeklik ilişkisinin niteliği gündeme
gelir. Geleneksel anlayış aynen dil–düşünce ilişkisinde olduğu gibi dil–gerçeklik ilişkisinin de
gerçeklikten dile doğru tek yönlü olduğunu ve dilin gerçeklik üzerinde bir belirleyiciliğinin
olmadığını kabul eder.
5
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 4.
4
Dilin sadece kavramsal bakımdan değil olgusal bakımdan da yanıltıcı olabilmesi, dilin
gerçeklik üzerinde belirleyici olmadığı konusunda önemli bir argümandır. Zira pek çok
durumda sözcük bir dışsal gerçekliğe karşılık gelmiyor olabilir. Örneğin zihnimizde bir
“kanatlı at kavramı” bulunsa da dış dünyada “kanatlı at sözcüğü” nün karşılık geldiği bir
nesne yoktur.
Dışsal gerçekliğin dile bağımlı olarak düzenlenmediği, daima dilsel temsilin dışsal
gerçeklik modelinde her seferinde yeniden düzenlendiği ise, üzerinde tartışmaya bile gerek
olmadığının kabul edildiği bir genel kanıdır. Önümde duran sandalye beyaz renkte ise ona
“beyaz sandalye” demem gerekir. Onu kırmızıya boyadıktan sonra, bu sefer ona “kırmızı
sandalye” demem gerekir. Artık ona “beyaz sandalye” diyemem. Eğer önümde duran
sandalye beyaz renkte ise ona “kırmızı sandalye” dememle sandalyenin rengi kırmızılaşmaz.
Bunlardan başka bir de 19. yüzyıl filolojisinin, Karşılaştırmalı-Tarihsel Dilbiliminin
bulgularını buna eklemek gerekir.6 Dillerin tarih içinde geçirdikleri evrimin incelenmesi,
dildeki değişikliklerin, kültürel evrimin yan-ürünleri olduklarını ortaya çıkarmıştır. Diller
öngörülemez-tesadüfi
sessel
(fonetik)
değişimlerin
tayin
ettiği
bir
doğrultuda
evrimleşmektedirler. Örneğin İngilizce “race” sözcüğünün hem rekabet hem de ulus-ırk
anlamlarına gelmesinin sebebi, bu iki kavram arasındaki hiçbir olası bağlantıyla ilgili değildir,
tamamen, eski Norveç dilindeki “ras” sözcüğü ile eski Fransızca’daki bundan büsbütün farklı
bir sözcük olan “race” sözcüğü arasındaki tesadüfi sessel benzerliktir.
Birbiriyle akraba olan dillerin biçimbirimleri arasında bir ilişkisellik bulunduğunu
varsaymanın mümkün olduğu, ancak bu ilişkiselliğin saf sessel doğada yasalarca yönetildiği
yine 19. yüzyıl dilbiliminin keşifleri arasındadır. Örneğin Latince’de “k” (eski Latince’de “c”)
ünsüzü ile başlayan ve bunu “a” ünlüsünün takip ettiği sözcükler (mesela “cards” [köpek],
“carus” [canım]) Latince’den türemiş Fransızca’da “ch” [ş] sesi ile başlarlar (“chien” [köpek],
“cher” [canım]) bu iki sözcüğün tamamen başka anlamlara sahip olmaları aynı sessel
değişimlere maruz kalışlarını engellememiştir.7 Sonuç olarak dilsel biçimlerin gelişmesi ve
sürekliliği bu biçimlerin anlamları ile, yani gösterdikleri kavramlar ya da bireyseller ile
tamamen ilişkisiz etkenlere bağımlı kalmıştır.
6
7
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 5.
a.g.e., 6.
5
3. Göstergenin Sabitliği
Gösterge, bir gösteren (yani sembol), bir gösterilen (yani nesne, ki bu duruma göre ya
bir kavram ya da bir bireyseldir) ve bu ikisini birbirine bağlayan ilişkiden oluşan bir bütündür.
Dilin düşünce ve gerçeklik üzerinde belirleyici olmadığı, düşünce ve gerçekliğin dil üzerinde
belirleyici oldukları kabul edildiği için, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki daima tek
yönlüdür. Daima gösterilen göstereni belirler. Gösterilen değişime uğradığında gösteren de
değişmek zorundadır. Ama gösterenin değişim geçirmesi gösterilenin değişmesini
gerektirmez. Bununla birlikte gösteren–gösterilen ilişkisi tek yönlü olmak zorunda da
değildir. Çünkü gösterge kavramını anlatmak için kullanılabilecek iki farklı metafor söz
konusudur: “aynadaki görüntü” ya da “fotoğraf” metaforu ve “yoldaki işaret” metaforu. Bir
nesnenin aynadaki görüntüsü o nesneye işaret eder, o nesneyi gösterir. Yoldaki işaret levhası
da bir şeye işaret eder ve gösterir, örneğin bir yerleşim yerini. Ancak ikisi arasındaki radikal
fark, bizler işaret levhası ile aynı âlemi paylaşırken, aynadaki görüntüler âlemine
giremememizdir. Aynadaki görüntüyü değiştiremem, ona müdahale edemem, o her durumda
beni aynen ve kusursuz biçimde taklit etmeyi sürdürür. Oysa işaret levhası ile etkileşime
girebilirim, ona dokunabilir, onu tutabilirim ve en önemlisi onu döndürebilirim; böylece artık
başka bir yönü gösterir. Göstergelerle etkileşime girmek, onları değiştirmek, göstergelerle
oynamak demektir.
Demek ki “göstergenin sabitliği” deyiminden gösteren ile gösterilen arasındaki
ilişkinin sabitliğini anlamalıyız. Sabit kalan şey, ilişkinin yönü ve niteliğidir. Gösterilen
değişmediği halde gösterenin biçimi değişebilir, ama aradaki ilişkinin yönü ve niteliği sabit
kalır. İşte göstergenin sabitliği dediğimiz bu anlayış, “nomenklaturizm” denilen, dilin işlevine
ilişkin bir görüşün sağladığı zemin üzerinde yükselir.8 Nomenklaturizm, sözcüklerin temel ve
esas işlevinin nesnelere ad olmak olduğunu savunan görüştür. Göstergelerle etkileşime
girmenin onlarla oynamak anlamına geldiğini belirtmiştik. Göstergelerle oyun oynanmasına
tahammülü olmayan bir zihniyet, onları fotoğraftaki görüntüler gibi dondurup katılaştırmak ve
aynadaki görüntüler gibi onlarla bir daha etkileşime giremeyeceğimiz bir biçimde onları bu
dünyanın/âlemin dışına çıkartmak durumundadır. Öyleyse böyle bir zihniyet için göstergenin
anlamını aynadaki görüntü metaforu vermektedir. İşte dil ile düşünce ve gerçeklik alanlarını
birbirinden ayıran geleneksel kanaatin böyle bir zihniyetten kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Göstergenin sabitliğini savunan görüş oldukça eskidir ve bilhassa dinsel kaynaklıdır. Zira
8
Roy Harris bu anlayışa nomenklaturizm (nomenclaturism [terimcilik, ad-sözlükçülüğü]) adını veriyor. Bkz.
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 7-17.
6
dinsel göstergelerin kutsallığı, her şeyden önce onların sabitliğini temin etmek suretiyle
gerçekleşebilir. Ama bunun için de dilsel göstergelerin sabitliğini sağlamak gerekir. İşte
nomenklaturizm olarak adlandırılan anlayış dilsel göstergeler için arzu edilen sabitliği
sağlamıştır.
4. Nomenklaturizmin Kökeni
Hem Mukaddes Kitap’ta (Eski Ahit’te) hem de Kur’an’da bire bir karşılığını
bulabildiğimiz bu anlayış, cennette şeylerin onların gerçek özünü yansıtan doğru adları ile
adlandırıldıklarını savunur:
“RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan
yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her
birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara,
gökte uçan kuşlara ad koydu.” (Tevrat: Yaratılış Kitabı, İkinci Bölüm, 19-20)
“*Ve Rabb’in meleklere, “Ben yeryüzünde bir vekil (halife) belirleyeceğim”
dediğinde, onlar, “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi
belirleyeceksin? Oysa biz seni, övüyor, arılığını seslendiriyor ve kutsallığını ilan
ediyoruz?” dediler. O, “Gerçekte ben, sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.
*Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti; sonra, onları meleklere sundu ve, “Eğer
doğru söylüyorsanız, haydi şunların isimlerini bana bildirin!” dedi. 9
*Onlar, “Arılık sana! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.
Gerçekten sen bilensin, bilgesin” dediler.
*Allah, “Ey Âdem, onlara bu isimleri bildir” dedi. Âdem isimleri kendilerine
bildirince, Allah, “Size, göklerin ve yerin görülemeyenini ben bilirim ve sizin
açıkladıklarınızı ve gizlediklerinizi de bilirim demedim mi?” dedi.
*Ve meleklere, “Âdem’in önünde secde edin” dediğimizde, bunu reddeden ve
büyüklenen İblis dışında, secde ettiler. O zaten, inkârcılardandı.” (Kur’an: Bakara, 3034)10
9
Dipnotta bu ayetle ilgili verilen açıklama şöyle: “ ‘Onları meleklere sundu.’ Sunulan, isimler değil, ama
Allah’ın insana isimlerini öğrettiği varlıklarıdır. Allah, ilmin kaynağının yalnızca kendisi olduğunu meleklere
gösterdi. ‘İsimler’den maksat, bir varlığın iyi mi kötü mü olduğunu, bir işi yapmak mı, yoksa terk etmek mi
gerektiğini belirten isimler ve sıfatlardır. Allah, insan aklının, hayvanların içgüdülerinden daha fazla olarak
iyilikle kötülüğü birbirinden ayırt etmesini istedi. Konfüçyüs de bu konudan uzun uzun söz etmiştir.” Bkz.
Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’an, Çeviri ve Açıklama, (çev. Abdülaziz Hatip ve Mahmut Kanık), İstanbul:
Beyan Yayınları, 2000, 153.
10
Kaynak: Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’an, Çeviri ve Açıklama, 153. Kur’an’ın bu Türkçe çevirisi, “ayet”
teriminin karşılığı olarak “gösterge”yi tercih etmesi ile bilhassa dikkat çekicidir.
7
Yukarıdaki alıntılar ait oldukları kutsal metinlerin belki de en fazla bilinen pasajlarıdır.
Roy Harris’in belirttiğine göre11 Aydınlanmanın bir kısım düşünürleri bu anlayışın
temsilciliğini yapma babında şu görüşü dile getirmişlerdir: Dil Allah vergisi kutsal bir
armağandır ve bilgelik bu armağanın doğasını anlamaktan ve onu suiistimal etmemekten
geçer. Burada “dilin doğasını anlama” ile, sözcüklerin temel işlevinin nesnelere ad olmak
olduğuna ve doğru adların, nesnesinin özünü doğru yansıtan adlar olduğuna göndermede
bulunulurken, “dilin suiistimal edilmesi” ile de, dilsel göstergelerin sabitliğinin zedelenmesine
karşı duyulan hassasiyet üstü örtülü biçimde vurgulanmış olmaktadır.
5. Kratylos Diyaloğu
Nomenklaturizmin sözü edilen kutsal metinlerin dışında kalan bir başka eski kaynağı
da Antik Yunan felsefesidir. Platon’un dil konusunu ele alan Kratylos diyaloğunda dilin insan
ürünü olmadığı ve dili anlamak için bir adın nesneye nasıl verildiğini bilmenin gerekli olduğu
görüşü dile getirilir. Bu diyalogda dili icat eden mitsel kişilik çarpıcı bir biçimde, “ad koyucu”
ya da “isim yapıcı” (namemaker) olarak anılır [nomothetes – lawmaker (yasakoyucu),
legislator (meclis üyesi)]. Diyalog “adların doğruluğu” başlığı altında özetlenebilecek bir
tartışmayı içerir ve bu yönüyle nomenklaturist geleneğin temel taşlarından biridir. Zira adlar
için kullanılan “doğruluk”, “yanlış kullanım”, “suiistimal” gibi nitelemeler dilsel göstergelerin
sabitliğini temel öncül kabul eden nomenklaturizmin parmak izleridir. Bu diyalogda Kratylos
bu eski geleneğin en aşırı versiyonunu dillendirir. Buna göre her şeyin doğuştan getirdiği ya
da ona doğal olarak sahip olduğu bir doğru adı vardır ve insanların kendi aralarında anlaşarak
bir şeye koydukları ad o şeye uygulanan bir sesten ibarettir, ama adlarda hem Yunanlar hem
de barbarlar için aynı ve değişmez kalan içsel bir doğruluk bulunur. Yine bu diyalogda
varlıklara ad koymanın belirli temel ilkelere uygun biçimde yerine getirilmesi gereken özel
bir uzmanlık dalı olmadığını savunan ve bir adın bir başkasına üstünlüğü bulunmadığını
düşünen Hermogenes, böylesi aykırı görüşlere sahip olmakla nomenklaturizme karşı çıkmış
sayılamaz. Sonuçta Kratylos gibi Hermogenes de adları şeylerle belirli bir ilişki içindeki
sözcükler olarak görür; bu şekilde adlandırılan şeyler birbirinden ayrı ve bağımsız olarak bize
sunulmuşlardır; şeyler adlandırılma eyleminden ve onlara verilen özel addan bağımsız olarak
var olurlar. Nomenklaturizmin asıl çekirdeğini oluşturan bu düşünce dille ve adlarla ilgilenen
11
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 8.
8
felsefenin bütün bir tarihi boyunca değişmeden ve sorgulanmadan kalır. Örneğin Locke’da
“altın” sözcüğünün altın ile ilişkili olduğu (ona işaret ettiği) ve altının doğasının (özünün) bu
sözcükten bağımsız olarak varolduğu konusunda en ufak bir şüphe yoktur.12 İşte bu geleneği
sarsan, bu geleneğin dayandığı temel öncülleri ilk defa sorgulayanlar Wittgenstein ve
Saussure olmuştur.
6. Wittgenstein’cı Eleştiri
Wittgenstein Felsefi Soruşturmalar’ın daha hemen başında bu geleneğe göndermede
bulunur:
“[Onlar (büyüklerim) bir nesneyi adlandırdıktan ve bu sırada bir şeye doğru
döndüklerinde bunu gördüm ve bu şeyi, ona işaret etmek istediklerinde çıkardıkları
sesle çağırdıklarını kavradım. Onların niyeti, sanki bütün insanların doğal
diliymişçesine kendi bedensel devinimleriyle gösteriliyordu: yüz ifadesi, gözlerin
hareketi, bedenin başka kısımlarının hareketi ve bir şey araştırırken, elde ederken, karşı
çıkarken ya da bir şeyden kaçınırken zihnimizin durumunu ifade eden ses tonu.
