1
YGS TARİH
NOTLARI
BİLAL ÇAĞLAR
TOKAT GAZİ OSMAN PAŞA LİSESİ,
TARİH ÖĞRETMENİ
2
TARİH 9
I. TARİH BİLİMİ
TARİHİN TANIMI VE KONUSU:
Tarih; insanların geçmişteki siyasi, sosyal, kültürel faaliyetlerini,
neden-sonuç ilişkisi içinde yer ve zaman göstererek, belgelere
dayalı olarak objektif olarak inceleyen bir bilimdir.
Tarihin konusu; insanların geçmişteki siyasi, sosyal, ekonomik,
kültürel ve dini faaliyetleridir
Tarihte Olay ve Olgu
Olay; hayat içinde tek tek meydana gelen, başlangıcı ve bitişi
belli olan kısa süreli gelişmelerdir. Örnek; Haçlı Seferleri,
Malazgirt Savaşı, İstanbul’un Fethi…
Olgu; olayların sonuçlarına bağlı olarak ortaya çıkan uzun süreli,
daha soyut ve süreklilik gösteren gelişmelerdir.
Örnekler:
Olay
Olgu
Kavimler Göçü > Derebeyliğin Avrupa’da yaygınlaşması,
Malazgirt Savaşı > Anadolu’nun Türkleşmesi,
Fransız İhtilali > Milliyetçilin yaygınlaşması,
Sanayi İnkılâbı > Sömürgeciliğin Hızlanması
Tarihte Sebep-Sonuç, Yer-Zaman İlişkisi
Tarihi olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Olaylar
arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır.
Bir olay kendisinden önceki bir olayın sonucunu ve kendisinden
sonraki bir olayın sebebini oluşturabilir.
Tarihte her olay belli bir mekânda gerçekleşir. Tarihi olayların
oluşumunda coğrafi özelliklerin (mekânın) etkisi vardır.
TARİHİN YÖNTEMİ:
Tarihin yöntemi fen bilimlerinden farklıdır. Çünkü tarihi olaylar
laboratuar ortamında tekrar edilemez, üzerinde deney ve
gözlem yapılamaz.
Tarih geçmişte yaşanmış, sona ermiş ve aynı şekilde
tekrarlanmayan olayları inceler.
Tarihin yöntemi; olayların geçmişten günümüze ulaşan izlerini,
kalıntılarını (belgelerini) inceleyip değerlendirmektir. Tarihi
olayların incelenmesi ve takip edilmesinde gereken yöntem
aşamaları şunlardır:
1. Kaynak Arama(Araştırma):
Tarihi olaylardan günümüze ulaşan belgelerin tespit edilmesi ve
ortaya konmasıdır. Belge (kaynak); geçmişten günümüze kalan
ve tarihi olaylar hakkında bilgi veren her türlü malzemelerdir.
a. Birinci elden kaynaklar: Tarihi olayın geçtiği döneme ait her
türlü belgelerdir.
b. İkinci elden kaynaklar: Olaylın geçtiği döneme yakın ya da o
dönemin kaynaklarından yararlanılarak meydana getirilen
eserlerdir.
Ayrıca tarihi kaynakları türüne göre de sınıflandırabiliriz:
a. Yazılı Kaynaklar; Her türlü yazılı belgeler
b. Sözlü Kaynaklar; Destan, efsane, hikâye, şiir
c. Kalıntılar; Arkeolojik buluntular
d. Sesli ve Görüntülü Kaynaklar; cd, film, ses kaydı, fotoğraf,
resim vb.
2. Verileri Tasnif etme(Sınıflandırma):
Verilerin önemine, güvenilirliğine ve kronolojik sıraya göre bir
sistem dâhilinde sınıflandırılmasıdır.
3. Verileri Tahlil Etme (Çözümleme, Analiz):
Elde edilen bilgilerin yeterli olup olmadığının kontrol edilmesidir.
4. Tenkit Etme (Eleştiri):
Verilerin gerçekliği ve bilgi açısından güvenirliliğinin
belirlenmesidir.
İç tenkit; yazar görüşlerinin eser üzerindeki etkilerinin
araştırılması ve verilen bilgilerin farklı kaynaklarda nasıl yer
aldığına bakılmasıdır.
Dış Tenkit ise; eserin adı, yazarı, basıldığı yer, basım tarihi ve
benzeri özelliklerin tespit edilmesidir. Belgelerin orijinalliği,
tarihi ve benzeri yönlerinin araştırılmasıdır.
5. Terkip Yapma (Birleştirme):
Elde edilen bilgilerin birleştirilerek sonuca ulaşılması aşamasıdır.
Tarih Araştırmalarında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar:
1) Konuyla ilgili çeşitli kaynaklardan yararlanılmalıdır.
2) Konuyla ilgili kaynak taraması yapılmalı, bütün belgeler
değerlendirilmelidir.
3) Olayın meydana gediği yer ve zaman mutlaka
belirtilmelidir.
4) Olaylar arasında neden- sonuç ilişkisi kurulmalıdır.
5) Tarihi olaylarla ilgili kural konulamaz, genelleme
yapılamaz.
6) Konular tarafsız bir şekilde incelenmeli ve aktarılmalıdır.
7) Doğru değerlendirmeler yapmak için olayın üzerinden belirli
bir süre geçmiş olmalıdır.
8) Tarihi olaylar günümüzün değer yargılarıyla değil, olayın
geçtiği dönemdeki şartlar dikkate alınarak yorumlanmalıdır.
TARİHİN TASNİFİ:
Zamana Göre Tasnif: Tarihi olayların kronolojik sıraya ve çağlara
bölünmesiyle yapılan tasniftir. Örnek: Tarih Öncesi, İlk Çağ, Orta
Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ, IV. Yüzyıl, V. Yüzyıl…
Mekâna Göre Tasnif: Tarihi olayların geçtiği kıta, bölge, ülke ve
şehirlere göre tasnifidir. Coğrafi tasnif de denir. Örnek: Asya
Tarihi, Ortadoğu Tarihi, Türkiye Tarihi, Amasya Tarihi…
Konuya Göre Tasnif: İnsanların siyasi, sosyal, ekonomik ve
kültürel alanlarda gösterdikleri faaliyetlere bakılarak yapılan
tasniftir. Örnek: Bilim Tarihi, Sanat Tarihi, İktisat Tarihi, İslam
Tarihi, Felsefe Tarihi, Eğitim Tarihi…
ZAMAN VE TAKVİM:
Zamanı ölçmek için hazırlanan çizelgeye takvim denir. Takvimde
yıl, ay, hafta ve gün gibi temel birimler kullanılmıştır.
Takvimler genel olarak ay ve güneşin hareketlerine göre
düzenlenmiştir.
3
Ay yılı; Ay’ın Dünya etrafındaki 12 defa dönüşü esas alınarak
yapılmıştır. Bir Ay yılı 354 gündür. İlk defa Mezopotamya
toplumları tarafından kullanılmıştır.

1926 yılından itibaren sadece mali işlerde kullanılmaya
devam edilmiş, 1982 yılında, mali yılbaşının 1 Ocak tarihine
alınmasıyla kaldırılmıştır.
Güneş yılı; Dünyanın Güneş etrafındaki bir defalık dönüş süresi
olup 365 gün 6 saattir. Güneş takvimi ilk defa Eski Mısırlılar
tarafından kullanılmıştır. Ay yılı ile Güneş yılı arasında bir yılda
11 günlük fark vardır.
5)

Miladi Takvim:
Güneş yılı esasına gör düzenlenen bu takvimde bir yıl 365
gün 6 saattir.
Takvim başlangıcı Hz. İsa’nın doğumudur (milat).
Yılbaşı 1 Ocak’tır.
Miladi takvimi geliştirenler; Mısırlılar, Julius Sezar ve Papa
XIII. Gregorius’tur(1582).
Ülkemizde 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren kullanılmaya
başlanmıştır.
Toplumlar kendileri için önemli gördükleri önemli olayları
takvim başlangıcı saymışlardır:
a) Yahudiler: Yaradılış günü, MÖ 3761,
b) Eski Yunan: İlk Olimpiyat yılı, MÖ 776,
c) Eski Roma: Roma’nın kuruluş yılı, MÖ 753,
d) Hıristiyanlar: Hz. İsa’nın doğumu, Milat (0),
e) Müslümanlar: Peygamberimizin Medine’ye Hicreti
(Miladi 622).
Türklerin Kullandığı Takvimler:
1) 12 Hayvanlı Türk Takvimi:
 Yıllar hayvan isimleriyle adlandırılmıştır.
 Bu hayvanlar; Sıçan, Sığır, Pars, Tavşan, Ejder, Yılan, At,
Koyun, Maymun, Tavuk, Köpek, Domuz.
 Güneş yılı esasına göre düzenlenen bu takvimde bir yıl 365
gün 5 saattir.
 Aylar sayılarla belirtilmiştir.
 Her 12 yılda bir başa dönülmüştür.
 İslam öncesi Türk devletlerinde, Çinliler ve Tibetlilerde
kullanılmıştır.
2) Hicri Takvim:
 Ay yılı esasına göre hazırlanan bu takvimde bir yıl 354
gündür.
 Ay yılı, Ay’ın dünyanın etrafında 12 defa dönmesi
sonucunda geçen zamandır.
 Takvim başlangıcı Hicret’tir (622).
 Miladi Takvimle arasında bir yılda 11 günlük fark vardır. Bu
fark her 33 yılda, bir yıla tekabül eder.
 İlk kez Hz. Ömer devrinde kullanılmaya başlanmıştır.
Türkiye’de 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren miladi takvime
geçilmiştir.
 Günümüzde dini günlerin ve bayramların belirlenmesinde
kullanılmaktadır.
3) Celali Takvim:
 Güneş yılı esasına göre yapılmıştır. 1 yıl 365 gün 6 saattir.
 Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın emriyle, Ömer
Hayyam başkanlığındaki bir heyet tarafından hazırlanmıştır.
 Hicri 471 (Miladi 1079) ramazan ayının 10. gününe rastlayan
Nevruz; hem yılbaşı hem de tarih başlangıcıdır.
 Babürlüler zamanında Takvim-i İlahi adıyla bir süre
kullanılmıştır.
4)





Rumi Takvim:
Bir yıl 365 gün 6 saat olarak kabul edilmiştir.
Takvim başlangıcı Hicret’tir. Yılbaşı ise Mart başıdır.
Miladi takvimle arasında 584 yıllık fark vardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda mali işlerde karşılaşılan
güçlükleri(vergi, maaş vb.) ortadan kaldırmak amacıyla 1677
yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır.
1839 (Hicri 1255) yılından itibaren bütün resmi işlerde
kullanılmıştır.




TARİH ÖĞRETİMİNİN FAYDALARI:
a) Tarih, insanlara, vatan ve millet kavramları ile milli ve
kültürel değerleri öğretir.
b) Milli birlik ve beraberlik anlayışının kuvvetlenmesini sağlar.
c) İnsanların geçmişten ders alıp geleceğe yön vermelerini
sağlar.
d) Devlet yöneticilerine devletin nasıl yönetileceği konusunda
yardımcı olur.
e) İnsanlara karşılaştıkları durumları tarihi olaylarla bağlantı
kurarak mantıklı bir sonuca varma yeteneği kazandırır.
f)
İnsanların aralarındaki sorunları barış yoluyla
çözümlemelerine yardımcı olur.
g) Tarih öğretimi bu günkü uygarlığın nasıl meydana geldiğini
öğretir.
h) Uygarlıkların tüm toplumların katkısıyla oluştuğunu öğretir.
i)
Geçmişten ders çıkararak geleceğine yön vermeyi sağlar.
TARİHİ OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Her tarihi olay, meydana geldiği dönemin sosyal, siyasal ve
ekonomik ortamına bağlıdır. Bu nedenle tarihi olayları
değerlendirirken, olayın meydana geldiği dönemin koşulları
mutlaka göz önünde tutulmalıdır.
Tarihçi olayları değerlendirirken mensubu olduğu toplumun
değerlerinden bağımsız hareket etmeli, tarafsız olmalıdır.
Tarihi Bilgilerin Değişebilir Özelliği:
Tarihte bilgiler olayın geçtiği döneme ait verilere dayanır.
Zamanla yeni belge ve bulguların elde edilmesiyle hem yeni
bilgiler elde edilebilir, hem de mevcut bilgiler değişebilir.
TARİH YAZICILIĞININ GELİŞİMİ:
İlk tarih yazıcılığını Hititler analler yazarak başlatmışlardır.
Tarih anlayışı belli aşamalardan geçerek günümüzdeki bilimsel
tarih anlayışına ulaşmıştır. Göktürkler, Orhun Kitabeleri, Ruslar,
Kronikler ve Osmanlılar Vakayinameler yazmışlardır.
Hikâyeci Tarih:
Tarihi olayların neden-sonuç ilişkisi üzerinde durulmadan hikâye
tarzında yazılmasıdır. Efsane ve masal türü bilgilere de yer
verilmiştir. Herodot’un Historia’sı bu türün ilk örneğidir. Avrupa
ve İslam dünyasında XVIII. yüzyıla kadar bu türde eserler
yazılmıştır.
Öğretici Tarih:
Toplumdaki birlik ve beraberliği güçlendirmek, ahlaki değerleri
geliştirmek amacıyla kişilerin iyi yönleri ön planda tutularak
yazılan eserlerdir. Bu tarzın ilk temsilcisi Thukydides’tir. XIX.
4
yüzyıla kadar Avrupa ve İslam dünyasında bu türde eserler
yazılmıştır.
Araştırmacı Tarih:
19. yüzyılda doğmuştur. Olayların nedenleri, sonuçları başka
olaylar ile ilgisi araştırılarak kaynaklara dayandırılarak ve tarafsız
bir biçimde yazılan tarih çeşididir.
2. Türklerde tarih Yazıcılığı:
Osmanlılar Döneminde Tarih Yazıcılığı
Osmanlılarda tarih yazıcılığında temel amaç, devletin başarılarını
gelecek nesillere aktarmaktır. XVIII. yüzyıla kadar olayları devlet
tarafından görevlendirilen şehnameci denilen görevliler yazardı.
XVIII. yüzyıldan itibaren vakanüvislik ortaya çıkmıştır. Devlet
görevlisi olan vakanüvisler, bir yandan kendilerinden önce
yazılanları, toplamışlar diğer yandan da kendi dönemlerine ait
olayları kaydetmişlerdir.
Osmanlılar İslamiyet öncesi Türk Tarihi’ni büyük ölçüde ihmal
etmiş İslam merkezli bir tarih anlayışını benimsemişlerdir.
Osmanlılardan ilk vakanüvis Naima Efendi’dir. Naima Tarihi adlı
bir eseri vardır. Bundan başka Hoca Saadettin Efendi, Peçevi
Selaniki ve Ahmet Cevdet Paşa da ünlü tarihçilerdir.
Cumhuriyet Döneminde Tarih Yazıcılığı:
Cumhuriyet döneminde yeni tarih anlayışının ortaya çıkmasında
Atatürk’ün büyük rolü olmuştur.
Türklerin İslam’ı kabul etmeden önce de zengin bir kültüre,
parlak bir uygarlığa sahip olduklarını, dünya uygarlığına ve
siyasetine önemli katkı sağladıkları görüşünü savunan Atatürk,
Türklerin tarihini araştırmaya büyük önem vermiştir. Türk
milletinin tarihinin araştırılarak ortaya çıkarılması için 1931
yılında Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur.
TARİHİN FAYDALANDIĞI BİLİM DALLARI:
Coğrafya: Coğrafi mekânın özelliklerinin insan topluluklarının
üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak için tarihe yardımcı olur.
Arkeoloji: Tarihi kalıntıları ve eserleri ortaya çıkaran kazı
bilimidir.
Antropoloji: İnsanların fiziki yapısını inceleyerek sistemli ve
karşılaştırmalı olarak insan ırklarını sınıflandırır.
Etnografya: Toplumların öz kültürlerini, örf ve adetlerini inceler.
Hukuk: Toplu halde yaşayan insanların birbirleriyle ve devletle
olan ilişkilerini düzenleyen kurallardır.
Kronoloji: Tarihi olayların oluş zamanını ve sırasını inceler.
Edebiyat: Duygu ve düşünceleri söz veya yazı ile anlatma •
sanatıdır.
Felsefe: Akıl ve mantık ilkelerine uygun düşünmeyi esas alan bir
bilimdir. Olayların doğru tahlili ancak o dönemin felsefesinin
doğru bilinmesiyle mümkün olur.
Paleografya: Eski yazıların tür ve şekillerini ve uğradıkları
değişimleri inceler.
Epigrafya: Anıtlar, taşlar ve kitabelerdeki yazıları çözümler ve
yorumlar.
Kimya: Belgelerin orijinalliğinin ve hangi döneme ait olduğunun
belirlenmesinde tarihe yardımcı olur. Karbon 14 metoduyla
kalıntıların yaşını tespit eder.
Sanat Tarihi: Sanat eserlerinin değerlendirilmesi ve toplumun
sanata bakış açısını belirlemeye çalışır.
Heraldik: Armaları inceler.
Sicillografi: Mühür bilimi,
Jeneloji: Soy kütüğü bilimi,
Toponimi: Yer adları bilimi
Antroponimi: İnsan Adları Bilimi
Onomastik: Ad bilimi
Sosyoloji: Toplumların özelliklerini ve yaşayışlarını inceler.
Filoloji: Diller ve diller arasındaki ilişkileri inceler.
Diplomatik: Devletlerin iç ve dış yazışmalarında kullandıkları
belgeleri inceler.
Nümizmatik (Meskûkât): Geçmişte basılmış paraları inceler.
İstatistik: Belirli bir amaç için veri toplama, tablo ve grafiklerle
özetleme, sonuçları yorumlama, özellikler arasındaki ilişkiyi
araştırma bilimidir. İstatistiksel veriler tarihi bir olayın
değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir.
Ekoloji: Canlıların birbirleriyle ve çevreyle ilişkilerini inceler.
Doğal dengedeki bozulmanın insan yaşamı, olayların oluşumu ve
tarihin akışını nasıl etkilediği konusunda tarihe yardımcı olur.
TAKVİM ÇEVİRME
Takvim çevirmede bazı formüller kullanılır. Ancak yaklaşık
sonuçlar verebilir. Günü gününe çevirmeler için cetvellerden
yararlanılır (Faik Reşit Unat, Hicri Takvimleri Miladi Takvime
Çevirme Kılavuzu, TTK Basımevi, Ankara, 1988 ).
1. Miladiden Hicriye Çevirme:
H= (M - 622) + (M - 622) / 33
Örnek: 2007 yılını Hicri yıla çeviriniz. Çözüm:
H=(2007–622) + (2007 – 622) / 33
H=1385 + 1385 / 33
H=1385 + 41,9 > 42
H= 1427
Not: Gerçekte 2007 yılı, Hicri 1428 yılına karşılık gelmektedir.
2. Hicriden Miladiye Çevirme:
M= (H + 622) – H / 33
Örnek: 1428 hicri yılını miladi yıla çeviriniz. Çözüm:
M= (1428 + 622) – 1428 / 33
M= 2050 – 43
M= 2007
3. Miladiden Rumiye:
R= M– 584
4. Rumiden Miladiye:
M= R+ 584
1902 Miladi yılını Rumiye çeviriniz. Çözüm:
1902–584=1328
1321 Rumi yılını Miladiye çeviriniz. Çözüm:
1321+584=1902
II. İLKÇAĞ UYGARLIKLARI
TARİH ÖNCESİ DEVİRLER:
Tarih Öncesi Devirlerin Özellikleri:
a) Bu devirler kullanılan araç-gereçlere göre adlandırılmıştır.
b) Sırasıyla taş, toprak ve madenler kullanılmış, giderek daha
dayanıklı ve kullanılışlı araç-gereçler yapılmıştır.
c) Toplumlar arası iletişim yavaş olduğu için bu devirler
dünyanın her bölgesinde aynı anda yaşanmamıştır.
d) Mısır gibi dış etkilere kapalı toplumlarda sırayla, Anadolu
gibi dış etkilere açık toplumlarda savaş, istila, göç ve ticaret
gibi gelişmelerin sonucunda birden fazla dönem aynı anda
yaşanmıştır.
5
e)
Mesela Taş devrinde yaşayan bir toplum, maden devrini
yaşayan başka bir toplumla karşılaşırsa madenleri
kullanmaya başlar.
Eski Taş Devri(Paleolitik) (MÖ 600.000- 10.000):
İnsanlar küçük topluluklar halinde avcılık ve toplayıcılık yaparak
yaşamışlardır.
Mağaralarda yaşayan bu insanlar, mağara duvarlarına resimler
yaptılar.
Buzul çağlarının yaşandığı bu devirde insanlar soğuktan
korunmak için hayvan postlarından giysiler yapmışlardır.
Bu dönemden kalan buluntular; çakmak taşından yontulmuş
ilkel el baltaları, kemik ve ağaçtan yapılmış araçlar ve silahlardır.
Dünyada Paleolitik Dönem İzleri: Altamira(İspanya),
Lasque(Fransa).
Türkiye’de Paleolitik Dönem İzleri: Karain, Beldibi ve Belbaşı
Mağaraları(Antalya), Yarımburgaz Mağarası(İstanbul).
Yontma Taş Devri(Mezolitik) (MÖ 10.000- 8.000):
Buzul çağı sona ermiş, iklim şartları yumuşamıştır.
İnsanlar avcılık ve toplayıcılığa devam etmişlerdir.
Mağara yaşamı devam etmiştir.
Dönemin sonlarına doğru ateş bulunmuştur.
Dünyada Mezolitik Dönem İzleri: Kuldara Bölgesi(Güney
Tacikistan),
Türkiye’de Mezolitik Dönem İzleri: Beldibi(Antalya),
Macunçay(Ankara), Baradiz(Göller Yöresi), Tekkeköy(Samsun)
Cilalı Taş Devri(Neolitik) (MÖ 8.000- 5.500):
 İnsanlar yerleşik yaşama geçmiş, tarımsal faaliyetler
başlamıştır.
 Köylerin kurulması ile toplumsal hayat başlamış, iş bölümü
yapılmış ve can ve mal güvenliğinin sağlanması için askerlik
anlayışı doğmuştur.
 Toplumda hukuk kuralları ortaya çıkmıştır. Ortak giderlerin
karşılanması için vergiler toplanmaya başlanmış ve mimari
faaliyetler başlamıştır.
 El sanatları başlamıştır (Dokumacılık ve seramik). Toplumlar
arası ticari faaliyetleri başlamıştır.
 Çok tanrılı din anlayışı ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de Neolitik Dönem İzleri: Çatalhöyük(Konya),
Çayönü (Diyarbakır), Sakçagözü (Gaziantep).
Maden Devirleri Devirleri(MÖ 5.500- 1.200):
Bakır Çağı:
İlk işlenen maden bakırdır. Türkiye’deki yerleşim merkezleri;
Alacahöyük(Çorum), Beycesultan(Denizli), Kumtepe(Çanakkale),
Truva(Çanakkale), İkiztepe(Samsun)
Anadolu’da tarihi devirler MÖ 2000- 1800 yıllarında başlamıştır.
İlk yazıyı Asurlu tüccarlar getirmişlerdir. Kayseri Kültepe’de
Karum denilen Asurlu tüccarlara ait pazaryeri bulunmuştur.
Maden Devirleri Devirleri(MÖ 5.500- 1.200):
Demir Çağı:
Demirin bulunup işlenmesiyle birlikte daha dayanıklı silahlar ve
aletler yapılmaya başlanmıştır. Büyük devletler kurulmaya
başlanmıştır.
Devrin sonunda yazı bulunmasıyla tarih devirlerine geçilmiştir.
Anadolu’da tarih öncesinde kurulan bazı yerleşim yerleri
varlıklarını daha sonraki devirlerde de devam ettirmişlerdir.
Bunlar Hacılar(Burdur), Truva(Çanakkale), Alişar(Yozgat) ve
Alacahöyük(Çorum)dur.
Kültür:
Bir millete ait maddi ve manevi değerler bütünüdür.
Bu değerler göç, savaş ve ticaret gibi yollarla dünyanın farklı
bölgelerine taşınmış ve kültürler arası etkileşim meydana
gelmiştir.
Uygarlık
Bütün insanlığın benimsediği milletlerarası ortak değerlerdir.
MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARI:
Mezopotamya
Mezopotamya, Dicle-Fırat nehirleri arasında kalan bölgedir.
Bağdat’ın güneyine Aşağı Mezopotamya (Kalde ülkesi),
Bağdat’ın kuzeyine Yukarı Mezopotamya (Asur ülkesi) denir.
Taş olmadığından kerpiç kullanılmıştır. Bundan dolayı günümüze
kadar fazla bir eser kalmamıştır. Tarihte ilk uygarlıklar burada
ortaya çıkmıştır.
Mezopotamya Neden Bu Kadar Önemlidir?
 Göç yolları üzerindedir.
 Toprakları verimlidir.
 İklim elverişlidir.
 Irmaklar sulamada faydalıdır.
SÜMERLER (MÖ 4000- MÖ 2350):
Mezoptamya’da ilk şehir(site) devletlerini(Ur, Uruk, Larsa,
Lagaş) kurmuşlardır. Ziggurat adı verilen tapınakları yedi katlıydı.
Gözlemevi olarak da kullanılmıştı.
Sitelerin başında Patesi veya Ensi denilen rahip-krallar
bulunurdu. Bir patesi çevre sitelere hâkim olursa Lugal, bütün
Sümer ülkesine hâkim olursa Lugal Kalma denirdi.
Krallar ve rahipler en üst toplumsal sınıfı oluştururdu. Halk
hürler ve kölelerden oluşmuştu.
Ordu yaya ve savaş arabalı askerlerden oluşmuştu.
Tunç Çağı:
Bakır ile kalay karıştırılarak tunç bulunmuştur. Bu devirde ilk
şehir devletleri kurulmuştur. Mezopotamya’da Sümer, Akad ve
Anadolu’da Hitit Devleti ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki Tunç çağı
merkezleri; Ahlatlıbel(Ankara), Kültepe(Kayseri).
Sümerler çok tanrılı bir inanca sahipti. Ahiret inançları yoktu.
Gılgamış, Yaratılış ve Tufan destanları Sümerlere aittir.
Kara sabanı kullanmışlar, sulama kanalları yapmışlar ve tarımı
geliştirmişlerdi.
6
Ay yılı esaslı takvimi geliştirdiler. Matematikte dört işlemi
kullanmışlar, bölme ve çarpma cetvelleri hazırlamışlar, yüzey ve
hacim ölçmeyi öğrenmişler, daireyi 360 dereceye bölmüşlerdi.
Çivi yazısını bulmuşlardır(MÖ 3500). Çivi yazısı mabetlere
getirilen ürünlerin tespitiyle doğdu.
Rahiplerin yönetimini yıkan Lagaş sitesi kralı Urukagina (MÖ
2375) ilk yazılı kanunları yaptı. Elamlar tarafından yıkıldılar.
AKATLAR (MÖ 2350 - MÖ 2100):
MÖ 4000’lerde Arabistan’dan gelen ve Orta Mezopotamya’ya
yerleşen Samiler tarafından kurulmuştur. Kurucuları I.
Sargon’dur. Başkent Agade şehriydi. İlk merkezi büyük
imparatorluğu kurdular. İlk düzenli ve sürekli orduyu kurdular.
Zafer anıtları günümüze kadar gelmiştir. Sümerler tarafından
yıkılmıştır.
ELAMLAR (MÖ 3000 - MÖ 640):
Sümer ülkesinin doğusuna Elam denilmiştir. MÖ 3000 yıllarında
merkezi Sus şehri olan Elam Krallığı kurulmuştur. Elamlılar
Sümer egemenliğine son vermişlerdir. Madencilik, çanakçömlek yapımı ve seramik sanatında ilerlemişler ve çivi yasını
kullanmışlardı. Asurlular tarafından yıkılmışlardır.
BABİLLİLER:
I. Babil Krallığı (MÖ 2100–1800):
MÖ III. binde Arabistan’dan çıkan Samilerin bir kolu olan
Amurrular, Akad ülkesine yerleşerek Babil Krallığı’nı kurdular.
6. hükümdar Hammurabi kendi kanunlarını yapmıştır.
Dine dayalı devlet yerine gücünü ordudan alan mutlak krallık
anlayışını benimsemiştir. Ceza, mülkiyet ve ticaret alanlarında
dönemin en gelişmiş kanunlarını yapmıştır. Kısasa kısas
prensibini benimsemiştir.
I. Babil Devleti MÖ 1800 yıllarında Hitit kralı I. Mürşil’in
saldırısıyla yıkıldı.
II. Babil Krallığı (612- 539):
Babilliler Medler ile birleşerek Asur devletini yıktılar ve II. Babil
Krallığı’nı kurular. Meşhur hükümdar Nabukadnezar Yahudi
Devleti üzerine seferler yaparak Kudüs’ü zapt etmiş ve
Yahudileri Babil’e sürmüştür. II. Babil devleti Pers kralı Kirus
tarafından ortadan kaldırılmıştır (MÖ 539).
Babilliler Sümerlerin etkisi altında kalmışlar ve tapınaklarına
ziggurat adını vermişlerdir. Babil’in Asma bahçeleri ve Babil
Kulesi önemli mimari eserlerdir.
ASURLULAR(MÖ 2000- MÖ 609):
Arabistan’dan gelerek Yukarı Mezopotamya’ya yerleşmişler ve
askeri güce dayanan bir imparatorluk kurmuşlardır. Başkenti
Ninova’dır.
Koloni ticaretiyle uğraştılar. Asurlular Anadolu’da ticaret
kolonileri (Kültepe, Alişar, Boğazköy) kurmuşlardır. Bu
kolonilerde Karum adı verilen pazarlar vardı.
Asurlular çivi yazısını kullanmışlardır. Anadolu’ya yazıyı Asurlular
getirmiştir. Tarihte bilinen ilk kütüphaneyi Ninova’da
kurmuşlardır.
ORTA ASYA UYGARLIĞI:
Orta Asya’da kurulan kültür merkezlerinin tarihi MÖ 5000
yıllarına kadar uzanmaktadır. Yapılan arkeolojik kazılar
sonucunda yontma taş çağına kadar uzan kültür bölgeleri ortaya
çıkarılmıştır.
Bu kültürlerden kuzeyde olan göçebe toplulukların kültürüdür.
Diğeri ise, güneyde daha çok akarsu boylarına yerleşmiş
toplulukların kültürüdür.
Anav Kültürü (MÖ 4500- 1000)
Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anav
bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Orta Asya’nın
en eski kültürüdür.
Bu kültürün insanların yerleşik hayata geçmiş, tuğladan yapılmış
evler yapmışlardır. Tarım yapmışlar, koyun, keçi, sığır ve deve
gibi hayvanları beslemişlerdir. Elde edilen buluntular dokumayı
ve seramikten eşya yapmayı bildiklerini göstermektedir.
b) Afanasyevo Kültürü (MÖ 3000–1700):
Altay ve Sayan dağlarının kuzeybatısındaki bozkırlarda
gelişmiştir. Avcı ve savaşçı bir toplumdur. Koyun ve at gibi
hayvanları beslediği bilinmektedir. Kartalı kutsal bir hayvan
olarak kabul etmişlerdir.
Yapılan kazılarda ayrıca çeşitli bakır eşyalar, çakmak taşından
yapılmış ok uçları, kemikten yapılmış iğnelerde bulunmuştur.
Afanasyevo kültürü geniş bir bölgeyi etkileyerek Orta Asya
uygarlığının temelini oluşturmuştur.
c) Kelteminar Kültürü (MÖ 3000’ler):
Harezm bölgesinde (Aral Gölünün güneyi Ceyhun Nehri havzası)
yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Bu kültürün mensuplarının
balıkçılık ve hayvancılık ile geçimlerini sağlamışlardır. Yerleşik
bir hayat şekli yaşadıkları anlaşılmaktadır.
ç) Andronova Kültürü (MÖ 1700–1200):
Altay-Tanrı dağları, Güney Sibirya ve Hazar Denizi’nin doğusuna
kadar olan bölgede oluşmuş bir kültürdür. Orta Asya kültürleri
içinde yayılma alanı en geniş olanıdır. Afanasyevo kültürünün
devamı olarak da kabul edilebilir. Bu kültürün insanları, atı binek
ve yük hayvanı olarak kullanmışlardır.
Bakır, tunç ve altından yapılmış eşyalara bu kültürde rastlanır.
Bu kültürün izlerine Batı Türkistan’da da rastlanmaktadır.
Bu kültürün en önemli buluntuları; geniş ağızlı kulpsuz ve süslü
kaplar, taş kaşıklar, ok uçları, kemik iğneler, kabzalar, hançerler,
saplı baltalar ile inci, küpe gibi süs eşyalarıdır.
d) Karasuk Kültürü (MÖ 1200–700):
Yenisey Irmağı’nın kollarından biri olan Karasuk Nehri’nden adını
alan bu kültürdür. Orta Asya uygarlığında demir madeni ilk
olarak bu kültürde işlenmiştir. At, deve, koyun ve sığır
beslemişlerdir. Yün eğirmesini ve dokumasını, keçeden çadır
yapmasını öğrenmişler ve üzeri çadırla örtülü dört tekerlekli
arabalar yapmışlar ve kullanmışlardır.
e) Tagar Kültürü (MÖ 700–100):
Altay dağları bölgesinde (Abakan ve Minnisk-Minusinsk
bölgesinde) görülmüş olan bu kültür, en yeni ve gelişmiş
olanıdır. Bu kültüre ait tunçtan iki yanı keskin bıçaklar,
7
hançerler, çok sayıda ok uçları, altın süs eşyaları, iğne, tarak gibi
eşyalar bulunmuştur. Ayrıca eşya üzerinde görülen kabartma
hayvan başları, gelecekteki Orta Asya sanatlarına temel teşkil
etmiştir.
İSKİTLER (MÖ 700. YY. - MÖ 2. YY.):
Önceden Tanrı dağları ile Fergana bölgesinde yaşayan İskitler
(Sakalar) daha sonra Karadeniz’in kuzeyine göç ederek burada
varlık sürdürmüşlerdir. Medlerle birleşerek Urartu devletini
yıkmışlar ve Perslerle savaşmışlardır.
Perslerle yaptıkları savaşlar Alp Er Tunga destanına konu
olmuştur.
Atlı göçebe bir toplum olan İskitler Göktanrı inancına sahiptiler.
İskitler, altın ve gümüş işçiliğinde ustaydılar. Sanatta hayvan
üslubunu kullanmışlardır.
MISIR UYGARLIĞI:
Mısır’ın etrafı çöller ve denizlerle çevrilidir. Nil nehri ülkeye
hayat verir. Mısır’da ilk zamanlarda Nom adı verilen şehir
devletleri ortaya çıkmıştır.
MÖ 3000’de kral Menes ülkede siyasi birliği sağlamıştır. Böylece
tanrı krallar yönetimi başlamıştır. Mısırlılar, Kuzey Suriye
hâkimiyeti için Hitit Devleti ile savaştılar ve tarihte bilinen ilk
yazılı antlaşmayı(Kadeş Antlaşması MÖ 1280) yaptılar.
Persler, Ege göçleriyle iyice zayıflayan Mısır Devleti’ni yıkarak bir
eyalet haline getirdiler. Daha sonra Mısır’a Büyük İskender,
Ptoleme Devleti ve Romalılar egemen oldular.
Mısır toplumu; kâtipler, rahipler, askerler, tüccarlar,
zanaatkârlar, çiftçiler ve köleler olarak çeşitli sınıflara ayrılmıştı.
Memurların içinde kâtiplerin önemli bir yeri vardı.
Mısırlılar en çok tarımla uğraşıyor, deniz kenarında balıkçılık
yapıyor, ülkenin güneyindeki maden yataklarını işletiyorlardı.
Uzak ülkelerle denizaşırı ticaret yapıyorlardı.
Mısır krallarına firavun denilirdi ve tanrı olarak kabul edilirdi.
Bunun yanında Amon, Ra gibi başka tanrılar da vardı. Firavun
Akhenaton, devrinde tek bir tanrıya tapılmasını emretti, ancak
başarılı olamadı.
Mısırlılar resim (hiyeroglif) yazısını kullanmışlardır. Bu yazıyı
1822’de Fransız bilgin Jean-François Şampolyon ilk defa okudu.
Mısırlılar, bilim alanında ilerlediler; güneş takvimini geliştirdiler,
pi sayısını buldular. Nil’in her yıl taşması, kaybolan tarla
sınırlarının yeniden tespiti geometriyi geliştirdi. Ahiret
inancından dolayı mumyacılık, tıp ve eczacılık gelişti.
Mısırlılar mimarlık alanında da önemli başarılar elde etiler.
Büyük tapınaklar (Karnak, Luksor…), kaya mezarları,
piramitler(Keops, Kefren ve Mikerinos…) yaptılar. Heykeltıraşlık
sanatında çok ilerlediler.
MEDLER(MÖ. 7. YY. - MÖ 550):
7. yüzyıl sonlarında İran’ın batı bölgesinde Medlerin başına
geçen Keyaksar dağınık halde bulunan boyları topladı. İskitleri
Medya’dan çıkardı. Babillilerle birleşerek Asur devletini yıktı.
Batıya doğru ilerleyerek Anadolu hâkimiyeti için Lidya kralı Alyat
ile çarpıştı; ancak kesin bir sonuç alamadı. Kızılırmak sınır olmak
üzere barış yapıldı. Keyaksar’dan sonra Persler, Medlerin
başkenti Ekbatan’ı zapt ederek bu devlete son verdiler.
PERSLER (MÖ 550-MÖ 331):
Devletin kurucusu II. Kirus‘tur. Pers Devleti yaptığı fetihlerle
Hindistan’dan Anadolu’ya, Mezopotamya’dan Mısır’a kadar
uzanan İlkçağın en geniş imparatorluklarından biri haline geldi.
Karadeniz’in kuzeyindeki İskitler ile savaştılar.
MÖ 486’da Salamis deniz savaşında Yunan donanmasının
Persleri bozguna uğratması Persleri iyice zayıflattı. Büyük
İskender çıktığı Asya seferiyle Pers Devletini yıkarak topraklarını
ele geçirdi. Anadolu MÖ 543–333 yılları arasında Pers
egemenliğinde kalmıştır.
Pers Devleti, içinde birçok kavmin yaşadığı bir imparatorluktu.
Merkeziyetçi bir devlet olan Pers devletinin başında Ahameniş
sülalesinden krallar bulunurdu. Devletin başkenti Persepolis idi.
Ülke satraplıklara ayrılmıştı. Şah gözü ve şah kulağı denilen
görevliler satraplıkları teftiş ederlerdi. Pers ordusu, kalabalık bir
orduydu Pers, Med Turanlı askerlerden oluşurdu.
Persler Zerdüştlük dinine inanmışlardı ve ateşgede denilen
tapınakları vardı. Bu dinde iyilik tanrısı Hürmüz ve kötülük tanrısı
Ehrimen vardı.
Persler Mezopotamya ve Yunan sanatlarının etkisinde kalmışlar
ve Pers üslubu meydana getirmişlerdir.
Kralları için Persepolis ve Sus’ta büyük saraylar yapmışlardı.
Nakş-i Rüstem’deki kral mezarları ve Darius’un Bisütun’da
bulunan kitabesi önemli anıtlardı.
HİNT UYGARLIĞI (MÖ 3000- 2400):
Hindistan tarih boyunca birçok kavmin istilasına uğramıştır.
İlk uygarlık MÖ 4000’de İndus nehri kıyısında ortaya çıkmıştır.
MÖ 1500’lerde Hindistan’a gelen Ariler, nüfusları az olduğu için
kast sistemini kurdular. Bu yüzden siyasi birlik sağlanamadı.
Hindistan’da Brahmanizm ve Budizm dinleri varlık göstermiştir.
Sınıfsal ayrıma yol açan Kast sistemi beş guruba ayrılır:
a) Brahmanlar (Din adamları)
b) Kşatriyalar (Racalar, askerler, asiller)
c) Vaysiyalar (Tüccarlar ve çiftçiler)
d) Südralar (Zanaatkârlar ve işçiler)
e) Paryalar (Kast sisteminin dışındakiler)
ÇİN UYGARLIĞI:
Çin uygarlığı, Sarı Irmak ve Gök Irmak çevresinde gelişmiştir.
MÖ 3. yüzyılda siyasi birliği sağlamıştır. Orta Asya’ya ve İpek
Yolu’na hâkim olmak için Türklerle savaşmışlardır. Türklere karşı
Çin Seddi’ni yapmışlardır. Çinliler Göktürk Devleti’ni bölerek
egemenlik altına almışlar, sınırlarını İran’dan Kore’ye,
Moğolistan’dan Güneydoğu Asya’ya kadar genişletmişlerdir.
Tanrının Oğlu unvanını taşıyan imparatorun kutsal olduğuna
inanılırdı.
Çinliler, ordu, devlet yönetimi ve din konusunda Türklerden
etkilenmişlerdir. Çin’de toplumsal yapı soylular (egemen sınıf)
ve köylülerden oluşuyordu. Ülke ekonomisi tarıma dayanıyordu.
İpek yolu ticareti de önemliydi.
Çin’de tarımın dışında ipekli dokumacılık, porselen, madeni eşya
imalatı, heykelcilik, tapınak mimarisi çok gelişmişti.
8
Pusula, kâğıt, mürekkep, barut, seramiği ilk kez Çinliler
bulmuşlardı. Çin’de Konfüyüsçülük, Taoizm ve Budizm
yayılmıştı.
DOĞU AKDENİZ UYGARLIKLARI
FENİKELİLER
Lübnan dağları ile doğu Akdeniz kıyıları arasındaki bölgede
yaşayan Fenikeliler, Sami kavimlerdendir. Şehir devletleri
(Biblos, Sidon, Tir) halinde yaşamışlardır. Toprakları tarıma
elverişli olmadığı için deniz ticareti ve koloniciliğe yönelmişler
Karadeniz, Ege ve Akdeniz kıyılarında birçok koloniler
kurmuşlardır.
Romalılarla uzun zaman mücadele eden Kartaca bu kolonilerin
en önemlisiydi. Kartacalı Hannibal Pön savaşlarında Romalılarla
mücadele etmiş, fakat başarılı olamamıştır. Harf yazısı (alfabe),
cam ve boyayı Fenikeliler buldular. 22 harfli Fenike Alfabesini
buldular.
İBRANİLER:
Sami asıllı bir kavim olan İbraniler, Eski çağda Filistin’e gelerek
yerleştiler. 1044 yılında Davut tarafından bir krallık kuruldu.
Devletin merkezi Kudüs şehriydi. Süleyman zamanı, en parlak
zamanlarıdır. Süleyman’ın ölümünden sonra devlet İsrail ve
Yuda devletleri olarak ikiye ayrıldı. İsrail devletine Asurlular
Yuda devletine ise Babilliler son verdiler.
Bir daha devlet kuramayan İbraniler, sırasıyla Pers, İskender ve
Roma egemenliğine girdiler. Roma egemenliği altında
çıkardıkları bir isyan sonucunda MÖ 70 yılında yurtlarından
sürüldüler.
İbraniler ilk kez tek tanrılı bir din olan Musevilik’e inanmışlardı.
Ancak bu dini millileştirmişlerdir. Mescid-i Aksa’yı (Süleyman
Tapınağı) yapmışlardır.
ANADOLU UYGARLIKLARI:
HİTİTLER(MÖ 1700- MÖ 700):
Hititlerden önce Anadolu’da Hattiler vardı. Hattiler(MÖ 2500MÖ 1700) kültür ve inanç bakımından Hititleri etkilemişlerdir.
Hatti kültürüne ait önemli eserler Alacahöyük’te bulunmuştur.
Hititler MÖ 2000 yılı başlarında Kafkaslardan Orta Anadolu’ya
gelerek Kızılırmak boylarına yerleştiler. Merkezi Hattuşaş olan
Hitit Devleti’ni kurdular. Hitit siyasi tarihi üç dönem halinde
incelenmektedir:
a) Eski Devlet(MÖ 1800- MÖ 1400),
b) Yeni Devlet(MÖ 1400- MÖ 1200) ve
c) Geç Hitit Şehir Devletleri(MÖ 1200- MÖ 700)
Hititler Kuzey Suriye egemenliği için Mısırla savaşmış ve Kadeş
Antlaşması’nı(MÖ 1280) imzalamıştır.
Hitit kralı aynı zamanda başkomutan, baş yargıç ve baş rahipti.
Kralların yetkilerini asillerden oluşan Pankuş Meclisi sınırlardı.
Kraliçe (Tavananna) kral olmadığı zaman ona vekâlet ederdi.
Sosyal yapı; kral ve ailesi, asiller, rahipler, sanatçılar, askerler,
memurlar ve kölelerden oluşuyordu.
Heykel ve kabartma sanatlarında gelişmişlerdir. Yazılıkaya ve
İvriz kabartmaları en önemli örneklerdir. Hititler, Asurlulardan
aldıkları çivi yazısını kullanmışlardır. Tanrılara hesap vermek
amacıyla anal denilen yıllıklar yazmışlardır.
Mezopotamya'dan aldıkları kanunları geliştirmişler, medeni
hukuk ve ceza hukuku alanlarında ilerlemişlerdir.
Hititlerin inancı çok tanrılıydı. Bu yüzden Anadolu’ya Bin Tanrı İli
denilmiştir. Ahiret inancı zayıftı. En büyük tanrıları Arinna, Teşup
ile Hepat’tır.
İYONYALILAR(MÖ XII. YY.-VII. YY.):
İyonya, İzmir ve Büyük Menderes arasındaki bölgedir.
Akalar burada şehir devletleri kurmuşlardır(Efes, Milet, Foça ve
İzmir). Deniz ticaretiyle uğraşmış ve Karadeniz kıyısında
koloniler(Sinop, Samsun ve Trabzon) kurmuşlardır.
İyonya’da bilim ve felsefe gelişmiştir. Homeros (Edebiyat),
Ksenefon (Coğrafya), Hipokrat (Tıp), Diojen (Felsefe), Herodot
(Tarih) gibi bilim adamları çıkmıştır. Thales ilk güneş tutulmasını
hesaplamıştır. Pisagor ilk defa dünyanın yuvarlak olduğunu öne
sürmüştür.
İyonyalılar mimaride ilerlemişler, İyon Nizamını geliştirmişlerdir.
Fenike alfabesini kullanmışlardır.
İyonya’da bilimin ve felsefenin gelişmesinde etkili olan
faktörler:
a) Denizcilikle uğraşan İyon şehir devletlerinin zenginleşmesi,
b) Zenginlerin bilginleri ve sanatçıları desteklemeleri,
c) Ön Asya’dan gelen ticaret yollarının bitişme noktasında
bulunması,
d) Demokratik yönetimlerin olması (özgür düşüncenin
gelişmesi).
URARTULAR (MÖ 900- MÖ 600):
Asya kökenli Hurriler tarafından kurulmuştur. Devletin kurucusu
I. Sardur ‘dur. Başkenti Tuşpa’dır(Van).
Asurlulara karşı mücadele etmişlerdir. Kimmer saldırılarıyla
sarsılan Urartular Medler tarafından yıkılmışlardır.
Çok tanrılı bir dine inanmışlardır. En büyük tanrıları savaş tanrısı
Haldi’dir. Ölümden sonraki hayata inandıkları için mezarlarını ev
ve oda biçiminde yapmışlar ve içine ölenleri eşyalarıyla
gömmüşlerdir.
Temel geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktır. Tarımı
geliştirmek için sulama kanalları ve bentler yaptılar.
Maden işçiliği, kaya oymacılığı ve kabartma sanatlarında
ilerlediler. Çivi yazısını kullandılar.
FRİGYALILAR (M.Ö. 800–MÖ 676):
İlk siyasi birliklerini MÖ 750 yıllarında kuran Frigyalıların
başkenti Gordion, bilinen ilk kralı Gordios’tur. Anadolu’ya
Boğazlar yoluyla gelmişlerdir. Kral Midas zamanında çok
güçlenmişlerdi.
MÖ 700 yıllarında Kafkaslardan gelen Kimmer saldırılarıyla iyice
zayıflamışlar, Lidya ve Pers egemenliğine girmişlerdi.
Ekonomileri tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Tarımı korumak
ve geliştirmek için sert kanunlar yapmışlardı. Buna göre saban
kırmak ve öküz kesmenin cezası ölümdü.
Çok tanrılı bir inançları vardı. En önemli tanrıları bereket
tanrıçası Kibele’dir.
9
Kerestecilik, kuyumculuk, kaya mimarisi, maden işlemeciliği,
seramik sanatı ve dokumacılık gelişmiştir. Tapates adı verilen
halı ve kilim dokumuşlardır. Fabl denilen hayvan hikâyeleri ilk
kez burada görülür.
LİDYALILAR (MÖ 687– 546):
Lidya, Gediz ve Küçük Menderes arasındaki bölgedir.
Lidyalılar, MÖ 1200’lerde bölgeye gelerek yerleşmişlerdir. Kral
Giges tarafından kurulan devletin başkenti Sardes şehridir.
Lidyalılar, ticaretler uğraşmışlar ve Kral Yolu’nu (Sard- Ninova
arasında) yapmışlardır. Tarihte ilk kez parayı kullanmışlardır.
Orduya önem vermeyip paralı asker kullandıkları için kısa
zamanda Persler tarafından yıkıldılar. Kral mezarları yığma
tepeler(Tümülüsler) şeklindedir.
EGE VE YUNAN UYGARLIĞI
Ege ve Yunan uygarlığı; Ege adaları, Yunanistan ve Batı
Anadolu’da yaşayan toplumların meydana getirdikleri bir
uygarlıktır.
GİRİT (MÖ 3500- MÖ 1200):
Ege uygarlıklarının ilki Girit adasında kurulmuştur. Şehir
devletleri halinde yaşadılar. Bunların en önemlisi Knossos’dur.
Dor saldırıları sonucunda yıkıldılar. Ekonomileri balıkçılık, tarım,
ticarete dayalıydı. Coğrafi konumundan dolayı çevre kültürlerle
yakın ilişkiler kurmuştur. Ahiret inancı vardır.
