Türkmen Kardeşlik Ocağı
İçindekiler
Birkaç Söz
kardeşlik
Kültür Edebiyat ve Sanat Dergisi
Sayı : 312 - 313 - 314
Ekim - Kasım - Aralık 2015
Mayıs 1961 yılında yayın hayatına
başlayan bu dergi
Türk Dünyası
Edebiyat Dergileri üyesidir
TKO Adına imtiyaz sahibi
ve
Genel Yayın Yönetmeni
Doç. Dr. Necdet Yaşar BAYATLI
Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı
Dr. Sabah Abdullah KERKÜKLÜ
Yazı İşleri Kurulu
Habib HÜRMÜZLÜ
Vahideddin BAHAEDDİN
Dr. Ali Hüseyin MÜFTÜ
Dr. Ahmet Ferman ÇELEBİ
Adnan Ahmet GAİP
Temsilciler
Gülşen CELAL
Bağdat
Sami MAYAS
Kerkük
Adnan ASAFOĞLU Tuzhurmatı
Dilşat TERZİ
Erbil
Dergi , Irak Gazeteciler
Sendikası Üyesidir
Üyelik Numarası : 1510
E-mail :
[email protected]
2
Türkçeden Arapçaya ve Arapçadan Türkçeye Tercüme
Yapan Tercümanların Karşılaştığı Sorunlar ve Açılması
Öngörülen Irak Tercüme Okulu ile İlgili Bazı Öneri ve
Notlar
Doç. Dr. Necdet Yaşar BAYATLI
Arş. Gör. Huda Hasan MUŞİRİ
4
Emperyalist Oryantalizmin Kılavuzu Bir Roman :
Robinson Crusoe
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
12
İletişim Çağında Aşıklık Geleneğinin Geleceği
Prof. Dr. Erman ARTUN
21
Esaret (Şiir)
Nurettin HAYDAROĞLU
25
Astana’da Dört Gün
Prof. Dr. Mehmet Ömer KAZANCI
26
Kültürel Küreselleşme ve Mistik Folklor
Dr. Yaşar KALAFAT
34
Irak’ta Ezilenler Bizim Soydaşlarımızdır
Ganire PAŞAYEV
40
Elazığ/Harput Hoyratlarının Kerkük Horyatları ile
Tematik Karşılaştırması
Yrd. Doç. Dr. Fatma Sibel BAYRAKTAR
43
Türkmeneli Kültür Günleri’nin Ardından
Dr. Şemsettin KÜZECI
48
“Tap-” Fiili ve Türevlerinin Türkiye Türkçesi, Irak
Türkmen Ağızları ve Azerbaycan Sahasındaki
Anlamlarının Karşılaştırılması
Önder SAATÇİ
54
Tasarım
Hüseyin Lütfi Avni
1
Birkaç Söz...
Irak Türkmenlerinin baba ocağı Türkmen Kardeşlik Ocağı tarafından yayınlanan Kardeşlik
dergisinin değerli okurları, dergimizin yeni bir sayısını sizlere sunma onurunu ve mutluluğunu
yaşıyoruz.
Bir önceki sayı ile bu sayı arasındaki süreçte genel olarak Irak’ta ve özel olarak
Türkmenler arasında yaşanan gelişmelere kısaca değinmenin yararlı olacağını düşünüyoruz.
Yaklaşık olarak iki yıldan bu yana yerlerini, yurtlarını, evlerini ve mal varlıklarını
terk etmeye mecbur bırakılan binlerce ailenin yaşadığı zor şartları az da olsa hafifletmek
amacıyla Türkmen Kardeşlik Ocağı, imkanları dahilinde Türk Kızılayı ve Irak Kızılayı ile
işbirliği yaparak yardım dağıtma faaliyetlerine devam etmektedir. Bu çerçevede 2 Kasım
2015 tarihinde Türk Kızlayı tarafından gönderilen ve kışlık mont, elbise, çanta, sabun,
şampuan, diş fırçası, diş macunu, ayakkabı vb. malzemeler içeren 300 yardım paketi,
Türkmen Kardeşlik Ocağı Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Necdet Yaşar Bayatlı ve ocağın
yönetim kurulu üyeleri ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Büyükelçisi Sayın Faruk
Kaymakçı, Irak Türk Kızılayı Sorumlusu Sayın Şafak Lostar ve bir önceki dönem Türkmen
Milletvekili Fevzi Ekrem Terzi’nin de hazır bulunması ile 300 aileye dağıtılmıştır. Aralıklı
olarak dağıtılan bu yardımları alan Türkmen aileleri, Türk Kızılay’ına ve Türkmen Kardeşlik
Ocağı’na şükranlarını sunmuşlardır.
Türkmen Kardeşlik Ocağı olarak bu tür yardımların devam etmesi için Türkmen
yerleşim birimleri üzerinde kapkara bir buluta benzeyen IŞİD’in belası yok olup, aileler kendi
yerlerine ve evlerine dönünceye kadar devam ettirmeye çalışacağımızı burada belirtmek
isteriz.
Birkaç ay önce açılışı yapılan Türkmen Kardeşlik Ocağı’nın merkez kütüphanesinin
geliştirilmesi ve çağdaş kütüphane sistemine uygun olarak indekslenmesi için çalışmalar
devam edilmektedir. Bu çerçevede Mola Sabır Büyük Mehmetoğlu ve büyük tarihçi Şakır
Sabır Zabıt’a ait el yazma eserlerinin Türkiye Türkçesine aktarma ve inceleme çalışmalarına
başlanmıştır. Çalışmalar tamamlanınca Türkmen Kardeşlik Ocağı tarafından kitaplar
halinde basılmaya çalışılacaktır.
Türkmenlerin adına, şanına ve tarihine yaraşır bir hale getirilmesi için ocağın
yıpranmış ve eskilmiş altyapısını restore etme ve geliştirme projesine devam edilmektedir.
Bu çerçevede ikinci aşamaya geçilmiş ve ocağın restore edilmemiş ve ihmal edilmiş
kısımlarda restorasyon ve inşaat çalışmalarına başlanmıştır.
Türkmen kültürünü, edebiyatını ve folklorunu ayakta tutabilmek ve ölümsüzleştirmek
amacıyla Türkmen Kardeşlik Ocağı yönetim kurulu, ocakta Türkmen Etnografya Müzesi’ni
kurmaya karar vermiştir. Bu çerçevede ön çalışmalara başlanmıştır. Müze, önümüzdeki yıl
içerisinde tamamlanması öngörülmektedir.
68- Ekim 2015 tarihleri arasında T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık TİKA,
Etimesgut Belediyesi, Ankara Ticaret Odası, Türkiye Yazarlar Birliği, Taha Kargo’nun
desteği ile Türkmeneli İşbirliği ve Kültür Vakfı ile Türkmeneli Kültür Merkezi tarafından
Ankara Milli Kütüphane Salonu’nda «Türkmeneli Kültür Günleri» etkinliği düzenlenmiştir.
Etkinliğe çok sayıda, Türkmen akademisyen, araştırmacı, edebiyatçı, yazar, gazeteci,
eğitimci, ressam, hattat, müzisyen ve aktör, katılmıştır. Türkmen Kardeşlik Ocağı’nı
2
temsilen yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Necdet Yaşar Bayatlı ve ocağın fahrî başkanı
Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı katılmıştır.
Kerbela topraklarında insaniyetin görmediği acımasız bir olay neticesinde şehit
edilen ve sevgisi günümüze kadar can damarımızda ve kan hücrelerimizde yaşayan
peygamber efendimizin torunu Hz. Hüseyin için Türkmen Kardeşlik Ocağı tarafından 13
Kasım 2015 tarihinde bir anma töreni düzenlenmiştir. Çok sayıda Türkmen ailesinin hazır
bulunduğu anma törenine, Türkmen milletvekilleri Sayın Erşat Salihi, Sayın Hasan Turan,
Sayın Niyazi Mimaroğlu, Sayın Şeyh Taki Mevla, Sayın Hana Asgar, Sayın Sacide Ali, Sayın
Fevzi Ekrem Terzi, Irak Cumhuriyeti Kültür Bakanı müsteşarı Sayın Fevzi El-Atruşi, eski
Ulaştırma Bakanı Sayın Amir Abdulcabbar da katılmıştır.
Eski rejimin düştüğü 9 Nisan 2003 tarihinden bu yana yaralı Türkmen şehri
Tuzhurmatı, türlü türlü acı çekmiş, ihmal ve göz ardı edilmiş, asimilasyona maruz kalmış,
içinde yüzlerce suikast, kaçırma ve patlama olayları gerçekleştirilmiş, 2000’den fazla
masum, günahız şehit vermiş, dolayısıyla Irak’ta şiddet olaylarına maruz kalan şehirlerin
başında yer almıştır. 12 Kasım 2015 tarihinde meydana gelen ve şehri kaos ortamına
dönüştüren tatsız olaylar, hepimizi derinden üzmüştür. Bu tür olayların tekrar yaşanmaması
için ilgili makamlar tarafından gerekli önlemelerin alınması ve adımların atılması gerekir.
Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı, Prof. Dr. Siham Zengi ve Dr. Sabah Abdullah
Kerküklü’den oluşan Türkmen Kardeşlik Ocağı heyeti, Kültür Bakanlığı yetkilileri ile
bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Görüşmede daha önce yayınlanması kararlaştırılan
«Türkmen Kültürü» Dergisi’nin yayın ilkeleri ve kadrosu meseleleri ele alınmıştır. Arapça
ve Türkçe yayınlanacak olan derginin başyazarı Dr. Sabah Abdullah Kerküklü, Yazı İşleri
Sekreteri görevi Prof. Dr. Siham Abdulmecit Zengi, derginin üst danışma kurulu ise Prof.
Dr. Mehmet Ömer Kazancı ve Doç. Dr. Necdet Yaşar Bayatlı tarafından üstelenecektir.
Bununla birlikte Kerkük, Erbil, Tuzhurmatı ve diğer Türkmen yerleşim birimlerinden dergi
için temsilciler seçilmiştir. Şubat2016 tarihinden itibaren yayın hayatına girmesi ön
görülen derginin başarılı bir şekilde devam etmesi için bütün Türkmen yazar, edebiyatçı,
araştırmacı ve şairlerden katkı sağlamaları beklenmektedir.
Dergimizin bu sayısının Türkçe bölümünde Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Erman
Artun, Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı, Doç. Dr. Necdet Yaşar Bayatlı - Arş. Gör. Huda
Hasan Muşiri, Dr. Yaşar Kalafat, Yrd. Doç. Dr. Fatma Sibel Bayraktar, Dr. Şemsettin Küzeci,
Ganire Paşayev, Nurettin Haydaroğlu; Arapça bölümünde ise Habib Hürmüzlü, Vahideddin
Bahaeddin, Dr. Sabah Kerküklü, Dr. Abdulmunim Muhammet Hüseyin, Dr. Orhan Bayatlı, Dr.
Suphi Şeyh Hasan, Talat Nimet Bayatlı, Nermin Tahir Baba, Mecit Sadun, Fazıl El-Hallak,
Oğuz Korkmaz, Abbas Halil Naccar, Şirzat Şeyh Muhammet, Faruk Mustafa ve Ahmet
Muhammet Kerküklü tarafından ele alınan inceleme, araştırma ve şiir parçalarına yer
verilmiştir.
Elinizde bulunan bu sayıda herhangi bir eksiklik varsa hoşgörünüze sığınarak
bağışlamanızı diliyor, hataların telafi etmesi ve dergimizin zenginleştirilmesi için notlarınızı
ve eleştirilerinizi bekliyoruz.
Doç. Dr. Necdet Yaşar BAYATLI
Türkmen Kardeşlik Ocağı Genel Başkanı
3
Türkçeden Arapçaya ve Arapçadan
Türkçeye Tercüme Yapan Tercümanların
Karşılaştığı Sorunlar ve Açılması
Öngörülen Irak Tercüme Okulu ile İlgili
Bazı Öneri ve Notlar
Doç. Dr. Necdet Yaşar BAYATLI
*
Arş. Gör. Huda Hasan MUŞİRİ
**
Dil bir kültür taşıyıcısıdır. Herhangi bir konuda iki dil arasında yapılan tercümelerde muhtevalar
yanı sıra kültür değerleri aktarımı da yapılmaktadır. Tercüme işi uzaktan ne kadar basit bir
iş görünse de aslında öyle değildir. Tercüman/çevirmen basit da olsa bir konuda tercüme
yapmakla oldukça güzel, ince ve paha biçilmez bir vazife yerine getirmiş olur. Çünkü bir
konuyu, ifadeyi, kavramı vb. unsurları bir dilden başka bir dile herhangi bir anlam değişikliği
yapmadan aktarması sanat sayılır.
Dünyada tercümenin uygarlık ve kültürel dönüşüm için ne kadar önemli olduğu
apaçık bir şekilde görülebilir. Rönesans tercümeyle gelişmişti, İslam uygarlığı 8. yüzyılda
tercümeyle yerleşmişti, Avrupa Ortaçağ karanlığından 12. yüzyıldaki Arapçadan Latinceye
tercüme seferberliğiyle çıkmıştı. Eski uygarlıkların kültür değerleri tercüme ile aktarılıp
bunları tanıma imkanına sahip olduğu gibi, bunların özümlenip yeni değerlerin oluşturulması
yolunu açan da tercümedir. 1
Son yüzyılda bütün dünyada tercümeye önem verilmeye başlanmıştır. Geçtiğimiz 20.
yüzyılda iletişim ve medya çağı olmasının yanı sıra bir çeviri yüzyılı olarak da anlamlandırılır.
Tercümenin iletişim işlevinin yanı sıra, bir dilde toplumsal işlevi vardır. Tercümenin bir amacı
da (Sözlü ve yazılı) okuyucuya ve dinleyiciye anlamadığı bir dilde herhangi bir metin hakkında
(aracı olarak) bilgiyi aktarmaktadır. 2
Küreselleşme, dünyayı hızla tek biçimli hale getirmektedir. Dolayısıyla, yerel renkler
3
ve farklılıklar ortadan kalkmaktadır. Dünyanın küreselleşmesi ve bir küçük köy haline gelip
muhtelif kıtalarda yaşayan ve farklı diller konuşan insanların anında birbirlerinden haberdar
olmalarında tercümenin çok önemli bir rolü olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Tercüme
sayesinde dünyada ırkları, renkleri ve dilleri farklı olan insanlar artık birbirleri ile iletişim
4
kurabilir ve birbirlerine meramlarını ifade
edebilirler.
Arapça
günümüzde
Ortadoğu,
Yakındoğu,
Kuzey
Afrika’da
bulunan
yaklaşık 225 milyonluk nüfus tarafından
konuşulmaktadır. Öte yandan 24 ülkenin
resmi dilidir. Bunun yanı sıra Birleşmiş
Milletler İslam Konferansı ve doğal olarak
Arap Birliği gibi uluslararası örgütlerin de
4
resmi dili olarak kabul edilmiştir. Öte yandan
güzel, zengin ve tarihî kimliği olan ve yaşayan
diller arasında yer alan Türkçe, yapılan sınırlı
değerlendirmeler çerçevesinde bugün 260
milyon insanın günlük hayatında iletişim dili
olarak kullanılmakta ve dünyanın yaşayan
en büyük beş dillerinden biri sayılmaktadır.
Türkçe, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar
uzanan bir bölgede günlük iletişim dili olarak
kullanılmaktadır. 5
Türkler ve Araplar arasında ister
din bağından ister sosyal, kültürel, coğrafi,
tarihi vb. muhtelif yönlerden olsun sıkı ve
kökü uzun yıllara dayanan bir bağ vardır.
Beş yüz yıldan fazla bir sürede Irak başta
olmak üzere çeşitli Arap ülkeleri Osmanlı
Devleti’nin önemli bir parçası teşkil etmesi
bir yana, 9. yüzyıldan İtibaren Türklerin İslam
dinine girmeleri sonucunda Türklerle Araplar
arasında ilk münasebetler başlamıştır.
Günümüzde Türkiye ve değişik Arap
ülkeleri arasında farklı alanlarda yaşanan
gelişmeler çerçevesinde hem Türkiye’de
Arapça, hem de muhtelif Arap ülkelerinde
Türkçe öğrenimine önem verilmektedir.
Irak, Suudi Arabistan, Tunus, Libya, Mısır vb.
ülkelerde çeşitli üniversitelerde Türkoloji
bölümleri açılmıştır. Bununla birlikte Işık vb.
Tük kolejleri de Türkçe ile eğitim vermeye
başlamıştır.
Arap dünyası ve Ortadoğu’nun en
önemli ülkesi sayılan Irak’ta günümüzde
Bağdat,
Musul,
Selahattin,
Kerkük,
6
Köysancak
ve Zaho üniversitelerinde
Türkoloji
bölümleri
bulunmaktadır.
Burada eğitim gören öğrencilerin çoğu
mezun olduktan sonra tercümanlık işi ile
uğraşmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’nin
çeşitli üniversitelerinde de Arapça bölümleri
bulunmaktadır.
Son dört yılda Ortadoğu, Libya, Mısır
ve Tunus gibi ülkelerde yaşanan siyasi
ve güvelik gelişmelerden ötürü, turizm
sektöründe Türkiye Arap dünyasının akın
ettiği bir nokta olmuştur. Ayrıca onlarca
belki yüzlerce Türk dizisinin Arapçaya dublaj
edilmesi ve nerdeyse bütün uydu kanallarında
yayımlanması da Arapların Türkçeye ve Türk
kültürünü sevmelerine önemli bir sebebiyet
teşkil etmiştir. Arap insanı yabancı dil
konuşan diğer milletler arasında Türkleri
kendine yakın görmektedir. Bu yüzden
turizm için Türkiye’yi Avrupa ülkelerine
tercih etmektedir. Sanayi ve ticari ilişkiler
de Türklerle Araplar arasındaki bağlar iyice
sıkılaştırmıştır.
Irak ve Türkiye arasındaki ilişkiler ise
her açıdan önem arz etmektedir. Her alanda
Türkiye, Irak için nasıl önemli ve stratejik bir
komşu ülke teşkil ederse Irak da Türkiye için
aynı önemi teşkil etmektedir.
Irak’ta 9 Nisan 2003 tarihinden sonra
binlerce Türk Şirketi Irak’ın çeşitli illerine
gelmiş, binlerce proje gerçekleştirmiş ve
gerçekleştirmeye devam etmektedir. Siyasi
açıdan iki ülke arasında son üç veya dört yılda
her ne kadar soğuk rüzgarlar esiyorsa, iki
ülke halkına dikkate değer bir olumsuz etkisi
olmamıştır. Günümüzde, Bağdat, Necef Erbil
ve Süleymaniye havaalanlarında hem Türk
hava yolları hem Irak havayolları uçuş seferleri
günlük olarak kesintisiz yapmaktadır. Irak’ın
bütün vilayetlerinde giyim-kuşam, yiyecek,
içecek ve diğer malzemeler satılmaktadır.
Ticaret hacmi gittikçe artmaktadır. Kısacası
Tük kültürü ve dili bir Irak vatandaşının her
alanda rastlayabileceği bir varlık haline
gelmiştir. Öte yandan Türkiye’nin muhtelif
illerinde ister turizm ister ticaret amaçlı
olsun binlerce Irak vatandaşına rastlamak
mümkündür. Hatta son zamanlarda Türkiye
üniversitelerinde eğitim görmek, Iraklı
öğrenciler için bir cazibe haline gelmiştir.
Bununla birlikte iki ülke arasında
diplomatik temsilcilik hacmi de artmıştır.
9 Nisan 2003 tarihine kadar Türkiye
Cumhuriyeti’nin tek diplomasi misyonu
Bağdat Büyükelçiliğiyken, anılan tarihten
sonra Basra, Erbil ve Musul’da T.C.
Başkonsoloslukları açılmıştır. Bilmukabele
Türkiye’de Irak Cumhuriyeti Büyükelçiliği
yanı
sıra
İstanbul
ve
Gaziantep’te
başkonsolosluklar
açılmıştır.
Siyaset,
5
diplomasi, kültür, ticaret, ekonomi ve
turizm alanlarında yaşanan bu gelişmeler,
hem Türkiye’de hem de Irak’ta tercüme
sektörünün gelişmesine ve tercümana olan
ihtiyaçların artmasına yol açmıştır.
Günümüzde
Irak’ta
Türkçeden
Arapçaya ve Arapçadan Türkçeye yeminli
tercüman olup yazılı ve sözlü tercüme yapan
tercüman sayısı parmakla sayılabilecek
kadar azdır. Bunun en önemli sebebi bizce
Irak’ın eski rejimi, söz konusu iki dil arasında
tercümanlık
yapabilecek
tercümanları
yetiştirmemesinden
kaynaklandığı
söylenebilir. Hatta 9 Nisan 2003 tarihine
kadar Saddam Hüseyin’e tercümanlık yapan
tek tercümanın bulunduğu bir gerçektir.
Söz konusu tercüman dışında profesyonel
tercüme
yapan
başka
tercümanın
bulunmadığı
söylenebilir.
Eski
rejimin
baskıcı yapısı buna sebebiyet vermiştir.
Irak’ta yaşayan Türkmenler iki ülke
arasında eskiden olduğu gibi günümüzde de
bir kültür köprüsü görevini üstlenmişlerdir.
Yakın zamana kadar Irak Türkmenlerinin
yazı dili Yeni Türkiye Türkçesi yani Latin
alfabesi olmadığı için yazılı tercüme
yapmakta sıkıntı çekmişlerdir. Ancak her ne
kadar profesyonelce olmasa da sıradan bir
Türkmen Türkçe ve Arapça arasında sözlü
tercüme yapabileceği söylenebilir.
Yukarıda verilen bilgiler ışığında
Irak’ta hiç bir zaman tercüme ile ilgilenen
kurumlar nezdinde Türkçe tercümanların
yetiştirilmediği söylenirse, yanlış bir bilgi
sayılmaz. Necdet Yaşar Bayatlı olarak
Türkiye’de Türk edebiyatı alanında doktora
tahsilimizi yaptıktan sonra Irak’a geri
döndük ve fiili olarak 2010 yılından bu
yana hem sözlü hem de yazılı tercümanlık
yapmaktayız. Yaptığımız yazılı ve sözlü
tercümelerde
karşılaştığımız
sorunlar
ve notlar ile Huda Hasan Müşiri’nin
de tercümanlık deneyiminden istifade
ederek
Irak’ta
profesyonel
ArapçaTürkçe ve Türkçe-Arapça tercümanın
nasıl yetiştirilebileceği, eğitilebileceği ve
önündeki engellerin nasıl atlatılabileceği
üzerinde duracağız. Bununla birlikte Irak’ta
kurulması öngörülen tercümanlık okulu için
faydalı olabilecek konular üzerinde durup ve
öneri ile tavsiyelerde bulunacağız.
6
Arapçadan Türkçeye ve Türkçeden
Arapçaya tercüme yapan tercümanın doğru,
hatasız ve kusursuz bir tercüme yapabilmesi
için hem Türk dili, kültürü, sosyo-kültürel
yapısını, değer yargılarını, töresini, gelenekgöreneğini hem de Irak - Arap dili, kültürü,
sosyo-kültürel yapısını, değer yargılarını,
töresini, gelenek-göreneğini iyi bilmesi,
kavraması ve anlaması gerekmektedir. Söz
konusu hususların birini bilmeden Türkçesi
ve Arapçası her ne kadar iyi olursa olsun
doğru, hatasız ve kusursuz bir tercüme
yapamaz. Yaparsa da tercümesi hatalı ve
kusurlu olur.
Arap ve Türk kültürü iki farklı kültür
olmasından ötürü onları iyi bilmek, kavramak,
anlamak, anlatabilmek bir tercüman için
oldukça önemli sayılır. Dolayısıyla iyi bir
Iraklı Türkçe-Arapça ve Arapça-Türkçe
tercümanın yetiştirilmesi ve eğitilmesi için
mutlaka onun Türkiye’de en az bir veya iki
yıl yaşamış, eğitim görmüş ve halk arasına
karışmış olması şarttır.
Bilindiği gibi kitap dili adı ile tanınan
standart Arapçanın yanında Arap ülkelerinde
mahalli Arapçalar konuşulmaktadır. Hatta,
Tunus, Fas Krallığı ve Cezayir’de konuşlan
mahalli Arapça, Irak ve diğer körfez
ülkelerinde konuşlan Arapçadan oldukça
farklıdır.
Dolayısıyla
sözlü
tercümede
standart Arapça ile konuşmak şarttır.
İster Irak’ta ister diğer Arap ülkelerinde
gördüğümüz kadarıyla çoğu tercümanların
mahalli
dille
tercüme
yapmaktadırlar.
Bu durum da sağlıklı bir tercümenin
yapılmamasına yol açar.
Yukarıda değinildiği gibi, tercümanın
hem Türkiye’de hem de Irak’ta yaşamış
olması şarttır. Resmi devlet makamlarına
verilen adlandırmalarda ülkeden ülkeye
değişilmektedir. Sözgelimi Irak’ta bir önceki
hükümette ‫ وزارة الدولة لشؤؤون االهوار‬adında bir
bakanlık bulunuyordu. Adı geçen bakanlığın
ne Türkiye’de ne diğer Arap ülkelerinde
bulunmadığı için tercümanların çoğu asıl
anlamından uzak şekilde hatalı bir şekilde
tercümesini yapmışlardır. Bunun asıl sebebi
tercümanın Irak’ın güneyinde yer alan ‫هور‬
veya ‫ اهوار‬adı ile bilinen yerin tanımamasından
kaynaklanmaktadır. Türkiye’de söz konusu
bakanlık
ve
kelimenin
tam
karşılığı
bulunmadığı için biz onu Bataklıktan Sorumlu
Devlet Bakanlığı şeklinde tercüme ettik.
Aynı çerçevede tercümanın her
iki kültürün unsurlarına ve gelenekgöreneklerinin en ince
detayına hakim
olmasının gerektiğini belirtmiştik. Tercüme
sırasında bir Iraklı, karşıladığı Türk misafirine
daha ayaktayken ona ‫ اهال وسهال‬demektedir.
Söz konusu kelimenin Türkçe karşılığı harfi
(sözcüğü sözcüğüne) tercüme yapmasak
«hoşgeldin»dir. Gitmesinde de ona «hoş
geldin» diyerek uğurlamaktadır. Irak’ta
misafir oturduğu zaman öğlen saatinden
önce ise ona «‫»صبحك اهلل بالخري‬, akşam ise «‫مساك‬
‫ »اهلل بالخري‬denmektedir. Türkiye’de ise her iki
durum için farklı ifadeler kullanılmamaktadır.
Misafir
karşılandığında
«hoş
geldiniz,
sefalar getirdiniz» denmektedir. Misafir
oturduktan sonra ona çoğu zaman «tekrar
hoş geldiniz, sefalar getirdiniz» denilebilir
veya denilmeye de bilir. Buradaki asıl
maksat, Türk misafir, kendisi karşılayan
Iraklı Arap’tan iki veya üç farklı ifade duyup
ama tercüman hepsinin tercümesi hoş
geldin, sefalar geldin şeklinde aktarmasıdır.
Bu durum belki Türk’te tercümana karşı
bir şüphe uyandırabilir. Biz bu durum için
sabahsa «Sabah-i şerifiniz hayırlı olsun»,
akşamsa «Akşam-i şerifiniz hayırlı olsun»
ifadelerini öneriyoruz. Saydığımız örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Aynı husus Türk
misafirinin karışlanması ve uğurlanmasında
kullanılan ‫ اهال وسهال‬ifadesi için de geçerlidir.
Ancak araştırmanın hacmini artırmamak
için örnekleri çoğalmıyoruz.
Tercümenin bir diğer sıkıntısı ise
tercümanın uzmanlık alanıdır. Bir Iraklı veya
Türkiyeli tercüman her iki dili kavramış
olabilir ve iyi bir şekilde konuşabilir. Sosyal
bilimlerde eğitim görmüş bir tercüman,
tıp veya mühendislik ile ilgili konularda
asla sağlıklı tercüme yapamaz. Tıp veya
mühendislik alanlarında eğitim görmüş
bir tercüman da soysal bilimlerle ilgili bir
konuda tercüme yapsa da sağlıklı yapamaz.
Dolayısıyla her alanda özel tercümanların
yetiştirilmesi
gerekmektedir.
sosyal
bilimlerde tahsil görmeyen bir tercümanın
hikaye, roman ve masal ve fıkra arasında
tercümede ayrıt etmeyebilir. Bu yüzden
tercümesi sağlıklı olmaz.
Kimi
tercümanlar,
yazılı
tercümelerinde google’den yardım alır ve
sözcüğü sözcüğüne tercüme yapmaktadır.
Hal böyle olunca yanlış tercüme yaparlar.
Hatta tercümeyi bir hobi olarak seven ancak
tercümanlık işine kalkışan tercümanlar,
sözcüğü sözcüğüne tercüme yaptıklarında
gülünç duruma düşme ihtimalleri vardır.
Sözgelimi ‫ منري‬bir erkek ismi olarak kullanılır.
Bir seferinde Münir isimli bir arkadaşımız,
Arapça
olarak
hazırladığı
bir
yazıyı,
tercümanlık bürosuna götürmüş ve yazının
sonunda adını yazmış; tercümeyi aldığında
isminin de Işık şeklinde tercüme edildiği
görmüştür. Bunun asıl sebebi tercümanlığı
yapan kişinin şahıs ismini diğer kelimelerden
ayıramadığının anlamına gelir.
Türkiye
Türkçesinde
bazen
bir
düşünceyi tek bir kelime ile anlatılırken,
aynı kelimenin tercümesi Arapçada birkaç
kelimeden oluşan bir cümle ile anlatılabilir.
Usta tercüman, durumu telafi etmek için
kelimenin anlamından değişik bir ifade
kullanmadan onun anlamını basit ve kısa
kelimelerle tercüme yapması doğru olur.
Tercüme işini yapan tercümanın her
iki dilde iyi bir diksiyona sahip olması şarttır.
Çünkü Türkçede bazı kelimelerde bir sesli
harfin değişik bir şekilde telaffuz edilmesi
kelimenin anlamını tamamen değiştirtebilir.
Bu kelimelerden birkaç tane örnek olarak
buraya aktarabiliriz. Ölmek-Olmak, Ün-Un,
Ön-On vb.
Tercümanın resmi yazışma ve sözlü
tercümelerde
bilmesi
gereken
önemli
hususlardan biri de resmi makamlardaki
şahıslar için kullanılan unvanlardır. Arapçada
cumhurbaşkanı için ‫ فخامة‬, başbakan için ‫دولة‬
, bakan için ‫ معالي‬, büyükelçi için ‫سعادة‬, şeyh
ve seyit gibi din adamları için ‫ سماحة‬gibi özel
unvanlar kullanılırken Türkiye Türkçesinde
din adamları dışında diğer unvanlar için
sayın, saygıdeğer gibi ifadeler kullanılabilir.
Din adamı için ise hoca efendi kullanılabilir.
Dolayısıyla bunlardan haberdar olmayan bir
tercümanın din adamına ‫ فخامة‬demesi onu
gülünç duruma düşürebilir.
Yukarıda bahsedildiği gibi Türkiye
ve Irak arasında çok eskiye dayanan tarihi
ilişkiler bulunmaktadır. Bu tarihi ilişkiler
çerçevesinde Türkler ve Araplar arasında
7
kültür alışverişi yapılmış, Türkler Arapların
kültüründen, gelenek göreneklerinden ve
dillerinden nasıl etkilenmişse onlardan
da etkilenmişlerdir. Ayanı husus Iraklı
Araplar için de geçerlidir. Hatta günümüz
Türkiye Türkçesinde binlerce Arapçadan
Türkçeleşmiş kelimenin kullanıldığı tespit
edilmiştir. 7 Bilmukabele Arap ülkelerinde
ve Irak’ta konuşulan mahalli Arapçada
birçok Türkçe kelime kullanılmaktadır.
Yalnız ister Arapçada kullanılan Türkçe
kelimeler ister Türkçede kullanılan Arapça
kelimelerin
anlamlarının
bilinmesi
ve
kavranması
gerekmektedir.
Tercüman,
anlamlarını iyi bilmeden ve kavramadan
sözcükler kullanırsa hatalı tercümeye ve
hatta gülünç duruma düşmesine yol açar.
Mesela Arapça kökenli «hiza/‫ »حذاء‬kelimesi
Türkçedeki anlamı şöyledir: «1.Doğru
bir çizgi üzerinde bulunma durumu, 2.
Davranışlarını düzeltmek, yola gelmek,» 8,
9
« 1.Ayakkabı, 2.Hiza, 3.Karşı, 4. karşı sıra»
Ama bu anlamların hepsini kavrayamayan
tercümanın
aklına
ilk
geldiği
anlam
ayakkabı olur. Bu da onun hatalı tercüme
yapmasını ve gülünç durum düşürülmesini
sağlar. Bir başka örnek ise istismar /‫استثمار‬
kelimesinde görmekteyiz. ‫ استثمار‬kelimesi
sözlüklerde şu şekilde açıklanmaktadır:
«1. İşletme, yararlanma; 2.Birinin iyi
niyetini kötüye kullanma. 3.Sömürme»10 .