Böylece sözcüklerin çeşitli tümcelerde kendilerine uygun yerlerde tekrar tekrar
kullanıldıklarını duyarak hangi nesneleri gösterdiklerini kavramayı derece derece
öğrendim; ve ağzım bu işaretleri oluşturmaya alıştıktan sonra onları kendi isteklerimi
ifade etmekte kullandım.]
Bana öyle geliyor ki, bu sözler bize insan dilinin özünün belirli bir resmini
veriyor. O da şu: Dildeki tekil sözcükler nesneleri adlandırır—tümceler bu tür adların
bileşimleridir.— Bu dil resminde şu düşüncenin köklerini buluruz: Her sözcüğün bir
anlamı vardır. Bu anlam sözcük ile karşılıklı ilişkilidir. Anlam, sözcüğün temsil ettiği
(yerine geçtiği) nesnedir.
Augustinus, sözcük türleri arasında herhangi bir fark olduğundan söz etmez.
Eğer dili öğrenmeyi böyle betimlerseniz, sanıyorum siz öncelikle "masa", "sandalye",
"ekmek" gibi isimleri, kişilerin adlarını ve ancak ikincil olarak belirli eylem ve
özelliklerin adlarını ve geri kalan sözcük türlerini de kendisine özen gösterecek bir şey
olarak düşünüyorsunuz.” (PU:1)13
Geç dönem Wittgenstein daha önce Tractatus’ta öne sürdüğü ve öncülüğünü Frege ve
Russell gibi düşünürlerin yaptığı görüşlere artık karşı çıkmaktadır. Buna göre “Ad nesneyi
12
13
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 10-11.
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, (çev. Deniz Kanıt), İstanbul: Küyerel Yayınları, 2000, 11.
9
imler. Nesne onun imlemidir.14 [Ad objeyi gösterir. Obje onun gösterimidir15.]” (TLP:3.203)
Ayrıca “Temel tümce adlardan oluşur. Adların bir bağlamı, bir zincirlenmesidir.”16
(TLP:4.22) Dolayısıyla cümle, ancak sözcüklerin şeylere karşılık geldiği varsayımıyla
mümkün olabilmektedir. Böylece Tractatus’ta sunulan düşünce, muhtemel bütün dillerin
Augustinci çerçeveye uygun olması gerektiğidir. Her önerme adlardan oluşur ve mümkün
(olumsal) bir olgunun bir betimlemesidir. Bu sav dil edimine ilişkin göstermeci tanım
(ostensive definition) yaklaşımıyla bağlantılıdır: yani sözcüklerin anlamlarını, yerini tuttukları
nesnelerin bize gösterilmesi yoluyla öğreniriz. Böylece gösteren ile gösterilen arasındaki
ilişkinin geleneksel anlayışta bir yerine-geçme ilişkisi olduğunu anlıyoruz.17
Frege ve Russell’da adların anlamları fiziksel nesnelerden ibaret değildir, nesne olarak
görülenlerin içine sayılar, sınıflar, doğruların yönleri, doğruluk değerleri gibi şeyler de
girmektedir. Oysa geç dönem Wittgenstein’a göre “Jül Sezar” adı ile Romalı devlet adamı
arasındaki bağlantı ve kırmızı renkle “kırmızı” sözcüğü arasındaki bağlantı aynı değildir; beş
sayısı ile “beş” sözcüğü arasındaki bağlantı ise büsbütün farklıdır. Wittgenstein’ın karşı
çıktığı şey tek tür bir ilişki, yani ad-nesne ilişkisinin dilin bütünü için bir anlam temeli
oluşturduğu şeklindeki nomenklaturist anlayıştır. Frege, Russell ve Tractatus’taki dil
felsefesinin temelinde işte böyle bir anlayış yatmaktadır.
Wittgenstein Augustinus’un dilin nasıl öğrenildiğine ilişkin açıklamalarını yaygın
geleneksel kanaatin iyi bir özeti gibi görür. Augustinus’un açıklamalarını Augustinusçu dil
edinim kuramı olarak adlandırırsak, bu kuramın temelinde gösteren ile gösterilen arasındaki
yerine-geçme ilişkisinin yattığını söyleyebiliriz. Bu kurama göre çocuk, nesnelerin adlarını
yetişkinlerin kendisine çeşitli beden hareketleri yoluyla gösterdikleri nesnelerin kendileriyle
birleştirmeyi öğrenir. Daha sonra çocuk, önünde hazır bulunmadığı zamanda bir nesnenin adı
anıldığında o nesneyi hatırlar; yetişkinlerin konuşmalarından nesnenin kendisi hazır değilken
bile adın onu gösterebildiğini öğrenir. Böylece adın o nesnenin yerini tuttuğunu anlar, yani
adlandırma işlevinin temel mantığını kavrar. Öyleyse bu kuram nesnenin adını nesnenin
kendisinden ayırmak yoluyla zihinde nesnenin bir tasarımının oluştuğunu kabul etmektedir:
14
Ludwig Wittgenstein, Almanca Aslıyla Tractatus Logico-Philosophicus, (çev. Oruç Aruoba), İstanbul: YKY,
2002, 29.
15
Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil, Wittgenstein Üzerine Bir Araştırma, İstanbul: Kabalcı, 1995, 59.
16
Ludwig Wittgenstein, Almanca Aslıyla Tractatus, 71.
17
Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin doğası üzerine bir inceleme için bkz. Ayhan Dereko, “Locke’da ve
Locke-Öncesi Dil Felsefesinde Nesne-Ad İlişkisi,” Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi(SBArD), no. 9, ss.97-120,
2007.
10
“…bununla Augustinus bir anlaşma sistemi betimliyor … Bu betimlemede sözcüğün
öğretilmesindeki amaç, çocukta onun bir tasarımının oluşturulmasıdır.”18
Nesnenin kendisi önümde yokken onun hakkında düşünebilirim, çünkü tasarım
düşünmede nesnenin yerine geçer; aynen bunun gibi, nesnenin kendisi önümde yokken onun
hakkında konuşabilirim, çünkü sözcük konuşmada nesnenin yerine geçer. Ancak olayların
böyle gerçekleştiklerini kabul etmek yanıltıcıdır. Zira sayılar ve renkler gibi somut nesnelere
karşılık gelmeyen tasarımların nasıl oluştukları bu kuramla açıklanamadığı gibi, işaret
zamirleri ve bağlaçlar gibi dilsel birimler için adlandırdıkları bir nesne gösterilemez.
“Ama örneğin sayı sözcüklerinin nasıl tasarımı oluşturulacaktır? Sayı, sayma
pratiği yaptırılarak çocuğa öğretilir. Çocuk bu oyunda, yalnız Augustinus'un dediği
gibi bir izleyici değildir; tersine o da oyuna katılır. Ve bunu o, pratikle başarır. Dili
öğrenme burada hiçbir açıklama değil ama bir alıştırmadır. Yetişkinlerin çocuğa söz
söylemesi ve o sırada bir şeyi göstermesi, o sözün bir açıklaması değildir. Çünkü çocuk
onlara soru soracak durumda değildir; tersine çocuk, bu sırada alıştırma yapmaktadır.
Hangi sese hangi nesnenin karşılık geleceği alıştırmasıdır bu ‘…Çocuklara bu
etkinlikleri yapmak, bu esnada bu sözcükleri kullanmak ve öylece başkasının sözlerine
tepki göstermek öğretilir.’ (PU:6). Wittgenstein, buna dil kullanımı pratiği, Augustinus
örneğine de ‘dil öğretimi’ ya da ‘sözcüklerin gösterici öğretimi’ der. ‘Dil kullanımı
pratiğinde bir kesim sözcükleri haykırır, diğeri bunlara göre davranır. Ama dil
öğretiminde şu olay bulunur: Öğrenen, nesneleri adlandırır. … Dildeki sözlerin
kullanımının bütün olayı, çocukların bu sayede anadillerini öğrendikleri oyunlardan
biridir. Bu oyunları <dil-oyunIarı> diye adlandırmak ve ilkel bir dilden bazen bir diloyunu olarak söz etmek istiyorum.’ (PU:7). Kuşkusuz Augustinus'un betimlediği de bir
dil oyunudur; sözün, dilin oyuna katıldığı diğer oyunlar da. Hangi etkenliklerin dil
oyunu olduğu konusunda Wittgenstein'ın tasarımı çok açıktır: ‘Dil ile dilin iç içe
geçtiği etkenliklerin bütününü de <dil-oyunu> diye adlandıracağım.’ (PU:7). Demek
ki, bir şeye ‘dil-oyunu’ denmesi için o şeyin bir dil kullanımı veya dil kullanımı ile
birlikte, bu kullanımda bir rol alan herhangi bir etkenlik olması gerekir. (PU:7) ”19
Wittgenstein’ın bu saptamalarından ilk bakışta, çocukların doğaları gereği oyunları
sevdikleri, her şeyi bir oyuna çevirmeye meyilli oldukları, öğrenmeyi ve bunun içinde dil
18
Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil, 88.
a.g.e., 88. (Soykan’ın metninde çift tırnak içinde gösterilen, Wittgenstein’ın eserlerinden yapılan aktarmalar,
burada italik yazı ile belirtilmiştir. Yine aynı metinde vurgulama için kullanılan kalın yazı biçimi korunmuştur.
A.D.)
19
11
öğrenimini de bir oyuna dönüştürdükleri, bir oyun gibi algıladıkları gibi sonuçlar çıkarılabilir.
Buradan da, çocuklara verilen eğitim oyunlaştırılarak uygulandığında başarılı olur, şeklinde
bir genel yargıya varılırdı. Çünkü buradaki örnekler dil ediniminin nasıl gerçekleştiğini
sorgulamak için seçilmişlerdir. Ama Felsefi Soruşturmalar’daki iddia elbette böyle pedagojik
türden bir iddia değildir. Oyun metaforu sadece dil edinimi için değil, bir dili yetkin biçimde
konuşanların dil kullanımlarını da açıklamak için kullanılmıştır. Bir dili konuşmak daima
oyun-benzeri bir etkinliğin bir öğesi olarak kabul edilir:
“Burada “dil-oyunu” terimi, dili konuşmanın, bir etkinliğin ya da bir yaşam biçiminin
parçası olduğu olgusunu öne çıkarma anlamına gelir.
Dil-oyunlarının çeşitliliği için şu aşağıdaki örnekleri ve diğerlerini inceleyin :
Emirler vermek ve onlara uymak—
Bir nesnenin görünüşünü betimlemek ya da onun ölçülerini vermek—
Bir betimlemeden bir nesne oluşturmak (bir çizim)—
Bir olayı bildirmek—
Bir olaya ilişkin spekülasyon yapmak-—
Bir varsayım oluşturmak ve denetlemek—
Bir deneyin sonuçlarını tablo ve çizelgelerle göstermek—
Bir hikâye yaratmak ve onu okumak—
Oyun-oynamak—
Şarkı söylemek—
Bilmeceler çözmek—
Bir şaka yapmak; anlatmak—
Bir pratik aritmetik problemini çözmek—
Bir dili bir diğer dile çevirmek—
Sormak, teşekkür etmek, sövüp saymak, selâmlaşmak, dua etmek.”20 (PU:23)
Wittgenstein sözcüklerin anlamlarının soyut, mahrem, içsel, esrarengiz özellikteki
tasarımlardan değil somut, kamusal, özneler-arası ve apaçık olan kullanımlardan oluştuğunu
savunmaktadır.
“Bir kimseye, bir sözü sen nasıl kullanıyorsun, böylelikle sen ne yapmış oluyorsun
diye sormakla biz, onun bu sözü nasıl anladığını öğrenmek isteriz (PG: I, 30/44).
Bunun üzerine o, bize ya başka bir söz söyler ya da bir el kol hareketi yapar veya
20
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, 24.
12
şekiller çizer vb. Ve biz bunların birinde, “Ha, tamam, şimdi anladım.” deriz. Biz
gerçekten “şimdi” mi anladık? Anlamanın kesin zamanını bildiremezsek de onun sözün
ya da jestin bu kullanımıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz.”21
Wittgenstein için sadece dilsel göstergeler değil her türlü göstergenin anlamını
kullanım belirlemektedir. Bir göstergenin anlamının kullanım olduğunu söylemek aynı
zamanda anlamın o göstergenin ait olduğu göstergeler sistemi dışında oluşmadığını, bu sistem
dışındaki bir yere ait olmadığını söylemektir. “Gösterge (cümle) anlamını göstergeler
sisteminden, ait olduğu dilden edinir.” (BB:5). “Bir sözcüğün dildeki kullanımı onun
anlamıdır” (PG:60). Anlam göstergelerin oluşturduğu kapalı sistem içinde oluşmakta ve bu
sistemin dışında ya ortadan kalkmakta ya da tamamen değişmektedir.
“Sözün anlamı onun kullanımı demek olduğu gibi, ‘bir sözü anlamak’ da ‘onun nasıl
kullanıldığını bilmek, onu uygulayabilmek’ demektir (PG: I, 10). Bunun anlamı da sözü
kurala göre kullanabilmektir. ‘Bu nedenle “anlam” (gösterim) ile “kural” kavramları
arasında bir karşılıklılık vardır’ (UG: 61-62).
Sözcükte asıl olan, onun anlamı,
gösterimidir. ‘Sözcük, aynı gösterime sahip başka bir sözcükle yer değiştirebilir.’ (PG:
I, 22). Böylece cümlede sözcük için bir yer sabitleştirilmiş olur. Bu yere aynı
gösterimli başka bir sözcük konabilir. Cümlenin kendisi bir alet olarak, kullanılan bir
şey olarak görülür. Anlamı da onun gördüğü iştir, yani kullanımı: ‘Cümleyi âlet olarak
gör, anlamını da kullanım olarak.’ (PU:421). Nasıl ki bir sözcüğün gösterimi (anlamı),
onun kullanımı ise ve sözcüğün kullanımını anlamak, bazen, cümlede onun yerine
gösterimi aynı olan başka bir sözcüğü koymak ise, aynı şekilde cümlenin anlamı onun
kullanımıdır ve bu kullanımı anlamak da bazen onun yerine geçebilecek başka bir
cümle koymaktır: ‘Bir cümlenin, bir betimlemenin anlamı diye adlandırdığımız olay,
bazen bir simgecilikten bir diğerine aktarmadır; bir resmin bir daha çizimi, bir kopya
çıkarma veya bir başka ifade tarzına bir aktarma. O zaman, betimlemeyi anlamak,
betimlenmiş olanın bir resmini yapmak demektir.’ (PG: I, 7/12). Başka bir deyişle, bir
cümleyi anlamak, onun yerine başka bir cümleyi koymak demektir.”22
Bütün bunlardan çıkan sonuç, bir başkası ile yer değiştirmeyen bir dilsel birim
olamayacağıdır; böyle bir dilsel birimin anlamı yoktur. Aynı şekilde, yalnızca bir tek durumda
kullanılan ve başka hiçbir durumda kullanılmayan bir dilsel birim de olamaz. Genel olarak
kullanımın iki temel faktör tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi belirli
21
22
Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil, 85.
a.g.e., 84-85.