MİKEN (MÖ 2000- MÖ 1200):
MÖ 2000 yıllarında Mora yarımadasına ulaşan Akalar Miken
şehrini kurdular. Çanakkale boğazına sahip olmak için
Truvalılarla savaştılar. Akaların egemenliğine MÖ 1200’lerde
Dorlar son verdi.
ESKİ YUNAN UYGARLIĞI (MÖ 1200- MÖ 337):
Dorlar, Yunanistan ve Ege adalarını ele geçirerek Akaların
egemenliğine son verdiler. Yunanistan’da polis adı verilen şehir
devletleri (Atina, Isparta, Korint Larissa, Teb) kurdular. Bu şehir
devletlerinden Sparta oligarşik, Atina demokratiktir.
Tarımsal arazilerin az olması nedeniyle şehir devletleri deniz
ticareti yapmışlar ve Ege, Karadeniz ve Akdeniz’de koloniler
kurmuşlardır.
Koloni; bir devletin kendi toprakları dışında siyasi, ekonomik,
dini sebeplerle ele geçirdiği ve yönettiği şehirlere denilir.
Halk, siyasi haklara sahip yurttaşlar, siyasi hakları olmayan özgür
yurttaşlar, hiçbir hakkı olmayan köylüler ve köleler olarak
sınıflara ayrılmıştı.
Sınıflar arası mücadeleler sonucunda bir takım hukuki
düzenlemeler yapılmıştır. Dragon soyluların ayrıcalıklarını
korumaya yönelik yasalar yaptı. Solon soyluların ayrıcalıklarına
son verdi. Doğuştan köleliği kaldırdı. Klistenes sınıflar arası
farklılıkları kaldırarak demokrasi anlayışını geliştirdi.
Eski Yunanlılar çok tanrılı bir inanca (Zeus, Artemis, Apollon,
Hera) sahiptiler. Tanrılarını insan şeklinde ve ölümsüz olarak
düşünmüşlerdir.
Yunanistan’da heykeltraşlık ve mimari gelişmiştir. Yunanlılar
tarih, matematik, tıp aritmetik, geometri, astronomi ve felsefe
alanlarında çalışmalar yaptılar. Sokrates, Platon ve Aristo ilk
filozoflardır.
Yunanlılar Fenike alfabesini alarak geliştirmişlerdir. M.Ö. 776’da
ilk olimpiyat oyunları Atina’da yapılmıştır. Olimpiyatlar
Yunanlılar arasında kültürel birliğin oluşmasında etkili olmuştur.
Bu şehir devletleri Yunanistan’ı ele geçirmek isteyen Perslere
karşı başarılı oldular. Pers savaşlarından sonra Atina ile Sparta
arasında Peleponnes savaşları yapıldı ve Sparta bu savaşlardan
üstün çıktı.
Makedonyalı Büyük İskender MÖ 337’de Yunan şehir
devletlerini hâkimiyeti altına aldı.
İSKENDER İMPARATORLUĞU (MÖ 359– MÖ 323):
MÖ VII. yüzyılda Yunanistan’ın kuzeyinde kurulan Makedonya
devleti II. Filip zamanında Balkanların büyük kısmını ve
Yunanistan’ı egemenlik altına alarak Helen birliğini kurdu.
Onun ölümünden sonra yerine oğlu Büyük İskender geçti (MÖ
336).
Büyük İskender Asya seferine çıkarak Pers devletine son verdi ve
topraklarını ele geçirdi. Daha sonra Hayber geçidini aşarak
Hindistan’a kadar ilerledi. Ancak ordusundaki isteksizlik
nedeniyle Babil’e döndü, Arabistan’a yapacağı sefere hazırlık
yaptığı sırada hastalanarak öldü (323).
İskender, Persepolis sarayının protokolünü kabul etmişti. Mali
alanda yenikliler yapmış ve altın para bastırmıştı. Şehirler
kurarak askeri üsler meydana getirmişti.
İskender’in ölümüyle İmparatorluk dağıldı ve yeni devletler
kuruldu:
a) Mısır’da: Ptolemeler (MÖ 321- 30),
b) Anadolu’dan Hindistan’a kadar: Selevkoslar (MÖ 321- 64),
c) Makedonya’da: Antigonitler (MÖ 279- 16),
Selevkos’un MÖ 280’deki ölümü üzerine Anadolu’da yerel
krallıklar kuruldu:
a) Kuzey Batı Anadolu’da: Bitinya Krallığı,
b) Karatenizin güney kıyılarında: Pontus Krallığı,
c) Orta Anadolu’da: Kapadokya Krallığı,
d) Batı Anadolu’da: Bergama Krallığı,
Büyük İskender’in Asya seferi sonucunda Yunan kültürü ve Asya
kültürleri kaynaşarak Helenistik Uygarlığı meydana getirmiştir.
Helenistik dönem boyunca Bergama, Efes, Milet, Selefkiye,
Antakya ve İskenderiye gibi şehirler çok gelişmiş, bilim ve kültür
merkezleri olmuştur.
ROMA UYGARLIĞI:
İtalya’da uygarlık orta taş çağından itibaren başlamış ve MÖ
3000 yıllarında yeni taş çağını yaşamıştır.
Yarımadaya zaman içinde büyük göçler olmuştur. Sırasıyla
İtalikler, Etrüskler, Fenikleiler ve Yunanlılar gelmişlerdir.
Roma şehri M.Ö. 753’de Romulus tarafından kurulmuştur.
Krallık (MÖ 753- MÖ 510):
Kral, İhtiyarlar Meclisi tarafından teklif edilmiş, Kuria adı verilen
halk meclisi tarafından seçilmiştir. Kral Senatoya kaşı
sorumluydu.
10
Cumhuriyet (MÖ 510- MÖ 27):
Cumhuriyet döneminde devlet konsül adı verilen iki yüksek
memur (bir yıllık süre ile) tarafından yönetilmiştir. Konsüller
birbirlerine ve senatoya karşı sorumluydular. Başlıca görevleri
orduya komuta etmek, senatoyu toplantıya çağırmak, vergilerin
toplanmasını sağlamaktı.
Cumhuriyet döneminde Roma genişleyerek İtalya yarımadası ve
Akdeniz’in batısında bulunan yerleri egemenliği altına almıştır.
Daha sonra Makedonya, Suriye ve Mısır’ı zapt eden Roma, Doğu
Akdeniz’in fethini tamamlamıştır. Kartacalılarla yaptıkları Pön
savaşlarıyla tüm Akdeniz’e egemen olmuşlardır.
Roma’da çıkan sınıfsal çatışmalar ve dış saldırılardan
yararlanmak isteyen bazı komutanlar ve konsüller yönetimi ele
geçirmek istemişlerdi. Bunlardan biri de Julius Caesar’dı. Julius
Caesar MÖ 50’de kendini ömür boyu diktatör seçtirmiştir.
İmparatorluk (MÖ 27- 395):
MÖ 27 yılında Oktavianus’a Augustus unvanı verilerek
imparatorluk devri başlamıştır. Bu devirde halkın refah seviyesi
yükselmiştir. Ancak III. yüzyıldan itibaren Roma imparatorluğu
güç kaybetmeye başlamıştır. Merkezi otoritenin bozulması,
kavimler göçü, uzun süren savaşlar ve iç karışıklar gibi
nedenlerle imparatorluk 395 yılında ikiye bölünmüştür.
a) Batı Roma İmparatorluğu (başkent Roma),
b) Doğu Roma İmparatorluğu (395-1453) (başkent İstanbul),
Batı Roma İmparatorluğu 475 yılında barbar kavimlerin
saldırılarıyla yıkılmıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu(Bizans):
En parlak dönemi Justinyanus dönemidir (527–565). Bizans XI.
Yüzyılın ikinci yarısında Büyük Selçuklu devletiyle Malazgirt
Savaşı’nı(1071), Anadolu Selçuklu devletiyle de Miryakefalon
Savaşı’nı yapmıştı. Türklerle yaptığı savaşlarda yenilerek
Anadolu’yu Türklere bırakmıştır. 1453 yılında İstanbul’un
Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle yıkılmıştır.
Krallık döneminde Senato ile Kuria adı verilen halk meclisi kralı
seçerdi. Cumhuriyet döneminde senatonun seçtiği iki konsül
ülkeyi yönetirdi. Sezar’ın ölümüyle Oktavianus kendini Augustus
unvanıyla imparator ilan etmiştir.
Roma imparatorluğunun çok geniş sınırlara sahipti. Güçlü ve
disiplinli bir ordusu vardı. Ordunun temelini lejyon denilen
askeri birlikler meydana getirmiştir.
Roma toplumunda halk, Patriciler (asiller), Plepler (zanaatkârlar)
ve köleler olmak üzere üçe ayrılırdı.
Particiler ile plepler arasında uzun süren çatışmalar sonucunda
sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmak için On İki Levha Kanunları
yapılmıştır. Böylece plepler de memur ve asker olma hakkını
elde etmiştir. Roma hukuku günümüz Avrupa hukukunun
temelini oluşturmuştur.
Romalılar ilk dönemlerde tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardı.
Zamanla Akdeniz ve çevresinin Roma egemenliğine girmesi
sonucu, ticari faaliyetler gelişmiştir.
Latince konuşan Romalıklar, Yunan kültürü ve edebiyatının
etkisinde kalmışlardı. Tarih yazıcılığı ve hitabet sanatında
gelişmişlerdi. Latin Alfabesi’ni kullanmışardır. Mısırlıların Güneş
Takvimi’ni geliştirerek kullanmışlardır.
Hıristiyanlığın Yayılışı:
Romalılar önceleri Yunan tanrılarına tapıyorlardı. Daha sonra
Hıristiyanlık yayılmaya başlamıştır. Hıristiyanlık, 313 yılında
Milano Fermanı ile serbest bırakılmış, 381 yılında Roma’nın
resmi dini haline gelmiştir. Kavimler göçünden sonra hızla
yayıldı. Hıristiyanlıkta ilk mezhep ayrılıkları 325 İznik Konsülü ile
başlamıştır. 451 yılında Kadıköy Konsülü ile İstanbul Kilisesi
Roma’dan ayrıldı. Böylece Hıristiyan dünyasında iki ana mezhep
ortaya çıktı:
a) Katolik Kilisesi (merkezi: Roma, ruhani lideri Papa),
b) Ortodoks Kilisesi (merkezi: İstanbul, ruhani lideri Patrik),
Bizans İmparatorluğu thema denilen eyaletlere bölünmüştür.
Şehirleri tekfur denilen valiler yönetmiştir.
Helen kültürünü benimseyen Bizans, Ortodoks mezhebini kabul
etmiş ve resmi dil olarak Grekçeyi kullanmıştır.
Anadolu’da Roma dönemi Eserleri
a) Aspendos Tiyatrosu,
b) Bozdoğan Kemeri,
c) Augustus Tapınağı,
d) Ankara’daki Roma Hamamı
e) Çemberlitaş
Bizans Devri Eserleri
İstanbul’da Ayasofya, Aya İrini, Hora, Sergios, Baküs kiliseleri,
Efes’teki Meryem Ana kilisesi, İstanbul’da Binbirdirek ve
Yerebatan sarnıçları.
III. İLK TÜRK DEVLETLERİ
TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ:
a) Uygur metinlerinde; güç, kuvvet anlamındadır.
b) Kaşgarlı Mahmud’a göre; olgunluk çağı demektir.
c) Çin metinlerinde; miğfer anlamına gelir.
d) Ziya Gökalp’e göre; türeli; nizamlı, geleneklerine bağlı
demektir.
e) Arminius Vambery’e göre türeyen, çoğalan
f) Genel olarak; güçlü, kuvvetli manasına kullanılır.
Türk Adı ilk defa Ne Zaman Kullanıldı?
Türk adından ilk olarak Çin yıllıklarında bahsedilmiştir.
Bizanslılar, İranlılar ve Araplar VIII. yüzyıldan itibaren Türkçe
konuşan topluluklara Türk adı verilmiştir.
Hangi Topraklara Türkiye Denildi?
 VI. Yüzyıl (Bizans Kaynakları): Orta Asya
 IX. - X. Yüzyıllar: Volga nehrinden Orta Avrupa’ya kadar
uzanan bölge
 XII. Yüzyıldan İtibaren: Anadolu
 XIII. Yüzyıl: Mısır ve Suriye
ORTA ASYA NERESİDİR?
Orta Asya; doğuda Kingan dağlarından, batıda Hazar denizi ve İtil
boylarına, güneyde Hindikuş ve Karanlık Dağlarından, kuzeyde
Sibirya’ya kadar uzanır.
11
Türklerin ilk ana yurdu; Altay-Sayan Dağları’nın kuzeybatısı,
Tanrı Dağları’nın kuzeyi, Aral Gölü’nün çevresi ve Hazar
Denizi’nin doğusunda kalan bölgedir.
Orta Asya, geniş bozkırların ve çöllerini bulunduğu bir bölgedir.
Altay dağları, Ötüken dağları, Sayan dağları bölgenin önemli
dağlarıdır. Amuderya, Siriderya, Orhun ve İrtiş ırmakları vardır.
Karasal iklimin etkili olduğu bölgede yazlar sıcak ve kurak kışlar
soğuk geçer.
ORTA ASYA KÜLTÜRLERİ
Orta Asya’da kurulan kültür merkezlerinin tarihi MÖ 5000
yıllarına kadar uzanmaktadır. Arkeolojik kazılar sonucunda
yontma taş çağına kadar uzan kültür bölgeleri ortaya
çıkarılmıştır.
Yapılan kazılarda bu bölgelerde yaşayan insanların yerleşik
hayata geçtikleri, tuğla ve kerpiçten evler yaptıkları, tarımla
uğraştıkları, çanak-çömlek yapımını bildikleri, madenleri
işledikleri ortaya çıkmıştır.





Anav Kültürü (MÖ 4500- 1000): Türkistan’ın Aşkabat
yakınları
Afanesyevo Kültürü (MÖ 3000- 1700): Altay-Sayan
dağlarının kuzey batısı
Andronova Kültürü (MÖ 1700- 1200): Hazar Denizinin
Kuzey doğusundan Ural dağlarına kadar uzanan geniş bölge
Karasuk Kültürü (MÖ 1200- 700): Karasuk nehri kıyısı
Tagar Kültürü (MÖ 700- 100): Abakan bölgesi
GÖÇLERİNİN SEBEPLERİ VE SONUÇLARI
(Başlama: MÖ XVI. yy. Yoğunlaşma: MÖ XII. yy ile MS IV. ve IX.
yy.)
Göçlerin Sebepleri:
a) İklim değişikliğine bağlı olarak kuraklık, salgın hastalıklar,
otlakların daralması,
b) Nüfus artışı ve toprakların yetersiz kalışı,
c) Boylar arası mücadeleler, dış baskılar, yeni yurtlar bulma
arzusu,
d) Türklerin bağımsızlığına düşkün olmaları
Göçlerin Sonuçları:
a) Orta Asya’dan göç ederek çok geniş bir coğrafi bölgeye
yayıldılar.
b) Türkler göç ettikleri bölgelerdeki farklı kültürleri etkilediler
ve etkilendiler.
c) Bu etkilenmeler sonucunda Türk boyları arasında siyasi,
sosyal, kültürel ve dini farklılıklar meydana geldi.
d) Göç eden Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk devletleri
kurdular.
ASYA HUN DEVLETİ (MÖ 4. YY. - 216)
Tarihte bilinen ilk Türk devletidir. Devletin merkezi Ötüken
şehriydi. Hunlarla ilgili ilk yazılı belge MÖ 318 tarihli Çin ile
yapılan bir antlaşmadır.
Teoman Dönemi (MÖ 220–209):
Bilinen ilk hükümdarı Teoman’dır. Türk topluluklarını bir bayrak
altında toplamıştır. Çin topraklarının bir kısmını ele geçirmiştir.
Mete Dönemi (MÖ 209- 174):
Onluk sisteme dayanan ilk düzenli orduyu kurdu. İç karışıklıkları
önledi. Tunguzlar ve Yüeçilerle savaşarak onları egemenlik altına
aldı. Çin’e birçok seferler düzenleyerek yenilgiye uğrattı.
Çin ile bir antlaşma yapılmıştır(MÖ 200). Bu antlaşmaya göre Çin
kuzeyindeki bozkırları Hunlara bırakmayı ve vergi vermeyi kabul
etmiştir.
Mete’nin Çin Politikası:
Mete Çin’i mağlup etmesine rağmen vergi almakla yetinmiş,
Çin’e yerleşmeye karşı çıkmıştır. Çünkü Türklerin milli
benliklerini yitireceklerini düşünüyordu. Asya Hun devleti Mete
zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Hun Devleti ile Çin
İpek yolu egemenliği için sık sık mücadele etmişlerdir.
Mete’den sonra iç karışıklıklar ve Çin ile yapılan mücadeleler
Hun devletini zayıflatmıştı. Bu dönemde çok güçlenen Çin, Hun
devletini yıkmak için Türk boylarını birbirine düşürmüş ve Türk
halkını rahata ve lükse alıştırmıştır.
Uzun süren Çin savaşları Hun devletini yıprattı. Hunların İpek
Yolu egemenliği sona erdi ve taht kavgalarıyla devlet ikiye
bölündü:
Batı Hunları (MÖ 58- 38):
Çi Çi’nin Tanrı Dağları ile Isık Göl bölgesinde kurduğu bir
devlettir. Çin tarafından yıkılmıştır. Batı Hun Halkı Aral gölü
çevresine göç etmek zorunda kaldı.
Güney Hunları (MÖ 58- 48):
Güney Hunları ise MS 48’de ikiye ayrıldılar:
Kuzey Hunları (48- 156); bir süre Sibirya ve Çungarya
bölgelerinde bağımsız yaşadılar, Siyenpi saldırılarıyla yıkıldılar.
Daha sonra Batı Hunlarına katıldılar.
Güney Hunları (48- 216) ise Çin sınırına yerleşip 216 yılına kadar
varlıklarını sürdürdüler.
Çin Siyaseti:
a) Çin Türklerle mücadele etmek için farklı yöntemler
kullanmıştır. Türk akınlarını durdurmak için Çin Seddi'ni
yaptırmıştır.
b) Çin prenseslerini Hun Hakanlarıyla evlendirerek, prensesin
yanında Hun sarayına çok sayıda hizmetçi gönderdiler. Bu
hizmetçiler casusluk faaliyetinde bulunarak, Türkler
hakkında bilgi topladılar.
c) Türk beylerine hediyeler göndererek, onları kendilerine
bağlamaya ve ekonomik olarak Çin'e bağımlı yaşamaya
alıştırdılar.
d) Hediyeleri ve ekonomik yardımları birden keserek Türkleri
itaat altına almaya çalıştılar.
e) Türk beylerini birbirlerine karşı kışkırtarak parçalanmasını
sağladılar.
KAVİMLER GÖÇÜ (375):
Kavimler Göçü Batı Hunlarının MS 375 yılında Volga (İtil) nehrini
aşarak Batı'ya doğru ilerlemeye başlaması üzerine, başlamıştır.
Hunların önünde bulunan Germen kavimleri (Ostrogotlar,
Vizigotlar, Gepitler, Vandallar) batıya göç etmeye başladılar.
Kavimler Göçünün Sonuçları:
a) Roma İmparatorluğu; Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı
(395). Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında Germen
kavimlerinin saldırılarıyla yıkıldı.
12
b) Avrupa'nın etnik yapısı değişerek yeni milletler ortaya çıktı.
Bu günkü İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya gibi
devletlerin temelleri atılmıştır.
c) Türkler Avrupa Hun Devleti’ni kurdular. Türk kültürü
Avrupa’da yayılma göstermiştir.
d) Avrupa'da feodalite (derebeylik) rejimi ortaya çıktı.
e) Avrupa’da kilise güçlenmiş ve skolâstik düşünce egemen
olmuştur.
f) Kavimler Göçü İlk çağın bitişi, Ortaçağın başlangıcı olarak
kabul edilir.
AVRUPA HUN DEVLETİ (375-468):
Balamir önderliğinde Karadeniz’in kuzeyinden batıya geçerek
kısa zamanda Tuna boylarına ulaştılar(375). Uldız döneminde
öncelikle Doğu Roma’yı etkisiz hale getirme ve arkasından Batı
Roma üzerine yürüme politikası uygulanmıştır. Uldız’ın
ölümünden sonra Hunların yönetimine Karaton, Rua daha sonra
Attila ve Bleda geçmiştir.
Attila Dönemi(434–453):
Margos Antlaşması(434):
a) Çeşitli nedenlerle ülkelerini terk eden Hunlar Doğu Roma
Devleti’ne kabul edilmeyecek. Romalı mülteciler ve esirlerin
her biri için Avrupa Hunlarına sekiz altın fidye ödenecektir.
b) Romalılar, Hunların hâkimiyetindeki kavimlerle antlaşma
yapmayacak.
c) Ticari faaliyetler belli sınır kasabalarında devam edecek.
d) Romalıların Hunlara verdiği vergi 300 libre altın yerine 700
libre altın olacak.
Devletin en parlak dönemidir. Kaynaklarda Attila tanrının
kırbacı diye bahsedilir.
I. Balkan Seferi(442): Attila, Margos Antlaşmasına uymayan
Bizans üzerine sefere çıkarak Trakya üzerinden Bizans’a ilerledi.
Bizans’ın isteği üzerine barış yapıldı, Bizans’ın ödediği vergi
artırıldı.
II. Balkan Seferi(447): Yıllık vergisini vermeyen Bizans üzerine
yeniden sefere çıkan Attila, İstanbul yakınlarındaki Büyük
Çekmece’ye kadar ilerledi. Yapılan Anatolyos Antlaşması’yla
Bizans’ın ödediği vergi üç katına çıkarıldı.
Galya Seferi(451): Batı Roma ordusuyla Katalanum savaşını
yaptı. Savaşta her iki taraf da ağır kayıplar verdi(451).
İtalya Seferi(452): Attila Alp dağlarını aşarak İtalya’ya girdi.
Papa’nın ricası üzerine Roma‘ya girmekten vazgeçti. Attila'nın
ölümünden sonra Cermen kavimleri ve Bizans’ın saldırıyla
Avrupa Hun Devleti yıkıldı.
I. KÖKTÜRK DEVLETİ (552 - 659) :
Bumin Kağan (552- 553):
Devletin kurucusu Bumin Kağan, başkenti Ötüken’dir.
Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı topraklarını
yönetmiştir.
Mukan Kağan (553- 572):
Kök Türklerin en parlak dönemidir. Ülkenin doğusunu kendisi,
batısını amcası İstemi Yabgu yönetmiştir. Avarlar ile savaşarak
onların batıya göç etmelerine sebep oldu.
Kitanları ve Kırgızları egemenlik altına aldı.
Çin hanedanlarını(Çu ve Çi) baskı altına alarak Akhunlar üzerine
seferler düzenledi.
İstemi Yabgu’nun Batı Siyaseti:
İstemi Yabgu İpek yolunu kontrol etmek amacıyla Akhunlara
karşı İran'daki Sasani devletiyle işbirliği yaptı. Yapılan savaşlar
sonucunda Akhun Devleti yıkılarak toprakları Sasaniler ve
Göktürkler tarafından paylaşıldı.
Sasanilerin İpek Yolu ticaretini engellemeye başlaması üzerine
İstemi Yabgu; bu defa da Sasanilere karşı Bizans ile işbirliği
yaparak, Sasani devletinin zayıflamasını sağladı. İstemi Yabgu
Orta Asya’nın batı bölgelerinin Türkleşmesini sağlamıştır.
Ta-po Kağan (572- 581):
Ta-po Kağan ülkenin doğusunu İşbara’nın, batısını da Jo-tan’ın
idaresine vermişti. Tapo Kağan, Maniheizmi kabul ederek bu
dinin yayılmasına çalıştı.
İstemi Yabgu’nun oğlu Tardu Kağan olmak istiyordu. Bu yüzden
Tapo Kağan ile arası açıldı. Çin'in kışkırtması ile Doğu ve Batı
Göktürk devletleri olarak ikiye ayrıldı:
Doğu Köktürk Devleti (582- 630):
İşbara Kağan (582- 587), Çin ile yaptığı mücadelede başarılı
olamadı. Çin Türkleri asimile etmeye ve Köktürklere bağlı
kavimleri ayaklanmaya teşvik etti. Ülkede kıtlık ve salgın
hastalıklar ortaya çıktı.
Kimin Kağan(600- 609) Çince konuşmaya ve Çinliler gibi
yaşamaya başladı. Şi-pi Kağan devrinde devlet yeniden
güçlenmiş, ülkede düzen sağlanmış ve Çin’e seferler
düzenlenmişti.
Çu-lo Kağan devrinde Çinliler tekrar üstünlüğü ele geçirdiler.
Doğu Köktürk Devleti, Kie-li Kağan (620- 630) devrinde Çin
egemenliğine girdi.
Batı Köktürk Devleti (582- 659):
Batı Göktürk kağanı Tardu’nun amacı, Doğu Göktürk Devletini
de egemenlik altına almaktı. Çıktığı Çin seferinde Çinliler su
kuyulularını zehirlediği için ordusunun büyük kısmı zehirlendi.
Tardu öldükten sonra, kağanlar Çin baskısına dayanamayıp Çin
egemenliğine girdiler (659).
II. KÖK TÜRK (KUTLUK) DEVLETİ (682- 744):
I. Kök Türk Devleti’nin yıkılmasıyla, Çin’in egemenliğinde
yaşayan Türkler, 50 yıl süren bir esaret dönemi yaşadılar. Bu
süre içinde defalarca Çin’e karşı ayaklandılar. Bunlardan biri de
Kürşad ayaklanmasıydı.
Kutluk Kağan (682- 692):
682 Yılında Kutluk Kağan’ın başlattığı ayaklanma başarılı oldu.
Türkler yeniden bağımsızlıklarına kavuştular. Kutluk Kağan İlteriş
unvanını aldı. Devletin merkezi Ötüken şehriydi. İlteriş Kağan
Tonyukuk’u vezir tayin etti. Daha sonra devletin merkezini
Karakurum’a taşıdı. Çin’i baskı altında tutmak, devletin yiyecek,
giyecek vb. ihtiyaçlarını karşılamak için Çin’e 46 sefer yaptı(682687).
Kapgan Kağan (692- 716):
İlteriş Kağan’dan sonra kardeşi Kapgan Kağan geçti.
13
Temel amacı Çin’i baskı altında tutarak, bütün Kök Türk boylarını
Türk egemenliğinde toplamaktı. Çin’e başarılı yaptığı akınlar
sonucunda Çin Türk esirlerini serbest bıraktı. Türklere tohumluk
darı, tarım aletleri ve kumaş verdi. Kapgan Kağan döneminde
Türk boylarının çoğu egemenlik altına alınmış ve Türk birliği
büyük ölçüde sağlanmıştır. Kapgan Kağan’ın sert ve kırıcı tavrı ve
Çin’in kışkırtmaları iç isyanlara sebep odu.
Kapgan Kağan bu isyanları bastırmaya çalıştığı sırada pusuya
düşürülerek öldürüldü.
Bilge Kağan (716- 734):
II. Kök Türk Devleti en parlak devrini Bilge Kağan zamanında
yaşamıştır. Ülkeyi kardeşi Kültigin ve veziri Tonyukuk ile yönetti.
Tahta çıktıktan sonra isyanları bastırıp iç karışıklıkları
düzelttikten sonra Karlukları, Kırgızları, Türgişleri ve Uygurları
yeniden egemenlik altına almıştır. Bilge Kağan Çin ile de
savaşmış ancak onlarla barış yapmıştır. 727’de Tonyukuk ve
731’de Kültigin ölmüştür. Bilge Kağan Kitanlara karşı bir zafer
daha kazandıktan sonra öldü(734).
Bilge Kağan'dan sonra zayıflayan devlet; Karluk, Basmil ve Uygur
Türkleri tarafından 744 yılında yıkıldı.
Kök Türk Devleti’nin Türk Tarihindeki Önemi:
a) Tarihte Türk adıyla kurulan ilk devlettir.
b) Orhun Anıtları’nı dikerek (II. Kök Türk zamanında) Türk
tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı kaynaklarını
oluşturmuşlardır.
c) Milliyetçilik duygusu, Fransız İhtilali’nden 1000 yıl önce Kök
Türkler döneminde en yüksek seviyede yaşanmıştır.
d) Asya Hun Devleti’nden sonra Türkleri tarihte ikinci defa tek
bayrak altında toplamayı başarmışlardır.
e) İslam’dan önceki Türk devletleri içinde sınırları en geniş ve
en güçlü olanıdır.
f) Batı Türkistan’ın Türkleşmesini sağlamışlardır.
g) Köktürk alfabesini kullanmışlardır.
UYGUR DEVLETİ (744-840):
Devletin kurucusu Kutluk Bilge Kül Kağan başkenti Ötüken
şehrinden Ordubalık (Karabalgasun) şehrine taşımıştır.
Moyen- Çur (747- 759):
Moyen-Çor dönemi Uygurların en parlak dönemidir.
Moyen-Çur Karluk, Basmil ve Türgişleri kendine bağladı.
Müslüman Araplar ile Çinliler arasında yapılan Talas
Savaşı’nda(751) Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına
uğramışlardı. Bu durumdan yararlanan Uygurlar, Çin’in Tarım
havzasını ele geçirdiler. Moyen-Çor, Çin imparatoruna yardım
etti ve vergiye bağladı. Moyen- Çur, Türk boyları üzerine seferler
yaparak onları yönetimi altına almıştır.
Bögü Kağan (759- 780):
Çin ile savaşarak pek çok şehrini işgal etmiş ve ganimetler ele
geçirmişti. Onun döneminde devlet çok zenginleşmiş ve büyük
saraylar yapılmıştır. Çin seferinden dönerken Mani dinini
tanıyarak bu dini kabul etti. Zamanla Mani dinini benimseyen
Uygurlar mücadeleci ve savaşçı özelliklerini yitirdiler. Bu dinin de
etkisiyle yerleşik hayata geçtiler.
Baga Tarkan (780- 789) Bögü Kağan’ın veziriydi. Onu öldürerek
Kağan oldu. Ülke düzenini sağlamak için kanunlar çıkardı. Daha
sonra Çin entrikaları ve diğer kavimlerle mücadeleler yüzünden
devlet zayıfladı. Kırgızlar Uygur devletine son verdiler(840).
Uygur Devleti’nin yıkılmasından sonra Uygurların çoğunluğu
Karluk ülkesine, Çin sınırlarına Beşbalık ve Turfan’a yerleştiler.
Kansu (Sarı) Uygur Devleti (840- 1226):
Uygurların bir kısmı Kansu bölgesine göç ederek Kansu Uygur
Devleti’ni kurdular. Bu devlet, Çin ile ticari ilişkiler kurmuş ve
Budizmi benimsemiştir. Ancak siyasi ve askeri açıdan
güçlenememiştir.
Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devleti (856- 1209):
Beşbalık, Turfan, Kuça ve Tanrı Dağları çevresine yerleşerek
burada bir devlet kurdular. Ticaret yaparak ekonomik yönden
güçlenmişlerdir. Tarım ve sanatta başarı gösterdiler. Mengli
Kağan devrinde bağımsızlığı ilan ettiler ancak siyasi yönden etkili
olamadılar. Budizmi kabul ederek birçok tapınalar yaptılar. Kâğıt
yapımı ve hareketli matbaa tekniğini uyguladılar.
1209’da Moğol egemenliğine girdikten sonra Moğollara devlet
teşkilatlanmasında ve Türk kültüründen etkilenmelerinde
öncülük etmişlerdir.
DİĞER TÜRK DEVLETLERİ
Avarlar:
Orta Asya’da Avar Devleti’ne Kök Türkler son verince, Avarlar
batıya doğru ilerleyerek 558’de Tuna boylarına ulaştılar.
Bayan Han önderliğinde 565 yılında Macaristan’da bir devlet
kurdular.
619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa
İstanbul’u kuşattılar ancak sonuç alamadılar. İstanbul’u ilk defa
kuşatan Türkler Avarlardır.
Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların doğu
Avrupa ve Balkanlara inmesini sağladılar. Böylece Balkanların
Slavlaşmasında etkili oldular. 805 yılında Franklar tarafından
yıkıldılar.
Bulgarlar:
Hunların Ogur Türkleriyle karışımından Bulgarlar ortaya
çıkmıştır. Bulgarlar, 630 yılında Kök Türk Devleti’nin yıkılması
üzerine Kubrat yönetiminde Büyük Bulgar Devleti’ni kurdular.
Hazar saldırılarıyla Bulgar Devleti sona erince Bulgarların bir
kısmı Tuna nehri, bir kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek
zorunda kaldı.
Tuna Bulgar Devleti (679 – 864):
Tuna boylarına (Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri Asparuh
yönetiminde Tuna Bulgar Devleti’ni kurdular. Tuna Bulgarları
Bizans ile mücadele etmişler ve Slavları egemenlik altına
almışlardır. Kurum Han zamanında Bizans’ı kuşattılar. Boris Han
zamanında Hıristiyanlığı kabul ettiler. Nüfuslarının az olması ve
Hıristiyanlığı kabul etmeleri nedeniyle Slavların arasında eriyip
yok oldular.
İdil (Volga) Bulgar Devleti (679- 1018):
Büyük Bulgarya Devleti’nin yıkılmasından sonra Volga kıyılarına
giden Bulgarlar burada İdil Bulgar Devleti’ni kurdular.
Devletin başkenti Bulgar şehriydi. IX. ve XII. yüzyıllar arasında
Avrupa’nın en önemli bir ticaret merkezlerinden biriydi.
14
Almış Han zamanında (X. yüzyıl) Müslüman oldular. 1237 yılında
Altınorda Devleti tarafından yıkıldı.
Altınorda Devleti’nin parçalanmasıyla kurulan Kazan Hanlığı’nın
esas kitlesini oluşturdu. Kama Bulgarlarına bugün Kazan Türkleri
denilir.
Hazarlar:
I. Kök Türk Devleti’nin yıkılmasıyla 630 yılında Hazar Denizinin
kuzeyi ve Kafkaslar bölgesinde Hazar Kağanlığı kuruldu. BizansSasani savaşlarında Bizans’ı destekleyerek Sasanilerin
zayıflamasında etkili oldular.
Müslüman Araplar ile Hazarlar arasındaki savaşlar Hz. Osman
zamanında başladı ve Emeviler döneminde şiddetlendi. VIII. ve
IX. yüzyıllarda Doğu Avrupa’nın en büyük devleti haline geldiler.
Balkanlara inerek Bizans ile anlaşıp Peçeneklere ağır bir darbe
vurdular(1091). XIII. Yüzyılda Moğol ilerleyişi karşısında
Macaristan’a indiler ve Hıristiyanlığı kabul ettiler.
Kıpçakların bir kısmı da yurtlarında kalıp Altınorda Devleti’nin
hizmetine girdiler ve bu devletin Türleşmesini sağladılar.
Kıpçakların birçoğu Eyyubi ve Memluk devletlerinin ordularında
görev yaptılar. Karadeniz’in kuzeyindeki topraklara Kıpçak
Bozkırları denilmektedir.
Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler Dede Korkut
Hikâyeleri’nde anlatılır. Codex Cumanicus; Kıpçak Türk şivesi ile
yazılan Latin, Fars ve Kuman dilleri üzerine yazılmış bir sözlüktür.
Hazarlar Peçenek akınları ile zayıflamış ve ticaret yolları
üzerindeki denetimini kaybetmiştir. Hazar Devleti’ne 968 yılında
Ruslar son vermiştir.
Oğuzlar:
Önceleri, Gök Türk ve Uygur egemenliğinde yaşadılar. Uygur
Devleti’ni yıkılmasından sonra Seyhun bölgesine yerleştiler.
Seyhun bölgesindeki Oğuzların bir kısmı, Kıpçak ve Karluk
baskıları sonucunda Karadeniz’in kuzeyine göç ettiler. XI.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kıpçak ve Rus baskıları
yüzünden Balkanlara inmişlerdir.
Hazarlar ticareti geliştirdiler. Bölgede huzuru ve ulaşım
güvenliğini sağladıkları için bu döneme Hazar Barış Çağı (VII.-IX.
yüzyıllar) denilmiştir. Hazar yöneticileri Museviliği benimsediler.
Ancak halk arasında Hıristiyanlık ve Müslümanlık da yayılmıştı.
Balkanlara inen Oğuzların bir kısmı, Bizans ordusunda görev
aldılar ve Malazgirt Savaşında Selçuklu saflarına geçtiler.
Seyhun bölgesinde kalan Oğuzlar bu bölgede Oğuz-Yabgu
Devleti’ni kurdular.
Macarlar:
Volga nehri ile Ural Dağları arasında yaşayan Fin-Ugor kavimleri,
V. yüzyılda Don nehri kıyılarına ulaştılar.
X. yüzyılın sonlarına doğru İslamiyet’i kabul eden Oğuzlar, Büyük
Selçuklu Devleti’ni kurdular ve Anadolu’yu fethettiler.
Tarihte Türk milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alanında en
büyük rolü oynayan koludur. 24 Oğuz Boyu vardır.
Buradaki Ogur Türkleriyle karışması sonucunda Macar kavmi
ortaya çıkmıştır. Avar ve Sibir baskısı sonucunda göç ederek
Macaristan’a geldiler ve 896 yılında Macar Devleti’ni kurdular.
XI. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul ederek bundan sonra Türklük
özelliklerini kaybettiler. Macarlar genel olarak konargöçer olup
çadırlarda yaşamışlardır. Slavlara ve Ruslara karşı savaşlarda
başarılı olmuşlardır.
Peçenekler:
Önceleri I. Kök Türk Devleti’ne bağlı olarak yaşadılar. Talas
Savaşı’ndan sonra Karlukların baskısıyla batıya göç ederek Volga
boylarına yerleştiler. Bu bölgeden Hazar ve Oğuz baskıları
sonucunda X. yüzyıl sonlarında Karadeniz’in kuzeyine gelerek
yerleştiler. Ruslarla yüzyıldan fazla mücadele ederek onların
güneye inmesini engellediler.
XI. yüzyılın sonlarında Oğuzların saldırıları sonucunda Balkanlara
geldiler. Peçeneklerin bir kısmı Bizans ordusunda görev aldılar.
Malazgirt Savaşı’nda Bizans ordusundaki Peçeneklerin bir kısmı
Selçuklu ordusuna katıldı.
Balkanlarda güçlenen Peçenekler Bizans ile şiddetli bir
mücadeleye giriştiler. Çaka Beyliği ve Anadolu Selçukluları ile
ittifak yaparak Bizans’ı baskı altına aldılar. Ancak Bizans kurnaz
bir politikayla, Kıpçaklar’ı Peçenekler üzerine saldırtmış ve
Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.
Kıpçaklar:
Önceleri Balkaş Gölü ve İrtiş ırmağı arasındaki bölgede yaşayan
Kıpçaklar, X. yüzyılın sonlarında Karahıtayların baskısıyla batıya
göç ederek Doğu Avrupa‘ya yerleştiler. Burada Rus
prenslikleriyle şiddetli mücadeleler yaptılar. Kıpçakların bir kısmı
Sibirler:
Issık Gölü civarında Asya Hun Devleti’ne bağlı olarak yaşadılar.
Sibirler V. yüzyılda Avarların baskısıyla göç ederek Ural-Altay
Dağları bölgesine yerleştiler.
VI. Yüzyıl başlarında Doğu Avrupa’ya gelen Sibirler, Sasanilerle
anlaşarak, Bizans’a karşı savaştılar. Anadolu’ya ilk Türk akını
Avrupa Hunları tarafından, ikinci akın Sibirler tarafından
yapılmıştır.
Avarlar, Bizanslılar ve Sasaniler ile yaptıkları savaşlar sonucunda
zayıflayan Sibirler, İstemi Han zamanında Kök Türk Devleti’ne
bağlandılar. Daha sonra Hazarların egemenliğine girdiler.
Bugünkü Sibirya adı Sabir Türklerinden gelir.
Başkırtlar:
Ural Dağlarının çevresinde yaşayan Başkırtlar, IV.- X. yüzyıllar
arasında çeşitli Türk boylarına bağlı varlıklarını sürdürdüler.
Cengiz Han döneminde Moğol egemenliğine girdiler. XIII.
Yüzyılda Altınorda Devleti’ne bağlanarak Müslüman oldular.
XVII. Yüzyılda Rus egemenliğine giren Başkırtlar, bağımsızlıklarını
kazanmak için zorlu mücadeleler verdiler.
Özellikle 1730- 1736 yıllarındaki isyan Ruslar tarafından kanlı bir
şekilde bastırıldı.
1872 yılında tamamen Rus egemenliğine giren Başkırtlar,
günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı Başkırdistan Özerk
Cumhuriyeti olarak varlığını sürdürmektedir.
Türgişler:
15
Türgişler, önceleri Kök Türk Devleti’nin egemenliğinde yaşadılar.
II. Kök Türk Devleti’nin yıkılmasıyla bağımsızlıklarına
kavuştular(717). Bilinen ilk hükümdarları Baga Tarkan’dır. Kendi
adına para bastıran ilk Türk hükümdarıdır.
Devlet Yönetimi:
Devlete il denilmiştir ve kutsaldı kabul edilirdi Doğu-batı, sağ-sol
diye ikili teşkilatla yönetilirdi. Ortada (merkezde) asıl hükümdar,
sağ ve solda ise hanedan üyelerinden yabgular bulunurdu.
Su-lu Kağan zamanında Maveraünnehir bölgesine giren
Emevilerle mücadele ederek Orta Asya’nın Müslümanların eline
geçmesine engel oldular.
Kut Anlayışı:
Türkler devleti yönetme yetkisinin tanrı tarafından verildiğine
inanıyorlardı. Bu yönetme hakkına Kut diyorlardı. Kut’un kan
yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanılırdı.
Bütün hanedan üyelerinin hükümdar olma hakkına sahip olması
sık sık taht kavgalarına yol açıyordu. Bu durum Türk devletlerini
ya iç savaş sonucu istikrarsızlığa, ya da bölünmeye götürüyordu.
Su-lu Kağan’ın ölümünden sonra Sarı ve Kara Türgişler olmak
üzere ikiye ayrıldılar. Sarı Türgişler Altay Dağlarının kuzeyinde,
Kara Türgişler de Talas vadisinde yaşadılar. 766 yılında Karluklar
Türgişlerin siyasi varlıklarına son verdiler.
Kırgızlar:
Asya Hunları zamanında İrtiş nehri civarında yaşadılar. Daha
sonra Yenisey ırmağı bölgesine yerleştiler. Bir süre Kök Türk ve
Uygur egemenliğinde kaldılar.
840 yılında Uygur Devleti’ni yıkarak merkezi Ötüken olan bir
devlet kurdular.
1207 yılında Cengiz Han zamanında Moğolların egemenliğine
girdiler. Kırgızlar, Cengiz Han’a bağlanan ilk Türk kavmidir.
XIX. yüzyılda Rus egemenliğine giren Kırgızlar, 1916'da Ruslara
karşı milli isyan başlatmışlar, ancak Rus çarı tarafından ağır bir
şekilde cezalandırılmışlardır. 1991’de Sovyet Rusya’nın
dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazandılar. Dünyanın en uzun
destanı olan Manas Destanı Kırgızlara aittir.
Karluklar:
Altay dağlarının batısında Kök Türk egemenliğinde yaşayan
Karluklar, Basmil ve Uygurlarla birlikte Kök Türk Devleti’ni
yıktılar. Daha sonra Uygur egemenliğine giren Karluklar
Uygurlarla anlaşamayınca batıya göç ettiler.
766 yılında Türgiş Devleti’ni yıkarak Talas nehri civarında bir
devlet kurdular. Balasagun şehrini başkent yaptılar.
Müslüman Araplar ile Çinliler arasındaki Talas Savaşı’nda (751)
Çin’e karşı Arapları destekleyerek Çinlilerin yenilmesini
sağladılar. Böylece Orta Asya’nın Çinlileşmesini önlediler.
İslamiyet’i kabul eden ilk Türk topluluğu olan Karluklar,
Karahanlı Devleti’nin kurulmasında etkili oldular.
XII. yüzyılda Karahıtayların ve Moğolların egemenliği altına
girmişlerdir.
Kimekler:
VII. yüzyılda Altay Dağlarının kuzeybatısı ile İrtiş Irmağının orta
bölgelerinde Kök Türk egemenliğinde yaşadılar. Kök Türk
Devletinin yıkılmasından sonra bağımsız hale geldiler.
X. yüzyılda Kitanların baskıları sonucunda Ural Dağlarının güney
bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar. XI. yüzyıla gelindiğinde
Kimeklerin boy birliğine dayalı yapısı bozuldu. İyice zayıflayan
Kimekler Kıpçakların egemenliğine girdiler.
Kimeklerde ülke 11 ile ayrılmış, her ilin başına hakanın soyundan
gelen ve tutug denilen yöneticiler görevlendirilmişti.
ESKİ TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK
Hükümdar:
Bütün hanedan üyesi erkeklerin hükümdar olma hakları vardı.
Hükümdar unvanları: Şanyü, Tanhu, Hakan, Han, Yabgu, İlteber,
İdi-kut, gibi.
Türklerde devlet hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı. Ülke
hükümdarın sağlığında oğulları arasında paylaştırılırdı. Her
prensin (Tekin) hükümdar olma hakkı vardı.
Hükümdarın görevleri devleti adaletle yönetmek, ülkede huzur
ve düzeni sağlamak, Türk boylarını bir bayrak altında toplamak
ve muhtaç insanlara yardım etmekti. Bu durum sosyal devlet
anlayışının bir gereğiydi.
Hatun denilen hükümdar eşleri de devlet yönetiminde söz
sahibiydi. Hükümdar seferde iken devleti idare eder, meclise
katılır ve yabancı elçileri kabul ederdi.
Kurultay(toy, kengeş) denilen meclis devlet yönetiminde
etkiliydi. Kurultayda hükümdarın ölümü, savaş veya milli
felaketlerde kurultay toplanırdı.
Devlet Yönetimiyle İlgili Bazı Terimler:
Ayukı: hükümet, Aygucı(vezir), Yabgu (ülkenin batı kanadını
yöneten hanedan üyesi), Buyruk(Bakan), Tamgacı(Dış siyaset
işlerini yürüten görevliler), Tigin: (hükümdar çocukları), Şad:
(yönetici olarak tayin edilen hanedan mensupları),
Tudun(denetim ve vergi işlerinden sorumlu görevli), Apa(sivil
yönetici), Tarkan(ordu komutanı).
Toplum Tapısı:
Türkler önceleri göçebe yaşamışlar, Uygurlarla beraber yerleşik
hayata geçmeye başlamışlardır. Aile Türk toplumunun temeliydi.
Ataerkil bir aile yapısı vardı. Tek kadınla evlilik yaygındı. Kadın
toplumda saygın bir yeri vardı. Türk toplumunda mülkiyet köle
sınıfı yoktu. Boy beyleri, töreye göre boyu idare ederlerdi.
Yılın belli zamanlarında toy denilen şölenler yapılmıştır. Bu
eğlenceler toplumdaki birliği ve dayanışmayı artırmıştır.
Türk toplumunu oluşturan birimler:
Oguş (Aile), Urug (Soy), Boy, Budun (Millet), İl (Devlet).
Ordu:
Türk ordusu ücretli değildi. Her Türk aynı zamanda askerdi yani
kadın-erkek her an savaşa hazırdı. Türk ordusunun temeli atlı
askerlerden meydana geliyordu. Mete onluk sisteme dayanan
ilk ordu teşkilatını kurmuştur. Türk ordusunda ok, yay, kement,
kılıç, kargı, süngü, kalkan gibi silahlar kullanılmış ve savaşlarda
genellikle Turan taktiği uygulanmıştı.
16
Hukuk:
Türklerde yazılı olmayan hukuk kurallarına töre denilirdi. Türk
hukuku ilk kez Uygurlar tarafından yazılı hale getirilmiştir.
Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek
mahkemeye yargu adı verilirdi. Yarganlar idaresindeki
mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı. Kısa süreli hapis cezaları
uygulanmıştır.
Din ve İnanış:
Totemizm(Tabiat kuvvetlerine inanma): Dağ, ağaç, göl, kaya gibi
varlıkların gizi güçlere sahip olduklarına inanırlardı.
Atalar Kültü: Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal
sayılır ve saygı gösterilirdi.
Şamanizm: Kam veya şaman adı verilen kişilerin, kötü veya iyi
ruhlarla temas sağladıklarını inanılarak, bunların büyücülük ve
sihir özelliklerine başvururlardı. Türkler arasında ayrıca Mani
dini, Budizm, Musevilik, Hıristiyanlık gibi dinler de yayılmıştı.
Göktanrı Dini: Türklerin İslam’dan önceki en yaygın diniydi. Bu
dine göre;
 Gök Tanrı, evreni yaratan ve gökte oturan tek bir tanrıdır.
 Ahiret inancı olduğu için, ölüleri atı, eşyası ve silahıyla
birlikte gömüyorlardı.
 Cennet’e Uçmağ, cehenneme ise Tamu diyorlardı.
 Mezarlara(kurgan) ölünün, sağlığında öldürdüğü düşman
sayısı kadar balbal adı verilen küçük heykeller dikerlerdi.
 Ölüleri için yuğ adı verilen cenaze törenlerinde yas
tutarlardı. Ölen kişi için yakınlarına yuğ aşı verilirdi.





Hunlar, Oğuz Kağan destanı
İskitler(Saka), Alper Tunga ve Şu destanları
Göktürkler, Ergenekon ve Bozkurt destanları
Uygurlar, Göç ve Türeyiş destanları
Kırgızlar, Manas destanı
Bilim ve Sanat:
Türkler 1 yılı 365 gün 5 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı
Takvim’i oluşturmuşlardır. Bu takvimde yıllara hayvan
isimleri(Sıçan, Sığır, Pars, Tavşan, Ejder, Yılan, At, Koyun,
Maymun, Tavuk, Köpek, Domuz) verilmiştir.
Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kâğıdı
yapmışlardır. Eşya ve binalarda hayvan üslubu denilen, hayvan
figürlerini kullanmışlardır.
Kurgan denilen mezarların başına balbal denilen heykeller
dikmişlerdir. Halı dokumacılığında ilerlemişlerdir.