Türkiye’de en yaygın olarak bu kelime 2. ve
3. anlamlarda kullanılır. 2. Anlam ise kitap
dilinden anlayanlar anlar.
Arapçada bu
kelime yaygın olarak yukarıda belirtilen 1.
anlamda kullanılır. Dolayısıyla tercümanların
hataya düşmelerine yol açan kelimelerden
biri sayılır. Bu gibi kelime örnekleri çoktur.
Ancak araştırmanın hacmini büyütmemek
için söz konusu iki örnekle yetiniyoruz.
Bazı Arapça kelimeler Türkçeleştirilirken
tekil değil, çoğul kipi alınmıştır. Sözgelimi
evrak, evveliyat vb. Ancak tercümanların
yaygın olarak düştüğü hatalardan biri
Arapçada çoğul ekini alan ve aynı zamanda
çoğu anlamını taşıyan bu kelimelere bir de
lar-ler ekini eklemektir. Böylece çoğulun
çoğulu yapmış ve büyük bir hataya düşmüş
olurlar.
Tercümanın iyi bilmesi gereken
hususlardan biri de argo kelimeleridir. «Bir
8
toplumun sosyal alt grupları tarafından
kullanılan ve çoğunlukla yazı diline taşmayan
«özel bir dil»deki kelime ve deyimlerin genel
11
adı» olarak tanımlanan argo, her tercümanın
karşısına çıkabilir. Her iki kültüre ve dile
hakim olursa zorluk çekemez. Aksi takdirde
hatalı tercüme yapılmasına yol açar.
«Bir
durumu,
olayı,
düşünceyi
özetleyen, en az bir kelimeden oluşan
ve genellikle gerçek anlamının dışında
ayrı bir anlama sahip olan, özel anlamları
belirli bir kurala bağlanmayan kalıplaşmış
söz»12 olarak tanımlanan deyimlerin bir
tercümanın iyi bilmesi ve kavraması
gerekenlerin başında gelir. Tanımlamadan
da görüldüğü üzere deyim mecaza dayalıdır.
Bu mecazlar, tercümanın keyfiyetine bağlı
yorumlanmaz, onların gerçek anlamını
bilmemek tercümanın hata yapmasına
13
sebebiyet verebilir. Deyimlerin tercümesi
ile ilgili burada birkaç örnek üzerinde
durmakta fayda var. «Gölge düşürmek»
deyimi harfi tercümesi yapılırsa Arapçada
«‫»ايقاع الظل‬şeklinde tercümesi yapılır. Ancak
deyimin açıklaması «Bir şeyin değerini
azaltacak şeyler yapmak»14 şeklindedir. Bir
tercümanın söz konusu deyimin bu anlama
geldiğini bilmediği takdirde asla sağlıklı
tercüme yapamaz. Deyim için ‫ تقليل‬، ‫تقليل شان‬
‫ القيمة‬şeklinde bir tercüme yapılırsa hatalı
sayılmaz. «Göze girmek» deyimini burada
üzerinde durmak istediğimiz başka bir
örnektir. Söz konusu deyimin harfi tercümesi
«‫»الدخول اىل العني‬olur. Ancak bu şekilde tercüme
yapılırsa hatalı olur. Deyimin Türkçedeki
açıklaması «Davranış ve yetenekleriyle sevgi
ve güven kazanmak»15 şeklindedir. Deyimin
tercümesi için «‫ صالفه‬،‫ جسار‬،‫ »لفت انتباه‬önerilebilir.
Bir başka deyim ise «Evde kalmak»
deyimidir. Deyimin ne anlama geldiğini ve bir
deyim olduğunu bilmeyen bir tercümen onu
Arapçaya çevirirken «‫ »البقاء يف البيت‬şeklinde
çevirebilir. Halbuki onun gerçek karşılığı ve
anlamı «‫»عانس‬tır. «Başını bağlamak» deyimin
bir deyim olduğunu bilmeyen bir tercüman
onu «‫ »ربط الراس‬şeklinde tercüme yapabilir.
Halbuki onun gerçek anlamı ve sağlam
tercümesi « ‫»الزواج‬tır.
«İlk söyleyenlerini belirleyemediğimiz
atasözleri hayat prensibi olacak fikir ve
düşünceleri, din, ahlak, hukuk, iktisat, terbiye,
gelenek-görenek ile tabiat olaylarından,
teknikten vb. çıkacak kuralları somuttan
soyuta giden yolla söz ve yazıyla nesilden
16
nesle aktarılan hikmetli cümlelerdir» şekilde
tanımlanan atasözleri tercümanın bilmesi
gereken dil inceliklerinden ve özelliklerinin
başında gelir. Her milletin kendine özgü
atasözleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bir
tercüman iki dil konuştuğu gibi bu iki dile ait
atasözlerini de iyi bilmesi, nasıl ve ne zaman
kullanacağını- nasıl tercümesini yapacağını
iyi bilmelidir.
Burada örnek olarak «Çıkar ağzındaki
baklayı» atasözünün hikayesini aktarmayı
faydalı görüyoruz.
«Zamanında çok küfürbaz bir adam
yaşarmış. Sonunda kendine yakıştırılan
küfürbazlık ününe dayanamaz duruma
gelmiş. Soluğu bir bilgenin yanında almış,
ondan akıl danışmış. Her kızdığım konu
karşısında küfretmek huyumdan kurtulmak
istiyorum demiş. Adamın içtenliğini görünce
bilge ona yardımcı olmaya karar vermiş.
Bakkaldan bir avuç bakla tanesi getirtmiş
ve bunları ‘küfürbazlık’tan kurtulmak isteyen
adamın avucunun içine koydu.
Şimdi bu bakla tanelerini al, birini
dilinin altına, ötekilerini cebine koy demiş.
Konuşmak istediğin zaman bakla diline
takılacak, sen de küfürden kurtulma isteğini
anımsayıp o anda söyleyeceğin küfürden
vazgeçeceksin.
Bakla
ağzında
ıslanıp
da erimeye başlayacak olursa cebinden
yeni bir bakla çıkarırsın, dilinin altına onu
yerleştirirsin.
Adamcağız bilgenin dediğini yapmış.
Bu ara da bilgenin yanından da ayrılmamaya
çalışıyormuş. Yağmurlu bir günde birlikte
bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi
hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatmış,
seslenmiş:
Bilge efendi, biraz durur musun? demiş
ve pencereyi kapatmış. Bilge söyleneni
yapmış ama sicim gibi yağan yağmur altında
iliklerine değin ıslanmış. Sığınacak bir saçak
altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu
henüz bilmemektedir ve kız da pencereden
kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp
kızın ne istediğini sormak geçmiş içinden
fakat tam kapıya yöneleceği sırada kız
tekrar pencerede görünmüş ve aynı isteğini
yinelemiş:
Bilge efendi, lütfen birkaç dakika
daha
bekler
misiniz?
Bilge
içinden
öfkelenmiş ama kızın isteğini de yerine
getirmiş. Fakat yanındaki eski küfürbaz
adam, kendini zor tutuyormuş. Bu arada
yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, bilge de,
adam da, vıcık vıcık ıslanıyorlarmış. Bir süre
sonra pencere açılmış ve kız yine seslenmiş
Gidebilirsiniz artık! demiş. Bilge bu durumu
çok merak etmiş ve sormuş: İyi de evladım
bir şey yoksa bu yağmurun altında bizi niçin
beklettin? Penceredeki kız, bu soruyu pek
umursamamış: Efendim, sizi elbette bir
nedeni olmadan bekletmiş değilim demiş
ve bekletme nedenini şöyle açıklamış:
Tavuklarımızı
kuluçkaya
yatırıyorduk.
Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir
kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler
de tepeli olur, horoz
çıkarmış. Annem
sizi sokaktan geçerken görünce hemen
yumurtaları kuluçkaya koydu ve yumurtaları
tavuğun altına yerleştirene değin sizin
pencerenin önünden ayrılmamanızı istedi.
Saygısızlığın böylesi karşısında bilgenin
de tepesinin tası atmış. Yanındaki ‘eski’
küfürbaza dönmüş ve şöyle demiş; Hak
ettiler bu ana kız demiş. Çıkar ağzından
baklayı.17
Bu atasözünün ne anlama geldiğini
bilmeyen
bir
tercümanın
tercümesini
« ‫ »اخرج الباقالء من فمك‬şeklinde tercümesini
yapar ve belki konu ile hiç ilgisi olmayan
bir ifade kullanmış olur.
Dolayısıyla
tercümanların atasözü ve deyimleri iyi
bilmeleri, kavramaları, ne zaman ve nasıl
kullanacaklarını iyi bilmelidirler.
Tercüme işinde dikkat edilmesi
hususlara ilişkin yukarıda tarafımızdan tespit
edilenlere ilave olarak 16. Yüzyılda yaşamış
Fransız yazar Etienne Dolet tarafından tespit
edilen hususlar aşağıya aktarılmıştır.
1. Tercümesi istenen yazarın eserinin içeriği
ve anlamı eksiksiz kavranmalıdır.
2. Birebir (sözcüğü sözcüğüne) tercümeden
kaçınmalıdır.
3. Hedef dil kültüründe geçerli olan ifadeler
kullanılmalıdır.
4. Pürüzsüz bir anlatım için uygun ifadeler
seçmeli, özellikle eserin üslubu doğru olarak
18
aktarılmalıdır.
9
Emrullah İşler ve Musa Yıldız
Arapça Çeviri Kılavuzu başlıklı eserlerinde
tercümede dikkat edilmesi gereken hususları
aşağıdaki şekilde özetlemişlerdir:
1. Anlamsal özün doğru aktarılması,
2. Kaynak metindeki dizimin hedef metinde
yeniden düzenlenmesi,
3. Kaynak metindeki özgün cümle yapısının,
gerektiği zaman parçalanarak hedef metinde
yeniden kurulması,
4. Yazarın vurgulamalarının hedef metinde
eksiksiz olarak yansıtılması,
5. Söz sanatlarının tercüme edilmesi
6. Biçimsel eşdeğerliliğin sağlanması,
7. Tercüme sürecinde doğru seçimlerin
yapılması, doğru kararların alınması. 19
Sonuç
Yukarıda ele alınan konu tercümenin
geliştirilmesi ve sağlam bir şekilde yapılması
açısından oldukça önemli olduğu söylenebilir.
Üzerinde durulan hususların birçoğu kendi
gözlememizle tespit ettik. Beş yıldan fazla
bir sürede (Necdet Yaşar Bayatlı) fiilî olarak
sözlü ve yazılı tercüme yaptık. Dolayısıyla bu
ince hususları bizzat yaşadık. Tercümanın
iki kültüre, sosyal yapıya, gelenek-göreneğe
hakim olması ve her iki ülkede yaşamış
olması hususu üzerinde vurgu yapmamızın
asıl sebebi tercüme sırasında karışlaşacağı
sorunlardan kurtulması ve sağlı bir tercüme
yapması içindir. Tercümede atasözü, deyim,
argo vb. ince unsurların iyi bir şekilde
anlaması, kavranması, nerede, ne zaman ve
nasıl tercüme edilmesi, sağlıklı bir tercüme
işinin yapılmasında oldukça önemli sayılır.
Aksi takdirde tercüman Google tarafından
yapılan bir tercümeye benzer. Hatta zaman
zaman karşımızda hatalı tercümeler çıktı.
Sertifika, belge ve diplomanın nasıl tercüme
edileceğini bilemeyen bir sürü tercüman
çıktı. ‫ شهادة الوالدة‬doğum diploması, ‫شهادة الوفاة‬
ölüm diploması şeklinde tercüme eden bir
sürü tercüman karşımıza çıktı. Sertifika
ile diploma arasındaki anlam farklılığını
bilmeyen tercümanları tespit ettik. ‫اعطي مجال‬
‫ لكي يقرء‬ifadesini «Alan ver okuması için»
tercüme eden tercümanlar gördük. Ne
zaman iyi akşamlar, ne zaman iyi geceler
ifadesini kullanacağını ve nasıl tercüme
10
edeceğini bilmeyen tercümanları gördük.
Tercüme işini yapan tercümanların
yukarıda belirtilen hususlara dikkat etmesi
sağlıklı ve kusursuz bir tercüme yapmasına
yol açar. İki dili iyi konuşan ve yazan bir
kişinin sağlıklı bir tercüme yapabileceği
anlamına gelmez. Sağlıklı ve doğru tercüme
tecrübe ile kazanılacağı bir gerçektir.
Açılması öngörülen Irak Tercüme Okulu’nun
sağlam bir şekilde temeli atması için öneri
ve notlarımızı aşağıda tespit ettik:
1.
Tercüme
okulunda
Türkçe-Arapça
ve Arapça-Türkçe için özel bir bölümün
açılmasını,
2. Bölümde Türkçeyi iyi bilen Iraklı ve
Arapçayı iyi bilen Türk tercüman hocalarının
ders vermesini,
3. Dünya çapında esas alınan sözlü ve
yazılı tercümelerde kullanılan yöntemlerin
kullanılması,
4. Türkiye ve Irak arasında Türkçe-Arapça ve
Arapça-Türkçe yapan tercümanlar arasında
sürekli iletişimin kurulması,
5. İki ülke tercümanları tarafında okul
nezdinde
müşterek
Türkçe-Arapça
ve
Arapça-Türkçe sözlükler hazırlanıp yıllık
olarak güncellenmesi,
6. İki ülke tercümanlarına tercüme çeşitleri
ile ilgili eğitim verilmesi,
7. İki ülke tercümanları, tercüme işinde en
çok sıkıntı çektikleri konular üzerinde durup,
inceleme yapmaları ve çözüm bulmaları,
8. Tercümanın kişisel olarak hangi konuda
daha başarılı tercüme yapabileceğinin tespit
etmesi,
9. Tıp, mühendislik, ekonomi, ticaret,
bilgisayarcılık ve diğer alanlarla ilgili ayrı
ayrı Arapça-Türkçe ve Türkçe -Arapça
sözlüklerin hazırlanması,
10. Türkiye ve Irak’ta Türkçe eğitim veren
Türkoloji bölümleri ile işbirliğinin yapılması,
11. Sözlü tercümede tercümanın nasıl
davranacağı, nerede duracağı ve oturacağı
vb. konularda eğitim görmesi,
12. Bir tercümanın en fazla kaç saat sözlü
tercüme yapabilmesi,
13. Sözlü tercümeye götürmeden önce konu
ile ilgili tercümana ön bilgi verilmesi,
14. Tercüme ile ilgili anı kitaplarını yazan
tercümanların kitaplarının okutulması ve
onlardan ders alınması ve istifade edilmesi,
15. Fısıltılı, ardıl, simültane gibi tercüme
çeşitleri ile ilgili ayrı ayrı eğitim verilmesi.
Kaynakça
AĞCA, Hüseyin; Sözlü ve Yazılı Anlatımda
Türkçenin Kullanımı, Atatürk Kültür Merkezi
Başkanlığı Yayınları, Ankara 2001
AKAY, Recep; «Edebiyat Tarihinde Çevirinin
Önemi», Kurumsal ve Uygulamalı Çeviri
Sorunları Sempozyum Bildirileri 0304Kasım 2000, Ankara Üniversitesi Basım Evi
Yayınları 2002
AKDAĞ, Hasan; Arap Dilinde Deyimler ve
Atasözleri, Tekin Kitabevi, Konya 1999
ALTUN, Hilal Oytun; «Türkçe Türkçesinde
Kullanılan Arapça Alıntı Kelimelerde Ünlü
Uyumsuzlukları», Türkiyat Araştırmaları
Dergisi, s.5571ERDEN, Aysu «İleri Düzeyde Yabancı Dil
Öğretimine Çevirinin Katkıları», Dilbilim
20.Yıl Yazıları, Ankara, 1992, s.256265-.
ERMİŞ,Hamza; Arapçadan Türkçeleşmiş
Kelimeler Sözlüğü, Ensar Neşriyat, İstanbul
2008
GÖKDOĞAN, Melek Dosay; «Türk Bilim
Tarihinde Çevirinin Yeri», Kurumsal ve
Uygulamalı Çeviri Sorunları Sempozyum
Bildirileri 0304- Kasım 2000, Ankara
Üniversitesi Basım Evi Yayınları 2002
GÜZEL Abdurrahman ve TORUN, Ali; Türk
Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yay. Ankara
2003
İNAN, Sevil; Türkçe Deyimler Sözlüğü,
Yakamoz Yay. İstanbul 2007
İŞLER Emrullah ve YILDIZ, Musa, Arapça
Çeviri Kılavuzu, Elif Yay., İstanbul 2010
KARATAŞ, Mustafa, Ansiklopedik Edebiyat
Terimleri Sözlüğü, 3. Baskı Akçağ Yay.
Ankara 2007
KAYA, Doğan; Ansiklopedik Türk Halk
Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yay.
1.Baskı Ankara 2007
OĞUZ,M. Öcal; Küreselleşme ve Uygulamalı
Halkbilimi, Akçağ Yayınları, Ankara 2002
SUÇİN, Mehmet Hakkı; Aktif Arapça, Engin
Yayınevi, Ankara 2008
Türkçe-Türkçe
Sözlük,
TDK
Yayınları,
10.baskı, Ankara 2005
KANAR, Mehmet; Arapça-Türkçe Sözlük,
Say Yayınları, İstanbul 2009
http://www.sevgimiz.net/cikar-agzindakibaklayi-atasozunun-anlami-hikayesi
* Bağdat Üniversitesi-Diller Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölüm Başkanı
** Bağdat Üniversitesi-Diller Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölüm Başkan Yardımcısı
1. Melek Dosay Gökdoğan, «Türk Bilim Tarihinde
Çevirinin Yeri», Kurumsal ve Uygulamalı Çeviri Sorunları
Sempozyum
Bildirileri
0304-
Kasım
2000,
Ankara
Üniversitesi Basım Evi Yayınları 2002 s.22.
2. Recep Akay, «Edebiyat Tarihinde Çevirinin Önemi»,
Kurumsal ve Uygulamalı Çeviri Sorunları Sempozyum
Bildirileri 0304- Kasım 2000, Ankara Üniversitesi Basım
Evi Yayınları 2002 s.26.
3. M.Öcal Oğuz, Küreselleşme ve Uygulamalı Halkbilimi,
Akçağ Yayınları, Ankara 2002, s.7.
4. Mehmet Hakkı Suçin, Aktif Arapça, Engin Yayınevi,
Ankara 2008, s.16.
5. Hüseyin Ağca, Sözlü ve Yazılı Anlatımda Türkçenin
Kullanımı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları,
Ankara 2001, s.44.
6. Köysancak Üniversitesinde 2004 yılında Türkoloji
bölümü açılmıştır. Ancak 2008’de Erbil’deki Selahattin
Üniversitesi Diller Fakültesi bünyesinde Türkoloji bölümü
açıldıktan sonra Köysancak’taki bölümün kapatılmasına
karar verilmiştir.
7. Daha fazla bilgi için bakınız: Hamza Ermiş, Arapçadan
Türkçeleşmiş
Kelimeler
Sözlüğü,
Ensar
Neşriyat,
İstanbul 2008.
Hilal Oytun Altun, «Türkçe Türkçesinde Kullanılan
Arapça
Alıntı
Kelimelerde
Ünlü
Uyumsuzlukları»,
Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s.5571-.
8. Türkçe-Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, 10.baskı,
Ankara 2005, s.896.
9. Mehmet Kanar, Arapça-Türkçe Sözlük, Say Yayınları,
İstanbul 2009, s.733.
10. Hamza Ermiş, age., s.302.
11. Mustafa Karataş, Ansiklopedik Edebiyat Terimleri
Sözlüğü, 3. Baskı Akçağ Yay. Ankara 2007, s. 46.
12. Doğan Kaya, Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı
Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yay. 1.Baskı Ankara 2007, s.
234.
13. Arapçada deyim ve atasözlerin tercümesi için bakınız:
Hasan Akdağ, Arap Dilinde Deyimler ve Atasözleri, Tekin
Kitabevi, Konya 1999.
14. Sevil İnan, Türkçe Deyimler Sözlüğü, Yakamoz Yay.
İstanbul 2007, s. 145.
15. Sevil İnan, age,.s.151.
16. Abdurrahman Gizel ve Ali Torun, Türk Halk Edebiyatı
El Kitabı, Akçağ Yay. Ankara 2003, s.202.
17.
http://www.sevgimiz.net/cikar-agzindaki-baklayi-
atasozunun-anlami-hikayesi
18. Aysu Erden, «İleri Düzeyde Yabancı Dil Öğretimine
Çevirinin Katkıları», Dilbilim 20.Yıl Yazıları, Ankara,
1992, s.256. (Emrullah İşler ve Musa Yıldız, Arapça Çeviri
Kılavuzu, Elif Yay., İstanbul 2010, s.23’ten alıntı)
19. Emrullah İşler ve Musa Yıldız, age., s.24.
11
Emperyalist Oryantalizmin
Kılavuzu Bir Roman:Robinson
1
Crusoe
İngiliz yazar Daniel Defoe (16601731-),
Robinson Crusoe (1719) adlı romanında Bir
İngiliz denizci olan Robinson’un denizcilik
maceralarını, ıssız bir adada tek başına
tabiatla mücadele ederek, her ihtiyacını
kendisi görerek uzun yıllar yaşayışını
anlatır. Bu roman ilkokullarda, liselerde
Türk çocuklarına salt bir macera romanı
olarak okutuldu. Issız bir adaya düşen bir
kişinin tek başına nasıl hayatta kalabildiği
üzerine bir roman olarak sunuldu.
Hâlbuki bu roman, yüzey yapıda bir
macera romanı iken, derin yapıda Batı
emperyalizminin kendi dışındaki insanları,
milletleri nasıl gördüğünün, onları nasıl
aşağıladığının, nasıl sömürgeleştirdiğinin,
nasıl köleleştirdiğinin zihniyetini verir.
Batının emperyalizme dönük oryantalist
zihniyetini bu romanda net olarak görmemiz
mümkündür. Batı emperyalizminin zihniyet
kodlarını bu romanda açıkça görebiliyoruz.
Dolayısıyla sözkonusu romanın bu açıdan
irdelenmesi gerekir.
Daniel Defoe
Emperyalist Batı, kendisini merkeze alarak
kendi dışındaki insanları eğitilmesi gereken
cahiller sürüsü, medenîleştirilmesi gereken
ilkeller yığını, Hristiyanlaştırılması gereken
sapıklar kitlesi, kendisine hizmet edecek
köleler topluluğu ve sömürülecek ekonomik
kaynak olarak görür. Bu roman, şimdiye
kadar devam eden emperyalist Batıyla
bizim ilişkilerimizi anlamamıza yarayacak
tipik oryantalist bir eserdir aynı zamanda.
Sembolik olarak bize uyarlanacak yönüyle
romandaki Robinson’u Avrupa Birliği ve
Amerika, Cuma’yı da bütün Doğulular,
Müslümanlar ve tabii Türk milleti yerine
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
koyabiliriz. Robinson-Cuma arasındaki ilişki
neyse, emperyalist Batı (Avrupa Birliği ve
Amerika) ile Türkiye arasındaki ilişki de
tamamen aynıdır. Şimdi romanı bu açıdan
irdelemeye ve emperyalist oryantalizmin
umdelerini içeren bir metin ve emperyalist
zihniyetin dışavurumu olarak okumaya
çalışalım.
Emperyalizmin Yerli, Dinî ve
Millî Değerleri İtibarsızlaştırarak
Köleleştirme Sistemi
Robinson, birçok macera yaşar. Bunlardan
biri şudur: Afrika’dan ticaret eşyası taşıyan
bir gemide çalışırken gemisi korsanların
saldırısına uğrar ve köle olarak satılır.
Köle olarak düştüğü Mağripliden kaçma
teşebbüsü sırasında kayıkla denize açılır.
Yanında yetişkin bir Mağripli ve bir çocuk
vardır. Yetişkin Mağripliyi hileyle, kalleşçe
denize ittirerek boğulmasına sebep olur.
Yanında kalan Ksuri adlı çocuğu denize
atmaya kıyamaz ve o çocuğa şöyle der:
“Bana bağlılık gösterirsen seni büyük
bir adam yaparım; ama yüzünü elinle
sıvazlamazsan seni de denize atmak
zorunda kalacağım. Yüzünü sıvazlaması
Muhammed ile babasının sakalı üzerine
1. Bu yazıda kendisinden sayfa numarası vererek örnek metin parçaları alacağımız kaynak şudur:
Daniel Defoe, Robinson Crusoe, çev. Akşit Göktürk, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009
12
yemin etmesi demekti. Çocuk yüzüme
bakarak gülümsedi, öyle temiz duygularla
konuştu ki, ona güvenmezlik edemedim,
bana bağlı kalacağına, benimle birlikte
dünyanın her yerine gideceğine yemin etti.”
(s.40, 41)
Burada Robinson, efendi olup emperyalist
Batıyı temsil eder. Çocuk da azarlanacak,
tehdit edilecek, iğdiş edilecek, köle
edinilecek, çocuk olarak görülen Doğulu
ya da kendisinin dışındaki herkestir.
Emperyalist
Efendi,
köle
edineceği
çocuğa yani bizlere diyor ki, bana kayıtsız
şartsız bağlı kalacaksın, dediğim her şeyi
yapacaksın, verdiğim her emri tutacaksın.
İtaatkâr bir köle olursan seni adam ederim.
Nasıl?
Buradaki
efendi-köle
ilişkisini
günümüze uyarlarsak şunu görürüz: Bugün
kabaca Avrupa Birliği ve Amerika’dan
oluşan emperyalist Batı, kendisini efendi
görüyor, bizi de köle. İlişkilerini de buna
göre kuruyor. Mesela bu emperyalist Batı,
kendi amaçlarına hizmet eden, sözcülüğünü
ve işbirlikçiliğini yapan bazı kişilere
Nobel ödülü vererek, Soros, Avrupa Birliği
fonlarından, değişik kaynaklardan paralar
vererek, şan, şöhret, makam lütfederek,
büyük romancı, büyük yazar, büyük siyasetçi,
büyük aydın filan diyerek, parti kurdurarak,
kurduğu partiyi destekleyerek seni büyük
adam yaparım diyor. Emperyalist Batı, bu
sistemi bugün ülkemizde uygulamaktadır.
Batılı Efendi, Doğulu kölesine diyor ki, bana
mutlak anlamda bağlı kalacağına iki temel
değerin üzerine: 1. Hz. Muhammed ve 2.
Baban üzerine yemin edeceksin. Yani Hz.
Muhammed dinî değerlerinin, babası da
millî değerlerin simge ismidir. Bu iki temel
kutsalı adına yemin etti mi kendisini sımsıkı
bağlamış olacaktır.
Yine bu durumu bize, ülkemize uyarlarsak
Batılı Efendi, Türk’ün dinî ve millî
değerlerine bu kadar bağlı olduğunu bildiği
için bunları kendi efendiliğini tahkim için
kullanıyor. Yani bugün Batının bize dönük
zihinsel emperyalizm projelerinde Türk
milletinin hem dinî hem de millî değerleri
itibarsızlaştırılmaya,
önemsizleştirilmeye
ve anlık kişisel menfaatler için vazgeçilebilir
değerler hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Mankurtlaştırılmış bir kısım ahali, İslamî
ve millî değerlerini yok sayıp Müslümanlık
ve
Türklük
kimliğinden
vazgeçerek
emperyalist Avrupa Birliği ve Amerika’ya
kul köle olmaktadır.
Emperyalist
Düzeni:
Batının
Kölelik-Efendilik
Robinson, yine bir deniz yolculuğunda
gemisi Güney Afrika’nın bir köşesinde bir
ada yakınlarında batar. Bir tek Robinson
kurtulur; o da kimsenin yaşamadığı bu
ıssız adaya sığınır. Batan gemiden işine
yarayacak eşyaları alır ve bu adada
tek başına yaşamaya başlar. Başından
geçenleri, yaşadıklarını günü gününe yazar.
İlkel tabiat şartlarında yaşama mücadelesi
verir, her ihtiyacını tek başına kendisi
görmeye çalışır. Kulübe yapar, yabani
hayvanları avlar, sebze meyve yetiştirir,
ekin eker vs. 24 yıl tek başına yaşadıktan
sonra adaya bir insan düşer.
Bu şöyle olmuştur: O bölgede ilkel
kabilelerin birbirleriyle yaptıkları savaştan
sonra galip gelen taraf, yendiği kabileden
savaş esiri olarak kaçırabildikleri adamları
böyle ıssız ada gibi yerlere götürüp yerler.
Yine böyle bir olay sırasında Robinson,
30 kadar yamyamın kaçırdıkları adamları
yemek üzere ateş yakıp dans ettikleri sırada
onlara silahıyla ateş eder. Yamyamlar
kaçar, geriye savaş esirlerinden biri kalır.
Robinson, yamyamların elinden kurtardığı
bu adama “Cuma” adını verir.
Artık adada Cuma’yla birlikte yaşamaya
başlarlar. Ama Robinson efendi, Cuma
13
da onun kölesidir. Robinson, Cuma’yı
istediği
gibi
şekillendirmeye
çalışır.
Zamanla Cuma’ya İngilizce öğretir, kendi
kültürünü, dinini aşılar. Robinson daha
başka maceralar da yaşar ve 32 sene sonra
ülkesi olan İngiltere’ye döner. Evlenir, çoluk
çocuğa karışır, zengin bir adam olur. Ondan
sonra yine deniz maceraları bir süre devam
eder.
Robinson Crusoe, efendilik, sömürgecilik
ve emperyalist ruhunu romanın bir yerinde
açıkça şöyle ifade ediyor:
“Küçücük
ailemle
birlikte
sofraya
oturuşumuzu bir gören olsa gülmekten
kendini alamazdı. Başköşede bütün adanın
sahibi, yüce efendisi zat-ı şahanelerim
yer alıyordu; bütün uyruklarımın yaşaması
kesinlikle benim buyruğuma bağlıydı.
Astığım astık, kestiğim kestikti; istediğime
özgürlük verir, istediğimi sürer, istediğimi
de köle edebilirdim; uyruklarım arasında
hiç başkaldıran yoktu.” (s.170)
“Issız ada”yı bugün bütün dünyanın
karşılığı olarak alırsak emperyalist Batı,
kendisini bu dünya adasının “sahibi”,
“yüce efendisi” görüyor, “başköşede”
oturuyor. Kendi dışındaki bütün milletleri
“uyrukları”
olarak
algılıyor,
hayatta
kalmalarının, “yaşamaları”nın da kesinlikle
kendi emirlerine, talimatlarına, siyasi
dayatmalarına bağlı olduğunu söylüyor.
Mesela Avrupa Birliği ve Amerika, Türk
14
milletini kendi uyruğu olarak görmekte ve
bize demektedir ki, senin yaşaman, hayatta
kalman kesinlikle benim vereceğim emirlere
uyup
uymamana
bağlıdır.
Emirlerimi
yerine getirirsen yaşarsın, getirmezsen
ölürsün. Türk milleti böyle bir korkutmayla,
dayatmayla sindirilmekte ve Batının kölesi
hâline getirilmektedir. Avrupa Birliğinin
bize kanun ve anayasa dayatmaları hep bu
bağlamda değerlendirilmelidir.
Bu emperyalist Batı bize diyor ki, benim
“astığım astık kestiğim kestik”tir. Irak’a,
Afganistan’a,
Libya’ya,
bütün
İslam
ülkelerine girerim, asarım keserim, istediğim
bütün eşkiyalığı yaparım; kimse bana bir
şey diyemez, ben dünyanın kabadayısıyım.
İstediğim insanlara yani bana hizmet
edenlere, bana bağlı kalanlara, benim
emirlerimi harfiyyen yerine getirenlere
özgürlük veririm. Bana kafa tutanları hapse
atarım, zindanlarda çürütürüm, istediğim
yere sürerim, köle edinirim.
Mesela ülkenin en önemli işletmelerini,
fabrikalarını, iş alanlarını, bankalarını,
sigorta kurumlarını, limanlarını, madenlerini
alırım, Türk milletini de oralarda boğaz
tokluğuna
köle
niyetine
işçi
olarak
çalıştırırım diyor. “Uyruklarım arasında
kimse bana başkaldırmamalıdır. Beni efendi
bilmeli, beni kutsamalı, beni yüceltmelidir.”
Diyor. Yani Emperyalist Batı, bizden mutlak
itaat istemektedir.
Bu bağlamda bugün Türkiye’de Avrupa
Birliği ve Amerika yalakalığı yapan, onların
kölesi, sözcüsü, emirlerinin uygulayıcısı
olan bir sürü çevre bulunmaktadır.
Emperyalist Batının Kendi Dışındakileri
Köleleştirme Sistemi
Batının oryantalist ve emperyalist ruhunun
bir dışavurumu olan bu romanda Avrupalının
kendi dışındakini köleleştirme isteği şöyle
ifade edilir:
“Robinson bir yerde şöyle der:
“Ayrıca bir vahşiyi belki de ikisini üçünü
ele geçirip de adamakıllı köle edebilir,
her dediğimi yapacak, bana hiçbir zaman
kötülük edemeyecek duruma getirirsem,
onları kolayca yönetebileceğimi, istediğim
gibi çekip çevireceğimi düşünüyordum.