13
bir durumda (ya da bağlamda) ilgili öğenin bir başkası ile yer değiştirebilmesidir. Buna kısaca
değiştirilebilirlik
diyebiliriz.
İkincisi
ise
aynı
öğenin
farklı
durumlarda
tekrar
kullanılabilmesidir. Buna da kısaca tekrarlanabilirlik diyebiliriz. Gerçekten de bir şeyin (bir
aletin, bir dilsel birimin, vb.) kullanımını bilmek, belirli bir durumda onu başka hangi şeylerle
yer değiştirebileceğimizi bilmek ve onu başka hangi durumlarda tekrar kullanacağımızı
bilmektir. Örneğin bir çekiç çivi çakma işinde kullanılabilir; ama çivi çakma işini bir taşla
veya ağır ve sert başka herhangi bir nesne ile de yapabiliriz. Öte yandan ceviz kırma gibi
farklı bir işte çekici tekrar kullanabiliriz. Çekicin belli bir durumda aynı işlevi görebilen başka
nesnelerle değiştirilebilmesi ve çekicin değişik işlevlerini ortaya çıkaran farklı durumlarda
tekrar kullanılabilmesi, çekicin kullanımını yani anlamını belirlemektedir. Bu hususlar dilsel
birimler için de aynen geçerlidir.
7. Saussure’cü Eleştiri
Wittgenstein’ın bu konuda söyledikleri ve görüşleri Saussure’ün “Dil Göstergesinin
Doğası” başlığı altında söyledikleri ile benzerlik arz etmektedir:
“Kimilerine göre, dil temel ilkesine indirgendiğinde bir ad dizini
(nomenclature) niteliğiyle karşımıza çıkar; daha açık bir deyişle, dil bir terimler
dizelgesidir ve burada yer alan her öğe bir nesnenin karşılığıdır. Örnekler:
Bu görüş birçok açıdan eleştirilebilir. Bir kez, sözcüklerden önce hazır olan ve
onlardan bağımsızca var olan kavramlar bulunduğu varsayımını içerir. Sonra adın ses
özellikli mi, yoksa zihinsel mi olduğunu belirtmez: çünkü ARBOR her iki açıdan da
ele alınabilir. Bir de, adı nesneyle birleştiren bağın çok yalın bir işlem olduğu izlenimi
uyandırır ki bu hiç de doğru değildir. Ama, bu yalın görüşte hiç değilse bir doğru taraf
14
vardır, ki o da dilsel birimlerin iki öğeyi birbirine bağlayan çifte bir doğada
olduklarıdır. (CLG:97f)”23
Saussure nomenklaturist yaklaşıma karşı çıkan düşüncelerini belirtmeye devam eder:
“Dil göstergesi bir nesneyle bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim
imgesini birleştirir. İşitim imgesi gerçek ses değildir; çünkü ses fiziksel bir şeydir.
İşitim imgesi sesin işiten kişideki zihinsel izidir, duyuların tanıklığı yoluyla onda
oluşan tasarımıdır. Bu işitim imgesi, bizim duyusal etkilenimlerimizin bir tasarımı
olduğu unutulmadığı sürece ‘maddesel’ olarak nitelendirilebilir. İşitim imgesi dilsel
göstergede onunla birleşmiş olan diğer öğeden böylece ayırt edilebilir. Bu diğer öğe
genellikle daha soyut bir türdendir: kavram. (CLG:98)”24
Saussure için, bir kavramla bir ses imgesi arasındaki zihinsel birleştirme olarak
gördüğü dilsel gösterge, bireysel psikolojinin sıradan bir olgusundan ibaret sayılamaz; bir dili
konuşan tek tek bireylerin hepsi birer sosyal varlıktırlar ve dil de her şeyden önce sosyal bir
fenomendir. Saussure’e göre nomenklaturist görüşün hatası sözcükleri şeylerin adları olarak
ele almakla kalmaz, dili birey merkezli bir bakış açısından değerlendirir ve onu sosyal
boyuttan tümüyle soyutlar.25
Saussure’ün dönemindeki dilbilimcilerin temel görüşü dilin “biçimsel” yanı ile
“mantıksal” yanının tamamen birbirinden ayrı ele alınması ve incelenmesi gerektiği idi. Dilde
biçim ile anlam arasındaki ilişkinin bütünüyle keyfi olduğu kabul ediliyordu. Kavram ile
gösterge arasındaki bağ yalnızca ve sadece zihinsel bir birleştirmeden ibarettir, 5 sembolü ile
bunun karşılık geldiği sayı arasında olduğu gibi, ya da

sembolü ile 3,14.. arasında olduğu
gibi.26
Halbuki Saussure kavramların onlara karşılık getirdiğimiz sözcüklerden bağımsız
varolduklarını düşünmenin yanlış olduğunu savunur. Saussure’e göre düşüncenin dile tam bir
bağımlılığı söz konusudur. Sözcüklerin olmadığı bir durumda belirgin düşünceden
bahsedemeyiz:
23
Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, (çev. Berke Vardar), Ankara: Birey Toplum, 1985, 70. (Berke
Vardar’ın çevirisinde benim yaptığım düzeltme ve değişikliklerle birlikte, A.D.) Kullanılan şekil aynı eserden
alınmadır.
24
Saussure’den aktaran Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 12. (çeviri benim, A.D.)
25
a.g.e., 12-13.
26
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 15.
15
“Filozoflar da, dilbilimciler de göstergelerin yardımı olmadan iki kavramı açık
seçik ve sürekli biçimde birbirinden ayırmamıza olanak bulunmadığı görüşünde her
zaman birleşmişlerdir. Tek başına düşünce, hiçbir zorunlu sınıra rastlanmayan bir
bulutsuyu andırır. Önceden oluşup yerleşmiş kavram yoktur; dilin ortaya çıkmasından
önce hiçbir şey belirgin değildir.”27
Bu yüzden Latince “arbor” sözcüğünün Fransızca’da devam edip etmediğini sormanın
veya dünya dillerinin kaçında “ağaç” için bir sözcük bulunduğunu sormanın yanlış olduğunu
söyler. Oysa bu tür sorular o dönem dilbiliminin temel yaklaşımını yansıtıyordu.28 Bununla
birlikte Saussure ile Wittgenstein arasında bu konuda bir farklılık vardır. Wittgenstein yerine
geçme ilişkisini bütünüyle reddederken, Saussure onun yalnızca bir türevine karşı
çıkmaktadır: Saussure kavramın sözcükten bağımsız olarak varolduğunu öne sürmedikleri
sürece “arbor” sözcüğünün belirli bir kavramın yerine geçtiğini/yerini tuttuğunu savunanlara
karşı çıkmaz. Wittgenstein, içsel, mahrem, özneler-arası sınanamaz öğelerin var olduğuna
karşı çıkarken, Saussure’de Locke’la başlayan bir çizginin, yani ad-nesne ilişkisinin
zihinselleştirilmesi eğiliminin iyice güçlendiğine şahit oluruz. Yukarıdaki alıntıdan da
anlaşılacağı gibi, Saussure’ün yerine-geçme ilişkisini büsbütün dışlamasını engelleyen şey,
onun dilsel göstergenin iki zihinsel öğenin birleşmesinden oluştuğunu belirten görüşleridir.
Saussure’ün üzerinde durduğu ve nomenklaturizme karşı çıkışıyla bağlantılı olan bir
diğer konu da dilsel göstergelerin özdeşlikleridir.29 Sağduyumuz bize dilin birbirlerinden ayırt
edilebilen sözcükler, deyimler ve cümlelerden oluştuğunu söylemektedir. Öyleyse dilsel
birimlerin bir özdeşlikleri vardır. Aynı şeyi söylediğimizi, aynı sözleri tekrarladığımızı, aynı
soruları sorduğumuzu, ya da bunların tam tersini (yani aynı şeyi söylemediğimizi, aynı sözleri
tekrarlamadığımızı, vs.) saptayamadığımız bir durumda bir dilden bahsetmek de mümkün
olamaz. Tek tek dilsel birimlerin bağımsız, kendi başına bireysel birimler olmaları anlamında
özdeşliklerini nasıl kazandıkları sorusu dilbilimin merkezi sorusudur. Dilin nasıl işlediğini
açıklamak iddiasındaki her kuram, buna göre, öncelikle dilsel birimlerin özdeşliklerini nasıl
kazandığını açıklamak durumundadır.
Dilbilimsel özdeşlik sorunu şu şekilde ifade edilebilir: aynı dilsel işarete ilişkin
kullanımları, farklı dilsel işaretlere ilişkin kullanımlardan ayıran şey nedir? Herkes buna
cevap olarak, birinci durumda sözcüklerin anlamlarının aynı, ikinci durumda ise farklı
olacağını söyleyecektir. Ama bu cevap aslında hiçbir şey açıklamamaktadır.
27
Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, 121.
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 16.
29
a.g.e., 19-21. “Özdeşlik” burada ‘ayırt edici kimlik’ (identity) anlamıyla kullanılıyor.
28
16
Dilsel birimlerin özdeşliği konusunda Saussure nomenklaturist anlayışın yanlış
olduğunu ve sözcüklerin adlandırma ilişkisi modeline göre oluşturulmadıklarını öne
sürmektedir. Wittgenstein’ın “duvarcı dili” örneğindeki, sadece basit bir iletişim işlevi
görecek düzeyde bir ilkel dilde bile durum budur.
“Dil, A ustası ile B çırağının iletişimine hizmet ediyor olsun. A, yapı taşlarıyla
yapı inşa ediyor: tuğlalar, kolonlar, keresteler ve kirişler var. B’nin, yapı taşlarını A’nın
gereksediği sıraya göre uzatması gerekmektedir. Bu amaçla onlar “tuğla”, “kolon”,
“döşeme taşı”, “kiriş” sözcüklerinden oluşan bir dil kullanırlar. A onları yüksek sesle
bağırıyor; – B, filanca bir çağrıyla getireceğini öğrendiği taşı getiriyor. – Bunu
tamamen ilksel bir dil olarak alın.”30
Nomenklaturist görüş burada dilsel birimlerin özdeşliklerini, belirli türden seslenişler
ile belirli türden yapı taşları arasında sağlanan karşılık gelme ilişkileri yoluyla edindiği
konusunda ısrar edecektir. Oysa bu dil sistemi dört farklı yapı taşının yerine geçen dört farklı
sözcük bulunduğunu bize belirten hiçbir fazladan unsur içermemektedir. Burada sözcüklerle
nesneler arasındaki ilişki, dil sistemi tarafından değil iletişim sistemi tarafından
oluşturulmakta ve konuşma sürecine bindirilmektedir; zira seslerle nesneler arasında
bulunduğu varsayılan ayrı/kendi başına hiçbir bağlantı gösterilemez.31
Eğer sözcük nesnenin yerine geçen bir şey değilse ve sözcük özdeşliğini ad-nesne
ilişkisi yoluyla kazanmıyorsa, o halde sözcük nedir? Ve bir sözcük dilsel birim olarak
özdeşliğini hangi yoldan edinir? Öncelikle özdeşlik konusunda Saussure’cü yaklaşımın alan
dışına göndermeci anlayışı kabul etmediğini belirtmeliyiz. Dilsel göstergelerin dil alanı
dışında kalan, alan-dışı öğelere göndermede bulunmak suretiyle özdeşliklerini kazandığı
modeli “kendi dışına dönük” olarak adlandırırsak, bu durumda Saussure’e göre dilsel
göstergeler alanı “kendi içine dönük” bir alandır. Göstergeler sisteminin kendi dışına dönük
bir alan olarak kabul edilmediğinde göstergelerin kendi özdeşliklerine sahip olmalarının
mümkün olmadığını düşünmek, sorgulanmamış bazı ön kabullere saplanıp kalmaktan
kaynaklanan bir yanlıştır.
Saussure dilsel birimlerin özdeşliğini tanımlamada iki ilkeye bağlı kalarak hareket
etmektedir: a) Bir sözcüğün dilsel anlamı herhangi bir dil-dışı unsur değildir. b) Hangi anlama
sahip olursa olsun bir sözcüğün anlamı, onu diğer sözcüklere bağlayan karmaşık bir ilişkiler
30
31
Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, 12.
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 20.
17
ağına bağımlıdır.32 Bu iki ilke dilsel göstergeler alanını kendi içine dönük bir alan olarak
tanımlamaktadır.
Kendi
içine
dönüklüğün,
oyunsal-olanın
tekrarlanabilirlik
ve
değiştirilebilirlik yanında bir diğer temel özelliği olarak belirdiğini burada görüyoruz. Pekiyi,
bu kendi içine dönük alanda sözcükler anlamlarını nasıl kazanmaktadır? Bunun cevabını
verebilmemiz için Saussure’ün dilsel değer kavramı ile dizimsel ve çağrışımsal ilişki
kavramlarını kısaca ele almamız gerekiyor.
Saussure için bir göstergenin anlamı dildeki diğer göstergelerin anlamlarından
yalıtılabilir değildir. Çünkü ona göre dil, dizimsel (sintagmatik) ve çağrışımsal (asosyatif)
bağlantı zincirleri ile birbirine bağlı göstergelerden müteşekkil bir sistemdir. Dizimsel ilişkiler
mevcutlar-arası (in praesentia) bir keyfiyet arz eder.33 “Dizimsel bağıntı, aynı anda birlikte
bulunan öğeler arasındaki bağıntıdır ve gerçek bir dizilişte yer alan iki ya da daha çok sayıda
öğeye dayanır”34 ‘Benim evim’ deyiminde ‘benim’ ve ‘evim’ dizimsel olarak ilişkilidir. Bu
ilişki çizgiseldir, yani iki gösterge aynı anda söylenemediği için ancak sırayla söylenebilirler.