IV. İSLAM TARİHİ VE UYGARLIĞI
İSLAMİYET’İN DOĞUŞU SIRASINDA DÜNYA:
Avrupa:
İslam’ın doğduğu yıllarda, Avrupa’da Hıristiyanlık yayılmıştı.
Kavimler Göçü sonrasında kurulan Ostrogot, Vizigot ve Frank
krallıkları kurulmuştu. Orta Doğu ve Balkanlarda Bizans
İmparatorluğu hâkimdi. Avrupa’da derebeylik rejimi
yaygınlaşmıştı.
Ekonomik Hayat:
Göçebe bir hayat yaşayan Türklerin temel geçim kaynağı
hayvancılıktı. Hayvancılığa bağlı olarak dokumacılık da yapılırdı.
İran ve Orta Asya:
İran’da Sasaniler devleti vardı ve Mecusilik inancı yaygındı. Orta
Asya’da Göktürkler; Göktanrı inancı, Budizm, Mani dini ve
Şamanizm inançlarına sahiptiler.
Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türkler et, deri canlı hayvan,
kösele, silah ve madeni ürünler, hayvansal gıdalar ve dokumalar
satarlar, tarım ünleri, ipek kumaş ve giyim eşyası alırlardı. Türk
ülkeleri İpek Yolu üzerindeydi. Çin-Türk mücadelesinin temel
nedeni İpek Yolu’na hâkim olmaktı.
Çin, Hindistan ve Japonya:
Sui Hanedanının hâkim olduğu Çin’de Konfüçyüs, Taoizm,
Budizm inançları yayılmıştı. Siyasi birliğin mevcut olmadığı
Hindistan’da Hinduizm, Budizm gibi çeşitli dinler mevcut olup
toplum, eşitsizliğe dayanan Kast sistemi ile tabakalara ayrılmıştı.
Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Sibirya ve
Altaylar üzerinden Çin'e giden yola Kürk Yolu deniliyordu.
Türkler bu yolla sansar, samur, kunduz, vaşak gibi av
hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı. Özellikle
demircilikte ileri gitmişlerdir.
Japonya’da ise, Japonların milli dini Şintoizmin yanında Budizm
ve Taoizm inançları yayılmıştı.
Yazı, Dil ve Edebiyat:
Türkler 38 harfli Göktürk Alfabesi ile 18 harfli Uygur Alfabesini
kullanmışlardır.
VIII. yüzyıla ait Orhun Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında
Bilge Kağan(735), Kültigin(732) ve vezir Tonyukuk(727) adlarına
dikilmişlerdir. Yolluğ Tigin isimli bir Türk prensi tarafından
yazılmıştır. Bu yazılar 1893 yılında Danimarkalı bilgin Vilhelm
Thomsen tarafından okunmuştur.
Törenlerde saz eşliğinde koşuk denilen şiirler söylenirdi.
Ölüler için düzenlenen ve yuğ adı verilen törenlerde sagu
denilen ağıtlar söylenmiştir. Türk atasözlerine sav denilirdi.
Başlıca Türk Destanları:
İslamiyet’in Doğuşu Sırasında Arabistan:
Büyük bir bölümü çöllerle kaplı Arabistan, Asya’nın
güneybatısında bir yarımadadır.
Yarımada üç bölgeye ayrılır; Hicaz, Yemen ve Necid. Hicaz ve
Yemen bölgeleri yaşamaya elverişli coğrafya ve iklime sahiptir.
İslamiyet’ten önce Arabistan’da siyasi birlik kurulamamıştı.
Güney Arabistan’da Main, Seba ve Himyeri devletleriyle, Kuzey
Arabistan’da Nabati, Gassani, Hire ve Kinde devletleri
kurulmuştu.
İslam öncesi döneme cahiliye dönemi denir. Bu dönemde
putperestlik inancı vardı. Arap toplumu; siyasi, sosyal, kültürel,
ekonomik ve ahlaki yönden çöküntü yaşıyordu. Toplumda
kadının değeri yoktu; mal gibi alınıp satılırdı. Kız çocukları diri
diri toprağa gömülürdü. Arabistan’da kabileler arasında savaşlar,
kan davaları, çok kadınla evlilik ve köle ticareti yaygındı.
17
Ekonominin temeli kervan ticareti olup, hayvancılık da önemli
bir yer tutardı. Yemen’de tarım yapılırdı.
Hicaz bölgesinde üç tane şehir vardı; Mekke, Medine ve Taif.
Mekkeliler ticaretle, Medineliler tarımla geçinirlerdi. Taif
Mekkeli zenginlerin yazlık şehriydi.
Şehirlerde yaşayıp sanat ve ticaretle uğraşanlara medeni, çölde
göçebe yaşayıp deve ve koyun besleyenlere bedevi denirdi.
Kureyş kabilesinin yaşadığı Mekke’de iki aile ön plandaydı;
Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları.
Bu iki aile sürekli birbirleriyle iktidar mücadelesi vermiştir.
Kabileler arasında haram aylarda savaş yapılmaz, bu aylarda
Araplarca kutsal sayılan Mekke’de Ukaz Panayırı düzenlenir;
alışveriş, şiir, hitabet ve at yarışları, gibi etkinlikler düzenlenir
ayrıca Kâbe’deki putlar da ziyaret edilirdi. Bu etkinlikler
Arabistan’da kültürel birliğin oluşmasını sağlamıştı.
En yaygın inanç putperestlik olup merkezi Mekke şehriydi.
Kâbe’de 360 civarında put vardı. Ayrıca Hıristiyanlık, Musevilik,
Haniflik ve Mecusilik inançları da görülmekteydi.
HZ MUHAMMED’İN HAYATI:
Hz. Muhammed’in Çocukluğu ve Gençliği:
Hz. Muhammed 571 yılında Mekke’de doğdu.
Babası Abdullah, annesi Amine’dir. Hz. Muhammed
Haşimoğulları ailesindendir. Dedesi Abdülmuttalip Mekke’nin
ileri gelenlerinden olup Kureyş kabilesinin önderiydi.
Hz. Muhammed’in babası doğmadan öldüğü için altı yaşına
kadar annesi büyütmüş sonra sekiz yaşına kadar dedesi daha
sonra dedesi de ölünce onu amcası Ebu Talip himaye etmiştir.
Amcası Ebu Talip’in himayesinde büyüyen Hz. Muhammed
ticaret kervanlarıyla Suriye ve Yemen bölgesini tanımış ticari
yaşamın yöntem ve kurallarını öğrenmiştir.
Hz. Muhammed gençliğinde dürüstlüğü ve güvenilirliği(El-emin)
ile tanınmış Mekke’nin zengin hanımı Hz. Hatice ile evlenmiştir.
Hz. Muhammed gençliğinde ticaretle uğraşmıştır.
Peygamber Oluşu ve Peygamberliği:
Hz. Muhammed hiçbir zaman putlara tapmamış, Haniflik
inancını tercih etmiştir.
Kırk yaşına geldiğinde sık sık Nur dağındaki Hira mağarasına
giderek orada günlerce ibadet ve tefekküre dalıyordu.
610 yılında bir gün Hira mağarasında Cebrail meleği ilk vahiyi
getirdi. İlk vahiden sonra üç yıl vahiy gelmemiş, üçüncü yıl içinde
gelen vahiyle İslam’a davet görevi başlamıştır. Hz. Muhammed,
İslam dinini ilk önce kendi yakınlarına tebliğ etti.
Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve Hz. Ebubekir ilk Müslüman
olanlardı.
Mekke Döneminde:
Hz. Muhammed davetini önceleri gizlice(üç yıl), daha sonra
açıkça tebliğ etmiştir.
Mekkeli Müşrikler İslam’ın yayılmasını engellemek için
Müslümanlara baskı ve işkence yapmaya başladılar.
Mekkeli müşrikleri İslam’a karşı çıkmalarında;
a) Zenginlerin ekonomik çıkarlarını kaybetmekten korkmaları,
b)
c)
d)
e)
İslam’ın bütün insanları eşit olarak görmesi,
İslam’ın putları yasaklaması,
Geleneklere bağlılık,
Kabile üstünlüğü anlayışı ve kötü alışkanlıklar, etkili
olmuştur.
Mekkelilerin baskı ve işkenceleri artınca, Müslümanların bir
kısmı Habeşistan’a hicret etti. Habeş kralının Müslümanlara iyi
davranması üzerine bir yıl sonra başka bir kafile daha
Habeşistan’a gitti.
İslam’ın Mekke’de yayılmaya devam etmesi üzerine müşrikler,
Müslümanlara karşı boykot uygulamaya başladılar. Onlarla her
türlü ilişkiyi kestiler. Bu durum üç yıl sürdü.
619 yılında Hz Hatice ve Ebu Talip öldü (Hüzün yılı). 620 yılında
İslam’ı yaymak amacı ile Taif’e giden peygamberimiz orada Taifli
müşriklerin şiddetli tepkileri ile karşılaşmış ve üzgün bir şekilde
Mekke’ye dönmüştü.
621 yılında Medineli 12 kişi ile Akabe’de görüştü(1. Akabe Biatı).
622 yılında 73 erkek 2 kadın (2. Akabe Biatı) görüştü.
Hicret ve Medine Şehir Devletinin Kuruluşu:
Peygamberimiz, Hz. Ebubekir ile 622’de Mekke’den Medine’ye
hicret etti.
Peygamberimiz, Mekkeli Müslümanlar (muhacir) ile Medineli
Müslümanları (ensar) kardeş ilan etti. Medine’de yaşayan
Müslümanlar ile Yahudiler arasında bir vatandaşlık antlaşması
yaptı.
Peygamberimiz Medine’de bütün kan davalarını kaldırdı.
Ardından Mescid-i Nebevi inşa edildi. Peygamberimiz Medine
de bir şehir devleti kurmuştu. Bu devletin başkanı, yargıcı ve
komutanı kendisiydi.
Hicret’in Sonuçları:
a) Medine İslam devleti kuruldu.
b) İslam’ın yayılması için uygun bir ortam oluşmuştur.
c) Hicret, Hz. Ömer’in halifelik döneminde takvim başlangıcı
kabul edilmiştir.
Vatandaşlık Antlaşması:
a) Diyetlerle fidyelere ait kurallara önceden olduğu gibi
bundan sonra da uyulacaktır
b) Museviler din özgürlüğüne sahip olacaktır.
c) Yahudiler ve Müslümanlar üçüncü bir tarafa savaş ilanına
mecbur kalırsa birbirlerine yardım edecektir.
d) İki taraf da Kureyşli müşrikleri korumayacaktır.
e) Medine ye bir saldırı durumunda şehrin korunması için
taraflar birlikte hareket edecektir.
f) İki taraftan biri bir düşmanla barış yaparsa iki taraf da barış
şartlarına uyacaktır.
g) Üzerinde ihtilafa düşülen bir konuda, Allah’ın Resulü’ne
başvurulacaktır.
Hz. Muhammed’in Siyasi ve Askeri Faaliyetleri:
Bedir Savaşı (624):
Peygamberimiz Müslümanların Mekke’de kalan mallarına
karşılık, Suriye’den Mekke’ye dönen bir kervanı ele geçirmek için
harekete geçti. Ancak kervanbaşı Ebu Süfyan saldırıya
uğrayacağını haber alarak Mekke’den yardım istedi. Mekkeliler
18
bin kişilik bir kuvvetle harekete geçtiler. Bedir’de yapılan savaşı
Müslümanlar kazandılar.
Savaşın Sonuçları:
a) Müslümanların yaptıkları ve kazandıkları ilk savaştır.
Müslümanların kendine güveni artmıştır. Mekke’nin
Arabistan’daki itibarı sarsılmıştır.
b) Ganimet dağıtımı ve esirlere muamele gibi konularda İslam
savaş hukukunun temelleri atılmıştır.
c) Esir alınan Mekkelilerden zengin olanlar fidye karşılığında,
okur-yazar olanlar ise 10 çocuğa okuma yazma öğretmek
şartıyla serbest bırakılmışlardır.
d) Antlaşmaya uymayan Ben-i Kaynuka Yahudileri Medine’den
çıkarılmıştır.
Uhud Savaşı (625):
Mekkelilerin, Bedir yenilgisinin intikamını almak istemeleri ve
Medine Yahudilerinin kışkırtması gibi nedenlerle;
Mekkeliler 3000 kişilik bir kuvvetle Medine üzerine yürüdüler.
Savaş Uhud dağı eteğinde oldu, Müslümanlar okçuların yerlerini
terk etmeleri yüzünden savaşı kaybettiler ve Uhud dağına doğru
çekildiler. Mekkeliler de Bedr’in intikamını almış olduklarına
inanarak çekip gittiler.
b) Müslümanlar Kâbe’yi ertesi yıl hac mevsiminde ziyaret
edecek.
c) Velisinin izni olmadan Hz. Muhammed’e sığınanlar geri
teslim edilecek. Mekke’ye sığınan Müslümanlar geri
verilmeyecek.
d) Arap kabileleri Mekkeliler ve Müslümanlardan istedikleri
tarafı tutabilecekler, ancak Mekkeliler ve Müslümanlar
kendilerini destekleyen kabilelere herhangi bir yardım
yapmayacaklardı.
Hudeybiye Antlaşmasının Önemi:
a) Mekkeliler Müslümanları hukuken tanımışlardır
b) İki taraf arasında gerginlik azalmış ve İslam Mekkeliler
arasında yayılmıştır.
c) Mekke kervanları Medine topraklarından geçmeye
başlamış, Müslümanların ticari hayatı canlanmıştır.
d) Antlaşma gereği Medine’ye alınmayan Müslümanlar,
Mekke kervanlarına saldırmaya başlayınca, Mekkeliler
Müslümanlara başvurarak antlaşmanın bu maddesinin
değiştirilmesini istemişlerdir.
Hayber’in Fethi (629):
Hendek savaşında Hayber Yahudilerinin Mekkelileri
desteklemesi sebebi ile Hayber fethedilmiştir.
Savaşın Sonuçları:
a) Müslümanların ilk yenilgisidir. Müslümanlar
Peygamberimize itaatin önemini kavramışlardır.
b) Mekkeliler, Müslümanları tek başlarına yok
edemeyeceklerini anlamışlardır.
c) Mekkelilerle gizlice anlaşan Ben-i Nadir Yahudileri
Medine’den çıkarılmıştır.
d) Peygamberimiz savaştan sonra Mekke-Medine arasındaki
kabileleri kazanarak Mekke’yi yalnız bırakma gayesi
gütmüştür.
Hayber’in Fethiyle;
a) Medine-Şam ticaret yolu güvenlik altına alınmıştır.
b) Arabistan’da Müslümanlara karşı direnebilecek bir Yahudi
merkezi kalmamıştır.
Hendek Savaşı (627):
Mekkelilerin, İslam devletine son darbeyi vurmak istemeleri,
Hayber ve Medine Yahudilerinin Mekkelileri kışkırtması gibi
nedenlerle,
İslam ordusu yüz bin kişilik Bizans ordusuyla yaptığı savaşta
yenildi. Halid b. Velid kumandayı eline alarak, daha fazla kayıp
vermeden geri çekilmeyi başardı.
Mekkeliler çeşitli kabilelerden topladıkları on bin kişilik bir ordu
ile Medine üzerine yürüdüler.
Selmani Farisi’nin teklifiyle Medine’nin kuzey bölümüne
hendekler kazıldı. Mekkeliler ilk defa gördüğü bu savunma
taktiği karşısında başarılı olamadılar ve kuşatmayı kaldırıp
çekildiler.
Savaşın Sonuçları:
a) Mekkeliler savunmaya, Müslümanlar taarruza geçmişlerdir.
b) Müslümanlar Medine’yi savunacak güce ulaştıklarını
ispatlamışlardır. Arap kabileleri arasında İslam yayılmıştır.
c) Mekkelilerle işbirliği yapan Ben-i Kureyza Yahudileri
Medine’den çıkarılmıştır.
Hudeybiye Antlaşması (628):
Hz. Muhammet 628 yılında Kâbe’yi ziyaret etmek için 1500
kişiyle yola çıktı.
Ancak Mekkeliler Müslümanların şehre girmesini engellediler.
Uzun görüşmelerden sonra iki taraf arasında Hudeybiye
Antlaşması imzalandı.
Buna göre;
a) İki taraf arasında on yıl savaş olmayacak.
Mute Savaşı (629):
Müslümanların Bizans ile yaptıkları ilk savaştır. Bizans’a bağlı
Gassaniler’in bir Müslüman keşif kolunu pusuya düşürüp şehit
etmeleri üzerine Hz. Muhammed üç bin kişilik bir orduyu Zeyd b.
Harise komutasında Suriye’ye gönderdi.
Mekke’nin Fethi(630):
Mekkelilerin Hudeybiye Antlaşmasına uymamaları üzerine Hz.
Muhammed on bin kişilik bir kuvvetle Mekke’yi fethetti.
Böylece; Müslümanların karşısındaki en büyük engel ortadan
kalktı. Müslümanlar en büyük güç haline geldi. İslam’ın yayılışı
hızlandı.
Huneyn Savaşı ve Taif Seferi (630):
Müslümanları yok etmek için Hevazin ve Sakif kabileleri
birleşerek Huneyn vadisinde pusu kurdular. Peygamberimiz on
bin kişilik bir orduyla sefere çıktı. İslam ordusu savaşı kazandı.
Müşriklerin bir kısmı Taif’e sığındı.
Tebük Seferi (631):
Bizans’ın büyük bir orduyla Arabistan üzerine yürüdüğü haberi
üzerine Hz. Muhammed otuz bin kişilik orduyla Suriye’ye sefere
çıktı. Haberin asılsız olduğu anlaşılınca geri döndü.
Veda Haccı ve Peygamberimizin Vefatı:
Peygamberimiz 632’de veda haccını yaptı. Mekke’ye gelen Hz.
Muhammed, Arafat dağının eteğinde kalabalık bir Müslüman
topluluğuna bir konuşma yaptı.
19
Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde bütün insanların eşit
olduğunu, bütün Müslümanların birbiriyle kardeş olduğunu,
birbirlerinin canlarına ve mallarına kastetmemelerini, cahiliye
döneminde görülen kötü alışkanlıkların, kumarın, kan
davalarının ve zulmün kaldırıldığını belirtti.
Peygamberimiz, Veda Haccı’ndan sonra Şam ticaret yolunun
güvenliğini sağlamak için Bizans üzerine bir sefere karar verdi ve
bir ordu hazırladı. Ordunun başına Üsame Bin Zeyd’i tayin etti.
Bu sırada hastalanarak 08 Haziran 632 tarihinde 63 yaşındayken
vefat etti.
DÖRT HALİFE DEVRİ (632-661):
Halife: Peygamberimizden sonra İslam devletinin başına geçen
ve onun peygamberliği dışındaki devlet başkanlığıyla ilgili tüm
yetkilerine sahip olan kişidir. Dört Halife döneminde halifeler
seçimle devlet başkanı olmuşlardır.
Hz. Ebubekir Dönemi (632- 634)
Hz. Ömer’in teklifiyle halife Hz. Ebubekir seçildi. Onun halife
seçilmesinde, ilk Müslümanlardan olması, önemli işlerde Hz.
Muhammed’in onu vekil yapması, maddi ve manevi en fazla
fedakârlık yapanlardan birisi olması etkili oldu.
 Üsame b. Zeyd komutasındaki ordu Suriye’ye gönderilmiş,
yöredeki kabileleri egemenliği altına alarak geri
dönmüştür(632).
 Hz. Ebubekir devrinde yalancı peygamberler ortadan
kaldırılmıştır (Müseyleme, Tuleyha, Esved El-ensi, Sicah).
 Zekât vermeyen kabileler itaat altına alındı.
 Kur’an-ı Kerim kitap haline getirildi (Zeyd b. Sabit
başkanlığındaki heyet).
Hz. Ebubekir Dönemi Fetihleri:
 Halid b. Velid emrindeki ordu Hire bölgesini ele geçirdi.
 Amr b. As komutasındaki ordu Filistin bölgesinde, Ebu
Ubeyde b. Cerrah emrindeki ordu ise Şam’ın güneyinde,
fetihlere girişti.
 Halid b. Velid Bizanslıların üzerine gönderdiği Gassani
birliklerini Ecnadin’de bozguna uğrattı.
 İslam orduları Yermük Savaşını (634) kazandılar, böylece
Suriye’nin kapıları açılmış oldu.
Hz. Ömer Dönemi (634- 644):
Irak, İran ve Horasan’ın Fethi:
 Kadisiye Savaşı (636): Sa’d b. Ebi Vakkas komutasındaki
ordu Kadisiye’de Sasani ordusunu yendi. Irak
Müslümanların eline geçti ve İran yolu açıldı. Sasanilerin
başkenti Medain ele geçirildi (637). Daha sonra Ahvaz ve ve
Huzistan Müslümanların eline geçti.
 Nihavend Savaşı (642): Numan b. Mukarrin emrindeki İslam
ordusu Nihaved savaşını kazanınca Sasani Devleti yıkıldı.
İran Müslümanları eline geçti.
 Suriye, Filistin ve Mısır’ın fethi:
 Yermük savaşından sonra, Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın
emrindeki İslam ordusu Şam’ı ele geçirdi. Daha sonra
Suriye’nin fethi tamamlandı(639).
 Suriye’nin fethedildiği yıl Kudüs kuşatıldı. Patriğin isteği
üzerine Hz. Ömer bizzat gelerek Kudüs’ü teslim aldı.
 Amr b. As, 639’da Mısır üzerine yürüyerek 642’de Mısır’ı
fethetti.
İslam Devleti’nin örgütlenmesi:
a) Ülke toprakları idari birimlere ayrıldı ve illere valiler atandı.
b) Mali ve askeri divanlar kuruldu.
c) Adli teşkilat oluşturularak illere kadılar atandı.
d) Düzenli ordu kuruldu. Ordugâh şehirler kuruldu(cünd).
e) Devlet hazinesi; Beytülmal oluşturuldu.
f) Askeri ikta sisteminin temelleri atıldı.
g) Askeri posta teşkilatı kuruldu.
h) Hicri takvim kabul edildi.
Hz. Osman Dönemi (644- 656):
Yapılan Fetihler:
 651: Ahnef b. Kays emrindeki İslam ordusu Horasan ve
Toharistan’ı fethederek Ceyhun ırmağına ulaştı.
Müslümanlar Türklerle ilk defa karşılaştılar.
 652: İslam orduları Kafkasları aşarak Hazar ülkesine girdiler.
Belencer’de yenilip Kafkasların güneyine çekildiler.
 646: İskenderiye önlerinde Bizanslıları Amr b. As mağlup
etti.
 647: Mısır Valisi Abdullah b. Sa’d, Libya çölünü aşarak
Tunus’u ele geçirdi.
 İlk İslam donanmasını Muaviye b. Ebu Süfyan kurdu.
 649- 653: Kıbrıs vergiye bağlandı.
 655: Zatüs-Savari deniz savaşında Bizans donanması
yenilgiye uğratıldı. Girit ve Malta adalarına seferler yapıldı,
Rodos fethedildi.
Kur’an-ı Kerim’in Çoğaltılması:
Fetihlerle birlikte sınırların genişlemesi, İslam’ın yayılması,
insanların dini kaynağından öğrenme ihtiyacının artması üzerine
Kur’an çoğaltılarak önemli merkezlere gönderilmiştir.
Böylece Kur’an-ı Kerim’in aslı korunmuş, Müslümanların
inançlarını kaynağından daha kolay bir şekilde öğrenmeleri
sağlanmıştır.
İç Karışıklar ve Hz. Osman’ın Şehadeti:
Ümeyye ailesinden olan kişilerin yönetimde etkin hale gelmeleri
ve bazı valilerin kötü uygulamaları sebebiyle Mısır, Kufe, Basra
ve Şam’da isyanlar çıkmıştı.
Mısır, Kufe ve Basralı isyancılar Medine’ye gelerek halifeden
Mısır valisinin değiştirilmesini istediler. Hz. Osman bu isteği
reddedince, isyancılar halifenin evini kuşattılar ve onu şehit
ettiler.
Hz. Ali Dönemi (656- 661):
Hz. Ali dönemi iç karışıklar içinde geçmiş ve bu dönemde fetihler
olmamıştır.
Hz. Ali halifeliğini kabul etmeyen Hz. Aişe, Talha ve Zübeyir’in
başını çektiği muhalif grup ve Şam valisi Muaviye’nin başını
çektiği grup ile mücadele etmiştir.
Cemel Vakası (656):
Bu olayda Hz. Ali, Hz. Aişe, Talha ve Zübeyir’in başını çektiği
muhalif grubu yenerek dağıtmıştır. Hz. Aişe’nin devesinin
etrafında geçtiği için Cemel (deve) olayı adını almıştır.
Bu olaydan sonra Hz. Ali başkenti Kufe’ye taşımıştır.
Sıffin Savaşı (657):
Hz. Ali, halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Muaviye ile Sıffin’de
savaştı.
20
Savaşta kesin sonuç alınamayınca, taraflar kimin halife olması
gerektiği konusunu hakemlerin kararına bıraktılar. Ancak
hakemlerin verdiği karar da tarafları memnun etmeyince Hz.
Ali’nin ordusunda bölünmeler oldu.
Böylece üç muhalif grup ortaya çıktı:
Hz. Ali taraftarları (Şiiler),
Hariciler,
Hz. Ali’nin Şehadeti:
Hariciler Hz. Ali, Muaviye ve Amr b. As’ı öldürmek için eş zamanlı
bir suikast planı hazırladılar. Bu suikastta Hz. Ali, Abdurrahman
b. Mülcem adındaki bir harici tarafından şehit edildi. Muaviye ve
Amr ise kurtuldular. Hz. Ali’nin şehadetiyle dört halife dönemi
sona erdi.
EMEVİLER DEVRİ (661-750):
Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Kufe halkı, Hz. Hasan’ı halife
seçti. Ancak Hz. Hasan Muaviye ile mücadele edemeyip bir
anlaşma yaparak halifelikten çekildi.
Muaviye, Hz. Hasan ile yaptığı anlaşmaya göre; kendisinden
sonra, Hz. Hasan’ın küçük kardeşi Hz. Hüseyin’in halife olmasını
kabul etmişti.
Ancak Hasan’ın ölümünden sonra antlaşmaya aykırı olarak oğlu
Yezid’i veliaht tayin etti. Böylece Muaviye döneminde halifelik
saltanata dönüştü.
Devletin merkezi Kufe’den Şam’a taşındı. Muaviye’nin halife
olmasıyla İslam tarihinde Emeviler devri başlamış oldu.
Muaviye Dönemi (661- 680):
a. Bizans Üzerine yapılan Seferler:
b. I. İstanbul Kuşatması (668), Süfyan bin Avf El-Ezdi
kumandasında yapıldı. Bu seferde Ebu Eyyub El-Ensari şehit
düştü.
c. II. İstanbul Kuşatması (674), beş yıl sürdü ve İslam
donanması ağır kayıplar verdi.
d. 2. Doğuda ve Batıda Yapılan Fetihler:
e. Doğuda merkezi Merv olan Horasan vilayeti kuruldu ve 50
bin asker buraya yerleştirildi.
f. İslam orduları Maveraünnehir’e girerek Buhara, Semerkant
ve Tirmiz şehirlerini vergiye bağladı.
g. İslam orduları Tunus’u fethettiler. Ukbe bin Nafi, 670’de
Kayravan şehrini kurarak askeri bir üs haline getirdi.
Yezid Dönemi (680- 683):
Kerbela Olayı (680):
Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımadı.
Bu arada Kufeliler Hz. Hüseyin’i halife seçmek için onu Kufe’ye
davet ettiler. Ancak Kerbela denilen yerde Hz. Hüseyin ve
arkadaşları Yezid’in askerleri tarafından şehit edildiler.
Muhtar Es-Sekafi İsyanı: Abdülmelik devrinde, Irak’ta Muhtar,
Hz. Hüseyin’in intikamını almak bahanesiyle isyan etti. Ancak
Hicaz’da isyan eden Abdullah Bin Zübeyr ile arası açıldı. Abdullah
kardeşi Musab emrinde büyük bir orduyu Kufe’ye göndererek
Muhtar’ı öldürttü.
b) Devlet Teşkilatında Yapılan Yenilikler:
 Arapça resmi dil ilan edildi,
 Devlet dairelerinde Araplara görev verildi.
 İlk İslam parası bastırıldı.
 Posta teşkilatı kuruldu.
I. Velid Dönemi (705- 715):
a) Anadolu ve Kafkasya’da yapılan Fetihler:
İslam orduları Adana, Ankara, Ereğli ve Amasya’yı aldılar.
Azerbaycan ve Kafkasya seferinde Bender ve çevresi ele
geçirildi.
b) Kuzey Afrika ve İspanya’da Yapılan Fetihler:
Musa bin Nusayr emrindeki İslam ordusu Berberileri yenerek
Kuzey Afrika’ya hâkim oldu. Tarık bin Ziyad emrindeki 12.000
kişilik İslam ordusu Cebel-i Tarık boğazını geçerek İspanya’ya
geçti. Kadiks Savaşı’nda Vizigot kralı Rodrik’i’te yenerek bu
krallığa son verdi (711). Daha sonra Müslümanlar bütün
İspanya’yı fethettiler ve buraya Endülüs adını verdiler.
c) Maveraünnehr ve Türkistan’da Yapılan Fetihler:
705 yılında Horasan valisi Kuteybe bin Müslim Toharistan’a
girerek Buhara, Semerkant, Fergana ve Belh şehirlerini fethetti.
712 yılında Emevi orduları Hindistan’ın İndüs bölgesini
fethettiler.
Ömer Bin Abdülaziz Dönemi (717- 720):
Dürüstlüğü ve adaletiyle meşhur olan Ömer, devrinde Şiilere
hoşgörülü davrandı. Ehl-i Beyt’e hakaret edilmesini yasakladı. V
Vergilerin adil bir şekilde toplanmasına çalıştı.
II. Yezid Dönemi (720- 724):
Emevilerin çöküş döneminin başladığı bir dönem olarak
değerlendirilir. İsyanlar, Arap kabileleri arasındaki rekabet ve
savaşlar başladı.
Hişam Dönemi (724- 743):
Puvatye Savaşı (732): Emevilerin Endülüs valisi Abdurrahman ElGafıki, Frank kralı Charles Martel emrindeki Frank ordusuyla
Puvatye’de (Poitiers) yaptığı savaşta yenilerek geri çekildi.
Bu savaş, Müslümanların Batı Avrupa’daki fetihlerinde bir
dönüm noktası oldu; Müslümanlar Avrupa karşısında gerilemeye
başladı.
Kerbela Olayı, Emevi hanedanına olan düşmanlığı artırdı.
İslam dünyasındaki ayrılıklar (Şii-Sünni) daha da derinleşti.
Doğudaki Fetihler: Horasan valisi Nasr bin Seyyar
Maveraünnehr’in doğusundaki Türk illerinin bir kısmını zapt etti.
Emevilerle Hazarlar arasındaki savaşlar devam etti. Mervan bin
Muhammed 737’de Hazarları mağlup etti. 740- 741 yıllarında
Bizans’la savaşlar yapıldı.
Abdülmelik Dönemi (685- 705):
a) İç Karışıklıklar ve Bunların Giderilmesi:
Abdullah bin Zübeyr’in Hilafet Davası: Hz. Ebubekir’in torunu
Abdullah bin Zübeyir, kendisini Hicaz’da halife ilan etmişti.
Abdülmelik’in gönderdiği Haccac bin Yusuf, Mekke’yi muhasara
etti. Abdullah bu muhasarada öldü.
İç Olaylar: Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd Irak’ta isyan etti, fakat
isyan bastırıldı. Kuzey Afrika’da Berberiler isyan ettiler.
Abbasoğulları Emevilere karşı mücadeleye başladılar.
21
II. Mervan Dönemi (744- 750):
Hem Haricilerle hem de Abbasoğullarıyla mücadele etmek
zorunda kaldı. Yaptığı mücadelede Haricilerin büyük bir kısmını
ortadan kaldırdı.
Horasanlı Ebu Müslim’in İran’da çıkardığı isyan genişleyerek İran
ve Irak’a yayılmıştı. Ebu Müslim Abbasilerden Ebul-Abbas
Abdullah’ı Kufe’de halife ilan etti.
II. Mervan, isyancılarla Zap ırmağı kıyısında yaptığı savaşta
yenildi ve Mısır’a kaçtı. Orada yakalanarak öldürüldü.
Böylece 89 yıl süren Emevi saltanatı sona erdi. İslam tarihinde
Abbasi hanedanı iktidarı ele geçirdi. Abbasiler, Emevi
hanedanından yakaladıkları herkesi öldürdüler.
Emevilerin Yıkılma Sebepleri:
a) Arap milliyetçiliği yapmaları,
b) Ehl-i Beyt’e ve Şiilere düşmanca davranmaları,
c) Haricilerin faaliyetleri,
d) Arap kabileleri arasında yeniden ortaya çıkan rekabet ve
savaşlar,
e) Emevi ailesi arasındaki geçimsizlik,
f) Fetihlerin durması.
ENDÜLÜS EMEVİ DEVLETİ (756-1031):
Devletin Kuruluşu ve Gelişmesi:
 Devletin kurucusu Emevi hanedanından olan I.
Abdurrahman, başkenti Kurtuba’dır.
 Abdurrahman, iç karışıklıkları önledi. Frank kralı Şarlman ile
savaştı.
 Abbasi halifesi Mansur’un gönderdiği kuvvetleri yenilgiye
uğrattı.
 Ülkede eğitim, bilim, kültür ve tarımın gelişmesine çalıştı.
 II. Abdurrahman döneminde de devlet kültür ve uygarlık
yönünden çok ilerledi.
III. Abdurrahman ve Zamanı:
 III. Abdurrahman dönemi devletin en parlak dönemidir. Bu
dönemdeki gelişmeler:
 III. Abdurrahman önce ülke içindeki iç karışıklıkları giderip
huzur ve düzeni sağladı.
 Hıristiyan krallıkların(Leon ve Navar) saldırılarını durdurdu.
 Kuzey Afrika’ya ordu göndererek Fas’ı ele geçirdi.
 İlk defa halife unvanını kullandı. Böylece İslam dünyasında
Bağdad,
 Mısır ve Endülüs’te üç halife ortaya çıktı.
 Bilim ve sanat faaliyetlerine büyük önem vererek pek çok
şehirde medreseler kurdurdu.
Devletin Parçalanması:
II. Hişam’ın tahttan indirilmesiyle (1031) Endülüs Emevi Devleti
dağıldı ve ülkede 14 bağımsız beylik kuruldu.
Bu beyliklere Tevaif-i Müluk denir.
Tevaif-i Müluk döneminde beylikler arasındaki mücadeleler
yüzünden kuzeydeki Hıristiyan krallıkların baskıları ve saldırıları
arttı. Bu beylikler bu saldırılara karşı Kuzey Afrika’daki
Murabıtlar ve Muvahhidler devletlerinden yardım istediler.
Murabıtlar (1061- 1147):
Kuzey Afrika’da Berberilerin kurduğu Müslüman bir devlettir.
Murabıtlar, buradaki Müslüman beylikleri Hıristiyanların
saldırılarından korumuşlardır. Yusuf b. Taşfin, kral Alfons’u
Zelleka’da yenmiştir.
Muvahhidler(1147- 1212):
Muvahhidler de İspanya’daki Müslümanları yüzyıla yakın bir
süre Hıristiyanlara karşı korumuşlardır. Ancak Muvahhidler 1212
yılında Hıristiyan ittifakı karşısında yenilgiye uğrayıp Endülüs’ten
çekildiler.
Muvahhidler Endülüs’ten çekildikten sonra, Hıristiyan krallıklar
(Kastilya, Aragon, Navar, Portekiz) birlikte hareket etmeye
başladılar. Kastilya kralı Ferdinand Endülüs’ün merkezi
Kurtuba’yı aldı.
Müslümanlar ülkenin güneyine çekilerek burada Beni Ahmer
Devleti’ni kurdular.
Beni Ahmer Devleti(1232- 1492):
Beylikler içinde en uzun süre yaşayan devlettir. Başkenti Gırnata
idi. Siyasi bir güç olmaktan çok, kültür ve medeniye alanında
büyük gelişme gösterdi.
Endülüs’te İslam Varlığının Sona Erdirilmesi:
1492 yılında Beni Ahmer Devleti yıkılınca Endülüs’teki İslam
hâkimiyeti sona erdi. İspanyollar bir taraftan büyük katliamlar
yaparken, diğer taraftan da Müslümanların meydana getirdikleri
kültür ve sanat eserlerini yok ettiler.
Endülüs’ün İslam Kültür ve Medeniyetindeki Yeri:
Endülüs Emevileri ve beylikler döneminde kültür ve uygarlık çok
gelişmişti. Pek çok Avrupalı öğrenci Endülüs medreselerinde
öğrenim görüyordu. İslam uygarlığı Endülüs aracılığıyla
Avrupa’ya taşınmıştır.
ABBASİLER (750-1258):
Ebu’l-Abbas Abdullah (Seffah) Dönemi (750–754):
Abbasilerin soyu Hz. Muhammed’in amcası Abbas’a dayandığı
için bu hanedana Abbasiler denilmiştir. İlk halife Ebu’l-Abbas
Abdullah’tır. İç isyanları bastırmıştır. Devletin merkezini Şam’dan
Haşimiye’ye taşımıştır.
Ebu Cafer Mansur Dönemi (754–775):
İç isyanları bastırarak huzur ve güveni sağlamıştır.
Hindistan sınırlarına ve Anadolu içlerine seferler yaptırdı.
Bağdad şehri kurularak devletin merkezi haline getirildi.
Vezirlik teşkilatı kuruldu ve ilk vezir Halid Bin Bermek oldu.
Bilimsel ve kültürel etkinliklere büyük önem verildi. Eski Yunan
düşünürlerinin eserleri Arapça’ya çevrildi.
Harun Reşid Dönemi (786–808):
 Abbasilerin en parlak dönemidir.
 Türklerden oluşan bir hassa ordusu kurularak Bizans
sınırında teşkil edilen Avasım eyaletine yerleştirildi. Bu
eyalete Diyarbakır, Malatya, Maraş, Antakya, Misis, Adana
ve Tarsus şehirleri bağlandı.
 Bizans üzerine 797, 804 ve 806 yıllarında seferler
düzenlenerek yıllık vergiye bağlandı.
 Bilginler ve sanatkârlar desteklendi. Bağdad dönemin
önemli bilim ve kültür merkezi oldu.
22


Frank kralı Şarlman’ın isteği üzerine Hıristiyan hacıların
Kudüs’ü serbestçe ziyaret etmelerine izin verildi.
Yine bu dönemde Tunus’ta Ağlebiler Devleti ortaya çıktı.
Memun Dönemi (813- 833):
Bilim ve kültür alanında gelişmeler oldu. Eski İran ve Hint
eserleri Arapçaya çevrildi, Beytü’l-Hikme kuruldu, Bağdad ve
Şam’da iki rasathane açıldı. Birçok kütüphane açıldı. Matematik
ve astronomi bilimleri gelişti. Dünyan yuvarlak olduğu ve
yaklaşık olarak hacmi hesaplandı. Yine bu dönemde dini
konularda aklı ön planda tutan Mutezile mezhebi güç kazandı.
Mutasım Dönemi (833- 842):
Annesi Türk olan Mutasım döneminde orduda Türklere önemli
görevler verildi. Türklerden oluşan bir ordu kuruldu ve Samarra
şehrine yerleştirildi. İç isyanların bastırılmasında ve Bizans’a
karşı yapılan savaşlarda Türklerden yararlandı. Mutasım
devrinde orduda Türk komutanların etkinliği arttı.
Abbasi Devletinin Dağılması:
Vasık döneminde de Türklerin etkisi artmaya devam etti ve
komutanlara emirü’l-ümera unvanı verildi. Halifelerin otoriteleri
gitgide azalmaya başladı.
Vasık’tan sonra halife olan Mütevekkil, Türklere karşı askeri
birlikler kurmak istedi fakat öldürüldü. Onun ölümünden sonra
Abbasi Devleti ağılma sürecine girdi. İslam dünyasında Tevaif-i
Müluk denilen devletler kuruldu.
Tevaif-i Müluk:
a) İdrisiler (789- 974): Hz. Ali soyundan geldiği söylenen I. İdris
tarafından Fas’ta kurulmuş, bir süre Endülüs Emevileri
egemenliğine giren bu devlete Fatımiler son vermiştir.
b) Ağlebiler (800- 909): Harun Reşid döneminde Kuzey Afrika
valisi İbrahim bin Ağleb tarafından kurulmuş, Tunus, Cezayir
ve Sicilya’ya hâkim olan devlet Abbasilere bağlı olarak
yaşamıştır. Fatımiler bu devlete son vermiştir.
c) Tolunoğulları (868- 905): Ahmed bin Tolun tarafından
Mısır’da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir, Abbasiler son
vermiştir.
d) İhşidiler (935- 969): Muhammed bin Tuğç El-İhşid
tarafından Mısır’da kurulan ikinci Türk devletidir. Suriye ve
Hicaz bölgelerine hâkim olan bu devlete Fatımiler son verdi.
e) Fatımiler (910- 1171): Ubeydulah tarafından Tunus’ta
kurulan bu devlet, Mısır, Suriye ve Hicaz’ı ele geçirmiştir. Bu
devlete Eyyubiler son vermiştir.
f) Tahiroğulları (821- 875): İran ve Horasan’da Tahir bin
Hüseyin tarafından devletin merkezi Merv idi. Saffariler
Horasan’ı alarak bu devlete son verdiler.
g) Saffariler (867- 1500): Yakub bin Leys Es-Saffar tarafından
kurulan bu devlet Samanoğulları, Selçuklular, Gurlular,
Moğollar ve Timur Devleti’ne bazen bağlı bazen de müstakil
olarak 15. yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdürdü.
h) Samanoğulları (874- 999): Nasr bin Ahmed tarafından
kurulan, Horasan ve Maveraünnehr’e hâkim olan bu
devletin toprakları Karahanlı ve Gazneli devletleri
tarafından paylaşılmış ve egemenliğine son verilmiştir.
i) Büveyhiler (945- 1055): İran ve Irak’ta hüküm süren ve Şii
mezhebine bağlı olan bu devlet Fatımilerle işbirliği
yapmıştır. Bu devlete Selçuklular son vermiştir.
TÜRKLERİN İSLAM DÜNYASINDA KORUYUCU ROL ALMALARI:
X. Yüzyılda Abbasi Devleti zayıflamış ve dağılmaya başlamıştı.
Bu sırada İslam dünyasında siyasi ve dini çatışmalar vardı;
Zerdüştlük, Mazdeizm ve Bâtınilik gibi yıkıcı akımlar ortaya
çıkmıştı. Bunun yanı sıra Bizans, İslam dünyasını tehdit ediyordu.
Devletin karşılaştığı bu meseleler Türklerin yardımıyla düzeltildi.
Gerek Bizans’a karşı yapılan savaşlarda gerek iç karışıklıkların
düzeltilmesinde Türkler önemli görevler üstlendiler.
Türkler Haçlı Seferlerinde İslam dünyasını Haçlı saldırılarından
korudular.
Ayrıca, Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdad’a
girerek Abbasi halifesini Büveyhilerin baskısından kurtardı.
Böylece İslam dünyası Türklerin koruyuculuğu altına girdi.
MOĞOL İSTİLASI VE ABBASİ DEVLETİNİN YIKILIŞI:
Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra (1157), Abbasiler
Harzemşahların tehdidiyle karşılaştılar.
1206 yılında Moğollar Cengiz Han’ın liderliğinde saldırıya
geçerek Harzemşahlar devletine son vermişlerdi.
Harzemşahların ortadan kalkmasıyla Abbasiler Moğol tehdidiyle
karşı karşıya kalmışlardı.
İran’da kurulan İlhanlı Devleti’nin hükümdarı Hülagu 1258
yılında Bağdad’ı ele geçirerek büyük bir katliam yaptı ve halifeyi
öldürttü. Böylece 508 yıl süren Abbasi Devleti sona erdi.
Abbasi hanedanından Mısır’a kaçan Mustansır, Memluk
devletinin himayesinde halife ilan edildi. Abbasi halifeliği
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı
almasına kadar devam etti.
İSLAM KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
Toplum Yapısı:
Hz. Muhammed ve dört halife devirlerinde yöneticiler halktan
biri gibi davranmıştır. Emeviler yöneticiler lüks ve gösteriş içinde
yaşamaya başlamışlardır.
Emeviler devrinde Araplar kendilerini diğer Müslümanlardan
üstün gördüler Devlet görevleri sadece Araplara verildi.
Bu dönemde halk dört sınıfa ayrıldı:
 Müslüman Araplar,
 Mevali (Arap olmayan Müslümanlar),
 Zımmiler (Haraç ve cizye veren gayrimüslimler),
 Köleler
Abbasiler, Arapları üstün gören anlayışı terk ederek onu yerine
bütün Müslümanlara eşit ve hoşgörülü davranmışlardır.
Yönetimde İranlılara, ordu teşkilatında ise Türklere görev
vermişlerdir.
Devlet Yönetimi:
Hicretten sonra İslam devleti kurulmuş, bu devlet içinde
Müslümanların yanında Yahudi ve Hıristiyanlara da haklar
tanınmıştı. Devlet başkanı Hz. Muhammed idi.
Hz. Muhammed’den sonra devletin başına halife denilen devlet
başkanları geçti. Dört halife döneminde halifeler seçimle
işbaşına geldiler.
23
Emeviler döneminde halifelik saltanata dönüştü.
Emeviler çok güçlü bir merkezi yönetim kurarak ülkeyi eyaletlere
ayırdılar. Eyaletlere güvendikleri adamlarını vali olarak atadılar.
Yönetimde hep Araplara görev verdiler.
İslam’dan önce Araplar arasında var olan kavmiyetçilik Emeviler
devrinde yeniden ortaya çıktı. Düzenli çalışan bir posta örgütü
kurarak haberleşmeye önem verdiler. Arapçayı resmi dil ilan
ettiler. İlk İslam parasını bastırdılar.
Abbasiler devrinde vezirlik teşkilatı kuruldu.
Devlet işleri divan denilen kurullarda görüşülmeye başlandı.
Bu divanlar:
a) Divanü’l-Harac: Mali işler,
b) Divanü’l-Ceyş: Askerlerin maaş ve ihtiyaçları,
c) Divanü’l-Beyti’l-Mal: Gelir ve giderler,
d) Divanü’l-Berid: Posta ve casusluk işleri,
e) Divanü’l-Mezalim: İdari ve adli meseleler.
Ordu:
Hz. Muhammed döneminde ordu gönüllülerden oluşuyordu.
İlk düzenli ordu Hz. Ömer devrinde kurulmuş, askere maaş
ödenmeye başlamıştı.
Sınırların genişlemesiyle birlikte fetih alanlarına yakın yerlerde
ordugâh şehirler(Kufe, Basra, Şam, Fustat, Kahire) kurulmuştur.
Emeviler devrinde ordu sürekli hale getirildi. Orduda Arapların
dışında Berberiler, İranlılar ve Türkler de görev almaya başladı.
Abbasiler devrinde orduda Türklerin etkinliği arttı.
İlk donanma Şam valisi Muaviye tarafından kuruldu ve kısa
zamanda Bizans’la boy ölçüşebilecek duruma geldi. Donanma
komutanına emirü’l-ma denilirdi.
Dil ve Edebiyat:
Arapça Abdülmelik döneminde resmi dil olarak kabul edildi,
daha sonra fetihler ve İslam’ın yayılmasına paralel olarak
yaygınlaştı.
Cahiliye devrinde yaygın olan güzel söz ve şiir söyleme geleneği
Emeviler devrinde yeniden canlandı. Pek çok meşhur şair yetişti.
Eğitim ve Öğretim:
İslam dini eğitim ve öğretime büyük önem vermiş, Kur’an ve
hadislerde eğitim ve öğretim teşvik edilmiştir. Peygamberimiz,
döneminde ashab-ı suffa için Mescid-i Nebevi’nin bir kısmını
tahsis etmiş ve onların sadece eğitim ve öğretimle meşgul
olmalarını sağlamıştı.
Abbasiler devrinde medreseler açıldı. Me’mun zamanın da
Bağdad’ta Beytü’l-Hikme kuruldu. Selçklular devrinde Nizamiye
Medreseleri açıldı.
Endülüs Emevi Devleti eğitim ve öğretime çok önem vermiş ve
pek çok şehirde medreseler kurulmuştur. Kurtuba Medresesi
döneminin en meşhur bilim kurumlarından biriydi. Bağdad ve
Kurtuba kütüphaneleri çok zengindi.
Bilim ve Sanat:
İslam devleti fetihlerle sınırlarını genişlettikçe İran, Yunan, Mısır,
Türk ve Çin uygarlıklarıyla karşılaştı ve bu uygarlıklarla İslam
uygarlığı arasında etkileşim başladı.
Bunun sonucunda ilk ilmi çalışmalar Emeviler devrinde başlamış,
Abbasiler devrinde büyük bir gelişme kaydetmiştir. Özellikle tıp,
fen ve felsefe alanlarında pek çok çalışma yapılmıştı.
Emeviler devrinde Basra ve Kufe, Abbasiler devrinde Bağdad,
Endülüs Emevileri devrinde Kurtuba önemli kültür merkezleri
haline gelmişti.
İslam uygarlığının doğuşunda Kur’an ve Sünnet temel kaynaklar
olduğu gibi, eski Yunan, İran ve Hint uygarlıklarının da etkileri
olmuştur.
Abbasiler devrinde tercüme faaliyetleri yoğunlaşmıştır.
İslam Kültürü Açısından Bilimlerin Tasnifi:
Nakli İlimler: Vahye dayalı bilim dallarıdır. Dini bilimler de
denilir.
Tefsir: Zemahşeri, Razi, Taberi, Kurtubi…
Hadis: Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi…
Kelam: Gazali,
Akli Bilimler: İnsanların yaptığı araştırmalarla ortaya konulan
bilimlerdir.