Bu işle uzun süre oyalanmaktaydım,
ama ne gelen vardı ne giden. Kurduğum
bütün düzenler, tasarılar boşa çıktı;
çünkü çoktandır buralara hiçbir vahşi
yaklaşmıyordu.” (s.222)
Demek ki emperyalist Batı, kendisine
köle edineceği milletleri önce zihinsel
emperyalist
projelerle
aptallaştırır,
embesil hâle getirir yani dinini, milliyetini
yok eder, sonra her dediğini yapacak ve
itiraz edemeyecek duruma getirir. Nitekim
özellikle Tanzimat’tan beri Batı, bize dönük
olarak uyguladığı emperyalist projelerde
burada söylenenleri hep yapmıştır.
Yani Türk milletini “vahşi” olarak görmüş,
bizim hem ruhumuzu, hem bedenimizi
“ele geçirip adamakıllı köle edinmeye”
çalışmıştır. Bizim millî ve manevî bütün
değerlerimizi yok ederek, inançsız, ruhsuz,
duygusuz, düşüncesiz, parasız pulsuz
permeperişan bırakarak “her dediğini
yapacak, kendisine hiçbir zaman kötülük
edemeyecek duruma getirmek ve bizi
kolayca yönetebilmek, istediği gibi çekip
çevirebilmek için uğraşıp durmuştur. Hâlâ
da uğraşmaya devam ediyor.
Romanda bir süre sonra adaya Robinson’un
köle edinebileceği bir vahşi düşer. Bu şöyle
olur:
Kabileler birbirleriyle savaşırlar. Taraflar
karşı taraftan ele geçirdikleri esirleri ıssız
bir adaya ya da uygun bir yere götürüp
yerlermiş. İşte böyle bir savaş sonu yenmek
için adaya getirilen vahşilerden biri,
Robinson’un da yardımıyla kurtulur. Canını
kurtaran Robinson’a minnet ifadesi olarak
önünde diz çöküp toprağı öper, ayağına
sarılır. Robinson onu köle edinmeye başlar.
İlkin adını “Cuma” koyar. Adamın daha önce
bir adı vardı. Robinson yani efendi, bu yerli
ve özgün adı, anasının babasının verdiği adı
yani millî kimliğini yok saydı ve ona kendi
tanımlamasıyla yeni bir ad verdi.
Bu sembolik bir tavırdır. Emperyalist Batı,
tamamen oryantalist ve emperyalist bir
yaklaşımla kendi dışındaki dünyaya özgün
adıyla değil de sonradan kendisinin verdiği
adla seslenir. Mesela bizim millet olarak
adımız “Türk”tür. Ama emperyalist Batı bize
bu adı unutturur, unutturmak ister ve bize
kendi algılamasına ve tanımlamasına göre
başka adlar vermek ister.
Mesela milletimize döner, bazen doğrudan
doğruya kendisi, bazen yerli işbirlikçileri
ağzıyla “Türk’üm demeyin, Türkiyeliyim,
evrensel insanım, dünya vatandaşıyım,
hümanistim,
liberalim,
globalim,
komünistim, hepimiz Ermeniyiz deyin”
der. Veya bize doğrudan kendisi “barbar,
ilkel, geri” adını verir. Robinson’un köle
edindiği kişiye “Cuma” adını verdiği gibi;
Robinson’un torunları olan Avrupa Birliği ve
Amerika da köle edinmek istediği bize yani
Türk milletine “Türk” adının dışında her
türlü adı reva görür.
Nitekim bu durumu teyiden Robinson yine
romanın bir yerinde şöyle der:
“Kısa bir sürede onunla konuşmaya
başladım, benimle konuşmasını öğrettim;
ilkin adının Cuma olacağını öğrettim, bu onu
kurtardığım gündü. O günün anısı olmak
üzere ona bu adı vermiştim. Tıpkı bunun gibi,
ona Efendi demesini de öğrettim, bunun da
benim adım olduğunu anlattım.” (s.228)
Bu sözlerin bizim için uygulaması şöyle
olmuştur: Büyük Türk hakanı, asil Türk beyi
Atatürk’ün vefatından sonra emperyalist
Batı “bizimle konuşmaya başladı.” Yani bize
yanaştı. İçimize, ruhumuza, damarımıza girdi.
Bize kendisiyle nasıl konuşulacağını öğretti.
Yani emperyalistin kölesiyle nasıl bir ilişki
kuracağını düzenleyen buyurgan diplomasi
dilini, kapitalist ekonomi dilini, bağımsız
irademizi
yok
eden
siyaset
alavere
dalaverelerini öğretti. Bizimle anlaşmalar
yapmaya başladı, bağlantılar kurdu. Atatürk
döneminde hiç olmayan Batıya bağımlı
angajmanlara sokulduk.
Ekonomik, siyasi, kültürel, eğitimsel sömürü
sistemi içine sokulduk. Bağımsızlığımız
ortadan kaldırıldı, her alanda ve her
anlamda
emperyalist
Batıya
bağımlı
hâle getirildik. Bize batıyı efendi bilen,
Batıya tam teslimiyeti ifade eden bir dil
öğretildi. Gazetecilerimiz, siyasetçilerimiz,
aydınlarımız, profesörlerimiz Batıya tam
bir tapınma dili ile konuşmaya başladı.
Zira Batı, bize kendisiyle nasıl konuşmamız
gerektiğini iyice öğretti.
Batı bize “ilkin adımızın Cuma olacağını
öğretti.” Yani adımızın “Müslüman Türk”
değil de “modern, çağdaş, ilerici, asrî,
15
liberal, dünya vatandaşı, komünist, sağcı,
solcu, global, muhafazakâr demokrat, ileri
demokrat vs.” olacağını öğretti. Bu tür
ucube adları bugün de öğretmeye devam
ediyor.
Emperyalist Batı, “tıpkı bunun gibi, bize
kendisine Efendi dememizi de öğretti,
bunun da onun adı olduğunu anlattı.”
Tanzimat’tan beri Batı, bize kendisini efendi
olarak öğretmeye devam ediyor. Diyor ki,
“ben medeniyim, ileriyim; sen ilkelsin ve
gerisin. Ben bilim, teknoloji, silah ve para
sahibiyim; senin hiçbir şeyin yok. Ben kültür
ve medeniyet sahibiyim; sen ise barbarsın.
O hâlde ben senin efendinim. Ben uygar
dünyayım; sen gericisin, ben demokratım
sen militaristsin, faşistsin. Ben dünyanın
jandarması ve kabadayısıyım; sen ise
zavallı bir böceksin. Ben senin siyasetine,
parana, toprağına, madenine, kültürüne her
şeyine hükmederim; çünkü ben efendiyim,
sen ise bir hiçsin.
Ben senin ülkende paranın, işin patronuyum,
bütün fabrikaların, işletmelerin, bankaların,
sigorta şirketlerinin, limanların; her şeyin
sahibi benim. Sen ise sadece işçi, güvenlik
görevlisi, asker ve küçük memursun.
Ben efendiyim, sen beni efendi olarak
kutsamak zorunda olan bir hiçsin, zavallı
bir kölesin. Senin siyasetini ben belirlerim.
Senin
anayasanın
nasıl
olacağına,
hangi
kanunların
çıkıp
hangilerinin
çıkmayacağına, Avrupa Birliğine nasıl
gireceğine, girip girmeyeceğine ben karar
veririm. Sen ise benim siyasi dayatmalarıma
boyun eğen zavallı bir kölesin.
Bu böyle bilinecek. Yani beni efendi bilmeye
mahkûmsun. Çünkü dayattığım eğitim
sistemiyle, eline tutuşturduğum gazetelerle,
önüne kaya gibi koyup al sana kaya, nerene
dayarsan daya dediğim televizyonlarla sana
hep beni efendi olarak bilmeni öğrettim. Seni
mankurtlaştırarak, sürekli propagandalarla
seni ruhsuz bir köle hâline getirdim. Dinini
ve milliyetini kaybettin, artık beni efendi
bilmekten başka şansın kalmadı.”
Robinson’un torunları olan emperyalist
Batı, bugün de bıkmadan usanmadan
hâlâ
bizim
kendisini
efendi
olarak
kutsamamız için sinemasıyla, edebiyatıyla,
müziğiyle, basınıyla yayınıyla, siyasetiyle,
16
ekonomisiyle,
kültür
emperyalizmine,
zihinsel emperyalizme devam ediyor.
Efendi, Cuma’ya yeni bir kimlik verir. Ona
kendi deli gömleğini giydirir yani kendi
kültürünü dayatır: Nitekim Robinson şöyle
der:
“Böylece şimdilik oldukça güzel giyinmiş
sayılırdı, kendisini tıpkı efendisi gibi
giyinmiş görmekten de pek hoşlanıyordu.”
(s.230)
Bugün
ülkemizde
emperyalist
Batı
tarafından mankurtlaştırılmış bir kısım
insan, batılı fikirlerle donanmış, batının
duyma, düşünme ve davranma biçimlerinden
oluşan elbiseyi giyinmiş olmayı ayrıcalıklı
üst bir konum olarak görmekte ve işte şimdi
batılı oldum diye gönenip kıvanmaktadır.
Bu
mankurtlaşmış
batıcı
işbirlikçiler,
Batılıların elbisesini yani ruhunu, felsefesini,
ideolojisini, bakış açısını kuşanmış olmayı
memnuniyet verici bir durum olarak
görmektedirler. Oryantalist Batının bakış
açısıyla bakan, Batılı gibi düşünen, Batılı
gibi yerli, millî ve İslamî değerlerimize
yabancılaşmış olan karanlık aydınlar,
böylece batılılaştıklarını vehmedip mutlu ve
hoşnut görünmektedirler.
Emperyalist
Batı
da
batıcılaşarak
batıllaşmış
bu
yerli
oryantalistlere,
milliyetini ve dinini inkâr ederek efendisine
benzeyen bu zavallılara bakıp oldukça güzel
giyindiklerini söylüyor ve onları taltif ediyor.
Paralar, fonlar, ödüller, makamlar mansıplar
vererek, “aferin lan ne güzel giyinmiş, tam
bize benzemişsin. Aferin işte böyle devam
et”, diye müstehziyane bir bakışla, alaylı bir
söylemle kölelerini güya taltif ediyor.
Oryantalist Batının Sadistçe Geviş
Getirmesi
Emperyalist Batı, kendi dışındaki milletleri
istediği kıvama getirip, istediği gibi
yönlendirip, kendisi için zararsız, tehlikesiz,
uysal köleler hâline dönüştürüp kendisini
tam bir güven içine aldıktan sonra yan gelip
geviş getirmekten de çok keyif alır. Nitekim
romanda batının bu şuuraltını da açıkça
görebilmekteyiz.
Efendinin Cuma’yı uysal bir köle hâline
getirmekten duyduğu mutluluk, romanda
şöyle verilir:
“Ama gerçekte bütün bunların hiç gereği
yoktu; çünkü hiç kimsenin Cuma’dan daha
bağlı, daha sevimli, daha içten bir uşağı
olmamıştır; Cuma’nın bana tutkusuz, çıkar
gözetmez, içten bir bağlılığı vardı, uysal
bir çocuğun babasına bağlılığı gibi, bütün
duygularıyla bana yönelmişti; nerede,
nasıl olursa olsun, beni kurtarmak için
kendini ölüme atacağını çekinmeden ileri
sürebilirdim. Bu konuda birçok örnek
davranış bende buna hiçbir kuşku bırakmadı,
kendi güvenliğim için ondan sakınmama
hiç yer olmadığına kısa zamanda iyice
inandım.” (s.230231-)
Demek ki emperyalist Batı, kendisine tam
kul tapınmasıyla bağlı köleler istemektedir.
Batı, kendisine mutlak itaatkâr, sevimli,
içten
bağlı
uşaklardan,
kölelerden
hoşlanır. Ülkemizde de milliyetini ve dinini
kaybetmiş, ruhunu batıya teslim etmiş
batıcı köleler, Batıya içten bağımlı sevimli
uşaklar sürüsü hâlinde dolaşıyorlar. Bunlar
batıya tutkusuz, çıkar gözetmez, içten bir
bağlılıkla bağlıdırlar. Uysal bir çocuğun
babasına bağlılığı gibi bir bağlılıktır bu.
Bütün duygularıyla Batıya yönelmişlerdir.
Emperyalist Batılı, silahını kutsar, bununla
üstünlük
sağlar
ve
mankurtlaştırdığı
kölelerine de hem kendisine hem silahına
tapınmasını sağlar. Efendi emperyalist
ister ki, kölesi olan mankurt, onun silahına
korkarak tapınsın, yalvarsın ama o silaha
karşı bağımsızlık mücadelesi vermesin.
Bu zihniyetin yansımasını romanda şöyle
görüyoruz:
“Tüfeğe bir şey koyduğumu görmediğinden,
elimdeki bu nesneyi insanı, hayvanı, kuşu,
her şeyi uzaktan yakından yok edebilecek
olağanüstü bir ölüm kaynağı olarak
düşündüğünden dolayı şaşkınlığı bir kat
daha arttı; bu şaşkınlıktan uzun bir süre
kurtulamazdı artık; bırakacak olsam, hem
bana hem tüfeğime tapacaktı. Tüfeğe
günlerce elini sürmek istemedi; yalnız
başına kaldığı zamanlar tüfekle, sanki
tüfek kendisine karşılık veriyormuş gibi, bir
şeyler konuşuyordu; sonradan öğrendiğime
göre tüfeğe kendisini öldürmemesi için
yalvarıyormuş.” (s.233)
Bugün
bizde
de
emperyalist
Batı,
mankurtlaştırdığı bir kısım Türk ahaliyi
kendi silah gücüne, ekonomi gücüne, siyaset
gücüne tapındırmayı başarmıştır. Ruhları
teslim alınmış, bedenleri köleleştirilmiş bu
mankurt ahali, Batının silah ve teknoloji
üstünlüğü karşısında romanda olduğu gibi
şaşkın şaşkın bakmakta ve korkmaktadır.
İster ki hep bu korkuyla yaşayalım.
Emperyalizm politikası budur ve bu roman,
bu politikayı açıkça ortaya koyuyor.
Oryantalizmin Hedefi: Milliyet ve Dindir.
Emperyalizme hizmet eden oryantalizmin
iki temel hedefi vardır. Emperyalist
Batılı, sömürgeleştirmek istediği milletin
milliyetini ve dinini yok ederek yerine kendi
millî ve dinî değerlerini ikame etmek ister.
Çok eski zamanlardan beri Batı, kendi
dışındaki dünyaya dönük sömürgeleştirme
çalışmalarında bu hedefinden vazgeçmedi.
Çünkü bir topluluğu millet yapan, milliyet
ve dindir. Bugün de Batı emperyalizminin
bize dönük faaliyetlerinde bizim hem
Türklüğümüzü hem de Müslümanlığımızı
yok etmek için neden bu kadar uğraştığını
kolayca anlayabiliyoruz.
Nitekim inceleme konumuz olan Robinson
Crusoe romanında bu konuyu net olarak
görebiliyoruz. Robinson, âdeta esir olarak
alıp köleleştirdiği Cuma’nın milliyetini ve
dinini yok eder. Önce asıl adını değiştirip
ona kendisinin belirlediği “Cuma” ismini
17
vererek sonra da asıl dilini yok sayıp ona
İngilizceyi öğreterek milliyetini iğdiş etmiş
olur. Sonra da Cuma’nın asıl kendi dinini yok
sayarak onun yerine Hristiyanlığı öğretip
dini üzerinde bir operasyon uygulamış olur.
Nitekim kendisine “Efendi” diyen Robinson,
Cuma’ya kültür emperyalizmi uygulayarak
onu kendi kültür değerleri doğrultusunda
yeniden şekillendirir ve şöyle der:
“Ona İngilizceyi hemen hemen her soruma
karşılık
verebilecek
ölçüde
öğretmiş
olduğum için …”(s.236)
“Cuma uzun süre benimle kaldıktan, benimle
konuşmaya, benim söylediklerimi anlamaya
başladıktan sonra onun kafasını dinin temel
düşüncelerinden de yoksun bırakamazdım,
özellikle bir gün ona kendisini kimin
yarattığını sordum. Zavallıcık ne demek
istediğimi bile anlamadı. (…) Bütün bu
konuşmalardan sonra ona gerçek Tanrı
üzerine bilgi vermeye başladım. (….) Bunları
can kulağıyla dinledi, kurtarıcımız olarak
gönderilen İsa’yla ilgili bilgileri, Tanrıya
nasıl yakardığımızı, O’nun dileklerimizi
gökten bile işittiğini öğrenmekten büyük
kıvanç duydu.” (s.238239-)
Bugün de Batı, bizim kendi asıl adımız olan
“Türk” adımızı unutturarak, yok ederek
onun yerine “Türkiyeli”, ”dünyalı”, “liberal”,
“hümanist” gibi adlar vererek ve Türkçemizi
kademe kademe ortadan kaldırıp yerine
İngilizceyi hâkim kılmaya çalışarak Türk
millî yapımızı yani milliyetimizi yok etmeye
çalışmaktadır.
Öte taraftan da İslam dinimizi unutturup,
itibarsızlaştırıp yok sayarak onun yerine
misyonerlik faaliyetleriyle, sanat, kültür,
edebiyat, siyaset faaliyetleriyle yavaş
yavaş Hristiyanlığa alıştırmaktadır. Demek
ki Türk, bütün emperyalist faaliyetlere,
oryantalist tezgâhlara karşı Türk milliyetini
ve İslam dinini sıkı sıkıya koruyarak var
olacaktır. Yoksa yok olacaktır.
Romanda Robinson, yaptığı misyonerlikten
duyduğu mutluluğu şöyle dillendirir:
“Bu adada yalnız yaşamak zorunda kalınca
gökyüzüne baktığımı, beni buraya atan
eli aradığımı, şimdi de bir vahşinin önce
canını, sonra da ruhunu kurtarmaya,
ona gerçek dini öğretmeye, Hristiyan
öğretisini tanıtmaya, ölümsüzlük yolu
18
olan İsa’yı tanıtmaya bir aracı olduğumu,
bütün bunları düşündüğüm zaman gizli bir
sevinç gönlümün her köşesini kaplıyor,
uğrayabileceğim yıkımların en korkuncu
olarak gördüğüm, bu yerlere düşüşüme
çoğunlukla seviniyordum.” (s.243)
Bu ifadelerden bugün ülkemizde Hristiyanlık
aşılamaya dönük misyonerlik faaliyetlerinin
neden hızla arttığını kolayca anlayabiliyoruz.
Efendi Robinson, kölesinin kendisine olan
sadakatından emin olmak ister. Onun tekrar
kendi milliyetine ve dinine dönmesini, kimlik
ve kişiliğini hatırlayıp özüne dönmesini ve
kölelikten kurtulup emperyalist efendiyi
ayazda bırakmasını istemez. Köle titreyip
kendisine döner, mankurtluktan kurtulup
özgürleşirse emperyalist efendinin işi
zordur:
“İlkin yeni adamım Cuma’dan biraz kuşku
duymaya, bir gün gene ulusuna kavuşacak
olursa yalnız dinini unutmakla kalmayıp
belki bana duyduğu borçluluğu da unutarak
beni yurttaşlarına haber verecek ölçüde
ileri gideceğini, belki de onlardan yüz ya
da iki yüz kişiyle birlikte geri dönerek beni
bir güzel yiyeceklerini, onun da bu şölene
savaşta tuttukları düşmanlara yaptıkları
gibi
sevinçle
katılacağını
düşünmeye
başladım.” (s.246)
Buraya aldığım metin oldukça önemlidir
ve işin özünü, meselenin can damarını
oluşturmaktadır. Bu meseleyi, hassasiyeti
ve kaygıyı günümüze ve bize uyarlayacak
olursak şöyle bir durum ortaya çıkıyor:
Batı, içerdeki işbirlikçileri vasıtasıyla
her ne kadar Türk milletini Türklüğüne
ve Müslümanlığına düşman ettiğinden
emin gibi görünse de aslında tam da
güvenememektedir. Biz tamamen Hristiyan
bile olsak, bizden yine kuşku duymaya
devam edecektir. Bu asil Türk milletinin
bir gün gene kendi ulusuna, kendi millî ve
dinî kimliğine geri döneceğinden, Türk’ün
mankurtluktan kurtulup Müslüman Türk
kimliğini hatırlayıp, tekrar tarihin efendisi
olacağından kuşku duymaktadır.
Türk’ün uyanık vicdanları olan öncü
Müslüman Türk aydınları ortaya çıkacak,
milletini uyaracak, kendine gelmesini,
titreyip kendine dönmesini sağlayacaktır.
Batının emperyalist emellerini “yurttaşlarına
haber verecek ölçüde ileri gidecek, belki de
yüz ya da iki yüz kişilik öncü Türk beyiyle
birlikte geri dönerek emperyalist Batıyı bir
güzel yiyecektir. Emperyalist Batı, bunu
düşünmeden edemez.”
Tarihin soylu bir topluluğu olan Türk milleti
olarak içimizden bu batının korktuğu 100
ya da 200 kişilik Kürşat cesaretinde öncü
aydınlar ve liderler topluluğunu çıkarıp
emperyalist Batıyı kendi kâbusuyla yüz
yüze bırakmak, tarihin bize yüklediği bir
sorumluluktur.
*KÜLTÜR VE SANATTA ORYANTALİZM
a. Sanat, Edebiyat ve Tasavvuf
Batılı
oryantalistlerin
üniversitelerde
değişik araştırma kurumlarında, basın
yayın organlarında doğunun daha çok
sanatıyla, edebiyatıyla ilgileniyorlar. Şiir,
resim, minyatür, tasavvuf, musiki gibi kültür
sanat türlerine aşırı ilgi göstermelerinin
sebebi, Doğuyu, İslam dünyasını duyguyla
sınırlamak, akla ve aklî olana uzak tutmaktır.
Yani Batı bu tutumuyla demek istiyor ki
akıl Batınındır, duygu Doğunun. Akla dayalı
bilgi üretmek, bu bilgiyi kurumsal yapılara
dönüştürmek, ekonomi, siyaset gibi alanları
inşa etmek Batının işidir, tekelindedir, şiir,
şarkı söyleyip kendinden geçmek, tasavvufî
manada cezbeye kapılıp yine kendinden
geçmek Doğunun işidir.
Doğu-İslam
dünyasının
tasavvufla,
edebiyatla, sanatla ilgili eski yazma
eserlerine gösterdikleri ilginin temelinde
Doğu-İslam dünyasını ruhen ve zihnen
buna alıştırmak vardır. Oryantalistlerin bu
tasnifinden etkilenerek şartlanmış bazı
İslam âlimleri de olmuştur. Bunlar değişik
yazı ve konuşmalarında aklı Batının, duyguyu
da Doğunun temsil ettiğini söylerler.
Halbuki dünyanın her yerinde bütün
toplumlarda bütün milletlerde hem duygu,
hem akıl birlikte vardır. Yoksa Allah Doğu
insanını duygu insanı, Batı insanını da akıl
insanı diye yaratmamıştır. Oryantalistlerin
etkisinde kalan İslam âlimleri Kur’an’ı da
bu bakımdan anlamamışlardır. Zira Kur’an
bütün müslümanlara hitaben “akletmiyor
musunuz?”, ”düşünmüyor musunuz?” diye
sorgular. Demek ki akletmek, Doğulunun da
Batılının da ortak bir özelliğidir.
Oryantalist, Doğulu Müslümana dayattığı
bu şartlandırmayla onu mankurtlaştırma
yoluna gidiyor. Yani Oryantalist, varlığı,
hayatı ve evreni dünya ve ahiret diye
ikiye ayırıyor. Kendisi aklı temsil ediyor,
dünyaya ait işleri kendisi tanzim ediyor,
teknolojiyi, üretimi, bilimi kendisi yapacak,
ahret işlerini, soyut ve zihinsel kavramlarla
uğraşmayı, duyguyla, sanatla, edebiyatla
uğraşmayı da Doğuya bırakıyor.
Bu durumda Doğulu, dünyada yaşamak
için Batılıya mahkûm olacaktır. Yani
Doğuyu
sömürge
yapmanın
kolay
yollarından biri de budur. Bu tezgâha gelen
bazı İslam hocaları dünyayı pis, çirkin,
kötü gösterip müslümanları tamamen
ahrete
yönlendirmekle
oryantalistin
mankurtlaştırma tezgâhına geldiği gibi
İslam’a da ters düştüğünün farkında
değildir. Zira İslam’da dünya ve ahret bir
denge halinde birlikte ele alınır, her ikisine
de aynı derecede önem verilir.
b. Irk Araştırma ve İncelemeleri
İnsanların ırklarını, bedensel özelliklerini,
derilerinin rengini, bütün etnik özelliklerini
araştırma Batıda gelişen bilim dallarındandır.
Batı ırk araştırma ve incelemelerini de
genellikle kendisinin üstün, geri kalanının
da geri ırk olduğunu bilimsel verilerle
destekleme amacındadır. Ya da ırk bilgisine
dönük araştırma sonuçları bu amaca dönük
olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır. İşte
Oryantalizmin ilgi alanlarından biri de bu ırk
çalışmalarıdır.
Oryantalistlerin yoğunlaştıkları alanlardan
biri
Doğu-İslam
dünyasının
kültürel
birikimini araştırmak ve incelemektir.
Maddi ve manevi bütün kültür birikimini
incelerler ve genellikle önceden belirlenmiş
önyargılarından oluşan sonuçlara ulaşırlar.
O
da
Doğu-İslam
dünyasının
kültür
ve medeniyet birikiminin ilkel, ibtidaî
olduğu sonucudur. Yani Oryantaliste göre
Doğulu Müslümanlar kültür ve medeniyet
üretebilecek seviyede yüksek bir ırka değil,
geri bir ırka sahiptirler.
Dolayısıyla Doğulular ve tabii Müslümanlar
ileri seviyede bir kültür ve medeniyet
üretemedikleri için Batının ürettiği kültür
ve medeniyeti almalıdırlar. Müslümanlar da
19
buna ya inandırılmalı ya da bu durumu kabul
etmek zorunda bırakılmalıdırlar. Böylece
Müslüman Batıya kolayca köle ve sömürge
olabilecektir.
Ülkemizde yıllarca insanımızı meşgul
eden kavramlardan biri de “ilericilikgericilik”tir. Buna göre Müslümanlar gerici
idi yani geri bir kültür ve medeniyeti temsil
ediyordu, Batıcılar da yani Batı kültür ve
medeniyetini benimsemiş ve hayatına
geçirmiş modernler, asrîler, çağdaşlar da
ilerici oluyorlardı yani Batının ileri kültür ve
medeniyetini benimsemişlerdir.
Bu tartışmalarda amaç, Müslümanları ya da
daha genel bir tabirle dindar müslümanların
aşağılık duygusuna kapılmalarını sağlamak,
ezik, sinik, sünepe, kendine güveni olmayan,
kendisine yabancılaşan, hatta düşman
haline gelen insanlar haline getirmektir.
Yani
mankurtlaştırma
yöntemlerinden
biridir.
c. Ömer Hayyamcılık ve Mevlanacılık
Oryantalizmin şeytanî tezgâhlarından biri
de İslam kültür tarihinin kendi amaçları
doğrultusunda kullanabilecekleri simge
isim ve kavramları öne çıkarmaktır. Bunlara
verebileceğimiz başlıca iki örnek şahsiyet
var: Ömer Hayyam ve Mevlana.
Batı dünyasında bize ait iki önemli isim olarak
bunlar öne çıkarılmıştır. Bu iki şahsiyet
hakkında vakıflar, dernekler, topluluklar
kurulmuş, adlarına bir çok faaliyet yapılmış,
haklarında bir çok araştırmalar yapılmıştır.
Batılı oryantalistlerin sunumuyla Ömer
Hayyam,
hedonizmin,
anlık
zevkleri
kutsamanın, sorumsuzluğun, eğlencenin,
sarhoş olmanın, içkinin, içkiyle aklı devre
dışında bırakıp gününü gün etmenin simge
ismidir. Ömer Hayyam hayat felsefesini
öne çıkarmalarının sebebi Müslümanları bu
anlayış doğrultusunda pasifleştirmektir.
Mevlana ise onlara göre hümanizmin simge
ismidir. Bununla da “hepimiz insanız hepimiz
kardeşiz, mühim olan insanlık, birbirimizi
çok sevelim” gibi söylemlerle emperyalist
sömürgenliğe karşı oluşabilecek tepkileri
yok
etmek
istiyorlar.
Oryantalistlerin
sundukları Mevlana hümanizmiyle yapmak
istedikleri şey, bir insanı kutsallaştırarak
Allah’ı yani yaratıcıyı, ilahî otoriteyi
20
devre dışı bırakmayı sağlamak, insanı
tanrılaştırarak insanı yani kendini yani Batılı
emperyalisti otorite kaynağı olarak legalize
etmektir. Tabii yine Mevlana hümanizmiyle
Müslümana batılı emperyalist sömürgenleri
kardeş olarak sunmaktır.
Bunlar
hep
emperyalist
oryantalistin
oyunlarıdır dikkatli olmak lazımdır. Biz
Ömer Hayyam’a da Mevlana’ya da kendi
değer
yargılarımızla
bakarız,
onların
değerini biz kendi anlayışımıza göre biçeriz,
Oryantalistin bakış açısı ve değerlendirmesi
bizim işimize yaramaz.
Bilgide Nesnellik ve Öznellik
Oryantalizmde bilim esastır, ilim değil.
İslam’da ilim vardır, Oryantalizmde bilim. Bir
Oryantalist teknik bilgi anlamında Kur’an’ı
çok iyi bilebilir ama kendisi Hristiyandır
veya Yahudidir veya Ateisttir. Oryantalist
Kur’an ya da genel anlamda İslam bilgisini
bir uzmanlık bilgisi olarak bilir, meslek icabı
bilir, yani bu işin bilimin yapar.
Müslüman âlimi ise Kur’an’ı hem teknik
bilgileriyle bilir hem de ruhen, kalben
Kur’an şuurunu hisseder ve Kur’an bilgisini
hayatına geçirerek yaşar. İlmiyle amil olana
âlim denir. Yani edindiği bilgiyi hayatına
yansıtan, o bilgiyi yaşayan adam âlimdir. Bu
bağlamda müslüman Kur’an bilgisi âlimidir,
Oryantalist ise bilgindir.
Bu meseleyi oryantalizmin mankurtlaştırma
sistemi olarak nasıl irdeleyebiliriz? Şöyle:
Oryantalist objektif yani nesnellik ölçütünü
bilimselliğin temel şartı olarak dayatmıştır.
Oryantaliste göre nesnel bilim adamı, bilgiyi
dışardan kuşatan adamdır.
Ona göre İslâm ve Kur’an, incelenmesi,
araştırılması,
bilinmesi
gereken
bir
inceleme
nesnesidir.
Ona
ne
kadar
dışarıdan bakarsa, başka bir gözle bakarsa
o kadar iyi değerlendirebilir, o kadar büyük
bilgin olur. Kur’an bilgisine inanan ve
yaşayan adam ise oryantaliste göre öznel
bir tutum takınacağından duygusal hareket
edeceğinden bilgin olamaz. Oryantalist,
Müslümanlara
bu
anlayışı
dayatırken
amacı Müslümanı Kur’an’dan uzak tutmak,
ondan soğutmak ve onunla arasına mesafe
koymaktır.
İletişim Çağında Aşıklık
Geleneğinin Geleceği
Türkler dünya coğrafyası üzerinde sık
sık yurt değiştirerek çok geniş bir alana
yayılmışlar , pek çok kültür ve dinin
etkisi altında kalarak farklı uygarlıklar
yaşamışlardır.
Bunun sonucunda Orta
Asya’dan
günümüze
değişen
gelişen
,geleneğe bağlı bir edebiyatımız olmuştur
(Günay 1992:34-).
Türk kültürü; Türklerin göçüp
yerleştikleri devlet kurup egemen oldukları
bütün ülkeleri kapsar. Dokuz yüz yıl önce
Anadolu’ya akıp gelen insan dalgaları Türk
diliyle birlikte kendilerine özgü inanışlarını,
törelerini, geleneklerini sanatlarını da
beraberlerinde getirdiler. Bunlardan bazıları
aynen saklanmış, bazıları da Anadolu
kültüründe yeni bir oluşumla yeniden
şekillenmiştir. Türk kültürü tarih sürecinde
kendine miras kalan kültürleri sentez
yaparak onlara kendi ulusal damgasını
vurmuştur.
Anadolu geçmiş zaman içinde çok
sayıda kültürün doğurganlığını yapmış
topluluklara yurt olmuştur. Bu kültürel miras
Anadolu’ya gelen topluluklara aktarılmıştır.
Bu kültür alış verişi sonunda kültür sürekli
bir bireşimin ürünü olarak değişimini
sürdürmüştür (Erginer 1997:137).Böylece
günümüzde
Anadolu’nun
sosyo-kültürel
yapılaşması ortaya çıkmıştır.
Kültür kaynaklarının, Orta
Asya’dan Anadolu’ya çağlar boyu süren bir
zaman süreci içinde, halk şiir geleneğini
şekillendirici bir etkisi vardır. Sosyal yapı
ait olduğu toplumun kültür ögeleriyle
biçimlenir. Kültür her toplumsal ögede
yansımasını bulan dokudur(Turan 1990:13).
