Tesettür Risalesi'nde
bayanlardan ne nasıl
giyinmeleri isteniyor?
Tesettürden kasıt
nedir?
Tesettür Risalesinin gayesi ve
hedefi; farz olan örtünmenin akli
gerekçelerini ve hikmetlerini beyan ve
izah ederek, hanımları bu noktada ikna
ve örtünmeye teşvik
içindir. Tesettür; bayanların ve
erkeklerin mahrem yerlerini Allah’ın
emrine uygun bir şekilde örtmesidir.
Fıkıh kaynaklarında bu örtünmenin şekli
ve nasıl olacağı tafsilatı ile anlatıldığı
için, Üstad Hazretleri bu kısmı onlara
havale ederek, tesettürün hikmet ve
gerekçelerini aklı tatmin edecek bir
şekilde izah ve ispat ediyor.
Risale-i Nurlar bir iman ve ahlak
tefsiridir, fıkıh kaynağı değildir. Bu
sebeple fıkha dair konulara girmemiş, bu
konuları ehline havale etmiştir. Hal
böyle iken, neden Risale-i Nurlar
tesettürün fıkhi kısmından bahsetmiyor
demek çok yanlış olur.
Bayanlarda tesettürün farz olan iki
rüknü vardır; birisi el ve yüz hariç
vücudun her yerini örtecek şekilde
giyinmektir. Diğeri ise, vücut
hatlarının belli olmayacak şekilde
elbisenin bol olmasıdır. Bu iki rükün
kemali ile yerine getirilir ise farz yerine
gelmiş sayılır. Bundan sonrası kişilerin
kendi tercihine kalmış bir meseledir.
Dileyen çarşaf giyer, dileyen pardösü
giyer, dileyen burka takar.
Bu örtünme biçimleri coğrafi ve kültürel
şartlara göre değişir. İslam bu alanı
insanların kültür ve örfüne havale
etmiştir. Bazı insanların bir yerel
örtünme biçimini bütün örf ve
coğrafyalara dayatması, böyle olacak
bundan başkası olmaz demesi, doğru bir
yaklaşım değildir. Çarşaflı pardösülüye,
pardösülü de çarşaflıya saygı duymak
zorundadır. Örfi olan bir şeyi, farz gibi
lanse etmek caiz olmaz.
"Bu kahramanlığın
inkişafı ile hem hayat-ı
dünyeviyesini, hem
hayat-ı ebediyesini
onunla kurtarabilir."
Buradaki
kahramanlığın inkişaf
etmesi nasıl olabilir?
"Evet, bir valide veledini
tehlikeden kurtarmak için hiçbir
ücret istemeden ruhunu feda
etmesi ve hakikî bir ihlâs ile
vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini
evlâdına kurban etmesi
gösteriyor ki, hanımlarda gayet
yüksek bir kahramanlık var. Bu
kahramanlığın inkişafı ile hem
hayat-ı dünyeviyesini, hem hayatı ebediyesini onunla kurtarabilir.
Fakat bazı fena cereyanlarla, o
kuvvetli ve kıymettar seciye
inkişaf etmez. Veyahut sû-i
istimal edilir."(1)
Burada kahramanlığın inkişaf
etmesi, bu hissiyat ve duygunun yönünün
dünyadan ahiret ve ukbaya çevrilmesi
anlamındadır. Yoksa o duygu zaten fıtri
olarak mükemmel bir şekilde her annede
mevcuttur. Ama ekseri anneler o
duyguyu ahirete tevcih edemeyip yanlış
ve yersiz yerlerde heba ediyor.
Mesela, dünyevi bir tehlike karşısında
canını evladına siper eden bir anne,
uhrevi tehlike karşısında aynı
kahramanlığı gösteremiyorsa, bu
kahramanlık eksik ve yanlış oluyor. İşte
annelerin bu nazarlarını ve fedakar
duygularını doğru kanalize edip yönünü
ahirete çevirebilirsek, o zaman
kahramanlık duygusu tamam ve kemal
olmuş olur. Kahramanlığın inkişaf
etmesi de bu manayadır.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Halbuki tesettürün
ref’i, izdivacı teksir
etmeyip çok azaltıyor.
Çünkü, en serseri ve
asrî bir genç dahi
refika-i hayatını
namuslu ister."
Tesettürün ref'i, neden
izdivacı teksir etmeyip,
çok azaltıyor?
Açıklık saçıklık, karı koca arasındaki
sadakat ve güven duygusunu bozduğu
için, koca, karısının namuslu ve kapalı
olmasını arzu ediyor. Hatta en serseri ve
çağdaş bir genç bile karısının güvenilir
ve iffetli olmasını ister.
Açıklık saçıklık, ister istemez pis
nazarları üzerine çekiyor. Böyle olunca,
erkek karısını gözetleyen yabani
nazarlardan dolayı azap ve sıkıntıya
giriyor ve psikolojik olarak karısına
karşı hürmet ve saygısı kırılıyor. Bu
yüzden erkek evlenirken, yuvasını
emanet edeceği kadının mesture ve iffetli
olmasını istiyor. Bu şartları bir kadında
bulamayınca, bekar kalmayı tercih
ediyor. Böylece evlenip aile kurmak
azalıyor, fuhuş ve zina gibi günahlar
artış gösteriyor. O bekar erkek, fıtri
ihtiyacını meşru aile hayatından değil
de, haram yollardan temine çalışıyor.
Özet olarak; açıklık saçıklık, sadakat
ve güven duygusunu törpüleyen ve
zamanla yok eden en önemli bir
hastalıktır. Bu yüzden bekar erkekler
evlenmekten çekiniyorlar. Ama kadın
tesettüre uymuş olsa ve iffetini
muhafaza etse, o zaman meşru aile hayatı
revaç bulur, erkek de kendini emniyet ve
sadakat içinde hisseder ve mutlu bir
hayat geçirirler. Karşılıklı güven ve
sadakat temin edilmiş olur.
"Hicri ikinci asırdan
sonra insanların en
hayırlısı geçim derdi
az ve çoluk çocuğu
olmayan kimsedir."
(bk. İhya, II/66.) Diğer
yandan, "Ümmetimin
çokluğuyla iftihar
ederim." hadis-i şerifi
var. İlk hadisi nasıl
anlamalıyız?
Evlenmek, insanlık için fıtri ve umumi
bir yoldur. Bunun aksini savunup, bütün
insanları bekar kalmaya davet etmek
hem fıtrata hem de İslam’a zıt bir
yaklaşım olur. Onun için bu hususta asıl
ve doğru olan ve herkesin gidebileceği
yol aile kurmaktır. Ama bu genel kural
bazı hususi durumlarda ve bazı hususi
şahıslarda geçerli olmayabilir. İşte,
evlenmeye teşvik eden hadisler genel
durum için, evlenmemeyi teşvik eden
hadisler ise özel şahıs ve durumlar
içindir.
Mesela bu hadis hususi bir şekilde
evlenmeyip iman hizmetinde bulunmaya
teşvik ve işaret eder:
Deylemî’den (R.A.) mervi bir
hadis şöyledir: (...) Yani: “Allah
bir kulunu severse o kulu, Zât-ı
Uluhiyetine (dinine) hizmet için
seçer, (dünyevî iştihalardan)
imsak ettirir. O kulu, kadın ve
evlad ile meşgul ettirmez.”
Bu durum, bilhassa hicretin 200.
senesinden sonra içindir. Çünkü,
“200 senesinden sonra en
hayırlınız, zevce ve veledi
olmamakla yükü hafif
olanınızdır.”
Bu hadis genel olan evlenme kaidesini
bazı şahıslarda takyit ve tahsis etmiş
oluyor, ama bazı özel şahıslar ve özel
durumlar içindir, genelleme yoktur.
İmam-ı Gazalî’nin Huzeyfe’den ve Ebû
Umame’den (ra) rivayet ettiği bir hadiste
Peygamber Efendimiz (asm) şöyle
buyuruyor:
"Hicri ikinci asırdan sonra
insanların en hayırlısı geçim derdi
az ve çoluk çocuğu olmayan
kimsedir."
Yine İmam-ı Gazalî’nin Ebû
Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadiste
Peygamber Efendimiz (asm):
"Bir zaman gelecek; kişinin
helâki karısının, anne ve
babasının ve çocuklarının elinde
olacak. Çünkü bunlar onu
fakirlikle ayıplarlar. Ve gücünün
yetmediği şeyleri kendisinden
isterler. Adam da bu sebeple
tehlikeli işlere girer. Böylece dini
gider, kendisi de helâk
olur." buyuruyor. (İmam-ı Gazali,
İhya, II/66).
Burada, Peygamber Efendimiz (asm)
umumi olarak herkesi evlenmemeye
teşvik etmiyor. Bu dönemlerde
insanların çoğu geçim belası yüzünden
haramlara ve dünyaya dalacağını haber
veriyor. Bu hadisler hayatın bir takım
realitelerine işaret ediyor ve belalara
karşı bizi tedbirli olmaya davet ediyor.
Onun için biz de tedbir olarak
evlenirken dindar, şuurlu ve
kanaatkar bir eşle evlenmeliyiz, yoksa
çok sıkıntı ve haramlara girme riski
vardır.
Sahabeler içinde de Ashab-ı
Suffa denilen, sadece ilim ve hizmet ile
meşgul olup, içtimai hayata girmeyen
sahabeler de vardır. Bu sahabeler
evlenmez, ticaret ile meşgul olmaz,
geçimlerini ise ümmet temin ederdi.
Bizdeki vakıflık müessesesi
sahabelerdeki Ashab-ı Suffa’ya benzer.
Vakıf ağabeylerin de bu zamanda ciddi
bir fedakarlık ile her şeyden tecerrüt ile
hizmet etmeleri suffa sahabelerinin bu
zamandaki bir cilvesi ve modeli
hükmündedir. Yani vakıflık
müessesesinin karşılığı ve dayanağı
sünnette ve sahabelerde vardır, meşru ve
müstahsen bir kurumdur.
Özet olarak, evlenmek genel bir kaide
ve sünnet iken, bazı özel şahıslara ve
özel durumlara sünnet ve kaide
olmayabiliyor. Her iki hale işaret eden
hadisler de mevcuttur. Bu hadisler
birbiri ile çelişmiyor, iki farklı realiteye
işaret ediyor, denilmelidir.
Hizmet için bekar kalan bir Nur talebesi
bu halini genelleyemez, yani herkesi
bekar kalıp hizmet etmeye teşvik
edemez. Bu yanlış bir tutum olur.
İnsanların mizaç ve fıtratları farklıdır.
Evlenmek birisi için vacip iken, bir
diğeri için olmayabilir. Ama insanlığın
geneli için sünnet olduğu aşikardır.
"İnsan ihtiyarladıkça
enesi kuvvetlenir..."
şeklinde bir ifade
geçiyor Risalelerde.
Bu ifade ile Tesettür
risalesinde geçen;
"Ahir zamanda ihtiyar
kadınların dinine tabi
olun." ifadesini nasıl
anlamalıyız?
"Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz
Üçüncü Mektup, imanı olmayanı,
inşaallah imana getirir. İmanı
zayıf olanın imanını
kuvvetleştirir. İmanı kavî ve
taklidî olanın imanını tahkikî
yapar. İmanı tahkikî olanın
imanını genişlendirir. İmanı geniş
olana, bütün kemâlât-ı
hakikiyenin medarı ve esası olan
marifetullahta terakkiyat verir,
daha nuranî, daha parlak
manzaraları açar. İşte bunun
için, "Bir pencere bana kâfi geldi,
yeter." diyemezsin. Çünkü, senin
aklına kanaat geldi, hissesini aldı
ise, kalbin de hissesini ister,
ruhun da hissesini ister. Hattâ
hayal de o nurdan hissesini
isteyecek. Binaenaleyh, herbir
Pencerenin ayrı ayrı faydaları
vardır."(1)
Üstad Hazretleri burada imanın
taklitten başlayıp, nihayetsiz imanın
terakki ve mertebelerinin olduğuna işaret
ediyor. İmanın, çekirdekten ağaca kadar
çok mertebe ve dereceleri vardır.
İmanın en ilkel ve basit olanı taklidi
imandır. Risale-i Nurlar bu ilkel ve
çekirdek mesabesinde olan imanı ağaç
ve mükemmel hale getirebilir. Risale-i
Nur'da iman ve marifetin hadsiz
mertebeleri mevcuttur.
İmanın tahkiki olması ancak marifet ile
olur. Yani tahkiki iman ilim ve marifetin
bir neticesidir. Ami ve avam olan bir
insanın imanı kavi ve kuvvetli olabilir,
lakin tahkiki olmaz. Tahkik tamamı ile
marifet ve ilimle alakalı bir durumdur.
Üstad Hazretleri bu manaya şu ibareler
ile işaret ediyor:
"(Risale-i Nurlar) İmanı kavî ve
taklidî olanın imanını tahkikî
yapar."
Demek insanın imanın kavi olması
tahkiki olmasını gerektirmiyor. Taklit ile
kavilik iç içe olabiliyor. Ama tahkiki
iman bambaşka bir şeydir. İmanı kavi
ama taklidi olanın imanı tahkiki
olmayabilir. Bu yüzden benim imanın
kavi demek kafi değildir, bu imanı
tahkikiye çevirmek gerekir.
İşte "Ahir zamanda yaşlı kadınların
dinine tabi olun." hadisi, imanı kavi
ama taklidi olan mutaassıp ihtiyarların,
imandaki salabet ve sağlamlığına hem
bir işaret hem de oradaki sağlamlığa bir
teşviktir. Yoksa o ihtiyar kadınların
taklidi ve taassubi haline bir özendirme
yoktur. İmanımız hem kavi hem tahkiki
olursa, en sağlam ve en güzel yol budur.
"İnsan ihtiyarladıkça enesi de
genişler." ibaresine tahkikatımız
neticesinde rastlayamadık şayet
kaynağını biliyor iseniz göndermeniz
durumunda cevap yazarız.
(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz
"Mahremce bu
sözümü size
söylüyorum: Maişet
derdi için; serseri,
ahlâksız, firenkmeşreb
bir kocanın
tahakkümü altına
girmektense,
fıtratınızdaki iktisad
ve kanaatla, köylü
masum kadınların
nafakalarını kendileri
çıkarmak için
çalışmaları nev'inden
kendinizi idareye
çalışınız, satmağa
çalışmayınız. Şayet size
münasib olmayan bir
erkek kısmet olsa, siz
kısmetinize razı olunuz
ve kanaat ediniz.
İnşâallah rızanız ve
kanaatinizle o da ıslah
olur." Açıklar mısınız?
"Hemşirelerim, mahremce bu
sözümü size söylüyorum: Maişet
derdi için, serseri, ahlâksız,
frenkmeşrep bir kocanın
tahakkümü altına girmektense,
fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle,
köylü mâsum kadınların
nafakalarını kendileri çıkarmak
için çalışmaları nev'inden
kendinizi idareye çalışınız,
satmaya çalışmayınız."
"Şayet size münasip olmayan bir
erkek kısmet olsa, siz kısmetinize
razı olunuz ve kanaat ediniz.
İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle
o da ıslah olur. Yoksa, şimdiki
işittiğim gibi, mahkemelere
boşanmak için müracaat
edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i
İslâmiye ve şeref-i milliyemize
yakışmaz."(1)
Üstad Hazretleri paragrafın baş
kısmında, kadın evlenmeden önce yani
bekar halde iken, evde kalırım ya da
rızık noktasından ortada kalırım endişesi
ile serseri ve ahlaksız bir kocaya
gitmesin, diyor. Yani serseri ve ahlaksız
bir adam ile evlenmektense iktisat ve
kanaat ile bekar kalmak daha ehvendir
manası anlaşılıyor.
İkinci paragrafta ise, şayet siz böyle
ahlaksız ve serseri bir adam ile hata
eseri evlenmiş iseniz bu adam ile
boşanmak yerine onun nikahına razı
olup sabrediniz diyor. İnşallah sizin bu
rıza ve kanaatinizle o serseri ve ahlaksız
kocanız belki ıslah olup düzelebilir,
diyerek boşanma yolunu kerih
gösteriyor. Burada "kısmetinize razı
olunuz"dan maksat, kadının o ahlaksız
ve serseri adam ile evlenmesinde
kaderin de bir hissesi var, oraları da
düşünüp boşanmak yerine sabretmesi
gerektiği vurgulanıyor.
Maalesef günümüzde boşanmak çok
kolay bir hale gelmiş ve İslam olmanın
izzet ve haysiyeti gücendirilmektedir.
Boşanmak en son bir çaredir, aileyi
kurtarma adına bütün yollar
tüketilmeden bu yola müracaat etmek,
İslam açısından çok ayıp ve çirkin
olarak addedilmektedir.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Kadında cesaret ve
sehavet, nuşuze ve
vekahete sebebtir."
cümlesini açıklar
mısınız?
Bu cümle, Kur'an'da ahlak ve salihat
kavramlarının mutlak ve müphem, yani
belirsiz bırakılmasının sebep ve
hikmetini izah ederken, misal olarak
verilen bir cümledir.
Kur’an'da bazı
kavramların tam
belirtilmemiş olmasının sebebi, her
kesim ve toplum, kendine ait bir şeyler
bulabilsin ve ona göre amel edebilsin
diyedir.
Zira bazı şeyler toplumdan topluma
farklılık arz eder. Bazen erkekte güzel
duran bir davranış, kadında çirkin
durabilir. Cömertliğin zenginde, sabrın
fakirde, durması gibi.
Yani ahlaki kavramlar nispidir, durduğu
yere göre şekil alır. Onun için Kur'an,
salihat ve ahlaki kavramları belirsiz ve
mutlak bırakmış ki, her fert, her toplum,
her cins, her sınıf kendine yakışanı
oradan alabilsin.
Şayet Kur'an, mutlak bırakmayıp belirtse
idi. Yani tek tip bir model çizse idi.
Kimine yakışan, kimine yakışmayacaktı.
Elbise tek kalıp olduğu için kimine dar,
kimine bol gelecekti.
Şimdi bu açı ile yukarda ki cümleye
bakacak olursak; cesaret güzel bir
ahlaktır, ama erkekte güzeldir. Zira
erkek, fıtraten sağlam ve dayanıklı
olmasından, cesaret ona yakışır. Gayrete
sebep olur. Ama kadında olsa nuşuze,
yani dik başlı ve serkeşliğe, itaatsizliğe
sebep olacaktır. Evde iki cesur olunca,
aile hayatının ahenk ve nizamı bozulur.
Onun için cesaret kadında iyi durmaz.
Bazı kötü ahlaklara da sebebiyet verir.
Kadında, çekingenlik ve her şeye
atılmama hali daha hoş durur. Onun için
bizim kültürümüzde kadın, ulu orta her
yerde atılarak cesaret gösterse hoş
görülmez.
Sehavet, yani, cömertlik ise, yine
erkekte güzel durur, yardımlaşmaya
sebebiyet
verir.
Ama
kadında
i s e vakahate yani arsızlığa ve açıklık
saçıklığa
sebebiyet
verir.
Bu
yüzden, "kadının cimrisi efdaldir"iştir.
Yanlış anlaşılmasın, zekat ve sadaka
açısından değil, kocanın malından ve
evde tasarruf açısından veya namus ve
iffet noktasından cimriliktir.
Ahzab suresi 59.
Ayette
geçen "cilbab" kelimesi
Risale-i Nur'da tarifi
var mıdır? Ayrıca
Risale-i Nur çarşafa
nasıl bakıyor ve
tesettür hakkında ne
diyor?
Risale-i Nurlarda tesettür konusu en
geniş ve kapsamlı olarak Tesettür
Risalesi'nde geçmektedir. Tesettür
Risalesi'nin gayesi ve hedefi ise, farz
olan örtünmenin akli gerekçelerini ve
hikmetlerini beyan ve izah ederek,
hanımları bu noktada ikna ve örtünmeye
teşvik etmektir.
Tesettür, bayanların ve erkeklerin
mahrem yerlerini Allah’ın emrine uygun
bir şekilde örtmesidir. Fıkıh
kaynaklarında bu örtünmenin şekli ve
nasıl olacağı tafsilatı ile anlatıldığı için,
Üstad Hazretleri bu kısmı onlara havale
ederek tesettürün hikmet ve
gerekçelerini, aklı tatmin edecek bir
şekilde izah ve ispat ediyor.