Tarih: Taberi, Mes’udi, İbni Haldun, İbnü’l-Esir…
Coğrafya: Mes’udi, İbni Batuta, İdrisi, Harezmî,
Felsefe: Kindi, Farabi ve İbni Sina
Tıbb: İbni Sina, İbni Miskeveyh
Astronomi: Bediü’l-Usturlabi, Biruni, Ömer Hayyam
Matematik: Harezmî, Abdülhamid İbni Türk, Sabit bin Kurra,
Battani, İbni Cemşid, Ali Kuşçu,
Kimya: Cabir bin Hayyam, Razi, Biruni, İbni Sina.
Bazı Önemli Bilimsel Gelişmeler:
a) Eski Yunan, Hind ve İran’ın bilim ve sanat eserleri Arapçaya
çevrildi.
b) Bağdad’ta halk sağlığı alanında çalışma yapan dünyanın ilk
hastanesi açıldı.
c) Bediü’l-Usturlabi, usturlab denilen aleti geliştirdi.
d) İbni Yusuf ve Ömer Hayyam, halife Hakem onuruna bir
astronomi cetveli düzenlediler.
e) Matematikçiler Hind kitaplarından trigonometriyi
kullanmayı öğrendiler.
f) Harezmî ve Abdülhamid İbni Türk cebir ve trigonometriyi
geliştirip logaritmayı buldular.
g) Ömer Hayyam ikinci dereceden denklemlerin cebir ve
geometri yoluyla çözümünü buldu.
Sanat:
İslam sanatında en çok mimarlık alanında gelişme olmuş;
camiler, medreseler, türbeler, kütüphaneler, saraylar,
köprüler, hanlar, çeşmeler, kervansaraylar gibi eserler
yapılmıştır.
İlk mescit Kuba Mescidi’dir. Şam, Kudüs camileri, Kayrevan Seydi
Ukba Camii, Medinetüzzehra Camii, Tuleytula ve Bib-Mardun
Camii önemli camilerdir.
Gırnata El-Hamra Sarayı, Medinetüzzehra’daki halifelik sarayı
önemli sivil mimari örnekleridir. Bu yapılar arabesk ile
süslenmiştir.
Askeri mimari eserleri; surlar, kaleler ve gözetleme kuleleridir.
24
İslam’ın resim ve heykeli yasaklaması, bu sanatların gelişmesini
engellemiştir.
Bunun yerine minyatür, hat, oymacılık, kakmacılık, sedef
işlemeciliği, dokumacılık, halıcılık gibi sanatlar ile şiir ve müzik
gelişmiştir.
Ekonomik Hayat:
Hz. Muhammed devrinde ekonominin temeli ticaret, hayvancılık
ve tarıma dayanıyordu. Hulefa-i Raşidin, Emeviler ve Abbasiler
devirlerinde ise vergiler ve ganimetler ekonominin kaynağını
oluşturmuştur. İlk İslam parası Abdülmelik zamanında bastırıldı.
Devletin gelirleri beytülmalde (devlet hazinesi) toplanırdı.
Başlıca gelir kaynakları; zekât, öşür, haraç, cizye ve ganimetlerdi.
Zekât: Zengin Müslümanların mallarının verdikleri mallarının
1/40’ı oranında verdikleri vergidir.
Öşür: Müslümanlardan 1/10 oranında alınan ürün vergisi.
Haraç: Gayrimüslimlerden alınan toprak vergisi
Cizye: Hıristiyan ve Yahudilerden alınan baş vergisi
Ganimet: Savaşlarda düşman ordusundan ele geçirilen maldır.
Bunun 1/5’i beytülmale bırakılırdı.
Tarım; verimli tarım alanlarının fethiyle önem kazanmış,
Abbasiler döneminde bir devlet politikası haline gelmiştir.
Ticaret yolları üzerindeki şehirler gelişmişti. Ticareti geliştirmek
amacıyla yollar üzerinde hanlar ve kervansaraylar yapılmıştı.
Buhara, Semerkant, Şam, Bağdad, Basra, İskenderiye, Kayravan,
Kurtuba ticaret yolları üzerindeki önemli merkezlerdi.
Sanayide özellikle dokuma sanayii, madencilik, kuyumculuk,
dericilik, seramik, parfüm, ilaç yapımı, cam, gemi yapımı ve silah
sanayi gelişmişti. Müslümanların Çinlilerden öğrendiği kâğıt
yapımı, Haçlı seferleri sırasında Avrupa’ya geçmiştir.
Müslüman tacirler Basra körfezi ve Kızıldeniz yoluyla Hindistan
ve Çin’e şeker, pamuk, yünlü ve ipekli dokumalar, kâğıt, mobilya,
seramik, madeni ve cam eşya götürüyor, dönüşte ipek, baharat
ve ıtriyat getiriyorlardı.
İslam Kültürünün Diğer Kültürler Arasındaki Yeri ve Avrupa’ya
Etkileri:
İslam kültür ve medeniyetinin temeli, Kur’an ve sünnete dayanır.
Bununla birlikte Eski Yunan, Hind, Çin ve İran kültürlerinden de
etkilenmiş ve tamamen kendine has bir medeniyet meydana
getirmiştir.
İslam medeniyeti çağının en ileri medeniyeti olmuş ve bu
medeniyet Endülüs Emevileri ve Sicilya Müslümanları vasıtasıyla
Avrupa’yı etkilemiştir.
Kâğıt, matbaa ve pusula gibi buluşlar Haçlı seferleri sırasında
Avrupa’ya taşınmış ve Rönesans’ın başlamasında etkili olmuştur.
V. MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ
TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU:
Dört Halife döneminde Türk-Arap İlişkileri:
a) Hz. Osman devrinde İran’ın fethini tamamlayan İslam
orduları Ceyhun ırmağına ulaştılar ve Türklerle karşılaştılar.
b) Ayrıca Kafkaslar’da Hazarlar ile savaşlar başladı.
Emeviler Döneminde Türk-Arap İlişkileri:
a) Emeviler döneminde Türk-Arap mücadeleleri hızlandı.
b) Muaviye’nin Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad,
Maveraünnehir’e girerek Buhara Semerkant ve Tirmiz
şehirlerini vergiye bağladı.
c) Abdülmelik’in Horasan valisi Kuteybe b. Müslim
Maveraünnehir’deki Türk şehirlerini ele geçirdi.
d) Kuteybe’nin ölümünden sonra Türgeş hükümdarı Sulu
Kağan, Maveraünnehir’deki şehirleri geri aldı.
e) Hişam’ın Horasan valisi Nasr b. Seyyar Maveraünnehir’in
doğusundaki şehirleri ele geçirdi.
Abbasiler Dönemi Türk-Arap İlişkileri:
a) Abbasiler döneminde Türk-Arap ilişkileri dostane bir tarzda
gelişmiştir. Bunda, Talas Savaşının etkisi ile Abbasilerin Arap
milliyetçiliği yapmamaları etkili olmuştur.
b) Çinliler ile Araplar arasında yapılan Talas Savaşı’nda (751)
Türkler Müslüman Arapları destekleyerek savaşı
Müslümanların kazanmasını sağladılar.
Talas Savaşı, Türk-İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu
savaştan sonra Türk-Arap ilişkileri olumlu yönde gelişti ve
Türklerin Müslüman olmalarında etkili oldu.
Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri İslam’ı kabul eden ilk Türk
boylarıdır. Türkler IX. yüzyılda Müslüman olmaya başladılar, X.
yüzyılda kitleler halinde Müslüman oldular, İlk Müslüman Türk
Devletleri, Karahanlılar ve İdil Bulgarlarıdır.
Türklerin Müslüman Olma Sebepleri:
a) Siyasi ve Askeri: Orta Asya’nın Çin egemenliğine girmesine
karşı Türklerin Talas Savaşında Müslüman Arapları
desteklemeleri
b) Sosyal: Türklerde ve Müslümanlarda toplusal sınıf farkının
bulunmaması, Aileye büyük önem verilmesi
c) Dini: Türklerin Gök tanrı inancı ile İslam arasındaki
benzerlikler (tek tanrı, cennet, cehennem, ahiret), Türk ve
İslam ahlakı arasındaki benzerlikler, Türklerin fetih
anlayışıyla İslam’ın cihat anlayışı arasındaki benzerlik,
Türklerde ve İslam’da temizliğe büyük önem verilmesi.
Türklerin İslam’a Hizmetleri:
a) Türkler Abbasi Devleti’nde çıkan isyanların bastırılmasında,
Bizans üzerine yapılan seferlerde, ülkede dirlik ve düzenin
sağlanmasında etkili oldular.
b) Avasım eyaletine yerleştirilen Türkler İslam dünyasını Bizans
saldırılarına karşı korudular.
c) Abbasi Devleti’nin zayıfladığı bir dönemde halifeyi
Büveyhoğullarının baskılarına karşı korudular.
d) Haçlı Seferleri sırasında, İslam dünyasını Haçlı saldırılarına
karşı korudular (Anadolu Selçuklu, Eyyubive Memluk
devletleri).
e) Hindistan, Türkistan, Anadolu ve Balkanlar’da İslam dinini
yaydılar.
f) Bilim ve kültür alanında yaptıkları çalışmalarla (Harezmî,
Biruni, Farabi, İbn-i Sina, Gazali) İslam kültür ve uygarlığının
gelişmesine katkıda bulundular.
TOLUNOĞULLARI (868-905):
Devletin kurucusu Tolunoğlu Ahmet; Abbasi Devleti’nin Mısır
valisiydi. 868’de devletini kurdu. Devletin başkenti Fustat
şehriydi.
25
Bu devlet Mısır’da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir.
Yöneticileri Türk idi ve halkın büyük çoğunluğu Araplardan
oluşmaktaydı.
Tolunoğlu Ahmet Suriye, Lübnan, Filistin ve Bingazi’yi fethetti.
Bizans ile iyi ilişkiler kurdu.
Tolunoğlu Ahmet ölüne yerine oğlu Humaraeyh geçti.
Humaraeyh döneminde isyanlar çıktı. Daha sonra çıkan taht
kavgalarından yararlanan Abbasiler Mısır’ı ele geçirdiler ve
Tolunoğulları devletine son verdiler(905).
Tolunoğlu Ahmet Mısır’ı sosyal ve ekonomik yönden kalkındırdı.
Nil Nehri üzerine bentler ve sulama kanalları yaparak tarımı
geliştirmiştir.
Ulu Camii ve Tolunoğlu Ahmet Camii yaptırmıştır.
1090 yılında Selçuklu egemenliğine, 1130 yılında Karahitayların
egemenliğine girdi.
1211’de son hükümdarın ölümüyle siyasal varlığı sona erdi.
Devletin ilk hükümdarı sayılan Tamgaç Buğra Han adil bir
hükümdardı. Kutadgu Bilig bu hükümdara sunulmuştur.
b) Batı Karahanlılar Devleti (1042- 1212):
Sınırları, batıda Aral Gölü’nden doğuda Çimkent ve Özkent’e
kadar uzanıyordu.
Başkenti önceleri Özkent iken daha sonra Semerkant oldu.
1074 yılında Melik Şah döneminde Selçuklu egemenliğine girdi.
1141 Katvan savaşından sonra Karahıtayların egemenliğine girdi.
1212 yılında Harzemşahlar tarafından yıkılmıştır.
İHŞİDİLER (935- 969):
Tolunoğulları Devletinin yıkılmasından 30 yıl sonra Abbasi
devletinin Mısır valisi Muhammed Bin Toğac tarafından 935
yılında kuruldu. Başkent Fustat şehri idi.
GAZNELİLER(963- 1187):
Devletin kurucusu Alp Tigin Samanoğulları devletinin Horasan
valisiydi.
Samanoğulları Devleti’nin (819-1005) dağılmaya başladığı
dönemde Gazne şehrini ele geçirerek Gazne Devleti’ni
kurdu(963).
Muhammed aslen Fergana Türklerindendir. Halife Razi Billah
ona Akşit (Sultanlar Sultanı) unvanını vermişti.
Alp Tigin’den sonra gelen Sebük Tigin’in hükümdar olmasıyla
birlikte Gazneliler bağımsız devlet haline geldi.
Muhammed, Mısır’da adaletli bir yönetim kurmuş, Suriye,
Filistin ve Lübnan’ı ele geçirmiş ve Hicaz’ı kendine bağlamıştı.
Muhammed’in ölümünden sonra yerine oğlu Unuçur geçti.
Ancak çocuk olduğu için naipliğini Habeşli Kafur üstlendi. Devlet
yıkılıncaya kadar etkili oldu. Daha sonra çıkan taht kavgaları
devleti zayıflattı. Fatımiler tarafından 969 yılında yıkıldı.
Bu nedenle devletin asıl kurucusu Sebük Tigin kabul edilir.
Hükümdarlık babadan oğula geçmeye başlamıştır.
Sebük Tigin’den sonra yerine oğlu Mahmut hükümdar oldu.
İhşidiler her alanda Tolunoğullarını taklit etmişler ancak siyasi
istikrar ve ekonomik refah bağımından Tolunoğullarının
seviyesini yakalayamamışlardır.
KARAHANLILAR (840-1212):
Orta Asya’da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir.
Uygur devletinin yıkılmasından sonra Karluk, Yağma, Çiğil ve
Tuhsi Türkleri tarafından kurulmuştur. Başkent Balasagun
şehridir.
Bu devlet Türk devlet geleneğine uygun olarak Doğu ve Batı
olarak iki koldan yönetilmiştir. Resmi dili Türkçeydi.
Bilinen ilk hükümdarı Bilge Kül Kadır Han’dır.
Satuk Buğra Han, Müslüman oldu ve Abdul Kerim adını aldı. Batı
Karahanlı ülkesini yönetimine alarak İslam’ı yaymak için
mücadele etti.
Ebu Nasr Ahmed zamanında kardeşi Nasr Ali (İlighan),
Gaznelilerle birlikte Samanoğlu devletini ortadan kaldırarak
topraklarını paylaştı. İki devlet arasında Ceyhun nehri sınır oldu.
Karahanlılar Gazneliler ile de sık sık savaştılar. Ancak hanedan
üyeleri arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle devlet ikiye
bölündü.
a) Doğu Karahanlı Devleti (1042- 1211):
Sınırları Kaşgar, Fergana ve Balkaş Gölü civarına kadar uzanmıştı.
En önemli şehirleri Balasagun, Talas ve Kaşgar idi.
Başkenti Balasagun idi.
Sultan Mahmud Dönemi (998- 1030):
 Sultan Mahmut dönemi devletin en güçlü dönemidir.
 Karahanlılar ile ittifak yaparak Samanoğulları devletini yıktı
ve topraklarını Karahanlı devleti ile arasında paylaştı.
 Şii Büveyhiler üzerine sefer yaparak Abbasi halifesini Şii
tehlikesine karşı korudu. Bundan dolayı halife ona sultan
unvanını verdi.
 Böylece İslam dünyasının liderliği ve koruyuculuğu
politikasının temelini attı.
 Gazneli Mahmut, sırasıyla Horasan, Afganistan ve
Belucistan’ı tamamen egemenlik altına aldı.
Maveraünnehir, Ceyhun’un ötesi ve Harezm’e kadar
sınırlarını genişletti.
 Hindistan’a 17 sefer yaparak Kuzey Hindistan’ı fethetti.
Kazandığı başarılar şöhretini arttırdı. Seferler sonucunda
pek çok ganimet ve fillerle döndü. Bu seferler sonucunda
İslamiyet Hindistan’da yayıldı.
 Gazneli Mahmut, Horasan’a girmeye çalışan gittikçe
güçlenen Selçuklu Türkleri ile de mücadele etti. Selçuklu
yabgusu Aslan’ı hile ile yakalatıp Kalincar kalesine hapis
etti(1025).
Dandanakan Savaşı (1040):
Hindistan başarılı seferler yapan Sultan Mesud, Selçukluların
Horasan’a yerleşmeleri üzerine büyük bir orduyla harekete
geçti.
Üç gün süren Dandanakan Savaşında, Gazneliler yenildi. Gazne
ordusunun bütün hazinesi, silahları ve malları Selçukluların eline
geçti.
Dandanakan Savaşı’nın Sonuçları:
26
a) Gazneliler Devleti zayıflayarak yıkılış sürecine girdi.
b) Büyük Selçuklu Devleti kuruldu.
c) Selçuklu Türklerinin batıya doğru ilerleyişleri hızlandı.
1071’te Bizans ile Malazgirt Savaşı yapıldı. Selçuklu ordusu zafer
kazandı. Sultan Alparslan çıktığı Maveraünnehir seferinde esir
alınan bir kale komutanı tarafından şehit edildi.
Devletin Yıkılışı:
Gazneliler, Dandanakan Savaşından sonra Hindistan’a çekilmek
zorunda kaldılar. Afgan asıllı Gurlular 1187 yılında Gazneliler
devletine son verdiler.
Malazgirt Savaşının Sonuçları:
a) Anadolu’nun kapıları Türk’lere açıldı.
b) Türkler Anadolu’ya yerleşmeye başladı(Bu durum Haçlı
seferlerine neden oldu).
c) Bizans’ın İslam dünyası üzerindeki baskıları sona erdi.
d) Anadolu’da Türk beylikleri kuruldu. Türkiye tarihi başladı.
Devletinin egemenliği altında Afgan, Hint, Fars ve Türk
toplulukları gibi çeşitli etnik unsurlar yaşamaktaydı. Bu durum
Gazne Devleti’ni siyasi, kültürel ve toplumsal yönden
etkilemiştir.
BÜYÜK SELÇUKLULAR(1040- 1157):
Selçukluların Kökeni:
Selçuklu Devleti adını, Selçuklu hanedanının atası Selçuk
Bey’den almıştır. Selçuklular Oğuzların Kınık Boyuna mensuptur.
Oğuzlar, X. Yüzyılda Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki
bölgede Oğuz Yabgu Devleti’ni kurdular. Yenikent başkentiydi.
Devletin başında bir yabgu bulunurdu. Yabgu vekiline külerkin,
ordu komutanına subaşı denirdi.
Selçuk Bey Oğuz Yabgu Devleti’nde subaşıydı. Oğuz yabgusuyla
arası açılınca Oğuz Yabgu Devleti’nden ayrıldı ve Seyhun nehri
kıyısındaki Cent şehrine gelerek yerleşti. Burada Müslüman olan
Selçuk Bey, kendisine diğer Türk boylarının katılmasıyla iyice
güçlendi.
Selçuklular Karahanlı ve Gaznelilere karşı Samanoğullarını
desteklediler.
Selçuk Bey’den sonra başa geçen oğlu Aslan Yabgu Gazneli
Mahmut tarafından yakalanıp Kalincar kalesine hapis edildi ve
orada öldü(1025).
Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi:
Aslan Yabgu’dan sonra yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Beyler
Selçukluların başına geçmiştir. Selçuklular Gazneliler ile
yaptıkları 1040 Dandanakan Savaşını kazandılar.
Dandanakan Savaşı Sonuçları:
a) Büyük Selçuklu Devleti kuruldu. Başkent Rey oldu. Tuğrul
Bey sultan oldu.
b) Horasan’ın fethi tamamlandı. Gazneliler zayıflamaya
başladı.
c) Tuğrul Bey, Anadolu’nun fethi için bazı komutanlarını
görevlendirdi.
Bizans-Gürcü kuvvetlerine karşı Pasinler Savaşı(1048) kazanıldı.
Bu savaştan sonra Anadolu’ya Türk akınları hızlandı. 1055’te
Tuğrul Bey Bağdat’a girerek Abbasi halifesini, Büveyhoğulları’nın
baskısından kurtardı. Tuğrul Bey Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı
unvanını aldı. Bu olaydan sonra: Selçuklular Türk İslam
dünyasının koruyucusu oldular.
Sultan Alparslan (1064-1072):
1064 Kafkasya seferinde Ani kalesini ele geçirip Kars’ı aldı. Bu
fetihten dolayı halife ona Ebul-Feth unvanını verdi. 1067 yılında
kardeşi Kirman meliki Kavurd’un isyanını bastırdı.
Suriye Selçuklular’a bağlandı.
Melikşah (1072-1092):
Devletin en güçlü dönemidir. Bu dönemde devlet en geniş
sınırlara ulaşmıştır.
Komutanlardan Atsız Kudüs ve Şam’ı ele geçirdi. Melikşah
düzenlediği seferle Kafkasya ve Trabzon sahillerini fethetti.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1077 yılında Büyük Şelçuklulara
bağlı olarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu.
Melikşah döneminde devletin sınırları Orta Asya’dan İstanbul
Boğazı’na, Umman Denizinden Aral Gölü’nün kuzeyine kadar
genişlemiştir. Doğu ve Batı Karahanlılar Selçuklu Devletine
Bağlandı. Arabistan fethedildi.
Batıni ayaklanmaları başladı. İkta sistemi uygulanmaya konuldu.
Takvim-i Celali, Ömer Hayyam ve İfsizari tarafından düzenlendi.
Melikşah’ın ölümünden sonra oğulları arasında taht kavgaları
başladı (1091-1118). Mahmut, Berkyaruk, Muhammed Tapar ve
Sencer arasındaki bu taht mücadelesinde sırasıyla Berkyaruk,
Tapar ve Sencer tahta çıktılar.
Berkyaruk (1093-1104):
Kardeşi Mahmut’u yenerek tahta geçti. Amcası Tutuş isyanını
bastırdı. Kardeşi Azerbaycan valisi Mehmet Tapar ile iktidar
mücadelesine girişti.
Mehmet Tapar (1105-1118):
Bu dönem’de Bâtınilerin yıkıcı faaliyetleri hızlandı.
Haçlı seferlerinde Antakya, Urfa ve Kudüs Haçlıların eline geçti.
Hem Haçlılar hem de Bâtıniler üzerine kuvvet gönderildi.
Sultan Sencer (1118-1157):
Sencer döneminde iki büyük tehlike devleti tehdit etmeye
başlamıştı: Haçlılar ve Karahitaylar.
Sultan Sencer Karahitaylar ile mücadeleye önem verdi. Bu
yüzden başkenti Merv’e taşıdı. Karahanlılar, Gazneliler ve
Gurlulara üstünlüğünü kabul ettirdi. Harezm valisi Atsız’ın
isyanlarını bastırdı. Yeğeni Mahmut Irak Selçuklu devletini
kurdu.
1141’de Karahitaylar ile yaptığı Katvan savaşında yenildi.
a) Bu yenilgi Selçukluları güçsüz duruma düşürdü.
b) Harezmşahlar ve Gurlular Selçuklu topraklarını bir kısmını
işgal ettiler.
c) Haçlılar bu yenilgiyi memnuniyetle karşıladılar.
Katvan savaşından sonra sultan Sencer devleti yeniden toparladı
işgal edilen yerleri geri aldı. Oğuz İsyanını bastırmak için yaptığı
seferde esir düştü. Sultan Sencer’in ölümünden sonra Büyük
Selçuklu devleti yıkıldı(1157).
27
Büyük Selçuklu Devletinin Yıkılışının Nedenleri:
a) Hanedan üyelerinin tahtta hak iddia etmeleri,
b) Sık sık çıkan taht kavgalarını merkezi otoriteyi zayıflatması,
c) Merkezi otoritenin zayıflamasıyla bağlı beyliklerin ve
Atabeylerin bağımsız rekabet etmeleri,
d) Abbasi halifelerinin güçlerini arttırmak için düşman
devletlerle iş birliği yapmaları,
e) Bâtınilerin yıkıcı faaliyetleri,
f) Devlet görevinin Oğuzlara değil İranlılara verilmesi.
Oğuzların devlete küstürülmeleri,
Bağlı Devletler (Selçuklu hanedan üyeleri tarafından
kurulmuştur):
a) Irak ve Horasan Selçukluları(1119-1194): Berkyaruk’un
kardeşi Mahmut tarafından Merv’ de kurulmuştur.
Harezmşahlar tarafından yıkılmıştır.
b) Kirman Selçukluları(1048-1187): Kavurd tarafından
Kirman’da kurulan devlet Melik Dinar tarafından yıkıldı.
c) Suriye Selçukluları(1069-1118): Tutuş tarafından Suriye’de
kurulan bu devletin merkezi Şam idi.
d) Anadolu Selçukluları(1077-1308): Kutalmış oğlu Süleyman
Şah tarafından Anadolu’da kurulan bu devletin merkezi
İznik şehriydi.
Selçuklu Başkentleri: Nişabur =>Rey =>Isfahan =>Merv.
Atabeylikler:
Büyük Selçuklu devletinde meliklerin devlet yönetiminde
tecrübe kazanmaları için yanlarına verilen bilgili ve deneyimli
kişilere atabey denir. Devlet zayıfladıktan sonra atabeylikler
kurulmuştur.
a) Salgurlar- Fars Atabeyliği (1147-1284): Sungur tarafından
Şiraz merkezli kurulmuştur.
b) İldeniz oğulları- Azerbaycan Atabeyliği (1146-1255):
Azerbaycan’da Şemseddin İldeniz tarafından kurulan
beyliğin merkezi Tebriz’di.
c) Begtekin oğulları- Erbil Atabeyliği (1146-1232): Zeyneddin
Ali Küçük tarafından Erbil’de kurulmuştur.
d) Börililer- Şam Atabeyliği (1128-1154): Atabey Tuğtekin
tarafından Şam’da kurulmuştur.
e) Zengiler- Musul Atabeyliği (1127-1259): İmadeddin Zengi
tarafından Musul’da kurulmuştur.
TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK
Toplum Yapısı:
Türklerin Müslüman olmasından sonra Türklerin siyasi, sosyal ve
kültürel yaşantısı önemli ölçüde değişti. Bununla birlikte Türkler
kendilerine has özellikleri korumaya devam ettiler.
Türk-İslam devletlerinde toplum yapısı şehirlerde yaşayanlar ile
göçebelerden oluşmaktaydı.
Şehirlerde yaşayanlar sanat ve ticaretle, göçebeler ise
hayvancılıkla geçinirlerdi.
Türklerde toplumsal sınıf farkı yoktu. Herkes kanun önünde
eşitti. Toplumda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan sosyal
kurumlar; vakıflardı.
Vakıflar; eğitim-öğretim, sosyal yardımlaşma, sağlık ve kamu
yararına yönelik hizmetleri yürütürlerdi.
Devlet Yönetimi:
Selçuklu devlet teşkilatı; Türk devlet geleneğinin temelini
oluşturmuştur. Karahanlı, Samanlı, Gazneli ve Abbasi devlet
teşkilatlarından yararlanmıştır.
Hükümdar: Töre ve kurumların tanıdığı haklarla devletin tek
hâkim idi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan
mensupları tarafından idare edilirdi.
Kut anlayışı Türler Müslüman olduktan sonra da devam etmiştir.
Bu durum sık sık taht kavgalarına sebep olmuştur.
Hükümdar unvanları; sultan, sultan-ı âlem, sultanul-maşrık velmağrib idi.
Karahanlılarda; hakan ve han (doğuda arslan han, batıda buğra
han), kadır, kara ve ilig’tir.
Hakimiyet sembolleri; hutbe okutmak, para bastırmak, çetr,
tuğ, nevbet, sancak, taht ve otağ (saltanat çadırı) idi.
Hükümdarın Özellikleri: Hükümdarın özellikleri; adalet, cesaret,
fazilet ve bilgelikti.
Hükümdarın görevleri; Adaleti sağlamak, ülkenin huzur ve
güvenini sağlamak, halkın ihtiyaçlarını karşılamak, savaşlarda
ordunun başında sefere çıkmaktı.
Hükümdarlar adaletin işlemesine büyük önem verirlerdi.
Saray ülkenin yönetildiği ve hükümdarın yaşadığı bir Memleket
işlerinin konuşulup karara bağlandığı bir divan (divan-ı saltanat)
vardı.
Yönetim Birimleri: eyalet-kaza-köy
Bazı Terimler:
Atabey; Meliklerin hocaları,
Melik; Hükümdar ailesine mensup olan kişiler,
Amil; Vergi toplayan memur,
Amid; Yönetimden sorumlu sivil görevliler.
Muhtesip; Ticari ve ekonomik hayatı denetleyen memurlar,
Kadı; Hâkim.
Ulag, cufga; Posta teşkilatı memurları.
Kadıl- kudat; Kadıların başı.
Ordu:
Ordunun özellikleri: Türk ordusu disiplinli, teşkilatlıydı.
Kullanılan silahlar; ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, bıçak, hançer,
kargı, mancınık, kule, koçbaşı ve neft makinesiydi.
Savaşlarda ekseriyetle hilal taktiğini kullanırlardı.
Savaşan birlikler; okçular, mızrakçılar, gürzcüler, sopacılar,
neftçiler, lağımcılar, meşaleciler, bayraktarlardan oluşurdu.
Geri hizmet birlikleri ise; harem, hazine, silah ve hayvanların
muhafızları, mutfak görevlileri ve sakalardı.
İkta Sistemi:
Devletin, gelirleriyle asker beslenmesi karşılığında bazı kişilere
bir kısım topraklarını vermesiydi. Bu tür topraklara ikta arazisi,
bu toprakların gelirleriyle beslenen askerlere de ikta askerleri
denilmiştir.
İkta sisteminin amaçları;
a) Oğuzları yerleşik hayata geçirmek,
b) Büyük devlet adamlarını ve komutanları ödüllendirmek,
28
c)
Devleti asker ve komutanların maaşlarını ödeme külfetinden
kurtarmak,
d) Toprağın işlenmesini ve üretimin artırılmasını sağlamaktı.
Gulam Ordusu: Değişik milletlerin çocuklarından seçilerek
eğitilen ve sultanın yanında bulunan her an savaşa hazır
orduydu.
Hassa Ordusu: Sultana bağlı olan ve iktalardan elde edilen vergi
gelirleriyle beslenen orduydu.
Türkmenler: Ordunun tamamlayıcı unsuru olan, genellikle
uçlara yerleştirilen ve gerektiğinde savaşlarda yararlanılan
gruplardı.
Toprak Yönetimi:
Has; hükümdar ve ailesine ait olan, gelirleri doğrudan hazineye
aktarılarak hükümdar ve ailesine harcanan arazidir.
İkta; melik, emir ve komutanlara asker beslenmesi karşılığında
verilen arazidir. Bu toprakların mülkiyeti devlete aitti.
Haraci; Gayrimüslimlerin sahip oldukları araziden alınan
vergiydi.
Vakıf; hayır amaçlı işler için ayrılan topraklardır.
Mülk; alınıp satılan, çocuklara miras olarak bırakılan
topraklardır.
Hukuk:
Hukuk sistemi şer’i ve örfi hukuk diye iki kısma ayrılırdı.
Şer’i hukuk, İslam hukuku, örfi hukuk ise gelenek ve
göreneklerden oluşurdu.
Mahkemelerde davalara kadılar bakardı. Kadıların başkanı,
Kadıl-kudat Bağdad’ta otururdu.
Örfi davalara bakan mahkeme başkanlarına emir- dad denirdi.
Ağır suç işleyen kişilerin davalarına hükümdarın başkanlık ettiği
divan-ı mezalim denirdi.
Dil ve Edebiyat:
Karahanlılarda resmi dil Türkçeydi. Ancak, Gazneliler ve
Selçuklularda edebiyat dili Farsça, bilim dili Arapça halkın
konuştuğu dil ise Türkçeydi.
Bu dönemde verilen eserler:
Karahanlılarda;
 Kutatgu Bilig (Yusuf Has Hacib)
 Divan-ı Lügatit-Türk (Kaşgarlı Mahmud)
 Atebetü’l- Hakayık (Ahmed Yükneki)
 Divan-Hikmet(Hoca Ahmed Yesevi)
 Satuk Buğra Han Destanı.
Gaznelilerde;
 Şehname (Firdevsi).
 Harezmşahlara;
 Türkçe-Farsça Sözlük(Muhammed b. Kays)
 Mukaddemetü’l- Edeb (Mahmud Zemahşeri).
Ekonomik Hayat:
Türkler Müslüman olduktan sonra Maveraünnehir, Harezm ve
Horasan bölgelerine yerleştiler ve tarım yaptılar. Tolunoğulları
devrinde tarım ve ticarete önem verilmiş, Mısır ekonomik
yönden gelişmiştir. Karahanlılar ve Gazneliler ticaret yollarını
kontrol sayesinde güçlendiler.
Büyük Selçuklu Devleti’nin başlıca gelirleri; öşür, haraç, cizye,
gümrük ve maden vergileri savaş ganimetleri ve bağlı devletlerin
vergilerdi.
Selçuklular ticaret yollarına çok önem verdiler ve zarara uğrayan
tüccarın malını tazmin ettiler.
Abbasilerin fütüvvet teşkilatı Türklerde ahilik adını almıştır.
Melikşah ve Sencer dönemlerinde sulama kanalları açılmıştır.
Selçuklular Tuğrul Bey, Alparslan, Melikşah ve Kavurd
devirlerinde altın para bastırmışlardır. Devletin vergi gelirleri;
asker ve memur maaşları, sefer giderleri, sosyal tesislerin
yapımı, şehir ve yolların bakımına harcanmıştır.
Bilim:
Hükümdarlar, bilim ve sanatın gelişmesi için çaba
harcamışlardır. Böylece Semerkant, Buhara, Kaşgar, Belh,
Nişabur, Herat, İsfahan, Merv şehirleri gelişerek bilim ve kültür
merkezleri olmuştur.
Birçok bilgin, edip, sanatçı ve mutasavvıf yetişmiş, şehirlerde
medreseler kurulmuştur.
Bağdad’taki Nizamiye Medreseleri’ni Selçuklu veziri
Nizamülmülk kurdurmuştur. Eğitim ve öğretim vakıflar
tarafından desteklenmiştir.
Türk-İslam devletlerinde yetişen âlimler, edipler, sanatkarlar, ve
mutasavvıflar; Harezmi(matematik), İbn-i Türk(cebir),
Farabi(felsefe, müzik), Ebu Reyhan El-Biruni(tarih, matematik),
İbn-i Sina(tıp, felsefe, eğitim), Gazali(felsefe, din), Ömer
Hayyam(Matematik), Fahreddin Razi(tefsir), Zemahşeri(tefsir),
Utbi(tarih).
Sanat:
Türklerin en çok sanat eseri verdiği dallar; hat, tezhip, minyatür,
seramik, taş işçiliği ve kuyumculuktur. Minyatür Uygurlardan
Moğollara, onlardan da Osmanlılara geçmiştir.
Türkler yerleşik hayata geçtikten sonra mimarlık alanında birçok
eserler vermişlerdir.
Bazı mimari erserler:
 Tolunoğlu Ahmed Camii(Mısır)
 Şir Kebir Camii(Karahanlı, X. yy.)
 Arap Ata Türbesi(Karahanlı)
 Zafer Kuleleri(Gazneli)
 Leşkeri Bazar Ulu Camii(Gazneli)
 Mescid- i Cuma(İsfahan)
 Haydariye Mescidi (Kazvin)
 Tuğrul Bey Türbesi(Rey)
 Sultan Sencer Türbesi(Merv).
VI. TÜRKİYE TARİHİ
(11- 13. YÜZYIL)
ANADOLU’YA TÜRK AKINLARI:
29
Anadolu’ya yerleşmek amacıyla yapılan ilk Türk akınlarını Büyük
Selçuklular başlatmışlardır.
Malazgirt Savaşından sonra Türkler Anadolu’ya göç etmeye
başladılar. Moğol istilası bu göçleri hızlandırdı.
Oğuz-Yabgu devletinden ayrılarak Maveraünnehr’e ve Horasan’a
inen Selçuklular bu bölgede Karahanlılar ve Gazneliler arasında
sıkışmışlardı ve yurt arıyorlardı.
ANADOLU’DA KURULAN İLK TÜRK BEYLİKLERİ:
a) Saltuklular(1072–1202): Erzurum ve çevresi
b) Mengücekliler(1080–1228): Erzincan, Kemah ve Divriği’de
c) Danişmentliler(1080–1178): Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri
d) Artuklular(1102–1409): Hasankeyf, Harput ve Mardin’de
e) Çaka Beyliği(1081–1093): İzmir ve çevresi
f) Sökmenliler: Ahlat ve Van Gölü havzası
g) İnaloğulları: Diyarbakır ve çevresi
h) Çubukoğulları: Harput ve çevresi
i) Dilmaçoğulları: Bitlis ve çevresi
j) İnançoğulları: Ladik’te (Denizli)
k) Tanvermişoğulları: Efes ve çevresi
Çağrı Bey Anadolu’ya ilk akınını keşif amaçlı olarak 1016’da
yaptı.
Selçuklu Devleti kurulduktan sonra, Tuğrul Bey Oğuzları yurt
bulmak amacıyla Anadolu’ya akınlar yapmaya teşvik etmiştir.
Bunun için birçok komutanı Anadolu’nun fethiyle görevlendirdi.
İbrahim Yınal’ı Anadolu’ya gönderdi.
Pasinler Savaşı (1048):
Savaşın sebebi Selçuklu meliki Hasan’ın pusuya düşerek şehit
olmasıydı. İbrahim Yınal ile Kutalmış 1048’de Pasinler Savaşı’nda
Bizans’ı yendiler. Savaşta Gürcü kralı Liparit esir düştü. Pasinler
Savaşı Selçuklularla Bizans arasında yapılan ilk önemli savaştır.
Savaş sonunda Bizans’la anlaşma yapıldı.
Antlaşmaya göre;
a) Bizans, Emeviler döneminde İstanbul’da yaptırılan caminin
tamir ettirilmesini
b) Bizans topraklarındaki camilerde Abbasi halifesi ve Tuğrul
Bey adına hutbe okutmayı kabul etti.
Tuğrul Bey 1054’de Anadolu’ya geçerek Muradiye ve Erciş’i aldı.
Selçuklu komutanı Dinar Malatya ve çevresini fethetti. Alp
Arslan, Gümüştekin, Ahmet Şah ve Afşin’i Anadolu’nun fethiyle
görevlendirdi.
Malazgirt Savaşı (26 Ağustos 1071):
(Bizans, Peçenek, Uz, Kıpçak, Hazar, Slav, Frank, Got, Ermeni ve
Gürcü- Selçuklu):
Bizans İmparatoru Romen Diyojen Türk akınlarını durmak ve
Türkleri Anadolu’dan atmak istiyordu.
Romen Diyojen çeşitli milletlerden topladığı 200 bin kişilik bir
ordu ile harekete geçti. 26 Ağustos 1071’de Selçuklu ordusu ile
Bizans ordusu arasında yapılan savaşı Selçuklular kazandı.
Savaşın Sonuçları:
a) Bu zaferle Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Türkler
Anadolu’ya yerleşmeye başladı.
b) Bizans’ın İslam dünyası üzerindeki baskıları sona erdi.
c) Anadolu’da ilk Türk beylikleri kuruldu.
d) Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi Haçlı seferlerine sebep
oldu.
Selçukluların Anadolu’yu Yurt Edinme Nedenleri:
a) Karahanlıların ve Gaznelilerin baskıları;
b) Selçuklu Devleti’nin Oğuzlara yurt bulmak istemesi
c) Anadolu’da nüfusun az olması burada yaşayan halkın Bizans
yönetiminden memnun olmaması,
d) Bizans’ın zayıf olması ve Türklere direnecek güçte olmaması.
11. yüzyılda Anadolu’da Bizans İmparatorluğu hâkimdi. Ancak
Sasaniler ve Araplarla yaptığı mücadelelerle iyice zayıflamıştı,
Doğu Anadolu halkı batıya göç etmişti.
Saltuklular (1072-1201):
Ebul-Kasım Saltuk tarafından kuruldu. Beyliğin merkezi
Erzurum’dur.
Saltuklular Danişmentlilerle birlikte Haçlılara karşı savaştılar.
Ayrıca Gürcülerle Gürcülerle savaşlar yapıldı.
Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı II. Rükneddin Süleyman Şah
1201’de Gürcistan seferinde dönerken bu beyliğe son verdi.
Moğolların önünden kaçan Türkmenlerin ilk uğrak yeri
Erzurum’du. Önemli bir ticaret merkeziydi.
Tepsi Minare, Saat kulesi, Kale camii, Mama Hatun Kervansarayı,
Ulu Camii hala ayakta olan eserlerdir.
Mengücekliler(1080-1228):
Mengücek Ahmet Gazi tarafından Erzincan’da kuruldu.
Rumlarla ve Gürcülerle savaştı ve şehit oldu. Oğlu İshak Bey’in
ölümünden sonra beylik ikiye ayrıldı:
Erzincan-Kemah Kolu: İshak’ın oğlu Davud kurmuştur. II. Davut
Bey Eyyubiler ve Harzemşahlarla işbirliği yapınca 1228’de I.
Alaaddin Keykubat son verdi.
Divriği Kolu: İshak’ın oğlu Süleyman kurdu. Ahmet zamanı en
parlak zamanıdır. 1252’de Anadolu Selçuklularına bağlandı.
Divriği Kale Camii, Ulu Camii, Kayıtbay Camii, Divriği Külliyesi
önemli eserlerdir. Erzincan’daki depremler ve Moğol istilasından
dolayı bazı eserler günümüze kadar gelmedi.
Danişmentliler (1080-1178):
Melikşah’ın komutanlarından Danişmend Ahmet Gazi
tarafından Sivas’ta kuruldu.
Tokat, Amasya, Malatya ve Kayseri’yi aldı. Anadolu
Selçuklularıyla birlikte Haçlılara karşı savaştı.
Emir Gazi damadı I. Mesut’un tahta çıkmasına yardım etti.
Malatya’yı geri aldı. Antakya Haçlı Prensliği ve Kastamonu’yu
işgal eden Bizans kuvvetleriyle çarpıştı. Emir Gazi dönemi en
parlak dönemidir.
1134’de yerine oğlu Melik Muhammed geçti. Beylik, Sivas,
Kayseri, Malatya kollarına ayrıldı. II. Kılıçarslan Kayseri’yi
aldıktan sonra 1178’de beyliğe son verdi.
30
Tokat ve Niksar’da Yağıbasan medreseleri Anadolu’daki ilk
medreselerdir. Emir Gazi Kümbeti ve Kayseri Ulu Cami mimari
eserlerdir.
Artuklular (1102- 1409):
Artuk Bey’in oğulları Sökmen ve İlgazi tarafından Güneydoğu
Anadolu’da kurulmuştur. Beylik daha sonra üç kola ayrılmıştır:
Hasankeyf Artukluları(1102- 1231): Artuk Bey’in oğlu Sökmen
tarafından Diyarbakır’da kuruldu. 1231’de Eyyubiler tarafından
yıkıldı.
Harput Artukluları(1185- 1234): İmadeddin Ebu Bekir tarafından
1185’de kuruldu. Zamanla Moğol ve Eyyubilerin egemenliğine
giren bu beylik 1234’de Alaaddin Keykubat tarafından ortadan
kaldırıldı.
b) Bulundukları bölgeleri Bizans, Gürcü, Ermeni ve Haçlı
güçlerine karşı korumuşlardır.
c) Anadolu’da birçok yerleşim merkezi kurup buralara Türkçe
isim vermişlerdir.
d) Yaptıkları eserlerle Anadolu’yu bayındır hale getirmişlerdir.
ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077-1308):
Kuruluş Dönemi (1077–1155):
Süleyman Şah (1077–1086):
Süleyman Şah kardeşi Mansur ile birlikte Anadolu’ da fetihler
yapmış ve daha sonra İznik’i ele geçirmişti.
Melikşah da onu Türkiye Selçuklu hükümdarı olarak tanıdı. Bu
tarih Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluş yılı olarak kabul edilir
(1077).
Mardin Artukluları(1108-1409): 1108’de Artuk Bey’in oğlu İlgazi
tarafından Mardin’de kuruldu.
Boğaz’ın Anadolu yakasını kontrolüne aldı. Boğazdan geçen
gemileri vergiye bağladı. Bizans ile antlaşma yapılarak Kocaeli
yarımadasındaki Dragos Çayı sınır kabul edildi.
1200’den itibaren Eyyubiler, arkasından Anadolu Selçukluları ve
Moğol egemenliğine girdiler. 1409’da Karakoyunlu hükümdarı
Kara Yusuf bu kola son verdi.
Halep’i kuşatması üzerine Suriye Selçuklu Meliki Tutuş ile Halep
yakınlarında yaptığı savaşta öldü(1086). Süleyman Şah Caber
kalesine gömüldü.
Diyarbakır’daki Artuklu Sarayı Batman suyu üzerindeki Malabadi
Köprüsü, Halep’teki Medrese, Mardin Ulu Cami, önemli
eserlerdir.
Melikşah, Süleyman Şah’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan’ı
alarak Isfahan’a götürdü.
Çaka Beyliği (1081–1093):
Oğuzların Çavuldur kolundan olan Çaka Bey, Bizans
İmparatorluğu’na düzenlenen akınlar sırasında esir düştü ve
İstanbul’a götürüldü.
Çaka Bey bir fırsatını bulup İstanbul’dan kaçtıktan sonra İzmir ve
çevresini ele geçirip beylik kurdu.
Çaka Bey kurduğu donanma ile Midilli, Rodos, Sakız ve İstanköy
adalarını fethetti. Çaka bey kızını Anadolu Selçuklu sultanı I. Kılıç
Arslan ile evlendirdi. Bizans’ın kışkırtmaları sonucunda I. Kılıç
Arslan kayınpederi Çaka Bey’i öldürttü.
Çaka Bey’in ölümünden sonra Bizans İzmir ve çevresini ele
geçirerek bu beyliğe son verdi. Çaka Beyliği denizcilik
faaliyetlerinde bulunan ilk Türk beyliğidir.
Anadolu’da Kurulan Diğer Beylikler:
Sökmenliler: Kutbeddin İl Arslan’ın komutanlarından Sökmen
tarafından Ahlat ve Van Gölü havzasında kurulmuştur.
İnaloğulları: Türkmen komutanı Sadr tarafından Diyarbekir ve
çevresinde kurulmuştur.
Çubukoğulları: Melikşah’ın komutanlarından Çubuk Bey
tarafından Harput ve çevresinde kurulmuştur.
Dilmaçoğulları: (Togan Arslanoğulları): Sultan Alparslan’ın
komutanlarından Dilmaçoğlu Mehmet bey tarafından Bitlis ve
civarında burulmuştur.
İnançoğulları: Mehmet Bey tarafından Lâdik’te (Denizli)
kurulmuştur.
Tanvermişoğulları: Tanrıvermiş adlı bir Türkmen beyi tarafından
Efes ve çevresinde kurulmuştur.
Anadolu’da Kurulan İlk Beyliklerin Özellikleri:
a) Anadolu’nun fethedilmesinde ve Türkleşmesinde önemli rol
oynamışlardır
Taht Boşluğu:
Melikşah’ın 1092’de ölmesiyle Süleymanşah’ın oğulları Kılıç
Arslan ve Kulan Arslan Anadolu’ya geldiler. Kılıçarslan Türkiye
Selçuklu Devleti tahtına oturdu.
I. Kılıç Arslan (1092–1107):
Önce Bizans üzerine baskı kurdu. Batı sınırını güvence altına
aldıktan sonra doğuya yöneldi.
Malatya’yı kuşattığı sırada, Haçlı seferleri başladı. Bunun üzerine
kuşatmayı kaldırarak İznik’e döndü. I. Haçlı Seferi’nde İznik’i
Bizans’a bırakıp devlet merkezini Konya’ya taşıdı.
Daha sonra doğudaki fetihlere devam etti. Danişmentlilerden
Malatya’yı aldı. Daha sonra Musul’u ele geçirdi.
Bunun üzerine Emir Çavlı komutasındaki Büyük Selçuklu
ordusuyla yaptığı savaşta yenildi. Atıyla Habur ırmağını geçerken
boğularak öldü(1107).
Taht Boşluğu:
Emir Çavlı I. Kılıç Arslan’ın oğlu Şahinşah’ı ve ailesini esir alarak
İsfahan’a götürdü.
Anadolu Selçuklu tahtı ikinci defa boş kaldı. Daha sonra Mesud,
Danişmentli Emir Gazi’nin yardımıyla Selçuklu hükümdarlığını
ele geçirdi(1116).
I. Mesut (1116–1155):
I. Mesut Danişmentli Emir Gazi’nin damadıydı. I. Mesud
Danişmentlilerin elinde bulunan Anadolu hâkimiyetini tekrar
Selçuklulara kazandırdı. Ankara, Çankırı ve Kastamonu’yu ele
geçirdi.
Türkleri Anadolu’dan atmak isteyen Bizans imparatoru Manuel
Komnenos’u yenilgiye uğrattı(1146).
31
Bu sırada Anadolu’ya gelen II. Haçlı ordusuna karşı
Danişmentlilerle beraber başarılı mücadeleler verdi. Bundan
sonra Çukurova’da bazı kale ve şehirleri ele geçirdikten sonra
öldü(1155).
Batı kaynaklarında Anadolu ilk defa Türkiye adı ile I. Mesud
zamanında anıldı.
Yükselme Devri (1155–1243):
II. Kılıç Arslan (1155–1192):
Miryakefalon Savaşı(1176):
Bizans imparatoru Manuel Komnen Türkleri tamamen
Anadolu’dan atmak için harekete geçti. Denizli yakınlarında
Miryokefalon (Kumdanlı) vadisinde yapılan savaşta II. Kılıç Arslan
karşısında bozguna uğradı.
Savaşın Sonuçları:
a) Türklerin Anadolu’dan atılamayacağı anlaşıldı.
b) Bizans savunmaya Türkler taarruza geçti.
c) Anadolu’nun bir Türk yurdu olduğu ispatlandı.
1178’de Danişmentlilere son verdi. 1186 yılında ülkeyi 11 oğlu
arasında paylaştırdı. Bu durum melikler arasında taht
kavgalarına neden oldu ve devlet zayıfladı. Bundan dolayı III.
Haçlı seferinde istenilen mücadele olmadı. II. Kılıç Arslan
1192’de öldü.
Rükneddin Süleyman Şah (1196–1204):
Kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile yaptığı iktidar mücadelesini
kazanarak sultan oldu. Türk birliğini yeniden kurmaya çalıştı.
Bizans ile mücadele etti. Gürcistan Krallığı ile savaştı fakat
yenildi. Bu seferden dönerken Erzurum’u alarak Saltuklulara son
verdi (1202). Ermeniler üzerine sefere çıkarak onları Anadolu
Selçuklu Devleti’ne bağladı.
Onun ölümünden sonra kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev yeniden
Selçuklu tahtına çıktı.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, 2. Defa (1205–1211):
I. Gıyaseddin Keyhüsrev fetih politikasını ekonomik ve ticari
hedeflerine göre belirledi.