Kültürleşme adı verilen evrensel süreçte
kültür varlıkları, yeniyi alarak değişir, gelişir
(Güvenç 1993:138).
Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden
Prof. Dr. Erman ARTUN
sonra edebi şekiller yeni İslami renge
bürünerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yeni
kültür gereği mitlerle örülü destan şiirleri
İslami ögelerle dolu şiirlere dönüşmüştür
(Dizdaroğlu
1969:918-).
Bu
ürünlerin
oluşmasında ve şekillenmesinde tarihi
ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır.
Her edebi gelenek belli bir kültür birikimi
dünya görüşü ve inanç sisteminin , yaşama
biçiminin sanatçılar tarafından özümlenip
,
yorumlanmasıyla
özgün
anlatımlara
kavuşur. Anadolu halk edebiyatı ,ozan-baksı
geleneğinin geniş anlamda değişen zaman,
zemin , inanç sistemi ,dünya görüşü ve
yaşama biçiminin değişmesiyle oluşmuştur
(Günay 1998: 101104-).
Ozan-Baksı veya destan geleneği diye
adlandırabileceğimiz İslamiyet öncesi halk
edebiyatı geleneği Anadolu’da İslamiyet ve
Osmanlı kültür potasında şekillenmiştir. Bu
gelenek yeni coğrafyada yeni bir bakışa
hayat anlayışı ve zevkine cevap verecek
bir biçim ve öz kazanmıştır. Tasavvuf diğer
edebiyatları olduğu gibi Anadolu’da oluşan
Âşık edebiyatını da şekillendiren bir yol,
bir yaşama biçimi olmuştur. Anadolu’da
ozan –baksı geleneği yerini yeni kültürde
oluşan yeni bir sanatçı tipine ve bu kültürün
beğenisine cevap verecek Âşık edebiyatı
olarak adlandırılan bir geleneğe bırakmıştır
21
(Artun 1996:14).
Ozan-baksı
geleneği
Anadolu’da
aşık
edebiyatı başlayana kadar sürmüştür. Âşık
edebiyatının ilk örnekleri hakkında kesin
bilgi yoktur. Elimize ulaşan en eski örnekler,
olgunlaşmış ürünlerdir. Anadolu’da oluşan
Alevi-Bektaşi
edebiyatında
tasavvuf
düşüncesinin yanı sıra İslamiyet öncesi
inanç sistemlerinin kuvvetli izleri görülür.
Türk kültürü yeni yurt edinilen Anadolu’da
yeni bir kültürel kimlik kazanıp şekillenirken
edebiyat
da
yeniden
yapılanmağa
başlamıştır. Milli öze bağlı epik şiirler
yazan ozanın yerini İslami öze bağlı lirik
şiirler yazan aşık aldı. Âşık şiiri Osmanlı
toplumunun Anadolu’daki köklü kültür
ve yapı değişikliğine uğraması sonucu
oluşmuştur. Büyük şehirlerin çevresinde
oluşan üst kültür yeni bir yaşama biçimi
oluşturmuştur. Anadolu’da İslami kültür
etkisiyle Orta Asya Türk kültüründen farklı
fakat, üst kültürü de yakalayamayan bir
kültür oluşmuştur. Osmanlı kültürünün
merkezi olan İstanbul’da aşık edebiyatı,
klasik müzikten de ögeler almış, klasik
Türk müziği makamları ve aruzlu şekiller
geleneğe
girmiştir.
Edebiyat,
tarihi
dönemler içinde ihtiyaca göre şekillenmiş,
kabul görmüş ve sürekli değişmiştir (Günay
1987:2331-).
Anadolu’da bir kültür senteziyle oluşan
Türk edebiyatı; Divan edebiyatı, Âşık
edebiyatı, Tekke edebiyatı ve Anonim halk
edebiyatı
gibi disiplinlere ayrılmalarına
rağmen
aynı
kültür
kaynaklarından
besleniyordu. Bunlar İslami kaynaklar ,
Arap, Fars, Hint edebiyatlarından aktarılan
çeşitli eserler ve bunlara ek olarak yerli
ve milli malzemeydi. Bu ortak malzemenin
edebiyata yansıyış biçimi Anadolu’da farklı
edebiyat disiplinlerinin doğmasına neden
oldu. Fakat sanatçıların hayatı algılayışları
çok farklı değildir (Artun 1996:14).
Anadolu’da 16.yüzyılda ilk örneklerini
vermeğe başlayan Âşık edebiyatı geniş
halk kitlelerine seslenmeğe başlar. Her
yörenin kültür ve beğenisiyle oluşan Âşık
edebiyatı diğer kaynakların yanı sıra anonim
ürünlerle de beslenir. Anadolu halkının
dünya görüşünün yanı sıra estetik modelleri
de aşık şiirinde temsil edilir. Kültür çevresi
22
değiştikçe yeni etkileşimler aşık şiirine
kademe kademe yansır. Âşık şiiri sözlüdür,
sözlü geleneğin pek çok özelliğini taşır.
Anadolu’da aşıklar toplumsal tarihsel olgular
karşısında epik diye niteleyebileceğimiz,
bireysel olgu ve durumlar karşısında lirik bir
söyleyiş geliştirmişlerdir.
17. Yüzyılda Osmanlı kültürü ileri düzeye
ulaşmıştır. Divan şiirinin çevresine yakın
olan aşıklar da divan şiirinin etkileri
görülmeğe başlamıştır.18.Yüzyılda divan
şiirinin etkisi altında kalan aşıkların sayısı
artmıştır. 19. Yüzyılda aşık şiiri divan şiirinin
etkisine girerek halk zevkinden kopmağa
başlamıştır. Tanzimat sonrası Türk toplumu
hızlı değişim ve dönüşümlere uğramıştır.
Yeni kültürle ortaya çıkan yaşama biçimi
karşısında aşıklar da bocalamışlardır.
Anadolu’da
oluşan
şekillenen
ve
gelenekselleşerek günümüze kadar gelen
aşık şiiri ,Osmanlı döneminin sosyo- kültürel
şartları içinde Türk kültür ünün yurt tutulan
Anadolu’da kök salıp boy atmasında önemli
rol oynamıştır. Dış edebiyatların baskılarına
rağmen milli özden kopmadan geniş
kitlelerin beğenisini kazanıp bir gelenek
olmuştur. Âşık şiiri Türk kültürünün en
önemli dinamiklerinden ve başlıca anlatım
kaynaklarından biridir. Aşıkların şiirlerinden
söylendiği
dönemin
estetik
modelini,
beğenilerini
ahlak
anlayışını
insana
topluma dünyaya bakışını vd. öğrenebiliriz.
Aşıklar toplumu örnek değerler etrafında
toplamaları
yönüyle
işlevseldir.
Onlar
kültürün oluşup kökleşip yayılmasında
birer kültür gönüllüleridir. Âşık şiiri halk
arasında mayalanmış, halkın kültür yapısını,
dokusunu şekillendirmekte önemli rol
oynamıştır. Toplum bilinciyle aşık şiiri iç
içedir. Âşık, toplumun yaşamakta olduğu
serüveni sorgulayıp anlamağa çalışarak
Türk insanını her boyutuyla kavrayıp
aydınlatma çabasıyla Türk kültürünün
belirleyici dinamiklerinden birisi olmuştur.
Aşıklar, karışık bir toplum yapısına sahip
Osmanlı döneminde, belli zümrelerin sanat
zevkini karşılayan özel bir topluluktu.
Yeni değişim ve gelişimi yakalayamayan
aşıkların eski biçimde yaşayamayacakları
bir gerçekti. Cumhuriyet sonrası köylü ile
kentli arasındaki kültür ikiliği kalkmaktadır.
Ulaşım ve iletişim araçları kültür birliği
sağlamıştır. Âşık şiiri büyük ölçüde sözle
yaratılır olmaktan çıkmıştır. Saz eşliğinde
doğmaca şiirler söyleyen aşık tipinin yerini
yazan aşık tipi almağa başlamıştır. Âşık
şiirinin yayılması artık çağdaş araçlarla
oluyor.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna
geçen toplumumuz, bugün artık bilgi ve
iletişim toplumuna geçiş aşamasındadır.
Toplumlar arası haberleşme imkanlarının
çok sınırlı olduğu, bir ülkeden diğerine hatta
bir şehirden bir şehire ulaşmanın zor olduğu
dönemlerde uygarlıklar ve kültürler arası
ilişkiler elbette dar alanlarda kalacaktı.
Genellikle komşu uygarlıkların ve kültürlerin
birbirini etkilediği bu dönemlerin aksine
günümüzde coğrafi bakımdan çok uzaktaki
uygarlıklar ve kültürler hızlı bir etkileşme
içindedir.
Tarım ve sanayinin gelişmesi
ulaşım ve teknolojinin getirdiği yenilikler,
iletişim halk kültürünü etkilemektedir.
Yeni
kültürleşme
ve
toprağa
bağlı
ekonomiden
sanayi
toplumuna
geçiş
sürecinde yöre insanının değişim ve
gelişim karşısında sosyo-ekonomik konumu
değişmiştir. Bu hızlı değişim ve gelişim geniş
bir zaman boyutunda olmadığı için yeni
yaşama biçimi bir bocalama yaratmıştır.
Büyük şehirlere göçler nedeniyle çeşitli
kültürler taşınmıştır. Köy kültür çevresiyle
şehir kültür çevresi iç içe yaşamağa
başlamıştır. Farklı geleneklerin bir arada
yaşaması halk kültürüne yeni bir boyut
getirmiştir (Artun 1996:1125-).
Büyük
şehirlerde
şehir
merkeziyle
kenar semtler arasında iki ayrı kültür
yaşamaktadır. Göçle gelenler kentlileşme
sürecini yaşamaktadır. Doku kaynaşması
henüz
tamamlanamamıştır.
Büyük
şehirlerde tarım öncesi toplulukların ritüele
dayalı düşünce yapısının kalıntılarını,
tarım topluluklarının dini düşünce yapısını,
sanayi toplumlarının laik düşünce yapısını
iç içe buluyoruz. Toplumsal ve kültürel
değişiklikler halk kültürü ürünlerinin değişip
yeniden şekillenmesine neden olurlar.
Günümüzde
aşık
şiiri
kitle
iletişim
araçlarıyla yayılmağa başlamıştır. Bu bir
noktada teknolojinin sözlü geleneğin işlevini
üstlenmesidir. Teknoloji, geleneği yayan
gezginci aşığın yerini alarak geleneğin dar
çevrelerde sıkışıp kalmasını önleyerek
yayılmasını sağlamıştır. Âşık şiiri yeni
ortamlara, yeni şartlara uyum göstermeğe,
gelenek
dışı
ögelerle
beslenmeğe
başlamıştır. Son yıllardaki köyden kente
göç olgusu aşıkların doğal ortamını da
etkilemiştir. Şehir kültürüyle beslenmeğe
başlayan aşık şiiri de kaçınılmaz olarak
değişime uğramıştır. Yeni bir olgu olarak
ortaya çıkan şehirli aşık tipi, kentleşme
sürecini yaşayan kesimler arasında şiir
söylemeğe başlamıştır, artık o ne köylü ne
de kentleşme sürecini tamamlayamadığı
için şehirlidir. Aşıkların şehirdeki bu yaşama
biçimleri sanatlarını da etkilemiştir. Artık
onların seslendikleri kitle eski çevreleri
değildir. Yeni insan tipinin sanatçısı da
farklı olacaktır.
Aşıklar günümüzde sazı, hece ölçüsünü ve
aşık edebiyatı nazım biçimlerini koruyorlar.
Âşık
şiirinin
beslenme
kaynaklarının
değişmesi , yeni çevrede, yeni insan
tipinin beklentilerini karşılayacak bir yöne
yönelmeğe başlamıştır. Somut sorunlar şiire
konu olmağa başlamıştır. Hatta barış temi,
insan sevgisi birlik kardeşlik konularına
çağdaş aşıklardan daha duyarlıdırlar. Dar
çevrelerin temsilcileri olan aşıklar uygarlığın
köy yaşamına girmesi sonucu toplumun
geneline açılarak halkın sanatçısı olma
yolunu tuttu. Aşıklık geleneği çevresinden
kopuş beraberinde bir çok sorunu da getirdi.
Âşık şiirini doğal ortamından uzaklaşıp, halk
kültürü kaynağından yeterli beslenemez
oldu. Günümüzde geleneği öğrenemeyen,
geleneği yaşamadan kulaktan dolma aşık
şiiri bilgileriyle şiir söyleyen aşıklar ortaya
çıktı. Âşık seslendiği kitlenin gerisinde
kaldı. Sanatçı seslendiği kitlenin bir adım
önünde olmak zorundadır. Âşık şiiri statik
durağan bir gelenek değildir. Onun da
değişime uğraması doğası gereğidir.
İnsanları sosyal kılan birbirleriyle kurdukları
iletişimdir. İnsanların yazı, matbaa ve
elektronik gibi ses ve sözü mekana
bağlayan teknolojiler kullanmaksızın yüz
yüze ve sese dayanarak iletişim kurduğu
ortama sözlü kültür ortamı adını veriyoruz.
İletişim amacına yönelik bir araç aracılığıyla
nakledilerek ve kaydedilerek icradan
23
bağımsızlaştırılarak aktarımının sağlandığı
kaydedilmiş icralara da kendi içinde
yaratıldıkları yazılı kültür ortamı, elektronik
kültür ortamı adını veriyoruz(Çobanoğlu
1996:182)
Aşıklık geleneği ürünleri günümüzde sözlü,
yazılı ve elektronik kültür ortamlarında
üretilmekte kitlelerle buluşmaktadır. Aşıklık
geleneği ve aşıklığa başlama değişime
uğramıştır. Geleneği öğrenmek için çırak
olup bir ustaya kapılanmanın yerini büyük
şehirlerde saz ve bağlama kursları almıştır.
Bu imkanı bulamayanlar kaset dinleyerek,
aşıkları ve onların usta malı şiirlerini
taklit ederek örtülü bir çıraklık dönemi
yaşamaktadırlar (Çobanoğlu 1999:251252-)
Aşıklık geleneğinin doğal ortamı
dışında yazılı ve elektronik ortamın bütün
olumsuzluğuna rağmen olumlu yönleri
de vardır. Aşıklığa hevesli genç çıraklık
dönemimde
yalnızca
ustasının
bilgi
dağarcığıyla sınırlı kalmayıp çeşitli yollarla
pek çok yörenin yerel ezgilerine ulaşarak
öğrenir, bu zenginliktir. Kaset çıkaran
aşıklar hiç yüz yüze gelmedikleri dinleyici
kitlelerine
ulaşıyorlar,
onlara
doğal
ortamının dışında seslenebiliyorlar. Ayrıca
aşıklığa başlamanın olmazsa olmaz şartı
olan gelenekteki rüya görme ve bade içme
motiflerinin yerini artık kaset dinleyerek,
klip seyrederek aşıklığa özenip aşıklığa
başlama alıyor(Çobanoğlu 1999:251252-).
Ayrıca aşıkların sanatçı kişiliğe geçtikleri
geleneksel ortamın yerini elektronik ortam
almaktadır.
Günümüzde aşıkların
çıraklık , yetişme
dönemleri değişikliğe uğramıştır. Aşıklar
artık aşık toplantıları yerine kaydedilmiş
icralar aracılığıyla tanınıyorlar. Hatta
mahlas
almalarında
ticari
kaygıyla
kasetçilerin önerileri öne çıkıyor. Bu gün
katılalım katılmayalım aşıklık geleneği yeni
bir değişim ve dönüşüm içine girmiştir.
Aşıklık geleneğinde çağın getirdiği yeni bir
görenek başlamıştır.
Günümüzde aşıklar hem kırsal kesime hem de
şehir çevresine sesleniyorlar. Her ne kadar
eskiye oranla halk ile aydın kesim arasında
kültür farkı azalsa da beğeni farklılığı vardır.
Aşıklar bunun farkındalar. Aşıklık geleneği
çağlar boyu önemini korumuş, ulusal
24
kültürün korunmasında ve taşınmasında
önemli rol oynamıştır. Değişen zaman ve
koşullar gereği değişimden etkilenmiştir.
Günümüzde de seslenecek kitle bulmaları
geleneğin sürdüğünün ve süreceğinin en
önemli göstergesidir. Aşıkların bir bölümü
gençlerin
ilgisizliğinden
yakınıyorlar.
Yakınmak yerine bunun nedenleri üzerine
suçlamadan kırılıp küsmeden gitmelidirler.
Gençlerin beğenisini yakalamak gerekir.
Âşık halkın sanatçısıdır. Halkın beğenisi
sanatçı
tipini
sanat
şeklini
belirler.
Aşıklar devletin ve
medyanın gereken
ilgiyi göstermesini, şiirlerinin basılmasını
istiyorlar. Geleneğin gençlere tanıtılması
için sık sık toplantılar düzenlenmelidir.
Aşıklık geleneği her gelenek gibi değişen
sosyo-kültürel şartlara uyum göstererek
değişmeğe mecburdur. Gelenek, sosyokültürel yapı içinde ancak yeni işlevler
kazanarak varolan işlevlerini koruyarak
yaşayabilir. Kültürel değişim ve gelişimle
yozlaşma farklı olgulardır. Aşıklar bir
değişimin
farkındadır.
Bu
değişimi
yakalayıp halkın beğenisini kazanmazlarsa
geleneğin eski canlılıkla süremeyeceğinin
bilincindedir. Aşıklar atalar mirası geleneği
her yönüyle öğrenmeli, genç aşıklara
öğretmelidir.
Aşıklık
geleneği
doğal
ortamından ayrılmış geleneği besleyen
sözlü gelenek de zayıflamıştır. Geleneği
bilen dinleyici kitlesi azaldığı için aşıkları
denetleme
ortadan
kalkmıştır.
Âşık
toplantıları ve fasıllarında icra ve gelenek
göz ardı edilerek meclisin meşrebine göre
yapılmaktadır.
Daha
önce
çeşitli
sempozyumlarda,
toplantılarda anlattık ve yazdık ama
tekrarlamakta yarar görüyoruz. Katıldığımız
bir çok aşık toplantıları ve şenliklerinde,
yeni aşıkların aşıklık geleneğiyle ilgili
pek çok temel bilgilerinin eksik olduğunu
gözledik. Kafiye,
ayak, redif, nazım
şekilleri, nazım türleri, aşıklık kuralları ,
aşık toplantıları ve fasıllarının düzeni vd.
konulardaki bir kaynak kitabın yeni yetişen
aşıkların geleneği öğrenmesinde yararlı
olacağı düşüncesini taşıyoruz(Artun 1998:
4348-).
Aşıklık geleneği günümüz insanının
beğenisine uygun özünden sapmadan
yozlaşmadan yeniden yapılanmalıdır.
Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi
olunmaz. Yeni gelenek ancak iyi
öğrenilen ve uygulanan eski gelenek
üzerine bina edilebilir. Aşıklar halktaki
gelişimi ve değişimi yakaladıklarında
yeni özü ve biçimiyle gelenek yaşamağa
devam edecektir. Bu da yeni kitleleri
kucaklayacak bir yenileşme hareketinin
başlatılmasına bağlıdır.
KAYNAKÇA
ARTUN,
Erman,
1996,Günümüzde
Adana Aşıklık Geleneği ve Âşık Feymani,
Adana, Hakan Ofset.
ARTUN,
Erman,
1998,”Günümüzde
Yeniden Yapılanan Aşıklık Geleneğinin
Sosyo-Kültürel Boyutu”, 1. Emlek Yöresi
ve Çevresi Halk Ozanları Sempozyumu
Bildirileri,Ankara, Kuloğlu Matbaacılık.
ÇOBANOĞLU, Özkul,1999, “Elektronik
Kültür Ortamında Âşık Tarzı Şiir
Geleneği Bağlamında Çukurovalı Aşıklar
Üzerine
Tespitler”.3.Uluslar
Arası
Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu
Bildirileri,Adana,Adana Ofset.
DİZDAROĞLU, Hikmet, 1969, Halk
Şiirinde Türler, Ankara, Ankara Ün.
Basımevi.
ERGİNER,
Gürbüz,1997,
Kurbanın
Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban
Törenleri, İstanbul.
GÜNAY, Umay, 1987, “Folklor Nedir?”,
Türk Folklor Araştırmaları, Ankara.
GÜNAY, Umay,1988,“Âşık Tarzı Edebiyat
Hakkında Düşünceler”,Mehmet Kaplan
İçin, Ankara.
GÜNAY, Umay, 1992, Türkiye’de Âşık
Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi,
Ankara,Akçağ Yayınevi.
GÜVENÇ, Bozkurt,1993,Türk Kimliği,
Kültür Tarihinin Kaynakları,Ankara.
TURAN, Şerafettin, 1990, Türk Kültür
Tarihi, Ankara , Bilgi Yayınevi.
Esaret
(Şiir)
Nurettin HAYDAROĞLU
Dört duvar arasında yoksunlukla beslendik
Gözümüz açtık gördük babamız güvendik
Bu millet sevgisine yavruyken bağlandık
Emdiğimiz sütteymiş kanımızda bu sevda
Ne hikmet var bilmeriz bağlanmışız bu yurda
Biraz büyüdük artık tanıdık öz özümüz
Şanla şerefle açtık bu hayata gözümüz
Tarihi bizler kurduk dünya dinler sözümüz
Padişahlar yaradan bir millettir milletim
Doğu batını saran bir devlettir devletim
Esaretin zinciri iz bırakmış boyumda
Yüz ajdaha (ejderha) uzanıp bekler yolumda
Bir cellat sağım almış bir cellat da solumda
Kimden imdat bekleyim bu yolu başarmağa
Kime yüzüm döndüreyim etten hakkım almağa
Başka bir yol yoktur ki ben tutup yürüyeyim
Ajadaha var cellat var gerek sona ereyim
Bu yolda canım gider malım gider vereyim
İşte budur kaderim böyle yazılmış yazım
Sizlersiz
(sizlersiniz)
benim
belim
sizsiz
(sizsiniz) benim niyazım
Kaç yıllardır bekliyoruz ne geçti elimize
Biz kime bel bağladık bel çaldı belimize
Binlerce kurt sarıldı kimsesiz sürümüze
Tuttuğumuz hak yoldan koydular usanağ
Her gün matemler kurağ karaya boyanağ
Ne zaman toplanmışız, birbirimize görmeğe
Yoksa hak nedir bileğ, bilmeyene demeğe
Kimler koymadı bizi, hakkımıza ermeğe
Kaynamayan desem ki düstur bizi ağlatan
Balımıza sem katan, ciğerimiz dağlatan
Labut bir gün gelecek, gönlümüz şad olacak
Milletim esaretten çıkıp azada olacak
Bize kıyan düşkünler, o gün berbat olacak
Dönecek bir de bize tahtımız pay tahtımız
Ezelden okunuptur hakimiyet akdimiz
25
Astana’da Dört Gün
Sorunlarından uzaklaşmak, dertlerinden
sıyrılmak,
sıkıntılarından
arınmak
ve
maddenin dışına çıkıp manevi değerlerini
solumak istersen, Türk dünyası genelinde
düzenlenen
etkinliklere
çağrıldın
mı,
kaçırmadan git katıl. Bu düşünceden
hareket ederek Avrasya Yazarlar Birliğinin
başkanı sayın Yakup Ömeroğlu’dan gelen:
“2124- Ekim tarihlerinde Kazakistan’ın
başkenti Astana’da yapılacak 5. Türk
Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresine
davetlisiniz,
biletlerinizi
almak
için
pasaportunuzun kopyasını gönderin” içerikli
e-posta mesajı, yalnız bir haber niteliğinde
değil ayrıca bir müjde özelliğindeydi. Evet,
Prof. Dr. Mehmet Ömer KAZANCI
bir müjde özelliğinde. Zira mesajın geldiği tarihte gırtlağıma kadar, birbirine geçen bir yığın
çalışmanın ortasında boğulacak gibiydim. Birilerinin beni kurtarmasını diliyordum içten.
Gelen haber işte Hızır gibi kurtarıcı olmuştu. Azından bir ara dinlenmek fırsatı sağlayacaktı.
Kongreye beş gün kalan bir tarihte ikinci bir mesaj daha geldi. Bu değerli dostum İmdat
Avşar’dandı. Mesaja, ilişik olarak gönderilen kongrenin programıyla birlikte bir uyarı vardı.
“sizin de programda bir konuşmanız olacak, hazırlanırsınız” diye yazıyordu. Programı
açıp baktım, bir de ne göreyim, hani bir ucu var bir ucu yok bir konuda 15 dakikalık bir
konuşma vermem isteniyor. Konunun başlığı “Arap Coğrafyasında Türk Varlığı”. Dünü mü,
bu günü mü, yarını mı? Tarihi açıdan mı, coğrafi açıdan mı, kültürel açıdan mı? Periferi
hiç de belirtilmeyen bu geniş konu hakkında bir şeyler kaleme almak için ilkin masamın
üstünde yapılması gereken okul ve edebiyat ile ilgili tüm çalışmalarımı elimin arkasıyla bir
kenara iterek kitaplığımda bulunan değişik kaynaklara sarıldım. Zaman darlığı yüzünden
alabildiğim not halindeki dağınık bilgileri düzene sokmadan çantama yerleştirerek yola
çıktım.
***
21 Ekim saat 9:40 de Bağdat’tan İstanbul’a uçuyordum. Uçuşun ilk dekikalerini uçağın
camından Bağdat’ı, özellik de Ziraat Fakültesini izleyerek geçirdim. Bağdat havaalanı Ziraat
Fakültesine bitişik bir noktadadır. İki kuruluş arasında tek ve ince bir yol bulunmaktadır.
Öğrencilerimi hatırladım. Ders haricinde olanlar, şimdi gözlerini, her zaman yaptıkları
gibi gökyüzüne dikerek uçağı izliyorlardır. Ders salonunda olanlar ise, konuşmasını
uçağın yarattığı gürültüden kesen hocalarının yüzüne sessiz sessiz bakıyor ve gürültünün
kesilmesini hocayla birlikte bekliyorlardır. O sırada ben de derste olsaydım, her zaman
olduğu gibi aynısını yapardım. Uçak uzaklaştıktan sonra tekrar derse durduğum yerden
dönerdim. Bu manzaralar gözlerimin önünden geçerken kaptanın sesinden irkilerek
kendime geldim. Kaptan, kendisini tanıttıktan sonra, bilmem kaç bin metrelik yüksekten
İstanbul’a saat 11:50 de varacağımızı bildiriyordu.
***
İstanbul’dan Kazakistan’a saat 18.40 da uçacaktım. Arada sekiz saat gibi bol bir zaman
vardı. Nasıl geçirecektim bu zamanı. Bunun için ne bir kaygı ne de bir endişe yaşıyordum.
26
İstanbul’un havalımanı İstanbul gibidir tıpkı. Geniş mi geniştir, engin mi engindir, bir deniz
gibi. İçine daldın mı dibine çeker seni hissettirmeden. Alışveriş sitelerinde, mağazalarda
adımlarımı piti piti, azar azar atarak dolaşmaya başladım. Derken «Kazancı, bu sen misin»
diye bir dostun karşımda kolunu dört açarak beni kucaklamak istediğinin ayrımına vardım.
Bu, Türk Düşüncesi dergisi genel yayın yönetmeni Şemsettin Şeker beydi. Kıbrıs’tan
tanıyordum. Ankara’dan gelmişti, benim gibi Kazagistan’a aynı kongreye katılımak üzere
uçağını bekliyordu. Sıcak sıcak kucaklaştık. Kısa bir süre ayakta hal hatır sorduktan
sonra yakın bir kafeye çekilerek, kahve kahve üsüne, çay çay üstüne, sonu gelmeyen
bir söhbete başladık. Söhbetimiz daha çok Türk dünyasını ilgilendiren sorunlar, özellikle
de Türkmenlerin siyası sorunları üzerinde yogunlaşıyordu. O soruyor, ben yanıtlıyordum.
Üzülüyordu. Türkmen davasından umdukları varmış, gerçekleşememiş. Başını sallıyordu
ikide bir, üzüldüğünü ifade ederek.
Söhbetimizi bir telefon sesi kesti. Türkiye’den kongreye katılan diğer arkadaşlarımız
arıyorlardı. Havalimanına vardıklarını, bilet almak için sıraya bile geçmiş olduklarını
bildiriyor ve bizi bekliyorlardı. Bir saat sora hepimiz aynı uçakla Kazakistan’ın başkenti
Astana’ya yol almıştık. Uçakta İmdat Avşar, daha önce e-posta ile gönderdiği uyarısını
yeniliyordu: «Atayurtta havalar çok soğukmuş arkadaşlar. Umarım kışlıklarınızı yanınıza
almışsınız»...
***
Astana havalimanının kontrol doktasında giriş işlemlerimizi tamamlamak üzere uzun bir
kuyruk oluşturduk. Birer birer giriş vizesi verilen kabinenin önüne geliyorduk. Kabinede üç
mamur vardı. En güzelleri en yüksek rütbelileri olan bir kadın subaydı. Gözleri, her Kazakistanlı
gibi çekikti, burnu yassı ve yanakları şişikti. Bir Türk’ten çok, bir Çinliyi anımsatıyordu.
Sıra bana gelince önündeki bilgisayarı uzunca karıştırmaya başladı. Yüzünün memikleri
değişiyordu karıştırdıkça. Arada bir pasapotuma, bir yüzüme bakıyordu. Pasaportumu
alırken gösterdiği ilgi kayıp oluyordu yüzünden yavaş yavaş. Merakımı artırıyordu. En
son pasaportumu kenara bırakarak, «şöyle bir az bekler misin» gibiden bir işaret verdi.
Beklemeye yan çekildim. Kontrol noktasındaki bütün yolçuların işlemlerini hızlı hızlı
yaptıktan sonra tekrarken «gel» diye çağırdı ve
Kazakça konuşarak bir şeyler sormaya başladı.
Anlamıyordum. «İngilizce konuşursan anlarım»
dedim. «Reşe- Reşe» sordu üst üste, Rusça’yı
kastediyordu. «Anlamam» diye yanıtladım.
İşaretlerle konuşmaya başladı. Ancak sessiz
işaretlerle değil, Kazakçayla - Rusçayla karışık
işaretlerle.
- Vize almamışsın.
- Irak’ta Kazakistan elçiliği yok. Ondan
almadım.
Irak derken elimle uzakları gösteriyor, yok
derkren iki avucumu birbiriyle siler gibi
yapıyordum.
- İstanbul.. istanbul..
İstanbul’da almalıydın diye sesinin dozunu
artırmaya başladı ve yerinden kızgın kızgın
kalkarak kabinenin kapısını açtı. Büyük bir
problemle karşı karıya olduğumu sezinledim.
Bu sırada gözlerim Avrasya Yazarlar Birliği
başkanı Yakup Ömeroğlu’na katıldı. Kabinenin
arkasında diğer arkadaşlarımızla birlikte
valizlerini bekliyorlardı. Hemen «Yakup bey,
27
Yakup bey bir problem var,
yardımcı
olur
musunuz!!!»
bildirerek çağırdım, koşarak
geldi. «Vize konusu mu».. Ben
demeden anlamıştı.
Kadın
subay
bu
sırada
kabineden
çıkmış,
elimden
turarak bir yerlere götürüyordu.
Yakup bey Kazakça, anlayış
göstermesini istiyordu. Fakat
nafile. Büyük bir başarıya imza
atmış gibi bir tavur takınarak
«olmaz olmaz» diyordu kadın
subay. Bizi getirip, müfettiş
olduğunu daha sonra anladığım
birisine teslim etti. Ancak yanı
başımızdan ayrılamadı. Müfettiş
sivil üniformalıydı.Yanî, bizim deyişle katlı kravatlıydı. O da kadın subay gibi inat etmeye
başladı. Vizesiz gelenleri geri çevireceğini bildirdi. «Konferans var, ona resmi davetliyiz»
diye anlatıyordu Yakup bey. Adam oralı olmuyordu. Pasapotumu evirip çeviriyordu. Başını
kaldırdıysa, bizi dinlemek için değil, kim olduğumuzu seçmek içindi. Terör olabilirdik
mesala, kaçakçı olabilirdik mesala. Yakup bey sorunu çözmek için telefona yapıştı.
Kültür bakanlığına mı, kongreyi organize edenlere mi, bilmem, bir kaç yere telefon açarak
müfettişi zar zor yumşatabıldı. 50 dolar karşılığı vizemi alıken kadın subay «görevimiz bu»
kabilinden özür diler gibi gülümsüyordu yüzüme. Ben de gülümsedim. İçimden: «üstüne bir
şiir yazmadıysam bana Memet demesinler» diye geçiriyordum. Fakat yazmadım. Astana’da
rasladığım bütün güzellerin en çirkini olduğunu, otele varınca anladım. Otel güzellerle
kaynıyordu. Kendileri değil, kanları şirin güzellerle.