Dolayısıyla bu ilişki iki göstergenin aynı deyim/cümle içinde bulunmalarının ya da art arda
gelmelerinin ne biçimde olacağını ifade eder. Çağrışımsal ilişkiler ise noksanlar-arası (in
absentia) bir özellik taşır. “Tersine, çağrışımsal bağıntı, aynı anda birlikte bulunmayan öğeleri
gücül bir belleksel dizide birleştirir.”35 Yine ‘benim evim’ deyimindeki ‘benim’ göstergesi
‘senin’, ‘onun’, ‘başkasının’ göstergeleri ile, ‘evim’ göstergesi ise ‘yuvam’, ‘ocağım’,
‘dairem’, vb. göstergeleri ile çağrışımsal olarak ilişkilidir.
O halde ‘benim evim’ deyimi, çağrışımsal olarak örgütlenmiş geniş bir ihtimaller
kümesi içinden yapılan, kendi içinde dizimsel olarak örgütlenmiş tercihler olarak
betimlenebilir. Saussure bu ilişkilerin doğasını daha iyi anlatabilmek için bir benzetmeye
başvurur:
“dil
birimi
bir
yapının
belli
bir
bölümüyle,
örneğin
bir
sütunla
karşılaştırılabilir. Sütun bir yandan, taşıdığı baştabanla belli bir bağıntı kurar: Uzamda
bir arada bulunan bu iki birimin sunduğu düzen dizimsel bağıntıyı düşündürür. Öte
yandan, örneğin sütun eğer Dor biçemindeyse, uzamda onunla birlikte yer almayan
öbür biçemlerle (İyon, Korint, vb.) de anlıksal bir karşılaştırmaya yol açar: Bu bağıntı
çağrışımsaldır.”36
32
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 22.
a.g.e., 23.
34
Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, 134.
35
a.g.e., 134.
36
a.g.e., 134.
33
18
Öte yandan Saussure, Wittgenstein’dan farklı olarak, anlam terimi yerine değer
terimini kullanmaktadır. Saussure için bir dilsel göstergenin tam anlamı onun değeridir ki
aslında bu da sonuçta onun dildeki kullanımına karşılık gelmektedir. Çünkü bir dilsel
göstergenin değeri, onun belirli dizimsel kombinasyonlar içinde kullanılabilme potansiyeli,
ama diğer taraftan başka kombinasyonlarla kullanılamaması ve ayrıca aynı kombinasyon
içinde kullanılabilir olan başka göstergelerle arasındaki çağrışımsal karşıtlığa dayalı ayırıcı
kullanım tarafından belirlenir.37
Böylece Wittgenstein’da kullanım kavramını belirleyen faktörler, değiştirilebilirlik ile
tekrarlanabilirliğin, Saussure’cü çözümlemede bu sefer daha belirgin biçimde yeniden ortaya
çıktıklarını
görüyoruz.
Saussure’ün
mevcutlar-arası
dizimsel
ilişkiler
dediği
şey,
tekrarlanabilirlik faktörüne karşılık gelmektedir. Zira bu ilişkiler bir dilsel göstergenin tekrar
(yani hangi farklı deyimlerde/cümlelerde) kullanılabilmesinin koşullarını belirler. Noksanlararası çağrışımsal ilişkiler ise belirli bir deyimde/cümlede yer alan bir göstergenin başka
göstergelerle nasıl yer değiştirebileceğini belirler.
Dilsel birimlerin özdeşliğini izah etme işinde, tahta üzerinde oynanan oyunlar
analojisine başvurmak hem Wittgenstein hem de Saussure’de ortaklaşa karşılaştığımız bir
durumdur. Üstelik her ikisinin de tercihi aynı oyun yönünde olmuştur: satranç. Oyun içinde
cereyan eden olayları oyunun dışında kalanlara başvurmadan açıklamayı mümkün
kılabilmesi, nomenklaturizme karşı çıkanlar için bu analojiyi özellikle çekici hale
getirmektedir.38 Oyun bir anlamda kendi kendini içeren, dışarıyla ilgisini kesmiş bir yapıya
sahiptir; onun kendi sınırları vardır. Kendisi bir soyutlama olmadığı gibi onun kurucu öğeleri
de soyut yapılar değildir. Hem Wittgenstein’da hem de Saussure’da satranç oyununun bu
özelliklerinin vurgulandığını görürüz:
“Biz dilin mekansal ve zamansal fenomeni hakkında konuşuyoruz, mekansalolmayan, zamansal-olmayan bir tür hayalet hakkında değil … fakat biz ondan sanki
satrançtaki taşlardan bahsedermiş gibi konuşuyoruz, ama oyunun kurallarını
belirlememizde olduğu gibi, yoksa taşların fiziksel özelliklerini betimlememizde
olduğu gibi değil.
“Bir sözcük gerçekte nedir?” sorusu “Bir satranç taşı nedir?” sorusuna benzer.
(PU:108)”39
37
Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 23.
a.g.e., 24-25.
39
Ludwig Wittgenstein’dan aktaran Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 24. (çeviri benim, A.D.).
38
19
“Tahta taşların yerine fildişi taşlar koyarsam, ortaya çıkan değişiklik dizgeyi
ilgilendirmez. Ama taşların sayısını azaltır ya da çoğaltırsam, bu değişiklik oyunun
kurallarını da (gramerini) derinden etkiler.”40
“Bize bir satranç oyununu piyon türü taşlardan ve onların oyundaki
hareketlerinden bahsetmeden betimleyen bir adam düşünün. Onun bu oyun
betimlemesi doğal bir fenomen olarak göz önüne alındığında eksik olacaktır. Diğer
taraftan, daha basit bir oyunu eksiksiz olarak betimlediğini de söyleyebiliriz.
(BB:77)”41
“Bir at alalım ele: Tek başına oyunun bir öğesi midir bu taş? Elbette hayır.
Çünkü salt özdekselliği içinde, hanesiyle oyunun öbür koşulları dışında oyuncu için
hiçbir anlam taşımaz. Ancak değerini yüklendiği ve onunla kaynaştığı zaman gerçek ve
somut bir öğe durumuna girer. Bir oyunda bu taşın kırıldığını ya da yitirildiğini
varsayalım: Eşdeğer bir başka taş kullanabilir miyiz onun yerine? Kuşkusuz evet:
Yalnız bir başka at değil, ata hiç benzemeyen bir başka öğe de, aynı değerle
donatılmak koşuluyla, eski taşla özdeş sayılabilir.”42
Demek ki hem Wittgenstein hem de Saussure için nomenklaturizmin yanılgısı, oyun
içindeki bir öğenin oyun dışı bir unsura başvurmadan açıklanamayacağı şeklindeki yanılgıya
benzemektedir. Dil göstergesi hakkındaki bu düşünceleri gösterge kavramının anlaşılma
biçimlerine ilişkin daha üst bir bakış içine yerleştirmek mümkündür. Bunun için gösterge
kavramının metaforik anlatımlarına geri dönmeliyiz.
8. Yerine-Geçme ve Belirtme
Ayna metaforunda gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki bir yerine-geçme ilişkisidir.
Aynadaki görüntü dünyanın bir yansısıdır; bu görüntü tek bir nesne ya da sınırlı nesneler
grubunun ve bunlar arasındaki ilişkiselliğin bir yansısı değildir, topyekün dünyanın bir
kopyasıdır. Görüntüde ayırt ettiğimiz nesnelerin birbirlerine göre konumları, bunların asılları
olan gerçek nesnelerinki ile aynıdır. Gerçek nesneler arasındaki uzaysal ve zamansal ilişkiler
görüntüde aynen yansıtılır. Dolayısıyla benim aynadaki görüntüm, aynanın içindeki
dünyada/âlemde benim yerime geçer/benim yerimi tutar. Yani aradaki ilişki bir yerine-geçme
ilişkisidir. Gösteren ile gösterilen arasında karşılıklı etkilenmenin bulunmamasının ve
40
Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, 26.
Ludwig Wittgenstein’dan aktaran Roy Harris, Language, Saussure and Wittgenstein, 24, (çeviri benim, A.D.).
42
Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri, 119.
41
20
gösterilenin göstereni tek yönlü biçimde belirlemesinin kaçınılmaz sonucu, gösterenin bu
dünyanın dışına çıkartılmasıdır.
Bu dünyanın dışına çıkartılmış bütün bir gösterenler toplamı bir araya geldiğinde bu
dünyanın birebir bir kopyasını oluştururlar (Wittgenstein’ın resim kuramı). İşaret levhası
metaforunda ise gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki bir belirtme ilişkisidir. İşaret levhası
işaret ettiği yerin/mekânın bir belirtisidir. Belirti işaret ettiği nesneyle aynı dünyayı paylaşır.
Bu durumda gösteren (belirti) bu dünyanın dışına çıkartılmamıştır, çünkü bu dünyanın
nesneleri ile karşılıklı etkileşim içine girebilir. Artık gösterilen göstereni belirlemez: Okul
binasının yönünü gösteren işaret levhası ile okul binası arasında hiçbir benzerlik bulunmaz
(Saussure’de göstergenin nedensizliği). Bu ikisini birbirine ilintilendiren hiçbir determinist
ilişki gösterilemez. İlintilendirici ilişki bu durumda bir yorumdur. Ve yorum oyunun bir
türevidir. Bu konuya ileride değineceğiz.
II- Sosyal Hayatta Oyun
Oyun kavramının Wittgenstein ve Saussure’de saptamaya çalıştığımız temel belirleyici
özelliklerini, oyunsal yönleriyle öne çıkan başka alanlarda aramaya devam edeceğiz. Dil
alanının ve dilsel göstergenin oyunsal bir karakter gösterdiğini, bu iki kişiliğin dil konusunda
temel açıklayıcı metafor olarak sürekli oyuna başvurduklarını artık biliyoruz. Öte yandan dil
insanın o derece vazgeçilmez bir yönüdür ki, insanla ilgili olan hemen hemen her şey dil ile
de ilgilidir ve dil kullanması insanı tanımlamakta çok kez başvurulan bir faktör olmuştur.
Oyunsal-olan, o halde, insanla ilgili başka alanlarda da karşılaşmayı kuvvetle umacağımız bir
şey olmalı.
Hatırlarsak, dil-oyunu deyimini ortaya atan Wittgenstein bununla dilin kendisinin bir
oyun olduğunu anlatmak istemiyordu. Bununla, dilin insan etkinlikleri ile birlikte ortaya
çıkan, bu etkinlikler içinde hayat bulan ve anlam kazanan, insan hayatının her türlü günlük
pratiklerine eşlik eden bir tür yan etkinlik olduğunu anlatmak istiyordu. Öyleyse burada
etkinliğin kendisinin oyun olduğu ya da oyun benzeri/oyun türü bir şey olduğu görüşü üstü
örtük olarak dile getirilmektedir. Wittgenstein’ın “yaşama biçimleri” (life forms) dediği bu
etkinliklerden insan eylemlerini ve günlük pratikleri anlıyoruz.
Bu söz konusu alanda oyunsal-olanın kendini ne derecede ve ne biçimde gösterdiğini
inceleyen bir çalışma olarak Eric Berne’nin Hayat Denen Oyun adlı kitabını ele almak
21
istiyoruz.43 Bu eser temel olarak ikili, üçlü veya daha fazla sayıda insan öznesinin karıştığı
sosyal ilişkiler üzerine yapılmış bir incelemedir. Gerçi bu çalışma, sosyal ilişkiler içinde
birinden diğerine değişmeden kalan yapılar/kalıplar saptaması açısından yapısal bir
karakterdedir. Ama yazar sadece kitabın başlığında değil, konuyu ele alışının hemen her
yerinde oyun analojisine başvuruyor ve oyun terimini hemen her bağlamda sıkça tekrar
kullanmaktan çekinmiyor. Bu anlamda bu çalışmaya psiko-sosyal çözümlemede oyun
kuramının başarılı bir uygulanması olarak bakılabilir. Zaten yazar da önsözde oyun
yaklaşımının matematik gibi farklı alanlardaki uygulamalarından haberdar olduğunu
belirtmektedir.
Bu
eserde
oyun
yaklaşımının
uygulanışı
iki
temel
kavram
üzerinden
gerçekleşmektedir: Okşama ve benlik-durumu. Öncelikle okşama kavramı üzerinde
duracağız.
1. Okşama
Kitap öncelikle, hem fizyoloji hem de psiko-sosyal alana özgü bir kullanıma sahip
“okşama” kavramını ileri sürmekte ve tanımını yapmaktadır. Okşama insanda (ve
hayvanlarda) uyarılma açlığı sonucunda ortaya çıkan bir davranıştır. Uyarılma açlığı ve
duyusal yoksunluk insanda ve hayvanlarda hem psikolojik hem de biyolojik bakımdan derin
tahribatlara yol açabilecek kadar tehdit edici durumlardır. Duyusal ve duygusal yoksunluğun,
-
bebeklerde büyük gerilim ve hastalıklara karşı zayıflık,
-
yetişkinlerde geçici çıldırma hali (psikoz) ve geçici akıl karışıklığına,
yol açtığı bilinmektedir.44 Fiziksel acılara dayanabilen tutsakların bile, toplumsallıktan tam bir
tecrit edilme anlamına gelen hücre hapsi cezasına dayanamadıkları gözlenmiştir. Duyusal ve
duygusal yoksunluk sinir sisteminin yozlaşması gibi organik değişikliklere sebep olabilmekte,
bunu takip eden isteksizlik-iştahsızlığa bağlı olarak yetersiz beslenmeye ve nihayet ölüme
kadar giden sonuçlar doğurabilmektedir.45
İşte bu duyusal ve duygusal yoksunluğun giderilmesi “okşama” ile gerçekleşmektedir.
Okşama bir yandan fiziksel temas, dokunma ve duyusal yoldan uyarılma anlamına
gelmektedir. İnsanlarda annenin bebeği okşaması, birbirine sarılma, dokunma, hayvanlarda
yalama davranışı, çocukların oynadığı kovalama-yakalama oyunları, hayvanlarda görülen
43
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, (çev. Selami Sargut), İstanbul: Kariyer Yay., 2001. Eserin özgün adı: Games
People Play, birinci baskısı: A.B.D., 1964.
44
a.g.e., 11.
45
a.g.e., 12-13.
22
sahte boğuşma ve güreş oyunları, “okşama”nın, bedensel temasın temel bir yer tuttuğu
fiziksel boyuttaki örnekleridir. Ama okşama, sosyal ilişki, başka öznelerle etkileşime girmek
ve duygusal yoldan uyarılmak anlamına da gelmektedir. Buna göre tokalaşmak, bakışmak,
selamlaşmak ve dilin kullanıldığı sayısız sosyal ilişki biçimi, bedensel temasın zorunlu
olmadığı duygusal boyuttaki “okşama” için verilebilecek örneklerdir.