Önce İznik İmparatoruyla bir anlaşma yaparak batı sınırlarını
güvence altına aldı. Daha sonra Trabzon Rum İmparatoru
üzerine sefer düzenledi. Samsun ve çevresini ele geçirdi ve
Karadeniz ticaretini güvenlik altına aldı. 1207’de Antalya’yı
alarak ticaret limanı haline getirdi. Venediklilerle ilk kez ticaret
anlaşması yaptı. Bir donanma kurarak denizcilik alanında
faaliyet gösterdi.
Vergisini ödemeyen İznik imparatoru ile Alaşehir’de yaptığı
savaşta şehit oldu.
Eyyubiler üzerine çıktığı sefer esnasında Malatya’da öldü(1220).
I. Alâeddin Keykubat (1220–1237):
Dönemi Anadolu Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemidir.
I. Alâeddin Keykubad Moğollara karşı bazı tedbirler aldı. Sivas,
Kayseri ve Konya gibi büyük ve önemli şehirlerin sur ve kalelerini
tamir ettirdi. Eyyubilerle dostluk kurdu. Moğollarla iyi geçinmeyi
tercih etti.
Alınan bu tedbirlerden sonra I. Alâeddin Keykubad fetihlere
başladı. Alanya Kalesi’ni fethetti (1223).
Gönderilen kuvvetler Kırım’daki Suğdak’ı ele geçirdi. Kıpçak
beyleri ve Rus Knezleri itaat altına alındı.
Doğuda ilk önce Erzincan’ı alarak Mengüceklilere(1228),
ardından Harput’u alarak Artukluların Harput Koluna son verdi.
Trabzon kuşatıldı.
Yassıçimen Savaşı (1230):
Alâeddin Keykubat Moğol tehlikesine karşı Harezmşahlar ve
Eyyubiler ile işbirliği yapmak istiyordu.
Fakat Celaleddin Harezmşah’ın Ahlât’ı yakıp yıkması iki devlet
arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Alâeddin Keykubat,
Celaleddin Harezmşah’a karşı Eyyubi meliki Eşref ile anlaştı.
Yassıçimen’de yapılan savaşta Harezmşahlar yenildi(1231). Bu
savaştan sonra Harezmşahlar Devleti yıkıldı ve Anadolu Selçuklu
Devleti ile Moğollar komşu oldular.
Moğollara Karşı Tedbirler:
a) Moğolların 1231 yılında Sivas’a kadar ilerlemesi üzerine,
Ögeday Han’a elçi gönderilerek Moğollarla barış yapıldı.
Moğollara karşı tedbirler alındı.
b) Ahlât, Van, Bitlis ve Adilcevaz alındı ve doğudaki kaleler
tamir edildi.
c) Doğu Anadolu’da bulunan Harezmli askerlerin beyleriyle
görüşmeler yapılarak Selçuklu hizmetine girmeleri sağlandı.
d) Eyyubiler ve Harput Artukluları ile de savaş yapılarak Harput
ele geçirildi.
e) Alâeddin Keykubat Eyyubiler üzerine sefer hazırlıklarına
başladığı sırada Kayseri’de elçilere verdiği bir ziyafet
esnasında zehirlenerek öldürüldü (1237).
II. Gıyaseddin Keyhüsrev(1237–1246):
Zayıf kişiliği devlet yönetiminin bozulmasına ve devletin
zayıflamasına yol açtı.
Tahta çıkmasında büyük rolü olan Sadettin Köpek’in
kışkırtmasıyla birçok devlet adamı ve komutanı öldürttü.
I. İzzeddin Keykavus (1211–1220):
I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra devletin başına I.
İzzeddin Keykavus geçti. Kardeşlerinin isyanını bastırdı.
Ticaretin gelişmesi için çalıştı. Kıbrıs ve Venedik devletleri ile
ticari antlaşmalar yaptı.
Baba İshak İsyanı(1240):
Bu sırada Güney Doğu Anadolu’da Baba İshak peygamberlik
iddiasıyla isyan etti. İsyan Tokat ve Amasya’ya yayıldı.
Amasya subaşısı Armağanşah, Baba İshak’ı öldürttü(1240).
Ancak isyan devam etti ve Armağanşah şehit düştü.
Konya’ya doğru ilerleyen isyancılar, Kırşehir yakınlarında
tamamen yok edildiler.
1214 yılında Sinop’u fethetti, Trabzon İmparatorunu ve
Çukurova’daki Ermenileri vergiye bağladı. Artuklu ve Erbil
hükümdarlarını hâkimiyetine aldı.
Kösedağ Savaşı (1243):
Baba İshak isyanının güçlükle bastırılması, Türkiye
Selçukluları’nın eski gücünde olmadığını gösterdi.
32
Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Sivas’ın 80 km
doğusundaki Kösedağ’da Selçuklu ordusuyla karşılaştı. II.
Gıyasettin Keyhüsrev’in hatasıyla Selçuklu ordusu yenildi.
Savaşın Sonuçları:
a) Türkiye Selçuklu Devleti Moğol egemenliğine girdi.
b) Çukurova Ermenileri ve Trabzon İmparatorluğu da
Moğollara bağlandılar.
c) Moğol tahribatı nedeniyle ticari ve ekonomik hayat
durgunlaştı.
d) Birçok şehirde bilim ve kültür faaliyetleri durdu.
e) Moğolların devlet adamları üzerindeki baskısı arttı.
Anadolu’da merkezi otorite zayıfladı.
f) Türkmenler Moğol baskısıyla batıya göçtüler. Uçlarda Türk
nüfusu arttı. Beylikler yeniden kurulmaya başlandı.
Yıkılış Dönemi (1243–1308):
II. Gıyasettin Keyhüsrev’in ölümünden sonra üç oğlu (IV. Kılıç
Arslan, II. İzzettin Keykavus ve II. Alaattin Keykubat) arasında
çıkan taht kavgaları yüzünden ülke üç parçaya bölündü.
Bir süre sonra kardeşlerini bertaraf eden IV. Kılıç Arslan
İlhanlılara bağlı olarak tahta çıktı. Ancak bütün devlet işlerini
vezir Süleyman Pervane yürütüyordu.
Süleyman Pervane bir süre sonra Moğollarla anlaşarak IV. Kılıç
Arslan’ı öldürttü ve yerine sultanın çocuk yaştaki kardeşi III.
Gıyasettin Keyhüsrev’i tahta çıkardı.
Ülkeyi Süleyman Pervane tek başına yönetmeye başladı. Bu
durumdan rahatsız olan Anadolu Türkmen beylikleri Moğollara
karşı Memluk hükümdarı Baybars’tan yardım istediler.
Baybars bir süre sonra Anadolu’ya geldi. Ancak Moğollardan
korkan Türkmen beylikleri Baybars’a destek vermeyince Baybars
ülkesine geri döndü.
Bu duruma sinirlenen Moğollar Anadolu’ya girerek binlerce
insanı kılıçtan geçirdiler.
Moğollar ülkenin idaresini son Selçuklu hükümdarı II. Mesut’a
verdiler. II. Mesut zamanında Türkiye Selçuklu Devleti adeta
Moğol İlhanlı Devleti’nin bir eyaleti haline geldi.
II. Mesut’un 1308’de ölümü üzerine Türkiye Selçuklu Devleti
resmen sona erdi. Moğollar Anadolu’yu bir süre valiler
göndererek idare ettiler.
İlhanlı Devleti’nin 1336’da yıkılmasıyla Anadolu’daki Türkmen
beylikleri bağımsız konuma geldiler.
Anadolu Selçuklu Devletinin Türk Tarihindeki rolü:
a) Anadolu’da Türk birliğini sağlayan ilk Türk devletidir.
b) Türkmenleri bir çatı altında toplamıştır.
c) Anadolu’da Türk kültürünün gelişmesini ve devamını
sağlamıştır.
d) Anadolu’yu ve İslam dünyasını Haçlılara ve Bizans’a karşı
korumuştur.
e) Anadolu’yu canlı bir ticaret merkezi haline getirmiştir.
Uçlarda Hayat:
Selçuklular Anadolu’ya göç eden Türkmenleri sınırlara (uç)
yerleştirmişler ve Anadolu’nun üç yönünde uç bölgeleri
kurmuşlardır.
Batıda Bizans’a, kuzeyde Trabzon Rum İmparatorluğu’na,
güneyde ise Çukurova Ermenileri ile Kıbrıs Krallığı’na karşı uç
teşkilatı kurulmuştur. Buralara atanan beylere emir-i vilayet-i uç
veya sahib-i etrak denirdi.
Uçlar üçe ayrıldı:
a) Sinop- Samsun ucu (Merkez: Kastamonu)
b) Afyon- Kütahya- Eskişehir ucu (Merkez: Denizli)
c) Alanya ucu (Merkez: Antalya)
Uçlarda bulunan Türkmenler ülkenin düşman saldırılarına karşı
korunmasında ve düşman ülkelerine akınlar düzenlenmesinde
etkili olmuşlardır.
Anadolu Beylikleri:
Kösedağ Savaşı’nda n sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin
zayıflaması beyliklerin kurulmasına yol açtı.
Moğol istilası Anadolu’ya Türkmen göçlerini hızlandırdı.
Uçlardaki Türkmen nüfusu hızla arttı.
Yeni topraklara duyulan ihtiyaç, gaza geleneğiyle birleşince
Bizans üzerine yapılan akınlar arttı. Uç beylikleri giderek daha
da güçlendiler.
Moğolların Anadolu valisi Timurtaş bağımsızlığını ilan etti fakat
Moğolların Anadolu’ya ordu göndermesi üzerine kaçarak
Memluk Devleti’ne sığındı.
Timurtaş Mısır’a kaçarken Anadolu’nun yönetimini Eretna Bey’e
bırakmıştı. Fakat Eretna Bey Anadolu’da tam bir hâkimiyet
kuramadı. İlhanlıların 1336’da yıkılmasıyla beylikler tamamen
bağımsız hale geldiler.
Kösedağ Savaşından Sonra Kurulan Beylikler:
a) Karamanoğulları (1256- 1487), Konya ve Karaman’da
b) Candaroğulları (1292- 1461), Kastamonu ve Sinop’ta
c) Karesioğulları (1304- 1461), Balıkesir’de
d) Osmanoğulları (1299- 1922), Söğüt’te
e) Germiyanoğulları (1299- 1429), Kütahya’da
f) Saruhanoğulları (1313- 1410), Manisa’da
g) Aydınoğulları (1308- 1426), Aydın ve Birgi’de
h) Menteşeoğulları, Muğla ve Milas’ta
i) Hamitoğulları (1300- 1423), Antalya’da
j) Ramazanoğulları (1353- 1608), Çukurova’da
k) Dulkadiroğulları (1337- 1515), Malatya ve Adıyaman’da
l) Eretna Devleti (1335- 1381), Sivas ve Kayseri’de
Beyliklerin Genel Özellikleri:
a) Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflama ve yıkılma
dönemlerinde halkın dirlik ve düzenini sağlanmasında
önemli rol oynamışlardır.
b) Moğol baskısıyla batıya göç eden Türkmenlerin yerleşik
hayata geçmesini sağlamışlar ve Batı Anadolu’daki Türkmen
nüfusun artmasında rol oynamışlardır.
c) Anadolu’yu bayındır hale getirmişlerdir.
d) Bizans’a karşı fetihler yapmışlardır.
e) Denizlere kıyısı olan beylikler Türk denizciliğini
geliştirmişlerdir.
33
ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NDE KÜLTÜR VE UYGARLIK:
Devlet Yönetimi:
Türkiye Selçuklu Devleti birçok alanda Büyük Selçuklu Devleti’ni
örnek almıştır.
Din ve İnanış:
Selçuklu yönetiminde İslam’ın gaza fikri ile Türklerin fetih
anlayışı birleşmişti.
Ülke topraklarının hükümdar ailesinin ortak malı olduğu anlayışı
geçerli olmuştur. Sık sık saltanat kavgaları görülürdü.
Devleti yönetecek şehzadeler daha küçük yaşta iyi bir eğitim
görür, daha sonra atabey gözetiminde melik unvanıyla
eyaletlere yönetici olarak gönderilirdi.
Hükümdarlar dindar oldukları gibi büyük bir hoşgörüye de
sahiptiler. Gayrimüslimlere din ve inanç özgürlüğü tanımışlardı.
XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da Mevlevilik, Bektaşilik,
Ekberilik, Nakşibendîlik, Kadirilik ve Rufailik tarikatları ortaya
çıktı.
Hükümdarlık alametleri tuğ, çetr, sancak, otağ, nevbet ve
mühür vb. Yeni hükümdara Abbasi halifesi hükümdarlık fermanı
ve değerli hediyeler gönderirdi.
Türkiye Selçuklularında merkezi otorite daha güçlüydü.
Hükümdarlar Farsça unvanlar (Keykavus, Keyhüsrev, Keykubat
gibi) kullanmışlardır.
Bu mutasavvıflardan Muhyiddin Arabî, Mevlana Celaleddin
Rumi, Yunus Emre, Sadreddin Konevi görüş ve düşünceleriyle
daha sonraki zamanları da etkilemiş, tasavvufun gelişmesinde,
Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli rol
oynamışlardı.
Ordu Teşkilatı:
Anadolu Selçuklu Ordusu beş kısma ayrılmıştı:
a) Hassa Askerleri (Hükümdarın şahsına bağlı kapıkulu
askerleri),
b) Sipahi Askerleri (İkta sahiplerinin yetiştirdiği kuvvetlerdi ve
tamamen Türklerden oluşuyordu),
c) Türkmenler (uç bölgelerinde yaşayan ve her an savaşa hazır
olan askerler),
d) Bağlı devletlerin kuvvetleri ve ücretli askerler.
Asayiş ve güvenliği sağlayan subaşılar aynı zamanda tımarlı
sipahilerin komutanlarıydı.
Türkiye Selçukluları donanmaya önem verdiler. Sinop, Alaiye,
Antalya ve Samsun gibi yerlerde tersaneler kurdular.
Türkiye Selçuklularında ordu komutanına emirü’l ümera,
donanma komutanına ise reis’ül bahr veya melikü’s sevahil
denirdi.
Toprak Yönetimi:
Devlete ait topraklara miri arazi denilirdi ve dört bölüme
ayrılıyordu.
Has Arazi: Geliri hükümdara ayrılan topraklardı.
İkta Arazi: Ordu mensuplarına ve devlet memurlarına hizmet ve
maaş karşılığı olarak verilen topraklardı. İkta sahipleri bu
toprakların vergi gelirleriyle hem kendi geçimlerini sağlar hem
de atlı asker beslerdi.
Vakıf Arazi: Miri veya mülk arazilerden gelirleri ilmi veya sosyal
kuruluşların masraflarına tahsis edilen topraklardır.
Mülk Arazi: Devlet adamlarına başarılarından dolayı mülk olarak
verilen topraklardır.
Hukuk Sistemi:
Selçuklu adalet teşkilatı şer’i ve örfi hukuk olmak üzere ikiye
ayrılıyordu.
Şer’i hukuk sisteminde davalara kadılar bakardı. Kadıların
başkanına başkadı (kazi’l kuzat) denirdi. Başkadı devlet merkezi
olan Konya’da otururdu.
Örfi hukuk asayişi bozan ve yasaları çiğneyenlerle ilgili davaları
kapsardı. Örfi davalara bakan kimseye emir-i dad denirdi. Emir-i
Dad gerektiği zaman vezir ve divan üyelerini de yargılardı.
Askeri davalara ise kadı asker (kadı-yı leşker) denilen ordu
kadıları bakardı.
Sosyal Hayat:
Malazgirt savaşından sonra Türkler Anadolu’ya yerleşmeye
başladılar. Cami, medrese, hastane, yol, köprü ve saraylar
yaparak şehirleri bayındır hale getirdiler. Anadolu’da birçok yer
adlarına Türkçe isimler verdiler.
Hıristiyan-Müslüman ayrımı gözetmeden tüm halka adil bir
yönetim uyguladılar.
Türkiye Selçukluları döneminde Halk şehirliler ve köylüler ve
göçebeler olmak üzere üç kısma ayrılırdı:
Ahîlerin aralarında kurdukları teşkilata ahîlik denirdi. Ahî
teşkilatı ticareti ve ticaret ahlakını düzenleyen, üretim kalitesini
yükselten ve kaliteli eleman yetiştirilmesini sağlayan bir
teşkilattı.
Ekonomik Hayat:
Ekonomi tarım, ticaret ve sanayiye dayanmaktaydı. Tarım ve
hayvancılık göçebelerin ve köylülerin geçim kaynağı idi.
Ticaret devletin ana politikasını belirleyen başlıca konulardan
biriydi.
Türkiye Selçukluları ticaretin gelişmesi amacıyla tüccarların
konaklaması için hanlar ve kervansaraylar yaptırmışlar, Avrupalı
tüccarlara düşük gümrük vergisi uygulamışlar, Sinop, Alanya ve
Antalya gibi liman şehirlerini fethetmişlerdir.
Ayrıca tüccarların mallarını, zarar görmelerine karşı koruyan
sigorta sistemini uygulamışlardır. Kıbrıs Krallığı, Venedik,
Trabzon Rum Devleti ile ticaret antlaşmaları yapmışlardır.
Dil ve Edebiyat:
Türkiye Selçukluları zamanında bilim dili Arapça, resmi dil ve
edebiyat dili Farsça beylikler resmi dil olarak Türkçe idi.
Karamanoğlu Mehmed Bey 1277 tarihinde Konya’da yayınladığı
fermanla Türkçeyi resmî dil ilan etmiştir.
Halk edebiyatının önemli ürünlerinden biri destanlardır. Bunların
başında Battalname (XII. ve XIII. Yüzyıl) ve Danişmendname
gelir.
Anadolu’da Türkçe'nin gelişmesinde Moğol saldırısının büyük
etkisi oldu. Pek çok şair, yazar ve bilgin Anadolu’ya gelerek
yerleşti.
34
Şeyh Ahmed Gülşehri, Âşık Paşa, Mevlâna Celaleddin Rumi
(1207–1273) ve Yunus Emre bunlardan bazılarıdır. Mevlâna I.
Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir.
Konya’ya yerleşen Muhyiddin Arabî, Türkiye’de tasavvufun
gelişmesine öncülük etti. Sadreddin Konevi, Arabî’nin
düşüncelerinin yayılmasını sağladı.
Sanat:
Türkiye Selçukluları cami, medrese, imaret, kervansaray, kümbet
gibi birçok mimari eserler yaptılar. Yapılan eserlerde taş
işlemeciliği, yazılar, geometrik şekiller ve süslemeler ön
plandadır.
Camiler:
a) Alâeddin Camileri (Konya ve Niğde),
b) Ulu Cami (Sivas ve Malatya, çok sütunlu camilere örnektir),
c) Taş Mescit, Sırçalı Mescit ve Karatay Mescidi (Konya),
d) Erzurum Ulu Camii (Saltuklu),
e) Divriği Ulu Camii (Mengücekli),
f) Ulu Camii (Artuklu)
Medreseler:
Medreseler hemen hemen her şehirde vardı. Anadolu’da
bilenen en eski medrese Danişmentli Tokat ve Niksardaki
Yağıbasan Medreseleridir. Günümüze kadar gelen
medreselerden bazıları şunlardır;
a) Karatay ve İnce Minareli Medrese (Konya),
b) Şifaiye Medresesi, Gök Medrese, Buruciye Medresesi, Çifte
Minareli Medrese (Sivas),
c) Hunad Hatun ve Hatuniye Medreseleri (Kayseri),
d) Çay Medresesi (Afyon- Çay ilçesi),
e) Caca Bey Medresesi (Kırşehir)
Türbeler:
Türbe: Dört duvarının üzeri kubbeyle örtülü olan önemli kişilerin
mezarlarıdır. Kümbet: Silindirik veya çokgen gövdeli, konik ya da
piramit çatıyla örtülü olanlarına denilir.
Bunların en önemlileri;
a) Emir Saltuk (Erzurum),
b) Site Melik (Divriği),
c) Melik Danişment Gazi ve Döner Kümbet (Kayseri),
d) II. Kılıç Arslan (Konya),
e) Hüdavend Hatun (Niğde),
f) İzzettin Keykâvus (Sivas),
g) Mama Hatun kümbeti (Tercan).
Külliyeler:
Külliye cami ile birlikte kurulan medrese, kütüphane ve hastane
gibi yapıların bütününe denir.
Selçukluların ilk külliyesi Kayseri Hunad Hatun Külliyesidir. İkinci
Selçuklu külliyesi ise yine Kayseri’de Hacı Kılıç Külliyesidir.
Anadolu’nun en eski külliyesi Mengücekliler tarafında yaptırılan
Divriği Külliyesidir.
Tekke ve Zaviyeler:
XIII. yüzyıldan kalma en ünlü dini yapılar arasında Konya’ da
Sırçalı Sultan Miskinler Tekkesi ve Konya Sahip Ata Hankâhı ile
Tokat Sümbül Baba ve Halifet Gazi Zaviyesidir.
Kervansaraylar ve Hanlar:
Bunlar yolların emniyetini sağlamak, ticaret hayatını
canlandırmak ve insanların yolculuğunu kolaylaştırmak anlayışı
ile yapılmıştır.
Bunların Başlıcaları:
a) Aksaray-Kayseri yolu üzerindeki Alay Han,
b) Antalya- Isparta yolu üzerindeki Evdir Han,
c) Konya- Aksaray yolu üzerindeki Sultan Hanı,
d) Kayseri-Sivas yolu üzerindeki Sultan Hanı,
e) Antalya- Alanya yolu üzerindeki Alaca Han,
Darüşşifalar:
Bu yapılar günümüzün hastaneleridir. Darüşşifalardan bazıları;
a) Gevher Nesibe ve Gıyasiye Darüşşifaları (Kayseri),
b) I. Keykavus Şifahanesi (Sivas),
c) Turan Melik Darüşşifası (Divriği)
Ayrıca kaleler, surlar ve köprüler,
Süsleme Sanatları; çinicilik, halıcılık ve el sanatları.
VII. ORTAÇAĞDA AVRUPA
FEODALİTE (DEREBEYLİK):
Kavimler Göçü (375) sonrasında Avrupa’da meydana gelen
karışıklılar sebebiyle halk ve büyük toprak sahipleri hayatlarını
devam ettirebilmek için güçlü kişilerin koruması altına girmiştir.
Halkın himayesi altına girdiği kişilere süzeren, himayeyi kabul
edenlere vassal denildi.
Senyörler vassallara kira karşılığında toprağı işleme hakkını
verdiler. Böylece feodalite ortaya çıktı. Senyörlerin içinde
yaşadıkları kaleleri (şato) vardı.
Feodalite Ortaçağ boyunca devam etti.
Feodal toplum düzeninde sınıflar:
Asiller: En imtiyazlı sınıftır. Kendi aralarında şöyle sıralanırlardı:
Kral, Dük, Kont, Baron, Vikont, Şövalye. Asiller devlet işleri ve
askerlikle uğraşırlardı.
Rahipler: Papaya ağlı olarak çalışırlar, vergi vermezler.
Kiliselerde din işleri ile uğraşırlardı. Aforoz, enterdi ve krallara
taç giydirme yetkileri vardı.
Burjuvalar: Şehir ve kasabalarda yaşarlar, ticaret ve sanayi ile
uğraşırlardı. Senyörlere vergi vererek onların himayesinde
yaşarlardı.
Köylüler: Serbest ve köle (serf) köylüler olmak üzere ikiye
ayrılırdı. Serflerin hiçbir hakkı yoktu ve toprakla birlikte alınır ve
satılırlardı.
HIRİSTİYANLIK:
Hıristiyanlık, Hz. İsa tarafından Filistin’de vahyedilen ilahi bir
dindir. Roma İmparatorluğu’nda Milano Fermanı(313) ile
serbest bırakıldı. 381 yılında Roma’nın resmi dini oldu. Kavimler
göçünden sonra Kilise sayesinde Avrupa’da hızla yayıldı.
İlk mezhep ayrılıkları 325 İznik Konsülü ile başlamıştır. Bu
mezhepler Arianizm, Nasturizm ve Monofisizm’dir.
35
451 yılında Kadıköy Konsülü’yle İstanbul Kilisesi Roma’dan
ayrıldı. Böylece Hıristiyanlık dünyasında iki büyük mezhep ortaya
çıktı:
a) Katolik Kilisesi (merkezi: Roma, ruhani lideri: Papa)
b) Ortodoks Kilisesi (merkezi: İstanbul, ruhani lideri: Patrik).
Ortaçağda Papalık bir devlet olarak varlığını sürdürdü. Papaların
krallara taç giydirme, Katolik kiliseleri denetleme yetkileri vardı.
Bu sebeple papalarla krallar arasında sürekli mücadele
yaşanmıştır.
ORTAÇAĞDA BİLİM VE SANAT:
Ortaçağ Avrupası, eğitim ve bilim alanında doğuya göre çok
geriydi.
Yalnız din adamları okuma ve yazma bilirlerdi. Çünkü eğitim ve
öğretim kilisenin elinde idi. Eğitim dili Latince’ydi.
Bilim alanında Skolâstik düşünce egemendi. Skolâstik düşünce
kaynağını Hıristiyanlık ve eski Yunan düşüncesinden alıyordu.
Özgür düşünmeye kapalı, dogmatik düşünceydi.
Sanat tarzı olarak Roman ve Gotik tarzında mimari eserler
verilmiştir. Avrupa’da bazı okullarda İslam filozoflarının eserleri
okutuluyordu (Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi).
SİYASİ YAPI:
Ortaçağda Fransa'da; Frank İmparatorluğu, İstanbul'da; Bizans
İmparatorluğu en güçlü devletlerdi.
Frank İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra kurulan
Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu ile Papa arasında
tevcih (din adamlarını atama) kavgaları yaşandı.
Frank İmparatorluğu’nun temeli Merovenjler zamanında atıldı
Bu hanedan zamanında İspanya Müslümanları, Puvatye
Savaşında(732) Franklara yenildiler. Daha sonra Karolenjler
yönetime egemen oldular. Karolenjler yönetiminde kardeş
kavgalarına Strazburg Yemini ile son verilmesine rağmen
savaşlar yeniden başladı. Verdün Anlaşması (843) ile Frank
İmparatorluğu parçalandı ve bugünkü Fransa, Almanya ve İtalya
devletlerinin temeli atıldı.
Haçlı Seferlerinin Sebepleri:
a) Hıristiyanların kutsal saydıkları şehirleri (Kudüs, Antakya,
Urfa) Müslümanlardan almak istemeleri,
b) Papaların ve din adamlarının halkı Müslümanlara karşı
kışkırtmaları,
c) Kluni tarikatının çalışmaları,
d) İslam dünyasının zenginliğine karşı Avrupalıların yoksul
olması ve doğunun zenginliğine ulaşmak istemeleri,
e) Bizans’ın Avrupa’dan yardım istemesi,
f) Avrupa’daki derebeylerin şan ve şöhret kazanmak istemeleri
ve macera arayışları,
g) Papaların Hıristiyanları birleştirip nüfuz alanlarını
genişletmeyi düşünmeleri,
I. Haçlı Seferi(1096–1099):
Keşiş Piyer L’Hermit komutasındaki ilk düzensiz Haçlı ordusu
Bizans tarafından Anadolu’ya geçirildi. Bu Haçlı kuvvetleri
Anadolu Selçukluları tarafından yok edildi.
Fransız Senyörü Godfruva dö Buyyon komutasındaki 600.000
kişilik ikinci Haçlı ordusu, Bizans ile anlaşarak Anadolu’ya geçti. I.
Kılıç Arslan Haçlıları yenemeyeceğini anlayınca İznik’ten
Konya’ya çekildi. Böylece Türkiye Selçuklu devleti başkenti
Konya oldu.
Haçlılar büyük kayıplar vererek Anadolu’dan geçebildiler. I. Haçlı
Seferi sonunda; Bizanslılar Antalya-Eskişehir hattına kadar tüm
Batı Anadolu’yu ele geçirdiler. Daha sonra Kudüs’e ulaştılar.
I. Haçlı Seferi başarıya ulaştı ve Haçlılar Kudüs, Antakya, Urfa,
Trablusşam ve Yafa şehirlerinde küçük devletler kurdular.
II. Haçlı Seferi (1147- 1149):
Musul Atabeyi İmadeddin Zengi’nin 1144’de Urfa’yı Haçlılardan
alması 2. Haçlı seferine sebep oldu.
Alman İmparatoru III. Konrad ve Fransa Kralı VII. Louis bu sefere
katıldılar ve Anadolu’ya geldiler. Alman imparatoru I. Mesut
tarafından büyük bir bozguna uğratıldı.
Selçuklu ülkesinden geçmenin imkânsız olduğunu anlayan
Fransa kralı Efes, Denizli ve Antalya yönünden ilerledi.
Frank İmparatorluğunun parçalandığı IX. yüzyılda Normanlar
kuzeyden gelerek Avrupa'yı istilaya başladılar. Normanlar,
Feodalitenin İngiltere ve İtalya'ya geçmesine neden oldular.
Burada Haçlıların bir kısmı gemilere binerek Suriye’ye ulaştılar,
Şam’ı kuşattılarsa da başarılı olamadılar. II. Haçlı Seferine ilk
defa krallar ve imparatorlar katılmıştır.
MAGNA CARTA (1215):
Kavimler Göçüyle birlikte İngiltere'de yedi krallık kuruldu
(Briton, İskoç, Galler gibi). Yurtsuz John, halkın baskısıyla 1215
yılında Magna Carta’yı (Büyük Şart) ilan etti. Bu fermandan
sonra İngiltere’de Parlamento açıldı(1295).
III. Haçlı Seferi (1189- 1192):
Selahaddin Eyyubi’nin Hıttin Savaşı’nı kazanarak(1187) Kudüs’ü
Haçlılardan geri alması üzerine düzenlendi.
Buna göre halkın rızası olmadan vergi alınmayacak, özgürler
haksız yere tutuklamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti. Bu
belge Avrupa’da ilk demokrasi hareketi ve ilk anayasa olarak
kabul edilir.
HAÇLI SEFERLERİ (1096–1270):
Hıristiyan Avrupalıların kutsal yerleri ele geçirmek için İslam
Dünyası üzerine yaptıkları seferlerdir. Sekiz Haçlı Seferi
yapılmıştır.
Bu sefere Alman imparatoru Frederik Barbarossa, Fransa kralı
Filip Ogüst ve İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard katıldı.
Haçlılar karadan ve denizden harekete geçtiler. Alman
İmparatoru Anadolu’da II. Kılıç Arslan’ın gerilla savaşıyla yıprandı
ve Silifke nehrinde boğuldu.
Deniz yoluyla gelenler ise Akka’yı ele geçirerek Kudüs’ü almak
için savaştılar ancak başarılı olamadılar.
IV. Haçlı Seferi(1202- 1204):
36
Filistin’deki Yafa ve sahil şeridindeki bazı kalelerin Eyyubilerin
eline geçmesi üzerine Papa III. İnosent’in çağrısıyla 4. Haçlı seferi
düzenlendi.
İngiltere’de yüzyıl savaşlarındaki yenilgiden sonra iç savaş çıktı.
30 yıl süren Çifte Gül (1455-1485) savaşında derebeylik rejimi
zayıfladı.
Haçlılar Bizans tahtından indirilen İzak Ancelos’un yardım isteği
üzerine İstanbul’a gelerek onu ve oğlu IV. Aleksios’u tahta
çıkardılar.
OSMANLI TARİHİ
Fakat İstanbul’da bir isyanın çıkması üzerine Haçlılar İstanbul’u
yağmaladılar ve bir Latin İmparatorluğu kurdular.
I. BEYLİKTEN DEVLETE (1299–1453)
Bizans hanedan üyelerinden bazı kimseler Anadolu’ya kaçarak
İznik İmparatorluğu (1204–1261) ve Trabzon Rum
İmparatorluğu’nu (1204–1461) kurdular.
DEVRİN ÖZELLİKLERİ:
a) Osmanlı Devleti XIV. yüzyıl başlarında Batı Anadolu’da
Bizans sınırında küçük bir uç beyliği olarak kuruldu.
b) Ancak, kısa sürede güçlendi ve 150 yılda yakın doğuda güçlü
bir devlet haline geldi.
c) Orhan Bey döneminden itibaren Rumeli’ye geçilerek Rumeli
ve Balkanlar fethedildi. İskân politikası uygulanarak
Balkanlar Türkleştirildi.
d) Bu dönemde bir taraftan Balkan toprakları fethedilirken
diğer yandan Anadolu Türk birliği sağlanmaya çalışıldı.
e) Timur ile yapılan Ankara Savaşı devletin otoritesini sarstı ve
devlet dağılma tehlikesi geçirdi, ancak Çelebi Mehmed
devleti toparladı.
f) II. Murad döneminde Balkanlarda Türk egemenliği
kesinleşti.
İznik İmparatorluğu 1261 yılında Latin İmparatorluğu’na son
vererek Bizans’ı yeniden canlandırdı. Trabzon Rum
İmparatorluğu ise Fatih’in Trabzon’u almasına kadar devam etti.
IV. Haçlı Seferinden sonra dört büyük haçlı seferi daha
düzenlenmiş ancak bu seferler Anadolu üzerinden yapılmamış ve
Haçlılar bir başarı elde edememişlerdir.
Haçlı Seferlerinin Sonuçları:
a) Kilise ve din adamlarına güven azaldı.
b) Skolâstik düşünce zayıfladı. Kilise ve Papanın otoritesi
sarsıldı.
c) Seferler sırasında pek çok haçlı askeri, senyör ve şövalye
öldü. Sağ kalanların bir kısmı topraklarını kaybetti. Böylece
feodalite rejimi zayıfladı.
d) Merkezi krallıklar güç kazanmaya başladılar.
e) Türklerin batıya doğru ilerleyişleri bir süre için durdu.
f) Bizans batı Anadolu’daki toprakların bir kısmını ele geçirdi.
g) Haçlılarla yapılan mücadeleler, İslam dünyasını Moğol
saldırısı karşısında güçsüz bıraktı.
h) Doğu-Batı ticareti gelişti. Marsilya, Cenova, Venedik gibi
Akdeniz limanları önem kazandı.
i) Avrupalılar dokuma, deri ve cam işleme sanatını öğrendiler.
j) Papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak için
İtalyan bankerlerine başvurmaları bankacılığı geliştirdi.
k) Avrupa’da hayat standardı yükseldi. Ticaretle uğraşmaya
başlayan şehir halkı zenginleşerek burjuva sınıfını
oluşturdular.
l) Anadolu, Suriye ve Filistin zarar gördü.
m) Pusula, barut, kâğıt ve matbaa gibi buluşlar Avrupa’ya
taşındı. Bunlar Avrupa’da bilim ve teknik alanında
gelişmelere yol açtı.
n) Avrupalılar İslam medeniyetini yakından tanıdılar ve
faydalandılar.
o) Avrupa’da kültürel hayat canlandı.
YÜZYIL SAVAŞLARI (1337- 1457):
İngiltere’nin Fransa topraklarına göz koyup saldırıya geçmesiyle
başlayan ve 116 yıl süren bu savaşların başlangıcında İngiltere
başarılı olarak Fransa’nın bir bölümünü işgal etti.
Kresy savaşında(1346) İngilizler ilk defa topu kullandılar.
Zaman zaman ara verilen savaşlar sırasında Jan Dark adlı genç
bir kızın milli ruhu canlandırmasıyla Fransızlar galip geldi.
Yüzyıl savaşlarında Fransa’da derebeylik güç kaybetti.
Derebeyleriyle mücadele sonucunda mutlak krallık kurularak
siyasi birlik sağlandı.
DEVRİN PADİŞAHLARI:
1) Osman Gazi
(1299–1324)
2) Orhan Gazi
(1324–1362)
3) I. Murad (Hüdavendigar) (1362–1389)
4) I. Bayezid (Yıldırım)
(1389–1402)
5) I. Mehmed (Çelebi)
(1413–1421)
6) II. Murad
(1421–1451)
XIV. YY. BAŞLARINDA YAKINDOĞU VE AVRUPA:
Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti, Bizans İmparatorluğu,
Trabzon-Rum İmparatorluğu vardı. Anadolu’da siyasi birlik
bozulmuş ve beylikler yeniden kurulmuştu:
 Karamanoğulları (Karaman, Konya)
 Germiyanoğulları (Kütahya)
 Candaroğulları (Kastamonu, Sinop)
 Karesioğulları (Balıkesir)
 Osmanoğulları (Söğüt)
 Saruhanoğulları (Manisa)
 Aydınoğulları (Aydın)
 Menteşeoğulları (Muğla)
 Hamidoğğulları (Antalya)
 Ramazanoğuları (Adana)
 Kadı Burhaneddin Devleti (Sivas)
 Dulkadiroğulları (Maraş, Elbistan)
Mısır’da Memluk Devleti, İran’da İlhanlılar, Karadeniz’in
kuzeyinde Altınorda Hanlığı vardı. Balkanlarda siyasi birlik
yoktu. Mezhep mücadeleleri vardı. Macar, Sırp ve Bulgar
krallıkları; Bosna, Hersek ve Arnavutluk prenslikleri; Eflak ve
Boğdan voyvodalıkları ve Mora despotluğu bulunuyordu.
KAYI BOYU:
Osmanlılar Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Kayı Boyu,
1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya geldi. Kayı, güç ve
kudret demektir. Kayılar, I. Alâeddin Keykubat döneminde
37
Ankara Karacadağ’a yerleştirildiler. Kayılar, bir süre sonra
Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i yaylak olarak kullanmaya başladılar.
Bu dönemde Kayıların başında Ertuğrul Gazi bulunuyordu. 1281
yılında Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra oğlu Osman Bey boyun
başına geçti.
Bursa’nın Fethi (1326):
Orhan Bey döneminde Bursa fethedildi ve beyliğin merkezi oldu.
İpek sanayinin merkezi olan Bursa’nın fethi ile hazineye önemli
bir gelir kaydedildi. Bizans’ın Marmara’nın güneyindeki etkinliği
kırılmış oldu.
Devletin Kurulduğu Sırada Anadolu:
1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu Selçuklu Devleti
İlhanlı egemenliğine girerek iyice zayıflamış ve Anadolu’da
otorite boşluğu meydana gelmişti. Bu dönemde Anadolu’da
beylikler yeniden kurulmuştu. Bu beyliklerden Karamanoğulları,
Anadolu Selçuklu Devletinin bıraktığı boşluğu doldurmaya
çalışıyordu.
Maltepe (Pelekanon) Savaşı (1329) (Osmanlı- Bizans): Bizans’ın
Osmanlıların İznik kuşatmasını sonuçsuz bırakmak ve Türk
kuvvetlerinin İstanbul Boğazı’na yaklaşmalarını önlemek
istemesi üzerine yapılan Maltepe savaşını Osmanlılar kazandı.
Bizans’ın Durumu: Bizans bu sırada Anadolu’ ve Rumeli’deki
topraklarının büyük kısmını kaybetmişti. Merkezde taht
kavgaları vardı. Şehirlerde Tekfurlar halka baskı uyguluyorlardı.
OSMAN BEY DÖNEMİ (1281–1326)
 Eskişehir yakınlarındaki Karacahisar alınarak merkez yaptı.
 Şeyh Edebalı’nın kızı Bala Hatun’la evlendi ve Ahilerin
desteğini aldı.
 Tekfurların Osman Bey’i ortadan kaldırmak için plan
yapmaları üzerine 1298’de Yarhisar ve Bilecik’i alarak
beyliğin merkezini Bilecik’e taşıdı. Bilecik’teki demir madeni
işlenerek ordunun silah ihtiyacı karşılanmıştır.
 İlhanlı Hükümdarının Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alâeddin
Keykubat’ı tahttan indirerek İran’a götürmesi üzerine iktidar
boşluğu oluşmuştu. Bundan yararlanan Osman Bey 1299’da
bağımsızlığını ilan etmiştir.
 1301’de Yundhisar ve Yenişehir topraklarını fethetti. Osman
Bey fethedilen toprakları kardeşlerine dirlik olarak vermiştir.
 Koyunhisar Muharebesi (1302): Osman Bey’in Sakarya
havzasında ilerlemesi ve İzmit’e yaklaşması üzerine Bursa,
Orhaneli ve Kestel tekfurları aralarında anlaşarak Osmanlı
Beyliğine savaş açtılar.
Sonuçları:
1) İzmit yolu Türklere açıldı.
2) Bursa üç taraftan çevrilmiştir.
3) İlk Osmanlı-Bizans savaşıdır.
Devletin Teşkilatlanması: İlk akçe Osman Bey döneminde
bastırılmıştır. Karamanlı Dursun Fakih Karacahisar’a kadı tayin
edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin Kısa Zamanda Gelişmesinin Nedenleri:
a) Uç bölgesinde kurulması ve Moğol baskısından uzak
bulunması,
b) Başlangıçta Türk beylikleriyle mücadele etmemesi,
c) Merkezi yönetim anlayışı,
d) Başarılı iskân siyaseti,
e) Gaza ve cihat geleneği,
f) Hükümdarlarının üstün özelliklere sahip olmaları.
g) Fethedilen topraklarda adil ve hoş görülü yönetim
uygulamaları
ORHAN BEY DÖNEMİ (1326–1362)
Osman Bey’in ölümünden sonra yerine Orhan Bey geçmiştir.
Orhan Bey, babasının Bizans’a karşı yürüttüğü yayılma siyasetini
aynen devam ettirdi.
Sonuçları:
1) İznik(1331) ve İzmit(1337) fethedildi ve
2) Kocaeli yarımadasının fethi tamamlandı.
3) Bizans’ın Anadolu’daki varlığı sona erdi.
Karesi Beyliği’nin Osmanlılara Katılması (1345):
Orhan Bey Karesi beyliği içindeki karışıklardan yararlanarak bu
beyliği Osmanlı topraklarına katmıştır.
Sonuçları:
1) Anadolu Türk birliğini sağlama yolunda ilk adım atılmıştır.
2) Karesi bey ve komutanları Osmanlı hizmetine girmiştir.
3) Karesi donanması Osmanlıların emrine girdi.
4) Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri kolaylaşmıştır.
Rumeli’ye Geçiş (1353):
Orhan Bey, Bizans içindeki taht kavgalarında Kantakuzen’e
yardım etmiş ve Bizans da bu yardım karşılığında Çimpe kalesini
vermiştir(1353). Çimpe kalesi Osmanlıların Rumeli’deki ilk askeri
üssüdür. Bundan sonra Süleyman Paşa emrindeki Osmanlı
Kuvvetleri Gelibolu, Tekirdağ, Bolayır, Tekirdağ, Keşan, Malkara
ve Çorlu ve Lüleburgaz’ı fethetti.
Devletin Teşkilatlanması:
a) Divan teşkilatının kurulması ve ilk vezir tayini,
b) Şehirlere kadı ve subaşı tayini edilmesi,
c) İznik’te ilk medresenin açılması,
d) Yaya ve Müsellem Teşkilatının oluşturulması,
e) Karamürsel’de ilk tersanenin kurulması,
f) Gümüş paranın bastırılması,
I. MURAT DÖNEMİ (1362–1389)
Orhan Bey’den sonra padişah olan I. Murad Rumeli’deki
fetihlere devam etti. Öncelikli amacı Bizans-Batı bağlantısını
kesmekti.
Edirne’nin Fethi (1363):
Balkanlarda ilerleyebilmek için öncelikle Edirne’nin fethedilmesi
gerekiyordu. Sazlıdere Savaşı’nda Bizans ve Bulgar birleşik
kuvvetlerini yenerek Edirne’yi fethetti.
Böylece;
1) Edirne alınarak başkent yapıldı.
2) Bizans’ın Bulgar ve Sırplarla olan bağlantısı kesildi.
3) Balkanların kapısı Osmanlılara açıldı.
Osmanlıların Rumeli’de İskân Siyaseti:
Daha önce Rumeli’de Süleyman Paşa’nın fethettiği yerleri
Bizans’ın geri alması üzerine, I. Murad, sefere çıkarak Dedeağaç,
Lüleburgaz, Dimetoka, Kırklareli ve Çorlu’yu fethetti.
38
Osmanlı Devleti fethettiği Rumeli topraklarında sadece askeri
yöntemlerle tutunamayacağını anladığı için Anadolu’dan
getirdiği Türkmenleri buraya yerleştirdi.
İskân yerleştirme demektir. Osmanlı Devleti Balkanlarda
fethettiği topraklara Anadolu’dan getirdiği Türkmenleri
yerleştirmiştir.
İskân politikasının amacı; fethedilen yerleri Türkleştirmek,
yönetimini kolaylaştırmak, fethedilen yerlerde kalıcı olmak ve
Türk ve İslam kültürünü yaymaktı.
İskân Nasıl Yapılırdı?
a) Gönüllü ve sürgün olmak üzere iki şekilde gerçekleştirildi.
Göçmenler, iskân yerlerine yakın bölgelerden seçilirdi.
Göçmen alınan bölgelerde sosyal ve ekonomik düzenin
bozulmamasına dikkat edilirdi.
b) Göçmen aileler seçilirken özellikle anlaşmazlık içinde olan
ailelerden birisi seçilirdi. Bundaki amaç kan davalarını
engellemekti.
c) Göç eden ailelere toprak verilir ve bir süre vergi alınmazdı.
Göç edenler yeni yerleşim yerlerini terk edemezlerdi.
d) Fethedilen yerlerdeki yerli halktan ayaklanma çıkarma
ihtimali olanlar başka yerlere göç ettirilirdi.
Sırp Sındığı Savaşı (1364) (Osmanlılar X Haçlılar: Sırp, Bulgar,
Eflak, Bosna, Macar beyleri):
Savaşın Sebepleri:
a) Osmanlıların Edirne ve Filibe’yi ele geçirmeleri,
b) Haçlıların Türkleri Rumeli’den atmak istemeleri,
Papa V. Urban’ın teşvikiyle oluşturulan Haçlı ordusu, Macar kralı
Layoş öncülüğünde Edirne’ye kadar yaklaştı. Hacı İlbey’in gece
baskınıyla bozguna uğratıldı. İlk Osmanlı-Haçlı savaşıdır.
Bu savaşın önemi; Osmanlı Devleti’nin bu kadar büyük bir
orduya karşı yaptığı ilk savaştır.
Savaşın Sonuçları:
1) Sırplar yeniden Osmanlı üstünlüğünü kabul etti.
2) Kuzey Sırbistan yolu Osmanlılara açıldı.
3) Tuna’nın güneyindeki Balkan topraklarında Osmanlılara karşı
koyabilecek bir güç kalmadı.
4) Balkanlarda Türk egemenliği pekişti.
Anadolu’daki Siyasi Birliği Sağlama Faaliyetleri:
Murat döneminde Anadolu’da Türk birliğini sağlamada barışçı
bir politika izlendi.
a) Karamanoğlu’nun teşvikiyle Ahilerin eline geçen Ankara geri
alındı(1362).
b) Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah, kızını Yıldırım Bayezid
ile evlendirdi. Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav çeyiz olarak
Osmanlı Devleti’ne geçti.
c) I. Murat Hamitoğulları Beyliği’nden Akşehir, Beyşehir,
Seydişehir, Yalvaç ve Isparta’yı 80 bin altın karşılığında satın
aldı.
d) Candaroğulları beyliğindeki taht kavgalarına müdahale
edilmiş ve II. Süleyman’ın beyliğin başına geçmesi
sağlanmıştır. Böylece beylik Osmanlılara bağımlı hale
getirilmiştir.
e) Karamanoğulları Beyliği ile savaşlar I. Murad döneminde
başlamıştır(1387). I. Murad kızını Karamanoğlu Alâeddin Ali
Bey ile evlendirdi. Ancak Alâeddin Ali Bey’in Beyşehir’i ele
geçirmesi üzerine sefere çıkılarak Karamanoğulları yenilgiye
uğratıldı (1387) ve Beyşehir yeniden Osmanlı yönetimine
girdi.
Savaşın Sonuçları:
1) Edirne ve Batı Trakya daha emniyetli hale geldi.
2) Meriç ırmağı Osmanlı kontrolüne girdi.
3) Balkanlarda kolay ilerleme imkânı ortaya çıktı, fetihler
hızlandı.
4) Balkanlardaki Macar etkisi kırıldı.
Devletin Teşkilatlanması:
a) Yeniçeri Ocağının Kurulması (Pençik sistemi),
b) Tımar sisteminin kurulması,
c) Vezir-i azamlık, defterdarlık ve kazaskerlik makamlarının
oluşturulması,
d) Rumeli Beylerbeyliği’nin kurulması,
e) ‘Ülke padişah ve oğullarının malıdır’ anlayışının
benimsenmesi
Çirmen Savaşı (1371) (Osmanlı X Birleşik Sırp kuvvetleri):
Sırp Sındığı yenilgisini telafi etmek isteyen Sırplar Osmanlı
kuvvetlerine karşı harekete geçti. Çirmen’de yapılan savaşı
Osmanlı kuvvetleri kazandı.
I. BAYEZİD DÖNEMİ (1389–1403)
II. Murad’ın I. Kosova savaşında şehit olmasından sonra Yıldırım
Bayezid tahta çıktı. O da babası gibi Balkanlarda ilerlemek ve
Anadolu Türk birliğini sağlamak için çalıştı.
Savaşın Sonuçları:
1. Makedonya’nın fethi kolaylaştı.
2. Bulgar kralı, Makedonya’daki Sırp prensleri ve Bizans
imparatoru Osmanlı hâkimiyetini tanıdı.
İstanbul Kuşatmaları (1391, 1395, 1401):
 Birinci Kuşatma (1391): Bizans imparatorunun rehin tutulan
oğlu Manuel’in, babasının ölümü üzerine habersiz olarak
İstanbul’a gitmesi ve Macar kralıyla haberleşmesi üzerine
İstanbul kuşatıldı. Manuel’in Avrupa’dan yardım istemesi
üzerine Niğbolu Savaşı yüzünden kuşatma kaldırıldı.
I. Kosova Savaşı (1389) (Osmanlı X Haçlılar: Sırp, Boşnak, Macar,
Eflak, Arnavut, Leh, Çek kuvvetleri):
Lala şahin Paşa komutasındaki Osmanlı akıncıları Ploşnik’te Sırp
ve Boşnak kuvvetleri tarafından yenilince Balkan devletleri bir
haçlı ordusu hazırladılar.