***
Otelde odama girerken ilk yaptığım iş televizyonu açmak oldu. Hep öyleyim. Her hangi
bir ülkeye gitimse, orasını anlamak için televizyon kanallarını çeviririm. Çevire çevir
«KA3AKCTAH» kanalını buldum. Saat altı sabah dolayındaydı. Çocuklara yönelik bir
program vardı. Bir kaç kadın bir kaç çocuğu etrafına toplamış resim öğretiyordu. Dışarda
sıcağlığın eksi 2030- olması ve yeri yurdu kar kaplamasına karşın, kadınlar yarı çıpklak
gibiydiler. Bunu ona yakıştıramadaım. Nedense kanalın adına döndüm tekrardan. Yazılış
şeklinden kimi harfları çıkarmaya çalıştım. (3) harfinin (Z) harfine, (C) ve (H) harflerinin (S)
ve (N) harflerine karşılık olduklarını anladım ve ezberlemeye uğraştım. Fakat yapamadım.
Oldum olası kril harflerini sindiremediğim için yapamadım. Seksenli yıllarda Azebaycanlı
kardeşlerimizin elimize değen eserlerini okuyabilmek için, kril harflerini bir ara öğrenmeye
sarılmıştım. Kafama zorlukla sıkıştırdıklarımı, çok sürmeden toyekûn olarak kayıp
ediyordum. Vaz geçtim demek yetmez, o harifleri nerede görsem iğrenir, tiksinir bir hale
geldim. Hatta bir ara şeytan harfleri olarak nitelendiriyor, öğrenmek isteyen dostlarımı,
verem yaratır diye uyararak, caydırıyordum.
Bu gün Kazakçada 42 harf kullanılmaktadır. Bunların büyük bir kısmı Rusçadan alınmıştır.
Yazılış şekilleri bizim için baş döndürücüdür. Azerbaycanlı kardeşlerimiz, bağımsızlıklarına
kavuştuktan kısa bir süre sonra, bu baş döndürücü harflerden Latin harflerine geçmeyi
başarabilmişlerdir. Az sonra Türkmenistan da aynı yolu, bir az değişik olsa da izlemekten
geri kalmamıştır. Oyasa kıpçak Türkçesi konuşan ülkerlerde hala bu dert, kâbus gibi
göğüslere çökmüş bulunuyor. Fakat bunun fazlaca süreceğini sanmıyorum. Kazakistan da
gün gelecek kendi Türkçesine layık harflerle yazacaktır. Stalin dayatması Б, f , д, ж, з, ф,
ц, ъ, ю, я gibi, bizim büyücü veya falcıların sihir kağıtlarına yazdıkları rumuzları andıran
28
harfleri ilelebet sırt aradı edecektir.
Bir yandan bunları düşünüyor öte yandan kongre için hazırlık görerek kendime çeki
düzen veriyordum. Derken danışmanlıktan bir telefon geldi. Yarım saat sonra arabımızın
kalkacağını, kahvaltımızı Gumilev Avrasya Ulusal Üniversitesinde, kongre yerinde
yapacağımızı bildiriyordu. On altı katlı otelin yedinci kattaki odamın penceresinden baktım.
Şafak çoktan sökmüştü. Her yeri kar, bir beyaz tül gibi kaplamıştı. Kongrenin Kazakistan’da
yapılacağını, Kıbrısta gerçekleştirilen bir yıl önceki kongrede alınan kararlardan biliyordum.
Ancak kış kıyametin ortasında yapılacağını aklımdan geçirememiştim. Nedense bir az
üşüdüm. Paltomu sırtıma çektim, boynumu atkımla sıkıca sardım.
***
Kongre Çin’den Kosova’ya, Yakutistan’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kadar 15
ülkeden 35 edebiyat dergisi temsilcisinin katılımıyla gerçekleriyordu. Büyük bir kalabalık,
iki araçla otelden kongre yerine hareket ettiğimiz zaman, Astana’yı daha yakından tanıma
fırsatımız oluyordu.
Astana, kelime olarak, tam Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’un eski adlarından biri olan
«Astane» gibi, Kazakça «başkent» demektir. Kazakistan’ın eski başkenti Almati’dan sonra
ikinci büyük şehirdir. Bu rolü ondan 1998 yılında devralmıştır. Konumları bakımından Almati
güney doğu, oysa Astana Kazakistan’ın ortası sayılabilek bir noktadadır. Yani stratejik ve
coğrafi bir konuma sahiptir. Bulvarları geniş, binaları çoğunlukla yüksek ve dekor halinde
inşa edilmiştir. Binalardan birisi havaya açılmış bir kitap şeklinde. Bir diğeri silinder bir
kalem gibi, ucu gökyüzüne doğru uzanan, dışardan mavi camlarla kaplı. Ancak en dikkat
çekicisi Khan Shatyry (Han Çadırı)dır. Dev ölçülü şeffaf bir çadır. 150 metre yüksekliğe
sahip bu çadır 10 futbol stadyumunu içine alabilecek genişliktedir. Çadır içinde alışveriş ve
eğlence merkezleri, yapay bir nehir, mini golf ve kapalı plaj alanı bulunmaktadır. Astana ne
denli soğuk olsa da, çadır içinde sıcaklık hep sabit tutulmaktadır. Çadırın, uzaktan uzağa
fotografını çekerken, bize bu bilgileri veren Kazak rehberimizden kulağımı kesemiyordum.
Nasip olsa ziyaret edeceğiz diyor ve önünden geçtiğimiz diğer tesislerden söz etmeye
başlıyordu. “Barış ve Hoşgörü Piramidi” ve «Bayterek Kulesi»...
Birincisi Dünya barışının ve dinler arası hoşgörünün sembolü olarak tasarlanmış bir yapı.
İçinde 18 dine ait ibadet yerleri bulunuyor. Oysa «Bayterek Kulesi» Astana’nın simgesi
bir anıt. Astana’yı kuş bakışı izleyebileceğiniz kule. Bir efsaneden yola çıkılarak inşa
edilmiştir. Bayterek, Kazaklar için uzun ömürlülüğün simgesi olan bir ağacın adı. “Ömür
29
Ağacı” olarak da adlandırılıyor. “Samuruk” adlı
bir kartal, her sene bu ağaçta bulunan yuvasına
bir altın yumurta bırakırmış, fakat bir yılan gelip
o yumurtayı yutarmış. Yine bir gün yılan ağaca
tırmanmaya başladığında, yumurtanın zarar
göreceğini anlayan bir Kazak savaşçı okuyla yılanı
öldürmüş. Bunun üzerine kartal, Kazak savaşçının
efsanevî “yer altı” krallığından çıkmasına yardıcı
olmuştur. “Bayterek” günümüzde de, barışın ve
hoşgörünün simgesi sayılıyor. Anıtın tepesinde
bulunan 22 metre enindeki sarı yuvarlak bölüm,
kartal yuvasındaki yumurtayı temsil ediyor.
Ve bunlar gibi yüzlerce binalar. Her biri bir hikayeye
dayalı, göz alıcı tasarımlarıyla insanı mest eden,
son teknolojinin imkanları kullanılarak ayakta
duran ultra-modren binalar. Bitmeyeleri de vardır.
Şehir hale büyümekte, gelişmekte, değişmekte
ve cazip manzaralarıyla misafirlerinin nefesini
kesmektedir. Bu nedenle, Astana 1999 yılında UNESCO tarafından Dünya Şehri ünvanına
lâyık görülmüş ve 2012 yılında TÜKRSOY tarafından Türk dünyası kültür kenti olarak ilan
edilmiştir. Bu yüzden Türk Dünyası Edebiyat Dergileri kongresinin beşincisi, Astana’da
yapılmaya karar verilmiştir. Kongre de Astana gibi muhteşemdi.
***
Gumilev Avrasya Ulusal Üniversitesine girdiğimiz zaman bizi kapıda milli kıyafetleriyle
karşılayam dört genç kız bulunuyordu. Güler yüzle başlarını hafifçe eğerek hoş geldiniz
kabilinden selamlıyor, içeriye doğru yol gösteriyorlardı. İlkin paltolarımızdan, atkılarımızdan
kurtulduk. İçeri doğru her attığımız adımda, üniversitenin güzel dizaynına daha yakından
vakıf oluyorduk. Üniversite üç kattan oluşmaktadır. Bu, binanın tam orta alan kısımdan
daha fazla anlaşılyordu. Üç katlı bina buradan tüm ayrıntılaryla gözler önünde açıkta
sergileniyordu. Burasının üstü, camlı bir kubbeyle kapalıydı. Yuvarlaktı. Kazakistan’nın
tarihçesi, üniversitenin geçmişi ve çalışmalarıyla ilgili heykeller, fotograflar ve benzeri bilgi
verir levhalarla süslüydü. Üniversite 1996 yılında bir kaç bilimsel tesisin birleştirilmesiyle
kurulmuştur. 1213- fakülte içermektedir. Adını Kazakistanlı bir bilim adamından almıştır.
***
Kongremiz Ünivesitenin ikinci katındaki orta ölçülü bir salonunda başladı. Devasa
ve yuvarlak bir masa vardı ortalıkta. Delegelerin kultukları, masanın üzerine konulan
kartlarla belirlenmişti. Adlar kartlara Kazakça yazılıydı. Kazakça bilmeyenler «Yerimi
bulamıyorum» diye birbirlerine fısıldamaya başladılar. Ancak ben bulmuştum. Daha
önceden kril hariflerinden tanıdığım bir kaç tanesi imdadıma yetişmişti. Bir kartta «
KA3AHKbI Mexmet Omep» yazılıydı. Oturmak istedim, ancak bir yanlışlık olur diye yine
de ceseret edemedim. Yanımdaki Kazak dostuma burada ne yazılı diye sordum işaretle.
Adam eğildi baktı, «Kazancı» deyince tatmin oldum. Çok sürmeden her kes yerini almıştı.
Önündeki bültenleri, evrakları karıştırıyordu. Bunlar kongreyle ilgili bilgiler içeren bültenler
ve evraklardı. Birinde katılımcılar ile temsil ettikleri dergilerin adları vardı. Hiç unutmam,
dergilerin adlarından göz geçirirken, üç derginin Yıldız adı taşadığını ilk olarak gördüm.
Şaşırır gibi oldum. Biri Kazakistan’da çıkarılan «Culduz», ikincisi Kırım’da çıkarılan «Yıldız»,
üçüncüsü Azerbaycan’da çıkarılan «Ulduz» dergisi. Bunu daha sonra Kardeş Kalemler
dergisi genel yayın yönetmeni şair ve yazar Ali Akbaş’a bildirirken, Türklerin yıldız ve ay
ile tarihî dostluklarını ve her zaman sancak ve bayraklarında bunları bulundurmaya özen
gösterdiklerini birbirimize hatırlattık. Aslında bizde de bir tarihte Yıldız adında bir dergi
çıkarılmaktaydı. Feyha Zeynel-Abidin’in çıkardığı bu dergi kadınlara yönelikti. Kısa bir süre
30
verdiği olumlu hizmetlerden sonra ortadan ne yazık ki, anî bir şekilde kayıp oldu. Oysa
Kazkistanda çıkarılan Culduz dergisi kongremiz sırasında 90. yılını kutluyordu. Bu konuda
derginin genel yayın yönetmeni Uluğbeg Yesdaulet, derginin Kazak edebiyatının gelişim
sürecindeki önemi hakkında uzun bir konuşa verdi. Konuşma Kazakçaydı. Anında Türkçeye
çevriliyordu. Kulaklık ile dinliyordum. Kongre Kazakistan’da yapıldığı için Kazakistan’dan
16 dergi katılıyordu. Culduz dergisi bunlar arasında uzun ömürlü olanlarından biriydi.
Yaklaşık her sayısında Türk dünyasından çağdaş şiir ve hikaye örnekleri yayınlamasıyla,
kültürel yakınlaşma konusunda, diğer dergilere örnek olabilecek bir konumda olduğunu
bildiren Uluğbeg, Türk dünyası dışında kalan Türk topluluklarından da örnekler sunmak için
gayret ettiklerini bildiriyor ve bu konuda her kesten yardım bekliyordu. Türkiye Türkçesiyle
gönderilen her yazıyı kendileri Kazakçaya çevirerek yayınlayacaklarına söz veriyordu.
***
Yazımın bir yerinde kongrenin gayet muhteşem olduğunu söylemiştim. Gerçekten de her
bakımdan muhteşemdi. Kalabalıktı kalabalık olmasına, ancak çok sağlam bir şekilde
organıza edilmişti. Açılış töreni protokol konuşmalarıyla başladı. Ardından, bir yıl önceki
kongrede Türk dünyasında yılın edebiyat adamı olarak seçilen Azarbaycan Yazarlar Birliği
başkanı tanınmış romancı Anar’a ödülü, alkışlar arasında, Kazak milli kiyafeti giydirilerek
sunuldu. Oturumlar, kısa aralıklarla ardı sıra yapılıyordu. Bir oturumda Türk dünyası
edebiyatı ve edebiyat dergilerini ilgilendiren her konu detaylı olarak ele alınıyor, dergiler
arasında işbirliği imkanları konuşuluyor, karşılaşılan engelleri yenmek için çözüm yolları
aranıyordu. Bir diğerinde ortak bir alfebe ile ortak bir dilin oluşturulması tartışılıyordu. Diğer
bir oturumda Türk Dünyası dışında kalan Türk topluluklarının milli varlıkları arsında önemli
bir etmen olan kültürel varlıklarını korumak için nelerin yapılması gerektiği söz konusu
ediliyordu. Bizim sunduğumuz konuşma bu kategoride yer alıyordu. «Arap Coğrafyasındaki
Türk Varlığı» başlığıyla sunduğumuz o konuşma, bütün araplaştırma politikalarına karşın
Türk varlığının bazi Arap ülkelerinde halen tüm gücüyle devam etmekte olduğunu, örneklerle
açıklamaktan ibaretti. Rusya’daki, İran’daki, Balkan’daki Türk toplulukları da, haklarında
işlenen asimilasyonlara karşı, kültürel varlıklarına sarılarak kendilerini kurtarmaya
çalıştıklarının altını çiziyorlardı. Bu alanda atılan adımlar takdirle karşlanıyordu.
***
Tartışmalar yemek masalarında da devam ediyordu. Yemek dedim, Kazakistan’ın kendine
özgü bir mutfağı ve sofrası vardır. Vejetaryenseniz işiniz biraz zor olabilir. Zira her yemek
masasında etle karşılaşacaksınız. Bir defasında büyük karavanalarla önümüze «kelle-
31
paça»yı anımsatan bir yemek konuldu. İri iri et parçalarıyla doluydu. Etin rengi bütün bildiğim
etlerin rengine benzemiyordu Yanında potate, salata, ekmek ve bizim ayrana benzeyen süt
renginde sıvı bir şey vardı. Diğer içecekler gibi kristal bardakta değil alüminyum taslarda
sunuluyordu. Ete ikirciklikle bakıyor, bıçak ve çatalımı bir uzatıyor bir geriye çekiyordum.
Ağzıma almak içimden gelmiyordu nedense. Hazar Şiir Akşamlarından tanıdığım kazaklı
dostum Baurjan Jakup ( bana göre Burhan Yakup) karşımda oturuyordu. Bu halimi izlemiş
olmalı ki, «Kazancı bey bu at etidir, lezettinden doyulmaz» diyerek yerinden kalktı ve
önümüzdeki karavanadan bir iri et alıp, elleriyle doğruyarak tabağıma bıraktı. Daha sonra,
Kazakistan’da at etiyle ziyafet vermenin, misafirperverliğin en zirvesi anlamına geldiğini
yine Kazak arkadaşlarımdan öğrendim. Ete elimi uzatmadan önce alüminyum tasa uzattım.
Ayrandır diye düşünüyordum. Bir yudum, bir yudum daha. Ayranın çok ötesinde, dünyanın
en lezettli içeceklerinden birini tatıyordum. Ne olduğunu kime sorsam diye düşünürken,
solumda oturan Türk Dili dergisinin editörü Ali Karaçalı beye döndüm.
- Tattın mı hocam, nefis bir şey. Bizim ayrana benzemiyor.
Ali hoca, büyük bir sır ifşa eder gibi çok alçak bir sesle
- Ayran değil..... kımız.
Nedense kımız kelimesini dişleri arasında bir az sıkıştırdıktan sonra salıvermişti.
Gözlerim dört açıldı. Kımızı iki yolladan tanıyordum. Biri, gençken merakla eserlerini
izlediğim Nihal Atsız’ın şiirlerinden, o biri, kendi ihtisasım olan gıda teknolojisi kitaplarından.
Kımızın kısrak sütüyle elde edilen bir mamul olduğunu, ve bu mamulü dedelerimizin icat
ettiğini, en çok da savaş sıralarında kullandıklarını biliyor, fakat bu kadar nefis olduğunu
bilmiyordum. Alkol içkilere dahil olduğunu sanan kimi dindar dostlarımız ellerini kımıza
uzatamıyorlardı. Oysa kımızda alkol mikarının haram derecesine varmadığını inandırmaya
çalışıyor, içmeye teşvik ediyordum. Neyse, nedense, onlar için haram olabilirdi, fakat benim
için kutsal bir içkiydi. Gençliğimden vicdanımda yerleşen bir inançtı bu. Dedelerimizin
güçlerine güç katan ve onlara bütün savaşlarında refakât eden. Bir yudum bir yudum daha.
İçtikçe kendimi harikalar ülkesinde hissidiyordum. Gerçekten de Astana o sırada benim
için bir harika ülkesi idi. Etrafımda Türkçemizi bütün renkli şiveleriyle konuşan insanlar
vardı. Önümde günlerin birinde tadacağımı hayal etmediğim bir içecek vardı, kımız vardı.
Hem de ne zaman, kış kiyametin ortasında. Şehri ikiye yaran İşim ıramağının bile taş gibi
donuk olduğu bir harihte. İnsanların ırmak üzerindeki köprülerden değil, suya basarak
geçtikleri bir tarihte. Nereye baksam daldırıyordu beni, hayallere kaptırıyordu.
***
Astana Milli Müzesini ziyaret ettiğimizde bu hayal daha uzaklara yol alıyordu. Müze beş
kattan oluşmakta. Kazakistan’ın tarihiyle, mirasyla kültürüyle gelenek ve örenekleriyle
ilgili olan ne varsa, burada o kadar müntazam bir şekilde sergilenmiş ki, insan hayrete
kapılmadan edemiyordu. Her kat bir kaç salona bölünmüştür. Her salonda Kazakistan’ın bir
devri, bir dönemi ile ilgili eşyalar sergilenmektedir. Günlük yaşamda kullanılan iğnesinden
tutun ipliğine kadar ne varsa. Bir salonda bir Kazak otağı, sütlü iplikle işlenmiş bembeyaz
ve yuvarlak. İçi hali, kilim ve minderlerle döşeli. Direklerine eski silahların her çeşidinden
birer örnek asılı. Dışarısında otlağa bağlı mumyalanmış bir at. İnsanı en eski çağlara
götüren bir manzara. Üst kattaki salonların birinde hiç bir yerede göremeyeceğiniz diğer
bir manzara. Altın Adam. Arkeolojik kazı çalışmaları neticesinde ortaya çıkmıştır. Tarihin
ilk dönemlerine ait bir eser. Göğüsü kabarık, alnı dik, ayakta sabıt duran bir şavaşçı. Bütün
giyim ve kuşamı, başındaki kasketinden ayağındaki postalına kadar ışıl ışıl parlayan halis
altın maddesinden bir savaşçı. Kime ait olduğu bilinmediği için adına Altın Adam denmiştir.
İçemden «Gürşad» deselerdi, «Bilge Kağan» deselerdi daha güzel olmaz mıydı diye
geçirirken, o tarihlerde bu kadar halis altını nereden elde etmişlerdir diye düşünüyordum
ayrıca. Daha sonra «Cumhurbaşkanlığı Müzesi»ne yaptığımız ziyaret sırasında, bu sorunun
cevabını net olarak almıştım. Kazakistan’ın, yer altı kaynaklar bakımından zengin ülkelerden
birini olduğunu öğenmiştim. Yimi-yirmi beş maden üretilmektedir Kazakistan’da. Bunlar
arasında nadir madenler de bulunmaktadır. Altın bunlardan biri. Hatta Kazakistan altın
32
üretimi
bakımından
dünyece
altıncı
sırada yer almaktadır.
Madenciliğin
yaygın
olduğu Kazakistan’da,
Cumhurbaşkanı
da
bir maden mühendisi.
Kümür
ve
demir
küreleri ve fabriklarında
çalışmıştır.
Bunu
müzedeki fotograf ve
belgeler
net
olarak
ortaya koyuyordu. Almış
olduğu
madelyeler
ve ödüller de vardı.
Bunlardan
en
çok
dikkatimi çeken Türk
Dünyasına Hizmet ödülüydü. 2006 yılında Hazar Şiir Akşamlarını organize edenler tarafından
bu ödüle layık görülmüştür. Halal olsun. Adam çalışıyor. Milletin malını millete serf ediyor,
kendine, ailesine değil, bizimkiler gibi. Değil müzede sergilenenler, Astana’da her şey bu
gerçekten yanaydı. Hayal alıp götürüyordu beni uzaklara çok uzaklara. Keşke bizim de
yaşadığımız bölgeler bu sınırlara dahil olmuş olsaydı. Keşke biz de güvenliğin egemen olduğu
böylesi bir yerde yaşamak şansına kavuşmuş olabilseydik. Bir akşam üstü Azerbaycalı
işadamlarının verdikleri bir yemek masası etrafında toplanmışken, ayni istekler geçiyordu
içimden. Yanlız yemeğe değil, olağan üstü bir toplantıya davet olmuş gibi Türk dünyasının
birbiri için ne kadar önem taşıdığını, birbirine daha da yakınlamasını sağlamak için nelerin
yapılmasını konuşuyorduk hep. Türkiye Cumhuriyetine ait Yunus Ermre Kültür Merkezine
yaptığımız ziyarette de konuşulanlar ayni noktada odaklanıyordu. Kongremizde edebiyat
dergileri bir bahane, asil amaç, aydınları, bu hayal gibi görünen hedefi gerçekleştirmek için
yolları döşemeye yöneltmektir kanımca.
***
Kongrenin son oturumunda, Türk Dünyasında Yılın Adamını seçmeye sıra gelmişti. İlk öneri
bizden geldi. Üstat Ata Terzibaşı’yı bu ünvana layık gördügümüzü, üstadın verdiği hizmetleri
anlatarak saptamaya çalıştık. Başta Azerbaycan Edebiyatçılar Birliği başkanı sayın Anar
bey olmak üzere katılımcılar arasında bütün Azerbaycanlı dostlarımızla birlikte, üstadımızı
tanıyan Türkiyeli dostlarımızın destediğini kazanmış olduk. İkinci öneri Kazaklardan geldi.
Önerilen isim Tölen Abdik’di. Kazakistan’ın en ileride gelen romancılardan biri. Daha önce bir
kaç ödül almıştır. Bu öneri de, özellikle Kazak, Kırgiz ve diğer kıpçakça konuşan katılımcılar
tarafından kabul gördü. Oylamaya gidilince Tölen Abdik basit bir farkla daha fazla ses
kazandı. İtiraz etmek zorundaydım. Üstat Ata’yı bu basit fark yüzünden ihmal etmenin
doğru olmadığını bildirerek, katılımcılar arasında Kazakların çoğunluk oluşturduklarını ve
bunun da oylamanın sunucuna yansınığını açıkladım. Bir az sinirliydim. Kimi dostlarımız
Yılın Adamı için zevklerine göre şart koşmaya, romancı, hikayeci veya şair olmasını ön
gördiklerini ileri sürmeye başladılar. Daha da sinirlendim. Terkardan konuşma hakkı almak
isterken, Anar bey izinsiz olarak mikrofonu eline aldı: «Tamam» dedi «biz de üstat Ata’ya
haber yollar, bu yıl boyunca lütfen araştırma yazma, roman yaz, hikaye yaz, şiir yaz, deriz..
her şey olur biter». Anar beyin bu sözleri çok hoşuma getmişti. Tartışma kızışaçaktı. Oturum
başkanı Avrasya Yazarlar Birliği başkanı Yakup Ömeroğlun’dan makul bir öneri geldi. Üstat
Ata’ya «Türk Dünyası Hizmeti Özel Ödülü» adıyla bir ödülün tahsis edilmesi önerisiydi
bu. Her kesçe uygun görülen bu öneriyle kongremize son noktayı bırakıyor ve ikinci gün,
ölene değin tadı hatıralarıyla damagımızda kalacak o güzel Astana’yı terk ediyorduk..... Kal
sağlıkla Astana...
33
Kültürel Küreselleşme ve
Mistik Folklor
Türk araştırmacısı, araştırma konusunu
seçerken hala tarihin bir dönemine takılıp
kalmakta veya çoğunluğu geçmişte kalmış
binlerce konudan biri ile boğuşup dururken
tespitini
yaptığı
konusunu
günümüze
taşıyamamakta, uğraş verdiği meseleyi
mevzii olmaktan çıkarıp milli ve hatta
evrensel boyutlu çözümlü bir mesele
olarak ele almakta zorlanmaktadır. Bu
itibarla dünya geliştirilmiş yeni norm ve
değer ölçüleri ile hükümler verirken, yeni
siyasetler uygularken ve farklı stratejiler
üretebilirken, o maalesef bazen geçmişte
olanları anlamaya çalışıyor veya alandan
yapılmış ciddi çalışmasını benzerleri ile
birlikte mütalaa edilme imkanı bulamadığı
için kenarda kalmaya mahkum olmakta,
ürünleri istifadeye sunulamamaktadır.
Globalleşme,
küreselleşme,
Avrasyalaşma gibi ulusların ulusal sınırlarını
aşan arayışlar, Avrupa Birliği üyesi olmak
gibi arayışlarda olduğu gibi, misyonerlik
türünden müesseselere nasıl yansıyacağı
gözden kaçmıştır. Kültür ve medeniyet
tanımlarının hala eş anlamda kullanıldığı
araştırmalarımızda gözden kaçan husus;
medeniyetler arası savaşı sulh içerisinde
götüren dünya medeni âleminde, Türkün
yerinin neresi olduğunun tespit edilememiş
olmasıdır. Türk-İslam medeniyet âleminin bir
üyesi olan Türklük Cumhuriyetten sonra bu
vasfının tanımına bir ayrıntı getirmiş midir
ve çok Türk devletli dünyanın oluşmasından
sonra, Genel Türklüğe tabi olan Türkiye
Türklüğünün mensubu bulunduğu medeniyet
halkası var ise neresidir? Bu noktanın çok
önem arz etmiş olması; Türklüğün yerleşik
yaşama geçmesi gibi, bazı mensubu
bulunduğu medeniyetin karakterini tayin
34
Dr. Yaşar KALAFAT
edici unsurların değişmesine rağmen Bozkır
Medeniyeti kimliğini hala taşıyor olmasıdır.
Türkler Osmanlı, Cumhuriyet ve Sovyet
dönemlerine rağmen hala göçebe dönemin
bazı müesseselerinin toplumun derinliklerine
doğal olarak hulul etmiş olan izlerini
taşımaktadırlar. Zira Bozkır medeniyeti
onların eseridir. Onların sonradan dahil olup
katıldıkları bir medeniyet türü değildir. Bu
nedenledir ki, Dünyanın aldığı yeni medeni
şekillenmelerde
Bozkır
medeniyetinin
medeni ayaklarım hatırlamak mecburiyeti
vardır. Bu mecburiyettir ki, gözardı edildiği
sürece; Türk fakir ve hakir bir birey olarak
yeni oluşumlarda yer almak zorunda
kalmaktadır.
Medeni
geçmişini
inkar
ederek aday olmak ise, topluma sözcülük
yapan aydın ile, gerçeğinin farkında
olmayan Bozkır medeniyetini ciddi izleri ile
sosyal hayatında devam ettirmekte olan
halk arasında zihniyet ve uyum farklılığı
yaratmaktadır. Dini yaşam bunlardan biridir.
Türkler, toplumsal karakter olarak
hep, Müslüman olmadan evvelki inanç
sistemlerinin izlerini dini yaşamlarına
taşıdılar. Doğal farklılık içermiş olsa da,
Bozkır Medeniyeti’nin bir inanç yapısı vardı
ve yapı medeniyetin tabii bir parçası idi. Bu
yapı Bozkır medeniyetinin diğer kurumları
ile bağlantılı ve hatta öylesine bağlantılı
idi ki, hukuk, estetik, yönetim vb. alanlarda
tayin edici idi. Türkler yeni medeni giysileri
ile dış kılıklarını üzerlerine oturtabilirken
modayı takiple kalmadılar yeni modalar
da yarattılar. Ancak iç urbaları daima veya
büyük ölçüde Bozkır Medeniyeti’nin, yani
kendi çamaşırları oldu. Bu nokta gözden
ırak edildiği gibi, Genel Türk dünyasında
hiç eksik olmayan ve dönemlere göre ismi
değişen «resmi ideoloji» ile halkın yaşayıp
yansıttığı medeni yaşam farklı oldu. Bu ön
belirlemeden sonra misyonerlik konusuna
değineceğim. Yeni misyonerlik uygulaması
bu gerçeğin farkında olarak faaliyet
zemini bulmaktadır. Bu gerçek Türk bozkır
medeniyeti bilinmediği için, Türk dünyasında
mevcut olan heterodoks yapıya Türk
aydınının yabancı ve batı misyonerinin aşina
oluşudur. Bu toplu geçmişte ve günümüzde
Türkiye’de ve diğer Türk kesimlerinde
yönetici ile yönetilen arasında ihtilaf
oluşturmuş, misyonerlik bu faaliyetten
metotlu bir şekilde yararlanmasını bilmiştir.
Misyonerlikte daima öncelikli hedef, bir
etapla dini değişimi sağlamak olmadığı
gibi, değiştirilecek dinin değiştirilme amacı
çok kere, bir direniş unsurunun bu vasfını
yok etmektir. Yeni misyonerlik anlayışını bu
zemin üzerinde irdeleyeceğiz. Misyonerlik,
heterodoks kesimle iki nedenle ilgilenir.
Birincisi toplumun çoğunluğunca temsil
edilen ve çok kere iktidar olmuş dini
zihniyete muhalefet eden kesim misyonerlik
için dini hayatta ihtilafı büyütmek inanç
çöküntüsü yaratacağı için iyi bir müttefiktir,
ikincisi, müesses dini nizama karşı
ihtilaf halinde olan kesim; dinin algılanış
ve yansıtılışı itibariyle, kendisiyle ilişki
kurulmasına daha yakın olan bir kesimdir.
Misyonerlik ile heterodoks diye bilinen
kesimin ilişkilendirilmesi ayrıca bir önem
arz etmektedir ki, yeni emperyalizmin
tezahür biçimi itibariyle bu husus özel önem
arz etmektedir. Bu husus; misyonerliğin
adeta heterodoks kesime cephe olan, bir
anlamda resmi İslam ile aynı safhada yer
almış olarak görünmesidir. Bu yapılanma
Türk Bozkır
Medeniyeti miraslarından birisi olan he-
terodoks İslam’ı resmi İslam’a İslamiyet
adına silme arzusu intibaı bırakmaktadır. Bu
stratejiyi bir taşla iki kuş vurma, misyonerin
muhalif olduğu müesseseleşmiş İslam’ı
kullanma olayıdır.
Açıklamasını yapmaya çalıştığımız hususu
toparlamaya
geçmeden
misyonerliğin;
«sosyal yapıda etnik ve dini ihtilaflar
çıkarır» prensibini Türk toplumu üzerinde
örneklemelerle
müşahhassas-laştıralım.
Saniyen belirtelim, misyonerlik bize göre
muhakkak dini misyon taşıyıcılığı yapmak
olmadığı gibi, dini misyon taşıyıcılığı yapmak
da muhakkak, sadece ve ileri safhaları
itibariyle «din» amaçlı değildir. Ayrıca dini
misyon taşımak ile ekonomik, siyasi, askeri,
teknolojik, kültürel, v.s. misyon taşımak
da her halu karda tamamen bağımsız, ilintisiz, ilişkisiz misyonerlik değildirler. Biz
emperyalizm, oryantalizm ve misyonerlik
arasında ciddi alan ortaklığı olduğu
kanaatini taşıyanlardanız. NGO’ları da bu
dayanışmayı Barış Gönüllüleri Teşkilatı’nda
olduğu gibi yapısal bir tezahürat ürünü
olarak görüyoruz.
Türkiye, Türk toplumuna yönelik taarruz;
Ermeni, Kürt (Türk) ve Alevi (Müslüman)
kesimlere aynı anda başlatılmıştır. El atılan
bu kesimlere gösterilen ilgi sürekli paralellik
arz etmiştir. Ermeni konusu diplomat
katliamları ile doruk noktasına getirilince
nöbeti Kürtçü kesime bırakmıştır. PKK’nm
faaliyetleri ile bu vasatta dönemi itibariyle
azami hasıla alınmıştır, Ermeni piyonu
oynatılan Kürtçü piyonu ile korumaya
alınmalı, Alevi kozu ile yeni mevziler
zorlanmalı idi. İçerisinde bulunulan dönemde
yapılan budur. F Tipi Cezaevleri münasebeti
ile yapılan eylemlerde basından izlenebildiği
kadarı ile 5 bin THKP/C militanı Cem Evleri
istikametinde
mevzilenmiştir.