Geniş anlamı ile okşama başka birisinin varlığını algıladığımızı gösteren tavırlardır.
“Böylece okşama toplumsal eylemin temel birimi olarak kullanılabilir. Okşama alışveriş, bir
karşılıklı davranış (transaction) oluşturur; bu oluşum da toplumsal ilişkinin birimidir.”46
Okşamanın niteliksel özellikleri önemli değildir. Yani bir okşama haz verici ya da
acıtıcı ve mutlu edici ya da kırıcı olabilir: “S. Levine’in fareler üzerinde sergilediği …
deneylerin ortaya koyduğu ilginç bulgu, yumuşak okşamayla, acı verici elektrik şoklarının,
hayvanların sağlıklı gelişmesinde aynı etkiyi yaptığıdır.”47
Okşama yoluyla uyarılma ve tanınma açlığının giderilmesi bir noktadan sonra tek
başına yeterli olmamaktadır. Bu sefer düzenleme açlığı gündeme gelmektedir. Yani okşama
davranışlarının hangi sıra ve düzen içinde sergileneceğini belirlemeye dönük, zamanın
düzenlenmesi ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Aynı okşama davranışının sürekli tekrar edilmesi
ya da belirli bir okşama davranışını takip edecek bir diğeri için sayısız seçenekten hangisinin
tercih edileceğine ilişkin belirsizlik ya da kararsızlık, istenmeyen olumsuz durumlardır ve bu
durumlarla baş etmek için zamanın programlanması gerekmektedir:
“Yetişkin bir kişinin sürekli olarak peşini bırakmayan sorun “Merhaba dedikten sonra
ona ne diyeceğim?” düşüncesidir. Çoğu insan için, suskunluğun egemen olduğu bu
toplumsal boşluk, orada bulunanların, “Bu gece duvarlar birbirlerine dik açı yapıyorlar,
siz de aynı kanıda değil misiniz?” sözünden daha ilginç başka bir söz bulamadıkları
düzenlenmemiş (veya düzenlenememiş) zaman aralığıdır. İnsanoğlunun çağlardan bu
yana süregelen sorunu uyanık olduğu zamanları nasıl düzenleyeceğidir.”48
İşte insanlar arası duyusal ve duygusal yoldan karşılıklı uyarılma davranışlarının
zaman içinde programlanma gereği, sosyal ilişki kalıplarını ortaya çıkarmaktadır. Bu sosyal
ilişki kalıpları da şu şekilde sınıflanmaktadır49: Törenler, eğlentilikler, oyunlar, yakın ilişkiler,
etkinlikler.
46
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 13.
a.g.e., 14.
48
a.g.e., 14.
49
a.g.e., 17.
47
23
2. Benlik-durumu ve karşılıklı davranışlar
Yapılan gözlemlerden insanların olağan günlük hayatları içinde hep aynı duygu ve
davranış durumu içinde kalmadıkları saptanmıştır. İnsanlar sürekli olarak birbirini takip eden
farklı duygu ve davranış durumları içine girmektedirler. Her bir durumda içinde bulunulan
duygu hali ve sergilenen davranışlar birbirleri ile uyumlu bir bütünlük arz etmektedir. İşte bu
birlikli duygu ve davranış durumlarına benlik-durumu denilmektedir. Her bireyin böyle sahip
olduğu üç ayrı benlik durumu söz konusudur: Anababa benlik-durumu, Yetişkin benlikdurumu ve Çocuk benlik-durumu.
“Her bireyin anababası yerine koyduğu (veya onların yerine koyduğu kişiler)
vardır. Kişi anababasının benlik durumlarını kendi algıladığı biçimde yeniden
oluşturan bir dizi benlik durumunu içinde taşır … Konuşma diliyle: “Her kişi kendi
anababasını içinde taşır” diyebiliriz … Her birey (çocukları, geri zekâlıları, şizofreni
hastalarını da katabiliriz) eğer uygun benlik durumu eyleme geçirilebilirse nesnel bilgi
süreçlerinin üstesinden gelebilir. Konuşma diliyle: “Herkesin Yetişkin bir yanı vardır.”
… Her kişi önceleri şimdikine oranla daha genç olmuştur. Eski yılların bazı
davranışlarını içinde taşır. Belirli koşullar altında bu eski davranışlar eyleme geçerler.
Konuşma diliyle: “Her kişi içinde küçük bir kız ya da oğlan taşır.”50
Toplumsal ilişkinin temel birimi olarak alınan “karşılıklı davranış” bireylerin farklı
benlik durumları arasındaki karşılıklı uyarılma ve tepkiler biçiminde incelenmektedir.
Karşılıklı davranışı başlatan, belirli bir benlik-durumu içinde bulunan bireyin söz, mimik ve
jestler yoluyla sergilediği karşısındakini uyarıcı davranışıdır. Uyarılan birey de yine belirli bir
benlik-durumu takınarak bir tepki davranışı sergiler. Bu tepki karşılıklı davranışı başlatan
birey için bir uyarılma yerine geçer ve bu sefer o bir tepki davranışı sergiler. Birbirini takip
eden sonlu sayıda uyarılma ve tepkilerden oluşan diziler, karşılıklı davranışları meydana
getirirler.
Uyaran konumundaki bireyin davranışı daima muhatabının belirli bir benlik-durumuna
yöneltilmiştir. Eğer muhatabın tepkisi de uyarı davranışının yöneldiği benlik-durumundan
uyarının kaynağı olan benlik-durumuna doğru yöneltilmişse ortaya uyumlu karşılıklı davranış
çıkar, çünkü böyle bir halde uyaran ve tepki birbirini bütünler. Uyaran ve tepki birbirini
tamamlamadığında ise uyumsuz ya da çatışmacı davranış ortaya çıkar:
50
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 24-26.
24
“… karşılıklı eylemler bütünleyici olduğu sürece, iletişim kural olarak sınırsız
bir biçimde gelişir. Bu kurallar doğadan ve karşılıklı eylemin içeriğinden bağımsız
olarak yürürler. Tümüyle ilgili vektörlerin yönüne dayalıdır. Karşılıklı davranışlar
bütünleyici olduğu sürece, konu edilen kişilerin dedikodu yapıyor (Anababa ile
anababa), bir sorunu çözüyor (Yetişkin ile Yetişkin), veya oyun oynuyor olmaları
(Çocuk ile Çocuk veya Anababa ile Çocuk) önem taşımaz … (örnek durumda) Uyarı
Yetişkinden Yetişkinedir. Örneğin: “Son zamanlarda niye bu kadar içtiğinin nedenini
bulmamız gerekir sanırım” ya da “Kol düğmelerimin nerede olduğunu biliyor musun?”
uyarılmalarını ele alalım. Her iki durumda Yetişkinden Yetişkine ulaşacak tepki şu
biçimde olacaktır: “Bulmamız gerekir sanırım. Ben de bilmek isterim!” ya da
“Masanın üzerinde.” Eğer tepki gösteren kişi sinirlenirse karşılıklar, “Sen sürekli
olarak beni eleştiriyorsun, tıpkı babam gibisin.” ya da “Her şey için beni suçlarsın.”
biçiminde ortaya çıkabilir. Bunların her ikisi de Çocuktan Anababaya ulaşan
tepkilerdir.”51
Okşama ve benlik-durumu kavramlarının sağladığı bu kavramsal zemin üzerinde
sosyal ilişki kalıplarının çözümlemesini yapmak artık olanaklıdır.
3. Törenler
Selamlaşmalar, veda etmeler, dinsel ayinler törenlere girer. Bu tür karşılıklı
davranışlarda eylem dizisinin nasıl bir sıra takip edeceği önceden belirlenmiştir. Törenler,
bireylerin benlik durumları arasındaki tamamlayıcı karşılıklı davranışlar olup, bazıları
evrensel bazılarıysa yereldir. Örneğin tipik bir Amerikan tarzı selamlaşma töreni şu şekilde
gerçekleşir:
1A: “Naber!” (Selam, günaydın.)
1B: “İyidir!” (Selam, günaydın.)
2A: “Bu sıcaktan bunalmadın mı?” (Nasılsın?)
2B: “Sorma. Yine de yağacak gibi duruyo.” (İyiyim. Sen nasılsın?)
3A: “Oldu, kendine iyi bak.” (Tamam.)
3B: “Görüşürüz.”
4A: “Eyvallah.”
51
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 34-35.
25
4B: “Eyvallah.” 52
Bu konuşmayı içinde bahsedilen konulara bakarak ya da deyimlerin farklılığına göre
değerlendirmek aldatıcıdır, çünkü burada bilgi alışverişi amaçlanmamaktadır, bu sadece bir
selamlaşma törenidir. Sekiz deyiş içeren bu tören, A ve B acelesi olan kişiler olmaları
durumunda merhaba-merhaba şeklinde iki-deyişli bir törene dönüşür. Ama mesela, “eski
Doğulu
hükümdarlardan
olsalardı,
asıl
soruna
ikiyüz-deyişli
bir
törenden
sonra
girebileceklerdi.”53
Selamlaşma törenlerinin uzunluğu kültürden kültüre farklı olabildiği gibi, aynı kültür
içinde durumdan duruma değişebilir. Bu eylem dizilerinin rasgele gerçekleşmedikleri,
önceden belirlenmiş kalıplara uygun icra edildikleri ortadadır. Birey bu etkinliklerin içine
kazançlar ve yararlar sağlamak için girmektedir. Bu kazanç ve yararlar (1) gerilimden
kurtulma, (2) zararlı durumlardan kaçınma, (3) okşanma gereksinmesinin karşılanması ve (4)
yerleşmiş bir dengenin sağlanması olarak sıralanmaktadır.54 Her durumda bireyin amacı olası
en fazla kazanç ve yararı elde etmektir.
4. Eğlentilikler
Eğlentilikler (pastimes), parti türü toplantılarda, duruma göre gevezelik biçiminde ya
da daha ciddi görünümde yapılan sohbetler olmaktadır. Yazar bunların değişik biçimlerde
sınıflandırılabileceklerini belirtir:
“"General Motors" (arabaların karşılaştırılması) "Kim kazandı" (sporla ilgili) gibi
konular "Erkek" konuşmalarıdır. "Alışveriş" "Mutfak" ve "Gardrop" hep "Kadın"
konuşmalarıdır. "Kazanç" bir yetişkin eğlentiliğidir. Orta yaşlarda bu konu "Ödemeler
Dengesi" biçimine dönüşür. Bu sınıflamanın diğer üyelerini "Sıradan Konuşmalar"
içinde toplayabiliriz: "Nasıl?" (yapıyorsunuz bu işi) konusu kısa uçak yolculuklarının
zaman geçirten bir öğesidir. "Ne kadar?" (fiyatı) eğlentiliği aşağı orta-sınıf
meyhanelerinin en geçerli konusudur. "Hiç bulundunuz mu?" (özlenen bir yerde),
başından çok deneyimler geçmiş usta kişilerin yeğledikleri bir orta-sınıf eğlentiliğidir.
"Bilir misiniz?" (falan-filan) yalnız kişilerin konularıdır. "Ne Olmuş?" (eski dostumuz
falan filana) ekonomik açıdan başarılı veya başarısız olanlar arasında sık sık konuşulan
52
Eric Berne, Games People Play, (London: Penguin Boks, 1970), 34-35. (çeviri benim, A.D.)
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 42.
54
a.g.e., 18.
53
26
konudur. "Ertesi sabah" (çok bitiktim) ve "Martini" (daha iyi bir yolunu biliyorum),
gözü yukarıda genç kişilerin sevdikleri konulardır.”55
Tekrarlanabilirlik ve değiştirilebilirlik bu toplumsal etkinliklerin içerdiği öğelerin
çarpıcı bir özelliği olarak ortaya çıkmaktadır: “Değişen adların dışında bu toplantılarda olup
bitenler, gelişmeler bir aşağı bir yukarı hep birbirlerinin aynısıdırlar.”56 Tekrarlanabilirlik ve
değiştirilebilirlik sadece bu etkinliklerin içerdiği öğeler düzeyinde değil, oyunun kendisi
düzeyinde de söz konusudur:
“Örneğin, ‘Erkek konuşmaları’ ile ‘Kadın konuşmaları’ birbirleriyle karışmaz. İyice
kızışmış bir ‘Hiç bulundunuz mu?’ oynayanların arasına birisinin ‘Ne kadar?’ ve
‘Ertesi sabah’ oynamak amacıyla girmesi orada bulunanların canını sıkacaktır.”57
Eğlentiliklerin çok farklı yer ve zamanlarda tekrar edilebilecekleri açıktır: Sadece parti
toplantılarında değil, resmi toplantılarda toplantı öncesi yer alan bekleme sürelerinde,
seyahatlerde, alışverişlerde, vs.
Törenler ve eğlentilikler üzerinde yapılan bütün bu psiko-sosyal çözümlemelerden
çıkan sonuç şudur: Sosyal ilişkiler alanında oyun, psiko-sosyal varlıklar olarak tanımlanan
aktörler arasında gerçekleşen bir etkileşimdir ve iki temel öğeye dayanmaktadır. Birincisi
oyunda kullanılan elemanlar (burada davranışlar) kümesidir. Küme içinden isteğe göre
herhangi bir elemanın seçilebilmesi değiştirilebilirlik faktörünü ortaya çıkarır. İkincisi,
durumun yönlendirdiği tercihlere göre oyun elemanları kümesi içinden yaptığımız seçimlerle
ortaya çıkan hamlelerdir.58 Hamlenin biçimini her elemanın kendi hususi özellikleri tayin
etmektedir.
Hamlenin
tekrar
edilmesi
o
elemanın
tekrar
kullanılması
demektir.
Tekrarlanabilirlik ile değiştirilebilirliğin iki düzeyde de mümkün olabildiğini belirtmek
gerekir. Oyunun kendi içinde elemanlar ve hamleler düzeyinde ve başlı başına oyunun kendisi
düzeyinde. Bu şekilde kurallı bir eylemler dizisi meydana getiren oyunun bir bütün
oluşturduğunu kabul edersek, bir bütün olarak başka yer ve zamanlarda (hatta başka oyunların
içinde bile) tekrar edilebilir, veya bir bütün olarak oyun bir başka oyunla değiştirilebilir.
55
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 46.
a.g.e., 46.