Risale-i Nurlar bir iman ve ahlak
tefsiridir, fıkıh kaynağı değildir. Bu
sebeple fıkha dair konulara girmemiş, bu
konuları ehline havale etmiştir.
Bayanlarda tesettürün farz olan iki rüknü
vardır. Birisi el ve yüz hariç vücudun
her yerini örtecek şekilde
giyinmektir. Diğeri ise vücut hatlarının
belli olmayacak şekilde elbisenin bol
olmasıdır. Bu iki rükün kemali ile yerine
getirilir ise, farz yerine gelmiş sayılır.
Bundan sonrası, kişilerin kendi tercihine
kalmış bir meseledir. Dileyen çarşaf
giyer, dileyen pardesü giyer, dileyen
burka takar.
Bu örtünme biçimleri coğrafi ve
kültürel şartlara göre değişir. İslam bu
alanı insanların kültür ve örfüne havale
etmiştir. Bazılarının bir yerel örtünme
biçimini bütün örf ve coğrafyalara
dayatması, ille de böyle olacak, bundan
başka örtünme şekli olmaz demesi doğru
bir yaklaşım değildir.
Çarşaflı pardösülüye, pardösülü de
çarşaflıya saygı duymak zorundadır. Örfi
olan bir şeyi farz gibi lanse etmek caiz
olmaz.
Aktivist olan bir
arkadaş, kadınların
daha şefkatli olmasının
tamamen kültürel bir
dayatmadan
kaynaklandığını,
fıtratla ilgisi
olmadığını iddia etti.
İdarecilik
yapabilmelerini
gerekçe gösterdi.
Risaleden örnek
vermeye çalıştım,
kabul etmedi. Ne
dersiniz?
İnsanın iki fıtratı vardır. Birisi doğuştan
gelen özgün ve hakiki fıtratı, diğeri ise
insanın kesbi ve kazanımı ile elde ettiği
ikinci sun’i fıtratıdır. Buna i’tiyad-i sani
de denilmiştir. Yani insanın niyet ve
iradesi ile teşekkül ettirdiği ikinci fıtrat.
Birinci fıtrat için, yani vicdani esaslara
dayanan hakiki fıtrat için, tabii ve doğal
hal de diyebiliriz, hakkın ve doğrunun
bir miyarı ve mizanıdır. Bu bütün
insanlarda ortak bir anlayış ve ortak bir
seziştir. Bu yüzden insanlığın ortak ve
temel ahlaki normları ve kuralları bu
özgün fıtri halin bir neticesi, bir
sonucudur.
İnsandaki ikinci suni fıtrat ise insanın
kesbi ve niyeti ile şekillendiği için
arızalı ve sunidir. Bu yüzden her insanda
bu ikinci fıtrat farklı tezahür eder.
Bazı insanlar bu ikinci fıtri oluşumu tabi
ve doğal olan fıtrata yakın bir terbiye ve
tedbir ile oluşturduğu için, iki fıtrat
arasında uyumluluk olur. Aralarında bir
mutabakat tesis olur ve bu da davranış
ve ahlakta güzel neticeler verir. Yani
orijinal ve samimi davranışlar sergiler.
İslam’ın ve onun terbiye sisteminin fıtri
oluşu, Müslümanlar üzerinde olumlu ve
güzel ikinci fıtratların oluşmasına sebep
olmuştur. Bu yüzden İslam alimleri ve
evliyaları halis ve fıtri bir güzelliğe
sahip olmuşlardır.
Bir de su-i tedbirden dolayı bazı
insanların, farklı inanç ve ideolojilerin
de tesiri ile, ikinci fıtratları gayet yamuk
ve eğri büğrü oluşur. Birinci fıtrat ile
ikinci fıtrat arasında bir uyumsuzluk
oluşur. Daima birbirleri ile çelişir ve
çatışırlar. Genelde ikinci olan suni fıtrat,
tabi ve doğal olan birinci fıtratı ifsat
edip bozar. Birinci fıtrat olarak güzel
iken, bozuk ikinci fıtratın müdahalesi ile
o güzelliği bozar, yerine suni ve
yapmacık halleri getirir.
Zamanla ikinci bozuk fıtrat, birinci tabi
ve doğal fıtratı ifsadı ile tamamen
dönüştürüp kendi gibi bozuk hale getirir.
Artık bu adamın hayra ve güzelliğe
kabiliyeti kalmaz .Bütün amelleri
yapmacık ve suni olur. Üstad Hazretleri
bu manaya, fıtratı tefessüh edenler diye
işaret ediyor. Artık böyle bozulmuş bir
fıtratın doğal hali ifsat ve kötü hallerdir.
Üstad Hazretleri bu iki fıtrat tipine şu
ibareler ile işaret ediyor:
"Hayrat ve hasenâtın hayatı
niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ
ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak
vicdanda şuurla bizzat hissedilen
vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur
ve niyetle inkıtâ bulur."(1)
İnsan doğduğunda temiz bir kağıt gibidir.
Zamanla ve tecrübe ile bu temiz kağıt
dolar ve tekemmül eder. Dolayısı ile
insan doğarken hakka ve doğruya
yöneltecek bir şeyi beraberinde
getirmez, tamamen dış etkiler ve
tecrübeler sayesinde doğruyu ve hakkı
bulur, görüşünü savunan felsefi ve
psikolojik ekoller ifrata gitmişlerdir.
Bu fikrin aksini savunanlar ise, insan hak
ve doğrunun kıstaslarını fıtratı ile
beraberinde getirir, vicdan, mizaç ve
insan doğası denilen şeyler dış etkenlere
ve tecrübeye ihtiyaç bırakmadan doğru
ve hakkı bulur, tezini savunanlar da
tefrite gitmişlerdir.
Bu hususta vasat ve doğru olan
ise, insanın doğuştan getirdiği şeyler
olduğu gibi, vicdan ve fıtrat gibi,
sonradan tecrübe ve dış terbiye ile
kazandığı şeyler de vardır. Yani insan
bütün bütün doğuşta boş ve cahil olarak
dünyaya gelmiyor. Ama tam tekemmül
etmiş de öyle gelmiş de değildir. İnsan
yaşamı boyunca edindiği tecrübe ve dış
etkileşim sayesinde itiyad-ı sani denilen
ikinci bir fıtrat oluşturur. Yaradılıştan
gelen fıtrat ile insan eli ile oluşturulan
ikinci fıtrat birbirine zıt olursa, insan
çatışma içine düşer. Bu yüzden fıtri olan
İslam dini ile beşeri diğer sistemlerin
oluşturduğu ikinci fıtratlar arasında çok
farklar var.
Mesela Marksist felsefe, yaradılıştan
gelen fıtrata zıt olduğu için, insanlık
içinde tutunamayıp kaybolmuştur. Diğer
gayri fıtri sistem ve felsefi ekoller de
çökmüştür veya çökmeye mahkumdur.
Ayakta ve daimi kalan sadece fıtri olan
şeylerdir. Bu da "hakkın miyarı sadece
ve sadece tecrübe ve dış etkileşimdir",
diyenlerin tezini çürütüyor.
İnsan ruhunun esas ve daimi olması
tekemmül etmesine mani bir durum
değildir. İnsan ruhu başlangıçta müptedi
olup, sonra tekemmül edebilir. Allah
insan ruhuna nihayetsiz terakki ve
tedenni kabiliyetini vermiştir. İnsana
düşen, İslam terbiyesi ile terakki
kabiliyetini inkişaf ettirmektir. Ruhun
asli unsurlarında bir değişim ve
dönüşüm olmaz, ama aslını muhafaza ile
beraber tekamül edebilir. Yani ruhta
sabit ve değişmeyen bir yön olduğu gibi,
değişen ve gelişen bir yön de vardır. İşte
dış etkileşim ve terbiyeler ile ruh gelişip
terakki de edebilir, yanlış terbiye
sistemleri ile düşüp tedenni de edebilir.
Kadınların fıtratında da durum aynıdır.
Mesela kadın doğurgandır, doğurgan
olduğu için bedeni de ona göre
tasarlanmıştır. Sadece kadının değil, yer
yüzünde yaşayan bütün annelerin şefkati
aynı çizgi üzeredir. Canavar bile
yavrusuna karşı müşfiktir. Acaba
canavara yavrusuna karşı şefkatli
olmayı mürteciler mi telkin etmişler.
Bu tip aktivistler boş ve ideolojik
konuşuyorlar. Yukarıda uzunca izah
ettiğimiz gibi, insanın fıtri donanımları
olduğu gibi sonradan kazanımları da
olabilir. Kadının fıtri olarak erkekten
daha nahif ve şefkatli olduğu su
götürmez bir hakikattir. Bunun delili yer
yüzündeki bütün annelerin yavrulana
olan şefkat ve merhametidir.
Ayrıca kadından iyi bir tacir, iyi bir
eğitmen, iyi bir idareci olabilir. Bunun
aksini savunan yok. İslam sadece belli
birkaç noktada kadına görev vermiyor.
Bunun dışında kadına özgürlükler ve
haklar tanıyor. İslam’ı cahilane ve ön
yargılar ile tanıyanlara tavsiyemiz tahkik
ve tetkiktir.
Tesettür Risalesi olan Yirmi Dördüncü
Lem'ayı okumanızı tavsiye ederiz.
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Şemme
Çocuklarımızla
ilgilenmenin sevap
boyutu konusunda
Risalelerden yazı
gönderebilir misiniz?
"Birincisi: Risale-i Nur’un
fıtraten ve zamanın vaziyetine
göre talebesi olacak, başta,
mâsum çocuklardır. Çünkü bir
çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir
ders-i imanî alamazsa, sonra pek
zor ve müşkül bir tarzda
İslâmiyet ve imanın erkânlarını
ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı
müslim birisinin İslâmiyeti kabul
etmek derecesinde zor oluyor,
yabani düşer. Bilhassa, peder ve
validesini dindar görmezse ve
yalnız dünyevî fenlerle zihni
terbiye olsa, daha ziyade
yabanilik verir. O halde o çocuk,
dünyada peder ve validesine
hürmet yerinde istiskal edip
çabuk ölmelerini arzu ile onlara
bir nevi belâ olur. Âhirette de
onlara şefaatçi değil, belki dâvâcı
olur: 'Neden imanımı terbiye-i
İslâmiye ile kurtarmadınız?' ”
"İşte bu hakikate binaen, en
bahtiyar çocuklar onlardır ki,
Risale-i Nur dairesine girip
dünyada peder ve validesine
hürmet ve hizmet ve hasenatı ile
onların defter-i a’mâline
vefatlarından sonra hasenatı
yazdırmakla ve âhirette onlara
derecesine göre şefaat etmekle
bahtiyar evlât olurlar."(1)
"O şefkatli valide, çocuğunun
hayat-ı dünyeviyede tehlikeye
girmemesi, istifade ve fayda
görmesi için her fedakârlığı
nazara alır, onu öyle terbiye
eder. 'Oğlum paşa olsun!..' diye
bütün malını verir, hafız
mektebinden alır, Avrupa’ya
gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı
ebediyesi tehlikeye girdiğini
düşünmüyor. Ve dünya hapsinden
kurtarmaya çalışıyor; Cehennem
hapsine düşmemesini nazara
almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı
olarak, o mâsum çocuğunu,
âhirette şefaatçi olmak lâzım
gelirken dâvâcı ediyor. O
çocuk, 'Niçin benim imanımı
takviye etmeden bu helâketime
sebebiyet verdin?' diye şekvâ
edecek. Dünyada da, terbiye-i
İslâmiyeyi tam almadığı için,
validesinin harika şefkatinin
hakkına karşı lâyıkıyla mukabele
edemez, belki de çok kusur
eder."
"Eğer hakikî şefkat sû-i istimal
edilmeyerek, biçare veledini
haps-i ebedî olan Cehennemden
ve idam-ı ebedî olan dalâlet
içinde ölmekten kurtarmaya o
şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin
bütün ettiği hasenâtının bir misli,
validesinin defter-i a’mâline
geçeceğinden, validesinin
vefatından sonra her vakit
hasenatlarıyla ruhuna nurlar
yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil
dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla
şefaatçi olup ebedî hayatta ona
mübarek bir evlât olur."
"Evet, insanın en birinci üstadı ve
tesirli muallimi, onun validesidir.
Bu münasebetle, ben kendi
şahsımda kat’î ve daima
hissettiğim bu mânâyı beyan
ediyorum:"
"Ben bu seksen sene ömrümde,
seksen bin zatlardan ders aldığım
halde, kasem ediyorum ki, en
esaslı ve sarsılmaz ve her vakit
bana dersini tazeler gibi, merhum
validemden aldığım telkinat ve
mânevî derslerdir ki, o dersler
fıtratımda, adeta maddî
vücudumda çekirdekler
hükmünde yerleşmiş. Sair
derslerimin o çekirdekler üzerine
bina edildiğini aynen görüyorum.
Demek, bir yaşımdaki fıtratıma
ve ruhuma merhum validemin
ders ve telkinâtını, şimdi bu
seksen yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler içinde birer
çekirdek-i esasiye müşahede
ediyorum."(2)
"Ve evlâtlarını, o Zât-ı Rahîm-i
Kerîmin hediyeleri olduğu için
kemâl-i şefkat ve merhametle
onları sevmek ve muhafaza
etmek, yine Hakka aittir. Ve o
muhabbet ise, Cenâb-ı Hakkın
hesabına olduğunu gösteren
alâmet ise, vefatlarında sabır ile
şükürdür, meyusâne feryad
etmemektir. 'Hâlıkımın, benim
nezaretime verdiği sevimli bir
mahlûku idi, bir memlûkü idi.
Şimdi hikmeti iktiza etti, benden
aldı, daha iyi bir yere götürdü.
Benim o memlûkte bir zâhirî
hissem varsa, hakikî bin hisse
onun Hâlıkına aittir. ِ ِ ‫' اَْﻟُﺤْﻜُﻢ‬
deyip teslim olmaktır."
"Evlâdına muhabbet ise, Cenâb-ı
Hakkın senin nezaretine ve
terbiyene emanet ettiği sevimli,
ünsiyetli o mahlûklara muhabbet
ise, saadetli bir muhabbet, bir
nimettir. Ne musibetleriyle fazla
elem çekersin, ne de ölümleriyle
meyusâne feryad edersin.
Sabıkan geçtiği gibi, 'Onların
Hâlıkları hem Hakîm, hem
Rahîm olduğundan, onlar
hakkında o mevt bir
saadettir.' dersin. Senin hakkında
da, valideyn ve evlâda muhabbeti meşruanın neticesi, nass-ı
Kur’ân ile, Cenâb-ı
Erhamürrâhimîn, onların
makamları ayrı ayrı da olsa, yine
o mes’ut aileye sâfi olarak
lezzet-i sohbeti, Cennete lâyık
bir hüsn-ü muaşeret suretinde,
dâr-ı bekàda ebedî mülâkat ile
ihsan eder. Ve on beş yaşına
girmeden, yani hadd-i bülûğa
vasıl olmadan vefat eden
çocuklar, ‫ ِوْﻟَﺪاٌن ُﻣَﺨﻠﱠُﺪوَن‬ile tabir
edilen Cennet çocukları şeklinde
ve Cennete lâyık bir tarzda,
gayet süslü, sevimli bir surette,
onları Cennette dahi peder ve
validelerinin kucaklarına verir,
veledperverlik hislerini memnun
eder, ebedî o zevki ve o lezzeti
onlara verir. Zira çocuklar sinn-i
teklife girmediklerinden, ebedî,
sevimli, şirin çocuk olarak
kalacaklar."
"Dünyadaki her lezzetli şeyin en
âlâsı Cennette bulunur. Yalnız,
çok şirin olan veledperverlik, yani
çocuklarını sevip okşamak zevki,
Cennet tenasül yeri
olmadığından, Cennette yoktur
zannedilirdi. İşte bu surette o
dahi vardır. Hem en zevkli ve en
şirin bir tarzda vardır. İşte,
kablelbülûğ evlâdı vefat edenlere
müjde!"(3)
Dipnotlar:
(1) bk. Emirdağ Lahikası, Birinci
kısım.
(2) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
(3) bk. Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü
Mevkıfı
Dinsiz Komitelerin
Kadınlara Verdiği
Zararlar Nelerdir?
Bu zamanda dinsiz komitelerin kadınlara
verdiği zararları birkaç başlık altında
değerlendirebiliriz:
Ahlaki dejenerasyon: Kadınlara bazı
ideolojik bakışları telkin ederek, İslam
ahlakından uzaklaştırma projeleridir.
Amaç kadını İslam ahlakından
uzaklaştırıp, seküler fikirler ile
günahlara ve haramlara teşvik etmektir.
Açılıp saçılma: Kadının en çok zarar
gördüğü alan bu alandır.Yani tesettürü
atıp, açılmak ve saçılmak ile güven ve
sadakati sarsmak. Bugün kadın bayağı
bir meta gibi her sektörde vücudu
pazarlanıyor. Kadın hem açıklık ve
saçıklık ile pis nazarlara hapis oluyor
hem de genel ahlakı bozuyor. Hem de
aile hayatını zedeleyip gayrimeşru
ilişkilere ivme kazandırıyor. Dinsiz
komiteler bir toplumu bu şekilde
çökertiyorlar.
Moda altında israfa teşvik: Kadınlara
kurulan bir tuzak da tüketim çılgınlığıdır.
İslam dininde esas olan iktisat ve
israftan kaçınmaktır. Ama kapitalist ve
dinsiz felsefe, insanları, bilhassa
kadınları israf ve gereksiz tüketime
teşvik ile kulluğun önündeki en önemli
engel olan geçim derdini
ziyadeleştirerek, insanları dünyada
boğmak istiyorlar.
Moda illeti, bilhassa kadınları tesirine
alıp dünya yükünü birden bine çıkarıp
geçimsizliğe ve haramlara teşvik ediyor.
Bazen bir koca, karısının gereksiz
harcamaları yüzünden rüşvet ve
hırsızlığa giriyor. Günümüzde bu tip
insanlar mebzuldur.
Feminel duruş: Kadınları bir takım
felsefi fikirler ile özgürleşme adı
altında, kocasına karşı gereksiz bir dik
başlılığa teşvik etmektir. Halbuki İslam,
aile hayatında belli rolleri tespit ve tayin
edip, erkek ve kadını uymaya davet
ediyor. Kadın kendine biçilen rolü erkek
de kendine biçilen rolü yapmak
durumundadır. Yoksa, ortada aile hayatı
diye bir şey kalmaz.
Peygamberimiz (asv) meşru işlerde
kadına itaati emrederken, feminizm
bunun tersini kadına telkin ediyor.
Gereksiz bir dik başlılığı ve
geçimsizliği kadına rol olarak biçiyor.
Bu fikri hareketinin de arkasında dinsiz
komiteler vardır.
Eşim basit şeylere
önem vermekte ve
huzursuzluğa sebeb
olmaktadır. Daha
önemli şeyler
olduğunu, bunların
önemsiz şeyler
olduğunu nasıl
anlatabilirim?
Risaleler ışığında bir
cevap verir misiniz?
Aile konuları hassas konulardır. Taban
tabana zıt ayrı iki fıtratın biribirini
anlaması kolay değildir. Eşinizi
anlamadığınız, “basit
şeyler” tanımınızdan anlaşılmaktadır.
Kime göre basit şeyler?.. Size göre.
Ama eşinize göre basit değilse, artık ona
basit şey diye bakılmaz, bakılmamalı...
Sizin için çocuk oyunları ve oyuncakları
bir anlam ifade etmez ve basit şeylerdir.
Peki bir de çocuklara sorun
bakalım. Sizin için gerçek bir mersedes
araba ne anlam ifade ediyorsa, çocuk
için oyuncak bir araba aynı şeyi ifade
eder. Hatta gerçek arabanıza değişmez.
Ama siz bunu çocuğa anlatamazsınız;
anlatmaya çalışırsanız her şey alt üst
edersiniz.
Meşru olduktan sonra, eşinizin (size
göre) basit şeylerle ilgilenmesini
engelleyemezsiniz. Tavsiye
edebilirsiniz, ama baskı kuramazsınız.
Nasihatiniz tesir etmiyorsa niye
zorluyorsunuz, hakkınız var mıdır acaba?
Tek doğru sizin midir? Aile huzuru
birbirimizi anlamaktan geçer. "Benim
alanım gerekli, seninki
gereksizdir" gibi yaklaşımlar tamamen
süpjektiftir. Sizin aleminiz çok ulvi
şeylerle dolu olabilir. Ama herkesi
kendiniz gibi yapmaya zorlayamazsınız;
zorlarsanız bu nasıl ulvilik olabilir.