Marksist
Ermeni terör örgütleri, Marksist Kürtçü terör
örgütleri ve nihayet Marksist Alevi inançlı
örgütler nöbete sokulmak istenmiştir.
Açıklamamızın bu bölümü üzerinde durmak
istediğimiz husus itibariyle sadece bir ara
açıklamadır. Bizi, şahsen yaralayan husus,
Türk toplumunu günümüze taşıyan, kültür
mirasımızın veya Bozkır Medeniyeti’nin
kültür temalarını temsil edenler hep
heterodoks inançlı Müslüman Türk kesimi
35
olmuştur. Bu kesim; Uluğ Türkistan’a,
Uluğ Türkistan’ın Arapça bilmeyen göçebe
yaşamlı Türk-Türkmen’ine Ahmet Yesevi
bayrağı altında ve aynı karakterli Anadolu
insanına Yunus Emre, Hacı Hacı Bektaş-i
Veli bayrakları altında İslamı götürmüştür.
Bu ekol Şamil’in bayrağında Kafkasya’da
Müridizm olarak dinini Çar emperyalizmine
karşı korumuş, bu Halk İs-lamı’dır ki, hiç
resmi müesseselerine (dini kuruluşlarına)
müsaade edilip, imkan verilmemiş olmasına
rağmen, Ateist-Marksist yönetime rağmen
dinini günümüze kadar taşıyabilmiştir. Ne
acıdır ki, misyonerliğin bu vasati faaliyetine
uygun bulmasına sadece seyirci kalınmıyor;
dinler arası diyalog, din (inanç) turizmi ve
benzeri gibi adeta ulusal üstü yapılanmalarla
destek olunuyor.
Bilinenlere ilaveten bu amaçla, ha-dissiz,
sünnetsiz bir İslam anlayışının savunuculuğu
yapılıyor. Sözcülük yapmaya çalıştığım
husus
sünnet
müessesesinin
abartılı
yorumlar ile istismarı veya saptırılması
değildir. Şüphesiz sahih olmayan hadisleri
esas alarak İslam’a din dışı inanç ve
uygulamaların sokulmasına da taraftar
olamayız. Ancak din dişilik adına mücadele
36
açılan «yaşayan din»i yıkmak bize göre
din yıkıcılığıdır ve bu noktada misyonerlik
ile aynı safha düşmektir. Örneklemeler
yapalım.
İslam’da dilekler yalnız ve yalnız Allah’tan
yapılır. O mutlak olandır. O’na rağmen
başka bir talepte bulunacak merci aramak,
hâşâ O’nün gücüne ortak aramak olur ki,
bunun adını din şirk olarak koymuştur. Bu
zihniyetin savunuculuğunu yapmak yapanı
dinden çıkarır. Bu gerçek ile «şefaat ya
resul Allah» dileğinde bulunmak aynı şey
değildir. Veya aynı kefeye konulurken
nelerin gözden çıkarıldığının hesabı iyi
yapılmalıdır. Zira şefaat istenilen Allah’ın
peygamberidir. Peygamber, Allah nezdinde
yardım edecektir. Şüphesiz kişi kendi
takvası (amel-i imanı) ile Allah indinde
değer kazanacaktır. Ancak, peygamber
kültünü inkar ile O’nun getirdiği ve O’nun
aracılığı ile Allah’ın kullarına gönderdiği
Kitab’ı, o kitabın geldiği günü, Miraç’ı, inkarı
eş anlama gelmez mi? Kutsal gecelerde
yapılan, tövbeler, bulunulan dualar aynı
bütünün parçaları değil mi?
Konunun dışına çıkmayı istemiyoruz.
Üzerinde
durulmak
istenilen
husus,
Hz. Muhammed’siz Müslümanlık ile Hz.
İsa’sız Hıristiyanlığın yeni bir din anlayışı
getireceği gözden ırak tutulmaması gereken
noktanın bu olduğudur. Bir Hıristiyan
La ilahe İllallah İsa’yı Resulul-lah ve bir
Müslüman La ilahe İllallah Muhammeden
Resulullah demektedir. Amentü’ye inanan
her Müslüman bu se-lavatlara inanır. Ancak,
İsevi selavat şekline rağmen Muhammedi
selavat şeklinin geliştirilmiş olmasının
hikmeti hatırlanmalıdır. Bizim üzerinde
durmak istediğimiz husus tamamı ile bu
husus-da değildir.
Biz, ayet hükmü olmasa da, ayetlere aykırı
olmayan inanç ve uygulamaların toplumun
inanç dünyasından sökülüp atılmasının
hangi hallerde ve ne derece doğru olduğu
üzerinde duruyor ve bunun misyonerlik
boyutunu irdeliyoruz. Şüphe yok ki, hiçbir
hadis Kur»an-ı Kerim’e aykırı olamaz. Hz.
Muham-med’in yaşam tarzı ise, Kur’an’m
hayata geçirilişidir. Bu husus şüphe
götürmez. Ancak, caminin iç duvarında
Allah adı yanında Muhammed adının da
yer almış olmasına tepki göstermek ve
savunma yapılırken de bu konunda bir
ayet yoktur demek, anlaşılması zor bir
husustur ve bu zihniyeti temsil edenlere
karşı misyonerlik konusu itibariyle temkinli
olunmalıdır. Bize göre hat sanatı geniş
anlamda Halk İslamı’nm bir tezahürüdür.
İslam’ın gelişip kök salmasında ona bu
dini kültürün borcu ve ihtiyacı vardır. Hat
sanatı, inanan sanatçının imanını sanatı
ile yansıtışıdır. Aynı husus dini mimari, dini
süsleme sanatı, dini musiki ve diğer alanlar
itibariyle de geçerlidir.
Türbeler, orada yatmakta olan zattan
talepte
bulunulacak
yerler
değildir.
Nedenini yukarıda açıklamaya çalıştık. Çok
kere buralar ziyaret edilerek talep Allah’tan
yapılır. Kutsal mekan olarak kabul edildikleri
için İslam’da kutsal mekan vardır-yoktur
meselesi ayrı bir meseledir. Bu tür yerlerde
yatan zatlar, «Allah’ın itibarlı kullarıdır»
hususu da ayrı bir husustur. Türbeperest
olunmasını savunmuyoruz. Ancak bu zatlar
yaşarlarken dini normlara göre iyiyi, güzeli,
doğruyu, yararlıyı savunup temsil ettiler.
Bunun için anılmayı, unutulmama-yı hak
ettiler. Bunların ruhlarına gönderilmiş bir
fatiha, bir anlamda başka bir kültürün ürünü
olan çiçek koymaktan geniş anlamda farklı
değildir. Bunlar kültürümüze zamanla girmiş
heykel, büst, roliyef ve benzeri kadirşinaslık
örneklerinin İslamiyet genel çatısı altında
milli kültürümüzün geliştirdiği örneklerdir.
Bu zatlar çok kere dönemlerinin fikir ve
sanat adamları ve âlimleri idi. Bunların
isimlerinin yaşadıkları semte verilmesi
ile günümüz fikir ve sanat adamlarının
isimlerinin belirli yerlere ad olması mahiyet
itibarı ile farklı değildir. Amaç yararlının
unutulmadığmm topluma ve bilhassa yeni
nesillere duyurmaktır. Bu zihniyetin bir
ürünüdür ki Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı
Bektaşi Veliler resmen de merasimlerle
anılırlar. Bu noktadan hareketle bu tür
zevatı büyüklüklerine göre tasnif edip
halkın gösterdiği ilgiye müdahale etmek,
halk ile kahramanı arasına girmek olur. Bu
uygulamada halkı başka halklardan farklı
kılan kurumları ve simgeleri yıkmak olur.
Zira yapılanmanın mimarı halktır. «Bizim
olanlar» buna göre belirlenir.
Bu tür tahribat günümüzde sadece planlı
dış yönelmelerden değil aynı zamanda
Resmi İslam’dan, Resmi İslam’a karşı
olanlardan ve bazen de İslami eğitim verme
durumundaki kuruluşların bir kısmından
gelmektedir.
Birkaç yeni örnekle konuyu toplamak
istiyoruz; bir grup aydın, «insan tamamen
çıplak da namaz kılabilir. Allah giysilere
değil kalbe bakar» demektedir. Şüphesiz
Allah için kapalı olan hiçbir şey yoktur.
Ancak, dini giyim kültürü veya ibadet
anındaki giyim kuşam, toplu ibadette göz
önünde tutulacak kılık kıyafet diye bilinen,
halkın değer ölçüsü olarak geliştirdiği
kültürel unsurlar vardır ve bunlar farklı
dinlere mensup halklarda farklılık gösterir.
Bu farklılığı yıkmak, korunma duvarlarını
ortadan kaldırmak demektir. Milli ve dini
değerleri itibariyle korunmaya ihtiyacı
olmayan halkların ya korunacak bir bir
şeyleri kalmamıştır yahut da üst korunma
kurumlarını öylesine geliştirmişlerdir ki, çok
rahat korunurlar. Kaybedecek bir şeyleri
kalmamış halk değer ölçüleri dejenere
olmuş halk, İslam toplumu karşısında
sosyal yenilgiye düşmemek için, İslam
37
halkın korunma duvarlarını engel olmaktan
çıkarmak isteyebilir. Nitekim, «Eline almış
bir de Budist teşbih» tabiri yola çıkış amacı
aynı olmasa da halkın teşbih etrafında
oluşturduğu masumane kültü yıkmak
suretiyle bizi aynı noktaya getirir. Kaç kere
ilahi okunmasına da aynı zihniyetten yola
çıkılarak savaş açılır. Dinde musiki vardır yoktur tartışması bir yana «Kur’an okumak
var iken neden ilahi?» denilmektedir.
Bu zihniyet dinin bir iştiyak, coşku olayı
olduğunu
bilmemekten
kaynaklanıyor
olamaz. Bize göre bu yaklaşım da halk ile
dinini ayırmaya matuftur. O halk, bildiği dil
ile Allah ve onun buyruğunu anmaktadır.
Semahların da izahı bu değil midir?
Özetlemek gerekir ise, İslam’ı Türkistan’a
götüren Ahmet Yesevi zamanının iyi bir
sosyal bilimcisi idi. Toplumunu inceledi,
dini inceledi, hikmetleri ile misyonunu
taşıdı. Aynı hizmeti Yunus Emre ilahileri
ile Türkiye’de yaptı. Günümüzde Hıristiyan
misyonerleri Türkistan’ı ve Türkiye’yi iyi
inceleyebilmiş sosyologlardırlar. Bunun
için başarılı oluyorlar. Sosyal yapımızı
bilemediğimiz için başarısızız. Halk bilimi
ihmal edilerek sosyal yapı öğrenilmiş
olunamaz.
Türklüğün mistik-folklorik arka planı, bir
noktada O’nün milli bekası ile doğrudan
ilintilidir. Özellikle, Anadolu’da kurulan
ve kurtarılan yurdun korunması itibariyle
Türk İslamı kavramı önem arz etmektedir.
Türk İslamı tabiri ile İslamı; Türk, Fars,
Arap diye ayırma amacını gütmüyoruz.
Ama İslam gövde, farklı kökler üzerinde
büyüyüp var olmuştur. Bu gövdelerin
beslendikleri kökler farklı olsalar da, İslam
ağacına hayat vermişlerdir. Vahhabiliğin
bir anlamda Anadolu İslam Türkünü tehdit
edişi buradan kaynaklanmaktadır ve bu
tehdidin Amerika’daki Moon Tarikatı’nm
içerik itibariyle ortaklıkları vardır.
Türklük, Müslümanlığa bazı müesseseler
kazandırmıştır ki, Anadolu’nun yurt olarak
tutulmasında, düşmandan kurtarılmasında
ve nihayet cumhuriyetin kurulmasında bu
milli-mitolojik değer ve kurumların rolü
olmuştur. Bunlardan birsi «veli kültürü»
dür. Veli kültü Türkler Müslüman olmadan
evvel de «kam kültü» olarak vardı. Bunun
38
kısaca izahı, «Sade insanın yanı sıra TanrıAl-lah bazı kullarına Kut verir»dir. Kutlu kişi
çevresine ışık tutar, bulunduğu toplumu
felaketlerden korur, bu arada düşmandan
da korur. Kutlu kişi yurdu düşmanlardan
koruyanlarla birlikte düşmanla savaşır ve
nihayet o bu dünyadan göçünce, gerçek
anlamda ölmemiştir. Yurdun korunması
gerekince cephedeki koruyucuların yanında
yine yerini alır. Kurtuluş Savaşımızda,
Kıbrıs’ın kurtuluşunda varlığına inanılan
«Yeşil Sarıklılar» bunlardır.
Milli bekaya yönelik bu tehdit yani Türkçü
İslam anlayış ve yansıtışa yönelik bu araz,
sade dindar kesimden gelmemektedir.
İfadeye göre sadece Ankara’da faaliyet
gösteren kilise sayısı 14O’ı bulmuştur.
21. yüzyıla giren Türkiye’de insanlar din
seçiminde elbet de hür olmalıdır. Ancak
misyonerliğin incelendiği zeminde Türk
toplumuna
yönelik
faaliyet
gösteren
kiliselerin tebliğlerini yaparlarken, sadece
Hz. İsa buyruğundan yola çıkmadıkları
da bilinmelidir. Hıristiyanlık Anadolu’da
dünyanın tescil etmek zorunda bırakıldığı
yeni
değer
ölçülerinin
kapsamında
Hıristiyanlığın mistik folkloru ile birlikte
gelmektedir. «Rum Ortodoks ve Ermeni
Gregoryen
Patrikhaneleri
kiliselerinde
törenler dü-, zenlendi. Ortodoks Rumlar
vaftizi
temsi-len
İstanbul’un
çeşitli
yerlerinde denize haç attılar. Haçı çıkaranlar
kilise
tarafından
çeşitli
hediyelerle
ödüllendirildi.» türünden örnekler, İncil emri
olmayıp, mistik Hıristiyan folklorudurlar.
Kısaca, kültürler savaşırlarken sadece
üst kültür kurumları ile değil, halk kültürü
ile de savaşmaktadırlar. Bu husus savaşın
kuralıdır. Savaşı gerçekte yapan halktır.
Savaş halk için yapılır. Halkla ve onun
kültür değerleri ile bilinçsiz savaşmak,
milli donanımı düşmanın emeline hizmet
ettirmek demektir. Ulu Atatürk Halkçılık
ilkesi ile sadece halk onayım seçim oyu
olarak almayı anlamıyordu. Halkı, onun
kültürü ile birlikte tanıyıp, milli kültürü
halkın kültüründen yola çıkarak inşa etmeyi
anlıyordu. Dine sokulmuş ve dini istismar
için kullanılan din dışı hususlarla mücadele
etmek ile, halkın mistik folklorunu yok
saymak aynı şey olurlar mı? Atatürk Nevruz/
Yeni gün kutlamalarına neden iştirak
ediyordu?
Yunan tregadyaları, Yunan mitolojisinin
ürünleri iken ve bunlara Anadolu’da yaşama
şansı arkeolojiden, felsefeden tiyatroya
kadar, mevsimlik ve yöresel şenliklerde
fırsat verilirken, diğer taraftan, Anadolu
Türk mistik folkloruna savaş açılabilirken
mesele geniş kapsamlı ele almabilmelidir.
Çağdaş misyonerliğin bize göre yeni
şekillenme alanı ve şekillenmiş biçimi biraz
da burada aranılmalıdır.
Çok ilginçtir. Günümüz Türk aydını, halkı ile
temasını, onu anlamaya gereksinimini, Ona
mal satabilmek veya devletin bir kışıma
Jakoben kararlarını ona dikte ettirebilmek
için yapıyor. Temas kurulamamış halk
tanınmamış halktır. Tanınmayan halk,
ihtiyacı bilinmeyen, gereksinimleri tespit
edilememiş olan halktır. Halkın inancına
yönelik olarak yapılan yayınlar, yapılması
istenilenler olmayınca, yapılması gerekli
olanlar yapılamadan kalırlar.
Türkçe’nin en eski kelimeleri uzak
köylerdedir de, en eski halk inançları
başka bir yerde midirler? Halk inançlarmdaki Türkçe kelime hazinemizin tespiti
örneklemeler yapılamadan, nasıl tam
tespitleri yapılmış olabilir? Gecekonduyu,
dolmuşu kültürümüze kazandıran halk
etimolojisi, halk mitolojisi alanında neden
katkıda bulunanlasın? Halk kültürümüzün
unutturulamadığı,
yok
edilemediği,
dejenerasyona uğratıla-madığı her yer
bizimdir, vatammızdır. Halk kültürü elden
çıkmış ise, siyasi sınırlar göstermeliktir.
Kimlik elden çıkmıştır. Dini duygular yok
olunca, insanların bu duyguları ifade
etmek için kullandıkları kelimelerin de
yitirilecekleri gibi, halk inançları da
kaderlerine terk edilirler ise, yüzlerce öz
Türkçe kelime tarihe karışır. Halk inançlarım
anlayamamak mı dar görüşlülüktür, yoksa
dini anlayamadan, sade halk sergilediği
samimi inançlarla dar görüşlülük mü yapmış
olmaktadır.
Türk aydın halkın; kültürü, psikolojisi ve
değer ölçüleri ile tanıyamamış halkın; farklı
coğrafi kesimlerinde yaşayan ve sosyal
farklılıklar yansıtan kısımlarını ise, doğal
olarak yerel özellikleri ile fark edememişiz.
Türk
aydını;
halkı,
yaygın
iletişim
vasıtalarının
olumsuz
yönlendirmeleri
ile
dejenere
edilirken,
sosyo-kültürel
mevzii farklılıklar sonucu oluşan yöresel
kültürlerin ideolojik örgütlerce istismar
edilmesine de adeta seyirci kalmaktadır.
Halk inançları, mahalli renklerin en güzel
yansıtıldıkları sosyal harmoniler iken,
istismar edilerek sorun oluşturmuşlardır.
Halk inançları ile metodik ilgilenmek,
toplumun dini sorunlarını sosyolojik açıdan
ele almaktır. Halk inançları denilince
basit münferit olayları değil, dini içerikli
ayrı kategoriden olaylar bütününü, mistik
folkloru kastediyoruz.
Özetle söylenebilir ki, halk bilimi ve onun
bir parçası olan halk inançları, sınırlarımız
dahili itibariyle milli harçtırlar. Onlarla batıl
itikatları bir tutmamak gerekir. Onlar, Türk
Dünyası geneli itibariyle Türklüğün kültür
köprülerinden birisidir. Aynı zamanda onlar,
kültürel emperyalist baskı karşısında milli
kültürümüzün korunma kalkanlarıdır.
39
Irak’ta Ezilenler Bizim
Soydaşlarımızdır
Küçük
bir
kızdım…
Ailemizin
büyüklerinden
olan
amcam
Gazanfer
Paşayev’in Irak’ta çalıştığını duymuştum.
O uzak ülkeyle ilgili hiçbir bilgim
yoktu. Nasıl bir ülke olduğunu
hayal bile edemiyordum. Sadece
amcamın o ülkede; üstelik de uzak
bir ülkede çalıştığını biliyordum,
o kadar… Daha sonra amcamın
anlattığı, o sırlı, beni büyüleyen
masala benzer hatıraların, sadık
bir dinleyici oldum. Kerkük’ten,
Tuzhurmatu’dan,
Telafer’den,
Erbil’den bahsediyor; oralardaki
insanların
bizimle
aynı
dili
konuştuğunu,
giyimlerinin,
yemeklerinin, gelenek ve göreneklerinin
kısacası, onların her şeylerinin bizimle
aynı olduğunu anlatıyordu. Öyle bir ilhamla,
sevgiyle, muhabbetle anlatıyordu ki… Ben de
bir an önce oralarda olmak, oraları görmek
istiyordum... Bir gün bu isteğimi dile getirip
aile büyüklerime: “...Ben de oraları görmek
istiyorum,” dedim... “Göremezsin, orası çok
uzak, gidemezsin, üstelik gitmene izin de
vermezler,” diye karşılık verdiler. Küçük bir
kızken, dinlediğim o sırlı sohbetler, o yanık
nağmeler ve güzel hoyratlar, beni adeta
büyülemiş, hayran etmişti. Bir gün mutlaka
oraya gideceğimi düşünüyor, hayaller
kuruyordum.
Eğer amcam gidebilmişse oralara,
elbette ben de gidebilirdim... Bir süre
sonra, amcamın bu sırlı ülkeyle ilgili
yazdığı, “Altı Yıl Dicle ve Fırat Sahillerinde”,
“Kerkük Hoyratları”, “Kerkük Atasözleri”,
“Bu
Sevda
Ölüncedir”
adlı
kitapları
okumaya başladım. O kitaplardaki sevda,
sanki amcamızdan bize de geçmişti,
görmediğim o yerlere, büyük bir sevgi ve
muhabbetle bağlanmıştım. Kerkük, içimde
40
Ganire PAŞAYEV
Azerbaycan Milletvekili
ölünceye kadar davam edecek bir sevdaya
dönüşmüştü. Ben bu sevginin, bu aşkın kara
sevdaya çevrilmesini istemiyordum! Babam,
edebiyatçı ve milliyetçi düşünceye sahip
bir insandı.Ben, okuldaki etkinliklerde,
birçok ince düşünceyi, zarif duyguyu
dile getiren Kerkük Hoyratları söylerdim.
Hoyratları seçmem konusunda babam bana
çok yardımcı olurdu. Seçtiğimiz hoyratlar
hem m Kerkük’ü anlatan, hem de bize milli
düşünceyi aşılayan hoyratlardan ibaret
olurdu...
Dilim dilim,
Kavun kes dilim, dilim,
Ben dilimden vazgeçmem,
Olsam da dilim, dilim...
Bu ne yanık bir nağmeydi, bu ne acı,
bu ne feryattı? Babam, bu hoyratı her zaman
söylememi isterdi ve ben de söylerdim,
tabi... Biz bu sevdayla büyüdük. Sovyetler
Birliğinin
dağılması,
bağımsızlığımızı
kazanmamız döneminde ise, o büyülü
memleketten, Kerkük’ten, Erbil’den gelen
misafirlerimizin sayısı hızla arttı... Ve biz,
Gazanfer amcam vasıtasıyla onları daha
yakından tanımaya başladık...
Gazanfer amcam, Azerbaycan’da Irak–
Türkmen Müzesinin açılmasını sağladığında,
hepimiz çok sevinmiştik ve oralardan
açılışa gelen kardeşlerimizi, bacılarımızı da
çok sevmiştik. Azerbaycan’ın kendilerine
olan ilgisine, sevgisine büyük değer veren
Iraklı soydaşlarımızla her görüşmemiz,
onlarla her sohbetimiz, adeta toya, bayrama
dönüşüyordu... Soydaşlarımız, Ulu Önder
Haydar Aliyev’e “...Tarihi okuduğumda, Irak
Türkmenleriyle, aynı bütünün parçaları
olduğumuzu gördüm...” dediren tarihi
gerçekliğin arkasındaki düşünceye büyük
önem veriyorlardı. Aramızdaki kardeşlik ve
yakınlık, bu gün de böyle devam etmektedir!
Nihayet o gün geldi, bir televizyon
muhabiri olarak, Irak’a gidecektim! İlahi!
Ne kadar sevinmiştim! O zaman Irak
Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’di. Benim
Kerkük’ü, Telafer’i, Tuzhurmatu’yu görme
isteğim gerçekleşmedi... Bizim heyetimizin
oralara gitmesine izin verilmedi.Sebeplerini
öğrenmiştim. Artık oradaki soydaşlarımızın
yaşadığı o dehşet dolu anları, büyük acıları,
faciaları, katliamları da biliyordum… O
bölgelere gidemesem de, Irak’taki durumdan
haberdar oldum. Çünkü Bağdat’ta yaşayan
bazı Türkmen kardeşlerimizle konuşma,
dertlerini dinleme, sohbet etme imkânı
bulmuştum.
Irak’tan
büyük
acılarla,
yürek
yangınlarıyla
döndüm.Ama
oraya
bir
daha gitmeliydim, mutlaka gitmeliydim.
Bizim
sayılan
topraklarımızı,
oradaki
kardeşlerimizi, onların doğup büyüdükleri
yerleri,
onları
evlerini
barklarını
da
görmeliydim... Bu arzu benim içimi yiyip
bitiriyordu.Irak’a ikinci seferimde, bu
arzularıma kavuştum.Irak’ta referandum
yapılıyordu
ve
bu
süreci
izleyecek
gazetecilere
“seçimi
nerede
izlemek
istersiniz,” diye sorulduğunda, sevinçle
ve tek kelimeyle “Kerkük” demiştim.Türk
kökenli gazeteciler ve muhabirlerin çoğu
Kerkük’ü seçmişti.Bu şansı kaçıramazdım.
Bizi aslı ilgilendire, referandum değil,
Kerkük’tü. Çok heyecanlıydım... Kerkük’e
varıp otobüsten indiğimde, derin bir
nefes aldım, havayı ciğerlerime çekip bizi
karşılamaya gelenlere: “Hayırlı akşamlar,”
dedim.
Bizi
karşılayanların:
“Hayırlı
akşamlar, hoş geldiniz,” sözlerinden sonra,
birbirimize hal hatır sorduk, onlarla kısa
süreli bir sohbetimiz oldu. Avrupalı gazeteci
dostum Mişel, şaşkınlıkla bana dönerek:
– Sen bunların dilini nerden biliyorsun?”
diye sordu.
Daha sonra onunla aramızda ilginç bir
diyalog yaşandı. Ben:
– Biz, bunlarla aynı dili konuşuyoruz, diye
karşılık verdim.
– Nasıl? Aynı dili mi?
– Evet!
– Sen Azerbaycanlı değil misin?
– Evet, doğrudur...
– O zaman sen, nasıl oluyor da onlarla aynı
dili konuşuyorsun? Söylediklerin doğru
mu?Ciddi misin?
– Elbette, ciddiyim... Çünkü onlarla aynı
milletteniz, onlar bizim soydaşlarımız...
– Nasıl yani?
...Mişel’e tarihimizi, geçmişimizi, bu
konudaki bildiklerimi anlatmaya başladım.
Baktım ki, Mişel’e bunu izah etmem çok
zaman alacak, anlatacaklarımı sonraya
erteledim:
– Akşam, sana hepsini anlatırım, dedim.
Akşam, Mişel’e anlattıklarımı dinleyen diğer
yabancı gazetecilerle sohbetimiz, gece
yarısına kadar uzandı...
Saddam
Hüseyin’in
düzenlediği
referandumla ilgili konuşmak istemiyorum.
Çünkü tepeden tırnağa sahte bir oylamaydı;
ama referandumu izlesem de, ben asıl
görmek istediklerimin peşinden gittim.
Kerkük’ü gezdim, dolaştım, soydaşlarımızla
sohbet
ettim.
Yaşadıkları
zulümleri,
çektikleri acıları anlattılar... Ama bu zorlu
hayata karşı, her şeye rağmen umutluydular
ve dilimizi, medeniyetimizi yaşatmak için
ellerinden geleni yapıyorlardı! Abdüllatif
Benderoğlu’nu, Nesrin Erbil’i ve daha nice
soydaşımızı yakıdan tanıdım, bu kederli
Irak seferlerimde...
Irak’taki Körfez Savaşı, döneminde
gazeteci olarak ülkenin çeşitli bölgelerinde
çalıştığım dönemde de, Irak Türkmenleriyle
41
yakından ilgilendim. Her ne kadar işimi
büyük bir dikkatle yürütsem de, onlarla da
ilgileniyordum. Çünkü onların kalbimdeki
yeri bambaşkaydı...
Saddam
Hüseyin
devrildiğinde,
doğrusu sevinmiştim.“Türkmenler, bizim
soydaşlarımız daha mutlu olacaklar, haklarını
alacaklar, yeni haklara kavuşacaklar,” diye
düşünmüştüm. Ama olmadı... Soydaşlarımız,
daha ağır baskılar altında, daha şiddetli
acılar çekerek yaşamlarına devam etmek
zorunda kaldılar... Gerçek haklarını bir türlü
elde edemediler... Irak’ta yaşayan halkların
birçoğu, az ya da çok, haklarını aldılar, tabi
ki Türkmenlerden başka…
Milli
Meclisimizde,
Azerbaycan–
Irak
Parlamentolararası
Dostluk
Grubu kurulduğunda, en çok sevinen
milletvekillerinden biriydim. Sağ olsunlar,
beni de bu gruba üye yaptılar. Irak heyeti
Azerbaycan’a gelmişti.Irak tarafından bu
grubun üyesi olan Kerkük Milletvekili Jale
Neftçi de gelmişti.Cumhurbaşkanımız İlham
Aliyev’i ziyaret ettikten sonra, doğruca
yanımıza geldi. Jale Hanım, sevincinden
ağlıyordu ve gözyaşları içinde:
Sayın Cumhurbaşkanı ile görüşmemiz
esnasında ne oldu, biliyor musunuz,” dedi.
Biz hepimiz, onun sorduğu bu soruya,
kendisinin cevap vermesini bekliyorduk, o
anlattı:
– Sayın Cumhurbaşkanına ne kadar
teşekkür etsem azdır! Görüşmede “Türkmen
kardeşlerimiz, bacılarımız nasıldır”, dedi.
Grup başkanımız: “Sayın Cumhurbaşkanı,
biz de sizin kardeşleriniz, bacılarınızız!”
Deyince, Sayın Cumhurbaşkanı: “Doğrudur;
ama onlar bizim en yakın kardeşlerimiz ve
bacılarımızdır”, dedi ve görüşme bittikten
sonra, biz Türkmen kökenli milletvekilleriyle
ayrıca resim çektirdi, bizim problemlerimizle
yakından ilgilendi, isteklerimizi sordu,
destek sözü verdi: “Hangi mesele olursa
olsun, bana müracaat edebilirsiniz”, dedi.
Ben burada, kendimi vatanımdaymışım gibi
hissettim…
42
Son
yıllardaki
olaylar,
Irak
Türkmenlerinin
kaderine
sadece
ağır
imtihanlar yazıldığını düşündürüyor insana.
Şimdi durumları daha da kötü, daha da
gergin... Gittikçe daha da kötüleşiyor.
Katledilen, göç etmek zorunda kalan
Türkmen kardeşlerimizin sayısı her geçen
gün artıyor. Ellerini açıp yardım istiyorlar...
Bütün Türk Dünyasına sesleniyorlar... “Bizi
unutmayın,” diyorlar... Yardım bekliyorlar!
Binlerce insan, son olaylarda kendi
vatanından ayrılmak, göç etmek zorunda
kaldı. Uluslararası teşkilatlar, maalesef
Irak Türklerinin dramını görmezden geliyor
yahut gördükleri halde susuyorlar...
Irak’ta felakete uğrayan, facialar
yaşayan, acılar çeken bizim soydaşlarımızdır!
Kerkük’te,
Tuzhurmatu’da,
Telafer’de
yaşayan insanların, kanının kanımızdan,
canının canımızdan olduğunu, onların
kardeşlerimiz ve bacılarımız olduğunu
anlamak için, tarihin sayfalarını birazcık
çevirmek yeterlidir… Gelin bir yürek gibi
onların yanında olduğumuzu gösterelim.
Herkes gücünün yettiği kadar destek
olsun... Dünyanın her yerinde, bizler sesimizi
yükseltelim ve bu kardeşlerimizin de sesi
olalım.Onları unutmadığımızı, onları her
zaman düşündüğümüzü, onların yanlarında
olduğumuzu gösterelim. O gün, bu gündür!
Kardeşin, kardeş yanında olması gereken
gün! Bunu, gelecek nesillerimizin dikkatini
çekmek ve dünyaya mesaj vermek için
de yapmalıyız. Gelin: “Onlar, yalnız değil,”
diyelim... “Biz varız!” diye haykıralım... “Biz
varız!”
Peki, “Biz” kimiz? Sayımız ne kadar?
Biz Türk Milletiyiz! Sayımız da Türk
Dünyasında yaşayan insanların sayısı
kadardır!
Biz milyonlarca Türk’üz ve aynı amaç için
çarpan milyonlarca yüreğiz!
Ganire Paşayeva (Azerbaycan Milletvekili)
Elazığ/Harput Hoyratlarının
Kerkük Horyatları ile Tematik
Karşılaştırması
Yrd. Doç. Dr. Fatma Sibel BAYRAKTAR
1
Özet
Hoyrat, Azerbaycan’dan Kerkük’e kadar uzanan,
üç devletin sınırları içindeki Türkleri birbirine bağlayan
çok önemli ve yaygın bir sözlü edebiyat türüdür. Daha
çok erkekler tarafından söylenen hoyratlar, bütün halkın
günlük yaşamının her anında var olmakta ve öteki türler
e göre daha çok sevilmektedir.
Elazığ-Harput havaları bir taraftan Azeri havalarına bir
taraftan da Kerkük, Urfa, Diyarbakır havalarına benzer.
Harput’ta söylenen hoyratlarda, özellikle aşk ve sevda konularının işlendiği görülür. Aynı
zamanda yiğitlik,
askerlik, gurbet, özlem, ölüm, doğa olayları, düğün, kına gibi konular da yer almaktadır.