Osmanlı Devleti’ni Balkanlardan çıkarmayı amaçlayan Haçlı
ordusunu, Kosova’da I. Murad ağır bir yenilgiye uğrattı. I. Murad
savaş meydanını gezerken bir Sırplı tarafından şehit edildi.
 İkinci Kuşatma (1396): Niğbolu Savaşından sonra İstanbul
yeniden kuşatıldı. Bu kuşatma sırasında 1397 yılında
Anadolu Hisarı inşa edildi.
 Üçüncü Kuşatma (1401): İstanbul 1401’de yeniden kuşatıldı.
Doğuda Timur tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Bizans ile
bir antlaşma yapılarak kuşatma kaldırıldı:
Bu Antlaşmaya göre;
39
a) Bizans Osmanlı Devleti’ne verilen haraç artırılacak,
b) İstanbul’da bir Türk Mahallesi kurulacak ve bir cami
yaptırılacak,
c) Müslümanlar ile Rumlar arasındaki davaları halletmek üzere
bir kadı tayin edilecekti.
İstanbul Kuşatan Osmanlılar;
Yıldırım Bayezid, Musa Çelebi, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet
Anadolu Hisarı; 1397 tarihinde Yıldırım Bayezid tarafından
İstanbul Boğazı’nı denetlemek ve İstanbul kuşatmalarında
Bizans’a Karadeniz’den yardım gelmesini engellemek amacı ile
yaptırılmıştır.
Niğbolu Savaşı (1396):
(Osmanlılar X Fransız, İngiliz, Alman, Macar ve diğer Balkan
milletleri)
Yıldırım Bayezid 1393’te Bulgar krallığını ortadan kaldırarak
topraklarını ilhak etti. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ilerlemesi
ve İstanbul’u kuşatması üzerine Papa IX. Bonifas’ın girişimleriyle
bir Haçlı ordusu oluşturuldu. Macar kralı Sigismund’un
komutasındaki Haçlı ordusu Niğbolu Kalesi’ni kuşattı. Bu sırada
Osmanlı ordusu İstanbul kuşatmasındaydı. Durumu haber alan
padişah kuşatmayı kaldırarak hızla Niğbolu’ya hareket etti.
Yapılan savaşta Osmanlı ordusu Haçlıları büyük bir bozguna
uğrattı.
Savaşın Sebepleri:
a) Osmanlıların İstanbul’u kuşatması ve Bizans’ın Avrupa’dan
yardım istemesi,
b) Osmanlıların Bulgar krallığına son vermeleri,
c) Osmanlıların Balkanlarda ilerlemeleri,
d) Osmanlı sınırlarının Macaristan’a kadar dayanması
Savaşın Sonuçları:
1) Halife Osmanlı padişahına Sultan-ı İklim-i Rum (Anadolu’nun
Sultanı) unvanını verdi.
2) Osmanlı Devleti’nin Avrupa üzerindeki baskısı arttı.
3) Macarlar etkisiz hale getirildi.
4) Eflak ve Boğdan Osmanlı hâkimiyetini kabul etti. Bulgar
krallığına tamamen son verildi.
5) Balkanlarda güvenliği sağlayan Yıldırım Bayezid, Türk
Birliğini sağlamak için Anadolu’ya yöneldi.
Anadolu’daki Siyasi Birliği Sağlama Faaliyetleri:
Yıldırım Bayezid döneminde Anadolu’daki Türk birliğini sağlama
faaliyetleri daha da hızlandı. Anadolu Türk birliği savaş yoluyla
sağlanmaya çalışıldı.
a) Bu amaçla; Saruhan, Aydın, Menteşe, Germiyan, Karaman,
Hamit, Eretna beylikleri ve Candaroğullarının Kastamonu
kolu Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece Anadolu Türk
birliği büyük ölçüde sağlanmış oldu.
b) 1398’de Kadı Burhaneddin Beyliği toprakları ele geçirildi.
c) 1399’da Dulkadiroğulları Beyliğinden Malatya, Elbistan,
Darende ve Besni alınarak sınırlar Orta Fırat’a kadar
genişledi.
Osmanlı-Karaman rekabetinin ana sebebi; Karamanoğullarının
kendilerini Türkiye Selçukluları’nın mirasçısı saymaları ve iki
beyliğin de Anadolu Türk birliğini kurmak istemeleriydi.
Ankara Savaşı (1402):
Savaşın Sebepleri:
a) Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki üstünlük mücadelesi,
b) İki devletin birbirine sınır komşusu olması,
c) Çin seferine çıkmak isteyen Timur’un, batı sınırında güçlü bir
Osmanlı Devleti’ni istememesi,
d) Her iki hükümdara sığınan beylerin yaptıkları kışkırtmalar,
e) Timur’un istekleri (Anadolu beyliklerinin yeniden kurulması,
Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Bağdad hükümdarı
Ahmet Celayir’in kendisine teslim edilmesi, Bir şehzadenin
kendi yanına gönderilmesi, gönderdiği kemer ve külahın
kabul edilmesi)
Sebepleriyle başlayan Ankara Çubuk ovasındaki savaşta Osmanlı
ordusu yenildi ve Yıldırım Bayezid Timur’a esir düştü.
Osmanlı ordusunun yenilme sebepleri; savaş sırasında önce
Kara Tatarların, sonra Anadolu beyliklerinden toplanan
askerlerinin Timur’un tarafına geçmesi, Timur’un ordusunda
fillerin olması, Yıldırım Bayezid’in savaşı dağlık bölgede kabul
etmemesi ve Ankara’ya geldiğinde Timur’un ordusunun
hazırlıksız olduğunu gördüğü halde saldırmamasıdır.
Ankara Savaşının Sonuçları:
1) Anadolu Türk birliği bozuldu, beylikler yeniden kuruldu.
2) Timur, Osmanlı topraklarını şehzadeler arasında paylaştırdı
ve şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Böylece
Osmanlı Devleti Fetret dönemine girdi.
3) Balkanlarda Osmanlı ilerleyişi durdu, Bizans’ın alınması
gecikti.
4) Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki bir kısım toprakları elinden
çıktı.
5) Anadolu’da sosyal ve ekonomik düzen bozuldu.
6) Akkoyunlu Devleti güçlenerek Osmanlıları tehdit etmeye
başladı.
FETRET DEVRİ (1402–1413)
Ankara Savaşı’ndan sonra Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında
taht kavgaları başladı. Bu durum, Çelebi Mehmet’in 1413 yılında
tek başına tahta çıkması ile sona erdi. Fetret devrinde Osmanlı
Devleti, Balkanlarda fazla toprak kaybı yaşamadı. Ancak
Anadolu’da çok güç kaybetti ve yıkılma tehlikesi geçirdi.
MEHMET ÇELEBİ (1413–1421)
Mehmet Çelebi’nin amacı; Taht kavgalarına son verip merkezi
otoriteyi yeniden sağlamak, Anadolu birliğini yeniden sağlayarak
kaybedilen toprakları geri almaktı. Mehmet Çelebi Osmanlı
Devleti’nin ikinci kurucusu sayılır.
Anadolu’da Siyasi Birliğin Yeniden Sağlanması:
Mehmet Çelebi sefere çıkarak Aydınoğulları Beyliği’nden İzmir’i,
Karamanoğulları Beyliği’nden Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir’i
aldı. Daha sonra Menteşe ve Hamit beylikleri de Osmanlılara
bağlılıklarını bildirdiler. Saruhan Beyliği tamamen ortadan
kaldırıldı. Candaroğulları Beyliği’nden Samsun alındı. Böylece
Osmanlı Devleti Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleriyle komşu
oldu.
Şeyh Bedreddin İsyanı (1420):
Batı Trakya’da Samona kalesinde doğan Şeyh Bedreddin küçük
yaşlardan itibaren ilim tahsili yapmış, Mısır ve Suriye’ye giderek
devrin büyük âlimlerinden dersler almıştı. Ancak bu seyahatleri
sırasında Bâtınilik akidesinden etkilenmişti.
40
Şeyh Bedreddin Anadolu’ya döndükten sonra, fikirlerini
yaymaya başladı. Ortak mülkiyeti ve eşitliği savunan şeyhin asıl
amacı, Osmanlı Devleti’ni yıkarak yeni bir devlet kurmaktı.
Fikirleri, fetret devrinin getirdiği siyasi ve sosyal karmaşa içinde
yayıldı. Batı Anadolu ve Rumeli’de, tımarları ellerinden alınan
sipahiler yoksul halk kesimleri Hıristiyanlar Bedreddin’in
etrafında toplandılar.
Müritlerinden Börklüce Mustafa, İzmir civarında, Yahudi
dönmesi Torlak Kemal de Manisa’da isyan ettiler. Padişah
tarafından İznik’te oturmaya mecbur edilen şeyh, gizlice kaçarak
Rumeli’ye geçti. Dobruca ve Deliorman’da isyan etti.
Sadrazam Bayezid Paşa, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i
öldürterek müritlerin isyanlarını bastırdı. Daha sonra Rumeli’ye
geçerek Şeyh Bedreddin’i yakalayıp etrafındaki kuvvetlerini
dağıttı. Şeyh Bedreddin Serez’de yargılanarak idam edildi.
Şehzade Mustafa Çelebi İsyanı (1420):
Timur, Yıldırım Bayezid’in oğlu Mustafa Çelebi’yi Ankara Savaşı
sonunda yanında Semerkant’a götürmüştü. Timur’un ölümü
üzerine Mustafa Çelebi geri döndü ve tahta çıkmak amacıyla
isyan etti. Mehmet Çelebi’ye yenilen Mustafa Çelebi, Bizans’a
sığındı.
Mehmet Çelebi Bizans ile bir antlaşma yaptı. Buna göre Bizans,
Mehmet Çelebi hayatta olduğu sürece Mustafa Çelebi’yi hapis
tutacak Osmanlı Devleti de Bizans’a her yıl üç yüz bin akçe
ödeyecekti.
İlk Osmanlı- Venedik Deniz Savaşı (1416):
Venediklilerin Osmanlı gemilerine saldırması üzerine Çalı Bey
komutasındaki Osmanlı donanması Akdeniz’e açıldı ve Venedik
gemilerine saldırılar düzenledi. Ertesi yıl Gelibolu açıklarında
yapılan deniz savaşında Osmanlı donanması yenildi ve Çalı Bey
şehit düştü.
Bu savaş; Osmanlıların daha henüz Venedik ile boy ölçüşebilecek
güçte olmadığını göstermiştir.
Balkanlarda Fetihler:
Erdel, Macaristan ve Mora’ya akınlar düzenlendi. Akçahisar ve
Avlonya fethedildi (1417). Eflak ve Bosna’da Osmanlı egemenliği
kuruldu.
II. MURAT DÖNEMİ (1421–1451)
Mehmet Çelebi’nin ölümünden sonra yerine oğlu II. Murat tahta
çıktı. Padişahlığının ilk zamanlarında şehzade isyanlarıyla
mücadele etmek zorunda kaldı.
Düzmece Mustafa İsyanı (1422):
II. Murat tahta çıktığında Bizans, Mustafa Çelebi’yi serbest
bırakarak isyan etmesini sağladı. Mustafa Çelebi Bizans
tarafından serbest bırakıldıktan sonra, Edirne’yi ele geçirerek
padişahlığını ilan etti.
Mustafa Çelebi, Bursa üzerine yürüdü. II. Murad bu mücadelede,
Rumeli askerini ve uç beylerini kendi yanına çekmeyi başardı.
Kuvvetleri dağılan Mustafa Çelebi Edirne’ye çekildi ve Eflâk’a
kaçmaya çalışırken yakalanarak idam edildi.
İstanbul Kuşatması (1422)
II. Murat, amcası Mustafa Çelebi’yi tahta çıkarmak isteyen
Bizans’ı cezalandırmak için İstanbul’u kuşattı. Bizans imparatoru
Kuşatmadan kurtulabilmek için padişahın küçük kardeşi 13
yaşındaki şehzade Mustafa’yı isyan ettirdi.
Şehzade Mustafa Olayı (1423):
Küçük Mustafa, Karaman ve Germiyan kuvvetleriyle birlikte
Bursa’yı kuşattı. Daha sonra İznik şehrini ele geçirdi.
Mihaloğlu’na yenilerek Bizans’a sığındı. Daha sonra İznik önünde
yapılan şiddetli çarpışmalar sonuncunda Şehzade Mustafa
yakalanarak öldürüldü.
Osmanlı-Venedik Savaşı (1430):
Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kalıcı olabilmesi için Venedik’in
elindeki Selanik ile Makedonya’nın tamamının alınması
gerekiyordu.
Bu durum Osmanlı Devleti ile Venedik arasında 1430 yılına kadar
süren savaşlara sebep oldu. Bu savaş sonucunda Selanik, Yanya
ve Serez Osmanlı Devleti’ne katıldı. Böylece Orta ve güney
Arnavutluk’ta Osmanlı yönetimi oluşturuldu.
Balkanlarda Fetihler:
Osmanlı- Venedik savaşından sonra Sırplar Belgrad’ı Macarlara
verdiler. Eflak ve Bosnalılar da Osmanlıya bağlılığı kabul
etmediler. Böylece Macar kralı Sigismund, Sırp, Bosna ve Eflak
ile Osmanlıya karşı ittifak yaptı. Daha sonra Kral Sigismund
ölünce Macaristan’da taht mücadelesi başladı. Osmanlı
kuvvetleri bozulan dengeyi sağlamak için harekete geçerek
Semendire’yi alarak Sırp despotluğuna son verdiler. Bosna ve
Hersek’i alarak vergiye bağladılar. Belgrad’ı kuşattılar ise de
alamadılar.
Balkanlarda Geçici Başarısızlıklar:
1440- 1444 yılları arasında Osmanlılar Balkanlarda zor bir dönem
geçirdiler.
Yeni Macaristan kralı Ladislas’ın tayin ettiği Erdel voyvodası
Hunyadi Yanoş, saldırıya geçerek Osmanlı akıncılarını yenilgiye
uğrattı. Hünyadi Yanoş'un bu başarıları, Türklere karşı yeni bir
Haçlı ordusunun (Macar, Sırp, Eflak) kurulmasına sebep oldu.
Haçlı ordusu Tuna’yı geçerek Niş civarında Osmanlıları yendi. II.
Murad, Haçlı ordusunu İzladi Geçidi’nde durduramadı. Haçlı
ordusu Yalvaç civarında yapılan savaşta Osmanlı ordusu yenildi.
Osmanlıların Haçlılara yenilmesi ve Karamanoğullarının Osmanlı
topraklarına saldırması üzerine II. Murat Haçlılara barış teklif etti
Edirne-Segedin Antlaşması (1444):
1) Bulgaristan’daki Osmanlı egemenliği tanınacak.
2) Sırp despotluğu tekrar kurulacak ve Osmanlılara vergi
verecek.
3) Eflak beyliği Macar egemenliğinde kalacak, Osmanlılara
vergi vermeye devam edecek.
4) Tuna nehri taraflar arasında sınır olacak.
5) Antlaşmanın süresi 10 yıl olacak.
Varna Savaşı (1444):
(Osmanlı- Macar, Erdel, Eflak, Leh, Venedik, Sırp, Alman)
II. Murad Karamanoğulları üzerine sefer çıkarak Akşehir, Konya
ve Beyşehir’i aldı. Karaman Beyliği ile barış yapıldı. II. Murad
tahtı II. Mehmed’e bırakarak Manisa’da dinlenmeye çekildi.
41
Osmanlı tahtına 12 yaşındaki bir çocuğun çıkması üzerine,
Haçlılar Segedin Antlaşması’nı bozarak saldırıya geçtiler.
II. Murad devlet adamlarının isteğiyleEdirne’ye gelerek ikinci
defa tahta çıktı. 1444’de Osmanlı ordusuyla Haçlılar arasında
yapılan Varna Savaşı’nı Osmanlılar kazandı.
Savaşın Sonuçları:
1. Osmanlıların Balkanlarda adlığı yenilgilerin izleri silindi.
2. Osmanlıların Balkanlardaki hâkimiyeti güçlendi.
Varna zaferinden sonra II. Murad tekrar Manisa’ya çekildi. Bu
arada yeniçeriler, para ayarının düşüklüğünü ileri sürerek
Edirne’de ilk defa isyan ettiler (Buçuktepe İsyanı). Devlet
adamlarının girişimleri üzerine II. Murad üçüncü defa tahta çıktı.
II. Kosova Savaşı (1448) (Osmanlı- Macar, Erdel, Eflak, Leh,
Alman):
II. Murad Mora despotuna hâkimiyetini yeniden kabul ettirdi.
İskender Bey’in üzerine yürüyerek Akçahisar’ı kuşattı. Bu sırada
Hünyadi Yanoş, Varna bozgununun izlerini silmek amacıyla
büyük bir Haçlı ordusunun başında Sırbistan’ı işgal ederek
Osmanlı topraklarına girdi. Kosova’da yapılan savaşta Osmanlılar
büyük bir zafer kazandılar.
Savaşın Sonuçları:
1) Balkanlarda Türk egemenliği kesinleşti.
2) Haçlılar savunmaya çekilirken Osmanlılar taarruza geçtiler.
3) Haçlılar Osmanlıları Balkanlardan çıkaramayacaklarını
anladılar.
4) Osmanlıların İslam dünyasındaki itibarı arttı.
Devletin Teşkilatlanması:
a) Devlet adamı yetiştirmek amacıyla Edirne’de Enderun
Mektebi açıldı.
b) Devşirme sistemi kanun haline getirilerek uygulanmaya
başlandı.
c) Komşu ülkelerden birçok âlim İstanbul’a getirilmiş, Arapça ve
Farsça bazı eserler Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bilim ve
kültür hayatı canlanmıştır.
II. ÜNİTE: DÜNYA GÜCÜ OSMANLI DEVLETİ (1453–1579)
DEVRİN ÖZELLİKLERİ:
1) Fatih döneminde, Osmanlı Devleti Anadolu’da Türk birliğini
sağlama yolunda büyük başarılar kazanmış, Balkan
yarımadasını ve Ege adalarını ele geçirmiştir. Donanmasını
giderek güçlendirerek Venedik ve Ceneviz gibi İtalyan
devletlerine karşı üstünlük sağlamıştır. Karadeniz kıyısında
Fetihler yapan Osmanlı Devleti Karadeniz’i bir Türk gölü
haline getirmiş ve Boğazları egemenlik altına almıştır.
4) Kanuni dönemi Osmanlıların zirvede olduğu dönemdir.
Osmanlı Devleti Orta Avrupa’da Avusturya sınırına dayanmış
ve Avrupa’nın en güçlü devleti Almanya’ya karşı meydan
okumuştur. Doğuda İran ile yapılan mücadeleler sonucunda
İran’a karşı üstünlüğü sağlamışlardır. Osmanlılar denizlerde
yaptıkları savaşlar ve fetihlerle Akdeniz’de üstünlüğü ele
geçirmişlerdir.
5) II. Selim döneminde Osmanlı Devletinin kara ve denizlerdeki
üstünlüğü devam etmiştir.
DEVRİN PADİŞAHLARI:
7) II. Mehmed(Fatih) (1451–1481)
8) II. Bayezid,
(1481–1512)
9) I. Selim(Yavuz)
(1512–1520)
10) I. Süleyman(Kanuni) (1520–1566)
11) II. Selim
(1566–1574)
12) III. Murad
(1574–1595)
13) III. Mehmed
(1595–1603)
II. MEHMET DÖNEMİ (1451–1481)
Fatih’in amacı; İstanbul’u fethetmek, Anadolu’da Türk birliğini
sağlamak ve Karadeniz ticaret yoluna hâkim olmaktı. Fatih,
Yükselme Dönemi’nin ilk padişahıdır. Fatih döneminde ilk
Osmanlı altın parası basılmıştır.
Karamanoğlu Üzerine Sefer Yapılması:
II. Mehmed, Karamanoğlu İbrahim Bey’in Venedik ile anlaşma
yapması ve Anadolu beyliklerini Osmanlılara karşı kışkırtması
üzerine sefere çıktı. Karamanoğlu barış istedi; Akşehir, Beyşehir
ve Seydişehir’i Osmanlılara bırakmayı ve savaşlarda asker
vermeyi kabul etti.
İstanbul’un Fethi (6 Nisan–29 Mayıs 1453)
İstanbul’un fethinin sebepleri:
a) İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli
topraklarını birleştiren bir noktada bulunması (stratejik
sebep),
b) (siyasi sebep)
c) Bizans’ın, Avrupa devletlerini kışkırtarak Haçlı seferlerine
sebep olması (siyasi sebep),
d) Bizans, Osmanlıların Rumeli’den Anadolu’ya, Anadolu’dan
Rumeli’ye asker geçişine engel olması
e) İstanbul’un önemli kara ve deniz ticaret yollarının üzerinde
bulunması sebebiyle ticari önem taşıması (ekonomik sebep),
f) Peygamberimizin İstanbul’un fethedileceğini haber veren ve
bu şehri fetheden komutanı öven hadis-i şerifi (dini sebep).
Osmanlı Devleti’nin fetih için yaptığı hazırlıklar:
a)
2) II. Bayezid döneminde Cem Sultan olayının uluslar arası bir
sorun haline gelmesi Osmanlı Devleti’nin pasif bir politika
gütmesine sebep olmuştur. Bu dönemde Memluk Devletiyle
savaşlar olmuştur. II. Bayezid’in son zamanlarında Şah
İsmail’in Anadolu’daki faaliyetleri Osmanlı Devleti’ni tehdit
etmeye başlamıştır.
3) Yavuz Sultan Selim döneminde Safevi tehlikesi önlenmiş,
Memluk Devleti ortadan kaldırılarak Suriye, Filistin, Mısır ve
Arabistan Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlı Devleti
İslam dünyasının en güçlü devleti haline gelmiştir.
Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek ve kuşatma
sırasında üs olarak kullanılmak üzere Anadolu Hisarı’nın
karşısına Boğazkesen adı verilen Rumeli Hisarı yapıldı.
b) Bizans’ın İstanbul dışındaki toprakları (Silivri ile Vize
kaleleri) alınarak batı ile bağlantısı kesildi.
c) Surları aşmak için yürüyen tekerlekli kuleler yapıldı.
d) Kuşatmayı denizden desteklemek için 400 gemiden oluşan
donanma hazırlandı. Gemilere toplar yerleştirildi.
e) Saruca, Muslihiddin ve Macar Urban gibi top ustalarının
teklifleriyle Edirne’de büyük toplar döküldü. Bu topların en
büyüğüne şahi denilmiştir.
f) Avrupa’dan gelecek saldırılara karşı Mora ve Balkanlara
kuvvet gönderildi.
42
Bizans’ın hazırlıkları:
a)
İmparator XI. Konstantin, Katolik ve Ortodoks kiliselerini
birleştirmek istedi. Böylece papanın yardımıyla Avrupa
devletlerinin desteğini sağlamak istiyordu.
b)
Haliç’in girişi kalın zincirle kapatıldı.
c)
Halk silahlandırılıp surlar tamir edildi.
d)
Grejuva (Rum ateşi) adı verilen bir silah geliştirildi.
İstanbul Kuşatması (6 Nisan- 29 Mayıs1453):
6 Nisan 1453 tarihinde kuşatma başladı. 54 ünlük bir
kuşatmadan sonra şehir ele geçirildi. Padişah, Ayasofya
Kilisesi’ne giderek burada; halka can ve mal güvenliğinin
sağlandığını bildirdi. Din ve inanç özgürlüğü sağladı ve Ortodoks
Kilisesi’ni himayesi altına aldı. Şehri yeniden imar etti,
ekonomisini canlandırmak ve Türk nüfusu artırmak için çalıştı.
Türk tarihi açısından sonuçları:
a) Osmanlı Devleti için yükselme dönemi başladı.
b) İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti oldu.
c) Boğazlar Osmanlı hâkimiyetine girdi.
d) Karadeniz ticaret yolu Osmanlıların eline geçti.
e) Türklerin Avrupa’ya yerleşmeleri hızlandı.
f) II. Mehmet, Fatih unvanını aldı.
g) Osmanlıların Rumeli ve Anadolu’daki toprakları bütünleşti.
h) Osmanlıların İslam dünyasındaki saygınlığı arttı.
Dünya tarihi açısından sonuçları:
1) Şehirleri çevreleyen surların toplarla yıkılacağı anlaşıldı.
Avrupalı krallar derebeylerinin şatolarını toplar ile yıkarak
Ortaçağ feodalite rejimine son verdiler.
2) İpek ve baharat yolları Türklerin eline geçince Avrupalı
denizciler başka deniz yolları aramak zorunda kaldılar ve
coğrafi keşifler başladı.
3) 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Roma
imparatorluğu tarihe karıştı.
4) İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya kaçan bilginler orada
Rönesans hareketini başlattılar.
5) İstanbul’un fethi Ortaçağ’ın sonu, Yeniçağ’ın başlangıcı
olarak kabul edilir.
Anadolu’da Yapılan Fetihler:
Fatih’in amacı, Anadolu Türk birliğini sağlamak ve Karadeniz
ticaretini kontrol altına almaktı. 1460’da Cenevizlilerin elinde
bulunan Amasra alındı. 1461’de Sinop ele geçirilerek İsfendiyar
Beyliği’ne son verildi. 1461’de Trabzon Rum Devleti’ne son
verildi. 1466 yılında sefere çıkan Fatih, Konya ve Karaman’ın bir
kısmını Osmanlılara kattı.
Otlukbeli Savaşı (1473):
Savaşın sebepleri:
a) Akkoyunluların Uzun Hasan zamanında çok güçlenmesi,
b) Uzun Hasan’ın yanına kaçan Pir Ahmed’i desteklemesi,
c) Venedik ile Osmanlı aleyhine ittifak yapması,
Sebepleriyle sefere çıkan Osmanlı ordusu, Erzincan Otlukbeli
mevkiinde Akkoyunlu ordusunu birkaç saat içinde bozguna
uğrattı. Uzun Hasan savaş meydanından kaçmak zorunda kaldı.
Bu zaferle Akkoyunlu Devleti dağılma sürecine girdi.
Ege Adalarının Fethi:
a) Fatih, Akdeniz ve Karadeniz ticaret yollarına egemen olmak,
b) Avrupa’yı ekonomik yönden Osmanlı Devletine bağımlı hale
getirmek,
c) Boğazların ve Ege kıyılarının güvenliğini sağlamak istiyordu.
Bunun için Osmanlı donanmasının Venedik ve Ceneviz
devletleriyle mücadele etmesi gerekiyordu. Donanma
güçlendirilerek denizlerde fetihlere başlandı.
1456’da Cenevizlilerden; İmroz, Taşoz, Limni, Bozcaada
Gökçeada, Limni, Semadirek alındı. Venediklilerden Midilli
(1462) ve Eğriboz (1479) adaları alındı.
Osmanlı-Venedik Savaşı (1463–1479):
Osmanlıların Ege adalarını ele geçirmeleri Venedik’in doğu
ticaretine zarar veriyordu. 16 yıl süren savaş sonunda Eğriboz
başta olmak üzere birçok ada ele geçirildi.
Venediklilerin isteği üzerine barış yapıldı.
1) Arnavutluk’taki Kroya ve İşkodra Türklere bırakıldı.
2) Venedik savaş aldığı yerleri vermeyi ve tazminat ödemeyi
kabul etti.
3) Türkler, Dalmaçya, Arnavutluk ve Mora’da Venedik’ten
aldıkları yerleri geri verecekti.
4) Venedik, İstanbul’da bir elçi (balyos) bulundurmayı ve
Osmanlı ülkesinde ticaret yapma hakkını elde etti.
Böylece Fatih döneminde Veneklilere kapitülasyonlar verilmiştir.
Bunun sebebi, Venedik’in Avrupa Hıristiyan birliğine girmesini
önlemek ve Osmanlı limanlarını canlandırmaktı.
Fatih döneminde fethedilen Balkan ülkeleri;
Sırbistan 1454, Mora 1460, Eflak 1462, Bosna-Hersek 1463,
Arnavutluk 1479’da fethedildi.
Fatih, Mora ve Trabzon’u alarak Bizans’ın yeniden dirilme
umutlarını sona erdirmiştir.
Kırımın Fethi (1475):
Fatih Karadeniz ticareti ve İpek Yolu limanlarına sahip olmak için
Gedik Ahmed Paşa emrinde bir donanmayı Kırım’a gönderdi.
Gedik Ahmed Paşa önce Kefe, Azak ve Menküb kolonilerini ele
geçirdi(1475). Daha sonra Kırım’ı Osmanlı Devleti’ne bağladı
(1477).
Böylece;
1)
Karadeniz bir Türk gölü haline geldi.
2)
Karadeniz kıyılarındaki doğu ticaret yolları Osmanlıların
eline geçti.
Yunan Adalarının Alınması:
1479 yılında sefere çıkan Osmanlı donanması Zenta, Kefalonya,
Ayamavra adaları fethedildi.
Otranto Seferi (1480):
Venedik ile Napoli Krallığı arasındaki savaştan yararlanmak için
gönderilen Gedik Ahmed Paşa emrindeki Osmanlı donanması
Otranto’yu fethetti. Ancak Fatih’in ölümüyle sefer yarıda kaldı.
Osmanlı-Memluk İlişkilerinin Bozulması:
a)
Osmanlıların İstanbul’un fethiyle birlikte İslam
dünyasındaki gücünü artırması,
b)
Osmanlıların Dulkadiroğullarının iç işlerine karışmaları,
c)
Osmanlıların Hicaz su kuyularını tamir etmek istemeleri,
43
d)
Memluklerin Akkoyunlularla işbirliği yapması,
Gibi sebeplerle Osmanlı Devletiyle Memluk Devleti arasındaki
ilişkiler bozuldu. Ancak iki taraf arasında savaş olmadı.
II. BAYEZİD (1481–1512)
Cem Olayı:
Fatih öldüğünde büyük oğlu Bayezid Amasya valisi, küçük oğlu
Cem ise Konya valisiydi. Devşirme kökenli devlet adamlarının
desteğiyle II. Bayezid padişah oldu. Ancak kardeşi şehzade Cem,
bunu kabul etmedi ve saltanat mücadelesine girişti. Başarılı
olmayarak Memluklara sığındı. Daha sonra bir kez daha
mücadele eden şehzade Cem yine başarılı olamadı ve Rodos
şövalyelerine sığındı. Şövalyeler Cem Sultan’ı Papa’ya teslim
ettiler. Avrupalı devletler Cem Sultan’dan yararlanmaya
çalıştılar. Papa, Cem Sultan’ın komutasında Türkler üzerine bir
Haçlı seferi düzenleyecekti. Bu teklifi Cem Sultan kabul
etmeyince zehirlenerek öldürülmüştür (1495).
Cem olayı başlangıçta Osmanlı Devleti’nin bir iç sorunu iken
daha sonra uluslararası bir soruna dönüştü ve Osmanlı
Devleti’nin dış politikada pasif bir siyaset izlemesine sebep oldu.
Boğdan Seferi (1484):
Boğdan Beyliğinin Macarlarla işbirliği yapması üzerine sefere
çıkılarak Kili ve Akkerman kaleleri ele geçirildi. Böylece;
1) Karadeniz’in batı kıyılarında Osmanlı egemenliği sağlandı.
2) Balkanlardaki Osmanlı toprakları Kırım toprakları ile birleşti.
3) Boğdan yıllık vergi vermeyi kabul ederek Osmanlı
egemenliğine girdi.
Karamanoğlu Beyliğine Son Verilmesi:
Karamanoğlu Kasım Bey’in Cem Sultanı desteklemesi üzerine
yapılan bir seferle beyliğe son verildi ve toprakları Osmanlı
devletine katıldı(1487).
Osmanlı- Memluk Savaşı (1485–1491):
a) Memluklerin, şehzade Cem’i desteklemesi,
b) Karamanoğlu Kasım Bey ile işbirliği yapması,
c) Dulkadiroğlu Beyliğinin içişlerine karışmaları,
d) Ramazanoğulları Beyliğini egemenlik altına almak istemeleri,
e) Hindistan hâkimi II. Mahmut Şah’ın Osmanlılara yolladığı
hediyelere Memluklerin el koyması,
II. Bayezid döneminde Çukurova bölgesinde Memlukler ile
yapılan savaşlar altı yıl sürdü. Taraflar birbirine üstünlük
sağlayamadı. Tunus hükümdarının arabulucuğuyla anlaşma
yapıldı. Osmanlı Devleti savaşta aldığı Adana ve Tarsus’u Hicaz
bölgesinin vakıf toprağı olduğu için geri vermeyi kabul etti.
Osmanlı-Venedik Savaşı (1499–1502):
Venedikliler Mora halkını Osmanlılara karşı isyana teşvik
ediyorlardı. Yapılan deniz seferi ile İnebahtı, Modon, Koron ve
Navarin kaleleri Osmanlılara geçti.
II. Bayezid’in Müslüman ve Yahudilere Yardımı:
Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşmesinden sonra birliği
sağlayan İspanyollar yarımadanın en güney ucundaki Beni
Ahmer Devleti’ni yıkmışlar ve burada bulunan Müslüman ve
Musevilere baskı ve işkencelere başlamışlardı. Endülüs
Müslümanlarının Osmanlılardan yardım istemesi üzerine Kemal
Reis emrindeki Osmanlı donanması İspanya’ya giderek Burada
bulunan Müslümanları Kuzey Afrika’ya, Musevileri de İstanbul
ve Selanik’e taşıdı(1505).
Şahkulu İsyanı (1511):
Akkoyunlu Devleti’nin yıkılmasından sonra, İran, Azerbaycan ve
Doğu Anadolu’da Safevi Devleti kurulmuştu(1502). Devletin
kurucusu olan Şah İsmail’in, dedesi Erdebil şeyhi Safiyyüddin’in
ismine izafeten bu devlete Safevi Devleti denildi.
Şah İsmail, Şii mezhebini yaymak ve Anadolu’yu ele geçirmek
istiyordu. Anadolu’ya adamlarını göndererek Şiilik mezhebini
yaymaya başladı. Bunun sonucunda Şahkulu büyük bir isyan
çıkardı(1511). İsyancılar Antalya, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu’yu
ele geçirdiler. Osmanlı kuvvetleri bu isyanı güçlükle bastırdılar ve
Şahkulu öldürüldü.
Şahkulu isyanın güçlükle bastırılması II. Bayezid’in etkisini
kaybetmesine ve otoritesinin sarsılmasına sebep oldu ve
şehzadeler arasında taht mücadelesi başladı.
Şehzadeler Arası Taht Mücadelesi:
II. Bayezid’in üç oğlundan Ahmed Amasya’da, Korkut Manisa’da,
Selim de Trabzon’da sancak beyi idiler. Tahta geçen şehzadenin
diğer kardeşlerini öldüreceği düşüncesi Selim’i harekete geçirdi.
Selim, Rumeli’de kendisine sancak verilmesini istedi. Bu isteği
reddedilince kayın pederi Kırım hanı Mengli Giray’dan aldığı
kuvvetlerle Trakya’ya geldi ve Karıştıran ovasında yaptığı
savaşta yenilerek Kefe’ye kaçtı. II. Bayezid yerine Ahmed’i tahta
geçirmek için İstanbul’a çağırdı. Ancak yeniçerilerin Selim’in
padişah olmasını istemeleri üzerine II. Bayezid tahtı oğlu Selim’e
bırakmak zorunda kaldı (1512).
I. SELİM DÖNEMİ (1512–1520)
Selim padişah olduktan sonra kardeşlerini ortadan kaldırarak
iktidarını sağlamlaştırdı. Yavuz Sultan Selim, doğu siyasetine
önem verdi. Bu yüzden Avrupa devletleriyle dostane ilişkiler
kurdu. Sultan Selim’in amacı, Türk-İslam dünyasını bir yönetim
altında toplamaktı. Bunun için Safevi Devleti’ni yıkarak
Türkistan’a ulaşmayı ve İpek yolunu kontrol altına almayı
amaçlıyordu. Ayrıca, Mısır seferiyle İslam dünyasını ele geçirip
ve Baharat yolunu kontrol altına almak istiyordu.
Çaldıran Savaşı (1514):
Şah İsmail’in Şii mezhebini Osmanlı topraklarında yaymak ve
Osmanlı devletini yıkarak Anadolu’yu ele geçirmek istemesi
üzerine padişah sefere çıktı. Çaldıran ovasında yapılan savaşı
Osmanlılar kazandı. Sonuçları:
1)
Doğu Anadolu Osmanlı idaresi altına girdi.
2)
Dulkadiroğlu beyliğine son verildi ve toprakları Osmanlı
hâkimiyetine girdi.
3)
Tebriz-Halep, Tebriz-Bursa İpek yolu Osmanlı kontrolüne
geçti.
4)
Şah İsmail hazinesini bırakarak kaçtığı için Osmanlılar
büyük ganimet elde ettiler.
5)
Şiiliğin Anadolu’da yayılması geçici olarak önlenmiştir.
Turnadağ Savaşı (1515) (Osmanlı- Dulkadiroğlu):
Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine giderken Dulkadiroğulları
kuvvetlerinin yanında yer almasını istemiş, Dulkadiroğulları bu
teklifi kabul etmemişlerdi. Sefer dönüşünde bu beyliğe son
verildi. Böylece; Dulkadiroğulları toprakları Osmanlılara katıldı.
Osmanlılar Memluklerle komşu oldular. Anadolu Türk birliği
kesin olarak sağlanmıştır.
44
Mısır Seferi:
Mercidabık Savaşı (1516) (Osmanlı-Memluk):
Savaşın Sebepleri:
a)
Yavuz’un İslam dünyasının liderliğini ele geçirmek istemesi,
b)
Hint Okyanusu’ndaki Portekiz korsanlarının İslam’ın kutsal
şehirlerine saldırmaları,
c)
Osmanlıların Baharat yolunu eline geçirmek istemeleri,
Sonuçları:
1)
Suriye, Filistin ve Lübnan Osmanlıların eline geçti.
2)
Mısır yolu Osmanlılara açıldı.
3)
Ramazanoğulları Osmanlılara katıldı.
4)
Kansu Gavri öldürüldü.
Ridaniye savaşı (1517) (Osmanlı-Memluk):
Yavuz Sultan Selim Memluklere son darbeyi vurmak üzere Sina
yarımadasını geçerek Mısır’a girdi. Kahire fethedilerek Memluk
Devleti’ne son verildi.
Mısır Seferinin Sonuçları:
1) Mısır, Suriye, Filistin, Lübnan ve Hicaz Osmanlı topraklarına
katıldı.
2) Kutsal emanetler, Mekke ve Medine’nin anahtarları
Osmanlılara teslim edildi. Halifelik Osmanlılara geçti.
3) Baharat ticaret yolu Osmanlılara geçti (Ancak coğrafi
keşiflerin yapılmasından dolayı Osmanlılar Baharat yolundan
istedikleri gibi faydalanamamışlardır).
4) Mısır seferi sonunda Osmanlı hazinesi doldu.
5) Venedikliler Kıbrıs için Memlukler’e verecekleri vergiyi
bundan sonra Osmanlılara ödemeye başladılar.
6) Mısır’ın fethi ile Kuzey Afrika seferleri için önemli bir üs elde
edildi.
7) Yavuz, savaştan sonra halife ve akrabalarını idari tedbir
olarak, İstanbul’a getirdi.
I. SÜLEYMAN DÖNEMİ (1520–1566)
46 yıl padişahlık yapan Kanuni dönemi Osmanlıların en güçlü
dönemidir. Bu dönemde Osmanlı Devleti doğuda ve batıda
rakipsiz güçlü bir devlet haline geldi.
İç İsyanlar:
Canberdi Gazali İsyanı: Memluk kumandanlarından Canberdi
Gazali Memluk Devleti’ni yeniden kurmak için Şam’da isyan etti
ise de isyan bastırıldı.
Ahmet Paşa İsyanı: Sadrazam olması gerekirken Mısır valiliğine
atanmış ve burada isyan etmiştir. İsyan bastırıldı.
Kalenderoğlu İsyanı: Maraş civarında çıkan dini karakterli bir Şii
isyanıdır. Bu isyana tımarlarının ellerinden alınmasını bahane
eden Dulkadiroğlu sipahileri de katılmıştır. İsyan bastırılmış,
Kalenderoğlu İran’a kaçmıştır.
Baba Zünnun İsyanı: Vergilerinin ağırlığını bahane eden Baba
Zünnun Yozgat (Bozok)’ta isyan ettiyse de isyan bastırılmıştır.
Belgrat’ın Fethi (1521):
Avrupa üzerinde baskı kurabilmek ve siyasi-askeri gelişmelere
anında müdahale edebilmek için Macaristan’ın önemli bir kalesi
olan Belgrat’ın fethi gerekliydi. Fatih Sırbistan seferinde Belgrat
hariç bütün Sırbistan’ı fethetmişti (1459). Kanuni, Belgrat’ı,
1521’de Tuna’dan ve karadan kuşatarak fethetti.
Önemi:
1) Belgrat Orta Avrupa’ya yapılacak seferler için önemli bir üs
olmuştur.
2) Macaristan yolu Türklere açıldı.
3) Belgrat’ın fethiyle Osmanlılar Balkanlarda kesin olarak
hâkimiyet kurmuş oldu.
Mohaç Meydan Muharebesi (29 Ağustos 1526):
Savaşın Sebepleri:
a)
Macar Kralının düşmanca tutumu,
b)
Pavia Savaşı’nda Alman İmparatoru Şarlken’e esir düşen
Fransız kralı Fransuva’yı kurtarmak,
c)
Kanuni Fransuva’yı kurtararak Avrupa’daki Haçlı birliğine
Fransa’nın katılmasını engellemek
Savaşın Sonuçları:
1)
Macar ordusu yenilgiye uğratıldı ve Macar Kralı II. Layoş
savaş meydanında öldü.
2)
Macaristan’ın ele geçirildi ve Osmanlı Devleti’ne bağlı bir
krallık haline geldi.
3)
Madrid Antlaşması ile I. Fransuva serbest bırakıldı.
4)
Orta Avrupa’da Osmanlı egemenliği güçlendi.
5)
Osmanlı Devleti ile Avusturya sınır komşusu oldu ve uzun
yıllar devam edecek Osmanlı- Avusturya savaşları başladı.
I. Viyana Kuşatması (1529):
Yanoş Zapolya’nın Macar kralı olmasını Avusturya arşidükü
Ferdinad’ın istemiyordu ve Ferdinand, Budin’i ele geçirdi. Kanuni
sefere çıkarak Budin’i geri aldı ve arkasından Osmanlı ordusu
Viyana’yı kuşattı. Ancak ordu, kuşatma için hazırlıksız gelmişti ve
kış mevsimi yaklaşmıştı. Bu sebeple Osmanlı ordusu İstanbul’a
geri döndü.
Alman Seferi (1533):
a) Alman imparatoru Şarlken’in desteğini alan Avusturya kralı
Ferdinand’ın, Kanuni’ye elçi göndererek kendisinin Macar
kralı olarak tanınmasını istemesi,
b) Ferdinand’ın Budin’i kuşatması,
c) Kanuni’nin, Şarlken’in Ferdinand üzerindeki desteğini kesin
bir şekilde ortadan kaldırmak istemesi,
Avusturya kralı Ferdinand, Macar kralı olmak için tekrar Budin’i
kuşatması üzerine Kanuni tekrar sefere çıkarak Avusturya ve
Almanya içlerine kadar ilerledi. Osmanlı ordusunun karşısına
Ferdinand veya Şarlken çıkmadığı için ordu geri döndü.
İstanbul Antlaşması (1533)(Osmanlılar- Avusturya):
1)
Avusturya kralı protokol bakımından Osmanlı sadrazamına
denk olacaktır.
2)
Avusturya, Yanoş’un Macar kralı olmasını kabul etti.
3)
Avusturya, Osmanlılara yılda 30 bin duka altın vermeyi
kabul etti.
4)
Avusturya, elinde bulundurduğu Macar toprakları için
Osmanlı Devleti’ne yılda 30 bin duka altın vergi verecektir.
Macaristan’ın Osmanlılara Katılması:
Ölen Macar kralı Yanoş’un yerine küçük yaştaki oğlu Sigismund
geçti. Ferdinand Sigismund’un krallığını tanımayarak antlaşmayı
bozdu. Sigismund’un annesinin yardım istemesi üzerine Kanuni
tekrar sefere çıkarak Macaristan’ı tekrar fethetti. Ferdinand’ın
barış isteği kabul edilerek Macaristan üç bölgeye ayrıldı(1541):
 Kuzey Macaristan Avusturya’ya,
45
 Orta Macaristan Erdel beyliği adı altında Osmanlı
himayesindeki Sigismund’a,
 Güney Macaristan ise Budin Eyaleti olarak Osmanlı
Devleti’ne bağlandı.
c)
Macaristan Seferi (1543):
Ferdinand’ın Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını
istemesi ve isteği kabul edilmeyince Budin’i kuşatması üzerine
sefere çıkan Osmanlı ordusu Estergon ve İstoni- Belgrat
kalelerini fethetti. 1547’de antlaşma yapılarak savaşa son verildi.
Erdel Seferi (1551):
Ferdinand’ın 1551’de yeniden Erdel’in içişlerine karışmasıyla
Osmanlı kuvvetleri Segedin ve Temeşvar kaleleri önünde
Avusturya kuvvetlerini yendiler. Ferdinand’ın isteğiyle 1562’de
yeniden antlaşma yapıldı.
Bunun üzerine Kanuni İran üzerine sefere çıktı. Önce sadrazam
İbrahim Paşa ordusuyla Tebriz’e girdi. Arkasından padişah da
Tebriz’e geldi ve Azerbaycan’ı ele geçirdi. Kanuni daha güneye
inerek Bağdad’ı fethetti(1534).
Sonuçları:
1) Bu seferde Van, Tebriz ve Bağdad, Osmanlı topraklarına
katıldı.
2) İpek yolu ticareti kontrol altına alındı.
3) Hint Deniz ticaret yolunun Basra Körfezi kısmı Osmanlı
denetimine girdi.
4) Türk şairi Fuzuli Osmanlı hizmetine girdi.
Zigetvar Seferi (1566):
Avusturya’nın barışı bozarak Erdel’e saldırması üzerine sefere
çıkan padişah Zigetvar kalesini kuşattı. Kuşatma sırasında
padişah öldü fakat sadrazam Sokullu Mehmed Paşa onun
ölümünü gizledi. Kuşatmaya devam edilerek kale zapt edildi.
II. İran Seferi (1548):
Safeviler Van ve Tebriz’i alması ve bu sırada şah ile kardeşi
arasında taht mücadelesinin başlaması üzerine Kanuni yeniden
sefere çıktı. Van, Tebriz ile Gürcistan’daki bazı kaleleri alarak
geri döndü.
Fransa’ya Kapitülasyonların Verilmesi (1535):
Kanuni Sultan Süleyman’ın Mohaç Meydan Muharebesi ile I.
Fransuva’yı Şarlken’den kurtarması, Osmanlı Devleti ile Fransa’yı
birbirine yakınlaştırmıştı. Osmanlı Devleti ile Fransa arasında bir
ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Osmanlılar
Fransa’ya kapitülasyonlar verdiler.
III. İran Seferi (1553):
Şah Tahmasb’ın Muş’a kadar olan yerleri ele geçirmesi üzerine
Kanuni üçüncü defa İran seferine çıktı. İran şahı yine kaçtı.
Osmanlı kuvvetleri Nahcivan, Revan ve Karabağ’ı ele geçirdi. Kış
mevsiminin yaklaşması üzerine Osmanlı ordusu Amasya’ya
döndü. Şah Tahmasb elçi göndererek barış teklif etti.
Kapitülasyonların Verilme Sebepleri:
a) Fransa’yı kendi yanına çekerek Avrupa Hıristiyan birliğini
bozmak,
b) Akdeniz ticaretini canlandırmak,
c) Osmanlı ticaret mallarını Fransızlar aracılığıyla pazarlamak,
Amasya Antlaşması (1555):
1) Doğu Anadolu, Azerbaycan, Tebriz ve Bağdad Osmanlı
Devleti’nde kalacaktı.
2) Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan ilk resmi
antlaşmadır.
Osmanlı-Fransız Ticaret Antlaşması:
1) Fransız ticaret gemileri Osmanlı sularında serbestçe
dolaşabilecek ve istedikleri limanlara girebilecektir.
2) Fransız tüccar diğer tüccara göre daha düşük vergi
ödeyecektir.
3) Fransız vatandaşları arasındaki davalara Fransız hâkim
bakacak.
4) Fransız vatandaşları ile Türkler arasındaki davalara Türk
hâkim bakacak, ancak davada Fransız tercüman
bulunacak.
5) Osmanlı topraklarında ölen veya gemisi batan Fransız
tacirlerin malları Fransa’daki varislerine verilecek.
6) Fransa topraklarında bulunan Osmanlı tüccarı da aynı
haklardan yararlanacak.
7) Bu antlaşma her iki hükümdarlar hayatta kaldığı sürece
geçerli olacaktı.
Denizlerde Fetihler:
Rodos’un Fethi (1522):
a) Rodos adasında bulunan Saint Jan Şövalyelerinin korsanlık
yaparak Akdeniz ticaretine engel olmaları
b) Batı Anadolu kıyılarını tehdit etmeleri
c) Osmanlıların Mısır ve Suriye’den Anadolu’ya ulaşan deniz
yolunun güvenliği sağlamak istemeleri
d)
Doğu Anadolu’da iki devlet arasındaki hâkimiyet
mücadelesi,
Bitlis beyi Şeref Han’ın Safevilere, İran beylerinden Olama
Paşa’nın da Osmanlılara sığınması.
Sebepleriyle Kanuni sefere çıkarak adayı zorlu bir kuşatmadan
sonra zapt etti. Rodos adası Türk sancağı haline geldi.
Şövalyeler, Şarlken tarafından Malta adasına yerleştirildi.
Kapitülasyonlar 1740 yılında sürekli hale getirilmiş ve başka
devletlere de verilmiştir. Bu da Osmanlı ekonomisinin
çökmesine sebep olmuştur. Lozan anlaşması ile kaldırılabilmiştir.