Bir diğer husus ise şudur: İşin
kendisine değil, neticesine bakmalısınız.
Aile huzurunuzu bozan bir şey basit
değildir; önemsemek durumundasınız.
Bazı şeyler bizzat güzel değildir, ama
netice itibarı ile güzeldir. Hayvan
gübresi basit bir şeydir, ama çiçekler
güzelliğini ona borçlular.
Bediüzzamanın ağzından bir cevap
verelim:
"... yüzer âyât ve ehâdis-i
Nebeviyenin şiddetle emrettikleri
uhuvvet, muhabbet ve teavünü
yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i
dünyadan daha şiddetli bir
surette meslektaşlarınızla ve
dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani,
ihtilâfa düşmeyiniz. 'Böyle küçük
meseleler için kıymettar vaktimi
sarf etmektense, o çok kıymetli
vaktimi zikir ve fikir gibi
kıymettar şeylere sarf
edeceğim.' deyip çekilerek
ittifakı zayıflaştırmayınız."
"Madem liveçhillâhtır, o işin
küçüğüne, büyüğüne, kıymetli ve
kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve
rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız
gibi olur. Vesilenin mahiyetine
bakılmaz, neticesine bakılır.
Madem neticesi rıza-yı İlâhîdir ve
mayası ihlâstır; o küçük değildir,
büyüktür."(1)
"Böyle küçük şeyler için..." ifadesi,
eşler arası ilişkiler için de geçerlidir.
Eşinizin mutlu olması için onunla sohbet
etmek veya basit dediğiniz bir şeyi
onunla paylaşmak, aile huzuruna ve
Allah’ın rızasına neden olacaksa, bu
basit değildir.
Hem sonra birinizin diğerini anlaması
gerekiyorsa, sizin eşinizi anlamanız
lazım. Çünkü siz ulvi şeylerle
meşgulsunuz, ulvi bir ruhunuz var...
Ebedi saadetler temennisiyle...
(1) bk. Lem'alar, Yirminci Lem'a.
Evlilik ile ilgili;
evlenecek olan
adayların,
birbirlerine "ya ben ya
hizmet şeklinde bir
şart koşmaları ne
derece doğrudur, konu
hakkında bilgi verir
misiniz?
Evlilikte fikir ve inanç uyumu çok
önemli bir husustur. Eşler arasında fikir
ve inançlar uyumsuz ise bu hem hayata
hem de hizmete menfi bir şekilde
yansıyacaktır. Hal böyle olunca, eş
tercihinde fikir ve inanç uyumu ciddi
anlamda tahkik edilmeli ve ona göre
hareket edilmelidir.
Tabi bu tespit evlenmiş olanlar için
değil tercih aşamasında bulunanlar için
geçerlidir. Yoksa evlenmiş ve çoluk
çocuğa karışmış birisi için sabır ve
itidal tavsiye edilir. Ama tercih
aşamasında şiddetle bu uyum
araştırılmalıdır. Mümkün mertebe fikri
fikrine, mesleği mesleğine uygun birisi
ile evlenmek, hem hayat hem de hizmet
açısından faydalı olacaktır.
Peygamber Efendimiz (asv)'in küfüv
meselesinde bu mana zımni olarak
vardır. Aynı mana Üstad Hazretlerinin
şu ibarelerinde de vurgulanıyor:
"Şer'an koca, karıya küfüv
olmalı, yani, birbirine münasip
olmalı. Bu küfüv ve denk olmak,
en mühimi, diyanet
noktasındadır."
"Ne mutlu o kocaya ki, kadınının
diyanetine bakıp taklit eder;
refikasını hayat-ı ebediyede
kaybetmemek için mütedeyyin
olur."
"Bahtiyardır o kadın ki, kocasının
diyanetine bakıp 'Ebedî
arkadaşımı kaybetmeyeyim' diye
takvâya girer."
"Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını
ebedî kaybettirecek olan
sefahete girer."
"Ne bedbahttır o kadın ki,
müttakî kocasını taklit etmez, o
mübarek ebedî arkadaşını
kaybeder."
"Binler veyl o iki bedbaht zevc
ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve
sefahetini taklit ediyorlar,
birbirine ateşe atılmasında
yardım ediyorlar."(1)
Son ve özet olarak, eş seçmede en
önemli husus küfüv, yani denkliktir.
İnsan kendi mevkiine ve anlayışına
uygun veya yakın kişileri eş olarak
seçmelidir. Bu ister meslek ve meşrep
olsun, ister iktisadi olsun, ister eğitim
seviyesi olsun fark etmez.
Ama meslek ve meşrep denkliği eş
seçmede olmazsa olmaz şartlardan da
değildir. Şayet denklik olursa daha hoş
ve güzel olur. Risale-i Nur dairesinde
farklı meşrepten olan kişileri eş
seçmekte bir sakınca yoktur, lakin aynı
meşrep olursa daha ahsen olur.
Malum ahsen güzelin daha güzeli
demektir. Hizmeti hiç bilmeyen, ama
dindar birisi ile evlenmekte de bir
sakınca yoktur. Lakin yukarda ifade
edildiği gibi, bilen birisi ile evlenmek
daha ahsen ve güzel olur.
Hizmet ile evlilik pekala uyum içinde
gidebilir, ikisini iki zıt kutup gibi
algılamak ve çatışma alanına çevirmek
ayrıca bir hastalıktır.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
Füruatın Manasını
Nasıl Anlamalıyız?
Füruat, İslamî literatürde bir terimdir.
Her şeyin bir aslı ve bir de füruatı
vardır. Mesela; iman, inanç, fikir, itikat,
dinimizde bir esas, asıl ve rükün ise;
muamelat bunlara göre füruattır.
Yani iman ve itikattaki, arıza insanı
dinden çıkarır. Ve şekavete götürür,
muamelattaki eksiklikler günahkâr eder,
cennetten uzaklaştırır; imansız etmez.
Ayrıca namaz, oruç, hac v.s. gibi dinin
muameletı amelde; rükün, temel ve esas
ise; sünnet ve nafileler onlara göre
amelde füruattır. Farzlar, helal ve
haramlar dinin hudutları ve esasları ise;
diğer meseleler farz makamında ve
değerinde
değil; füruattır. Yani
elmaslarla, bakırlar ve gümüşlerin
mukayesesi gibi…
Ancak füruatın toplumda anlaşılan
manası; teferruat ve boş şeyler
anlamına
geldiğinden;
ıstılahtaki
füruat da böyle telakki edilerek yanlış
anlaşılabiliyor.
Dolayısıyla sorunuzda bahsettiğiniz o
kişi; ıstılahtaki füruatın manasına
göre muamelatta bir tasnif yapmış ve
doğru söylemiştir. Ancak dinleyenler,
toplum arasında teferruat manasını
anlayarak itiraz ediyorlar.
Bu mesele; füruatı yanlış anlayanların
tarz-ı telakkileridir. Dini meseleler
toplum arasındaki yanlış anlaşılan
tabirlerle değil; İslamiyet'teki ıstılah
ve literatüre göre izah ve tarif edilir.
Hanımların
üniversitede eğitim
görmesi hususunda
imanlarını muhafaza
noktasında gitmeleri
uygun değil, diye
Risalelerde geçiyor.
Bazıları "Risalelerde
yazan neyse odur,
kızların okula belli bir
yaştan sonra
gitmemeleri
gerek." şeklindeki
düşünceler doğru mu?
Malum olduğu üzere, halihazırdaki
eğitim sisteminde hem tesettür yasak
hem de kız erkek beraber aynı sınıflarda
ders görüyorlar. Bu iki husus da İslam
açısından kabili tevil olmayacak şekilde
caiz değildir. Yani kız çocuğunun
tesettürsüz ve erkeklerle aynı sınıfta
eğitim görmesi İslam açısından
haramdır.
Bu mesele sadece Risale-i Nur'un
meselesi değil İslam’ın da kati bir
meselesidir. Öyle ise samimi bir
Müslüman ve samimi bir Nur talebesi bu
hükmün gereğine uygun hareket etmek ile
mükelleftir. Şayet daha farklı imkanlarda
kızının eğitim ve öğretimini temin
edebiliyorsa o şekilde hareket edebilir.
Bugün bir çok mütedeyyin hanımlar,
yasağın olmadığı okullarda eğitimini
tamamlayabiliyor.
İnşallah bu arızalı durum ileriki yıllarda
demokrasi ve insan haklarının
genişlemesi ile hallolur ve herkes
özgürce eğitim ve öğretim hakkını elde
eder; inançları ile yaşam arasında tercih
yapmak zorunda kalmaz.
İslam dini, kadının eğitim ve öğretim
hakkını men etmiyor, sadece usulüne ve
şartlarına uygun bir eğitim ve öğretimi
şart kılıyor. Öyle ise burada Müslüman
hanımların eğitim ve öğretim hakkını
elinden alan ve yasaklayan zihniyet
İslam değil, laikliği öne sürerek
tesettürü ve ayrı derslikleri kabul
etmeyen bağnazlardır ve eğitim
düşmanlığı da budur işte.
Lem'alarda,
"kadınların on
adetinden altı yedisi
çirkindir", şeklinde bir
ifade geçiyor. Halbuki
çoğu kadın güzel değil
midir? Açıklar
mısınız?
Üstad Hazretleri burada örtünmeyi
gerekli kılacak sebeplerin bir analizini
yapıyor. Amaç örtünmenin suni ve
zorlama bir emir değil, fıtri bir emir
olduğunu ispat etmektir.
Cenab-ı Hak, hikmeti gereği, insanları
hep aynı kalıp ve güzellikte yaratmamış.
Farklı boy, endam ve özelliklerde
yaratmıştır. Bu günün güzellik ve moda
anlayışına göre dört başı mamur,
kusursuz bir güzellik her bayanda
mevcut olmadığından, mutlaka gizlemeye
çalıştığı fiziki bir durumu ve kusuru
oluyor. Onun için başka nazarların
nefretinden korunmak amacıyla kendini
örtünmeye mecbur hissediyor. Bu sebep,
örtünmenin tek gerekçesi ve sebebi
değildir elbette. Çok gerekçelerden
sadece biridir.
Onun için örtünmek, sadece fiziki
kusurları örtmek içindir, önermesi yanlış
olur. İhtiyar kadınların örtünmesi bu
meseleye ışık tutar. Gençliğinde
örtünmeyen veya örtüyü sadece
iliştirenlerin, ihtiyarlıklarında sıkı
örtünmeleri Üstad'ın bu tespitine önemli
bir delildir.
Bir de, kadınlar, kendinden daha güzel
bir bayanın yanında sönük kalma
endişesinden dolayı kendini ortaya
atmaz ve saklamak ister. Her kadının
üstünde daha güzel bir kadın olduğuna
göre, bu kural hepsi için geçerlidir. Bu
da ayrı bir örtünme gerekçesidir.
Yani güzellik nispi ve izafi olduğu
için, her kadın, bir üstüne göre çirkindir.
Bütün kadınlardan, güzel olup, nispet
edilmesi mümkün olmayan kadın
nadirdir. Üstad
Hazretlerinin “çirkin” ifadesini mutlak
anlamda değil, nispi ve izafi anlamak
daha yerinde olur kanaatindeyiz.
Risale-i Nur ışığında
çocuk terbiyesi nasıl
olabilir? Özellikle
enaniyetli yetişmesine
nasıl engel olabiliriz?
"Evet, insanın en birinci üstadı ve
tesirli muallimi, onun validesidir.
Bu münasebetle, ben kendi
şahsımda kat'î ve daima
hissettiğim bu mânâyı beyan
ediyorum:"
"Ben bu seksen sene ömrümde,
seksen bin zatlardan ders aldığım
halde, kasem ediyorum ki, en
esaslı ve sarsılmaz ve her vakit
bana dersini tazeler gibi, merhum
validemden aldığım telkinat ve
mânevî derslerdir ki, o dersler
fıtratımda, adeta maddî
vücudumda çekirdekler
hükmünde yerleşmiş. Sair
derslerimin o çekirdekler üzerine
bina edildiğini aynen görüyorum.
Demek, bir yaşımdaki fıtratıma
ve ruhuma merhum validemin
ders ve telkinâtını, şimdi bu
seksen yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler içinde birer
çekirdek-i esasiye müşahede
ediyorum."(1)
Çocuk, ilk tecrübe ve terbiyesini
annesinden alır. Hayatın ilk adımlarını
ve şartlarını çocuğa annesi öğretir.
Çocuk ile anne arasında hem şefkat hem
de duygusal olarak mükemmel bir bağ
vardır. Çocuğun bakım ve terbiyesi çok
zor ve müşkülatlı olmasına karşın,
annenin bunu lezzet ve keyif alarak
yapması, annenin şefkatinin ne kadar
esaslı ve kahramanane olduğunu
gösterir. Zira aynı anne başkasının
çocuğuna aynı samimiyet ve esaslı
şefkati gösteremiyor. Nasıl çocuk doğar
doğmaz, memeler musluğundan rızkı safi
bir süt şeklinde gönderiliyor ise, aynı
şekilde şefkat de ihsanı İlahi eseri
olarak annenin kalbine gönderiliyor.
Çocuk yemesini, içmesini, oturmasını
kalkmasını ilk olarak annesinden görür.
Bu sebeple çocuğun ilk öğretmeni ve
eğitmeni annedir. Çocuğun belleği safi
ve temiz olarak geldiği için ilk işlemeyi
anne yapar ve bu ilk işleme temel
gibidir; sonrakiler tamamen bunun
üstüne bina olur. Öyle ise anne ve baba
çocuğa güzel bir örnek ve ahlaklı bir
terbiyeci olmalıdır.
Anne ve baba mütevazı olursa, çocuk
da onlar gibi mütevazı olma yolunda ilk
adımı atmış olur. Tabi daha sonraki
eğitim süreçleri de önemlidir. Okul,
çevre, komşuluk ilişkileri gibi bir çok
unsurlar çocuğun terbiyesine etki edip
onun ruh dünyasını biçimlendirecektir.
Anne ve baba bunlara da çok dikkat
etmelidir.
"Uzak denetim metodu" ile çocuğu
sürekli murakabe etmelidir. Çocuğa
karşı aşırı müdahaleci olmak yanlış
olduğu gibi aşırı bir şekilde kendi haline
bırakmak da yanlış olur. Bu yüzden
çocuk ebeveyn tarafından sıkmadan
uzaktan denetlenmelidir.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
İlave bilgi için tıklayınız:
Çocuklarımızla ilgilenmenin sevap
boyutu konusunda Risalelerden yazı
gönderebilir misiniz?
Risale-i Nur'da
kadının sosyal
hayattaki yeri nedir,
kadının çalışması
uygun mudur?
Bediüzzaman Hazretlerinin; dinimizin
kadınlara
taalluk
eden
vazife,
sorumluluk ve hürriyet ile alakalı
hükümlerinden farklı bir şey söylemesi
mümkün değildir.
Dinimiz ise; kadınların kendilerine
terettüp eden asli vazifelerini ihmal
etmemek kaydıyla, şartları uygun ve
münasip olduktan sonra; onların
eğitimlerine, öğrenimlerine, meslek
sahibi olmalarına, ticaret yapmalarına
ve buna mümasil faaliyet ve
çalışmalarına bir kayıt koymamıştır.
Resul-ü Kibriya (asv)'dan başlamak
üzere, dinimizin hakkıyla yaşandığı
dönemlerde ve zamanlarda, kadınlarla
ilgili mezkur faaliyet ve çalışmaların
olduğunu tarihçilerden öğrenmekteyiz.
Üstad Hazretleri kadınları nazik, latif,
ailenin dahili müdürü, terbiyede temel
unsur, her zaman hakkının ve hukukunun
korunması icap eden, yüksek ruhlu,
şefkat abidesi ve kahramanları olarak
görmektedir.
Bu vasıflarla takdir ettiği hanımların, bu
asrın art niyetli insanları tarafından
onları hak etmedikleri ve layık
olmadıkları şekillerde ve tarzda
kullanarak,
menfaatlerine
alet
etmelerinden de ciddi manada üzülmüş
ve çok ağır ifadeler kullanmıştır.
Hanımlara ise; kendilerini layık
olmadığı tarzda kullanmak isteyen,
onlara
acımayan
ve
üzerinden
menfaatlenen insanlara ve cereyanlara
karşı nasıl davranacaklarıyla ilgili şu
tavsiyelerde bulunmuştur:
Kendilerini muhafaza etmelerini, hak
ve
hukuklarını
koruyarak
alet
olmamalarını,
icabında
kendi
hayatlarını kendileri kazanıp, naehil ve
liyakatsiz erkeklerin tasarrufu altına
girmemelerini, sabır, metanet, feragat
ve fedakarlıkta bulunarak, kendilerini
ucuza satmamalarını, izzetleri ve
şerefleriyle
yaşamalarını
tavsiye
etmektedir.
En güzel tahassüngahlarının evleri
olduğunu, eğlencesinin ise çocukları ve
evlatları olduğunu, asrın tehlikelerine
karşı sabır ve metanetle kararlılık
göstermelerini ifade etmektedir.
bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a.
Şefkat
kahramanlığının,
dünya ve ahiret
hayatında nasıl faidesi
olabilir?
Şefkat, insanı Allah’a yakınlaştıran en
önemli vesile ve vasıtadır. İnsan bu
şefkat madenini Allah yolunda iyi
işleyebilirse, hem dünya hayatında hem
de ahiret hayatında önemli bir mevki ve
makama erişebilir. Bir çok hadiste
"şefkatli olmayana şefkat
edilmez" deniliyor; demek biz şefkatte
ne kadar ilerlersek Allah’ın şefkatini de
o derece kendimize celp ederiz.
İnsan bu şefkat duygusu ile Allah’ın
şefkatini kendine celp ederse, hem dünya
hayatında hem de ahiret hayatında mesut
ve bahtiyar olur.
Mesela, insanlara karşı yumuşak ve
şefkatli olan birisini her insan sever ve
sayar. Ona karşı kolaylaştırıcı olur, ona
karşı kendinde fıtri bir saygı ve meyil
hisseder. Bu dünya açısından böyle
olduğu gibi ahiret açısından da aynıdır.
Yani, ömründe şefkat ve hilmi esas
almış birisine Allah ahirette şefkat ve
hilmi ile muamele eder.
Şu ayet, bu manaya güzel bir takvimdir:
"İnsanlara yumuşak davranman
da Allah’ın merhametinin
eseridir. Eğer katı yürekli, kaba
biri olsaydın, insanlar senin
etrafından dağılıverirlerdi.
Öyleyse onların kusurlarını affet,
onlar için mağfiret dile ve işleri
onlarla müşavere et. Bir kere de
azmettin mi, yalnız Allah’a
tevekkül et. Allah muhakkak ki
kendisine dayanıp güvenenleri
sever." (Al’i İmran, 3/159)
Allah’ın rızası bütün fayda ve
menfaatlerden üstündür. Şefkat ise,
onun rızasına götürecek en kestirme ve
salim yoldur. Hem Risale-i Nurların bir
rüknü ve esasıdır şefkat.
Tecavüze uğrayan kişi
nasıl zevk duyabilir?
Kişi bu iğrenç
muameleye uğrasa da
çoçuğunu aldırtabilir,
o veledin
terbiyesinden de
kurtulmuş olur? Belki
mahrem bir konu ama
kimseye
soramıyordum, bu
konuda yardımlarınızı
rica edecektim...
"Erkek, sekiz dakika zevk ve
lezzet için sefâhete girse, ancak
sekiz lira kadar birşey zarar
eder. Fakat kadın sekiz dakika
sefâhetteki zevkin cezası olarak,
dünyada dâhi sekiz ay ağır bir
yükü karnında taşır ve sekiz sene
de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin
meşâkkatine
girdiği
için,
sefâhette erkeklere yetişemez,
yüz derece
çeker."(1)
fazla
cezasını
Yukarıdaki ifâdeler mutlak anlamda
kullanılmamıştır. Ehl-i iman ve ancak
bir an nefis ve şeytana uymuş olan kadın
ve erkekten bahsetmektedir. Akılları
başlarına gelince, yaptıkları günahın
farkına varacaklardır. Bu fiilin neticesi
olarak Ahiret'e tâalluk eden cezalar bir
tarafa, yalnız dünyada çekecekleri
cezâlar nazara verilmektedir.