57
a.g.e., 49.
58
Hamlenin sosyal ilişkilerdeki karşılığının “eylem” olduğunu söylemek uygun olabilir. Zira belirli bir
davranışın, ondan önceki davranışlar ve ondan sonra beklenen muhtemel davranışlar içinde tuttuğu özel yer göz
önüne alındığında, davranış daha geniş bir anlam kazanmakta ve sergilenir sergilenmez bir eyleme
dönüşmektedir.
56
27
5. Gizli Oyunlar
Kitabın asıl konusunu oluşturan, yazarın doğrudan doğruya “oyunlar” demeyi tercih
ettiği sosyal ilişki kalıplarıdır. Bunlar da karşılıklı davranış kategorisine girerler ama benlikdurumları ile ilgili bir gizlilik söz konusudur. Eğer bir karşılıklı davranışta aynı anda ikiden
fazla benlik-durumu etkinse ortaya gizli karşılıklı davranışlar çıkar. Yazara göre çoğu kez
bireylerin benlik-durumları arasındaki etkileşim toplumsal düzeyde ve görünür bir biçimde
gerçekleşirken, bununla eşzamanlı olarak, bireylerin bir ikinci benlik-durumları ruhsal
düzeyde ve bu sefer gizli bir biçimde etkileşime girerler:
“Bilinen tamamlayıcı karşılıklı davranışlar, genellikle yüzeysel çalışmalarda,
toplumsal ilişkilerde oluşur … daha karmaşık olanları gizli karşılıklı davranışlardır. Bu
sınıfta yer alan karşılıklı davranışlar oyunların temelini oluştururlar. Satıcılar(ın yer
aldığı) … karşılıklı davranışlar üç benlik durumunu içerir. Satış oyunuyla ilgili ilginç
bir örnek kaba çizgileriyle aşağıda gösterilmiştir:
Satıcı: “Bu daha iyidir, ancak size pahalı gelir.”
Ev kadını: “İyisini alacağım.”
… Satıcı Yetişkin olarak iki nesnel gerçeği ortaya koymaktadır: “Bu daha
iyidir” ve “Size pahalı gelir”. Görünüşte ya da toplumsal düzeyde bu sözler ev
kadınının Yetişkinine yöneltilmektedir. Ev kadınının Yetişkini de “Her iki konuda da
haklısınız” demek durumundadır. Oysa gizli ya da ruhsal vektör, satıcının deneyimli,
iyi eğitilmiş Yetişkini tarafından ev kadınının Çocuğuna yöneltilmektedir. Satıcının
yargısının doğru olduğu çocuğun gösterdiği tepkiyle ortaya çıkacaktır: “Parasal
sonuçları ne olursa olsun, bu kibirli herife diğer alıcılardan aşağı olmadığımı
göstereceğim.” Kadının karşılığı yüzeyde Yetişkinin satın alma sözleşmesi yerine
geçtiğine göre her iki düzeyde de karşılıklı davranış tamamlayıcıdır.”59
Yazar özellikle gizli-kapaklı bir özellikte olmaları yüzünden bu tür davranışları oyun
adı altında sınıflandırır: “Oyun, iyice tanımlanmış, önceden sezilebilecek bir sonuca doğru
gelişen tamamlayıcı, gizli karşılıklı davranış dizilerini içerir … Daha yalın bir anlatımla söz
konusu olan, düzeni (dolap çevirmeyi) ve aldatmacayı öngören bir dizi tavırlardır.”60
Burada oyunun ilgili olduğu bir başka anlam alanı ile karşı karşıyayız. Oyun gerçek ve
sahte olanı, samimi ve yapmacık olanı bir araya getirebilen, birleştiren, birbiriyle karıştıran, iç
59
60
Eric Berne, Hayat Denen Oyun, 36-37.
a.g.e., 53.
28
içe sokan,
bu alanda ayırımı gideren ve ortaklıkları içeren bir fenomen olması ile bu
dünyanın doğasını açığa vurmaktadır. Hakiki olan ile sahte olanı birbirinden ayırma işinden
hiç vazgeçemeyen felsefenin bu dünya karşısındaki, doğruyu yakalamaya çalışan yaklaşımı
ile, oyun kavramsallaştırmasının sunduğu resim arasında yaman bir çelişki var. Bu konuya
tekrar değineceğiz.
Yazarın oyunlar başlığı altında topladığı karşılıklı davranış örüntülerinin, bir fikir
vermesi açısından kısa bir listesini sunmakla yetiniyor ve oyun kavramının sosyal hayattaki
izdüşümünü incelemeyi bununla tamamlamak istiyoruz: Yaşam oyunları (Alkolik, Borçlu,
Tep beni, vd.), Evlilik oyunları (Köşe, Mahkeme salonu, Soğuk kadın, Etekleri tutuşmuş, vd.),
Toplantı oyunları (Ne denli kötü değil mi?, Suçlu, Beceriksiz, vd.), Cinsel oyunlar (Hadi sen
onunla dövüş, Sapkınlık, Irza geçme, vd.), Yer altı dünyası oyunları (Hırsız-polis vd.),
Danışma, başvurma ve iyileştirmeyle ilişkili oyunlar (Yeşilev, Yoksulluk, Köylü, vd.), İyi
oyunlar (Yardıma hazır, Dost canlısı bilge, vd.). Sosyal hayattaki oyunlara dair bütün bu
sınıflamalar ve bunlar için kullanılan adlandırmalar, burada sunulan şu kısacık haliyle bile,
bireylerin içine karıştığı hemen hemen hiçbir toplumsal olay örneğinin bu türden bir
çözümlemeye direnemeyeceğini bize ilham etmektedir.
III- Kültür, Uygarlık ve Oyun
Oyun kavramı üzerine yaptığımız teşrih çalışmasını tamamlamak için, bir üçüncü
önemli başlık olarak oyunun kültür-uygarlık alanı ile toplumsal kurumlardaki tezahürünü
incelemenin uygun olduğunu düşünüyoruz. Aslında bu inceleme zaten yapılmıştır ve bu
incelemenin sergilendiği eser, sahibini dünya çapında meşhur etmeye tek başına yetmiştir. Hiç
kuşkusuz, Johan Huizinga ve onun kitabı Homo Ludens’ten bahsediyoruz.61
Homo Ludens, başlı başına bir fenomen olarak oyuna eğilen bir çalışma olması ile
benzersizdir. O aslında bir felsefe eseri sayılmaz. Daha çok, bir antropolojik incelemedir; ama
bu onun felsefe için değerini hiçbir biçimde azaltmamaktadır. Bu kitabın pek çok kişi için
olağanüstü ilham verici bir işlev görmüş olduğunu belirtmek gerekir. Sayısız yerde ona
yapılan atıflar ve pek çok yazarın bu alandaki ilk değerli çalışma olarak onu göstermeleri
bunun kanıtlarıdır.
Kitabın temel tezi, kültür ve ona bağlı olarak da uygarlığın oyundan ortaya çıktığıdır.
Huizinga bir ilk gözlem olarak, oyunun insanlarda ve hayvanlarda ortak olduğunu ve
61
Johan Huizinga, Homo Ludens, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul: Ayrıntı Yay., 2006.
29
dolayısıyla kültürden eski olduğunu belirtir. Bu olguya dayanarak Huizinga, kültürün
oyundan çıktığı varsayımını kanıtlamak için sayısız argümanlar ortaya koymaktadır. Kitapta
tekrarlanabilirlik konusunda bizim saptamalarımızla da örtüşen çok isabetli görüşler dile
getirilir:
“Oyun … bir kez oynandıktan sonra, belleklerde manevi bir yaratı veya bir hazine
olarak kalmakta, aktarılmaktadır; ve her an tekrarlanabilir, ya bir çocuk oyunu, bir
tavla partisi veya bir yarış gibi hemen ya da belli bir aradan sonra tekrarlanabilir. Bu
tekrarlanabilme olanağı oyunun temel özelliklerinden biridir. Bu olanak yalnızca
bütünü itibarıyla ele alınan oyuna değil, aynı zamanda oyunun içyapısına da
uygulanabilir. Hemen tüm gelişmiş oyun biçimlerinde tekrar, nakarat, birbiri yerine
geçen çeşitlemeler, sanki bir zincir veya bir doku oluşturmaktadırlar.”62
Bu pasajdaki “birbiri yerine geçen çeşitlemeler” ifadesi ise, açıkça değiştirilebilirlik
faktörünü hatırlatır. Kitapta “Kültür olgusu olarak oyunun doğası ve anlamı”63 başlıklı ve 30
sayfayı aşan bir bölüm boyunca oyunun sergilediği her türlü özellik, çok yoğun bir tarzda ve
bir sistematiğe bağlı kalmadan arka arkaya ve üst üste anlatılıyor. Biz de bunlardan kısaca
bahsetmek istiyoruz.
1. Oyun insan ve hayvanda ortaktır
Huizinga’ya göre oyunun temel özellikleri insan ve hayvanda aynıdır. Oyunu başlatan
tavır ve jestler, oyun boyunca kurallara uyulması, oyunun başlı başına bir eğlence olması,
yarışmayı ortaya çıkarması, hem insanda hem de hayvanda görülen, oyuna has ortak
yönlerdir. Huizinga’nın gözünde oyunun en ayırıcı vasfı onun biyolojik veya fizyolojik bir
etkinlik olmamasıdır. Oyun saf fiziksel bir etkinlik olarak tanımlanamamaktadır, çünkü
yönelimsellik (niyetlilik) içermektedir. Oyunun kaynağını ve neden ortaya çıktığını açıklamak
için psikoloji ve biyolojinin belirlediği bazı faktörler şunlardır: Enerji fazlasını harcamak,
taklit eğilimi, gevşeme ihtiyacı, temel etkinliklere hazırlık antrenmanı yapmak, gerçek hayatta
gerçekleştirilmesi imkânsız arzuların bir kurmaca aracılığıyla giderilmesi. Bu faktörler (belki
sonuncusu hariç) anlaşıldığı kadarıyla, hem insan hem de hayvanlar için geçerlidir. Bu
psikolojik ve biyolojik yaklaşımların ortak noktası, oyunun, oyun-olmayan başka bir şey
62
63
Johan Huizinga, Homo Ludens, 27.
a.g.e., 16-48.
30
karşısında ortaya çıktığı ve bazı biyolojik beklentilere cevap verdiğidir. Bu yaklaşımlar
Huizinga’ya göre şu soruya cevap veremiyor: Oyunun zevkli yanı nedir?
Huizinga bu iki kavramda yani zevk ve eğlencede oyunun kökenini (ya da
kökenlerinden birini) bulduğunu düşünüyor. Ona göre zevk ve eğlence kavramları mantıksal
yönden daha fazla çözümlenemez ve başka herhangi bir şeye indirgenemez türdendirler,
dolayısıyla bir temeldirler. Gerçekten oyunun asıl özü bu mu? Zevk ve eğlence? Huizinga
biyolojik ve psikolojik yaklaşımları devre dışı bırakmak için haklı olarak zevk ve eğlence
kavramlarına başvuruyor, ama bunları bir köken olarak görmek ne kadar doğru? Oysa zevk ve
eğlencenin olmadığı ama baştan sona oyunsallık niteliği arz eden çok fazla örnek bulmak
mümkündür. Öyle görünüyor ki zevk ve eğlence oyunun ortaya çıkardığı pek çok sonuçtan
ikisidir. Oyunu zevk ve eğlence ile değil, zevk ve eğlenceyi oyunla açıklamak asıl uygun
olandır. Oyun çok daha temeldir.
Önemli bir tespit de şu: Oyun uygarlık ve akıldan daha temeldir, çünkü bunlar
olmadan da vardır (hayvanları hatırlayalım). Fiziksel determinist yaklaşım açısından ise oyun
gereksizdir. Sonuç: Oyun mekanizmin ötesindedir ve irrasyoneldir. Asıl önemli sonuç: Oyuna
hayvanlarda rastlamamız onların mekanik varlıklar olmadığını, insanda rastlamamız ise
insanın irrasyonel bir kökeni bulunduğunu gösterir. Acaba aklı da oyun mu ortaya çıkarıyor
ve akıl irrasyonalite üzerinde mi yükseliyor?
2. Oyun ve ciddiyet
Huizinga bir yerde, çok eskiden beri hayatın bir sahneye benzetildiğini vurgular.64
Buna göre, hayat denen bu sahnede herkes kendi rolünü oynar. Huizinga’ya göre Platoncu
temellere dayanan bu görüş etik karakterdedir ve dünyevi şeylerin beyhude ve fani oldukları
için fazla ciddiye alınmaması gerektiğini öğütler. Bu anlamda oyun ciddiyetin karşıtı,
antitezidir. Huizinga’ya göre oyun bir yandan ciddi-olmayandır, ama öbür yandan oyun ciddi
değildir denemez çünkü oyun çok ciddi olabilir.65 Aslında ciddiyetin oyun dışında kalan,
oyunu tanımlamakta kullanılabilecek bir parametre olmadığı anlaşılmaktadır: “Oyun-ciddiyet
zıtlığı her an değişebilir. Oyunun değerinin azalması ciddiyetin değerinin artmasına denk
düşer. Oyun ciddiyete döner, ciddiyet oyuna. Oyun güzelliğin ve kutsallığın zirvelerine kadar
64
65
Johan Huizinga, Homo Ludens, 20.
a.g.e., 22.
31
çıkarak ciddi olanı arkasında bırakabilir.”66 Ciddiyet sadece bazı oyunların baskın özelliği
olarak öne çıkmaktadır.
Oyun ile ciddiyet arasında mutlak bir zıtlık bulunduğunu kabul etme eğiliminde olsak
da çok basit gözlemler bile böyle temel bir kural bulunmadığını kanıtlar: Huizinga, çocuğun
tam bir ciddiyet içinde oyun oynamasından, spor oyunlarında sporcular için, tiyatro oyununda
aktörler için ciddiyetin vazgeçilmez olmasından bahseder.67 Üstelik bunlardaki ciddiyet,
ibadet gibi dinsel uygulamalara özgü kutsal bir ciddiyetten farklı değildir.