Cezayir’in Osmanlılara Katılması(1533):
Bir Türk denizcisi olan Hızır Reis kardeşi Oruç ile birlikte Cezayir’i
İspanyollardan alarak burada bir hükümet kurmuşlardı. Kanuni
Sultan Süleyman, Şarlken’e ve onun desteğindeki Haçlı
donanmasına karşı mücadele edebilmek için Hızır Reis’i
İstanbul’a çağırdı ve kaptan-ı deryalık ve Cezayir beylerbeyliği
görevine getirdi. Böylece Cezayir, Osmanlı topraklarına katılmış
oldu.
Osmanlı-İran Savaşları:
I. İran Seferi (Irakeyn Seferi) (1534–1535):
Sebepleri:
a) Şah Tahmasb’ın Osmanlıya karşı, Avusturya ve Almanya’ya
ittifak teklifinde bulunması,
b) Anadolu’daki bazı beyleri Osmanlılara karşı kışkırtması,
Preveze Deniz Savaşı (1538):
Sebepleri:
a) Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasında Akdeniz’deki
hâkimiyet mücadelesi,
b) Türk donanmasının Ege denizindeki ait bazı kaleleri alıp
İtalya kıyılarına baskınlar düzenlemesi,
46
Venedik, Malta, İspanya ve Portekiz kuvvetlerinden oluşan
birleşik Haçlı donanmasının başına Andrea Doria getirildi ve
haçlı donanması Korfu adasında toplandı. Barbaros Hayreddin
Paşa komutasındaki Türk donanmasıyla Haçlı Donanması
Preveze önlerinde karşılaştı. Haçlı donanması büyük bir yenilgiye
uğradı. Andrea Doria kaçmak zorunda kaldı.
Şavaşın Sonuçları:
1) Şarlken’in Akdeniz’deki üstünlüğü sona erdi.
2) Akdeniz’de üstünlük Osmanlılara geçti.
3) Venedik anlaşma yaparak Mora ve Dalmaçya kıyılarındaki
bazı kaleleri Osmanlılara bıraktı.
4) Türk tarihinin en büyük deniz zaferidir.
Preveze Deniz Savaşı’nın tarihi olan 28 Eylül, Türk Denizcilik
Günü olarak kutlanmaktadır.
Trablusgarp’ın Alınması (1551):
Saint Jan Şövalyelerinin elinde bulunan Trablusgarp’ı Turgut Reis
fethetti. Buranın beylerbeyi oldu ve daha sonra Korsika adasını
ele geçirdi (1553).
Cerbe Deniz Savaşı (1560):
Turgut Reis’in İspanyolların elindeki Cerbe adasını kuşattığı
sırada Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasının Cerbe
önlerine gelmesi durumu zorlaştırdı. Turgut Reis Trablusgarp’a
çekilerek İstanbul’dan yardım istedi. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa
komutasındaki Osmanlı donanması da Cerbe önlerine geldi ve
burada yapılan savaşı Osmanlı donanması kazandı.
Sonuçları:
1) Cerbe adası fethedildi.
2) Batı Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki Türk egemenliği
kesinleşti.
3) Cerbe zaferi, Preveze zaferinden sonra Türklerin ikinci
büyük zaferdir.
Hint Deniz Seferleri (1538–1553):
Portekizlilerin Basra Körfezi’ni kapatarak Baharat yolunu kontrol
etmeleri ve Hint Okyanusu’ndaki Müslüman ticaret gemilerine
saldırmaları üzerine Kanuni deniz seferlerini başlattı. Bunlar:
1) Hadım Süleyman Paşa (1538)
2) Piri Reis (1551)
3) Murad Reis (1552)
4) Seydi Ali Reis (1553)
Seferlerin Sonuçları:
1)
Kızıldeniz, Basra Körfezi, Eritre, Sudan ve Habeşistan’ın bir
kısmı Osmanlı topraklarına katıldı.
2)
Hint deniz seferleri başarılı olamamış ve Hint Denizinde
Portekizlilerin üstünlüğüne son verilememiştir.
Hint deniz seferlerinin başarılı olmamasında;
a)
Osmanlı devlet adamlarının seferlere gereken önemi
vermemeleri,
b)
Osmanlı gemilerinin Okyanus sularına dayanıklı olmaması,
c)
Hindistan’daki Müslüman devletlerin Osmanlı Devleti’ne
gereken desteği vermemeleri etkili olmuştur.
II. SELİM DÖNEMİ (1566–1574)
II. Selim savaşlara katılmamış ve ömrünü genelde sarayda
geçirmiştir. Döneminde veziriazam Sokullu Mehmet Paşa devlet
işlerini yürütmüştür.
Yemen İsyanı (1568):
Kanuni zamanında Zeydiyye ailesinden İmam Mutahhar’a bazı
imtiyazlar verilmişti. Sana beylerbeyi Murad Paşa’nın bu
imtiyazları geri almaya çalışması üzerine İmam Mutahhar isyan
etti. Serdar Sinan Paşa ve Habeşistan beylerbeyi Özdemiroğlu
Osman Paşa tarafından isyan bastırıldı. Yemen bir eyalet haline
getirilerek Özdemiroğlu Osman Paşa vali olarak tayin edildi.
Endonezya Seferi (1569):
Sumatra adasında bulunan Açe Sultanlığı Portekiz baskısı
sebebiyle Osmanlı Devleti’nden yardım istedi. Süveyş kaptanı
Kurdoğlu Hızır Reis emrindeki Osmanlı donanması Sumatra’ya
gönderildi. Açe Sultanlığı’na çok miktarda silah ve silah ustası
gönderildi.
Kıbrıs’ın Fethi (1571):
Kıbrıs Venediklilerin elindeydi ve adada bulunan korsanlar Türk
gemilerine saldırıyorlardı. Doğu Akdeniz ticaret yolunun
güvenliği açısından Kıbrıs’ın fethi şarttı. Ancak Sokullu Mehmed
Paşa Avrupa devletlerinin Osmanlıya karşı ittifak kurmasından
kaygılandığı için adanın fethedilmesine karşıydı. Buna rağmen
Padişah adanın fethedilmesi için Lala Mustafa Paşa’yı
görevlendirdi. Bir yıllık bir kuşatmadan sonra ada zapt edildi.
Adaya Konya, Karaman, Niğde, Kayseri ve Bozok sancaklarından
getirilen Türkler iskân edildi.
İnebahtı Savaşı (1571):
Osmanlıların Kıbrıs’ı fethetmeleri üzerine Papa önderliğinde
İspanya ve Malta, Venedik ve diğer İtalyan devletleri bir Haçlı
donanması oluşturdular.
Don Juan komutasındaki Haçlı donanması İnebahtı’da Osmanlı
donanmasını yakarak imha etti. Osmanlı donanmasının
yenilmesinde, kaptan-ı derya Müezzinzade Ali Paşa’nın deniz
askeri (levent) ile değil kara askeri ile savaşa katılması etkili oldu.
Cezayir beylerbeyi Uluç Ali Paşa kalan gemileri kurtararak
İstanbul’a getirdi. Bu başarısından dolayı Kılıç unvanı verilerek
kaptan-ı deryalığa getirildi. İnebahtı yenilgisinden sonra Osmanlı
Devleti daha güçlü bir donanmayı hazırlayarak Akdeniz’e indirdi.
Tunus’un Alınması (1574):
Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, yeni donanmayla Akdeniz’e açılarak
İspanyolların eline geçmiş olan Tunus’u fethetti. Böylece, Kuzey
Afrika Osmanlı egemenliğine girdi.
II. Selim ve III. Murad Dönemi Kanal Projeleri:
Süveyş Kanalı Projesi:
Akdeniz ile Kızıl deniz arasında bir kanal kazıyarak birleştirme
projesiydi. 1568 yılında girişimde bulunulmuş; bölgede
incelemeler yapılmış ancak uygulamaya geçilememiştir.
Fransızlar 1869 yılında kanalı açmışlardır.
Osmanlı Devleti bu proje ile;
a) Hindistan üzerindeki Portekiz baskısını önlemeyi,
b) Baharat Yolu’nu Akdeniz’e çevirerek Osmanlı ekonomisini
canlandırmayı,
c) Hint deniz yolunu kısaltmayı amaçlamıştır.
47
Don Volga Kanal Projesi:
Osmanlı Devleti Don ve Volga ırmaklarını bir kanal kazıyarak
birleştirmek istedi. Kanal mesafesinin üçte biri kazıldı ancak kış
mevsiminin yaklaşması, asker arasında erzak sıkıntısı, Kırım
hanının isteksiz davranması ve Rusların saldırıları sebebiyle
teşebbüs yarıda kaldı. Kanal ancak 1952 yılında Ruslar
tarafından açıldı.
Osmanlı Devleti bu proje ile;
a) İpek yolunu canlandırmayı,
b) İran savaşlarında donanmadan yararlanmayı,
c) Rusya’nın güneye doğru yayılmasını önlemeyi,
d) Orta Asya’daki Türklerle yakın ilişkiler kurmayı
amaçlamıştır.
a) Marmara Kanal Projesi:
Bu proje ile Marmara Denizi- İznik Gölü- Sapanca Gölü arasında
bir kanal açılması öngörülüyordu. Böylece, Marmara Denizi ile
Karadeniz arasında yeni bir bağlantı sağlanacak, gemi yapımı için
Doğu Karadeniz’den gelecek kereste bu yolla sağlanacak ve
İstanbul Boğazı’nın trafiği rahatlayacaktı.
III. MURAT DÖNEMİ (1574–1595)
Lehistan’ın Osmanlı Topraklarına Katılması (1575):
Osmanlı Devleti Fransa’nın desteğini alarak Erdel prensi Baturi’yi
kral seçtirdi. Böylece Lehistan, Osmanlı himayesine girdi (15751587). Osmanlı Devleti’nin hâkimiyet sahası Baltık Denizi
kıyılarına kadar ulaştı.
Fas’ın Osmanlı Himayesine Girmesi (1578):
Ramazan Paşa emrindeki Osmanlı donanması, Portekiz kralını
Tanca yakınlarında Kasrülkebir (Vadiüsseyl) savaşında yenilgiye
uğrattı (1578). Böylece Fas’ta Osmanlı hâkimiyeti kuruldu.
Osmanlı sınırları Atlas Okyanusu’na ulaştı.
İngiltere’ye Ticari İmtiyazların Verilmesi:
II. Murad devrinde, İngiltere’ye bazı ticari imtiyazlar verildi.
Osmanlı- İran Savaşı (1578–1590):
Sebepleri: İran’ın Osmanlı sınırlarına saldırması, daha sonra
şahın ölümü üzerine taht kavgalarının yaşanması, Osmanlı
Devleti’nin yapacağı doğu seferlerinde; asker desteği sağlamak
için Kırım ile doğudan kara bağlantısı kurmak ve Kafkasları ele
geçirerek Rusların güneye inmesini engellemek istemesi.
Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşa komutasındaki
Türk ordusu İran üzerine gönderildi. 1578’de Çıldır ovasında
Safeviler mağlup edilerek Tiflis alındı. Meşaleler savaşında
büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta tüm Gürcistan fethedilerek
Tiflis Osmanlı vilayeti durumuna getirildi (1578). Aynı yıl Şirvan
da Osmanlı topraklarına katıldı. Bu gelişmeler üzerine İran barış
istemek zorunda kaldı.
Ferhad Paşa Antlaşması (1590):
1. Gürcistan, Şirvan, Tebriz, Karabağ ve Dağıstan Osmanlı
Devleti’nde kalacaktı.
2. Bu antlaşma ile Osmanlı devleti doğuda en geniş sınırlarına
ulaşmış oluyordu.
Osmanlı-Avusturya Savaşları (1593–1606):
a) Avusturya’nın ödemesi gereken vergiyi ödememesi,
b) Osmanlı sınırlarına saldırması,
c)
d)
Eflak, Boğdan ve Erdel beylerini Osmanlı Devleti’ne karşı
kışkırtması,
Bosna beylerbeyi Telli Hasan Paşa’nın öldürülmesi,
Sebepleriyle Sadrazam Koca Sinan Paşa emrindeki Osmanlı
ordusu Avusturya üzerine sefere çıktı. Sadrazam Koca Sinan Paşa
başlangıçta bazı başarılar kazandı. Ancak Eflak, Boğdan ve Erdel
beylerinin isyan etmeleri Osmanlıları zor duruma düşürdü.
III. MEHMET DÖNEMİ (1595–1603)
III. Murad’ın ölümü üzerine Manisa’da sancak beyi olan oğlu III.
Mehmed, 1595’de tahta çıktı. III. Mehmed, Anadolu’da sancak
beyliği yapan son padişahtır.
Osmanlı-Avusturya Savaşları:
III. Mehmed tahta çıktığında Osmanlı-Avusturya savaşları devam
ediyordu. Avusturya kuvvetlerinin Estergon ve Vişegrad
kalelerini ele geçirmesi ve Avusturya cephesindeki bu
başarısızlıklar üzerine devlet erkânı ve yeniçerilerin baskısıyla
padişah III. Mehmed sefere çıktı. Osmanlı ordusu 1596 yılında
Eğri kalesini zapt etti.
Haçova Meydan Muharebesi (1596):
Osmanlı 15 Ekim 1596 günü Haçova'da büyük bir Haçlı ordusu
(Avusturya, Alman, Erdel, İspanyol, Fransız, Çek ve Leh) ile
karşılaştı. Avusturya Arşidükü Maximilien komutasındaki
düşman ordusu ile yapılan savaş kaybedilmek üzereyken, saray
çalışanları ve geri hizmet bölüklerinin de savaşa katılması
üzerine düşman ordusu dağıldı ve Osmanlı ordusu büyük bir
zafer kazandı.
Kanije Müdafaası (1600):
Damat İbrahim Paşa, Kanije kalesi'ni kuşatarak ele geçirdi
(1600). Kale komutanlığına Tiryaki Hasan Paşa getirildi.
Avusturya önderliğindeki yeni bir Haçlı ordusu kaleyi geri almak
için kuşattı. Tiryaki Hasan Paşa emrindeki az sayıda bir kuvvetle,
kaleyi düşmana karşı kahramanca savundu ve yaptığı karşı
hücumla düşman ordusunu Kanije kalesi önünde yenilgiye
uğrattı (18 Kasım 1601). Bu zaferden sonra İstoni-Belgrad ve
Estergon, 1603'de de Uyvar fethedildi.
Osmanlı-İran Savaşları (1603–1611):
İran şahı I. Abbas Anadolu’daki Celali isyanlarını fırsat bilerek
Ferhat Paşa Antlaşmasıyla kaybettiği toprakları geri almak
istiyordu. Bu amaçla Tebriz(1603), Nahcivan ve Revan’ı ele
geçirdi.
YENİÇAĞDA AVRUPA (1453–1789)
YENİÇAĞIN BAŞLARINDA AVRUPA’NIN ÇEHRESİNİ DEĞİŞTİREN
GELİŞMELER:
1. Ferdin bütün özellikleriyle kendi göstermiştir.
2. Feodalitenin yıkılmış ve milli monarşiler kurulmuştur.
3. Papa-krallar mücadelesi krallar lehine sonuçlanmıştır.
4. Modern Avrupa milletlerinin oluşum süreci başlamıştır.
5. Hümanizm ve Rönesans hareketleriyle modern insanı
yaratacak düşünce inkılâbı başlamış ve Skolâstik düşünce
yıkılmıştır.
6. Reform hareketlerinin, Katolik kilisesini sorgulaması ile yeni
mezhepler ortaya çıkmıştır.
48
7.
Katolik kilisesinin kendi varlığını sürdürecek tedbirler
almıştır.
YENİ BULUŞLAR:
Yeni Buluşlar; Barut ve top, kâğıt ve matbaa ve pusuladır.
Bunların Avrupa’da kullanılması Avrupa’nın siyasi, sosyal ve
kültürel hayatında önemli değişikliklere sebep olmuştur.
Barutun Ateşli Silahlarda Kullanılması:
Yeniçağın başlarında Almanya’nın hariç diğer Avrupa ülkelerinde
feodalite rejimi gücünü kaybetmiş, merkezi krallıklar
güçlenmiştir. Bu gelişmelerde barut ve topun savaşlarda
kullanılmasının çok büyük etkisi vardı.
Haçlı Seferleri sonucunda Avrupalıların barutu ateşli silahlarda
kullanmaları feodal beylerin şatolarını yıkmış, böylece
derebeylik rejimi zayıflamış mutlak krallıklar güçlenmeye
başlamıştır.
XIV. yüzyılda Avrupa’da monarşiler güçlenirken imparatorluklar
zayıflamıştır. Papalığın gücü zayıflamaya başlamıştır.
Pusula ve Gemicilik Teknolojisindeki Gelişmeler:
Avrupalılar pusula sayesinde yeni ticaret yolları bulmuşlar bu da
coğrafi keşiflere sebep olmuştur.
Kâğıt ve Matbaanın Kullanılması:
Kâğıt ve matbaanın kullanılması Avrupa’nın kültürel alanda
gelişmesini sağlamış, bu da Rönesans ve Reform hareketlerini
başlatmıştır.
COĞRAFİ KEŞİFLER
Avrupalıların XIV. yüzyıldan başlayarak yeni yerler keşfetmek için
yaptıkları kara ve deniz yolculuklarına coğrafi keşifler denir.
Avrupa’nın coğrafi keşiflerle başlayan yayılma hareketleri XV.
yüzyılın ikinci yarısında ekonomik amaçlara yönelmiştir.
Ticaretin gelişmesi, pazarın esası olan değerli madenlere olan
ihtiyacı artırmış zenginliğin ölçüsü toprak sahipliğinden
madenlere hâkim olmak şeklinde değişmiştir.
Avrupalılar değerli madenlere ulaşabilmek için Asya ve
Amerika’ya seferler düzenlemişlerdir.
Coğrafi Keşiflerin Sebepleri:
a) Avrupalıların pusulayı öğrenmeleri gemicilik ve coğrafya
bilgilerinin artması,
b) Avrupalıların doğunun zenginliklerine ulaşabilmek amacıyla
yeni ticaret yolları aramaları,
c) İstanbul’un fethinden sonra Türklerin doğu ticaret yollarına
hâkim olmaları ve Avrupalıların açık denizlere çıkma ihtiyacı
hissetmeleri,
d) Avrupa’da değerli madenlerin az bulunmasından dolayı
kralların (İspanyol ve Portekiz) gemicileri desteklemesi,
e) Avrupalıların Hıristiyanlığı yaymak istemeleri,
Coğrafi Keşifler:
1) Bartelmi Diyaz’ın Ümit Burnu’nun Bulunması (1487),
2) Kolomb’un Amerika yolculuğu (1492),
3) Vasko Dö Gama’nın Hindistan’a ulaşması (1498),
4) Amerigo Vespuçi’nin yeni kıtayı (Amerika) keşfi (1507),
5) Fernando Cortez’in Meksika yolculuğu (1519–1521),
6) Macellan’nın dünyanın dolaşması (1519–1522),
Keşiflerin Sonuçları:
1. Yeni kıtalar, adalar ve denizler keşfedildi.
2. Avrupa devletleri keşfettikleri yerleri sömürgeleştirerek
sömürge imparatorluklar kurdular.
3. Yeni bitki ve hayvan türleri (mısır, tütün, patates, domates,
portakal, vanilya, kakao gibi) keşfedildi.
4. Keşfedilen yerler yağmalandı. Avrupa’ya bol miktarda altın
ve gümüş taşındı. Böylece Avrupa’da hayat seviyesi yükseldi.
5. Avrupa’dan keşfedilen yerlere göçler oldu. Avrupa kültürü ve
Hıristiyanlık yayıldı
6. İpek ve Baharat yolları ve Akdeniz limanları önemini
kaybetti. Yeni yollar ve Atlas Okyanusu kıyısındaki şehirler
önem kazandı. Osmanlı Devleti olumsuz etkilendi ve gümrük
gelirleri azaldı.
7. Deniz taşımacılığı sayesinde zengin bir burjuva sınıfı ortaya
çıktı. Bunlar kültür ve sanat hareketlerini desteklediler.
Böylece Rönesans’ın yayılması hızlandı.
8. Avrupalılar Amerika ve Afrika yerlilerine tam bir soykırım
yaptılar.
9. Dünyanın yuvarlak olduğu anlaşıldı.
10. Sömürgelerden getirilen altın ve gümüş gizlice Osmanlı
pazarlarına sokuldu, böylece Osmanlılarda ilk enflasyon
başladı.
Coğrafi Keşiflere Karşı Osmanlı Devleti'nin Aldığı Önlemler:
1) Fransa’ya Kapitülasyonlar vermesi
2) Akdeniz hâkimiyetinin sağlanması
3) Hint deniz seferleri
4) Süveyş Kanalı'nı açma teşebbüsü
5) Don-Volga nehirlerini birleştirme projesi
RÖNESANS
Haçlı Seferleri ve Coğrafi Keşiflerin de etkisiyle XV. ve XVI.
yüzyıllarda Avrupa'da bilim, sanat, edebiyat ve felsefe
alanlarındaki gelişmelere Rönesans adı verilir. Önce
İtalya'da başlamış daha sonra Fransa, Almanya, İngiltere ve
diğer Avrupa ülkelerinde görülmüştür.
a) Rönesans'ın Nedenleri:
a) Ortaçağdaki güzel sanatların XV. ve XVI. yüzyıllarda daha da
gelişmesi,
b) Matbaanın ve kâğıdın kullanılması ile yeni buluş ve
düşüncelerin kolayca yayılması,
c) XV. ve XVI. yüzyılda Avrupa’da birçok düşünürün ortaya
çıkması,
d) Avrupa'da sanat ve edebiyattan zevk alan bir kesimin ortaya
çıkması, Mesen sınıfının sanatçıları desteklemesi,
e) İstanbul’un fethi nedeniyle buradaki bazı bilginlerin İtalya’ya
gelerek Yunancayı ve ilkçağ eserlerini öğretmeleri,
f) Coğrafi Keşifler nedeniyle insanların düşünce ve ufkunun
gelişmesi İslam dünyasının etkisi,
b) Rönesans Niçin İtalya'da Başladı?
a) Coğrafi konumu,
b) En önemli ticaret yollarının kesişim noktasında bulması ve
güzel sanatlara ilgi duyulması,
c) Eski Roma ve Yunan uygarlıklarına ait birçok eserin İtalya’da
bulunması,
d) Roma’nın dini merkez olması nedeniyle birçok büyük mimari
yapı ve sanat eserinin yapılması,
e) Birbirinden bağımsız birçok küçük krallığın bulunması
nedeniyle halkın diğer insanlara göre daha özgür yaşaması.
49
Rönesans Hareketlerinin Öteki Avrupa Ülkelerine Yayılması
Fransa'da Rönesans:
Bizzat krallar Rönesans’ın kurucusu oldular, sanatçıları ve
hümanistleri korudular. Rable, Ronsar, Montaigne gibi
hümanistler Fransız Dili ve Edebiyatının doğmasını sağladılar.
Mimari alanında da gelişmeler oldu. Luther sarayı yapıldı.
Almanya'da Rönesans:
Almanya’da Rönesans, Reform’la birlikte gelişti. Erasmus, Röklen
ve Luther başta gelirler. Mimari çok gelişmiş Gotik tarzıyla Köln
belediye binası ve Heidelberg şatosu yapıldı.
İngiltere'de Rönesans:
İngiliz Rönesansının en önemli ismi Shakespeare’dir. Eserlerinin
konusunu eski çağ tarihlerinden alan dram ve trajediler yazdı. En
ünlü eseri Hamlet, Othello, Romeo ve Juliet’tir.
c) Rönesans'ın Sonuçları:
1) Skolâstik düşünce yıkıldı ve serbest düşünce ortamı doğdu.
2) Deney ve gözleme dayalı pozitif düşünce ortaya çıktı.
3) Kilise otoritesi zayıfladı, Reform’a zemin hazırlandı.
4) Bilim, sanat, edebiyat alanında birçok yeni eserler
oluşturuldu.
5) Avrupa’da sanat ve edebiyattan zevk alan bir sınıf oluştu.
6) Rönesans’ın en tanınmış simaları İtalya’da Vinci, Rafael,
Donatello ve Mikelanj Fransa’da Montaigne, Almanya’da
Albert Dürer ve İngiltere’de Shakespeare'dir.
REFORM
XVI. yüzyılda Rönesans hareketinin de etkisiyle Katolik
Kilisesinde ortaya çıkan yeniden yapılanma faaliyetlerine Reform
denir. Reformun temel nedeni Katolik kilisesinin bozulmasıydı.
Bu bozulmanın temelinde din adamlarının kendilerini tanrı ile
kul arasında aracı olarak görmesi ve görev ve yetkilerini kötüye
kullanmaları yatıyordu.
Reform'un Nedenleri:
a) Halkın kiliseye olan güveninin sarsılması Endüljans
sayesinde kilisenin çok zenginleşmesi
b) Rönesans'ında etkisiyle insanların her şeyin esasını arama
ve bulma arzusu sonunda Hıristiyanlığın aslından
uzaklaştığının anlaşılması,
c) Katolik Kilisesi'nin Hıristiyanlığın esaslarını saptırması ve
belli bir zümrenin çıkarlarına uygun hareket etmeye
başlaması,
d) Matbaa sayesinde Avrupa dillerine çevrilen İncil’in herkes
tarafından okunup anlaşılması,
Reform niçin Almanya’da ortaya çıkmıştır?
a) Alman halkının İtalya'daki halka göre daha fakir olmasının
kilise merkezine karşı kin duymasına neden olması,
b) Kilise'nin desteklediği Katolik Avusturyalı kralların Alman
Kralı ve prenslerini baskı altında tutmak istemesi
Reformun Yayılışı
Martin Luther, Almanya’da 1517’li yıllarda kilise ve papanın
uygulamalarına karşı çıkarak düşüncelerini 96 maddelik bir
bildiri halinde yayınladı.
Luther tanrı ile kul arasına hiç kimsenin giremeyeceğini, kulların
günahlarını ancak tanrının affedebileceğini iddia etti. İncil’i
tercüme etti ve rahiplerin gereksizliğini bildirdi.
Bu tavırlar Luther’in aforoz edilmesine neden oldu. Luther
ölüme mahkûm edildi. Luther’in görüşleri Alman prensleri
arasında yayıldı, İmparator V. Charles, Luther ve yanlılarına
savaş açtı. Ancak Saksonya Elektörü Luther’i korudu. Şarlken de
Protestanlığın daha fazla yayılmaması için bazı tedbirler aldı.
Halk Şarlken'in bu tavrını protesto etti. Böylece yeni mezhebin
adı Protestanlık oldu. Şarlken, Türk fetihlerinin Avrupa’da
hızlanması karşısında aciz kalmış ve 1555 Ogsburg Antlaşmasıyla
Protestanları tanımıştır.
Ogsburg Antlaşması (1555):
1) Protestanlık mezhebi ve kilisesi kesin olarak kabul edildi.
2) Alman prensleri mezhep seçme ve halklarına kabul ettirme
özgürlüğüne kavuştular ve din işlerinin mutlak hâkimi haline
geldiler.
Luther'den sonra Calven'de Fransa'da bu yeni mezhebi kabul
etti. Fransa'dan çıkarılan Calven kendi adıyla kilisesini
Cenevre’de kurdu. Fakat Calvenizmin Fransa’da yayılması çok
kolay olmadı. Binlerce Calvenist öldürüldü. Mezhep savaşları
Fransa’da Nant Fermanı’yla sona ermiş ve Calvenizm resmen
tanınmıştır (1598).
İngiltere’de Kral VIII. Henry, Anglikan Kilisesi’ni kurarak kontrolü
altına aldı.
Reform Sonuçları:
1) Katolik kilisesi parçalandı; Protestanlık, Kalvenizm ve
Anglikanizm gibi yeni mezhepler ortaya çıktı.
2) Katolik Kilisesi’nin otoritesi sarsıldı ve kendini yenilemeye
çalıştı.
3) Kurulan Engizisyon Mahkemeleri ile Katolik Kilisesi'nin
otoritesi devam ettirilmek istendi.
4) Protestanlığı kabul eden ülkelerde, eğitim kilisenin elinden
alındı, laik eğitime geçildi. Kilise malları yağmalandı.
5) Yeni mezhepler nedeniyle Avrupa'da siyasi birlik zayıfladı, bu
nedenle Osmanlı devleti daha kolay ilerleyebildi.
OTUZ YIL SAVAŞLARI (1618–1648)
Alman İmparatoru II. Ferdinand’ın Almanya’da mezhep birliğini
sağlamak ve Protestanları ortadan kaldırmak istemesi üzerine
çıkmıştır. Avrupa’da meydana gelen bu mezhep savaşları daha
sonra Almanya- Fransa savaşlarına dönüşerek siyasi bir karakter
kazanmıştır.
Almanlar birbirleriyle savaşırken savaşa Fransa, İsveç,
Danimarka ve Hollanda karıştı. Savaşta Almanya yenilerek
Westfalya Antlaşması (1648) imzalandı.
Antlaşmanın bazı önemli maddeleri:
1) Alman prenslerine dini ve siyasi özgürlük tanındı.
2) Hollanda’nın bağımsızlığı tanındı.
3) Almanya, Fransaya Alsas Loraine bölgesini bıraktı.
4) Bu antlaşma ile dini nitelikli savaşlar sona ermiştir.
Westfalya barışını İspanya tanımadı. Bu yüzden Orta Avrupa’da
savaş bittiği halde Fransa ile İspanya arasında savaş on yıl daha
devam etti. Yapılan Pirene Antlaşmasıyla (1659) İspanya,
Fransa’nın üstünlüğünü kabul etmiştir.
XVII. VE XVIII. YÜZYILLARDA AVRUPA DEVLETLERİ
1. Almanya: Kutsal Roma-Germen adını taşıyan Almanya'da
yüzlerce prenslik vardı. Aralarında siyasi birlik yoktu. Otuz Yıl
50
savaşlarında Almanya yenilmiş ve ülkedeki prensliklere mezhep
özgürlüğü tanımıştı. XVIII. yüzyıl başlarında Prusya en güçlü
prenslik olarak krallık haline geldi ve lider durumuna yükseldi.
2. İngiltere: XVII. yüzyıl sonlarında İngiltere’de meşruti krallık
kuruldu (1688). XVIII. yüzyıla güçlü bir şekilde giren İngiltere her
alanda gelişme gösterdi. Yedi Yıl Savaşları’nda Fransa’dan büyük
sömürgeler elde etti. İngilizler Amerika'da 13 koloni kurdular.
Daha sonra bu kolonilerin bağımsızlığını Versay Antlaşmasıyla
(1783) tanıdılar.
3. Fransa: XVII. yüzyılda Avrupa’nın en güçlü devleti durumuna
geldi, İspanya Veraset Savaşları’nda Almanya ve İngiltere ile
mücadele etti. Bu savaşlar Fransa’yı olumsuz yönde etkiledi.
4. Lehistan: XVII. yüzyılın sonlarına doğru Kutsal İttifak’a
katılarak Osmanlı Devleti’yle mücadeleye girişti, iç ve dış
nedenler siyasi alanda etkili olmasına engel oldu. XVIII. yüzyılda
iyice güçsüzleşen Lehistan; Rusya, Prusya ve Avusturya arasında
üç kez bölüşülerek ortadan kaldırıldı (1772, 1793, 1795).
XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Lehistan’ın ortadan kalkması ile
Rusya hem İsveç hem de Osmanlı Devleti için çok büyük bir
tehlike durumuna geldi.
5. Hollanda: İspanya’dan bağımsızlığını kazanan Hollanda’da
krallık kuruldu. Kısa zamanda sömürgecilikte ilerledi ve zengin
bir duruma geldi.
6. Rusya: Rusya, XVII. yüzyılın sonlarında (1682) Çar I. Petro’nun
yönetimine girdi. Petro’nun iki amacı vardı: Karadeniz'e ve Baltık
kıyılarına ulaşmak. Petro, Rusya’yı bir Avrupa devleti haline
getirmeye çalıştı. 1700 İstanbul Antlaşması’yla Karadeniz’e inen
Rusya, Küçük Kaynarca ile de Kırım’ı alarak kuvvetli bir devlet
haline gelmiştir.
7. Avusturya: Karlofça Antlaşması’yla Macaristan’ı ve Erdel’i
alarak büyümüştür. Avusturya XVIII. yüzyıl boyunca Rusya ile
birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmıştır. Ancak 1798 Fransız
İhtilali Avusturya’nın büyümesinin önünde büyük bir engel
olmuştur.
Fransa kısmen başarısızlığa uğradıysa da yeniden üstünlük
sağladı, böylece İspanya Krallığını garantiye aldı.
1701 yılında başlayan savaşlar, 1712 yılına kadar devam etti.
Fransa'nın yenilgisiyle sonuçlanan İspanya Veraset Savaşı,
Utrecht Barışı ve İspanya'nın paylaşılmasıyla sona erdi.
b)
Lehistan Veraset Savaşları (1733–1738) (Fransa, İspanya,
Savoy Dükalığı–Avusturya, Rusya, Saksonya)
Lehistan’ın jeopolitik yapısı, Avrupalı devletlerin sık sık iç işlerine
karışmalarına neden olmuştur. Her devlet Lehistan’a kral
seçtirmek istemiştir.
1733’te II. Ogüst ölünce Fransa ile Rusya ve Avusturya karşı
karşıya gelmişlerdir. Lehliler de iki sınıfa ayrılmışlardır. Rusya ile
Avusturya III. Ogüst’ü zorla kral seçtirince Fransa ile rekabet
başlamıştır.
Fransa başlayan savaşta Osmanlı devletinden yararlanmak
isteyerek Osmanlı’yı savaşa kışkırtmıştır. Fakat Osmanlı Devleti
Fransa’ya güvenemediğinden, yazılı bir bağlaşma yapılmasını
teklif etti. Fransa'nın yanında veraset savaşlarına katılmayan
Osmanlı Devleti 1736'da Rusya ve Avusturya’yla savaşa girdi,
Fransa bu durumdan yararlanarak Avusturya'ya karşı üstünlük
sağladı.
YEDİ YIL SAVAŞLARI (1756–1763)
(Prusya, İngiltere, Portekiz- Fransa, Rusya, İsveç, İspanya,
Sardunya)
Avrupa devletleri arasında çıkan Yedi Yıl Savaşları’nda İngiltere,
Fransa ve İspanya’yı yenilgiye uğrattı. Yapılan Paris
Antlaşması‘yla (1763) Hindistan’ı, Amerika kıtasındaki Misisippi
nehrinin doğusunu ve Kanada’yı ele geçirdi.
Paris Antlaşmasıyla İngiltere, dünya çapında deniz üstünlüğünü
ve sömürgeciliğini pekiştirmiş ve Fransa güç kaybederken,
İngiltere denizlerdeki üstünlüğünü sağlamlaştırılmıştır.
Yedi yıl savaşları Fransa’da ihtilalin başlamasına, İngiltere’de ise
Amerika’da bulunan 13 kolonisi ile arasının açılmasına neden
oldu. Prusya ise Avrupa’nın en güçlü kara devleti haline geldi.
8. İsveç: Otuz Yıl Savaşları’ndan başarı ile çıkmıştır. Poltova
Savaşı’yla Rusya’ya yenilmiştir.
ARAYIŞ YILLARI (1579–1699)
9. İtalya: İtalya’da siyasi birlik yoktu. XVIII. yüzyılda da bu
özelliğini devam ettiren İtalya'da en büyük devlet Sardunya
Krallığı idi. Venedik eski önemini yitirmeye başlamıştı. XIX.
yüzyılda, Sardunya Krallığı İtalyan birliğini kurmuştur.
XVII. YÜZYILDA AVRUPA VE ASYA’NIN DURUMU
XVII. yüzyılda Avrupa’da mutlak krallıklar vardı. Özellikle
İngiltere ve Fransa merkezi güçlerini artırmıştı. İngiltere, Fransa,
İspanya, Hollanda ve Portekiz gibi devletler coğrafi keşiflerin
ardından sömürgeler elde etme yarışına girdiler. Uzak Doğu ve
Hindistan ve Atlas Okyanusu limanları yeni gözde paylaşım
bölgeleri oldu. Bu yarış devletler arasında savaşlara(Otuz Yıl
Savaşları) yol açmıştır.
XVIII. YÜZYILDA AVRUPA'DA VERASET SAVAŞLARI
a) İspanya Veraset Savaşları (1701–1712) (Fransa, İspanya –
Avusturya, İngiltere, Hollanda)
Avrupa devletleri arasında akrabalık bağları yüzünden birçok
siyasal sorun çıkmış ve bu yüzden zaman zaman taht kavgaları
olmuştur. Bu taht kavgalarının ilki İspanya’da çıkmıştır.
İspanya Kralı II. Şarl’ın erkek çocuğu yoktu. Kral, ölümünden
sonra yerine imparatorluğun geleceği için Fransa kralı Lui’nin
torunu Filip’in geçmesini vasiyet etti. 1700 yılında Filip İspanya
tahtına oturdu. Bunu Avusturya imparatoru ve bağlı dükler
kabul etmediler. Bunun üzerine Avusturya, İngiltere ve Hollanda
ile İspanya ve Fransa arasında savaşlar başladı. Bu savaşlarda
XVII. yüzyılda Rusya güçlenerek Karadeniz’in kuzeyi ve Orta
Asya’ya doğru egemenlik alanını genişletmeye başlamıştır. Orta
Asya’da ise Altınorda Hanlığının dağılmasından sonra toprakları
üzerinde Özbekler güçlenmiş; Hive, Buhara ve Hokand hanlıkları
kurulmuştu. Yine bu dönemlerde Kazak, Kırgız ve Kaşgar
hanlıkları hüküm sürüyordu. Hindistan’da ise Babür Devleti
önemli bir siyasi güçtü.
XVII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DURUMU
51
a)
b)
c)
d)
e)
f)
Osmanlı Devleti XVII. yüzyılda doğuda ve batıda en geniş
sınırlarına ulaştı.
Ancak bu dönemde devlet teşkilatında bozulmalar da
başladı. Bu döneme duraklama dönemi de denilir.
Başkent, Anadolu ve uzak eyaletlerde isyanlar çıktı. Bu
isyanlar güçlükle bastırıldı.
Osmanlı Devleti Avrupa’da meydana gelen bilimsel ve
teknik gelişmeleri takip edemedi.
Osmanlı Devleti, doğuda İran, batıda Avusturya, Lehistan
ve Venedik devletleriyle savaşlar yaptı. Orta Avrupa’da
Avusturya karşısındaki üstünlüğünü kaybeden Osmanlı
Devleti, dönemin sonunda II. Viyana Kuşatması’nda büyük
bir bozgun yaşadı.
Padişahlar ve devlet adamları duraklamanın ve devlet
teşkilatındaki bozulmanın sebeplerini araştırdılar ve devleti
eski gücüne kavuşturmak için ıslahat yaptılar. Ancak
Avrupa’nın gerisinde kalındığını göremediler. Yapılan
ıslahatta Kanuni dönemini örnek aldıkları için yeterince
başarı sağlayamadılar.
DEVRİN PADİŞAHLARI
14) I. Ahmed
(1603–1617)
15) I. Mustafa
(1617–1618) + (1622–1623)
16) II. Osman
(1618–1622)
17) IV. Murad
(1623- 1640)
18) I. İbrahim
(1640–1648)
19) IV. Mehmed
(1648–1687)
20) II. Süleyman (1687–1691)
21) II. Ahmed
(1691–1695)
22) II. Mustafa
(1695–1703)
DURAKLAMANIN SEBEPLERİ
İç sebepler:
Osmanlı Merkez Yönetiminin Bozulması:
a) Tahta çıkan bazı padişahların çocuk yaşta ve tecrübesiz
olmaları,
b) Saray kadınları ve bazı devlet adamlarının devlet işlerine
karışması,
c) Devlet görevlerinin rüşvet ve iltimasla verilmesi
d) Bazı yöneticilerin halka kötü davranması,
Ordu ve Donanmanın Bozulması:
a) Kanuna aykırı olarak yeniçeri ocağına askerlikle ilgisi
olmayan kişilerin alınması,
b) Yeniçerilerin kanuna aykırı hareket etmeleri, devlet
idaresine müdahale etmeleri, devletin imkânlarını kendi
çıkarları için kullanmaya çalışmaları,
c) Tımar sisteminin bozulması ve buna bağlı olarak eyalet
askerlerinin eski işlevlerini yerine getirememeleri,
d) Devletin Avrupa’daki askeri ve teknolojik gelişmeleri takip
edememesi,
e) Donanmaya önem verilmemesi,
Maliyenin Bozulması:
a) Savaşların uzun sürmesinden dolayı masrafların artması,
b) Saray masrafları, lüks ve israfın artması,
c) İpek ve Baharat yollarının önemini kaybetmesi,
d) Kapitülasyonların etkisiyle gümrük gelirlerinin azalması,
e) Ulufe ve cülus bahşişlerinin artması,
f)
Coğrafi Keşifler sonrasında Avrupa’ya gelen altın ve
gümüşün çeşitli yollarla gümrüksüz olarak Osmanlı ülkesine
girmesi ve Osmanlı parasının değer kaybetmesi
İlmiye Teşkilatının Bozulması:
a) Avrupa’daki bilimsel ve teknik gelişmelerin takip
edilmemesi,
b) Fen bilimlerinin tedrisatının kaldırılması,
c) Beşik ulemalığının çıkması
a)
a)
b)
c)
Dış Sebepler:
İmparatorluğun doğal sınırlara ulaşması,
Avrupalıların bilim ve teknikte ilerlemeleri,
Coğrafi keşiflerin yapılması
İÇ İSYANLAR:
İstanbul İsyanları: Yeniçeri ve kapıkulu sipahilerinin çıkardığı
isyanlardır.
İsyanların Sebepleri:
a) Kapıkulu askerlerinin ulufelerinin zamanında ödenmemesi,
düşük ayarlı akçeyle ödenmesi,
b) Kapıkulu teşkilatının bozulması,
c) Kapıkulu askerlerinin menfaatlerine ters düşen padişah ve
devlet adamlarını görevden almak istemeleri,
d) Cülus bahşişi dağıtımındaki aksaklıklar,
e) Bazı devlet adamları ve saray kadınlarının kapıkulu
askerlerini kışkırtması
İsyanların Sonuçları:
1) Devlet merkezinde huzur ve güven bozulmuştur.
2) İlk defa bir Osmanlı Padişahı öldürülmüş ve yeniçerilerin
etkinliği artmış padişahların etkinliği azalmıştır.
3) Devlet adamları devlet otoritesini sağlamak için sert
tedbirler almışlardır.
Celali İsyanları: XVII. yüzyılda Anadolu’da siyasi, sosyal ve
ekonomik sebeplerden dolayı çıkan isyanlardır. En önemlileri;
Karayazıcı, Deli Hasan, Canbolatoğlu ve Kalenderoğlu
isyanlarıdır.
Celali İsyanlarının Sebepleri:
a) Tımar sisteminin bozulması ve iltizamın yaygınlaşması,
b) Halktan alınan vergilerin ağırlaşması ve köylünün toprağını
terk etmesi,
c) Uzun süren savaşların etkisi,
d) Devşirme kökenli devlet adamlarının Anadolu’da halk ile
kaynaşamaması,
e) Merkezi otoritenin zayıflaması ve devlet adamlarının
yetersizliği,
f)
Kadı ve sancak beylerinin halktan kanunsuz para
toplamaları,
g) Haçova Meydan Savaşı’ndan kaçan askerlerin Anadolu’ya
gitmeleri
Celali İsyanlarının Sonuçları:
1) Anadolu’da huzur ve bozulmuş, can ve mal güvenliği
kalmamıştır.
2) Halkın devlete olan güveni sarsılmıştır.
3) Anadolu’da ekonomik hayat durgunlaşmış, üretim azalmış
ve vergiler toplanamadığı için devletin gelirleri azalmıştır.
4) Köylü toprağını terk ederek şehirlere göç etmiştir.
c) Eyalet İsyanları: Erzurum valisi Abaza Mehmet Paşa ile Sivas
valisi Varvar Ali Paşa isyanları önemli olanlarıdır. Ayrıca uzak
eyaletlerde liderliğini yerli hanedanların çıkardığı isyanlar da
52
çıkmıştır. Bu eyaletler Yemen, Bağdad, Kırım, Eflak, Boğdan ve
Erdel’dir.
üzerine Genç Osman ordunun başında sefere çıktı. Hotin kalesi
kuşatıldı, fakat yeniçerilerin isteksizliği yüzünden alınamadı.
I. AHMET DÖNEMİ (1603–1617)
I. Ahmet döneminde Kuyucu Murad Paşa Celali isyanlarını
kuvvet ve şiddet yoluyla bastırmıştır. Avusturya ve İran ile
savaşlar devam etmiştir. Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa
Sultanahmet Cami’ni yapmıştır.
Hotin Antlaşması:
1) Hotin Kalesi Osmanlılara bağlı olan Boğdan’da kalacak.
2) İki devlet birbirinin topraklarına saldırmayacak.
3) Lehistan Kırım’a kırk bin düka altın vergiyi vermeye devam
edecek.
Osmanlı-İran savaşları (1603–1611):
Osmanlı-İran Savaşları III. Mehmed döneminde başlamıştı. İran
şahı Anadolu’daki Celali isyanlarını fırsat bilerek Ferhat Paşa
Antlaşmasıyla kaybettiği toprakları geri almak istiyordu. Bu
amaçla Tebriz(1603), Nahcivan ve Revan’ı ele geçirdi.
Genç Osman’ın Reform Çabaları:
Genç Osman Hotin seferi dönüşünde yeniçeri ocağını kaldırmak
istedi fakat çıkan bir yeniçeri isyanında öldürüldü.
Tebriz'i geri almak için yapılan savaşta Osmanlı ordusu, Şah
Abbas'ın ordularını Selmas yörelerinde yendi. Ancak, Erzurum
Beylerbeyi Sefer Paşa'nın çekilen düşman kuvvetlerini izleyip asıl
ordudan ayrılmasını fırsat bilen Şah Abbas, ordu merkezine ani
bir saldırıda bulundu. Yenilgiye uğrayan Sinan Paşa önce Van'a,
daha sonra da Diyarbakır'a çekildi. Şah Abbas Şirvan, Şemahi ve
Gence'yi kolaylıkla ele geçirdi.
Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile anlaşma yapması ve içeride
Celali isyanlarını bastırıp İran savaşlarına eğilmesi, şah Abbas’ı
barış istemek zorunda bıraktı.
Nasuh Paşa Antlaşması (1611):
1) Ferhat Paşa Ant ile alınan yerler İran’a bırakıldı.
2) İran, Osmanlıya 200 deve yükü ipek verecek.
Osmanlı-Avusturya Savaşı (1593–1606):
I. Ahmed tahta çıktığında Osmanlı-Avusturya savaşı devam
ediyordu. 1605’de Estergon ve Vişegrad kaleleri Avusturya’dan
geri alınınca, Eflak, Boğdan ve Erdel beyleri yeniden Osmanlı
egemenliğini tanıdılar. Bunun üzerine Avusturya barış istemek
zorunda kaldı.
Zitvatoruk Antlaşması (1606):
1) Eğri, Kanije, Estergon Osmanlılarda kalacak.
2) Avusturya her yıl ödediği 30 bin düka vergi kaldırıldı.
3) Avusturya, savaş tazminatı ödeyecek, fakat protokol
bakımından Osmanlı padişahına denk sayılacak ve
yazışmalarda Sezar unvanını kullanacak.
IV. MURAT DÖNEMİ (1623–1640)
IV. Murad 11 yaşında padişah olmuştu. Saltanatının çocukluk
döneminde saray kadınları ve devlet adamlarının etkisinde kaldı.
Bu dönemde ülkede isyanlar ortaya çıkmış ve İran ile savaşlar
başlamıştı. Yeniçeriler sık sık isyan ediyordu.
Olgunluk çağında; yönetime hâkim olan IV. Murad, saray
kadınlarının ve ağalarının etkisinden kurtularak devlet idaresini
ele aldı. Yaptığı ıslahatlarla ülkede dirlik ve düzeni sağladı
devletin otoritesini güçlendirdi.
Osmanlı-İran Savaşları (1624–1639):
İran’ın Bağdat’ı ele geçirmesi üzerine IV. Murad, İran üzerine iki
sefer yaptı: Revan Seferi ile Revan ve Tebriz’i aldı(1635). Bağdad
Seferi ile de Bağdad’ı ele geçirdi (1638). İran’ın barış istemesi
üzerine antlaşma yapıldı.
Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639):
1) Bağdat Osmanlılarda, Azerbaycan ve Revan Safevilerde,
kaldı.
2) İki devlet arasındaki Zağros dağları sınır kabul edildi.
3) Kafkaslar Osmanlı Devleti ile İran arasında paylaşıldı.
4) Bugünkü Türk-İran sınırı büyük ölçüde bu antlaşmayla
çizilen sınır esasına dayanır.
İBRAHİM DÖNEMİ (1640–1648)
Dönemi, sarayda birçok entrikanın ve makam kavgasının
döndüğü bir devir oldu. 1648’de çıkan bir isyan sonucu I.
İbrahim tahttan indirildi ve boğularak öldürüldü.
Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, Avusturya karşısındaki
üstünlüğünü kaybetmiştir.
Girit Kuşatması (1645):
Venedik’in elinde bulunan Girit adasının korsan yatağı olması ve
korsanların Osmanlı gemilerine saldırması sebebiyle Girit adası
kuşatılarak Hanya zapt edildi. Ancak adanın tamamı ele
geçirilemediği için kuşatma uzadı ve savaş yıllarca sürdü.
II. OSMAN DÖNEMİ (1618–1622)
Osman-İran Savaşı (1617–1618):
Sadrazam Halil Paşa İran seferine çıktı. Sefere katılan Kırım
kuvvetlerinin Serav ovasında İran ordusuna yenilince Halil Paşa
Erdebil üzerine yürüdü. Şah Abbas’ın isteğiyle antlaşma yapıldı.
IV. MEHMET DÖNEMİ (1648–1687)
Padişahlığının ilk yıllarında devlet idaresi, büyük valide Kösem
Sultan ile annesi Turhan Sultan’ın elinde kaldı. Bu sırada devlet
güç durumdaydı. Girit savaşı devam ediyordu. Gelirler azalmış,
ordu ve donanma bozulmuş, saray masrafları artmıştı.