Erkek için, dünyada büyük bir sıkıntı
görünmüyor. Ancak kadın için, doğacak
bir bebeğin sıkıntısı söz konusudur.
Soruda da ifâde edildiği üzere, bebeği
aldırıp kurtulamaz mı? Bu kez ikinci bir
günâha girmiş olacaktır. Hissiyatına
mağlup olup zinâ eden kadın, bu kez
hissiyattan ziyâde aklıyla hareket etme
durumundadır. Zâni olan kadının bu kez
câni olma ihtimali vardır. İmân ehli
olması sebebiyle çocuğu aldırmaması
iktizâ eder. Nitekim, bu şekilde doğan
yüzlerce çocuk bunun ispatıdır.
"Bir kere kandım, zinâ işledim. Ancak
cinâyet işleyemem." diyerek çocuğuna
sahip çıkması iktizâ eder. Vicdânı
tefessüh etmiş ve her türlü günahı
serbest irtkap edenler bu bahisten
hariçtir. Fiilin iğrenç olması ise, haram
olmasındandır. Helal bir meyve yemek
güzeldir. Ancak aynı meyve, haram bir
yoldan kazanılmış ise çirkindir. Helâl
dairesindeki
muâmele
iğrenç
de ğildir. Şu var ki, şeytanlar, haram
muâmeleri câzip göstermekte ve zehiri,
bal diye içirmektedir. Böylece şeytan ve
nefis, insanı muvakkat ve menhus bir
lezzete boyun eğdirmektedir.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
Tesettür fıtri ise
bazıları niçin tatbik
etmiyor; hizmet adına
başını açmak caiz mi?
Kişilerin başlarını açması tesettür
emrine aykırı bir hal ve durumdur.
Kadınlar için tesettür, yaratılışlarının
gereğidir. Yeme içme ne derece fıtri ise,
tesettür de öyle fıtridir. Dikkat edilirse
tüm meyveler fıtri bir elbise ile
sarılıdır. Bu elbise soyulduğunda, o
meyve bozulmaya başlar. Kadın da dinin
emrettiği kıyafet ölçülerini ihlal
ettiğinde çok şeyler kaybeder.
Açılan bayanların kendilerini gayet rahat
hissetmeleri, fıtratın çok ciddi yara
almasına alamettir. Nasıl ki insan yalan
söylese
rengi
kızarır,
vicdanen
rahatsızlık duyar. Rengi kızarmıyor,
vicdanı sızlamıyorsa ileri derecede
bozulma göstergesidir. Öyle de, açık
saçıklıktan hoşlanmak, hatta bunu
savunmak fıtrata bir isyan ve baş
kaldırıdır.
Tereddütlerde haklılık payınız yerinde
bir durumdur. Ancak 21. Asır pozitivist
asır, insan aklen, kalben tatmin olmadığı
bir şeyi kabul etmiyor. Bu yüzden
milletimiz artık taklitçilikten ziyade
aklen, kalben tatmin olma yönüne sevk
olmuş durumda. Aklının inandığı ve
kalbinin de kabul ettiği şeyleri daha
kolay kabul etmektedir. Bizim için su-i
misal, misal olamaz her ne kadar bu
şekilde açık bayanlar olsa da yüzlerce,
binlerce hayasını muhafaza eden,
tesettürüne dikkat eden hanımefendilerde
yok değil. Umuyoruz ki bunlar örnek
alınır.
İdarecilerimizin
de
işin
vehametine bakıp, bu tür sıkıntıları
bertaraf etmenin daha kısa yollarını
bulmalarını temenni ediyoruz.
"Başını örtmeyen bir bayan hayır
kurumlarına yardım yapamaz. Yaptığı
yardım Cenab-ı Hakk'ın indinde kabul
olmaz." gibi bir yargıya varamayız. Bir
insanın işlediği günahın cezası farklı;
verdiği sadakanın veya yaptığı iyiliğin
mükafatı yine farklıdır.
Tesettür, kadınlar için
fıtri midir? O halde
her güzel, güzelliğini
neden göstermek ister,
tezatlık yok mu?
"Kadının bir siperi ve
kalesi çarşafı
olduğu..." diye
geçiyor. Üstad
Hazretleri bunu bu
şekilde mi tefsir etmiş,
diye anlamalıyız?
Buna en güzel örneği şöyle verebiliriz.
Mesela, Allah bizlere göz vermiş; niçin?
Elbette ki, görmek için. Madem görmek
içindir, öyle ise ben de her şeye
bakarım, diyebilir misiniz.? Veya "Allah
madem gözü görmek için yaratmış, öyle
ise niye bazı şeylere bakmamızı haram
kılmıştır?" diyebilir miyiz? Elbette ki,
diyemeyiz. Allah gözü yaratmış ve
ancak başı boş bırakmamıştır. Neye,
nasıl bakacağımızı da tayın etmiştir.
Aynen öyle de, ALLAH kadına güzellik
vermiş ve güzelliğini göstermek isteği
vermiştir; ama başıboş bırakmamıştır.
Kime, nasıl göstereceğini de bize
bildirmiştir. Eşine gösterecektir.
Hiç üstüne başına dikkat etmeyen bir
kadın düşünün, saçı başı dağınık bir
kadın. Böyle bir kadın, eşini ne kadar
memnun edebilir. Evliliğin devamı için
verilen bu duyguyu maalesef yanlış
yerlerde kullananlar varıdır.
Örtünmek ise, yasak olanlara karşı
yapılması gereken bir iştir. Paramızı
çantamızda koruduğumuz gibi,
güzelliğimizi de haramilere karşı
korumalıyız.
Üstad Hazretlerinden,
mutlu yuva için
tavsiyeler nelerdir?
Bu konu için Yirmi Dördüncü Lem'a adlı
eseri tavsiye ediyoruz. Geniş bilgiyi
oradan temin etmek mümkündür.
Şimdilik özet olarak şunları ifadebiliriz:
Gelişim basamak basamaktır. Her
basamağın kendine ait rolleri vardır.
Hepimiz rollerimizi yaşama şekliyle ve
bu rollerin benliğimize kazandırdığı
deneyimlerle ruhsal tekâmül ve kendi
bütünümüze ulaşmayı amaçlarız.
Evlilik, birden fazla rolün kazanıldığı
kurumdur. Ailenin gelini, evinin kadını,
çocuklarının annesi gibi rolleri hep bu
kutsal çatı altında kazanırız.
Kurulduğu günden bu yana, psikoloji
biliminin neredeyse temel sorunu olan,
arzu ve yasak çatışmasının en meşru
çözüm alanı yine evliliktir.
Bediüzzaman Hazretlerinin belirttiği
gibi “Tenasülün devamı için, hikmet-i
İlâhîye, o fıtrî hizmete bir ücret
olarak fıtrî bir meyil ve şevk
vermiş.” Kişi bu fıtrî meyil ve şevki
evlenerek helâl dairede keyfe kâfi
derecede yaşayabilmekte. Böylelikle
Efendimizin (a.s.m.) belirttiği gibi eşler
birbirinin örtüsü olmakta.
Bu hâliyle evlilik günaha giden yolda
önemli bir barikat, güvenlik şeridi
rolünü üstlenmektedir.
Ayrıca Risale-i Nur’un bir cüz’ünde
denilmiş ki:
“Bahtiyardır o adam ki, refika-i
ebediyesini kaybetmemek için,
saliha zevcesini taklit eder, o da
salih olur. Hem, bahtiyardır o
kadın ki kocasını mütedeyyin
görür, ebedî dostunu ve
arkadaşını kaybetmemek için o
da tam mütedeyyin olur; saadet-i
dünyeviyesi için de saadet-i
uhreviyesini kazanır.”(1)
Dikkat edersek Üstadımız çatışmasız bir
evliliğin nasıl olacağını, özellikle
eşlerden mütedeyyin olanının taklit
edilmesini bahtiyarlık addetmekte.
“Bedbahttır o adam ki sefahate
girmiş zevcesine ittiba eder,
vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi
de iştirak eder. Bedbahttır o
kadın ki zevcinin fıskına bakar,
onu başka bir surette taklit eder.
Veyl o zevç ve zevceye ki
birbirini ateşe atmakta yardım
eder. Yani, medeniyet
fantezilerine birbirini teşvik
eder.”(2)
Burada dikkat edilmesi gereken ikinci
husus, eşlerin zaman zaman ilişkilerine
dışardan bakıp, evliliklerinde hangi
örneği resmettiklerine dikkat
etmeleridir.
Yine Risale-i Nur’da eşler arasındaki
muhabbetin dahi Hakka ait olduğu
vurgulanır.
“Hem, refika-i hayatını, rahmet-i
İlâhîyenin munis, lâtif bir hediyesi
olduğu cihetiyle sev ve muhabbet
et. Fakat çabuk bozulan hüsn-i
suretine muhabbetini bağlama.
Belki kadının en cazibedar, en
tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus
bir letafet ve nezaket içindeki
hüsn-i sîretidir. Ve en kıymettar
ve en şirin cemali ise, ulvî, ciddî,
samimî, nuranî şefkatidir. Şu
cemal-i şefkat ve hüsn-i sîret,
ahir hayata kadar devam eder,
ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife
mahlûkun hukuk-u hürmeti o
muhabbetle muhafaza edilir.
Yoksa, hüsn-i suretin zevaliyle,
en muhtaç olduğu bir zamanda,
bîçare, hakkını kaybeder.”(3)
Eşler arası muhabbet Kur’ân’ın emrettiği
tarzda olursa faydaları nelerdir, onu da
Risale-i Nur’dan bakalım;
“Refika-i hayatına meşru
dairesinde, yani, lâtif şefkatine,
güzel hasletine, hüsn-i sîretine
binaen samimî muhabbet ile
refika-i hayatını da naşizelikten,
sair günahlardan muhafaza
etmenin netice-i uhreviyesi ise,
Rahîm-i mutlak, o refika-i hayatı
hurilerden daha güzel bir surette
ve daha ziynetli bir tarzda, daha
cazibedar bir şekilde, ona dâr-ı
saadette ebedî bir refika-i hayatı
ve dünyadaki eski maceraları
birbirine mütelezzizâne
nakletmek ve eski hatıratı
birbirine tahattur ettirecek enis,
lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhip
ve mahbup olarak verileceğini
vaat etmiştir. Elbette vaat ettiği
şeyi kat’î verecektir.”(4)
Dipnotlar:
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
(2) bk. a.g.e.
(3) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz,
Üçüncü Mevkıf.
(4) bk. a.g.e.
Üstad "Ben bu seksen
sene ömrümde, seksen
bin zatlardan ders
aldığım halde…"
diyor. Hangi zatlardan
ders almış acaba?
Tarihçe-i hayatın baş taraflarında da
ifade ve izah edildiği gibi, Bediüzzaman
hazretleri, on iki, on üç yaşına kadar
bazı alimlerin yanında bulunmuş, toplam
tahsil hayatı da üç ay olması
münasebetiyle, bu konuyu şu şekilde izah
etmek gerek.
Kanaatimizce bunların hepsini doğrudan
kendisinin muallimi durumunda anlamak
yanlış olur. Ama bir insan her rastladığı
şahıstan bir cihetle bir şeyler
öğrenebilir. Hatta hayvanlardan bile
ders alabilir.
Bu anlamda Üstad sinekten de ders
aldığını söylüyor:
"Mehâsiniyle
mağrur
olan
nefsime dedim ki: 'Sen birşeye
mâlik değilsin, nedir bu gururun?'
”
"Dedi ki: 'Madem mâlik değilim,
ben de hizmetini görmem.' ”
"Dedim ki: 'Yâhu, bu sineğe bak.
Gayet küçücük zarif elleriyle
kanatlarını,
gözlerini
siler
süpürür. Her işini görür. Sen de
lâakal onun kadar vücuduna
hizmet etmelisin.' diye ikna
ettim."
"Takdis ederiz
sineğe nezafeti
bana da üstad
onunla nefsimi
ederim.”(1)
o Zâtı ki, bu
ilhamen öğretir,
yapar. Ben de
ikna ve ilzam
(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin
Zeyli.
Üstad, şimdiye kadar
yazılmış, "üç yüz bin
tefsir"den
bahsetmektedir.
Halbuki, bin civarında
tefsirin olduğu
bilinmektedir. "Üç yüz
bin" ifadesini nasıl
anlamalıyız?
Evvela, buradaki "üç yüz bin
tefsir" tabirini nizami anlamda bir tefsir
olarak değil, Kur’an ve ayetleri üzerine
yazılmış eser ve kitaplar şeklinde
anlamak gerekir. Meseleye bu cihetten
bakacak olursak ve en büyük tefsirin de
hadisler olduğunu düşünürsek, sadece
Ahmet bin Hanbel (ra)’in bir buçuk
milyon hadisi ezberlediğini biliyoruz.
Bunun dışında Kur’an üzerine yazılmış
milyonlarca kitap ve eserler mevcuttur.
Öyle ise ifade mübalağa değil, aynı
hakikattir.
İkincisi, Risale-i Nur'da geçen "üç yüz
bin tefsir" tabiri kesret ifade ediyor,
yoksa birebir rakam ifade etmiyor.
Nitekim "on sekiz bin alem" tabiri,
sayısız alemler üzerinde bir kesret
ifadesidir. Bu tabir alemlerin aritmetik
değerine değil, alemlerin çokluğuna
bakıyor.
Üstad; kadınların
erkeklere sefahette
yetişmediğini ve
kadınların fıtratında
bu olduğunu söylüyor.
Başka yerlerde de ahir
zaman fitnesinin
kadınların yüzsüz
yüzünden çıktığını
söylüyor. Burda bir
çelişki yok mu?
"Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta,
ihlâsta,
şefkat
itibarıyla
erkeklere benzemedikleri gibi,
erkekler de o kahramanlıkta
onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o
mâsum hanımlar dahi, sefahette
hiçbir
vecihle
erkeklere
yetişemezler.
Onun
için,
fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle
nâmahremlerden
şiddetli
korkarlar ve çarşaf altında
saklanmaya kendilerini mecbur
bilirler. Çünkü, erkek sekiz
dakika zevk ve lezzet için
sefahete girse, ancak sekiz lira
kadar birey zarar eder. Fakat
kadın sekiz dakika sefahetteki
zevkin cezası olarak, dünyada
dahi sekiz ay ağır bir yükü
karnında taşır ve sekiz sene de o
hâmisiz çocuğun terbiyesinin
meşakkatine
girdiği
için,
sefahette erkeklere yetişemez,
yüz derece fazla cezasını
çeker." (1)
Kadınların hayasız yüzü ve tesettüre
riayet etmeyişi sefahetin başlayıp
artmasına
sebeb
ise,
nefislerini
dizginleyemeyip kendi heva ve hevesleri
peşinde dolaşan erkeklerin büyük
günahlara girmesi de bunun sonucudur.
Bir fizik kuralı olarak; etki tepkiyi
doğurur. Açık saçık bayanların o hali,
erkeklerin
onlara
kem
gözlerle
bakmasına sebebtir diyebiliriz.
Yirmi Dördüncü Lem'a'da, tesettür
hakikatinin fıtri boyutuna dört hikmet
çerçevesinde dikkat çekilir:
- "Birinci Hikmet" kadınların zerafet
ve
nezaketinin
korunabilmesinin
tesettürü gerektirdiği hususudur.
"İkinci
Hikmet" örtünmenin
psikodinamik zemininde yer alan
kıskanma duygusu ile ilgilidir.
- "Üçüncü Hikmet" güven duygusu için
örtünmenin gerekliliği konusu üzerine
kurulmuştur. "Dördüncü Hikmet"de ise,
aile müessesesinin korunabilmesi için
tesettürün gerekliliğine dikkat çekilir.
Kadınlar için tesettür, yaratılışlarının
gereğidir. Yeme içme ne derece fıtri ise,
tesettür de öyle fıtridir. Dikkat edilirse
tüm meyveler fıtri bir elbise ile
sarılıdır. Bu elbise soyulduğunda, o
meyve kokuşmaya başlar. Kadın da dinin
emrettiği kıyafet ölçülerini ihlal
ettiğinde çok şeyler kaybeder.
Açılan bayanların kendilerini gayet rahat
hissetmeleri fıtratın çok ciddi yara
almasına alamettir. Nasıl ki insan yalan
söylese
rengi
kızarır,
vicdanen
rahatsızlık duyar. Rengi kızarmıyor,
vicdanı sızlamıyorsa ileri derecede
bozulma göstergesidir. Öyle de, açık
saçıklıktan hoşlanmak, hatta bunu
savunmak fıtrata
başkaldırıdır.
bir
isyan
ve
(1) bk.Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a.
Üstadımızın, annelere
çocuklarının muallimi,
üstadı ve şefkat
kahramanı demesinin
sebebi nedir,
hususen"muallim ve
üstad" demesinin
hikmeti nedir?
Çocuk, ilk tecrübe ve terbiyesini
annesinden alır. Hayatın ilk adımlarını
ve şartlarını çocuğa annesi öğretir.
Çocuk ile anne arasında hem şefkat hem
de duygusal olarak mükemmel bir bağ
vardır.
Çocuğun bakım ve terbiyesi çok zor ve
müşkülatlı olmasına rağmen, annenin
bunu lezzet ve keyif alarak yapması,
annenin şefkatinin ne kadar esaslı ve
kahramanane olduğunu gösterir. Zira
aynı anne başkasının çocuğuna aynı
samimiyet ve esaslı şefkati
gösteremiyor. Nasıl çocuk doğar doğmaz
memeler musluğundan rızkı safi bir süt
şeklinde gönderiliyor ise, aynı şekilde
şefkat de ihsanı İlahi eseri olarak
annenin kalbine gönderiliyor.
Çocuk yemesini, içmesini, oturmasını
kalkmasını ilk olarak annesinden
görür, bu sebeple çocuğun ilk öğretmeni
ve eğitmeni annedir. Çocuğun belleği
safi ve temiz olarak geldiği için ilk
işlemeyi anne yapar ve bu ilk işleme
temel gibidir; sonrakiler tamamen bunun
üstüne bina olur. Üstad Hazretlerinin
muallim ve kahraman ifadeleri bu
manaya işaret içindir.
Üstadın,
hanımlara "evlenmeyin"
tavsiyesi var mı?
Üstadımız, ne hanımlara ve ne de
erkeklere evlenmeme gibi bir
tavsiyesi bulunmamaktadır. Hanımlara
"evlenmeyin" şeklinde geçen ifadesi
de hususi bir tavsiyedir. Hanımlara
"evlenmeyin" derken, "dindarlık
noktasından size denk birini
bulamadığınız zaman, geçim derdinden
korkup ahlaksız ve serserilere varmak
yerine, bekar kalmak sizin için daha
hayırlıdır" diyor. Burada, mutlak olarak
bekar kalın demiyor. "Sadece dünya
rahatını düşünerek serseri ve ahlaksız
erkeklere varmayın." diyor. Ama
kendine her bakımdan denk olan uygun
bir erkek bulduğunda neden evlenmesin,
evlenmesi gayet doğal ve gereklidir.
Evlenmek, insanlık için fıtri ve umumi
bir yoldur. Bunun aksini savunup bütün
insanları bekar kalmaya davet etmek,
hem fıtrata hem de İslam’a zıt bir
yaklaşımdır. Onun için asıl ve doğru
olan aile kurmaktır. Ama bu genel kural
bazı hususi durumlarda ve bazı hususi
şahıslarda geçerli olmayabilir. İşte
evlenmeye teşvik eden hadisler genel
durum için evlenmemeyi teşvik eden
hadisler ise özel şahıs ve durumlar
içindir.
İmam-ı Gazalî’nin Huzeyfe’den ve Ebû
Umame’den (ra) rivayet ettiği bir hadiste
Peygamber Efendimiz (asm) şöyle
buyuruyor:
"Hicri ikinci asırdan sonra
insanların en hayırlısı geçim derdi
az ve çoluk çocuğu olmayan
kimsedir."
Yine İmam-ı Gazalî’nin Ebû
Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadiste
Peygamber Efendimiz (asv):
"Bir zaman gelecek; kişinin
helâki karısının, anne ve
babasının ve çocuklarının elinde
olacak. Çünkü bunlar onu
fakirlikle ayıplarlar. Ve gücünün
yetmediği şeyleri kendisinden
isterler. Adam da bu sebeple
tehlikeli işlere girer. Böylece dini
gider, kendisi de helâk olur
buyuruyor." (İhya, II/66.)