Öbür taraftan, gülme ve komik-olan, ciddi-olmayanın içinde yer alırlar, dolayısıyla
oyunla ilişkilidirler, ama oyun için zorunlu değildirler. Oyunların çoğunda gülme yoktur ve
hayvanlar hiç gülmez. Komik-olan asıl itibarıyla aptallıkla ilişkilidir, oysa oyun aptalca
değildir. Oyun, gülme, şaka, matraklık, komik ve aptallık birbirleriyle ilişkili akraba terimler
olsalar da, oyun bilgelik-aptallık zıtlığının, doğru-yanlış zıtlığının ve aynı zamanda iyi-kötü
zıtlığının dışındadır.68
Bundan başka oyun estetik alanın da içindedir, zira güzellik, coşku, zarafet, ritim ve
armoni oyunda vardır, dolayısıyla sanatın her türü ile arasında sıkı bir bağ olduğu
söylenebilir. Huizinga oyunun düzen yaratıcı yönünü, oyunun estetik alanda yer almasının asıl
sebebi saymaktadır:
“Oyun düzen yaratır, oyun düzenin ta kendisidir. Dünyanın kusurluluğu ve hayatın
karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik yaratır. Oyun mutlak bir düzen
gerektirir. Bu düzenin en küçük ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve değerini yok
eder. Düzen kavramıyla olan bu sıkı ortaklık, … oyuna estetik alanda tanınmış olan bu
kadar büyük payın kesinlikle gerekçesidir.”69
Huizinga oyunun üst biçimleri olarak gördüğü toplumsal nitelikli oyunlar arasında
yarışmaları, şampiyonaları, dans ve müziği, maskeli baloları ve turnuvaları saymaktadır.70
66
Johan Huizinga, Homo Ludens, 26.
a.g.e., 37-38.
68
a.g.e., 22-23.
69
a.g.e., s.28. Oyunun düzen kurucu olduğuna katılmakla birlikte, bana göre, düzenin ihlal edilmesi oyunu
bitirmez; ihlaller, düzendeki oyunsallık karakterinin bir dışavurumu olarak oyunu değiştirip dönüştürür.
Dolayısıyla oyun mutlak bir düzen gerektirmez.
70
a.g.e., 24.
67
32
3. Oyunun yarı-kapalılığı ve içe-dönüklüğü
Huizinga oyunun özgür aktörler olmadan düşünülemeyeceğini özellikle vurgular ve
özgürlüğün oyunun asıl özünü belirleyen ilk temel özellik olduğunu belirtir. Çünkü oyun bir
görev değildir, keyfe kederdir, boş zaman içinde gerçekleştirilmektedir. Bir yetişkin için
isterse ihmal edebileceği (bununla birlikte istese de uzak duramayacağı, A.D.) bir işlevdir.
Diğer taraftan oyun kültürel bir işlev haline geldiği zaman zorunluluk, görev ve ödev
kavramları ona dâhil olmaktadır.71
“Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür.” Bununla bağlantılı olarak, oyun aynı zamanda
“gündelik” veya “asıl” hayat değildir, bu hayattan bir kaçıştır. Burada oyunun içe-dönüklük
ve yarı-kapalılık dediğimiz özellikleri karşımıza çıkıyor. Oyunun zamansal sınırlılığı (belli bir
anda başlar ve sonra biter) ile mekânsal sınırlılığı (belirlenmiş bir mekânsal alan ile sıkı bir
ilişki içindedir) bir anlamda oyunu dünyanın geri kalan kısmından ayırmaktadır.
Zaman ve mekândaki bu sınırlanmışlık oyunu dünyadan koparmaz. Bu sınırlanmışlık
yarı-kapalı bir alan ortaya çıkarır, oyun dünyanın geri kalanına sürekli açıktır. Çünkü oyunlar
iç içe girebilir; bir oyun bitmeden bir diğeri başlayabilir. Bir oyun bambaşka bir oyunun
içinde kendini tekrar edebilir. Gizlilik özelliği kazandığında ise kendi üstüne katlanır ve
karmaşık bir yapıya bürünür; sahte-oyuncu örneğinde olduğu gibi. Sahte-oyuncu oynar gibi
yapmakla oyunun hem içindedir hem de dışında. Aynı anda oyunun içinde ve dışında
olabilmesi yine oyun sayesindedir, gizli bir oyunun.
Ama asıl önemlisi, bir aktör bir oyunun yarı-içinde yarı-dışında (ya da başka bir
oyunun yarı-içinde) olabilir. Bunun en iyi örneği oyunbozanlıktır. Oyunbozanın sahteoyuncudan farklı olduğunu belirten Huizinga’ya göre, oyunbozan oynayanların “evrenini
tahrip etmektedir”.
“Oyunbozan mızıkçılık ederek, ötekilerle beraber geçici olarak içine kapandığı bir
evrenin nispi değerini ve kırılganlığını keşfeder. Oyunun yarattığı yanılsamayı,
inlusio’yu, kelimenin tam anlamıyla “oyuna giriş”i, anlam dolu bu kelimeyi yok eder.
Hemen oyundan atılmalıdır, çünkü oyuncular topluluğunun varlığını tehdit
etmektedir.” 72
71
72
Johan Huizinga, Homo Ludens, 25.
a.g.e., 29.
33
Ama bir aktörün oyunbozan olmadan da oyunun yarı-içinde olabildiğini gösteren
gözlemler vardır. Örneğin, asıl ilgisi başka bir tarafa yönelik olduğu halde, arada bir, top
kendisine geldiği zaman topa vurarak, küçük bir çocuğun oyununa katkıda bulunan kişiyi göz
önüne alabiliriz. Oyunbozan kavramı, oyun evreninin kapalı olmadığını, dış dünyanın
müdahalesine maruz kalma ihtimalinin elenemeyeceğini kanıtlamaktadır. Hemen her an, içine
girmenin-çıkmanın ve bunun yanında ona kısmen dâhil olmanın mümkün olması, oyunun
yarı-kapalı bir alan oluşunu belirleyen temel faktörlerdir.
Her oyunun kendi kurallarını ortaya çıkarması, katılımcıları grup kurmaya yönelterek
örgütlemesi, aktörleri bir gerilim73 içine sokması gibi durumlarda bu sefer içe-dönüklük
özelliği yüzeye çıkmaktadır. Oyuna katılan aktörlerdeki, katılmayan ötekilerden “hep birlikte
ayrılma ve genel ölçülerin dışına çıkma duygusu”74, belirli bir yönelmişlik (niyetlilik) olarak
tezahür eder. Buna, oyunun büründüğü esrar havası eşlik eder:
“Küçük çocuklar bile, oyunlarını “esrarlı küçük bir şey” haline getirerek daha çekici
kılarlar. Bu oyun başkalarına değil, bize aittir. Diğerlerinin bizim çemberimiz dışında
yaptıkları, o an için bizi ilgilendirmez. Gündelik hayatın kural ve örflerinin oyun alanı
içinde bir değeri yoktur. Biz başkayız ve “başka bir şekilde” hareket ederiz. “Bildik
dünya”nın bu geçici iptali, çocuklukta bile görülür.”75
O halde içe-dönüklük, oyun-dışı alana kıyasla yarı-kapalı ve dolayısıyla oyun-dışına
sürekli açık bir alan oluşturan oyunun, bu oyun-dışı alanda dağılıp gitmeden bütünlüğünü
koruyabilmesini sağlamaktadır.
4. Oyun ve kurallar
Kültür ve uygarlık bağlamında oyunun en önemli yönü kurallarla olan bağlantısıdır.
Kültür ve uygarlığı, toplumsal kurumlardan ayrı düşünmek imkânsızdır ve kurumlar her
şeyden önce kurallar demektir. Aslında sosyal bir olgu olarak kurum (ki bunun içine aile, din
örf ve adetler, hukuk, devlet, bilim ve daha nicesi girer) hiyerarşik bir kurallar yumağıdır.
Kurallar sorunu, çağdaş felsefenin de gündemindedir. Nitekim PU-sonrası Wittgensteingil
73
Johan Huizinga oyundaki gerilimi, “belli bir çaba pahasına bir şeyin başarılmak zorunda olması” şeklinde
tanımlıyor. Bkz. Johan Huizinga, Homo Ludens, 28.
74
a.g.e., 30.
75
a.g.e., 30.
34
felsefenin en yoğun mesai harcadığı iki soru şunlar olsa gerektir: Kural nedir? Ve kurallarla
bireylerin etkileşimi nasıl gerçekleşiyor?
Diğer taraftan kurallarla oyun arasındaki ilişki çok sıkıdır, çünkü oyun geleneksel
olarak kurallarla tanımlanır. Hangi kaynağa bakarsanız bakın, hepsinin sonunda dönüp
dolaşıp oyunu “kurallara dayalı bir etkinlik” olarak tanımladığını görürsünüz. Aynı durum
Huizinga için de geçerlidir. Oyun üzerine yaptığı bu derece zengin saptamalardan sonra,
sonunda oyun kavramının bir tanımını yapmaya karar verdiğinde o da oyunu kurallara
bağlamaktan kaçınamaz: “Oyun, özgürce razı olunan, ama tamamen emredici kurallara uygun
olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan,
bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik
ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir.”76 (İtalikler benim, A.D.) Anlaşılan o ki, kurallardan
ayrı düşünülemeyen kültür ve uygarlık alanlarının oyundan ortaya çıktıklarını varsaydığı için,
kurallı bir etkinlik olmanın oyunun asıl doğasını oluşturduğu sonucuna ulaşmıştır.
Oysa bizim burada başından beri ortaya koyduğumuz çözümleme, “kurallar”ı oyunu
tanımlayıcı bir öğe olarak saptamaya imkân vermiyor. Tekrarlanabilirlik, değiştirilebilirlik,
dışa açıklık ve içe dönüklük gibi faktörler kural kavramıyla uyuşmazlar. İlke olarak sınırsız
bir değiştirilebilirlik, tekrarlanabilirlik ve dışa açıklığın bulunduğu yerde kurallardan
bahsetmek nasıl mümkün olabilir?
Burada bir itiraz olarak, tekrarlanabilirlik kavramının kural kavramıyla örtüştüğü, zira
kuralların da tekrar edilmesi gerekenleri belirlediği iddia edilebilir. Ama bu itiraz doğru
değildir, çünkü bir elemanın özelliklerinin duruma uygunluğu, bireysel tekil bir olgudur ve
ancak deneyle sağlanabilir. Tekrarlanabilirliği kurallar değil tekrarlanan elemanın kendi
özellikleri belirler. Bu özellikleri önceden tayin edecek hiçbir kural gösterilemez. Aslında
burada dikkatlerden kaçan ve çoğu kez kafa karıştıran bir öncelik-sonralık durumu söz
konusudur. Bir elemanın tekrarlanması sırasında, tekrarlanmaya ilişkin soyut karakterdeki
kural böylece gerçekleşmiş/somutlaşmış olmuyor, sadece o elemanın kurala uyduğu ortaya
çıkıyor. Ama bunu ortaya çıkaran da deney oluyor. Dolayısıyla kural, elemanın duruma
uygunluğu konusunda önceden hiçbir şey söylemiş olmuyor, çünkü bunu deney tayin ediyor.
Yani kuralları deney ortaya çıkarıyor ve kurallar belirli bir deneyin akıbeti hakkında bize
belirleyici hiçbir şeyi önceden söylemiyor. Kurallar için en fazla, söz konusu faktörlerin
ortaya çıkardığı oyun dediğimiz etkinliği, o an için betimleyen soyut ifadeler oldukları
söylenebilir.
76
Johan Huizinga, Homo Ludens, 50.
35
Bir kere, kurallarla da oynamak mümkündür. Her oyun bir noktadan sonra kendisine
döner ve kendi kendisi ile oynar. Oyunun, üzerinde oynanamayacak hiçbir öğesi yoktur.
Kuralları geçmişteki uygulamaların ortaya çıkardığı hususu unutulduğu ve bir süre sonra
uygulamanın kurallar sayesinde gerçekleştiği zannedilmeye başlandığı için, ve her
uygulamadan sonra kuralın onaylandığı adeta papağan gibi tekrarlandığı için, kuralların sanki
her türlü değişmeye bağışık sabit yasalar oldukları gibi bir yanılsama ister istemez
doğmaktadır. Doğrudur, toplumsal kurumlar şimdiye dek hep bir kurallar hiyerarşisi şeklinde
tanımlanmışlardır; ama tarih boyunca değişmeyen tek bir kurum, tek bir kural ve tek bir oyun
gösterilebilir mi? Bu mümkün değildir.
Belirlenmiş olmak, oyunu ortaya çıkaran faktörleri göz önüne aldığımızda oyunun
ruhuna en aykırı düşen şeydir ve o daima belirlenimden kaçar. Belirlenmiş bir oyun olsa olsa
donmuş/katılaşmış bir uygulamadır ve sadece sıkıntı verir. O ruhsuz, mekanik bir süreçtir.
Tepeden tırnağa belirlenmiş bir süreç veya etkinliğin bulunup bulunmadığı tartışılır olmakla
birlikte (örneğin fiziksel-olanda böyle bir hususiyet bulunduğu söylenebilir), kuralların dışına
çıkamayacak şekilde kurallarla belirlenmiş olanın buradaki oyun kavramsallaştırmasının
dışında kaldığını söylemek için yine de bir gerekçe yoktur. Adeta sanki kuralların dışına
çıkmayacak şekilde etkinlikte bulunma iradesine sahip bir aktörün varlığını öne sürmekle,
mekanik süreçlerin de oyunsal doğada olduklarını ve bir istisna oluşturmadıklarını savunmak
mümkündür. Bunun yanı sıra, fiziksel-determinist bakışı benimsemiş bilim etkinliğinin
kendisinin (ve her türlü entelektüel faaliyetin de) insanlar olarak bizim yorumlayıcı özneler
olmamız dolayısıyla ortaya çıktığını da hatırlamak gerekir. 77 Ve yorumun olduğu her yerde
oyun vardır.
5. Oyunun bir türevi olarak yorum
Oyun-kural ilişkisi PU’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir.78 Daha önce
oyunun kurallara göre tanımlandığını varsayan Wittgenstein, daha sonra ‘kurala uyduğumu
nasıl bilirim?’ sorusu ile bu varsayımı sorgular. Hiçbir kuralda kuralı nasıl uygulayacağımı
gösteren ilave bir unsur bulunmaz. Bu yüzden aynı kuralı herkes farklı uygular, çünkü farklı
77
Fiziksel-deterministik bir âlem kavrayışı, Kartezyen öznenin kendisini somut varlığa yansıtması olarak
açıklanabilir. Bu konu Kartezyen özne eleştirisi ile de bağlantılıdır ve bunun için şu yayımlanmamış doktora tezi
çalışmasına göz atılabilir: Ayhan Dereko, Merleau-Ponty’de Kartezyen Özne Eleştirisi ve Tensel Özne, Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Ankara, 2011. (Özellikle 90-95 ve 203-207
sayfalardaki tartışmaya bakılabilir.)