Dört dizeden oluşan hoyratların ilk dizeleri eksik hecelidir. İlk dizedeki söz ya da söz
grubu sonraki dizelere ayak verir. Ayaklar söylenişi aynı ya da birbirine yakın, ancak
anlamları farklı olan sözcüklerden seçilir. Hoyratların en önemli özellikleri kafiyelerinin
cinaslı olmasıdır. Cinas yanında teşbih, istiare, mecaz, telmih, tevriye, tenasüp, teşhis,
intak gibi sanatlar ustaca kullanılır.
Elazığ/ Harput hoyratları kayabaşı, bağrıyanık, elezber, kesik diye bilinir. Cinaslı ve
cinassız kesik veya tam manilere dayanır. Harput’ta hoyratlar, tıpkı gazeller gibi makamdan
makama değişken özellikler taşır. Harput hoyratları ile Kerkük horyatları arasında geniş
ölçüde söz benzerlikleri bulunmaktadır.
Bu çalışmada, biri Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde, diğeri Irak Cumhuriyeti
Devleti sınırları içinde yer alan iki kadim Türk şehri insanlarının, mesafeler çok uzak
olmasına rağmen birbirine çok benzeyen şiirler ve makamlar meydana getirmeleri üzerinde
durulacak ve bu şiirlerde işlenen konular arasındaki benzerlik ve farklılıklar tematik olarak
ele alınarak incelenecektir.
Elazığ, Harput yöresi sahip olduğu kültürel birikimle Türkiye’nin önemli kültür
merkezlerinden biridir. Özellikle de müzik kültürüyle öne çıkar. Bu yörenin müzik
örneklerinde en çok benimsenen, en yaygın olan şiir biçimi manidir. Hoyrat adı verilen uzun
havaların tamamında okunan deyişler de manilerden oluşmaktadır. Klasik edebiyatımızın
Rubaileri neyse, halk edebiyatımızın hoyratı da odur denebilir. Harput gelişmiş şehir yapısı
sebebiyle işgücü bakımından çekim merkezi durumundadır. 19.yy. sonlarında Amerika’ya
yapılan göçlerin dışında genellikle göç vermemiş, göç almıştır. Bu sebeple örneğin komşu
Eğin’in hemen hemen bütün havaları gurbet üzerineyken, Harput’ta gurbet temasına az
rastlanır.
Kerkük ise bu gün Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmış bir kadim Türk şehridir. Bir
Kerküklü için var oluş kaynağı dili ve hoyratlarıdır. Yediden yetmişe herkes hoyrat söyler,
43
hoyrat dinler. Neredeyse bütün toplantılar son söz mahiyetinde bir hoyratla bitirilir.
Sor bizden, neler gördüg
Gam daşı deler gördüg
Ac nene, ac balanı
Daş üste beler gördüg (K
Hoyrat halk edebiyatında maninin bir türüdür. Kesik mani, cinaslı mani adlarıyla
geleneksel halk edebiyatında yer almaktadır. Bu tür manilere Azerbaycan Türkleri Bayatı,
Elazığ’da hoyrat, Irak Türkleri horyat derler. En yaygın olduğu yerler Irak’ın Kerkük ve
Erbil şehirleri, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illeridir. Ağırlıklı olarak Urfa, Diyarbakır,
Elazığ, Erzurum ve Kars yörelerinde söylenir. Gelişen teknoloji sayesinde musiki bağları
da artmıştır. Muhalif Beşiri kesik hoyratlar Urfa, Diyarbakır, Elazığ ve Kerkük’ün müşterek
hoyratlarıdır. Aslında hoyrat ve mani türü sınırlar siyasi olarak nereden geçerse geçsin
insanların gizli bağı olarak aynı söylemlerle sürüp gelmektedir.
Bazı hoyratlar anlaşılan o kadar sevilmiş ve benimsenmiştir ki, Azerbaycan’da, Elazığ’da ve
Kerkük’te birbirine çok yakın varyantları ile can bulmuşlardır:
Elazığ varyantı:
Azerbaycan varyantı:
Kerkük varyantı:
Gülenaz gülenaz
Bülbül eder güle naz
Ağlayan çok gülen az
Gezdim hicran bağların
Men aşıkam gülen az
Bülbül eyler güle naz,
Harap kalsın bu dünya
Ağlayan çok gülen az
Güle naz,
Bülbül eyler güle naz,
Girdim dost bağçasına
Ağlayan çoh, gülen az
Hoyrat yedi heceli dizelerden oluşur. İlk dize kesiktir ve kafiye sözünü belirler. Çoğunlukla
dört mısralı olmakla birlikte bazen mısra sayısı daha çok olabilir. En önemli özelliği uyağın
cinaslı olmasıdır. Az da olsa cinassız hoyratlara rastlamak mümkündür. Türkçenin eş sesli
fakat anlamca farklı kelimelerinden yararlanılarak yapılan cinas, dinleyenleri şaşırtır, şiire
güzellik, anlam zenginliği katarken dikkatleri üzerine toplar.
Görüleceği üzere Elazığ’ın rahat ve mutlu bir ortam oluşturması hoyratlara da
yansımıştır. Tema olarak sevgi konusunda yazılmış hoyrat ve maniler büyük çoğunluğu
oluşturmaktadır. Sevgiliden ayrı düşme, sevgisine karşılık bulamama veya sevdiğinin bir
başkasıyla olması, dostluk, dostluğun kıymetini bilmek gibi konular üzerine yoğunlaşılmıştır.
Elazığ/ Harput hoyratlarında şehrin adı fazlaca anılmaz:
Bu sular meste gider
Dolanır dosta gider
Yıkılası Harput’a
Sağ gelen hasta gider
Oysa Türkiye’den ayrı düşmüş, düştüğü günden beri de siyasi acıları hiç dinmemiş
Irak Türkmen halkı için şehrin adının anıldığı horyatlar oldukça fazladır. Irak Türkmenlerinin
bu gün pek çok derdi vardır. Bunun tek çıkış yolunun da birlik ve beraberlik olduğunu,
bunun da en başta dille sağlanacağının bilincindedirler:
Kahın gideg Tisin’e Sene Kerkük, Erbil’in Kal’ası var
2
Bahın asmanın isine Yıl Kerkük sene Kerkük Dibinde lalası var
Evlerimizi verdiler Andolsun Türklüğüme Aslan çemde yatıpsa
Dünyanın en pisine (K) He dönnüğ sene Kerkük (K) Sag gezer balası
var
Yerleşim yerlerine hayat veren ırmaklar, gereken değeri hoyratlarda da görmüş,
adları anılmadan geçilmemiştir (Elazığ’ın Fırat nehri, Kerkük’ten geçen Hasa suyu)
Karşıda Fırat gördüm Hasa damlar,
Ölümü murat gördüm Su geli Hasa damlar
Sevda derdi görmeyen Bu damlar o damlardı
44
Demesin ki dert gördüm (H) Hanı o has adamlar (K)
Dostluk, dostluğun kıymetini bilmek üzerine pek çok mani söylenmiştir:
Kol aç gelene doğru Değersizler,
Gül at gülene doğru
Ok ona değer sızlar Kes bağrım kanım aksın Değerli dost kadrini
Kadir bilene doğru (H) Ne bilir değersizler (K)
Dost kadir kıymet bilendir ancak, sevgili bilmez. Hoyratların da baş köşesinde kadir kıymet
bilmeyen sevgiliye söylenenler yer alır:
Gamze deler gam zedeler
Dil meze dil meze
Gam vurur gamze deler Dudak meze dil meze
Sinemi hekkak delemez Gönül verdim bilmedim
Delerse gamze deler (H) Kadir kıymet bilmeze(H)
Sevgili muhtemelen bir söylenen sözden alınmıştır:
Al alma dilim dilim Bağçaya serdim kilim
Gel otur benim gülüm Gel eylen menim gülüm
Ne dedim neden küsdün? Ne dedim küstün gene
Lal olsun arsuz dilim(H) Lal olsun menim dilim (K)
Sevgilinin güzelliği dile getirilir:
Al almanın dördünü
Gözel ayaz
Sev igidin derdini
Hoş bulut, gözel ayaz
Seversen bir güzel sev Hudama çok yalvarram
Çekme çirkin derdini(H) Nasibim gözele yaz (K)
Ayna güzel
Yüz güzel ayna güzel
Güzel yari görenler
Dediler: ay ne güzel!
Oturmuş zülfün tarar
Dizinde ayna güzel(H)
Sevgilinin ahu gözleri:
Ah o gözler ah o gözler
Kan eder ah o gözler
Beni vuran ok değil
Sendeki ahu gözler(H)
Sevgilinin saçları:
Günde dara,
Çöz zülfün günde dara,
Teline söyle meni,
Çekmesin günde dara! (K)
Fazla naz anlaşılan aşık usandırır:
Elmadan al olasın
Serviye dal olasın
Bahan yar mı bulunmaz?
Ben dedim, sen olasın(H)
Ölüm ayrılıkların en onulmazı olduğundan üzerine çok söz söylenmiş bir konudur.
Hem Harput hem de Kerkük hoyratları ölüm konusunda, özellikle sevda derdinden ölmek
üzerine çok derin hoyratlar söylemişlerdir:
45
Almadan Kokun aldım almadan Bir de yüzün göreyim Tanrı canımı almadan (H) Bahçede serinde gel
Hayva nar degende gel
Hasda düştüm gelmedin
Bari can verende gel (H)
Yer yedi Bu dağlar kömürdendir
Asman sekiz, yer yedi Geçen gün ömürdendir
Nice bin kahramanı Feleğin bir kuşu var
Felek büktü, yer yedi (K) Pençesi demirdendir (K)
Açık koy pencereni, Gözüm görsün geleni Nece kabre koyarlar Yar derdinnen öleni (K) Al almayı daldan al
Daldan alma elden al
Duydum gelin olisin 3
Ben ölem de ondan al(H)
Sevda öldürmese de hasta eder, yaralar:
Yaradı Bağ alması
4
İçim yazım yaradı Yeşildi bağ alması
Kanım durar devir etmez Yaraladuv vur öldür,
Eşidendem yâr adı Çetindi sağalması (K)
Sal dünyanın yahasın
Dünya kime yaradı?
5
Baş kaldır ona yalvar
Ataştan can yaradı (K)
Yara benden yara benden Bülbülüm bağ gezerim
Yalvarın yara benden Aşıkım dağ gezerim S
inemde dağ-ı hicran Yüz yerde yüz yaram var
Sağalmaz yara benden (H) El sanır sağ gezerim(H)
Dost ne kadar önemliyse, namertle dost olmak da o kadar tehlikelidir:
Düşde gör, düşde gör Düşde gör
Hayalde gör düşde gör
Hayalde gör, düşde gör,
Dostun kim, düşmanın kim Düşenin dostu olmaz
Hele bir kez düş de gör (H)
İnanmazsav düş de gör! (K)
Güne düştüm güne düştüm Güne düştüm
Gölgede güne düştüm Kölgeden güne düştüm
Felek gözün kör osun Heber ver zalım yara
Dediğin güne düştüm (H) Dediği güne düştüm (K)
Yara sızlar yara sızlar Ok değmiş yara sızlar Yaralının halinden Ne bilsin yarasızlar? (H) Başa kalkar
Beg gelir, paşa kalkar
Yeme namert lokmasın
Gün gelir başa kalkar! (K)
Dert adama söyletir derler…
46
Yara sızlar
Oh deger, yara sızlar Bir yaralı dost gadrin Ne bili yarasızlar? (K)
Al yanaktan al yanaktan Gül kokar al yanaktan Yandı yürek kül oldu Bağrını dağlamaktan Dalda yaprak kalmadı Yarama bağlamaktan
Septiğim su da yandı (K)
Deryalar cışa geldi
Yaş döküp çağlamaktan
6
O yar burdan gideli
Hal kaldım ağlamaktan(H)
Oda yandı
Üregim oda yandı,
Ahım deryaya düştü
Balıklar suda yandı
Su septim oda sönsün
Her şeye rağmen Allah’tan ümit kesilmez….
Derde kerim derde kerim
Gam derer derd ekerim
Yas tutma deli gönlüm
Mevla her derde kerim (K)
Görüleceği üzere, halkın çok sevdiği ve yaşatmaya devam ettiği bu edebi tür, aynı zamanda
uzak diyarların bir yürekten hissetme, bir ağızdan söyleme yoludur. Tematik olarak,
yayıldığı Azerbaycan, Urfa, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Kars, Kerkük ve Erbil’de ortak
olarak incelenmelidir.
KISALTMALAR:
(H): Harput hoyratı (K): Kerkük hoyratı
KAYNAKÇA:
Ata Terzibaşı (1975),Kerkük Hoyratları ve Manileri, İstanbul
Fikret Memişoğlu (1966),Harput Ahengi, Istanbul
Fikret Memişoğlu (1995),Harput Halk Bilgileri, Elazığ Kültür Derneği Yayınları, Elazığ
Gazanfer Paşayev (1998),Irak Türkmen Folkloru Kerkük Vakfı, İstanbul
İshak Sunguroğlu (1958) Harput Yollarında I, Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı yay., Istanbul
İshak Sunguroğlu (1959) Harput Yollarında II, Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı yay., Istanbul
İshak Sunguroğlu (1961) Harput Yollarında III, Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı yay., Istanbul
İshak Sunguroğlu (1969) Harput Yollarında VI, Elazığ Kültür ve Tanıtma Vakfı yay., Istanbul
Tuncer Gülensoy, Ahmet Buran (1994)Elazığ Yöresi Ağızlarından Derlemeler, TDK Yay.,
Ankara
Yavuz Köktan(2002), Elazığ Harput Müziğinde Söz, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi
Zülfü Güler , Harput’ta Edebiyat ve Sözlü Folklor
1. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi/EDİRNE
2. Gökyüzü
3. Oluyorsun
4. Dışım
5. Yaratır
6. Coşmak
47
Türkmeneli Kültür
Günleri’nin Ardından
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık
TİKA,
Etimesgut
Belediyesi,
Ankara
Ticaret Odası (ATO), Türkiye Yazarlar
Birliği, Milli Kütüphane Başkanlığı, TAHA
Kargo’nun destekleriyle 6 - 8 Ekim 2015
tarihleri arasında Türkmeneli İşbirliği
ve Kültür Vakfı ile Türkmeneli Kültür
Merkezi tarafından Ankara Milli Kütüphane
Salonu’nda“Türkmeneli
Kültür
Günleri”
düzenlendi.
Etkinliklere
Irak’ın
Bağdat,
Tuzhurmatu, Dakuk, Kerkük, Altunköprü,
Erbil ve Musul Telafer bölgelerinden ve
Türkiye’den yaklaşık 60 aydının ve kültür
insanının katıldı. Üç gün süren Etkinliklerde
Irak’ta Türkmen Kültürü öğeleri resim ve
hat sergisi, tiyatro oyunu, müzik gecesi
ve şiir dinletisiyle tanıtılmış, Türkmen
kültürü, eğitimi, sanatı ve basını hakkında
Üç panel ve İki çalıştay yapıldı. Türkmeneli
Kültürüne hizmet eden kurum, kuruluşlar ve
şahsiyetlere “Türkmeneli Hizmet Ödülleri”
takdim edildi.
Türkmeneli Resim ve Hat Sergisi
Irak Türkmeneli bölgesinden gelen
Türkmen ressamları ve hat sanatçıları Avni
Nakkaş, Nursel Kuşçu, Neda Asker, Şahin
Kerküklü ve Ali İsmet hat ve resim tablolarıyla
“Türkmeneli Kültür Günleri” nin ilk etkinliği
olan Türkmeneli Hat ve Resim sergisine
katıldılar. Milli Kütüphane salonunda açılışı
yapılan Resim ve Hat Sergisine T.C. Kültür
ve Turizm Bakan Yardımcısı Yıldırım Ak,
Dışişleri Bakanlığı Irak ile İlişkiler Genel
Müdürü Yardımcılığı Daire Başkanı Ali
İhsan İzbul, Sağlık Eski Bakanı Halil Şıvgın,
Başbakanlık Türk İşbirliği ve Koordinasyon
Ajansı (TİKA) başkan yardımcısı Ali Maskan,
TRT Protokol Müdürü Bülent Kahraman
48
Dr. Şemsettin KÜZECI
Çolakoğlu, Milli Kütüphane Başkanı Zülfi
Toman, Türkmeneli İşbirliği ve Kültür
Vakfı Başkanı Fatih Türkcan, Türkmeneli
Kültür Merkezi Başkanı Dr. Mustafa Ziya,
Irak e. Milletvekili Hasan Özmen ve Fevzi
Ekrem Terzi, Milli Eğitim Bakanı Müsteşar
Yardımcısı,
Türkiye
Kamu-Sen
Genel
Başkanı İsmail Koncuk, Başkent Ankara
ve Anadolu Konfederasyonu (BAŞKON)
Başkanı Mehmet Akyol, Türkiye Büro- Sen
Başkanı Fahrettin Yokuş, Azerbaycan Kadın
Tugayının kurucusu Prof. Dr. Hanim Halilova,
Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı
Mehmet Doğan, İLESAM Başkan yardımcısı
İlter Yeşilay katıldı. Bakan yardımcısı
Yıldırım Ak ve beraberindeki protokol heyeti
resim ve hat sergisini gezerek Türkmen
sanatçılarımla yakından ilgilendi.
Türkmeneli Kültür Günleri Açılış Töreni
Türkmeneli Kültür Günlerinin ilk
etkinliği Resim ve Hat sergisi sonrası
Açılış Töreni yapıldı. Açılışı törenin
sunucusu Eğitimci yazar Sultan Özateş
güzel sunumuyla 3 gün boyu etkinliklere
renk kattı. Türkmeneli Tanıtım Filmi ile
başlayan tören Saygı duruşu, İstiklal
Marşı ve Türkmeneli’nin Milli Marşlarının
okunmasıyla devam etti. Ardından da açılış
konuşmalarına geçildi. Önce ev sahibi olan
Türkmeneli Kültür Merkezi Başkanı Dr.
Mustafa Ziya, Türkmeneli İşbirliği ve Kültür
Vakfı Başkanı Fatih Türkcan ve Vakfın
Kurucu Başkanı Irak e. Milletvekili Hasan
Özmen birer konuşma yaparak, etkinliklerin
önemine değindiler. Bu kritik süreçte böyle
bir toplantının Ankara’da yapılması ve
devlet tarafından desteklenmesine vurgu
yaptılar.
Protokol Konuşmaları
Türkmeneli Kültür Günleri etkinliğine
devletin üst düzeyi yetkilileri ayrıca Irak,
Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan,
Doğu Türkistan başta olmak üzer çok
sayıda Türk dünyası sivil toplum kuruluş
temsilcileri ve kültür adamları katıldı.
Protokol konuşmaları T.C. Kültür ve
Turizm Bakan Yardımcısı Yıldırım Ak’ın
konuşmasıyla başladı. Ak konuşmasında
“Aslında buraya gelirken, burada böyle bir
konuşma yapabileceğimi ve bununla ilgili de
ne söylemem gerektiğini aklımdan geçirdim.
Sen 12 yaşından beri Türk dünyasının
ve dünya Türklüğünün bağımsızlığı için
her şeyini ortaya koymuş bir adamsın
senin söyleyecek o kadar çok şeyin var
ki diyerek kendime duygulandım. Bizler
gerçekten Türk olarak yaratılmış olmanın
Cenab-ı Allah’a şükrünü yapıyoruz. Bu bir
lütuftur ve bu lütfun bir sorumluluğu vardır.
Türkmenelili kardeşlerimizin faaliyetlerini
takdir ettim. Emeğinize sağlık. Her türlü
mesainize Türkiye Cumhuriyeti olarak her
şeyi yapacağız. Musul, Kerkük, Erbil gibi
yerlerde yaşayan Türkmen kardeşlerimizin
sorunları bizim sorunlarımız olmuştur.” dedi.
Dışişleri Bakanlığı Irak ile İlişkiler
Genel Müdürü Yardımcılığı Daire Başkanı Ali
İhsan İzbul konuşmasında Irak ile Türkiye
arasındaki ilişkilere değindi. Irak, Türkiye
için önemli bir ülke olduğunu Türkiye
Türkmenler ile yakından ilgilendiğini ve
etkinliği önemine değindi.
Türkiye Kamu Sen Genel Başkanı
İsmail Koncuk ise yaptığı konuşmada;
“Burada başka şeylerde istemek gerek. Bir
ara bir Türkmen ailesini ziyarete gittik. Çok
perişan haldelerdi. Bir evin bodrum katında
1520- kişi kalıyordu. Çocuklar bakımsız ve
zayıf. Aile reisine bir ihtiyacınız var mı diye
49
sordum. Bu kadar farklı zaruriyet içerisinde
olan bu ailenin reisi bana teşekkür ederek
bir ihtiyacının olmadığını söyledi. En zor
zamanında bile bunu idare edebilen gururlu
insanlarız. Bizde Kamu Sen olarak elimiz
neye yetiyorsa, Türkmen kardeşlerimiz için
bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Fakat bu
elbette ki yeterli değil” ifadelerini kullandı.
Türkmeneli Kültürüne Hizmet Ödülleri
Irak’ta
varlığını
sürdüren
Türk
Kültür mirası, son yüzyılda zorlu ve sıkıntılı
günlerden geçerek bugünlere gelmiş, bugün
hala ayakta kalma mücadelesine devam
etmektedir. Anavatanın sınırları dışında
bulunan Türk Kültür mirasının korunması
ve yaşatılması konusunda maddi ve manevi
desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen ve
bizleri bu zorlu mücadelede Türkmenleri
yalnız bırakmayan bazı kurum ve kuruluşlara
Türkmeneli Kültürüne “Hizmet Ödülü”
takdim edildi. Bu kuruluşlar:
1.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
2.
T.C. Başbakanlık. Türk İşbirliği ve
Koordinasyon Ajansı TİKA
3.
Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu
(TRT)
4.
Türk Eğitim-Sen Başkanlığı
5.
Türkiye Yazarlar Birliği
6.
Azerbaycan Yazıcılar Birliyi
7.
Kıbrıs-Irak Balkanlar ve Avrasya Türk
Edebiyatı Kurumları (KIBATEK)
8.
Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri
Meslek Birliği(İLESAM)
50
9.
Enver Demirel Etimesgut Belediye
Başkanı
10. Prof. Dr. Gazanfer Paşayev-Azerbaycan
Türkmeneli Eğitim, Kültür ve Basın Panelleri
Etkinliğin birinci günü öğleden sonraki
programda Türkmeneli Eğitim, Kültür
ve Basın Panelleri yapıldı. Bu paneller 3
oturumdan oluştu.
Birinci Oturumu: Türkmen Eğitiminin Dünü,
Bugünkü Durumu Dr. Mustafa Ziyatarafından
yönetildi. Konuşmacılar ise:
1.
Felah Emin. Irak Eğitim Bakanlığı
Müfettişi. (Türkmen Okulları ve Teftiş
Sorunları)
2. Hazım Şükür Dakuklu. Kerkük İl Eğitim
Müdürlüğü Türkçe Şb. Müdürü. (Türkmen
Eğitiminin Bugünkü Durumu).
3.
Dr. Önder Saatçi. Isparta Süleyman
Demirel
Üniversitesi.
(Irak
Türkmen
Eğitiminde
Türk
Dili
Öğretiminin
Geliştirilmesi Yolunda teklifler)
4. İbrahim Demirel. Araştırmacı. (Türkmen
Eğitiminde Problemler ve Öneriler)
5. İsmail Hakkı Kargılı. Emekli Öğretmen.
(Türkmen Öğretmenlerinin Durumu)
İkinci Oturum: Türkmen Kültürü Çalışmaları
Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancıtarafından
yönetildi. Konuşmacılar ise:
1.
Prof. Dr. Suphi Saatçi. Akademisyen.
(Türkmen Kültür Eserleri)
2.
Dr. Şemsettin Küzeci. Gazeteci Yazar.
(Türkmeneli Kültür Merkezi’nin Kültür
Çalışmaları)
3. Necat Kevser. Tarihçi - Yazar. (Türkmen
Arşivinin Önemi)
4. Dr. Mustafa Ziya. (Türkmen Kültürünün
Bugünkü Durumu)
5. Fevzi Ekrem Terzi.( Azerbaycan’da Irak
Türkmen Kültür Çalışmaları)
6.
İsmail Cengiz. (Türkmen STK’lerinin
Türkiye’deki Faaliyetleri)
Üçüncü Oturum: Türkmen Basınının
Durumu Dr. Şemsettin Küzeci tarafından
yönetildi. Konuşmacılar ise:
1. Abbas A. Bayatlı. Gazeteci Yazar.
(Türkmen Gazetecilerinin Problemleri ve
Çözüm Önerileri)
3. Mehmet Haşim Salihi. (2003 Yılı Sonrası
Irak Türkmenleri Yazılı Basını)
4. Türkeş Muhtaroğlu. (Türkmen Görsel ve
İşitsel Basını)
5. Dılşat Terzi. Gazeteci Yazar. (K. Irak Erbil
Bölgesinde Türkmen Medya Çalışmalar)
TERT TV Tiyatro Ekibinden (Sandalye)
Oyunu
Etkinliklerin
birinci
günü
son
bölümünde
Kerkük’te
Türkmenler
tarafından en çok izlenen TV kanalları
arasında olan TERT TV’nin Tiyatro ekibi,
Mehmet Haşim Salihi’nin yazdığı ve Hişam
Nazım’ın yönettiği “Sandalye” başarıyla
oyununu sahneye koydular. Oyun; 1918’den
sonra Irak’ı işgal eden İngilizlerin Kerkük’te
bir genci sinsi bir oyunla idam ederek,
İngilizlerin Irak’taki kirli planlarını sahneye
koydular. Bu oyun tüm seyirciler tarafından
beğeniyle izlendi. Tiyatro ekibinin Müdürü
Cemal
Kerküklü,
Oyuncular
Feridun
Akkoyunlu, İrfan Dayla, Visam Oçuşlu, Süzen
Salihi, Ahmet Sarıkahya, Hasan Mahmut,
Abbas Sabah, Ömer Hişam güzel bir şekilde
bu anlamlı oyunu gösterime sunarak büyük
ilgi gördüler.
Türkmeneli Eğitim, Kültür ve Basın
Çalıştayları
Etkinliklerin ikinci günü Türkmeneli
Eğitim, Kültür ve Basın Çalıştaylarıyla
başladı.
Bu
bağlamda
iki
oturum
gerçekleşti.
Birinci
Çalıştayı:
Eğitim
Çalıştayı Dr. Mustafa Ziya, Dr. Necdet Yaşar
Bayatlı ve Felah Emin tarafından yönetildi.
İkinci Çalıştay Irak Türkmen Kültür, Sanat
ve Basın Çalıştayı Prof. Dr. Suphi Saatçi,
Dr. Şemsettin Küzecive Dr. Mustafa Ziya
tarafından yönetildi.
Irak’ta yaşanan son gelişmeler,
Türkmenlerin milli kültür varlığı, Türkçe
eğitimi ve sorunları ile çözüm önerileri ve
1869 yılından beri Irak’ta varlık gösteren
Türkmen Basını ele alındı. Katılımcılar
konuları masaya yatırarak enine boyuna
tartışıldı.
İki çalıştay sonucu 37 maddeyi
kapsayan
bir
Sonuç
Bildirgesi
tüm
katılımcılar tarafından kabul edildi.
Türkmeneli Müzik Gecesi ve 7 Ekim
Türkmen Milli Bayramı
Türkmeneli
Kültür
Günleri
etkinliklerinin 2. Günüde 7 Ekim Türkmen
51
Milli Bayramı kutlandı. Yine sunucu Sultan
Özateş’in Türkmen şiiriyle açılış yapıldı.
7 Ekim Türkmen Milli Bayramına vurgu
yapılarak,
Sanatçı
Turgay
Coşkun’un
yönetmenliğinde Türkmeneli Müzik Grubu
sahna aldı. Türkmeneli Ses Sanatçıları
Ahmet Tuzlu ile Ahmet Benne ve onlarla
birlikte Kerkük Türkülerini güzel sesiyle
icar eden ve Ömer Türkmenoğlu ile
Telafer Türküleri Albümünü çıkaran Kültür
Bakanlığı sanatçısı Cevriye Aslankoç yine
Telafer Türküleriyle salonu coşturdu. Bir
Grup Halinde sahne alan Turgay Coşkun
hem Kanun çaldı hem de Grubu yönetti...
Okunan güzelim Türkmeneli Türküleri ve
Hoyratları Irak’ta Türkmen Varlığını hala
var olduğunu ve kökleri derinler uzandığını
kanıtladılar. Salonda çok sayıda hazır olan
Telaferli Mülteciler hem ağladılar hem
coştular...
Türkmeneli Aydınları Anıtkabir’i Ziyaret
ettiler
Etkinliklerin son gününde Türkmeneli
Kültür Günleri’ne katılan tüm katılımcılar
Atatürk’ün manevi huzuruna çıkıp Anıt
Kabir’i resmi törenle ziyaret ettiler. Dr.
Mustafa Ziya başkanlığını Türkmeneli
heyeti
Atatürk’ün
müzelisine
çelen
koydular. Daha sonra Anıtkabir ziyaretçi
defterine Türkmen Aydınlarının duygu ve
düşünceleri Dr. Mustafa Ziya tarafından
52
kaleme alındı. Resmi Tören ve Anıtkabir
ziyareti sonrası Türkmeneli Kültür Günleri
etkinliğine katılan Türkmen Aydınlarına
birer resmi ziyaretçi Diploması Anıtkabir
Komutanlığınca takdim edildi.
Türkmeneli Şiir Dinletisi
Türkmeneli
Kültür
Günleri’nin
son faaliyeti «Türkmeneli Şiir Dinletisi
Milli Kütüphane salonunda gerçekleşti.
Türkmeneli Şiir Dinletisine katılan şairler
Bağdat,
Tuzhurmatu,
Dakuk,
Kerkük,
Altunköprü, Erbil ve Musul Telafer’deki
yaşayan olaylara şiirleriyle değindiler. Milli
temaların yer aldığı şiirler Ankaralı şiir
severler tarafından alkışlandı. Gece’de şiir
okuyan Şairler ise,
1. Fevzi Ekrem Terzi. Bağdat
2. Mehmet Ömer Kazancı. Bağdat
3. Nihat Kuşçu.Tuzhurmatu
4. Sabah Tuzlu.Tuzhurmatu
5. Adnan Üryan.Tuzhurmatu
6. Edip Asker. Tuzhurmatu
7. Hazım Şükür Dakuklu.Dakuk
8. Sirvan Saçıuzun.Kerkük
9. Diyar Erbil. Erbil
10. Davut Kabağoğlu. Telafer
11. Ammar SIlooğlu. Telafer
12. Ganim Kasapoğlu.Telafer
13.Sadık Yahyaoğlu. Telafer
14. Necmettin Efendıoğlu.Telafer
15.Suphi Saatçi. İstanbul
16. Mustafa Ziya. Ankara
17.Şemsettin Küzeci. Ankara
Sertifika Dağıtımı ve Kapanış
Şiir Dinletisi sonrası tüm şairlere Türkmeneli Kültür Günlerine katılanlara Türkmeneli
Kültür Merkezi tarafından “Onur Belgesi” dağıtıldı. Ve TERT TV Genel Müdürü Türkeş
Muhtaroğlu tarafından da Dr. Mustafa Ziya ile Dr. Şemsettin Küzeci’ye birer Plaket takdim
edildi. Ayrıca Irak Edebiyatçılar ve Yazarlar Birliği Türkmen Edebiyatçıları Bürosu Başkanı
ve Irak Parlamentosu 2. Dönem Milletvekili Fevzi Ekrem Terzi katkılarından dolayı Sunucu
Eğitimci Şair Sultan Özateş’e ve Tuğba Çakıroğlu’na bire Plaket sunuldu. Ardından da
Kapanış konuşması yapıldı ve toplu hatıra fotoğrafıyla Türkmeneli Kültür Günleri çalışmaları
son buldu.
53
“Tap-” Fiili ve Türevlerinin Türkiye
Türkçesi, Irak Türkmen Ağızları
ve Azerbaycan Sahasındaki
Anlamlarının Karşılaştırılması
Özet:
Türk dili çok uzun bir tarihe sahiptir. Bu zaman
diliminde farklı coğrafyalarda farklı lehçeler hâlinde
kullanılmıştır. Lehçeleşmenin mahiyetinin daha iyi
anlaşılması için lehçeler arasındaki kelime hazinesinin
anlam yönünden de incelenmesi gereklidir. Çünkü
Türk lehçeleri arasındaki en önemli farklılıklar kelime
hazinesinde ve belli kelimelere verilen farklı anlamlarda
gözlenir. Türk dilindeki lehçeleşme bir taraftan dilin
tabii gelişme sürecinin bir sonucu, diğer taraftan
onun zenginleşmesini sağlayan etkendir. Dildeki
zenginleşme yalnızca kelime hazinesinin niceliğiyle
değil, aynı zamanda anlam çeşitliliği ile de ortaya
Önder SAATÇİ
*
çıkar. Bu makalede “tap-” fiil kökü ve onun bazı türevleri ele alınarak Azerbaycan, Irak
Türkmenleri ve Türkiye sahalarında hangi anlam ayrıntılarıyla kullanıldığı araştırılmaya
çalışılmıştır. Bu çalışmada kelimelerin farklı lehçelerde farklı anlam gelişmeleri gösterdiği,
bunun, lehçeleşmenin tabii bir sonucu olduğu örneklerle gösterilmiş; bir kelimenin farklı
lehçelerde farklı anlamlarla kullanılmasının, dilin canlılığının ve zenginliğinin göstergesi
olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Giriş:
Bilinen yazılı geçmişi 1200 yılı aşan Türk dili dünya üzerinde geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.