Yukarıdaki İmam Gazali’nin İhya adlı
eserinde geçen bu hadisler sahih
hadislerdir.
Burada Peygamber Efendimiz
(asv) umumi olarak herkesi
evlenmemeye teşvik etmiyor. Bu
dönemlerde insanların çoğu geçim belası
yüzünden haramlara ve dünyaya
dalacağını haber veriyor. Burada
hadisler, hayatın bir takım realitelerine
işaret ediyor. Ve belalara karşı bizi
tedbirli olmaya davet ediyor. Onun için
evlenirken dindar, şuurlu ve
kanaatkar bir eşle evlenmeyi tercih
etmeliyiz. Yoksa, çok sıkıntı ve
haramlara girme riski vardır.
Risaledeki ilgili bölüm için tıklayınız:
Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
Üstad'ın evlilik
hakkında "tenakehu
tabe lekum" hükmü
daimi değil diyor.
Kur'an'ın hükmü
daimi değil mi, açıklar
mısınız? Bir de
"Benden iki yüz yıl
sonra evlenmeyen
zarar etmez ya da
evlenmeyebilirsiniz."
diye hadis var mıdır?
"Delil kat'iyyü'l-metîn olduğu
gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak
gerektir."(1)
Bir meseleye Kur'an ve Sünnetten delil
getirirken, o delilin metin ve ibare
olarak kesinlikle Kur'an ve Sünnet
içerisinde bulunması gerekir. Delil
olarak getirilen metin ve ibare, şayet
Kur'an ve sünnet içerisinde yeri
gösterilemiyorsa, bu delil olmaktan
düşer, geçersiz olur, bunun üzerine
hüküm bina olunamaz.
Getirilen metin ve ibarenin, Kur'an ve
Sünnet içinde olması, yani Kur'an ve
Sünnet içinde kati bir şekilde bulunması
hüküm açısından yeterli değildir. Zira o
metin ve ibarenin meseleye kati ve kesin
bir şekilde işaret ve delalet etmesi de
hükmün bir gereğidir. Ayet ve hadisin
metin ve ibare olarak gösterilmesi
yanında işaret ve delaletin da kati ve
kesin olması gereklidir, yoksa delil
olamaz.
Kur'an ve sünnetten getirilen bir metin
ve ibarede açık ve muhkem bir hüküm
ve mana yoksa, başka manalara yormak
ve tevil etmek mümkünse o ayet ve hadis
kati ve muhkem sınıfına girmez.O zaman
o ayet ve hadisi işin uzmanları, usulüne
uygun bir şekilde farklı olarak
yorumlayabilir. O ayet ve hadisin hükmü
umumilikten çıkıp hususilik kazanır,
genele tatbik etmek yanlış olur.
İşte genel olmayan bir ayeti, genel gibi
anlayıp öylece hayata tatbik edersek
çelişki ve hatalı durumlarla karşılaşırız.
Kur'an ve hadis bazen mutlak ifadeler
kullanılır ki herkes ve her tabaka
hissesini oradan alabilsin. Şayet ayetin
ve hadislerin hatları belli olsa, hususi
olarak ifade edilse, bir tabaka istifade
ederken diğer tabakalar o hükümden
mahrum kalacaklar. İşte bu mahrumiyeti
ortadan kaldırmak için mutlak ibareler
tercih ediliyor.
Mesela Kur'an da "birr" (Türkçe
de "iyilik" demek) ile tabir edilen
kelime mutlak bırakıldığı için bütün
iyilikleri içine alır ve herkes gücüne
göre istifade eder. Ama
Kur'an "birr" kelimesini iyiliğin bir
tabakası ile kayıtlasa idi diğer bütün
iyilikler dışarıda kalıp insanlar tahsis
edilene teveccüh ederken diğer
iyiliklere teveccüh etmeyecekti. Aynı
ifade genişliği yasaklar içinde
geçerlidir.
Mutlak olan bazı ayetleri, hadisler ve
ümmetin ortak aklı mesabesindeki icma
otoritesi sınırlandırıp takyit
etmişlerdir.Bu yüzden mutlak olan
ayetlere bakarken onun sınırlandırılıp
sınırlandırılmadığına bakmak gerekir,
yoksa yanlış bir mana vermek
kaçınılmaz olur. Bu yüzden ayet ve
hadislerin genel mi özel mi olduğunu
inceleyenamm, has ilmi teşekkül
etmiştir. Bu ilimden habersiz yapılan
yorumlar, sağlıksız bir yorum olmaya
mahkumdur.
Üstad Hazretleri bu ilme işaret
için ”Zira, nehy-i Kur'ânî âmm
değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid
olunabilir.” ifadesini kullanıyor. Bazen
ayet ve hadislerin genişliğini ve mutlak
yapısını zamanın ilcaatlari ve
zorunlulukları kısıtlar ve hükmünü
daraltır ya da o zamanın hükmüne adapte
eder.
Mesela "düşmanlarınıza karşı at
besleyin" ayetinin hükmünü zaman tefsir
eder. O zaman için at savaşın en iyi
aracı idi, ama şimdi tank ve top var;
öyle ise ayetin mutlak kaydını zaman
tefsir eder, yani ayet artık "düşmana
karşı tank ve top yapın" hükmüne
dönüşür.
Nikah hususunda gelen ayet ve hadisler
de bu usul ve kaideler
içinde değerlendirebilir.
BEKÂR : Hiç evlenmemiş, zevcesi
olmayan adam. *Taşralı olup, büyük bir
şehirde ailesiz yaşayan adam. (bk.
Ashab-ı Suffa, Vakf-ı Hayat)
Bekârlık, dinin gösterdiği şartlar ve
dine uygun maksad için meşruiyet
kazanabilir. Yoksa bir aileye
bağlanmaktansa, her türlü günahlar
içinde serbestlik kazanmak için bekâr
kalmak düşüncesi bâtıldır.
Hadis kitaplarının Kitab-ün
Nikâh kısmının evlenmeyi tergib eden
bablarında, evlenme şartlarına sahip
olan kimselerin evlenmelerini ve
evlenme şartlarına sahip olmayanların
da oruç tutmalarını tavsiye eden ve çoğu
birbirinin aynı olan üç-beş kadar hadis
vardır...
Nitekim nikâhın, yani evlenmek
meselesinin hükmü hakkında imamlar ve
büyük İslâm âlimlerinin hayli izahları
vardır.
Nikâhta, umumiyet itibariyle iki cihet,
yani cemiyet ve ferdin durumu nazara
alınmıştır ve alınmalıdır. İslâmî hayatın
yaşandığı, fitnelerin bulunmadığı ve
kazançların helâl olduğu, gizli ve âşikâr
din düşmanlarının güçsüz bırakıldığı
kuvvetli İslâm cemiyetlerinde nikâh
istihsan edilirken; fitneye düşmüş, helâl
kazanç zorlaşmış, ahlâksızlık ve
günahlar umumileşmiş, dinin
muhafazasına fedakârane çalışmak en
büyük vazife haline gelmiş olan
cemiyetlerde ise, nikâh yani evliliğe
teşvik görülmemektedir. Ezcümle:
411/1- Deylemî’den (ra) mervi bir hadis
şöyledir:
“Allah bir kulunu severse o kulu,
Zât-ı Uluhiyetine (dinine) hizmet
için seçer, (dünyevî iştihalardan)
imsak ettirir. O kulu, kadın ve
evlad ile meşgul ettirmez.”
Bu durum, bilhassa hicretin 200.
senesinden sonra içindir. Çünkü,
“200 senesinden sonra en
hayırlınız, zevce ve veledi
olmamakla yükü hafif
olanınızdır.”
mealinde de hadis vardır. Bu hadis ile,
“İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben
kıyamette sizin (sünnete bağlı ve
keyfiyetli) çokluğunuzla iftihar
edeceğim.”
mealindeki hadis arasında zıddiyet
yoktur.” (Levami-ul Ukul Şerhi, I/173)
Mezkûr hadis; Keşf-ül Hafa hadis: 185
ve R.E.I/25’de de geçer. Aynı eserin
aynı sahifedeki diğer iki hadis meâli de
şöyledir:
“Allah bir kulu sevdiğinde, onu
dünyadan korur.”
“Allah bir kulu sevdiğinde, ona
dünya işlerini kapar, âhiret
işlerini ise açar.” (R.E.104)
Bediüzzaman Hazretleri de bu mânâyı
te’yiden şöyle der:
“Hizmet-i Kur’aniyede bulunana,
ya dünya ona küsmeli veya o
dünyaya küsmeli. Tâ ihlâs ile,
ciddiyet ile hizmet-i Kur’aniyede
bulunsun.”(2)
“Cenab-ı Hak bir abdini severse,
dünyayı ona küstürür; çirkin
gösterir.”(3)
Dipnotlar:
(1) bk. Münazarat, Sualler ve
Cevaplar.
(2) bk. Lem'alar, Onuncu Lem'a.
(3) bk. Mektubat, Yirmi Üçüncü
Mektup.
Yirmi Dördüncü
Lem'a'daki medeniyet
fantaziyeleri nelerdir?
Fantezi, sözlük anlamı olarak; sonsuz,
sınırsız hayal; değişik heves, değişik
beğeni, değişik düşünüş; süslü ve türü
değişik olan anlamlarına
gelmektedir. (TDK)
Burada, medeniyetin caziplikleri
kasedilmiştir. Modayı takip etmek,
eğlence yerlerine gitmek, meşu,
gayrimeşru demeden, her zevk ve lezzeti
yaşamaya çalışmak şeklindeki nefse
hitap eden ve dünyayı esas alan her şey
bu kapsama girer.
"... Bu küfüv ve denk
olmak, en mühimi,
diyanet
noktasındadır." Üstad
evlilikte denkliği
diyanet noktasında
arıyor; evlilikte
denklik sadece
diyanette mi
olmalıdır?
Öncelikle Üstad'ın kullandığı cümleyi
orijinal haliyle buraya alalım ve sonra
değerlendirmesini yapalım:
"Şer’an koca, karıya küfüv
olmalı, yani, birbirine münasip
olmalı. Bu küfüv ve denk olmak,
en mühimi, diyanet
noktasındadır."(1)
Üstad burada sadece diyanet noktasına
dikkat çekmiyor. Önce genel bir denkliği
nazara veriyor. "Şer’an koca, karıya
küfüv olmalı, yani, birbirine münasip
olmalı."cümlesi bu genel denkliğin
ifadesidir. Daha sonra bu denklik içinde
en önemli olan kısmına, yani din diyanet
noktasına dikkat çekiyor.
Diyanetteki denklik adeta bir
temeldir. Hayatımızı şekillendiren
inançlarımızdır. Burada oluşacak
denksizlik veya önemli farklar aile
hayatını temelden etkiler. Hatta birakın
farklı inançları, aynı dine inandıkları
halde, farklı cemaat veya tarikatlara
mensup olan ciftler arasında bile bazen
sıkıntıların çıkması bunun delilidir.
Diyanette denklik olmadıktan sonra,
diğer hususlarda denklik olsa bile çok
anlam ifade etmez. Yirmi İkinci
Mektup'ta geçen şu ifade de dinin yaşam
tarzımıza nasıl tesir ettiğini ifade eder:
"Evet, tevhid-i imanî, elbette
tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i
itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi
iktiza eder."(2)
İşte Üstad bu ehemmiyetli noktaya dikkat
çekmek için diyanetteki denkliğe ayrıca
dikkat çekmiştir.
Bir başka değerlendirme de şöyledir:
Burada, İslam insanlara yol gösteriyor.
Siz eşlerinizi seçerken kendinize uygun
olan, anlaşabileceğiniz ve size diyanet
noktasında yakın olan birisini seçin
diyor.
Çok insanlar eş seçiminde genel olarak
maddi güzelliğe bakarlar, bu yüzden
uyarılmaya muhtaçtırlar. Denklik
durumunun her açıdan düşünülmesi
gerekir, hem maddi hem de manevi
olarak. O zaman karı koca arasında
uyum iyi olur.
Ama her insan her yönü ile kendine denk
bir eşi bulması zor olduğu için en
azından diyanet noktasından kendine
denk birisini tercih edilmesi tavsiye
ediliyor.
Dipnotlar:
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
(2) bk. Mektubat, Yirmi İkinci Mektup
"Açık saçıklık, elbette
çok sû-i istimâlâta ve
isrâfâta ve neslin
zaafiyetine ve sukut-u
kuvvete sebeptir."
cümlesini açıklar
mısınız,
özellikle "neslin
zaafiyeti" ne
demektir?
Açıklık saçıklık nedeni ile neslin
zafiyetini iki türlü anlayabiliriz:
Birisi, açıklık saçıklığın erkek ile kadın
arasında karşılıklı güven ve emniyeti
zedelemesinden dolayı, evliliğin
azalmasının bir sonucu olarak neslin
zaafa uğramasıdır. Sağlıklı ve kuvvetli
bir nesil, sağlıklı ve kuvvetli bir aile
yapısından doğar. Sağlıklı ve kuvvetli
bir aile ise karşılıklı güven ve saygı ile
mümkündür. Tesettürsüzlük ve açıklık
bu aile içindeki güven ve saygıyı
zedelediği için, insanlar evlenmekten
sakınıp, gayrimeşru yollarla kendini
tatmine çalışıyor. Bu da nesil açısından
bir tehlike ve zaaftır. Avrupadaki
gayrimeşru hayat tarzı, genç nesli
tüketip, nüfus olarak zaafa uğratmıştır.
İkincisi ise, tıbbi açıdan insanın israf
derecesindeki sarfiyatından dolayı,
bedenin hem enerji, hem de sperm
olarak zayıflamasıdır. Açıklık saçıklık,
insanı cinsel açıdan tahrik ettiği için,
insan normalin üzerinde bir boşalma ile
vücudunun yıpranmasından dolayı
üretkenliğin zayıflamasıdır. Her şeyde
ifrat ve tefrit zararlı olduğu gibi,
boşalmada da ifrat ve israf çok zararları
da beraberinde getiriyor. Neslin
zafiyetinden kasıt üremedeki zaaftır.
"Bir ayda veya yirmi
günde ihtiyac-ı fıtrîye
mukabil, her birkaç
günde kendini bir
israfa mecbur
zanneder." Peki evli
insanlar için nasıl
oluyor bu, israfattan
kaynaklı unutkanlık
söz konusu olabilir
diyebilir miyiz acaba?
İlgili yeri buraya aldıktan
değerlendirmesini yapalım.
sonra,
"O bârid memlekette, soğuk
insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi
tahrik etmek ve iştahı açmak için
açık saçıklık belki çok sû-i
istimâlâta ve isrâfâta medar
olmaz. Fakat seriütteessür ve
hassas olan memâlik-i harredeki
insanların hevesât-ı nefsâniyesini
mütemadiyen tehyiç edecek açık
saçıklık,
elbette
çok
sû-i
istimâlâta ve isrâfâta ve neslin
zaafiyetine ve sukut-u kuvvete
se be ptir. Bir ayda veya yirmi
günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil,
her birkaç günde kendini bir
israfa mecbur zanneder. O vakit,
her ayda on beş gün kadar hayız
gibi
arızalar
münasebetiyle
kadından
tecennüp
etmeye
mecbur olduğundan,
nefsine
mağlûp
ise
fuhşiyata
da
meyleder."(1)
Yukarıdaki pasajda yer alan: "Bir ayda
veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtriyeye
mukabil" ifadesinden, evli olanlar için
de dikkat edilmezse ve ihtiyaç fazlası
ilişki çok olursa aynı tehlike onlar için
de söz konusu olduğu anlaşılmaktadır.
Burada genel ve fıtri bir kaide nazara
veriliyor. Bu genel kaidenin altında
hususi durumlar elbette ki vardır. Ancak
şu var ki, insanlar, genel itibarıyla ve
çok konuda olduğu gibi, bu konuda da
fitri hallerini muhafaza edemedikleri
bilinen bir gerçektir.
Mesela, fıtri uyku beş saattir, fıtri yemek
ihtiyacı günde bir öğündür ve hâkeza...
Ancak genel olarak bu fıtratın muhafaza
edilmediğini görüyoruz. Hatta bir adım
daha ileri giderek ikinci bir fıtrat
kazandırmışız bünyemize. Üç öğün
yemeyince, sekiz saat uyumayınca,
rahatsız oluyoruz, dengemiz bozuluyor.
Açık saçıklık gibi sebepler ile söz
konusu ihtiyacın daha da artacağı ve
fıtrat sınırlarını aşacağı bir gerçektir.
Herkes, kendi durumunu bu çerçeve
içerisinde değerlendirebilir. Kainatın
fıtratı olan sünnetullaha dikkat etmemiz
gerektiği kadar, şeriatın prensiplerine de
dikkat etmek zorundayız.
Fakat, ilgili yerde asıl nazara verilen
husus, gayr-ı meşru ilişkilerdir. Zira
haram
ve
günahlar,
fıtratın
mikroplarıdır. Bünyeyi tahrip eder.
Günahlara giren insanların yaşadıkları
vicdan azabı ve korkunun, beyin
üzerinde tahribat yaptığı bilinen bir
gerçektir. Helal dairesi ise fıtrata uygun
olduğundan, aynı fiilden huzur ve
sükunet hasıl olur. Dolayısıyla, buradaki
konu daha
çok,
gayr-ı
meşru
birliktelikler içindir, diyebiliriz.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Bu şefkatteki
fedakârlık, hakikî bir
ihlâsı ve mukabelesiz
bir fedakârlık
mânâsını ifade
ettiğinden, şimdi bu
zamanda pek çok
ehemmiyeti var."
Hakiki ihlas zaten
mukabelesiz fedakarlık
değil mi?
"Risale-i Nur’un en mühim bir
esası şefkat olmasından, nisâ
taifesi şefkat kahramanları
bulunmaları cihetiyle daha ziyade
Risale-i Nur’la fıtraten
alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu
fıtrî alâkadarlık çok yerlerde
hissediliyor. Bu şefkatteki
fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve
mukabelesiz bir fedakârlık
mânâsını ifade ettiğinden, şimdi
bu zamanda pek çok ehemmiyeti
var."(1)
İhlasın manasını tekit ve takviye etmek
için mukabelesiz bir fedakarlık ifadesi
kullanılıyor. Bu Risale-i Nurların edebi
bir özelliğidir. İhlası tam bilmeyenlere
tarif, bilenlere de tekit ve takviye için
tekrar ediliyor.
Diğer bir mana da ihlas kalbî bir sıfattır,
bu sıfatın dış alemde emareleri ve
işaretleri vardır; insanlar ancak bu
sıfatlar ile hakiki ihlasa muttali
olabilirler.
İşte Üstad Hazretleri burada
mukabelesiz fedakarlığı kalbin içindeki
samimiyete bir emare tayin ediyor ki,
hakiki ihlas tam anlaşılmış olsun.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
"Çünkü onun refikası,
yalnız dünya
hayatındaki muvakkat
bir yardımcı refika
değil, belki hayat-ı
ebediyesinde ebedî ve
sevimli bir refika-i
hayat olduğundan,
ihtiyarlandıkça daha
ziyade hürmet ve
merhametle birbirine
muhabbet etmek lâzım
geliyor." İzah eder
misiniz?
Aşağıda yer alan, ilgili metinden de
anlaşıldığı gibi; erkek, kadına karşı,
sevgi ve şefkatle davranmalıdır. Bu
davranış ise kadından erkeğe karşı,
sevgi ve saygıyı netice verecektir.
Yoksa, bazılarının düşündüğü gibi,
kadının itaat ve saygısı, şiddet ve
baskıyla sağlanamaz... Sevgi karşılıklı
olacaktır. Erkek, şiddet ve korku ile
değil, şefkat ve yumuşaklıkla hareaket
etmelidir.
"Dördüncü delil: Nev-i beşerin
hayat-ı
dünyeviyesinde
en
cemiyetli merkez ve en esaslı
zemberek ve dünyevî saadet için
bir cennet, bir melce bir
tahassungâh ise, aile hayatıdır.
Ve herkesin hanesi, küçük bir
dünyasıdır. Ve o hane ve aile
hayatının hayatı ve saadeti ise;
samimî ve ciddî ve vefadarâne
hürmet ve hakiki ve şefkatli ve
fedakârâne merhamet ile olabilir.