78
Bu konu özellikle 198’den 243’e kadar olan paragraflarda ele alınır.
36
yorumlar.79 Yani kuralın uygulanması tamamen bir yorum meselesidir. Yorumu sabitlemek
amacıyla, her kural için o kuralın nasıl uygulanacağını belirleyen ikinci bir kural ihdas etmek
durumu kurtarmayacaktır. Zira bu sefer bu ikinci kuralın nasıl yorumlanacağının belirlenmesi
gerekecektir. Yorumu sabitlemek için her seferinde yeni bir kural ilave etmekle bir kısır
döngüye düşülmüş olur. Wittgenstein kurala kıyasla oyunun temel olduğunu anlamıştır:
“… daima kuralı farklı bir şekilde yorumlama imkanı vardır. Bu durumda hangi
yorumun doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz? ‘Kural bir defa, etkinliğimizden kopup
ayrıldı mı, bu etkinliği artık belirleyebilmesi imkânsız görünüyor.’ Kuralı bilmek ile
kurala göre eylemek arasındaki yarılma, kuralların bir oyunun ne olduğunu
belirlemediği şeklinde daha radikal bir anlama bizi götürüyor. Bu da, kuralların
eksiksiz bir listesini yapmak suretiyle ‘bir oyun oynama’nın açıklanamayacağı ve
oyunda/dilde kurallar tarafından belirlenmiş hiçbir ortak karakteristik bulunmadığı
demek oluyor … Wittgenstein şöyle bir paradoks görür: Hiçbir eylem akışı (bir yorum
olmakla) kural tarafından belirlenemez; çünkü her eylem akışının (bir yorum olarak)
kurala uygun olduğu çıkarılabilir. Eğer her şeyin kurala göre olduğu çıkarılabiliyorsa; o
zaman her şeyin kurala aykırı olduğu da çıkarılabilir ve dolayısıyla ne kurala uyma ne
de kurala aykırılık olmazdı (PU: 201).”80
Yorumun kurala aşkın olduğu ortadadır; kuralla sarmalanıp belirlenemez. İşte bu
yüzden yorum oyunun bir türevidir. Yorum da aynen oyun gibi kurala itaat etmez. Şu sonuca
varabiliriz: Aslında kuralı üreten yorumdur, çünkü her yorumu yeni bir kuralla betimlemek
zorunda kalırız.
Bütün bunların ışığında, her türlü kural koyucu, dolayısıyla düzen kurucu, bu yüzden
buyurucu (ya da otoriteryen) anlayışların oyuna mesafeli durmaları, ondan hoşlanmamaları ve
felsefede bir kavram olarak oyunun hiç incelenmemiş olması81 bile anlaşılır olmaktadır.
79
Sorunun anlaşılmasına katkısı olması için, verilebilecek sayısız örnekten sadece birini hatırlatmak istiyorum:
Dünyadaki bütün takımlar futbolu aynı oyun kurallarına uygun oynarlar, ama bütün maçlar aynı kuralların
uygulaması olsa da her durumda ortaya çıkan oyun, yani futbol farklıdır: Brezilya futbolu, İngiliz futbolu, Türk
futbolu, vb.
80
Taylan Altuğ, Dile Gelen Felsefe, İstanbul: YKY, 2001, 164-5.
81
Bu genellemenin içine Wittgenstein’ı dâhil etmemeyi isterdim. Wittgenstein oyundan hep açıklayıcı bir
metafor olarak istifade etmiş ama hemen hiçbir yerde oyun üzerine bir felsefe yaptığını kabul etmemiştir. PU’da
belki de hakkında en fazla yazılan şey olmasına rağmen, önsözde dile getirdiklerinden anlaşıldığı kadarıyla,
Wittgenstein bu eserin oyun ile ilgili olduğunu düşünmez: “Aşağıda yayınladığım düşünceler beni son altı yıldır
uğraştıran felsefi soruşturmaların tortularıdır. Onlar birçok konuyla ilgilidirler: Anlam, anlama, önerme, mantık
kavramları, matematiğin temelleri, bilinç durumları ve diğerleri.” Benzer kafa karışıklığı Wittgenstein
eleştirmenleri ve yorumcularında da devam etmektedir: Kurallar ve kurallara uyma sorunu üzerine geniş bir
literatürün birikmiş olması; yine bu konudaki pek çok çalışmanın oyunun sadece bir türü olan yaşam-biçimleri
37
Kurallar konusunda ortaya çıkan netice şudur: Bilhassa, özgürlüğün söz konusu olduğu insan
eylemleri alanında, evrensel, dolayısıyla soyut ve hayalet benzeri bir entitenin, somut ve
bireysel olan üzerinde bir sultası olamaz.
6. Sahte-hakiki ayrımı
Sahte-hakiki ayrımını ortaya çıkaranın oyun olduğunu söylemiştik. Bu konuda
verilebilecek en mükemmel örnek, herhalde, sahte para kavramıdır. Ama sahte para kavramını
ele almadan önce, bir toplumun kültür durumundan uygarlık durumuna geçmesinde
vazgeçilmez yere sahip bir unsur olarak para kavramı üzerinde durmak gerek.
Bir kültürün, sadece kültür aşamasında kalmakla yetinmeyip uygarlık aşamasına
geçebilmesi için, o kültüre mensup olanların “para oyununu” ilerletip geliştirmesinin, uygarlık
tarihinden bir sonuç olarak ortaya çıkan, bir gereklilik olduğunu söyleyebiliriz. Burada
bilhassa, maddi değeri dikkate alınmayacak kadar önemsiz olan ve asıl değeri tamamen
“itibari” olan para türünü göz önüne alıyoruz. Ticaret, elbette, para icat edilmeden çok önce
de vardı. Zira, ticaret çok uzun dönemler boyunca, önce mal değiş-tokuşu biçiminde, daha
sonra altın, gümüş gibi maddi değeri olan malzemeler kullanılarak üretilen parayla yapıldı.
Ama insanlık, bütün özü değiştirilebilirlik ve tekrarlanabilirlik olan bir nesneyi icat ettikten
sonra ticaretin ne derece hız kazandığını tahmin etmek zor değildir.
Para, uygarlık motorunun ateşleyici yakıtıdır. Bir toplumda, özellikle maddi
uygarlıktan söz edebilmek için, o toplumdaki kültürün tek başına yeterli olmadığını, bunun
yanında ilaveten, bir çarklar sistemi gibi kesintisiz işleyen çok detaylı ve kapsamlı bir sosyal
ilişkiler ağının gerekli olduğunu belirtmek gerekir. Diğer yandan böyle bir sosyal ilişkiler ağı,
temel ticari süreçler üzerine oturan ekonomi döngüsünün boyutları ve işleme hızı belirli bir
düzeye ulaştıktan sonra oluşabilmektedir.
Ekonomi döngüsü, bir oyun olmanın bütün özelliklerini sergilemektedir. Günümüzde
toplumsal ekonomik davranışın incelenmesinde matematiksel oyun kuramının kullanılması,
bu yüzden şaşırtıcı değildir. Durmaksızın dönen ekonomi çemberinin merkez noktasında para
bulunur; parasız ekonomi düşünülemez. Ve bir para (örneğin bir banknot), farklı para
birimleri ile değiştirilebilmesi, bunun yanında, belirli bir mal ya da hizmet satın almak için
kullandığım aynı paranın bir başka kişi tarafından başka bir mal ya da hizmet satın almada
tekrar kullanılabilmesi ile tanımlanır.
üzerine yoğunlaşması, kurala kıyasla oyunun asıl temel olduğunun anlaşılmadığının, oyun kavramının gerektiği
gibi incelenmesi hedefinin ıskalandığının göstergesidir.
38
Sahte para kavramına geri dönersek, bu kavramın nasıl açıklanması gerektiği,
felsefenin gündeminde kışkırtıcı bir sorun olarak durmaktadır. Örneğin, biri gerçek diğeri
sahte iki banknot düşünelim. Bunlardan her ikisinin de yapımında kullanılan malzeme aynı
(kâğıt), her ikisinin de üretim yöntemleri aynıdır (baskı makinesi). Ama bu iki banknotun
maddi değerleri hemen hemen aynı iken itibari değerleri farklıdır. Neden? Gerçek para ile
aynı işlevi görebilecek özelliklere sahip olan sahte paraya neden itibar etmiyoruz?
Burada “sahte” kavramı ile “taklit” kavramını karıştırmamaya dikkat etmek gerekir.
Taklit-olan gerçeğin yerini tutamaz, ama sahte-olan tutabilir. Örneğin oyuncak-bebek gerçekbebeğin bir taklididir. Oyuncak-bebek gerçek-bebeğe benzer, ama onun gibi yemek yiyemez
vs., dolayısıyla onun yerini tutamaz. Oysa sahte para gerçek para ile tamamen aynı
işlevselliğe sahiptir, sanki gerçekmiş gibi, gerçek para ile tamamen aynı şekilde kullanılabilir.
Buna rağmen ona itibar etmeyiz.
Sahte para kavramı ancak oyun kavramı bağlamında açıklanabilir hale gelmektedir.
Para, ekonomi diye bilinen, oyunun ortaya çıkardığı yarı-kapalı bir evrene aittir. Para için
yapılan sahte-hakiki ayrımı ancak bu oyun içinde anlam kazanmaktadır. Söz konusu bu ayrım
sadece oyun içinde ortaya çıkmaktadır, oyunun dışında ortadan kalkmaktadır.
Bu noktada, felsefedeki sahte-hakiki ayrımını hatırlamak kaçınılmaz oluyor. Bu ayrım
felsefede “hakikat” kavramı üzerinden uygulanır. Her felsefi öğreti ve her sistemli düşünce,
kendisini hakikat olarak ileri sürer ve diğerlerini “yalan” olarak niteler. Felsefi öğretiler
arasında süre giden bu çekişmenin altında bir skandal yatıyor olabilir. Çünkü, felsefede
hakikat kavramı, sahte-hakiki ayrımına ilişkin bireysel örneklerin tümevarımsal bir akıl
yürütme ile evrenselleştirilmesine dayanıyor olabilir. Yani asıl biricik hakikat “oyun” olabilir.
7. Dünyanın kapalılığı
Neticede oyun, aynı âlemi paylaşmanın doğal bir sonucu gibi durmaktadır. Bir
âlemi/dünyayı oluşturan öğeler,82 eğer bu âlem statik, donmuş bir âlem değil de değişen,
82
Her ne kadar burada öğe terimini kullanmış olsak da dünyayı/âlemi oluşturucu yapı taşı için genel bir terim
olarak “Entite”yi (ing. Entity) önermek istiyoruz. Çünkü âlem kavrayışı çok esnek olabildiği ve kavranabilen
âlemler birbirinden çok farklı ve çeşitli olabildikleri için bu duruma bir genellik kazandıracak bir kavram
gerekiyor. Entite, oyun dediğimiz bütünün temel birimi olarak da kavramsallaştırılabilir. Buradaki kullanımıyla
entite, yerine göre somut fiziksel nesne olabileceği gibi soyut karakterdeki her türlü zihinsel içerikler de, etkinlik
ve süreçler de olabilir ve bu yüzden, bütünden ayrı düşünülemeyen parça olma karakterine de doğallıkla sahiptir.
39
dönüşen dinamik bir âlem ise, âlemin bütünlüğü içinde birbirleri ile yer değiştirirler; ama bir
öğenin yerini bir başkasına terk etmesi de ait olduğu âlemin bir başka yerinde kendisini tekrar
etmesi demektir. Aksi takdirde yer değiştirmeden sonra onun yok olduğunu söylememiz
gerekirdi, ama öğe yok olmaz, kendini bir başka yer ve zamanda tekrar eder. İçerdiği öğelerin
sayısında değişiklik olması âlemin kapalılığını ortadan kaldırır, dolayısıyla bütünlüğünü
zedeler. Bütünlüğün zedelenmesi durumunda ise âlem kavrayışı kaybolur.
İçinde yaşadığımız dünya, oyunsallıkla ilgili bütün bu belirlemeler dikkate
alındığında, kapalı bir âlem olduğu sezgisini uyandırmaktadır.
Böyle bir terminolojinin tercih edilmesi durumunda, değiştirilebilirlik ve tekrarlanabilirlik gibi faktörlerin
genelliği ve bu faktörlerin bambaşka alanlarda kendini gösterebilmesi daha iyi anlaşılır hale gelmektedir.
40
Kaynakça
Altuğ, Taylan, Dile Gelen Felsefe, İstanbul: YKY, 2001.
Berne, Eric, Hayat Denen Oyun, (çev. Selami Sargut), İstanbul: Kariyer Yay., 2001.
Berne, Eric, Games People Play, London: Penguin Books, 1970.
Dereko, Ayhan, “Locke’da ve Locke-Öncesi Dil Felsefesinde Nesne-Ad İlişkisi,” Sosyal
Bilimler Araştırma Dergisi(SBArD), no. 9, ss.97-120, 2007.
Hamidullah, Muhammed, Aziz Kur’an, Çeviri ve Açıklama, (çev. Abdülaziz Hatip ve Mahmut
Kanık), İstanbul: Beyan Yayınları, 2000.
Harris, Roy, Language, Saussure and Wittgenstein, How to play games with words, London:
Routledge, 1991.
Huizinga, Johan, Homo Ludens, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul: Ayrıntı Yay., 2006.
de Saussure, Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, (çev. Berke Vardar), Ankara: Birey Toplum,
1985.
Soykan, Ömer Naci, Felsefe ve Dil, Wittgenstein Üzerine Bir Araştırma, İstanbul: Kabalcı,
1995.
Wittgenstein, Ludwig, Felsefi Soruşturmalar, (çev. Deniz Kanıt), İstanbul: Küyerel Yayınları,
2000.
Wittgenstein, Ludwig, Almanca Aslıyla Tractatus Logico-Philosophicus, (çev. Oruç Aruoba),
İstanbul: YKY, 2002.
Metinde geçen kısaltmalar
PU
Philosophische Untersuchungen (Felsefi Soruşturmalar)
41
TLP
Tractatus Logico-Philosophicus (Mantıksal-Felsefi Yazı)
PG
Philosophische Grammatik (Felsefi Dilbilgisi)
BB
Blue and Brown Books (Mavi ve Kahverengi Kitaplar)
UG
Über Gewissheit (Kesinlik Üstüne)
CLG Cours de Linguistique Generale (Genel Dilbilim Dersleri)
42
Download

Oyun kavramı - Dicle Üniversitesi