Bu süreçte Türk milleti farklı medeniyet sahalarına girmiş, farklı devlet çatıları altında
yaşamış ve pek çok sosyal, kültürel değişikliği hayatına geçirmiştir. Bu uzun tarih şeridinde
Türk dili de gerek ses gerek şekil gerek anlam bakımlarından bir hayli değişikliğe uğramıştır.
Bu değişimin en fazla gözlendiği alan ise şüphesiz anlamdır. Çünkü bir kelimeye verilen anlam
veya anlamlar, kişilerin zihninde oluşup toplum tarafından da kabul gördüğünde hemen
1
devreye girer; böylece kelimelerin anlam yükü kolaylıkla değişebilir. Bu tür değişmelerin,
Türk dilinin yayılmış olduğu alanlarda farklı seviyelerde olduğu dikkate alındığında ise bir
dilin kelimelerinin farklı sahalarda farklı anlamlarla kullanılabileceği gerçeği ortaya çıkar.
Tap- fiilini bu makaleye konu etmemizin sebebi bu fiilin “bul-” fiiliyle birlikte, Çağatay ve
Kıpçak Türk lehçeleri ile Oğuz grubu Türk lehçeleri arasında bir ölçüt kabul edilmesindendir.
Gürer Gülsevin, Oğuz grubu dışında kalan Türk lehçelerindeki Oğuzca kelimeleri incelerken
tap- fiiline de yer verir ve bu fiilin Oğuz grubu dışında kalan Türk lehçeleri için karakteristik
olduğunu, Oğuz grubunda ise “bul-” fiilinin kullanıldığını söyler. Bununla birlikte Gülsevin, tapfiilinin “bul-” anlamıyla Doğu Oğuz grubu da diyebileceğimiz Azerbaycan ve Türkmenistan
54
2
Türkçelerinde de kullanıldığını bildirir. Biz de buradan hareketle, bu yazıda tap- fiilinin ve
türevlerinin birbirine yakın sayılabilecek Türkiye, Irak ve Azerbaycan coğrafyalarındaki
anlam çeşitliliğini, ilişkilerini ve anlam değişmelerini incelemeye çalışacağız.
Tap-:
Irak Türkmenleri, Azerbaycan ve Güney Azerbaycan sahalarında sıklıkla kullanılan bu fiilin,
“bul-” ekseninde pek çok anlamla kullanıldığını gözlemekteyiz. Tap- fiili Irak, Azerbaycan
ve Güney Azerbaycan sahalarında tespit edebildiğimiz şu anlamlarla kullanılmaktadır:
3
Irak Türkmenleri:
1. Aradığına erişmek: Aətārı, bizi tapmaz.
2. Elde etmek: Bıqerri ekmek yapar / Saġ soldan rızəın tapar.
3. İhtiyacı olanı temin etmek: əatta bir çoban tapar/ Cānınnanolıbėzar.
4. Eline geçirmek: Tülki bir əurtıtāptı / Eyyi bir əilleyāptı.
5. Bilmecenin cevabını bilmek: Bırda bir tapmaca var / Tapānınbabāsı imam.
6. Tedarik etmek: Ekmēgimtāpmışıydım / Onda bıhegbemdoldı.
7. Aklına gelmek: Herif bir əille tapar.
8. Rast gelmek: Bir gün bir əozaġtāptım.
Azerbaycan:
1. Axtarış, aramaqnəticəsində meydana çıxarmaq; itirdiyivə ya bir yerdəunutduğu şeyi
təzədənəldəetmək, özünəqaytarmaq; əldəetmək, ələkeçirmek; Xüsusitədqiqat, araşdırma, axt
arışnəticəsindəaşkaraçıxarmaq, açmaq, keşfetmək; hesablayarak, fikirləşərək bir şeyin nəti
cəsinicavabınımüəyyənetmək.
2. Çoxaxtararaqaxırdaəldəetmək, tapıbalmaq.
3. mec. Görmək, hissetmək; mec. Birini hər hansı bir vəziyyətdə, haldagörmək; mec.
əldəetmək, nail olmaq.
4
4. Danışılan bir sözə ve s.- ye istehzalımünasibət bildirir.
Güney Azerbaycan:
5
1. Aradığına erişmek: Senin qelemrövi hüsnündebir dili-azad/ İnanmıram tapılaböyle
dilpesendolalı.
2. Elde etmek, sahip olmak: ‘Edlsizinle tapacaq can bu gün.
3. Hedefine kavuşmak: Abadolub viranımız, Nurla dolubIranımiz, Xoşbextliyintapıb cemin,
Oyan, körpe qızım, oyan!
4. Kazanmak: Sefa tapıbhaçan sözden?
5. Ortaya koymak, icat etmek: QoymenşurîAtlantik kimi milletler azadlığı esasını te’qib
eden senedlerde bu cinayetleri teberre etmeküçün maddeler ve deliller tapıbgöstersinler.
6. Öğrenmek: Ne zaman ki, o işin müxbirinitapdım men Bir beş-on şahı verib onu men tez
tapdadaram.
Türkiye Türkçesi sözlüklerinde ise kelimenin bu anlamına rastlanmamaktadır. Yalnız, Doğan
Büyük Türkçe Sözlük’teiki tap-maddesinden birinin anlamının “bul-” olduğu gösterilmiş;
6
fakat maddeye verilen tanık Ahmet Yesevi’den seçilmiştir. Ötüken Türkçe Sözlük’te de fiilin
7
bu anlamının ağızlara mahsus olduğu belirtilmiştir. Derleme Sözlüğü’nde ise tap- fiilinin
karşılıklarından birinin “bul-” olduğu kaydedilmiştirve bu kelimenin Merzifon(Amasya),
Kerkük göçmenleri(Trabzon), Çıldır, Iğdır(Kars), Kazan(Ağrı), Niğde, Çumra, Karaçay
8
aşireti(Kadınhanı-Konya), Kerkük yörelerinde kullanıldığı belirtilmiştir. A. BicanErcilasunda
Kars İli Ağızları çalışmasında, “bul-” anlamına gelen tap- fiilinin ve ondan türeyen
55
tapbaca(bilmece) kelimesinin yöredeki Azeri
ve Terekeme ağızlarına mahsus kelimeler
9
olduğu
bilgisini
vermektedir.
Tuncer
Gülensoyise hazırlamış olduğu etimoloji
10
sözlüğünde tapmaca /tammacakelimesinin
halk ağızlarına mahsus olduğunu, kelimenin
Kerkük, Tellafer gibi yörelerde kullanıldığını
11
belirtir. Bütün bu sözlük verileri, fiilin bu
anlamının(bul-) bugünkü Türkiye Türkçesi
yazı dilinde bulunmadığını, arkaik bir
özellik
olduğunu
göstermektedir.Diğer
taraftan, Türkiye Türkçesinde bu anlam
“bul-” fiiliyle karşılanmaktadır.Zaten, “bul-”
Orhun Abideleri’nde dahi yer almış çok eski
bir Oğuz Türkçesi unsurudur ve bugün Batı
Oğuzca diye de tabir edilen Türkiye Türkçesi
ile Gagavuz Türkçesinde yaşamaktadır.
Doğu Oğuzcasında (Azerbaycan Türkçesi ve
Türkmen Türkçesi) ise Oğuz grubu dışında
kalan Türk lehçelerindeki gibi tap- fiili
12
kullanılmaktadır. Öte taraftan, Azerbaycan
yazı dilinin sözlüğünde “bul”bir madde
hâlinde yer almakla birlikte kelime eskimiş
13
(köhne) kaydıyla verilmiştir.
Tapıl-:
Fiilin bu türevinin, incelediğimiz sahaya ait
sözlüklerdeki ve metinlerdeki karşılıkları
şöyledir:
Irak Türkmenleri:
Tāpılmaġ:
Bulunmak,
peyda
yāpıldı,Heydertāpıldı. 14
Bulunmak,
hazır
56
olmak:Ekmek
bulunmak:
Men
ne
əaldayıġmışam.
besdögitapıldıymenimçi. 15
Sen
de
Azerbaycan:
Tapılmaq(tapılmaġ):
“Tapmaq”dan
meçhul(edilgen):
İten şey tapıldı.
Axtardığım adam tapıldı.
Meşədə azmış uşaqlar tapıldı.
Xesteliyeqarşı yeni dərmanlartapılmışdır.
Zengin neft yataqları tapılmıştır.
Mənimayağıma ayaqqabı çetin tapılır.16
Güney Azerbaycan:
Tapılma: Yoədan ele düşme, görünme, üze
çıəma, ele gelme, tapıntı.
Tapılmak: Göze görünmek, üze çıkmak, elde
17
edilmek, ele gelmek, gelip çıəmak.
Tap- fiilinin edilgen şekli olan ve “bulun-”
anlamıyla kullanılan tapıl- da en fazla
Azerbaycan, Güney Azerbaycan ve Irak
Türkmen sahalarında yaşayan bir fiildir. Bu
18
fiilin üzerine getirilen -l- eki hem Azerbaycan
19
ve Güney Azerbaycan sahalarında hem de
20
Irak Türkmenleri arasında fiile edilgenlik
anlamı katar:
Yėmiyēnçin(yemeyen için) bir yen(yiyen)
21
tāpılı(bulunur)(atasözü)(Kerkük) .
Aətardığım(aradığım)
adam
22
tapıldı(Azerbaycan).
Tapulmuri(bulunmuyor) 23
Ancak,
her
ne
kadar
Azerbaycan
Türkçesinde edilgenlik için, -l- dışındaki
ünsüzlerlebiten ve son sesinde ünlü
bulunan köklerden veya gövdelerden sonra
24
-l- eki kullanılsa da bu lehçede “arkeolojik
buluntu” anlamına gelen tapıntı kelimesinde
fiilden fiil yapma(edilgenlik) işlevine sahip
25
olan -n- ekinin kullanıldığı görülmektedir.
Irak Türkmenlerinde ise bazı fiillerhem -lhem de -n- ile edilgen yapılabilmektedir.
Araştırmamızda tap- fiilinin de bu özelliği
gösterdiğini gözledik:
26
Tapmaca tap-ı-n-ınca.(atasözü)
27
Ekmekyāp-ı-l-dı, Heydertāp-ı-ldı.
28
Ekmekyāpı-n-dı,
əeydertāp-ı-n-dı.(deyim)
(Bir iş veya yemek hazırlandı mı, birinin
ansızın ortaya çıkması).
Yukarıdaki deyimlerden ikincisinde yer
alan tapıl-, alay yollu kullanılır. İstenmeyen
bir kişinin, uygun olmayan zamanda ortaya
çıkarak başkalarını, varlığıyla rahatsız
etmesi anlamına gelir. Bu durumda, Irak
Türkmenlerinde söz konusu fiilin “peyda ol-”
ve “hazır bulun-” anlamı kazanarak anlam
genişlemesine uğradığını söyleyebiliriz.
Tapıl- Irak Türkmen ağızlarında, bu
anlamlarıyla olumsuz bir duygu değeri de
kazanmış olmaktadır.
Irak Türkmenlerinden alınan yukarıdaki
deyimlerden ikincisinde, her iki kanatta -lekinin kullanıldığı varyantta, deyimin ikinci
kanadındaki “tapıldı” şeklinin anlamca
dönüşlü olduğu bilinmelidir. Bu varyanttaki
tapıl- fiili, analoji yoluyla birinci kanattaki
“yapıldı”ya benzetilerek -n- ile değil, -l- ile
dönüşlü kılınmıştır; her iki kanatta da -nekinin kullanıldığı varyantta ise birinci
kanattaki “yapındı” fiili, analoji yoluyla ikinci
kanattaki “tapındı”ya benzetilerek, -l- eki
yerine -n- ekiyle edilgen kılınmıştır, denebilir.
Bununla birlikte, bu örnekte(yapındı) -nekinin tercih edilmesinde fiil gövdesiyle
ek arasına giren bağlayıcı -ı- ünlüsünün de
rolü olabilir. Zira, birçok Türk lehçesinde
ünlüyle biten köklerden veya gövdelerden
sonra edilgenlik anlamı -n- ile sağlanır.
Irak
Türkmenlerinden
derlenmiş
şu
atasözlerinde kullanılan edilgen fiillerde de
-l- eki yerine -n- eki kullanılmıştır: 29
Dėve de düşse dişi əır-ı-n-ı. (atasözü) (Deve
bile düşse dişi kırılır.).
Ne şāşəın ol bās-ı-n, ne tāşkın ol
30
ās-ı-n.(atasözü) (Mahcup olacağın işler
yapma, Aşırıya kaçıp başkalarının ihmaline
uğrama.).
Yukarıdaki atasözlerinden ilkinde dişin,
bir dış etkenle kırılması gerçeği göz ardı
edilerek
fiilin
kendiliğinden
meydana
geldiği algısı oluşmuş ve Türkiye Türkçesi
ile Azerbaycan Türkçesinin aksine, bu
atasözündeki “kır-” fiili -n- ekiyle edilgen
kılınmış olabilir. İkincisindeyse “şaşkın”
ve “taşkın” kelimelerinin sonundaki “n”
seslerinin aliterasyonu ile edilgenliğin, -lyerine -n- ile sağlanmış olduğu söylenebilir:
bās-ı-n, ās-ı-n. Bu örneklerde de yukarıdaki
gibi, bağlayıcı -ı- ünlüsünün rolünden söz
etmek mümkündür.
Fiilin(tapıl-) her üç sahadaki(Azerbaycan,
Güney Azerbaycan ve Irak)anlamlarına
bakıldığında
ise
Irak
Türkmenlerinde
kelimeye verilen “peyda ol-” yan anlamının
Azerbaycan
sahasında
bulunmadığı
görülmektedir. Yalnız, Güney Azerbaycan’da
tapıntı kelimesinin anlamlarından birinin
31
“birden ele gelen” olduğu ve bu anlamın
Irak Türkmenleri arasında tapıl- fiiline
verilen “peyda ol-” yan anlamına oldukça
yakın olduğu gözlenir.
Bugünkü
Türkiye
Türkçesi
yazı
dilindeyse
fiilin
bu
anlamına(bulun-)
rastlanmamaktadır. Bununla birlikte, Doğan
Büyük Türkçe Sözlük’te de tapıl- fiiline
“bulun-” anlamı verilmiş; fakat maddenin
32
tanığı Fuzuli’den seçilmiştir. Ötüken Türkçe
Sözlük’teysetapıl- fiili “bulun-” ve “ol-”
anlamlarıyla kaydedilmiş; kelimenin, bu
anlamlarıyla Orta Türkçe, eski Anadolu
Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinde kullanıldığı
33
belirtilmiştir.
Görüldüğü üzere, fiilin bu
anlamı(bulun-) Azerbaycan sahasında ve
Irak Türkmenleri arasında daha yaygındır.
Türkiye Türkçesi yazı dilindeyse gerek fiilin
kökü gerek bu türevi(tapıl-) artık arkaik
birer unsur durumundadır.
Tapın-:
Bilindiği gibi, tap- fiilinin bir de “ibadet
57
34
etme”ekseninde anlamları vardır.
Söz
konusu fiilin dönüşlü şekli de tapın- biçiminde
olup Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan
Türkçesinde yaşamaktadır. “İbadet et-”
anlamına gelen tap- ve tapın- fiillerine,
sahaya ait çeşitli sözlüklerde aşağıdaki
anlamların verildiği gözlenmektedir:
Türkiye Türkçesi:
Tap-:
1. İlah olarak tanınan varlığa karşı inancını
ve bağlılığını belirli kurallar çerçevesinde
göstermek.
2. Tutku ile sevmek, bağlanmak.
3. Birine çok değer vermek. 35
Tapın-:
1. Hizmet etmek.
2.
Tapmak
eylemini
gerçekleştirmek;
şükretmek; hürmet etmek; perestiş etmek.
3. Allah’a ibadet etmek; kulluğun gereğini
yerine getirmek; inanç ve bağlılığını
göstermek
için
ibadet
sayılan
belli
davranışlarda bulunmak.
4. Tanrılara saygısını sergilemek.
5. Bir kimseye karşı aşırı bağlılık göstermek;
onu çılgınca sevmek.36
Azerbaycan:
Tapın-:
1. Səcdə etmek, sitayiş etmek, ibadet etmek,
perestiş etmek.
37
2. Pərəstişdərəcesinde sevmek, məftunolmaq.
Güney Azerbaycan:
Tapın-:
Baş eğmek, öziniborçlı
düşmek.38
sanıp
ayağına
Bu
sözlük
verilerine
göre,
Türkiye
Türkçesinde “ibadet etmek” anlamı fiilin
hem kökü hem de türevinde yaşatılırken,
Azerbaycan’da bu anlam yalnızca tapıntürevinde gözlenmektedir. Buna göre,
tap- fiili Azerbaycan’da“ibadet etmek”
anlamını yitirerek anlam daralmasına
uğramıştır.
Güney
Azerbaycan’da
ise
tapın-fiili temel anlamından uzaklaşarak
yalnızca mecaz anlamıyla yaşamaktadır ki
bu da bir anlam daralması örneğidir. Irak
Türkmenlerinde ise tap-, Azerbaycan’da
58
olduğu gibi, ibadetle ilgili anlamını yitirerek
bir anlam daralmasına uğramış, tapınise bu ağızlardan tamamen düşmüştür.
Türkiye Türkçesine gelince,anlam ekseni
epeyce zengin olmasına rağmen,tapınfiilinin kullanım alanı bugünkü Türkiye
Türkçesinde epeyce daralmış; hatta,tapınnerdeyse ölü bir kelime hâline gelmeye
başlamıştır. Bunun ardında İslam dininin
Arapçadan kaynaklanan terminolojisinin
günlük dile etkisinin rolü olduğu söylenebilir.
En başta, “ibadet, namaz, eda, kaza, vb.”
aynı kavram alanına giren pek çok kelime
günlük dilde sıklıkla kullanılarak tapınfiilinin dilden düşme noktasına gelmesine
sebep olmuştur, denebilir.
Tapınak:
Yalnızca
Türkiye
Türkçesinde
gözlediğimiztapınak
kelimesi
bugünkü
sözlüklerimizden bazılarındaaşağıdaki gibi
karşılanmıştır:
TDK Türkçe Sözlük: İçinde ibadet edilen,
tapınılan
yapı,
mabet,
ibadethane,
39
ibadetgâh.
Ötüken Türkçe Sözlük: Tapınmak için
yapılmış yapı, mabet, ibadethane. 40
Doğan Büyük Türkçe Sözlük: Çok tanrılı
41
dinlerde ibadet yeri, mabet.
Dil Derneği Türkçe Sözlük: İçinde Tanrıya
kulluk edilen, tapınılan yapı, mabet,
42
ibadethane.
Yukarıdaki sözlük verilerine bakıldığında,
bunların içinde en ilgi çekici olanı
Doğan Büyük Türkçe Sözlük’tekidir. Bu
sözlüğe göre, tapınak çok tanrılı dinlerle
ilgili
mabetler
için
kullanılmaktadır.
Bu anlamlandırmanın ardında kültürün
etkisinin bulunduğu söylenebilir. Çünkü,
Türkiye Türkçesinin yayıldığı alanlarda
eski çağlardan beri Müslüman, Hristiyan
ve Yahudiler bir arada yaşayagelmişlerdir.
Türkler için Yahudiliğin ve Hristiyanlığın
mabetlerinin adları yabancı kavramlar
değildir.
“Kilise”,
“havra”,
“sinagog”
Türkçeye çok eskiden girmiş terimlerdir.
Oysa, semavi dinler dışında kalan dinlerin
mabet adları Türkiye Türkçesi konuşurları
için yabancı kavramlardır. Bu yüzden, çok
tanrılı dinlerin ibadethanelerinin Türkçede
toplu hâlde kavramlaştırılması tabiidir.
Yalnız,
TDK
Türkçe
Sözlük’tetapınak
maddesinin altında “Yahudi tapınağı”
tamlaması verilmiştir. Bu tamlama kalıcı
bir isim olmayıp diğer sözlüklerde de
gösterilmemiştir. Bu yüzden, söz konusu
tamlamayı bir leksik birim olarak kabul
edemeyiz.
Kelimenin “mabet” anlamı dışında, Doğan
Büyük Türkçe Sözlük’ün verdiği “çok tanrılı
dinlerin mabedi” anlamını da kazanması
bir anlam genişlemesidir. Burada üzerinde
durulması gereken bir husus da tapınak
kelimesinin
dil
devrimi
çalışmaları
sırasında neolojizm(yenicilik) yoluyla dile
ithal edildiğidir.Nitekim, bu kelimeye ilk
kez 1935 tarihli Osmanlıcadan Türkçeye
Cep
Kılavuzu’nda
rastlanmaktadır.
Karşılaştırdığımız
diğer
lehçelerdeise
bu
kelime
bulunmamaktadır.
Ancak
bu
kelimenin
Doğan
Büyük
Türkçe
Sözlük’tekianlamıyla
kullanılması
dile
yerleştiğinin bir göstergesidir, denebilir.
SONUÇ:
1. Görüldüğü üzere, tap- fiil kökünün başlıca
iki anlam ekseninden biri olan “ibadet
et-” ile ilgilianlamlar Türkiye Türkçesinde
yaşatılırken, “bul-” eksenindeki anlamlar
Azerbaycan ve Irak Türkmen sahasında
kullanılmaktadır.
2. Türkiye’de tap- fiilinin “bul-” anlamıyla
kullanıldığı alanlar daha çok Doğu Anadolu
veya Kerkük göçmenlerinin bulunduğu
Anadolu yöreleridir. Bu durum, Azerbaycan
lehçe sahasının Doğu Anadolu’ya da
uzandığının leksik bir göstergesidir.
3. Azerbaycan, Güney Azerbaycan ve Irak
Türkmen sahasında tap- fiilinin “bul-” anlam
ekseninde pek çok yan anlamla kullanıldığı
görülmektedir.
4. Türkiye Türkçesinde “ibadet et-”
anlamı hem tap- hem tapın- fiilleriyle
karşılanmaktadır.
5.
Güney
Azerbaycan
sahasında
tapın-
fiilinin,mecazlaşarak
“baş
eğmek,
öziniborçlı sanıp ayağına düşmek” anlamı
kazanması diğer sahalarda görülmeyen bir
anlam gelişmesi arz etmektedir.
6. Türkiye Türkçesi, Azerbaycan ve
Güney Azerbaycan sahalarında edilgenlik
anlamı her zaman -l- ekiyle sağlanırken,
Irak Türkmen ağızlarında edilgenlik için
bazıfiillerin köklerine hem -l- hem de
-n-ekleri getirilebilmektedir.
7. Irak Türkmenlerinde tapıl- yan anlam
kazanarak “hazır bulun-” ve “peyda ol-”
anlamlarıyla diğer sahalarda görülmeyen
bir anlam gelişmesi arz etmektedir.
8. Tapınak yalnızca Türkiye Türkçesinde
kullanılmaktadır.
Neolojizm(yenicilik)
akımıyla dilde ikame edilmiş, daha ziyade
çok tanrılı dinlerin mabetleri için kullanılan
bir terim niteliği kazanarak zamanla dilde
tutunmuştur.
9. Birbirine yakın sahalarda belli bir
kelimenin bu ölçüde farklı anlamlarla
kullanılıyor olması dilin hem canlılığının
hem de zenginliğinin bir göstergesidir.
Kısaltmalar:
a.g.e.: adı geçen eser
s.: sayfa
vd.: ve diğerleri
İşaretler:
Ā-ā
ē
ė
ġ
H- h
h
k
: uzun a
: uzun e
: kapalı e(e-i arası ses)
: art damak g’si ‫ﻍ‬
: ha
‫ﺡ‬
: hırıltılı h
‫ﺥ‬
: art damak k’si ‫ﻖ‬
Hatırlatma:
Makalede,
transkripsiyon
işaretleri
yalnızca Irak Türkmenlerinden alınan
metinlerde kullanılmış; Azerbaycan ve
Güney Azerbaycan’dan alınan metinler ilgili
kaynaklardaki alfabe ve işaretlerle iktibas
edilmiştir.
59
Kaynaklar:
Bayatlı, H. Kemal;Irak Türkmen Türkçesi, TDK yayınları, Ankara 1996.
Çağbayır,Yaşar;Ötüken Türkçe Sözlük, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007.
(Daşkın), Ali Hüseyinzade;Ferheng-i Lugât-ı Türkî (Sözlük), İntişarat-ı Yaran, Tebriz 1371H.
Demirci, Kerim;Türkoloji İçin Dilbilim(genişletilmiş 2. baskı), Anı yayınları, Ankara 2014.
Doğan, D. Mehmet;Doğan Büyük Türkçe Sözlük(Genişletilmiş 23. basım), Yazar yayınları,
Ankara 2011.
Dil Derneği, Türkçe Sözlük; Dil Derneği yayınları, Ankara 2005.
Ercilasun, A. Bican;Kars İli Ağızları(Ses Bilgisi), Gazi Üniversitesi yayınları, Ankara 1983.
Ercilasun, A. Bican (vd);Türk Lehçeleri Grameri,Akçağ yayınları Ankara 2012.
Eyüboğlu, İ. Zeki;Türkçe Kökler Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989.
Gülensoy, Tuncer;Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, (2 Cilt),
TDK yayınları, Ankara 2007.
Gülsevin, Gürer; “Oğuzca Olmayan Türk Lehçelerindeki Oğuzca Unsurlar ve Bunlara Teorik
Bir Yaklaşım”, TurkishStudies, C: 5, S: 1, Kış 2010, s. 5776-..
Hassan,HussinSahbaz; “Kerkük Ağzı”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili
ve Edebiyatı Bölümü, yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul, 1979.
Hürmüzlü, Habib;Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü(2. baskı), Kerkük 2013.
K. Vahidoğlu, Yaşar, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 56-. Ciltler, T.C. Kültür
Bakanlığı yayınları, Ankara 1997.
Nesimi Adına Dilçilikİnstitutu;Azərbaycan Dilinin İzahlı Lügəti, (4 Cilt), Bakü 2006.
Nişanyan, Sevan;Sözlerin Soyağacı, Everest yayınları, İstanbul 2012.
Sarıkaya, Mahmut; “Güney Azerbaycan Türkçesi(Fonetik-Morfoloji-Sentaks)”, Erciyes
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayınlanmamış Doktora tezi, Kayseri, 1998.
TDK;Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü,(12 Cilt), TDK yayınları, Ankara 1978.
TDK;Türkçe Sözlük, TDK yayınları, Ankara 2011.
Terzibaşı; Ata, Kerkük Eskiler Sözü, Türkmen Kardaşlık Ocağı yayınları, Bağdat 1962.
Vasfî; İhsan S.,Irak Türklerinde Deyimler ve Atasözleri (Genişletilmiş 2. baskı), Kerkük
Vakfı yayınları, İstanbul 2001.
Zabit; Şakir Sabir, Irak Türkmenleri Ağzında Atalarsözü, Daru’l-Basri Matbaası, Bağdat
1961.
60
* Önder SAATÇİ,S. Demirel Üniversitesi, Türk Dili Okutmanı, [email protected]
1. Kerim Demirci, Türkoloji İçin Dilbilim (genişletilmiş 2. baskı), Anı yayınları, Ankara 2014, s. 198.
2. Gürer Gülsevin, “Oğuzca Olmayan Türk Lehçelerindeki Oğuzca Unsurlar ve Bunlara Teorik Bir Yaklaşım”,
TurkishStudies, Cilt: 5, Sayı: 1, Kış 2010, s. 5768-.
3. H. Kemal Bayatlı, Irak Türkmen Türkçesi, TDK yayınları, Ankara 1996, s. 293. (Tap- fiilinin Irak Türkmenleri
arasındaki anlamları, H. Kemal Bayatlı’nın Irak Türkmen Türkçesi çalışmasının dizin bölümünden yararlanılarak
ortaya çıkarılmıştır.).
4. Nesimi Adına Dilcilik İnstitutu, Azərbaycan Dilinin İzahlı Lügəti, 4. Cilt, Bakü 2006, s. 266267-.
5. Yaşar K. Vahidoğlu, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 56-. Ciltler, TC Kültür Bakanlığı yayınları,
Ankara 1997, s. 371385-. (Tap- fiilinin Güney Azerbaycan Türkleri arasındaki anlamları bu eserde yer alan
metinlerden yararlanılarak ortaya çıkarılmıştır.).
6. D. Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük(Genişletilmiş 23. basım), Yazar yayınları, Ankara 2011, s. 1636.
7. Yaşar Çağbayır, Ötüken Türkçe Sözlük, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007, s. 4600.
8. TDK, Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, TDK yayınları, Ankara 1978, s. 3828.
9. A. BicanErcilasun, Kars İli Ağızları(Ses Bilgisi), Gazi Üniversitesi yayınları, Ankara 1983, s. 383.
10. Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü’ndetapmaca kelimesinin kullanıldığı belirtilen yöreler şunlardır:
Göçmenler, Zellice(Sarıkamış), Kars, Van, Ahırlı(Ankara), Kerkük( Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, 10.
Cilt, TDK yayınları, Ankara 1978, s. 3827).
11.Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, 1. Cilt, TDK yayınları,
Ankara 2007, s. 859.
12. Gürer Gülsevin, a.g.m, s. 6768-.
13. Nesimi Adına Dilçilikİnstitutu, a.g.e., 1. Cilt, s. 358.
14. Habib Hürmüzlü, Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü(2. baskı), Kerkük 2013, s. 292.
15. HussinSahbaz Hassan,“Kerkük Ağzı”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,
yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul, 1979, s. 75, 378.
16.vNesimi Adına Dilçilikİnstitutu, a.g.e., 4. Cilt, s. 266.
17. Ali Hüseyinzade (Daşkın), Ferheng-i Lugât-ı Türkî (Sözlük),İntişarat-ı Yaran, Tebriz 1371H.
18. A. BicanErcilasun vd.,Türk Lehçeleri Grameri, Akçağ yayınları Ankara 2012, s. 192.
19. Mahmut Sarıkaya, “Güney Azerbaycan Türkçesi(Fonetik-Morfoloji-Sentaks)”, Erciyes Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü,yayınlanmamış Doktora tezi, Kayseri, 1998, s. 204205-.
20. H. Kemal Bayatlı, a.g.e., s. 384.
21. Ata Terzibaşı, Kerkük Eskiler Sözü, Türkmen Kardaşlık Ocağı yayınları, Bağdat 1962, s. 125.
22. Nesimi Adına Dilçilikİnstitutu, a.g.e., 4. Cilt, s. 266.
23. Mahmut Sarıkaya, a.g.e., s. 205.
24. Mahmut Sarıkaya, a.g.e.,s. 205; A. BicanErcilasun(vd), a.g.e., s. 192.
25. Nesimi Adına Dilçilikİnstitutu, a.g.e., 4. Cilt, s. 266.
26. Şakir Sabir Zabit, Irak Türkmenleri Ağzında Atalarsözü, Daru’l-Basri Matbaası, Bağdat 1961 , s. 89.
27. Şakir Sabir Zabit, a.g.e.,s. 13; Ata Terzibaşı, a.g.e., s. 21; İhsan S. Vasfî, Irak Türklerinde Deyimler ve Atasözleri
(Genişletilmiş 2. baskı), Kerkük Vakfı yayınları, İstanbul 2001, s. 87.
28. H. Kemal Bayatlı, a.g.e.,s. 104.
29. Şakir Sabir Zabit, a.g.e.,s. 49.
30. Şakir Sabir Zabit, a.g.e.,s. 79.
31. Ali Hüseyinzade (Daşkın), a.g.e., s. 199.
32. D. Mehmet Doğan, a.g.e.,s.1635.
33. Yaşar Çağbayır, a.g.e.,s. 4589.
34. İ. Zeki Eyüboğlu, Türkçe Kökler Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989, s. 139; Tuncer Gülensoy, a.g.e., s. 858.
35. TDK, Türkçe Sözlük, TDK yayınları, Ankara 2011, s. 2266.
36. Yaşar Çağbayır, a.g.e.,s. 4590.
37. Nesimi Adına Dilçilik Enstitüsü, a.g.e.,4. Cilt, s. 266.
38. Ali Hüseyinzade (Daşkın), a.g.e., s. 199200-.
39. TDK, a.g.e.,s. 2266.
40. Yaşar Çağbayır, a.g.e.,s. 4589.
41. D. Mehmet Doğan, a.g.e.,s. 1635.
42. Dil Derneği, Türkçe Sözlük, Dil Derneği yayınları, Ankara 2005, s. 1833.
43. TDK, a.g.e.,s. 2266.
44. SevanNişanyan, Sözlerin Soyağacı, Everest yayınları, İstanbul 2012, s. 604.
61
Download

İçindekiler - bizturkmeniz.com