Ve bu hakikî hürmet ve samimî
merhamet
ise,
ebedî
bir
arkadaşlık ve daimî bir refakat
ve sermedî bir beraberlik ve
hadsiz bir zamanda ve hudutsuz
bir hayatta birbiriyle pederâne,
ferzendâne,
kardeşâne,
arkadaşâne
münasebetlerin
bulunmak fikriyle ve akîdesiyle
olabilir."
"Meselâ der: 'Bu haremim, ebedî
bir âlemde, ebedî bir hayatta
daimî bir refika-i hayatımdır.
Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş
ise de zararı yok. Çünkü ebedî bir
güzelliği var, gelecek. Ve böyle
daimî arkadaşlığın hatırı için
herbir fedakârlığı ve merhameti
yapar ı m .' diyerek, o ihtiyare
karısına, güzel bir hûri gibi
muhabbetle,
şefkatle,
merhametle mukabele edebilir.
Yoksa, kısacık bir iki saat sûrî bir
refakatten sonra ebedî bir firak
ve
müfarakate
uğrayan
arkadaşlık, elbette gayet sûrî ve
muvakkat ve esassız, hayvan gibi
bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve
bir mecazî merhamet ve sun’î bir
hürmet verebilir. Ve hayvanatta
olduğu gibi, başka menfaatler ve
sair galip hisler, o hürmet ve
merhameti mağlûp edip o dünya
cennetini cehenneme çevirir."(1)
(1) bk. Şualar, Dokuzuncu Şua.
"Demek, bir yaşımdaki
fıtratıma ve ruhuma
merhum validemin
ders ve telkinâtını,
şimdi bu seksen
yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler
içinde birer çekirdek-i
esasiye müşahede
ediyorum." Bir
yaşındaki çocuk için
ders ve telkinat nasıl
oluyor, açıklar
mısınız?
"Evet, insanın en birinci üstadı ve
tesirli muallimi, onun validesidir.
Bu münasebetle, ben kendi
şahsımda kat'î ve daima
hissettiğim bu mânâyı beyan
ediyorum: Ben bu seksen sene
ömrümde, seksen bin zatlardan
ders aldığım halde, kasem
ediyorum ki, en esaslı ve
sarsılmaz ve her vakit bana
dersini tazeler gibi, merhum
validemden aldığım telkinat ve
mânevî derslerdir ki, o dersler
fıtratımda, adeta maddî
vücudumda çekirdekler
hükmünde yerleşmiş. Sair
derslerimin o çekirdekler üzerine
bina edildiğini aynen görüyorum.
Demek, bir yaşımdaki fıtratıma
ve ruhuma merhum validemin
ders ve telkinâtını, şimdi bu
seksen yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler içinde birer
çekirdek-i esasiye müşahede
ediyorum." (1)
Çocuk ilk tecrübe ve terbiyesini
annesinden alır. Hayatın ilk adımlarını
ve şartlarını çocuğa annesi öğretir.
Çocuk ile anne arasında hem şefkat hem
de duygusal olarak mükemmel bir bağ
vardır. Çocuğun bakım ve terbiyesi çok
zor ve müşkülatlı olmasına karşın,
annenin bunu lezzet ve keyif alarak
yapması, annenin şefkatinin ne kadar
esaslı ve kahramanane olduğunu
gösterir. Zira aynı anne başkasının
çocuğuna aynı samimiyet ve esaslı
şefkati gösteremiyor. Nasıl çocuk doğar
doğmaz memeler musluğundan rızkı safi
bir süt şeklinde gönderiliyor ise, aynı
şekilde şefkat de ihsan-ı İlahi eseri
olarak annenin kalbine gönderiliyor.
Çocuk, yemesini, içmesini, oturmasını,
kalkmasını ilk olarak annesinden görür.
Bu sebeple çocuğun ilk öğretmeni ve
eğitmeni annedir. Çocuğun belleği safi
ve temiz olarak geldiği için, ilk işlemeyi
anne yapar ve bu ilk işleme temel
gibidir. Sonrakiler tamamen bunun
üstüne bina olur. Öyle ise anne ve baba,
çocuğa güzel bir örnek ve ahlaklı bir
terbiyeci olmalıdır.
Çocuğun terbiyesi, değil bir yaşında,
anne karnında başlar. İslam
büyüklerinin anne ve babalarının helal
ve harama dikkat etmesi, çocuklarını
abdestsiz emzirmemesi, çok küçük yaşta
onlara güzel bir model olmaları, ayrıca
küçük yaşlarda yapılan eğitim telkinleri,
çocuğun ruhunda ve kalbinde esaslı bir
eğitim ve dayanak oluyor.
Üstad Hazretlerinin, “Demek, bir
yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma
merhum validemin ders ve telkinâtını,
şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm
büyük hakikatler içinde birer
çekirdek-i esasiye müşahede
ediyorum.” ifadeleri bu mana ve
inceliğe işaret ediyor.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
"Dünyada dahi sekiz
ay ağır bir yükü
karnında taşır,.."
Üstad hamilelik için
neden sekiz ay
demiştir?
"Elhasıl: Nasıl ki kadınlar
kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat
itibarıyla erkeklere
benzemedikleri gibi, erkekler de
o kahramanlıkta onlara
yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum
hanımlar dahi, sefahette hiçbir
vecihle erkeklere yetişemezler.
Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf
hilkatleriyle nâmahremlerden
şiddetli korkarlar ve çarşaf
altında saklanmaya kendilerini
mecbur bilirler. Çünkü, erkek
sekiz dakika zevk ve lezzet için
sefahete girse, ancak sekiz lira
kadar birşey zarar eder. Fakat
kadın sekiz dakika sefahetteki
zevkin cezası olarak, dünyada
dahi sekiz ay ağır bir yükü
karnında taşır ve sekiz sene de o
hâmisiz çocuğun terbiyesinin
meşakkatine girdiği için,
sefahette erkeklere yetişemez,
yüz derece fazla cezasını
çeker."(1)
Üstat burada rakamları ve bilimselliği
değil, bir hakikati ifadeyi esas maksat
yaptığı için, cümlelerin akışını takip için
sekiz ay diyor. Zira cümle sekiz rakamı
ile başlayıp sekiz rakamı ile bitiyor.
Bizim kanaatimizce, bu rakam edebi bir
ifade şeklidir. Risale-i Nur, fen ve tıp
kitabı olmadığı için, bilimsel bir nazar
ile bakmak sakil düşer.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
"Eğer bu iki nokta o
mübarek taifede
inkişafa başlasa, dairei İslâmiyede pek büyük
bir saadete medar
olur." cümlesindeki iki
nokta nedir?
"Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve
a'mâl-i uhreviyeden en kıymetli
ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu
çeşit şefkatteki kahramanlıkta o
hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu
iki nokta o mübarek taifede
inkişafa başlasa, daire-i
İslâmiyede pek büyük bir saadete
medar olur."(1)
İki noktadan birisi şefkat diğeri
ise ihlastır. Bu ikisi yani ihlas ve
şefkat İslam terbiyesi ve uhrevi ameller
ile terbiye olunur ve bu dairede, yani
kadınların arasında inkişaf ederse, o
zaman İslam aleminde büyük bir saadete
medar ve kaynak olur.
Bu iki noktayı Üstad Hazretlerinin şu
ifadelerinden anlamak mümkündür:
"Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî
bir fedakârlık taşıyan validelik
şefkati sû-i istimal edilip, mâsum
çocuğunun elmas hazinesi
hükmünde olan âhiretini
düşünmeyerek, muvakkat fâni
şişeler hükmünde olan dünyaya o
çocuğun mâsum yüzünü çevirmek
ve bu şekilde ona şefkat
göstermek, o şefkati sû-i istimal
etmektir."(2)
Dipnotlar:
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
(2) bk. a.g.e.
"Fakat bazı fena
cereyanlarla, o
kuvvetli ve kıymettar
seciye inkişaf etmez.
Veyahut sui istimal
edilir." Şefkati
suistimal eden fena
cerayanlar nelerdir?
Bu zamanda şefkati kötüye kullanan en
önemli fikri cereyan,
hümanizmdir. Hümanizm güya insan
sevgisini esas alan bir insanlık dini diye
tanımlanır. Eski tabirle"rikkat-i
cinsiyenin ifratıdır" hümanizm.
Hümanist ekol, insan sevgisi ve insana
şefkat adı altında dinin çok hakikatlerini
inkar ediyor. İnsanları sevgi ve şefkat
ismi ile dalalet ve inkara sevk
ediyor. "İnsan, Allah, ahiret ve
peygamber gibi kavramlara muhtaç
olmadan kendi başına doğruları
bulur" tezini savunan batıl bir felsefi
akımdır.
Hümanizme göre cehennem ve ceza
asla olamaz, şeriatın caydırıcı ve
gerçekçi kanunları katı ve acımasız
olarak tanımlanır. Halbuki cehennem ve
ceza kavramları, hayatın ve gerçeğin bir
parçası ve kati değerleridir. Hümanizm,
insanları en can alıcı kavramlar ile
aldatıyor; bu kavramlar ise sevgi ve
şefkat kavramlarıdır. Güya sevgi ile
ceza, şefkat ile cehennem bir birine zıt
kavramlardır; ikisinin beraber bulunması
mümkün değildir, diyerek insanlara
şüphe atıyorlar. Halbuki bu iki kavram
birbirini iktiza eder, cehennem olmadan
cennet lezzet vermez, ceza olmadan
adalet tahakkuk etmez. Bu yüzden
insanlık tarihinde ceza ve ceza evleri
hayatın bir gerçeği ve güzelliğin
tamamlayıcısı olmuşlardır.
Mesela, masum on kişiyi katleden bir
caninin idam edilmesine insan sevgisi
namına karşı çıkarlar, ama on masumun
hakkını hiç nazara almazlar. Bir köpeğe
acırlar, ama düşkün ve fakir insana el
uzatmazlar, böyle çarpık ve
samimiyetsiz tavırları çoktur. Hakiki
insan sevgisi ve şefkati ancak iman ve
ibadet ile elde edilebilir. Yoksa şefkatin
kaynağı olan Allah’ı tanımayan birisinin
şefkati ve insan sevgisi mecazi ve
suridir. Gerçek şefkat abidesi
Peygamber Efendimiz (asv) ve onun
mübarek yoludur.
Özet olarak, cehennem ve ceza
kavramları bu felsefeye aykırıdır. Bu
yüzden ahireti inkar ederler. Aslında
bunları bu fikre sürükleyen temel nokta,
yersiz ve ifrat şefkat hissidir. Yani
şefkatin kötüye kullanılmasından türemiş
bir akımdır hümanizm.
Risale-i Nur'da bu konu şu şekil tarif
ediliyor:
"Şefkat yüzünden esasat-ı
İslâmiyenin haricindeki bid'at ve
dalâlet yollarına sapanları çeviren
bir hakikattır."
"Şefkat-i insaniye, merhamet-i
Rabbaniyenin bir cilvesi
olduğundan, elbette rahmetin
derecesinden aşmamak ve
Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın
(a.s.m.) mertebe-i şefkatinden
taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve
taşsa, o şefkat, elbette merhamet
ve şefkat değildir; belki dalâlete
ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı
ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir."
"Meselâ, kâfir ve münafıkların
Cehennemde yanmalarını ve azap
ve cihad gibi hadiseleri kendi
şefkatine sığıştırmamak ve tevile
sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı
semâviyenin bir kısm-ı azîmini
inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir
zulm-ü azîm ve gayet derecede
bir merhametsizliktir."
"Çünkü mâsum hayvanları
parçalayan canavarlara
himayetkârâne şefkat etmek, o
biçare hayvanlara şedit bir gadr
ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve
binler Müslümanların hayat-ı
ebediyelerini mahveden ve yüzer
ehl-i imanın su-i âkıbetine ve
müthiş günahlara sevk eden
adamlara şefkatkârâne taraftar
olmak ve merhametkârâne
cezadan kurtulmalarına dua
etmek, elbette o mazlum ehl-i
imana dehşetli bir merhametsizlik
ve şenî bir gadirdir."(1)
(1) bk. Kastamonu Lâhikası, (46.
Mektup)
"Fakat kocasının
vazifesi, ona
hazinedarlık ve
sadakat değil, belki
himâyet ve merhamet
ve hürmettir..."
Buradaki "sadakat" kel
açar mısınız?
Sadakat; burada tek eşe karşı, namus ve
ırzını muhafaza etmek
anlamındadır. Kadın, aynı anda iki
nikaha giremeyeceği için, tek nikaha ve
tek kocasına karşı sadık kalması ve ırz
ve namusunu muhafaza etmesi gerekir.
Erkek ise; tek nikah ve tek eş kaydına
bağlı değildir. Aynı anda başka bir
kadınla da nikah kıyabilir. O zaman
erkeğin ilk ve önceki eşine karşı sadık
kalması diye bir şey söz konusu
olmaz. Erkeğin vazifesi, nikahı altında
bulunan eşini ya da eşlerini himaye
etmek ve nafakalarını temin etmektir.
Erkeğin nikahlı eşine karşı sadık
kalması; ancak nikah dışı ilişkilerden,
yani zinadan uzak kalması ile
mümkündür. Yoksa başka bir kadınla
ikinci bir evlilik yapması sadakatsizlik
sayılmaz.
"Fakat maattessüf
biçare mübarek taife-i
nisâiye, zalim
erkeklerinin
şerlerinden ve
tahakkümlerinden
kurtulmak için, başka
bir tarzda, zaafiyetten
ve aczden gelen başka
bir nevide riyâkârlığa
giriyorlar..." İzah eder
misiniz?
Bu riyakârlığın sebebi
Emirdağ
Lahikası'nda şöyle izah edilmektedir.
"Bu zaman,
eski zamana
benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye
yerine terbiye-i medeniye, yarım
asra yakın hayat-ı içtimaiyemize
yerleştiği için, bir erkek bir
kadını ebedî bir refika-i hayat ve
saadet-i hayat-ı dünyeviyeye
medar ve sair günahlardan
kendini muhafaza etmek için
almak lâzım gelirken; o biçare
zaifeyi daim tahakküm altında,
yalnız
dünyevi,
muvakkat
gençliğinde sever. Ona verdiği
rahatın bazı on misli onu
zahmetlere
sokar.
Eğer
ş e r ' a n 'küfüv' tâbir edilen
birbirine denk olmazsa, hukuk-u
şer'iye nazara alınmadığından,
hayatı
daima
azap içinde
geçer..." (1)
İşte bu sebepten dolayı kadın da kendini
erkeğine sevdirmek için gösterişe ve
riyakârlığa girer. Ta ki kocasının
nazarında müttehhem olmasın ve kocası
onu terketmesin.
Bu kaide elbette ki bütün kadınlar için
geçerli değildir. Yukarıda da geçtiği
üzere, hukuk-u şer'iyeyi nazara almayan
erkeklere karşı daha ziyadedir.
Yoksa, bu riyakarlık, Allah hesabına
refikasına bakan bir erkeğe karşı
değildir. Zira Otuz İkinci Söz'de ifade
edildiği
gibi,
Refîka-i
hayatına
muhabbetin mâdem hüsn-ü sîret ve
mâden-i şefkat ve hediye-i rahmet
olduğuna binâ edilmiş, o refîkaya
samimi muhabbet ve merhamet edersen,
o da sana ciddi hürmet ve muhabbet
eder. İkiniz ihtiyar oldukça, o hal
ziyâdeleşir,
mesûdâne
hayatını
geçirirsin. Yoksa, hüsn-ü sûrete
muhabbet, nefsânî olsa, o muhabbet
çabuk bozulur, hüsn-ü muâşereti de
bozar.
Kadınlar fıtrat itibari ile erkeklere
nispetle daha zayıf ve nahif bir
mahiyettedir.
Erkekler
ise
daha
mukavemetli ve dayanıklı bir fıtrata
sahiptirler. Bu yüzden İslam, kadının
himaye ve nafakasını erkeğin üstüne
vermiştir. Kadın fıtri olarak ister
istemez erkeğine karşı bir ürkeklik ve
bağımlılık altında olur. Şayet erkek
İslam terbiyesi ile terbiyelenmemiş
zalim ve şerli birisi ise, kadını bütünü
ile tahakkümü altına alıp onu yapmacık
ve suni hareketlere zorluyor. Kadın fıtri
zayıflık ve nahiflikten dolayı hayatın
kanunları altında ezilmekten korktuğu
için zalim ve ahlaksız erkeğine karşı
riyakar tavırlar sergilemek zorunda
kalır. Çocuğuna karşı ihlasta kahraman
olan o kadın, zalim ve şerli erkeğe karşı
riyakar bir duruma düşüyor.
Kadınlar,
evladına
gösterdiği
fedakarlıkta
evladından
karşılık
beklemezler. Yani evladına karşı
katıksız ve safi bir ihlas içindedir. Ama
erkekler bu hususta kadınlar gibi tam ve
katıksız bir samimiyet içinde olamıyor,
evladından saygı ve hürmet isterler.
Anne ise bu masum beklenti içine bile
girmeden evladına samimi sahip çıkar.
Erkeklerin evladına olan samimiyeti
eksik ve noksan anlamında değil, anneye
nispeten
daha
altta
ve
zayıf
anlamındadır.
(1)
bk. Emirdağ Lahikası-II, (45.
Mektup)
"Gençleri yoldan
çıkarmak ve gençlik
hevesatıyla sefahete
sevk etmek için bir iki
komite çalışıyormuş."
Bu komiteler nelerdir
ve faaliyetleri nedir?
"Evet, gençlik damarı akıldan
ziyâde hissiyâtı dinler. His ve
heves ise kördür, âkıbeti görmez;
bir dirhem hazır lezzeti, ileride
bir batman lezzete tercih eder;
bir dakika intikam lezzeti ile
katleder, seksen bin saat hapis
elemlerini çeker ve bir saat
sefâhet keyfiyle, bir nâmus
meselesinde, binler gün hem
hapsin,
hem
düşmanın
endişesinden sıkıntılarla ömrünün
saadeti mahvolur." (1)
Yukarıda ifade edilen zaafları çok iyi
değerlendirerek gençliği tehlikelere
sevkeden yüzlerce gizli veya açık komite
(yani dernek, parti, çeşitli kurum ve
kuruluş olarak) günümüzde var olduğu
gibi, o zaman da var olduğunu anlıyoruz.
İsim olarak bilemiyoruz.
(1) bk. Sözler, On Üçüncü Söz.
"Halbuki erkeklerin
kahramanlıkları
mukabelesiz olamıyor;
belki yüz cihette
mukabele istiyorlar.
Hiç olmazsa şan ve
şeref istiyorlar."
cümlelerini izah eder
misiniz?
"Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve
a'mâl-i uhreviyeden en kıymetli
ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu
çeşit şefkatteki kahramanlıkta o
hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu
iki nokta o mübarek taifede
inkişafa başlasa, daire-i
İslâmiyede pek büyük bir saadete
medar olur. Halbuki erkeklerin
kahramanlıkları mukabelesiz
olamıyor; belki yüz cihette
mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa
şan ve şeref istiyorlar. Fakat
maattessüf biçare mübarek taifei nisâiye, zalim erkeklerinin
şerlerinden ve tahakkümlerinden
kurtulmak için, başka bir tarzda,
zaafiyetten ve aczden gelen
başka bir nevide riyâkârlığa
giriyorlar."(1)
Burada Üstad Hazretleri erkek fıtratı ile
kadın fıtratı arasında, şefkatten gelen
ihlası mukayese ediyor. Kadınların
fıtratındaki şefkate ve ondan hasıl olan
samimiyete erkekler yetişemiyor. Bir
anne yavrusuna katışıksız ve safi ve
samimiyetle hizmet eder ve onun için
gerekse canını verir. Baba da yavrusuna
şefkatlidir, lakin annenin o safi ve
katışıksız samimiyetinin derecesine
çıkamıyor, yetişemiyor. Erkek,
yavrusuna karşı fedakarlık noktasında
anne gibi tam samimi olamıyor,
fedakarlığının karşısında beklenti içinde
oluyor ki, bu da ihlasın kemaline
yakışmıyor.
Mesela, baba evladına mal biriktirir,
ondan bir fiske işitse hemen "ben şöyle
yaptım da sen böyle yaptın" diyerek
mukabele hissini sergiler. Ama anne
yavrusuna bir şey yaptığı zaman hiçbir
mukabele gözetmez, gözetse de dilde
gözetir, gönlünde yavrusuna karşı tam
bir samimiyet içindedir.
Bu sebeple bizim kültürümüzde şöyle
bir laf vardır; annenin değil de babanın
bedduası tutar, zira anne beddua etse de
dilde kalır, kalbi asla diline iştirak
etmez, ama baba beddua ettiği zaman
kalbi diline iştirak edebilir.
Özet olarak, erkek şefkatte ve şefkatten
gelen ihlasta asla kadına yetişemez,
manası izah ediliyor.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Hanımlar taifesi,
gençlerden daha
ziyade bu zamanda
öyle bir rehbere
muhtaçdırlar."
cümlesini izah eder
misiniz? Halbuki
gençler daha çok
muhtaç değiller mi?
Gençlik Rehberi'nde ekseri heva ve
hevesten gelen şiddetli duygular
yüzünden, harama düşen ve gayrimeşru
yollara sapan gençlere esaslı nasihat ve
ikazlar yapılıyor. Gençlerin bu zamanda
en önemli düşmanı ve en zayıf kaldığı
tehlike fuhuş, açıklık ve saçıklıktır. Bu
tehlikeye alet olanlar da bayanlar olduğu
için, öncelik olarak onların ıslah ve
terbiye olması gerekiyor. Zira bir bayan
gayrimeşru yaşadığı zaman, sadece
kendini değil etrafındaki nefsine
hükmedemeyen gençleri de helakete
sürüklüyor. Öyle ise bayanların Gençlik
Rehberi'ndeki imanî derslere ve ikazlara
ihtiyacı, erkeklerinkinden daha fazladır,
diyebiliriz.
Toplumun temel taşı aile hayatıdır,
ailenin temel taşı da sadakat ve
güvendir, sadakat ve güveni de tesis
eden namus ve iffettir. Kadın ve erkek
bu güven ve sadakati ihlal edecek
durumlara girer ve bu da toplumda
yaygınlık kazanır ise, o zaman toplum
çöküntü içinde demektir.
Müteselsil düşünüldüğü zaman, sağlam
bir toplum sağlam bir bayan ile temin
edilir. Öyle ise iman hakikatlerine en
ziyade muhtaç kadınlardır, denilebilir.
Tabi bu erkekler için hiç gerekmez
anlamında değildir, nispet edildiği
zaman kadınların ihtiyacı biraz daha
fazla görünüyor demektir.
"Hattâ erkeklerde iki
güzel haslet olan
cesaret ve sehâvet
kadınlarda bulunsa, bu
emniyete ve sadakate
zarar olduğu için,
ahlâk-ı seyyiedendir,
kötü haslet
sayılırlar..." Nasıl
anlamalıyız?
Yirmi Dördüncü Lem'ada geçen bu
ifadelerde, sehavet ve cesaretin bizzatihi
kendisi değil, belki, bu iki sıfatın
kadınlarda olmasının aile saadeti
noktasındaki sakıncalarına dikkat
çekilmektedir.
Erkeğinden daha fazla cesaretli olan
ve dolayısıyla kocasından korkmayıp,
kocasının kendisinden korktuğu bir
aile ortamı düşünün. Böyle bir durum yenilerin ifadesiyel- rol çatışmalarına
sebebiyet verecektir. Bu ise ailede
huzursuzluğu douğuracaktır.
K e z a sehavet de, kadınlarda fazla
olması halinde, karı koca arasında
sadakatsizliğe sebep olabilir. Kadın,
istediği şeyi istediğine vermeye başlar
ise, kocası tarafaından suçlanabilir.
Böyle bir durum yine aile saadetini
menfi etkileyeceği için neticeleri
itibarıyla bu iki sıfat kadınlar için ahlakı seyyieden sayılmıştır.
"Hem kadınların on
adetten altı yedisi, ya
ihtiyardır, ya çirkindir
ki, ihtiyarlığını ve
çirkinliğini herkese
göstermek istemezler.
Ya kıskançtır,
kendinden daha
güzellere nisbeten
çirkin düşmemek veya
tecavüzden ve
ittihamdan korkar;.."
İzahı?
Üstat, burada örtünmeyi gerekli kılacak
sebeplerin bir analizini yapıyor. Amaç
ise örtünmenin suni ve zorlama bir emir
değil, fıtri bir emir olduğunu ispat
içindir.
Cenab-ı Hak, hikmeti gereği, insanları
hep aynı kalıp ve güzellikte yaratmamış.
Farklı boy, endam ve özelliklerde
yaratmıştır. Bu günün güzellik ve moda
anlayışına göre dört başı mamur,
kusursuz bir güzellik her bayanda
mevcut olmadığından, mutlaka gizlemeye
çalıştığı fiziki bir durumu ve kusuru
oluyor.
Onun için başka nazarların nefretinden
korunmak amacıyla kendini örtünmeye
mecbur
hissediyor.
Bu
sebep,
örtünmenin tek gerekçesi ve sebebi
değildir. Elbette çok gerekçelerden
sadece biridir.
Onun için örtünmek, sadece fiziki
kusurları örtmek içindir, önermesi
yanlış
olur.
İhtiyar
kadınların
örtünmesi bu meseleye ışık tutar.
Bir de, kadınlar, kendinden daha güzel
bir bayanın yanında sönük kalma
endişesinden dolayı, kendini ortaya
atmaz ve saklamak ister. Her kadının da
üstünde bir güzel olduğuna göre, bu
kural hepsi için geçerlidir. Bu da ayrı
bir örtünme gerekçesidir.
Kadınları örtünmeye sevk eden
gerekçelerden birisi de, karşılıklı saygı
ve sevgiye dayalı aile hayatının
emniyetidir. Yani, karı koca arasındaki
karşılıklı güvendir. Bu ise, başka vahşi
ve yabani bakışlardan ve tacizlerden
kendini örtünmek ile muhafaza etmekten
geçer. Bir kadın açık saçık bir şekilde
sokakta tacize uğrasa, kocası ister
istemez ya belaya girecek ya da
hanımına karşı saygı ve sevgisi
kırılacak. Bu ise karşılıklı güveni
törpüleyen bir durumdur.
Sen ne kadar iyi olursan ol,
başka
yabaniler çoktur. Seni rahatsız eder,
ya bakmak ile ya taciz ile, ya da
tecavüz ile…
Bu gün açıklık saçıklık sebebi ile
dünyada bu gibi istismarlar artış
göstermiştir. İstatistiki değerler bunun
en
bariz göstergesidir. Kapalı
bayanların rahatsız edilmemesi ve açık
bayanların ise, açıklık durumuna paralel
olarak taciz edilmesi de bir diğer
delilidir. Onun için, örtünmek, o pis
nazarlara karşı bir settir, bir zırhtır, fıtri
bir kalkandır.
Bütün bunların yanında örtünmenin en
önemli
gerekçesi,
Allah'ın emri
olmasıdır. Yukarıda sayılan sebepler
ise, görebildiğimiz bir kaç hikmeti
olabilir.
"Hem tefahhuş ve
tefessüh etmeyen bir
güzel kadın, nazik ve
seri-üt teessür
olduğundan, maddeten
tesiri tecrübe edilen
belki semlendiren pis
nazarlardan elbette
sıkılır,.." Pis nazar
zehirler mi, konuyu
açar mısınız?
"Göz değmesi, deveyi kazana,
adamı mezara sokar."(1)
Nazar, yani halkın tabiri ile göz
değmesi haktır. Bazı insanların
bakışında isabetli tesir olduğu için, yani
bakışında zehirli ve zararlı bir takım
mahiyetini bilmediğimiz ışınlar olduğu
için, nazar ettiği insana ciddi zararlar
verebilir. Nazardaki bu zararlı ışınlar
nazar olunan şahsı hadisin tabiri ile
kabre kadar götürebilir. Bazen de maddi
ve manevi olarak hastalık suretinde
görünür.
Bazen kem gözlü birisi güzel bir bebeğe
nazar eder o bebek birden hastalanır
hatta ölüm bile gerçekleşebilir. Bunun
misali insanlar arasında çoktur ve
meşhurdur.
Normal ve helal olan nazar yani
bakış, insana böyle tesir ederse elbette
haram ve kötü bir niyet ile bakmaklarda
daha ziyade zehir ve menfi tesir olabilir.
Nasıl röntgen şuası insanın et ve
kemiğine nüfuz edebiliyor ise mahiyetini
bilmediğimiz bakışlardaki şualar da
insana müspet ya da menfi tesirlerde
bulunabilir.
Özet olarak, İslam inancında pis ve
kem gözlerin menfi tesiri vardır, bundan
sakınmak gerekir. Kadınların böyle
nazarlardan sakınmasının en güzel yolu
tesettür ve haremlik selamlığa dikkat
etmektir.
(1) bk. el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: II/76;
el-Mağribî, Câmiu'ş-Şeml: II/49; elMünâvî, Feyzü'l-Kadîr: Hadis no:
5748.
"İnsan, hemşire misilli
mahremlerine karşı
fıtraten şehvânî his
taşıyamıyor. Çünkü
mahremlerin simaları,
karâbet ve
mahremiyet
cihetindeki şefkat ve
muhabbet-i meşruayı
ihsas ettiği cihetle,
nefsî, şehvânî
temâyülâtı kırar."
cümlesini yorumlar
mısınız?
"İnsan, hemşire misilli
mahremlerine karşı fıtraten
şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü
mahremlerin simaları, karâbet ve
mahremiyet cihetindeki şefkat ve
muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği
cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı
kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an
mahremlere de göstermesi caiz
olmayan yerlerini açık saçık
bırakmak, süflî nefislere göre,
gayet çirkin bir hissin uyanmasına
sebebiyet verebilir. Çünkü
mahremin siması mahremiyetten
haber verir ve nâmahreme
benzemez. Fakat meselâ açık
bacak, mahremin gayrıyla
müsavidir. Mahremiyeti haber
verecek bir alâmet-i farikası
olmadığından, hayvânî bir nazar-ı
hevesi, bir kısım süflî
mahremlerde uyandırmak
mümkündür. Böyle nazar ise,
tüyleri ürpertecek bir sukut-u
insaniyettir!"(1)
Ebedi olarak nikahın haram olduğu
kişileri, hemşire kapsamında
değerlendirebiliriz. Ebedi olarak
nikahın haram olmasının temel rüknü ise;
birinci derece hısım ve akrabalıktır.
İnsan fıtraten ebedi haram olan
akrabalarına karşı şehvetle bakamaz.
Bunun sebebi simasındaki kimlik
yakınlığıdır. Yani bir kişi hala ya da
teyzesinin yüzüne baktığı zaman, onda
anne ve babalık manası akla gelir,
onlara karşı ulvi bir muhabbet ve hürmet
meydana çıkar, bu ulvi muhabbet ve
hürmet, asla süfli duygulara geçit
vermez. Bu yüzden insan hala ya da
teyzesinin yüzünü ve kimliğini
bildirecek bölgelerine bakabilir, bunun
dini bir sakıncası olmaz.
Lakin kimliği ve akrabalığı akla
getirmeyen noktalara bakacak olursa, o
ulvi muhabbet ve hürmet hasıl
olmayacağı için, insanda süfli duygular
tahrik olup Allah korusun süfli nazarlar
yeşerebilir. Bu yüzden hala ve teyze de
olsa, süfli duyguları tahrik edecek
bölgelerin (bacaklar gibi) örtülmesi
gerekir. Bu bölgeler noktasında mahrem
ile namahrem arasında hiçbir fark
yoktur. Yani adi ve süfli adamlar
nazarında, şehveti uyandırıcı bölgeler
noktasında, yabancı ve akraba arasında
fark yoktur, ikisi de eşittir.
Müttaki insanlar, faraza hısmın
namahrem bölgesini de görse, şehvet
noktasında kendini muhafaza edebilir;
ama fıtratı tefessüh etmiş ya da iman ve
ahlakı tam kavi olmayan insanlarda aynı
garanti olmayabilir. Gerçi örtünmek
müttaki için de fasık içinde aynıdır. Yani
bu müttaki bunun yanında tesettüre riayet
etmesem de olur demek şeran haramdır.
Aile ve akraba içi faciaların olmaması
için, tesettüre azami riayet
edilmelidir.
Yeğen evlat yerindedir, şayet insan
yeğenini öperken şehvet taşıyor ise, bu
kişinin fıtraten kokuştuğunu gösterir
eliyazu billah. Böyle hasta tabiatlı
kişiler derhal psikolojik tedavi
görmelidir.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Kadınlar
yuvalarından çıkıp
beşeri yoldan
çıkarmış; yuvalarına
dönmeli." cümlesini
nasıl anlamalıyız?
Müslüman kadının giyiminde esas
mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve
yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi,
açık kalmamasıdır. Giyilen bir elbisenin
tesettüre uygun olması için de altını
göstermeyecek şekilde kalın ve avret
yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır.
Bunun için altını gösterecek şekilde ince
ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme
gerçekleşmiş olmaz.
Tesettüre riayet eden bir bayan, ihtiyaç
nisbetinde dışarda kendi ve evinin
ihtiyaçlarını görür. Tabi kocası müsait
değilse... Bunu da yine yalnız değil, bir
yakınıyla bu ihtiyaçları görmesi daha
münasip olur.
Beşeri yoldan çıkaranlar, evlerine
dönmeli. Yoksa kadınlar dışarıya
çıkmamalı
şeklinde
bu
cümleyi
yorumlamak yanlış olur kanaatindeyiz.
Bir kız okul da okuyacak, ilimde
öğrenecek; ancak İslamî esaslara dikkat
etmek şartıyla. Yoksa bir hayır yapayım
derken on günah kazanmak akıl kârı
değil.
Kız çocuklarının başı açık olarak
okumaları caiz değildir. Ancak, kız
çocuklarını baş açık okula gönderen
aileleri, kızlarını diri diri toprağa gömen
cahiliyye müşrikleri gibi görmek te
doğru değildir.
Daha geniş bilgi almak için aşağıdaki
linkleri tıklayabilirsiniz:
- Okumak için başımızı açalım mı?
- Kadının çalışması hususu...
"Kadınların saadet-i
uhreviyesi gibi saadet-i
dünyeviyeleri de ve
fıtratlarındaki ulvî
seciyeleri de,..
Rusyada o biçare
taifenin ne hale
girdiğini
işitiyorsunuz."
Rusyada neler olmuş,
bilgi verir misiniz?
"Kadınların saadet-i uhreviyesi
gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve
fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de,
bozulmaktan kurtulmanın çare-i
yegânesi, daire-i İslâmiyedeki
terbiye-i diniyeden başka yoktur.
Rusya'da o biçare taifenin ne
hale girdiğini işitiyorsunuz."(1)
Rusya'da dinsiz olan komünist rejim aile
hayatını ve iffeti bitirdiği için, kadınlar
ucuz bir cinsel meta derecesine düşmüş,
ahlaksızlığın basit bir aracı haline
gelmişler. Fuhşiyat öyle bir dereceye
gelmiş ki, kadın erkek beraber
hamamlara gidiyorlar.
Üstad Hazretleri bu hakikati şu şekilde
tasvir ediyor:
"ON BİRİNCİ MESELE"
"Rivayette var ki, 'Âhirzamanda
bir erkek kırk kadına nezaret
eder.' "
"Allahu a'lem bissavab, bunun iki
tevili var:
"Birisi: O zamanda meşru nikâh
azalır veya Rusya'daki gibi
kalkar. Bir tek kadına
bağlanmaktan kaçıp başıboş
kalan, kırk bedbaht kadınlara
çoban olur."
"Allahu a'lem bissavab, bunun
bir tevili şudur ki: O fitneler
nefisleri kendilerine çeker,
meftun eder. İnsanlar
ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp
ederler. Meselâ, Rusya'da
hamamlarda kadın-erkek beraber
çıplak girerler. Ve kadın, kendi
güzelliklerini göstermeye fıtraten
çok meyyal olmasından, seve
seve o fitneye atılır, baştan çıkar.
Ve fıtraten cemalperest erkekler
dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe
sarhoşâne bir sürurla düşer,
yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o
zamanın lehviyatları ve kebairleri
ve bid'aları, birer câzibedarlıkla
pervane gibi nefisperestleri
etrafına toplar, sersem eder.
Yoksa, cebr-i mutlakla olsa
ihtiyar kalmaz, günah dahi
olmaz."(2)
Dipnotlar:
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a
(2) bk. Şualar, Beşinci Şua
"Kendini sevdirmek
ve nefret ettirmemek
ve istiskale mâruz
kalmamak için
tesettüre fıtrî bir meyli
var." Bir kadının
kendini sevdirmesi,
nefret ettirmemesi için
kapalı mı olması
gerekir? Başı açık
olan, yavrularını
himaye edemez mi?
Risalenin devamında ilgili cümlenin
izah ve açıklaması vardır. Şöyle ki;
"Bir ailenin saadet-i hayatiyesi,
koca ve karı mâbeyninde bir
emniyet-i mütekabile ve samimî
bir hürmet ve muhabbetle devam
eder. Tesettürsüzlük ve açık
saçıklık, o emniyeti bozar, o
mütekabil hürmet ve muhabbeti
de kırar. Çünkü, açık saçıklık
kılığına giren on kadından ancak
bir tanesi bulunur ki, kocasından
daha
güzeli
görmediğinden,
kendini ecnebîye sevdirmeye
çalışmaz. Dokuzu, kocasından
daha iyisini görür. Ve yirmi
adamdan ancak bir tanesi,
karısından
daha
güzelini
görmüyor. O vakit o samimî
muhabbet
ve
hürmet-i
mütekabile gitmekle beraber,
gayet çirkin ve gayet alçakça bir
his
uyandırmaya
sebebiyet
verebilir."
"Halbuki
tesettürün
ref'i,
izdivacı teksir etmeyip çok
azaltıyor. Çünkü, en serseri ve
asrî bir genç dahi, refika-i
hayatını namuslu ister. Kendi gibi
asrî, yani açık saçık olmasını
istemediğinden bekâr kalır, belki
de fuhşa sülûk eder." (1)
(1)
bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Kur'an tesettürü
emrediyor, medeniyeti sefihe ise, Kur'an'ın
bu hükmüne karşı
muhalif gidiyor,
tesettürü fıtri
görmüyor, bir
esarettir diyor." Nasıl
anlamalıyız?
"(ilâ âhir) âyeti, tesettürü
emrediyor. Medeniyet-i sefihe
ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı
muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî
görmüyor, bir esarettir
diyor..."(1)
"Ey Peygamber! Hanımlarına,
kızlarına ve mü'minlerin
hanımlarına söyle, evlerinden
çıktıklarında dış örtülerini
üzerlerine alsınlar."(Ahzâb,
33/59)
İslam, kadına örtünmeyi yukarıdaki ayet
ile emrediyor, bugünkü Batı medeniyeti
ise; Kur’an’ın bu emrine muhalefet edip,
kadınlara açılmayı tavsiye ediyor.
Örtünmeyi kadınlar için bir esaret, bir
kölelik olarak görüyor, fıtrat bakımından
da örtünmeye uygun değil diye,
Kur’an’ın örtünme emrine karşı çıkıyor.
Yani, Batı medeniyetine göre kadının
açılıp saçılması, özgürlük ve fıtrata da
daha uygun olan bir halmiş, böyle iddia
ediyor. Üstad da bu itiraza ve kabule
cevap veriyor. Batı medeniyetinin
fikirlerinin yanlış ve esassız olduğunu,
kati bir surette ispat ediyor.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
"Maddeten tesiri
tecrübe edilen, belki
semlendiren pis
nazarlar,.." ne
demektir?
"Malûmdur ki, insan sevmediği
ve istiskal ettiği adamların
nazarından sıkılır, müteessir olur.
Elbette açık saçıklık kıyafetine
giren güzel bir kadın, bakmasına
hoşlandığı
nâmahrem
erkeklerden onda iki üçü varsa,
yedi sekizinden istiskal eder.
Hem tefahhuş ve tefessüh
etmeyen bir güzel kadın, nazik ve
serîü't-teessür
olduğundan,
maddeten tesiri tecrübe edilen,
belki semlendiren pis nazarlardan
elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz,
açık saçıklık yeri olan Avrupa'da
çok
kadınlar,
bu dikkat-i
nazardan sıkılarak, 'Bu alçaklar
bizi
göz
hapsine
alıp
sıkıyorlar.' diye polislere şekvâ
ediyorlar."
"Demek,
medeniyetin
ref-i
tesettürü
hilâf-ı
fıtrattır.
Kur'ân'ın tesettür emri fıtrî
olmakla beraber, o maden-i
şefkat ve kıymettar birer refika-i
ebediye
olabilen
kadınları,
tesettür ile sukuttan, zilletten ve
mânevî esaretten ve sefaletten
kurtarıyor." (1)
Açık ve saçıklığın sonucu -eğer tedbir
alınmazsa ve aşırıya gidilirse- herkesin
malumudur, kehanete gerek yoktur; bir
bayan bu hayasız diye ifade edilen çirkin
arızalardan uzak durmazsa, gerek beden
olarak, gerek ruh itibariyle, gerekse de
aile ve çevre itibariyla bir çok
sıkıntılara vesile olacaktır. Karşı cinsin
nazarını,
iştahını(ahlaksızlık
noktasından) artırıcı, semlendirici
(zehirleyici) bir görünümle ortaya
saçılmamak lazım. Yoksa hem kendi
hayatlarını, hem de başkasının hayatını
berbat edeceklerdir...
Fıtratı bozulmamış bir kadın veya genç
bir kız başkasının nazarından, pis
bakışlarından sıkılması gerek. Eğer
sıkılma olmuyorsa, demek oluyıor ki
ahlak ve haya noktasından bir takım
güzelliklerini yitirmiş demektir.
(1) bk.Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a
"Malûmdur ki,
muhitin, insanın ahlâkı
üzerinde tesiri vardır.
O bârid memlekette,
soğuk insanlarda
hevesât-ı hayvâniyeyi
tahrik etmek ve iştahı
açmak için..."
cümlesini açar
mısınız?
Yaşanılan çevrenin, başta coğrafi
şartları olmak üzere, insanın fıtratı
üzerinde
etkisi
olduğu
ifade
edilmektedir. Mesela; çok sıcak
memleketlerde
ergenlik seviyesine
gelmek daha erken yaşlarda olurken,
soğuk memeleketlerde daha geç yaşlarda
olmaktadır. Sıcaklık şehevani duyguları
tahrik eder, iştahı açar. Ayrıca bu
duyguları tahrik etmek için açık,
saçıklığa teşvik etmeye gerek kalmaz.
Hem sıcaklığın tahriki hem de açık,
saçıklığın teşviki, çok su-i istimalata,
israfata, neslin zaafiyetine ve kuvvet'ten
düşmeye sebep olur, deniyor.
"Kastamonu Lahikası'nda geçen
şu ifadeler de mevzumuza ışık
tutmaktadır;"
"Evet, ehl-i İslamda, nazar-ı
haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı
nefsaniye
heyecana
gelip,
vücudunda su-i istimalâtla israfa
girer. Haftada bir kaç defa gusle
mecbur olur. Ondan, tıbben
kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.
Evet, bu asırda açık saçıklık
yüzünden, hususan bu memalik-i
harrede o su-i nazardan su-i
istimalât, umumî bir unutkanlık
hastalığını
netice
vermeye
başlıyor."
"Ama soğuk memleketlerde ise
durum böyle değildir. Zira
soğukluk şehevani istekeleri
törpüler. Bu yüzden sıcak
memleketlerdeki
tahribatı
yapmayabilir. Ve yukarıdaki
mahzurları
vermeyebilir." (1)
netice
(1) bk. Kastamonu Lahikası, (91.
Mektup)
"Memleketimiz
Avrupa'ya kıyas
edilmez. Çünkü orada,
düello gibi çok şiddetli
vasıtalarla, açık
saçıklık içinde namus
bir derece muhafaza
edilir. İzzet-i nefis
sahibi birisinin
karısına pis nazarla
bakan, boynuna
kefenini takar, sonra
bakar." İzah eder
misiniz?
Muazzez
Üstadımız,
Tesettür
Risalesi'nde; Örtünmenin ehemmiyetini
anlatırken Avrupa’yla yaptığı kıyas,
değerlendirmenin sadece bir cihetidir.
Zamanla kayıtlı olan sadece bu cihete
bakıp,
tesettürle
alakalı
genel
değerlendirme yapmak doğru olmaz..
Üstadımız, Yirmi Dördüncü Lem'a’da,
tesettürle ilgili dört tane çok önemli
h i k m e t nazara
vermektedir.
Bu
hikmetlerden, Dördüncü
Hikmet'te
i s e , nesil, vazife, iklim, haysiyet,
örf ve meşguliyet açısından, altı cihetle
tesettürün ehemmiyetini anlatmaktadır.
Burada Avrupa’daki düello mes'elesi,
sadece konunun bir cihetidir.
Eskiden Avrupa’da ve Rusya’da, nâmus
ve haysiyet mes'elesi bu kadar dejenere
olmamış idi. Bu namus ve haysiyet
mes'elesi, ekseriyetin üzerinde durduğu
ve itibâr ettiği bir konu idi. O zaman ki
Avrupalılarda kadınlarla ilgili, onur,
haysiyet ve namus kırıcı mes'eleler zuhur
ettiğinde, muhâtaplar karşılıklı mücâdele
eder, bu mücâdeleler bazen ölümle
neticelenirdi. Bu hal onların örfünde bir
kural olarak işlerdi. İşte bu olaya düello
tabir edilirdi.
Üstadımızın te’lifatı zamanında bu âdet,
Rusya’da ve Avrupa’da az da olsa
devam etmekteydi. Bu hali ve örfü bilen
insanlar, kadınlara yanlış muâmele
etmekten çekinir ve korkarlardı. Bu örf,
kanunlardan ziyâde insanlar üzerinde
daha tesirli idi. Bu zamanda ise, bu
örfün olmaması ve Avrupa’nın tamamen
sefâhate girmesi ayrı bir konudur. Her
şeyi
yerinde
ve
değerlendirmek icâp eder.
zamanında
Üstadımızın Tesettür Risalesi'ni te'lif
ettiği zamanlarda, Avrupalılarda düello
olduğundan, o zaman bu mevzu tesettüre
kuvvet vermiş, Üstadımız ise bunu,
tesettürün faydalılığına bir delil olarak
kullanmıştır.
Hatta bu gün itibariyle, Avrupa’da
kalkmış olan düello, değişik bir şekilde
bizde, özellikle de Şarkta, namus
cinayeti olarak devam etmektedir.
İnsanlarımız; Avrupa’daki bu düelloda
olduğu gibi, kanunlardan ziyâde, bizdeki
bu örften etkilenmektedirler. Bu da bir
vak'adır.
"Şayet size münasip
olmayan bir erkek
kısmet olsa, siz
kısmetinize razı olunuz
ve kanaat ediniz." Bu
cümleyi nasıl
anlamalıyız?
"Hemşirelerim, mahremce bu
sözümü size söylüyorum: Maişet
derdi için, serseri, ahlâksız,
frenkmeşrep bir kocanın
tahakkümü altına girmektense,
fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle,
köylü mâsum kadınların
nafakalarını kendileri çıkarmak
için çalışmaları nev'inden
kendinizi idareye çalışınız,
satmaya çalışmayınız."
"Şayet size münasip olmayan bir
erkek kısmet olsa, siz kısmetinize
razı olunuz ve kanaat ediniz.
İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle
o da ıslah olur. Yoksa, şimdiki
işittiğim gibi, mahkemelere
boşanmak için müracaat
edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i
İslâmiye ve şeref-i milliyemize
yakışmaz."(1)
Üstad paragrafın baş kısmında, kadın
evlenmeden önce yani bekar halde iken,
evde kalırım ya da rızık noktasından
ortada kalırım endişesi ile, serseri ve
ahlaksız bir kocaya gitmesin diyor.
Böyle serseri ve ahlaksız bir adam ile
evlenmektense, iktisat ve kanaat ile
bekar kalmak daha ehvendir.
İkinci paragrafta ise; şayet siz böyle
ahlaksız ve serseri bir adam ile hata
eseri evlenmiş iseniz, bu adam ile
boşanmak yerine, onun nikahına razı
olup sabrediniz diyor. İnşallah sizin bu
rıza ve kanaatinizle, o serseri ve
ahlaksız kocanız, belki ıslah olup
düzelebilir diyerek, boşanma yolunu
kerih gösteriyor. Burada kısmetinize razı
olunuzdan maksat; kadının o ahlaksız ve
serseri adam ile evlenmesinde kaderin
de bir hissesi var, oraları da düşünüp
boşanmak yerine sabretmesi gerektiği
vurgulanıyor...
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dördüncü
Lem'a.
"Şehirliler, köylülere,
bedevîlere bakıp
tesettürü kaldıramaz.
Çünkü köylerde,
bedevîlerde, derd-i
maişet meşgalesiyle ve
bedenen çalışmak ve
yorulmak
münasebetiyle, hem
şehirlilere nispeten
nazar-ı dikkati,.." İzah,
tesettür kişiye göre
değişir mi?
Ubudiyetin hikmeti ile illetinin ayrı
şeyler olduğunu ve ibadetlerin
yapılmasındaki esas sebebin de hikmet
değil illet olduğunu risalelerden
öğreniyoruz. Tesettürün ortama göre
değişmesi demek, hikmetin esas alınması
demektir ki, bu yanlış olur.
Fakat bu temel prensip, ibadetlerin
hikmetlerini hiç araştırmayın demek
değildir. elebtte ki hikmetlerini de
öğreneceğiz. bu bilgi, nefsin desiselerini
izale eder.
Tesettür risalesinde ise, illet nazara
verildikten, sonra hikmeleri sayılıyor.
işte dördüncü hikmette bu maslahatlar
nazara veriliyor.
Üstad'ın tesettür konusunda, köylüler ile
şehirlileri mukayase etmesinin sebebi,
yanlış bir düşünceyi ortadan
kaldırmaktır.
Şöyle ki, köylerde çalışan kadınlar,
gerek ev işleri ve gerek ise hayvancılık
ve tarla işlerinde çalıştıkları için,
tesettüre sürekli dikkat etmeleri
zorlaşabiliyor. Örtüleri kayabiliyor,
vücutlarının yasak olan bazı yerleri
görünebiliyor. Buna rağmen ciddi bir
toplumsal tahribat yaşanmıyor. Yine
insanlar temiz duygular ile bir arada
yaşayabiliyorlar. Öyle ise, şehirlerde de
açık saçıklığın ciddi bir toplumsal zararı
olmaz; duyguları tahrik edip cinsel bir
istismara sebebiyet vermez diyenlere bir
cevaptır.
Zaten bir paragraf öncesinde de,
memleketimizin Avrupa'ya da
benzemeyeceğini, deliller ile ifade
ediyor. Ancak o zaman ki, Avrupa'yı
örnek veriyor. Şimdi ki, Avrupa'da ise,
zaten zararları, tehlikeli boyutlara
varmış şekliyle ortadadır.
"Seksen bin zatlardan
ders aldığım halde,
kasem ediyorum ki, en
esaslı ve sarsılmaz ve
her vakit bana dersini
tazeler gibi, merhum
validemden aldığım
telkinat ve mânevî
derslerdir ki,
fıtratımda, maddî
vücudumda
çekirdekler hükmünde
yerleşmiş." cümlesini
izah eder misiniz?
İnsan doğduğunda beyaz bir kağıt
gibidir. İlk olark neler yazılırsa, sonraki
yazılar onun üstüne bina olur. İnsana
verilen ilk terbiye ve eğitim, sonradan
verilecek olanlara bir temel teşkil
edecektir.
Bu
yüzden,
insanın
karakterinin oluşmasında ilk terbiye ve
talim çok önemlidir.
İnsana ilk terbiye ve talimi verecek olan
da anne ve babadır. Annenin, evladına
olan ilk telkin ve terbiyesi, çocuğun
hayatı boyunca bir rehberi olacaktır. Bu
yüzden anne ve babaya büyük
sorumluluklar düşüyor. Minik bir
yavrunun temiz zihnine, basit ve sade bir
tarz ile telkin edilen Allah ve ahret
inancı ne kadar güzel ve tesirli bir temel
olduğuna işaret etmektedir Üstat.
Karalanmış ve silinmiş kağıt, nasıl
orijinali gibi olamaz. Buruşuk ve arızalı
durur. Aynı bunun gibi; ilk terbiye ve
talimi bozuk olan birisinin, sonraları
alacağı iyi terbiye ve talimler tam yerine
oturamaz. Bu yüzden büyük zatlar, hep
alt yapısı iyi ve güzel olan ailelerden
çıkmıştır. Üstad'ın babasının, ineklerini
kendi mezrasına götürürken, başkaların
bağından ve otlağından yememesi için
ağzını
bağlaması, annesinin onu
abdestsiz
emzirmemesi
gibi
davranışların,
Said
Nursi'nin,
Bediüzzaman olmasında payı büyüktür.
Üstad'ın seksen bin zattan aldığı dersi
annesinden aldığı derse mukabil tutması
yukarda ki izah edilen sırdan ileri
geliyor. Yani ilk verilen ders temel,
sonrakiler ise onun üstüne bina olunan
şeylerdir, denmek isteniyor.
"Seksen bin zat" ifadesi ise, Üstad'ın
hayatı boyunca aldığı ve istifade ettiği
derslere bir teşbih ve kesretten
kinayedir. Yoksa rakam ve adet
mevzubahis değildir.
"Sizin hanenizdeki
mâsum evlâtlarınızla
mâsûmâne sohbet,
yüzer sinemadan daha
ziyade zevklidir."
cümlesini izah eder
misiniz;
özellikle "mâsûmâne
sohbet" nedir, nasıl
olmadır?
“Mâsûmâne sohbet” tabiri, babanın
aile ile olan diyalogu, çocukları ile
ilgilenmesi, onlarla oynaması, onlarla
sohbet etmesi, onlarla arkadaşlık
kurması, onlarla ve onların seviyesine
göre imana dair dersler okuması, hepsi
bu tabirin kapsamı içinde
anlaşılabilirler.
Batı medeniyetinin eğlence
anlayışı, daha ziyade tüketime dayalı ve
bencilce bir niteliktedir. Üstad
Hazretlerinin sinemayı örnek vermesi bu
manaya işaret ediyor. Batı toplumunun
gittikçe aile hayatından kopup kedi
köpek beslemesi ve bir takım
fantezilerin peşinden koşması hep bu
anlayışın ürünüdür. Oysa İslam aileye
ve sosyal hayata önem veriyor, tüketime
dayalı ve bencil sayılacak eğlencelere
kapıyı kapatıyor.
Üstelik bir anne ve baba için evladı ile
meşgul olması yanında dünyanın hiçbir
zevk ve eğlencesi üstün olamaz. Bu, her
anne ve baba için fıtri bir haldir, bu
yüzden İslam’a fıtrat dini denilmektedir.
"Ve bir siperi ve
kalesi, çarşafı
olduğunu gösteriyor."
Çarşaf hakkında bilgi
verir misiniz?
Çarşaf; Farsça bir kelime olup her
tarafı örten örtü anlamına gelmektedir.
Bu
kelimenin
aslı
çharşaf'
t ı r . Çhar; Dört demektir. Çharçaf
ise; dört tarafı kapatan örtü anlamına
gelmektdir. Risalede geçen çharşaf, dış
örtü anlamında kullanılmıştır.
Risalede geçen ifade özel anlamda
değil, genel anlamda kullanılmıştır. En
dış örtü denince sadece siyah çarşaf
anlaşılmadığı gibi, sadece bir başka
giyim şekli de anlaşılmamalıdır. Burada
esas olan vücut hatlarını göstermeyen bir
dış kıyafetin olmasıdır.
"Ve on adetten ancak
iki üç tanesi
bulunabilir ki, hem
genç olsun, hem güzel
olsun, hem kendini
göstermekten
sıkılmasın." Bu ifadeye
göre geri kalan iki üç
kadının tesettüre
girmemesi meşru mu
olmuş oluyor?
Burada ileri sürülen bir iddianın
delilleri toplanıyor. İddia şudur:
Örtünmek, insan fıtratının bir gereğidir;
yani fıtridir. Bunun bir çok delilini
sayıyor Üstad. Bunlardan bir tanesi de
sizin soru konusu ettiğiniz kısımdır.
Şöyle ki;
On adetten altı yedisi örtünmek ihtiyacı
hissediyorsa, demektir ki çoğunluk
örtünmeden yanadır ve dolayısı ile genel
bir kural ortaya çıkmaktadır. Örtünmek
madem çoğunluğun tercihidir, öyle ise
fıtridir. Açıklık ise istisnadır ve fıtrat
dışıdır. Buna bir örnek verelim.
Müslüman yalan konuşmaz. Ama yüzde
yirmi otuz da olsa yalan konuşan vardır.
Bu oran yalan konuşmaya cevaz değildir,
istisnadır ve kural dışıdır. Kırmızı ışıkta
durulur. Ancak durmayanlar da vardır.
Bu oran yüzde on, yüzde yirmi de
olabilir. Ancak yine de bu durum,
kırmızı ışıkta geçmenin meşruluğuna
delil olamaz.
"Veyl o zevc ve
zevceye ki, birbirini
ateşe atmakta yardım
eder. Yani, medeniyet
fantaziyelerine
birbirini teşvik eder."
Bu ifadeleri izah eder
misiniz? Medeniyet
fantaziyelerini nasıl
anlamalıyız?
Medeniyet fantaziyeleri; Batı
medeniyetinin insanlık önüne sürmüş
olduğu günah ve haramların tamamına
denir. Helal olmayan her şey fantezi
kapsamına girer.
Günümüzde nefis ve hevayı coşturan ve
Allah’ı unutturan bütün eğlence ve
haram zevkler medeniyet fantaziyeleri
dahilindedir. Bunlara örnek; sinema,
dans, tüketim çılgınlığı, tiyatro, moda,
magazin, bazı gaflete sebep olan sporlar,
cinselliği öne çıkaran neşriyatlar, içki ve
kumarın türleri, nefis ve şehveti
uyandıran müzikler, batının ahlaksız
yaşam tarzları vs...
Bunlardan bazıları mutlak haram
değildirler, ama kullanıldığı amaca göre
hüküm alırlar. Mesela, neşriyatlar ve
sinema haram işlerde haram helal
işlerde helal hükmünü alırlar.
Karı koca bu haramlarda biribirine
teşvikçi ve örnek oluyorlar ise, ikisine
de yazık, sonları ateştir.
"Yoksa, şimdiki
işittiğim gibi,
mahkemelere
boşanmak için
müracaat edeceksiniz.
Bu da, haysiyet-i
İslâmiye ve şeref-i
milliyemize yakışmaz."
İzah eder misiniz?
Dindar bir kadın ile fasık bir erkek
evlenirse, doku ve fikir uyuşmazlığı baş
gösterir ve bu nihayetinde boşanmaya
kadar gider. Halbuki boşanmak meşru ve
helal olmasına rağmen, şiddetle kınanan
ve kerih görülen bir yoldur. Allah
Resulü (s.a.v) bu hususta şöyle
buyurmuştur:
“Allah’ın helal kıldığı şeyler
arasında boşanmaktan daha
nefret ettiği bir şey yoktur.”(1)
Öyle ise boşanmak öyle sıradan ve basit
bir yol değil, nadir ve geçerli bir sebep
ile hasıl olacak son yoldur. Bu sebeple
kadın veya erkek baştan seçeceği eşin
kendine denk olup olmadığına dikkat
etmesi gerekir. Yoksa "nasıl olsa
boşanmak meşru, seçilen eş iyi çıkmaz
ise boşarım" mantığı ile hareket edip
mahkeme koridorlarını doldurmak, İslam
ahlakı ve izzeti ile bağdaşmaz.
Boşanmak Müslüman için en son çare ve
en zor bir karar olmalıdır. Boşanmanın
kolay ve çabuk bir yol haline getirilmesi
hakikaten İslam’ın haysiyeti ve
Müslüman milletinin şerefi ile
bağdaşmaz.
Milliyet burada kavim ve ırk anlamında
değil, ümmet ve bütün İslam alemi
anlamında kullanılmıştır. İslam ise
Kur’an ve sünnet anlamında
kullanılmıştır. Boşanmanın kolay ve
basit bir yol haline dönüştürülmesi her
ikisi ile de bağdaşmaz demektir.
Yukardaki hadis ışığında bu tabire
bakacak olursak, ne kadar yerinde bir
tabir olduğu anlaşılır.
(1) bk. Prof.Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i
Sitte Muhtasarı ve Şerhi.
Soruda geçen yer için tıklayınız:
Lem'alar, Yirmi Dördüncü Lem'a.
Download

Tesettur Risalesi – Sorularla Risale