Serav Antlaşması:
1) Nasuh Paşa Antlaşması geçerli olacak.
2) İran’ın ödemesi gereken iki yüz deve ipek yarıya
indirilecekti.
Sadrazamlığa getirilen Tarhuncu Ahmed Paşa, aldığı tedbirlerle
aşırı masrafları kısarak devletin giderlerini azaltmaya, denk
bütçe yapmaya çalıştı.
Osmanlı-Lehistan Savaşı (1621):
Lehistan’ın Eflak, Boğdan ve Erdel’in iç işlerine karışması ve
Osmanlı topraklarına saldıran Ukrayna Kazaklarını koruması
Köprülü Mehmed Paşa’nın Sadrazamlığı:
IV. Mehmed, Köprülü Mehmed Paşa’ya sadrazamlık teklif etti.
Köprülü Mehmed Paşa için bazı şartlar ileri sürdü:
a) Padişaha sunacağı arz ve tekliflerin kabul edilmesi,
b) Yapacağı tayin ve azillerde kendisine baskı yapılmaması,
53
c)
d)
Vezirler hakkında çıkabilecek söylentilere inanılmaması ve
vezirlerin tarafsızlığına engel olunmaması,
Hakkında bir şikâyet olursa savunması alınmadan işlem
yapılmaması
Köprülü Ailesi Sadrazamları:
a) Köprülü Mehmet Paşa (1656- 1661)
b) Fazıl Ahmet Paşa (1661- 1676)
c) Fazıl Mustafa Paşa (1687- 1691)
Köprülü Mehmed Paşa sadrazam olduğunda ilk iş olarak
İstanbul’da güvenliği sağladı. Çanakkale Boğazını Venedik
ablukasından kurtarıp Girit’e yardım gönderdi. Erdel beyi
Rakoçi’nin isyan ederek Avusturya’ya sığınması üzerine Köprülü
Mehmed Paşa sefere çıkarak Yanova kalesini ele geçirdi. Erdel,
Eflak ve Boğdan beylerini değiştirdi.
Fazıl Ahmet Paşa’nın Sadrazamlığı:
Fazıl Ahmet Paşa Avusturya üzerine sefere çıkarak Uyvar kalesi
ele geçirildi. Avusturya’nın isteğiyle antlaşma yapıldı:
Vasvar Antlaşması (1664):
1) Uyvar ve Novigrad kaleleri Osmanlılarda kalacak, Zerinvar
kalesi ise Avusturya’ya bırakılacak.
2) Erdel Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak.
3) Osmanlı Devleti ve Avusturya Erdel’den kuvvetlerini
çekecek.
4) Avusturya 200 bin kuruş savaş tazminatı ödeyecek.
Girit Adasının Fethi (1669):
Girit’e sefer düzenleyen Fazıl Ahmed Paşa Kandiye kalesini
alarak adanın fethini tamamladı(1669). Girit kuşatmasının 24 yıl
sürmesi Osmanlı donanmasının eskisi kadar güçlü olmadığını
göstermektedir.
Osmanlı- Lehistan İlişkileri:
Lehistan’ın Osmanlı yönetimindeki Ukrayna Kazaklarına
saldırması ve Hotin Antlaşması’nı bozması üzerine padişah IV.
Mehmed, sadrazam Fazıl Ahmet Paşa ile birlikte sefere çıktı.
Osmanlı ordusunun art arda başarılar kazanması üzerine Leh
kralı barış istedi.
Bucaş Antlaşması (1672):
1) Lehistan Podolya’yı Osmanlı Devleti’ne bıraktı.
2) Ukrayna Kazakların idaresine bırakıldı.
3) Lehistan yılda 22 bin altın vergi vermeyi kabul etti.
Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti batıda en geniş sınırlara
ulaşmıştır.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın Sadrazamlığı:
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Rusya üzerine sefere çıkarak
Çehrin kalesini ele geçirdi.
Bahçesaray Antlaşması (1678):
1) Dinyeper ırmağı iki devlet arasında sınır olacak.
2) Kiev şehri Ruslarda kalacaktı.
Bu antlaşma Osmanlı devletiyle Rusya arasında yapılan ilk
antlaşmadır.
II. Viyana Kuşatması (1683):
Katolik Avusturya’nın Protestan Macarlara baskı yapması
üzerine, Tökeli İmre liderliğinde isyan eden Macarlar Osmanlı
Devleti’nden yardım istediler. Merzifonlu, Macarların yardım
isteğini kabul etti. Merzifonlu, büyük bir orduyla Avusturya
seferine çıktı.
Osmanlı ordusuna Eflak, Boğdan, Erdel ve Kırım birlikleri de
katıldı. Merzifonlu, Avusturya’nın başkenti Viyana üzerine
yürüdü ve şehri kuşattı.
Avusturya İmparatoru Avrupa’dan yardım istedi. Papanın
teşvikiyle Alman, Fransız ve Lehlerden oluşan 80 bin kişilik
yardım ordusu Lehistan Kralı Jan Sobieski’nin komutasında
hareket etti. Bu ordunun Tuna’yı geçmesine Kırım hanı Murad
Giray engel olamadı.
Kuşatmayı sürdüren Osmanlı ordusu iki ateş arasında kaldı.
Yapılan şiddetli çarpışmalar sonucunda Osmanlı ordusu dağıldı.
Merzifonlu ordunun bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakıp
Belgrad’a çekildi ve burada padişahın emriyle idam edildi.
Kutsal İttifak Savaşları (1683–1699):
Viyana bozgunundan sonra Avrupa devletleri Türkleri
Avrupa’dan atmak için aralarında Kutsal İttifak (Avusturya,
Venedik, Lehistan, Malta ve Rusya) kurdular. Kutsal İttifak ile
Osmanlı Devleti arasında 16 yıl süren savaşlar oldu ve Osmanlı
Devleti bu savaşlarda yenildi.
Viyana Bozgununun Sebepleri:
a) Kuşatma için gerekli topların getirilmemesi,
b) Avrupalı devletlerin Avusturya’nın yardımına gelmeleri,
c) Merzifonlunun son yürüyüşü sürekli geciktirmesi,
d) Şehrin güçlü surlarla çevrilmiş olması
II. Viyana Kuşatmasının Sonuçları:
a) Osmanlı ordusu, tarihimizdeki en büyük bozgunlarından
birine uğradı.
b) Osmanlı Devleti'ne karşı Avrupa'nın güçlü devletleri Kutsal
İttifak kurarak saldırıya geçtiler.
c) Osmanlının Avrupa’daki ilerleyişi sona erdi.
d) Türklerin Sakarya Savaşı'na kadar sürecek bir geri çekilme
süreci başladı.
II. SÜLEYMAN DÖNEMİ (1687–1691)
IV. Mehmet’in tahttan indirilmesi sonucu Osmanlı tahtına çıktı. 4
yıllık saltanatı boyunca Lehistan, Venedik ve Avusturya savaşları
devam etti.
II. AHMET DÖNEMİ (1691–1695)
Salankamen Yenilgisi(1691):
Kutsal İttifak devletleriyle savaşlar devam etti. Kırım kuvvetlerini
beklemeden Petervaradin'de düşmana ani bir darbe vurmak
isteyen Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, şiddetli çarpışmaların
olduğu Salankamen’de şehit oldu. Sadrazamın şehit olması
üzerine Osmanlı ordusu bozguna uğradı (1691).
II. MUSTAFA DÖNEMİ (1695–1703)
II. Mustafa kendisine Kanuni’yi örnek almıştı. Kaybedilen yerleri
geri almak için Avusturya’ya karşı üç sefer düzenlendi.
Zenta Bozgunu (1697):
Birinci ve ikinci seferlerde Avusturya’ya karşı başarılı olan
Osmanlı kuvvetleri, üçüncü seferde Zenta’da bozguna uğradı.
54
Padişah hazinesini ve ağırlıklarını savaş alanında bırakmak
zorunda kaldı. Viyana yenilgisinden sonra oluşturulan Kutsal
İttifak’a katılan Rusya, Karadeniz’e açılmak için Azak kalesini ele
geçirdi (1696).
Karlofça Antlaşması (1699):
1) Temeşvar ve Banat dışında bütün Macaristan Avusturya’ya
bırakıldı.
2) Ukrayna ve Podolya Lehistan’a bırakıldı.
3) Mora ve Dalmaçya kıyıları Venedik’e bırakıldı.
4) Antlaşma 25 yıl sürecek ve Avusturya’nın garantisi altında
bulunacak.
İstanbul Antlaşması,1700(Osmanlı-Rusya):
1) Azak Kalesi ve çevresi Rusya’ya bırakılacak.
2) Rusya İstanbul’da bir elçi bulunduracaktı.
Karlofça Antlaşması’nın Getirdiği Sonuçları:
1) Osmanlı Devleti ilk defa toprak kaybına uğradı.
2) Avrupa’daki Türk ilerleyişi durdu ve geri çekilme süreci
başladı.(Sakarya Savaşı’na kadar).
3) Askerlik ve savaş tekniğinde Avrupa’nın gerisinde kalındığı
anlaşıldı.
4) Rusya, Azak çevresini elde ederek Karadeniz'e çıkma
imkânına kavuştu.
5) Macaristan'ın kaybedilmesiyle Osmanlı Devleti'nin Orta
Avrupa egemenliği sona erdi.
6) Duraklama devri bitti ve Gerileme devri başladı.
XVII. YÜZYIL ISLAHATLARI
XVII. Yüzyıl Islahatlarının Genel Özellikleri:
1. Olayların sebeplerine inilemediğinden duraklamaya çözüm
getirilememiştir.
2. Kuvvet ve şiddet yoluyla asayiş sağlanmaya çalışılmıştır.
3. Islahatlarda Avrupa değil Kanuni dönemi örnek alınmıştır.
Devlet adamları, devleti eski gücüne döndürmek için
ıslahatlar yapmışlardır.
4. Islahatlar şahıslara bağlı kalmış, çıkarları elden giden
çevrelerin tepkileri yüzünden başarısız olmuştur.
I. Ahmed Dönemi:
1. Ekber ve erşed sistemini getirdi. Sancağa çıkma usulünü
kaldırdı. Kafes usulünü getirdi.
2. Sadrazam Kuyucu Murad Paşa Celali isyanlarını kuvvet ve
şiddet yoluyla bastırdı.
II. Osman Dönemi:
1. Saray dışından evlilik yaparak sarayı halka açtı.
2. Şeyhülislamın fetva dışındaki yetkilerini elinden aldı. İlmiye
sınıfının devlet işlerine karışmasını engelledi.
3. Hotin seferinden sonra Yeniçeri ocağını kaldırarak yeni bir
ordu kurmak istedi, fakat başarılı olamadı.
IV. Murad Dönemi:
1. Yeniçeri ve sipahi zorbalarını ortadan kaldırarak İstanbul’da
asayişi sağladı.
2. İçki ve tütünü yasakladı, gece sokağa çıkma yasağı getirdi.
3. İran seferlerinde Anadolu’daki Celalileri ortadan kaldırarak
emniyet ve asayişi sağladı.
4. Duraklamanın sebepleri ve çareleri konusunda devlet
adamlarından raporlar istedi. Koçi Bey, Risale’sini padişaha
takdim etmiştir.
5.
Tımarlar hak edenlere verildi. Anadolu ve Rumeli’deki
tımarlı sipahilerin yoklaması yapıldı. Haksızlık ve zorbalık
yapan devlet memurları cezalandırıldı.
IV. Mehmet Dönemi:
Tarhuncu Ahmed Paşa Islahatı:
1. Hazineye borcu olan kişilerden bu borçları tahsil etti.
2. İlk defa mali yılın bütçesini önceden hazırladı.
3. Sarayın masraflarını ve lüks harcamaları kıstı.
4. Divan üyeler ve yöneticilerden hazineye para aktardı.
5. Bazı illerin gelirlerini iltizama verdi ve bir kısım dirlik
gelirlerini de hazineye aktardı.
Köprülü Mehmed Paşa Islahatı:
1. Dini yönden fikir ayrılığına düşen ulemayı başka yerlere
göndererek kargaşaya son verdi.
2. Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukasını kaldırarak
Limni, Bozcaada ve Gökçeada’yı geri alıp Akdeniz yolunu
açtı ve Girit kuşatmasına yardım gönderdi.
3. Erdel Beyi Rakoçi ve Abaza Hasan Paşa isyanlarını
bastırarak asayişi sağladı.
4. Maliyeyi düzene sokarak gereksiz harcamaları kıstı.
Köprülü Fazıl Ahmed Paşa Islahatı:
1.
Giderleri azaltarak bütçe açığını azalttı.
2.
Orduyu yeniden düzenleyerek topçu sınıfını güçlendirdi.
Köprülü Fazıl Mustafa Paşa Islahatı:
1. Halka ağır gelen vergileri kaldırdı.
2. Önemli görevlere dürüst ve yetenekli kişileri getirerek
devlet işlerine çabukluk kazandırdı.
3. Ordunun eğitimi ile ilgili okullar açtırdı. İstanbul’da
baruthane ve bazı vilayetlerde barut imalathaneleri
kurdurdu.
DİPLOMASİ VE DEĞİŞİM
(1699–1792)
XVIII. YÜZYILDA AVRUPANIN DURUMU:
XVIII. yüzyılda Avrupa’da merkeziyetçi mutlak krallıklar
bulunuyordu. Bu dönemde Avrupa devletleri arasındaki
ilişkilerde diplomasi ve ittifaklar önem kazanmıştır. Devletlerin
çıkarları ve dini yakınlıklar ittifakların oluşmasında belirleyicidir.
Avrupa devletleri Makyavelizm anlayışıyla hareket etmişleridir.
Bu anlayışa göre amaca ulaşmak için her yol mübahtır.
İngiltere: XVIII. yüzyılda Avrupa’nın en büyük sömürge
imparatorluklarından biriydi. Bir yandan Güneşin Batmadığı
İmparatorluğu kurmak için sömürgelerini artırmaya çalışırken
diğer yandan Rusya’nın sıcak denizlere inme hedefine ve
Fransa’nın Akdeniz’de ve Mısır’da hâkimiyet kurmasına engel
olmaya çalışıyordu. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin toprak
bütünlüğünü koruma politikasını başlatmıştı.
Fransa: XVIII. yüzyılda yeni sömürgeler elde etmek için çalıştı,
ancak Yedi Yıl Savaşlarında birçok sömürgesini İngiltere’ye
bırakmak zorunda kaldı. Avrupa ve Akdeniz’de İngiltere ile
hâkimiyet mücadelesi içindeydi. Osmanlı Devleti’ne karşı
ikiyüzlü bir politika izledi. Bir taraftan iyi ilişkileri devam
ettirirken diğer taraftan Mısır’ı işgal etti. Daha sonra Rusya ile
55
Eflak ve Boğdan’ın Rusya’ya verilmesini amaçlayan Tilsit
Antlaşması’nı yaptı.
Avusturya: XVIII. yüzyıl boyunca Rusya ile de ittifak yaparak
Osmanlı Devleti’ne karşı savaştı. Amacı Orta Avrupa ve Balkan
hâkimiyetini sağlamaktı. Ancak Fransız İhtilali ile yayılan
milliyetçilik ve özgürlük akımları çok uluslu bir devlet olan
Avusturya’yı tehdit etmeye başladı. Ayrıca Rusya’nın
Balkanlardaki Panislavist siyaseti de Avusturya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı politikasını değiştirmesine neden oldu ve 1791
Ziştovi Antlaşması’yla savaştan çekildi.
Rusya: XVIII. yüzyıldan itibaren Çar I. Petro’nun yaptığı
reformlarla kısa zamanda güçlü bir devlet haline geldi. Rusya’nın
sıcak denizlere inmek için İsveç, Lehistan ve Osmanlı Devleti’yle
savaşması gerekiyordu.
Rusya bu hedeflere ulaşabilmek için kuzeyde İsveç ve Lehistan
güneyde Osmanlı Devleti’yle savaşması gerekiyordu. Rusya
Avusturya ile de ittifak yaparak Osmanlı Devleti’ne karşı sürekli
savaşacaktı.
Aslında Rusya’nın genişleme politikası XVI. yüzyılda başlamış ve
bu yüzyılda Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıklarını işgal
etmiştir. XVIII. yüzyılda Karadeniz’e açılma siyaseti güderek
Kırım’ı işgal etmişti. XIX. yüzyılın ilk yarısında Kafkaslara yerleşen
Rusya, bu yüzyılın ikinci yarısında Orta Asya’daki Türk
hanlıklarını işgal etmiştir.
a)
b)
c)
XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DURUMU:
a) Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyılın başlarında, Karlofça ve
İstanbul Atlaşmalarıyla kaybettiği toprakları geri alabilmek
için Rusya, Venedik ve Avusturya ile savaşlar yaptı. Bu
savaşlarda Avusturya’ya yenilerek Pasarofça Antlaşmasını
imzaladı ve yeni topraklar kaybetti.
b) Osmanlı Devleti Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Avrupa
karşısındaki savaşçı politikasını değiştirerek barışçı bir
politika izlemeye başladı. Avrupa devletleriyle diplomatik
ilişkilerini geliştirdi.
c) Rusya, XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin karşısında güçlü
bir rakip olarak ortaya çıktı. Sıcak denizlere inme hedefi
yüzünden Osmanlı Devletiyle sürekli olarak savaştı.
d) Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya ittifakına karşı İsveç
ve Lehistan ile ittifak kurarak mücadele etti.
e) Osmanlı Devleti İran ile yaptığı savaşlarda da istediği
sonucu alamadı. 1746 Kerden Antlaşması ile İran savaşları
sona erdi.
f)
Devlet adamları, bu devirde Avrupa’nın gerisinde
kalındığını görerek Avrupai tarzda ıslahat yaptılar. Ancak
bu ıslahat çeşitli sebeplerden dolayı başarılı olamadı ve
gerileme süreci devam etti.
XVIII. YÜZYIL PADİŞAHLARI
23) III. Ahmed
(1703–1730)
24) I. Mahmud
(1730–1754)
25) III. Osman
(1754–1757)
26) III. Mustafa
(1757–1774)
27) I. Abdülhamid (1774–1789)
28) III. Selim
(1789–1807)
29) IV. Mustafa
(1807–1808)
III. AHMET DÖNEMİ (1703- 1730):
Osmanlı- Rus ilişkileri:
XVIII. yüzyıl başlarında Rusya güçlü bir rakip olarak ortaya
çıkmıştı. Bu sırada Rusya’nın başında bulunan Çar I. Petro,
Rusya’yı büyük devlet haline getirebilmek için tarihi hedefler
belirlemişti:
a) Kuzeyde Baltık Denizi’ne açılmak,
b) Lehistan üzerinde egemenlik kurmak,
c) Sıcak denizlere inmek (Bunun için Balkanlarda egemenlik
kurmak, Karadeniz’e açılmak, Kırım’a yerleşmek, Boğazları
ele geçirmek, Kafkaslarda egemenlik kurmak…)
XVI. Yüzyıl: Kazan Hanlığı (1552), Astarhan Hanlığı(1556)
XVIII. Yüzyıl: Sibirya (1742), Balkan ve Kafkaslarda yayılma
istekleri (1770), Küçük Kaynarca ile Kırım’ın Bağımsızlığı
(1774), Kırım’ın işgali (1783), Yaş Antlaşması (1792)
XIX. Yüzyıl: Balkan Hanlığı (1807), Karabağ Hanlığı (1822),
Nahcivan’ın İşgali (1825), Revan’ın İşgali (1826), Ruslar
Horasan’ın doğusunda (1859), Hokand’ın işgali (1864),
Taşkent’in işgali (1865), Türkmenistan’ın işgali (1869).
Prut Savaşı (1711):
İsveç kralı XII Şarl, I. Petro ile yaptığı Poltova Savaşı’nda
yenilince yaralı olarak Osmanlı topraklarına sığınmıştı (1709).
Savaşın sebepleri:
a) İsveç kralını yakalamak isteyen Rus kuvvetlerinin de
Osmanlı topraklarına girmesi,
b) Rusya’nın, Eflak ve Boğdan beylerini isyana kışkırtması,
c) Kırım hanı Devlet Giray’ın I. Petro’nun düşmanca
hareketlerini bildirmesi,
d) İsveç kralının Osmanlı Devleti’ni savaşa kışkırtması,
e) Osmanlı Devletinin Rusya’ya bıraktığı toprakları geri almak
istemesi,
Gibi sebeplerle Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş ilan etti (1711).
Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa emrindeki Osmanlı ordusu
sefere çıktı. Osmanlı ordusu Tuna ırmağını geçerek Eflâk’a girdi.
Osmanlı ordusu Rus ordusunu Prut ırmağı kıyısında kuşattı. Zor
durumda kalan Rus Çarı I. Petro barış istedi. Rusya ile Prut
Antlaşması imzalandı.
Prut Antlaşması (1711):
1) Azak Kalesi ve çevresi Osmanlılara teslim edilecek,
2) Ruslar İstanbul’da elçi bulundurmayacak,
3) Rusya Lehistan’ın içişlerine karışmayacak,
4) İsveç kralı XII. Şarl ülkesine serbestçe dönebilecek.
5) I. Petro ve ordusu serbest bırakılacak.
Antlaşmanın Önemi:
İstanbul Antlaşması(1700) ile Rusya’ya verilen haklar geri alındı.
Bu da Karlofça Antlaşması ile kaybedilen toprakların geri
alınabileceği ümitlerini güçlendirdi.
Osmanlı–Venedik ve Avusturya Savaşı (1716–1718):
a) Osmanlı Devleti’nin Karlofça Antlaşması ile kaybettiği
toprakları geri almak istemesi,
b) Venedik’in Karadağ halkını Osmanlılara karşı kışkırtması,
c) Akdeniz’deki Osmanlı donanmasına saldırması,
Sebepleriyle Osmanlı Devleti Mora’yı geri almak için Venedik’e
savaş açtı. Osmanlı donanması kısa zamanda Mora’yı ele geçirdi.
Avusturya, Venedik’ten alınan yerlerin geri verilmesini isteyince
56
Osmanlı Devleti Avusturya’ya savaş açtı. Sadrazam Silahdar Ali
Paşa’nın Petervaradin’de şehit olması üzerine Osmanlı ordusu
dağıldı ve Belgrad’a çekildi.
böylece iktidarını sağlamlaştırdı (1731). I. Mahmut döneminde
Osmanlı Devleti bir taraftan İran ile savaşırken diğer taraftan
Rusya ve Avusturya karşısında başarılı oldu.
Pasarofça Antlaşması (1718):
1) Kuzey Sırbistan, Belgrad, Banat ve Eflâk’ın batısı(Oltu
ırmağına kadar) Avusturya’ya verildi.
2) Mora yarımadası Osmanlılarda kaldı.
3) Arnavutluk, Hersek ve kıyılarındaki bazı kaleler Venedik’e
bırakıldı. Böylece Venedik Ege ve Osmanlı sınırlarından
uzaklaştırıldı.
Osmanlı- İran İlişkileri:
Lale devrinde İran üzerine sefer yapılması düşünülmüş, ancak
sadrazam Damat İbrahim Paşa istemediği için sefer
yapılamamıştı. Patrona Halil isyanından sonra İran üzerine
yapılan seferde Osmanlı ordusu Tebriz ve Hemedan’ı geri aldı.
Şah II. Tahmasb’ın barış istemesi üzerine doğu serdarı Ahmed
Paşa’nın adıyla bir antlaşma yapıldı.
Pasarofça Antlaşması’nın Önemi:
Bu antlaşmayla Osmanlılar, Orta Avrupa’nın kapısı durumundaki
Belgrad kaybedilmesiyle Avrupa’da güçler dengesi Avusturya
lehine değişti. Belgrad’ı ele geçiren Avusturya, Balkanlarda
gücünü artırmaya başladı.
Ahmet Paşa Antlaşması (1732):
1) Gence, Tiflis Revan ve Dağıstan Osmanlılarda kalacak,
2) Tebriz, Hemedan, Kirmanşah ve Luristan İran’a
bırakılacaktı.
Osmanlı Devleti bu gelişme karşısında bazı tedbirler aldı:
a) Osmanlı Devleti fetih savaşlarından vazgeçerek barışçı bir
politikayı benimsedi ve Avrupa devletleriyle diplomatik
ilişkilerini geliştirmeye başladı.
b) Balkan topraklarında merkezi otoritesini güçlendirmeye
çalıştı. Balkanlarda savunma tedbirleri aldı.
c) Osmanlı Devleti antlaşmada arabuluculuk yapan Hollanda
ve İngiltere’ye daha önceden verilen kapitülasyonları
genişletti.
d) Osmanlı Devleti Karlofça Antlaşması ile kaybettiği Mora’yı
geri aldı ve Ege denizindeki güvenliğini sağladı.
e) Bu antlaşmayla Batı’nın üstünlüğü kabul edilmiş ve Lale
devrinde Batılı tarzda ıslahatlara başlanmıştır.
Lale Devri (1718–1730):
Pasarofça Antlaşması’ndan Patrona Halil isyanına kadar geçen
döneme Osmanlı tarihinde Lale Devri adı verilir. Osmanlı
Devleti’nde Batılılaşma hareketi Lale Devri ile başlar. Eğlence
dönemi olarak bilinen bu dönem, Avrupa’ya yakınlaşma dönemi
olarak da kabul edilir. Dönemin padişahı III. Ahmed ve
sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa barış yanlısı kişilerdi.
İstanbul Antlaşması (1724):
İran’da iktidar ve mezhep çatışmalarının başlaması üzerine bu
durumdan yararlanmak isteyen Rusya, İran’ın Kafkas
topraklarına girdi. Bunun üzerine Osmanlı orduları da
Kafkasya’ya girdi. Kafkasya’da Osmanlı-Rus ordularının karşı
karşıya gelmesi üzerine Fransa’nın arabuluculuğuyla iki devlet
arasında İstanbul Antlaşması yapıldı.
Bu antlaşmayla İran’ın Kafkasya’daki toprakları Rusya ile
Osmanlı Devleti arasında paylaşıldı. Osmanlılar ile Ruslar
arasında imzalanan ilk dostluk antlaşmasıdır.
Patrona Halil İsyanı (1730):
Halktan ve esnaftan yeni vergilerin alınması, Nevşehirli Damat
İbrahim Paşa’nın akrabalarını yüksek devlet görevlerine
getirmesi, lüks ve israf sebepleriyle yeniçeriler isyan ettiler.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edildi. İsyancılar III. Ahmet’i
tahttan indirip yerine I. Mahmut’u padişah yaptılar. Patrona
Halil isyanı Lale Devri’ni sona erdi.
I. MAHMUD DÖNEMİ (1730–1754)
I. Mahmud, Patrona Halil ve arkadaşlarını, İran sorununu
görüşme bahanesiyle saraya davet ederek idam ettirdi ve
Bu antlaşma her iki tarafı da memnun etmedi, Osmanlılarda
sadrazamın, İran’da Şah’ın değişmesine sebep oldu. Avşar
Türklerinin lideri Nadir Han, Şah II. Tahmasb’ın yerine çocuk
yaştaki III. Abbas’ı geçirdi, kendisi de vekil olarak idareyi ele aldı.
Daha sonra Bağdad üzerine yürüdü fakat yenildi (1733). Osmanlı
Devleti bu sırada Rusya ve Avusturya ile savaştığı için anlaşmayı
kabul etti.
İstanbul Antlaşması (1736):
Bu antlaşmaya göre Ahmed Paşa antlaşmasındaki esaslar
geçerli oldu ve Osmanlı Devleti Nadir Han’ı İran şahı olarak kabul
etti.
Nadir Han Osmanlılarla tekrar savaşa girdi. Kafkaslarda bazı
başarılar kazandıysa da kesin sonuç alamadı ve her iki devlet
arasında Kasrı Şirin anlaşması esaslarının geçerli olduğu Kerden
Antlaşması (1746) imzalandı. 1776’da İran saldırılarıyla savaş
yeniden başladı, 1779’da İran’ın aldığı yerlerden geri
çekilmesiyle Osmanlı-İran savaşları sona erdi ve günümüze
kadar sürecek olan barış dönemi başladı.
Osmanlı- Rus ve Avusturya Savaşları(1736–1739):
Osmanlı Devleti ile İran arasındaki savaş devam ederken, Rusya
da Avusturya ile ittifak yaptı.
Rusya’nın amacı; Kırım’ı ele geçirmek, Karadeniz’e inmek ve
Balkan milletlerini denetim altına almaktı. Avusturya ise
Sırbistan ve Bosna-Hersek’i almak istiyordu.
Osmanlı Devleti, her iki devlete karşı başarıyla mücadele etti.
Avusturyalılar Bosna beylerbeyi Hekimoğlu Ali Paşa kuvvetlerine
yenilerek Sırbistan ve Eflâk’tan çıkarıldılar. Sadrazam İvaz Paşa
emrindeki Osmanlı ordusu Niş’i geri aldı. Belgrad önünde
Avusturya ordusu mağlup edildi.
Osmanlı kuvvetleri, Rusları da Kırım’dan çıkardı. Fransa’nın araya
girmesiyle Osmanlı Devleti ile Avusturya ve Rusya arasında
Belgrad antlaşmaları imzalandı (1739).
Belgrad Antlaşması (1739):
1) Avusturya Banat dışında, Pasarofça Antlaşması ile aldığı
yerleri(Kuzey Sırbistan, Belgrad ve Eflâk’ın batısı) geri
verdi.
2) Rusya, savaşta aldığı yerleri geri verecek. Karadeniz'de
savaş ve ticaret gemisi bulundurmayacaktı.
3) Azak Kalesi yıkılmak şartıyla Ruslarda kalacaktı.
57
Belgrad Antlaşmalarının Önemi:
a) Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyılda imzaladığı son kazançlı
antlaşmalar oldu.
b) Belgrad antlaşmaları ile Karadeniz bir Türk gölü olmaya
devam etti.
c) Osmanlı Devleti ittifakların önemini kavradı ve ilk kez İsveç
ile ittifaka girdi. Böylece batı ile 30 yıl sürecek olan bir barış
dönemi başladı.
d) Anlaşmalarda arabuluculuk yapan Fransa kapitülasyonların
daha da genişletilmesini ve süresiz hale gelmesini sağladı
(1740).
III. MUSTAFA DÖNEMİ (1757–1774)
III. Mustafa döneminin sadrazamı Koca Ragıp Paşa siyasette
barıştan yanaydı. Devletin iç durumunu ve ordunun yetersizliğini
anlamıştı. Avusturya ve Rusya’ya karşı Prusya’nın yardımına
güveniyor ve Avrupa devletleri arasındaki rekabetten
faydalanmayı düşünüyordu. Bu sırada Avrupa devletleri arasında
Yedi Yıl Savaşları vardı. III. Mustafa döneminin en önemli olayı
Osmanlı-Rus Savaşıdır.
Lehistan Sorunu ve Osmanlı Rus Savaşı (1768–1774):
Rusya’nın başında Çariçe II. Katerina Kırım’ı ve Kafkasya’yı
almak, Karadeniz’de donanma bulundurmak, Boğazlardan geçiş
sağlamak ve Balkanlarda Rusya’dan yana devletler kurmak
istiyordu.
Rusya Prut Antlaşması’na aykırı olarak Lehistan’ın içişlerine
karıştı ve ölen Leh kralının yerine zorla kendi adayı Stanislas
Poniatowski’yi kral seçtirmişti. Ruslara karşı isyan eden başarılı
olamayan Leh milliyetçilerinin bir kısmı Osmanlı topraklarına
sığındılar. Lehleri takip eden Rusların Osmanlı sınırını ihlal
etmeleri üzerine Osmanlı Devleti; Rusya’ya savaş ilan etti.
Ruslar beş koldan saldırıya geçerek Kafkasya, Gürcistan,
Ukrayna ve Besarabya üzerine yürüdüler. Bir Rus ordusu Hotin
kalesini aldıktan sonra Boğdan ve Eflâk’ı istilaya başladı. Yaş ve
Bükreş Rusların eline geçti. İsmail kalesi yakınlarında yapılan
savaşta Osmanlı ordusu askerin disiplinsizliği yüzünden ağır bir
yenilgiye uğradı. Tuna’yı geçen Ruslar bir taraftan da Kırım’a
girdiler.
Bu sırada Baltık Denizi’nden kalkan bir Rus donanması
İngilizlerin yardımıyla Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Mora
kıyılarına geldi ve Mora Rumlarını isyan ettirdi. Rus donanması
Çeşme’de demirli bulunan Osmanlı donanmasını yaktı (1770).
I. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ (1774–1789)
I. Abdülhamid, tahta geçtiğinde Osmanlı-Rus Savaşı devam
ediyordu. I. Abdülhamid, savaşı mümkün olduğunca az zararla
bitirmeyi düşünüyordu.
Küçük Kaynarca Antlaşması (1774):
1) Kırım’a bağımsızlık verilecek.
2) Kabartay arazisi, Azak kalesi ve çevresi Ruslara verilecek
Buğ ırmağı iki devlet arasında sınır olacak.
3) Rusya savaşta ele geçirdiği Eflak, Boğdan ve Besarabya’yı
geri verecek.
4) Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz’de serbest
dolaşabilecek.
5) Ruslar İstanbul’da daimi bir elçi bulundurabilecek ve
Balkanlarda istediği yerlerde konsolosluklar açabilecek.
6)
7)
8)
Rusya kapitülasyonlardan yararlanabilecek.
Ruslar Osmanlı yönetimindeki Ortodoksların haklarını
koruyabilecek.
Osmanlı devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecek.
Antlaşmanın Önemi:
a) Osmanlı Devleti ilk kez bir Müslüman-Türk toprağını terk
etmek zorunda kaldı. Ayrıca Kırım kaybedilince Karadeniz
Türk gölü özelliğini kaybetti.
b) Balkanlar Rus tehlikesine açık haline gelmiştir. Balkanlarda
Panslavizmin uygulanması için zemin hazırlamış oldu.
c) Rusya, Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma hakkını elde
etti.
d) Ayrıca Böylece Osmanlı Devleti ilk defa savaş tazminatı
ödemek zorunda kaldı.
Kırım’ın Kaybediliş Aşamaları:
a) 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım bağımsız hale
getirildi.
b) 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi ile Osmanlı Devleti
Kırım’daki Rus yanlısı yönetimi onayladı.
c) 1783 Rusya Kırım’ı fiilen işgal etti.
d) 1792 Yaş Antlaşması (1792) ile Osmanlı Devleti Kırım’ın
Rusya’ya ait olduğunu kabul etti.
Osmanlı-Rus ve Avusturya Savaşları (1787–1792):
1783’de Kırım’ı işgal eden Rusya, Avusturya ile anlaşarak
Osmanlı Devleti’ni bölmek ve paylaşmak için plan yaptı.
Bu Plana Göre;
a) Bizans İmparatorluğu yeniden kurularak başına Çariçe II.
Katerina’nın torunu Konstantin getirilecek,
b) Sırbistan, Bosna ve Hersek Avusturya’ya bırakılacak,
c) Eflak ve Boğdan’da Rusya ve Avusturya’ya bağımlı bir
Dakya Devleti kurulacaktı.
İki ayrı cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı ordusu
Ruslara yenilmeye başladı.
III. SELİM DÖNEMİ (1789–1807)
III. Selim tahta çıktığında Rusya ve Avusturya ile savaşlar devam
ediyordu. Avusturya, Fransız İhtilali sonrasında yayılmaya
başlayan milliyetçiliğin ülke bütünlüğünü tehdit etmesi üzerine,
Rusya’dan ayrılarak Osmanlı Devleti ile Ziştovi Antlaşması’nı
imzaladı.
Ziştovi Antlaşması (1791):
1) Avusturya, savaşta Osmanlı Devleti’nden aldığı yerleri geri
verecek,
2) Osmanlı Devleti; Orsova ve Unna ırmakları çevresinde bazı
yerleri Avusturya’ya bırakacaktı.
III. Selim döneminde Rusya ile savaş devam etti. Ancak Osmanlı
kuvvetleri Balkan ve Kafkas cephelerinde yenilgiye uğradı. İki
devlet arasında yapılan antlaşmayla savaş sona erdi.
Yaş Antlaşması (1792):
1) Osmanlı Devleti, Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu ve
Rusya’nın Gürcistan’daki egemenlik hakkını kabul etti.
2) Dinyester nehri iki devlet arasında sınır kabul edildi.
3) Rusya, Prut ile Dinyester ırmakları arasında kalan toprağın
dışındaki yerleri (Bender, Akkerman, Kili ve İsmail kaleleri)
geri verecekti.
58
4)
5)
6)
Rusya savaş tazminatı almayacaktı.
Eflak ve Boğdan’ın (Küçük Kaynarca Antlaşması’yla verilen)
ayrıcalıkları devam edecekti.
Osmanlı Devleti Rus ticaret gemilerini Cezayir ve Tunus
korsanlarına karşı koruyacaktı. Koruyamazsa zararı
Osmanlı Devleti ödeyecekti.
III. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid ıslahatı; yeniçeriler, ulema
ve esnaf tarafından hoş karşılanmadı. Islahatı çıkarlarına aykırı
gören bu zümreler, yeniliklere karşı çıkmaya başladılar.
Napolyon’un Mısır’ı İşgali (1798):
İngiltere ile savaşan Fransa, İngilizlerin sömürgelerine giden yolu
ele geçirerek Akdeniz’deki çıkarlarına darbe vurmak için Mısır’ı
ele geçirmek istiyordu.
Kabakçı Mustafa liderliğinde isyan eden asiler III. Selim’i tahttan
indirip yerine IV. Mustafa’yı çıkardılar. III. Selim’i tekrar tahta
geçirmek için İstanbul’a gelen Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı
ve adamlarını öldürttü. Ancak bu sırada IV. Mustafa, yeniden
tahta çıkma ihtimali olan III. Selim’i öldürtmüştü. Bu gelişme
üzerine Alemdar Mustafa Paşa IV. Mustafa’yı tahttan indirip
yerine II. Mahmud’u çıkardı.
Napolyon Bonapart komutasındaki Fransız ordusu, 1798 yılında
Mısır’ı işgal etti. Osmanlı Devleti, İngiltere ve Rusya ile bir
antlaşma yaparak Fransa’ya savaş ilan etti. İngiliz ve Rus
donanmaları Akdeniz’e girdi. Amiral Nelson emrindeki İngiliz
donanması ani bir baskınla Ebukır Limanında bulunan Fransa
donanmasını batırdı. Donanması yok olan Napolyon Osmanlı
Devleti’ni barışa zorlamak için Suriye üzerine yürüdü. Burada
Akka kalesini kuşatan Napolyon, buradaki Nizam-ı Cedid
askerlerine yenildi.
XVIII. OSMANLI DEVLETİNDE DEĞİŞİM
Osmanlı Devlet teşkilatının temeli olan Divanıhümayun
toplantıları XVI. yüzyılda haftada dört güne, XVII. Yüzyılda
haftada iki güne indirilirken XVIII. yüzyılda üç ayda bir yapılmaya
başlanmıştır. Bu arada divan başkanlığını yapan sadrazamlarının
gücü artmıştır. Divan toplantıları Babıâli (yüce kapı) denilen
sadrazam konaklarında yapılmaya başlanmıştır. Daha önceden
divanda bulunan defterdar ve nişancı kalemleri (Hademe-i
Babıâli) sadrazam konağına nakledildiler.
1801’de yapılan El- Ariş Antlaşması ile Mısır yeniden Osmanlı
idaresine girdi. Böylece İngiltere sömürgelerini tehdit eden
Fransa’yı etkisiz hale getirerek Akdeniz’de üstünlük sağlamayı
başardı. III. Selim, Avrupa devletleriyle olan ilişkilerinde denge
siyaseti izledi.
XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki
diplomatik ilişkilerin gelişmesi reisülküttaplık makamını etkili
hale getirmiştir.
1806–1812 Osmanlı-Rus Savaşı:
Rusya, Ege denizinden çıkmak istemiyor ve Balkan devletlerini
Osmanlılara karşı kışkırtıyordu.
Napolyon’un kendisini imparator ilan etmesinden sonra,
Osmanlı-Fransız dostluğu yeniden başladı. Osmanlı Devleti,
Rusya’ya ve İngiltere’ye karşı, Fransa’ya yaklaştı. Napolyon’un
Rus ve Avusturya kuvvetlerini yenmesi üzerine bundan cesaret
alarak Eflak ve Boğdan beylerini görevden alıp Boğazları
Rusya’ya kapattı. Rusya Eflak ve Boğdan beylerinin görevlerine
iadesini ve Boğazların yeniden açılmasını istedi. Osmanlı Devleti
bu istekleri kabul etmek zorunda kaldı.
Rusya, savaş ilan etmeden Eflak ve Boğdan’ı işgale başladı.
Rusya’nın müttefiki İngiltere, Osmanlı Devleti’nden Fransa ile
ilişkilerini kesmesini, Eflak ve Boğdan’ı Rusya’ya bırakmasını
istedi. Osmanlı Devleti bu isteği kabul etmedi.
Bu sırada Napolyon Rusya’yı yenmiş ve Çar ile Tilsit
Antlaşması’nı yapmıştı.
Tilsit Antlaşması (1807) (Fransa-Rusya):
1) Fransa Osmanlı Devleti ile Rusya arasında arabuluculuk
yapacak.
2) Fransa Eflak ve Boğdan’ın Rusya’ya verilmesini sağlayacak.
Bu gerçekleşmezse, Rusya’ya askeri yardımda bulunacaktı.
Kale-i Sultaniye Antlaşması (1809) (Osm-İng):
Tilsit antlaşmasına karşılık olarak İngiltere ile Osmanlı Devleti
aralarındaki anlaşmazlıklara son vermeyi, siyasi, ticari ilişkilerini
geliştirmeyi kabul ettiler.
Kabakçı Mustafa İsyanı (1807):
XVIII. yüzyıldan itibaren iltizam sisteminden vazgeçilerek
malikâne sistemine geçilmiştir. Bu sistemde mukataa topraklar
muaccele denilen satış bedeli karşılığında kişilere ömür boyu
kiralanıyordu. Ancak İstanbul'da oturan malikâne sahipleri
malikânelerini mültezimler aracılığıyla idare etmeye başladılar.
Mültezimler genellikle malikâne mahallinde yaşayan ayanlardı.
Ayanlar zamanla malikâneleri ele geçirdiler ve zamanla
mütesellimlik ve voyvodalık gibi resmi görevlere yükselerek
Osmanlı Devleti’nin merkez ve taşra teşkilatında etkili olmaya
başladılar.
XVIII. YÜZYIL ISLAHATI
XVIII. Yüzyıl Islahatının Genel Özellikleri:
a) Osmanlı Devleti bu yüzyılda Avrupa’yı örnek alarak
ıslahatlar yapmıştır.
b) Islahatı padişah ve devlet adamları yapmış, halkın ıslahat
konusunda talebi ve desteği olmamıştır.
c) Savaşların yenilgiyle sonuçlanması sebebiyle daha çok
askeri alanda ıslahat yapılmıştır.
d) Islahat, gösterilen tepkiler yüzünden (yeniçeriler) devamlı
olmamıştır.
e) 17. yüzyıl ıslahatına göre daha kapsamlı ıslahat yapılmış,
ancak istenilen amaçlara ulaşamamış ve devlet çöküntüden
kurtarılamamıştır.
Lale Devri Islahatı (1718–1730):
III. Ahmed ve sadrazamı Damat İbrahim Paşa bu dönemin
önemli simalarıdır. Bu dönemde İstanbul’da parklar, bahçeler,
saraylar ve köşkler yapılmış, Avrupa’nın üstünlüğü kabul edilerek
çeşitli ıslahat yapılmıştır:
1)
2)
3)
Avrupa’daki gelişmeleri takip etmek Avrupa’nın önemli
merkezlerinde(Paris, Viyana, Moskova, Lehistan) geçici
elçilikler açıldı.
Said Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından ilk Türk
matbaası 1727’de kuruldu.
Tulumbacılar Teşkilatı kuruldu.
59
4)
5)
6)
7)
8)
Yalova’da bir kâğıt imalathanesi kuruldu.
İstanbul’da bir kumaş ve çini imalathanesi açıldı.
İlk defa çiçek aşısı uygulandı.
Doğu klasiklerinden bazı eserler Türkçeye çevrildi.
Kütüphaneler(en önemlileri Enderun ve Yeni Cami
Kütüphaneleri) açıldı.
9) Resim, minyatür, edebiyat ve az da olsa bilimsel gelişmeler
oldu.
10) Askeri alanda sınırda bazı kaleler ve istihkâmlar tamir
edildi. İstanbul surları onarıldı.
11) Avrupa’dan Rokoko ve Barok tarzında yeni mimarlık
eserleri yapıldı.
I. Mahmud Dönemi Islahatı (1730–1754):
Bu dönemde Humbaracı Ahmed Paşa (Comte De Boneval)
önemli ıslahat yapmıştır:
1) Humbaracı ve topçu sınıfını ıslah etti.
2) Ordunun ıslahı için raporlar hazırladı.
3) Subay yetiştirmek amacıyla 1734’de Kara
Mühendishanesi’ni kurdu.
4) Emrindeki kıtaları Avrupa ordularının düzenine göre
teşkilatlandırdı. Bölük, tabur ve alay teşkilatlarını teşkil etti.
Osmanlı Devleti’nde Avrupa tarzında ilk askeri ıslahatlar bu
dönemde yapılmış ve ıslahatın etkisiyle 1736- 1739 Osmanlı –
Rus ve Avusturya savaşları kazanılmıştır.
III. Mustafa Dönemi Islahatı (1757–1774):
Bu dönemin ıslahatını sadrazam Koca Ragıp Paşa ve Baron De
Tott yapmıştır:
1) III. Mustafa gereksiz masrafları keserek maliyeyi düzene
soktu. İlk kez bu dönemde Esham sistemi (iç borçlanma)
uygulandı.
2) Fransızcadan matematik ve astronomiyle ilgili kitaplar
tercüme edildi.
3) Baron Dö Tot, topçu ve istihkâm ocaklarını ıslah etti.
4) Sürat topçu ocağı kuruldu ve geliştirildi.
5) Tophane ıslah edildi.
6) Deniz subayı yetiştirmek için 1773’te Deniz
Mühendishanesi kuruldu.
7) Çeşme faciasından sonra tersane ıslah edilerek yeni bir
donanma kuruldu.
I. Abdülhamid Dönemi Islahatı (1774–1789):
I. Abdülhamid döneminde ordunun ıslahı için Avrupa’dan pek
çok mühendis ve uzman getirildi. I. Abdülhamid yabancı
uzmanların Müslüman olma şartını kaldırdı. Bu devrin ıslahatçı
devlet adamları Halil Hamit Paşa ile Cezayirli Hasan Paşa’dır.
1) Halil Hamid Paşa sürat topçu ocağını genişleterek
mevcudunu artırdı.
2) İstihkâm Okulu açıldı. Lağımcı ve Humbaracı ocakları
geliştirildi.
3) Yeniçerilerin sayımı yapıldı.
4) Ulufe alım ve satımı yasaklandı.
III. Selim Dönemi Islahatı (1789–1807):
Bu dönemde yapılan ıslahata genel anlamda Nizam-ı Cedid adı
verilmiştir.
1) Yeniçerilerden ve Anadolu’dan toplanan askerlerle Nizam-ı
Cedid ordusu kuruldu. Bu ordunun giderleri İrad-ı Cedid
hazinesinden karşılandı.
2) III. Selim donanmaya önem vererek tersaneyi ıslah etti.
3) Deniz ve Kara Mühendishaneleri genişletildi.
4)
5)
6)
7)
Avrupa’daki gelişmeleri takip etmek için Paris, Viyana,
Londra ve Berlin’e daimi elçiler tayin edildi.
Paranın değerini korumak için yerli malı kullanımı
özendirildi.
Resmi devlet matbaası kuruldu.
İlmiye sınıfı ıslah edildi. Yeni kitaplar tercüme edildi.
Fransızca resmi yabancı dil olarak kabul edildi.
YAKINÇAĞDA AVRUPA (1789-)
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN KURULUŞU
XVIII. yüzyılda Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında İngiltere’ye
bağlı 13 İngiliz kolonisi vardı.
Yedi Yıl Savaşları sırasında İngiltere bozulan ekonomik
durumunu düzeltmek için kolonilere yeni vergiler koymak istedi.
Bu durum üzerine Amerikan kolonileri İngiliz mallarını boykot
etmeye başladılar ve Boston limanına gelen İngiliz gemilerindeki
çayları denize döktüler.
I. Philadelphia Kongresi (1774): Koloni temsilcileri kendi
onayları olmadan hiçbir vergi konulmamasını ve ticareti
engelleyen yasaların kaldırılmasını İngiltere’den istediler. Ancak
İngiltere bu istekleri reddetti.
II. Philadelphia Kongresi (1776): Toplanan ikinci kongrede 13
koloni bağımsızlık ilan ederek İngiltere ile savaşa karar verdiler.
Bu arada İnsan Hakları Bildirisi ilan edildi.
Buna göre; Bütün insanlar özgür doğarlar ve özgür yaşarlar.
Devlet ancak bu özgürlükleri korumak ve bunlardan herkesi eşit
derecede yararlandırmak için vardır. Bu özgürlüklere dokuna
devlet, kendi varlık nedenlerini yitirir.
1776’da bağımsızlığını ilan eden koloniler ile İngiltere arasında
yedi yıl süren bu savaşta Fransa, İspanya ve Hollanda Amerikan
kolonilerini destekledi. Savaşı kazanan koloniler 1783’de
İngiltere ile Versay Antlaşması’nı imzaladılar:
Versay Antlaşması (1783):
1) İngiltere Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını tanıdı.
2) Florida ve Minorka adası İspanya’ya bırakıldı.
3) Kanada sınırında Misisippi nehrine kadar olan bölge
Amerika’ya bırakılacak.
1787 yılında George Washington başkanlığında toplanan
kongre, anayasayı hazırlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni
kurdular. Devlet başkanlığına George Washington seçildi.
Başkent Washington oldu.
Monroe Doktrini:
Amerikan başkanı Monroe (1817- 1825) bir bildiri yayımlayarak
Amerika’nın Avrupa’nın siyasi işlerine karışmayacağını
Avrupa’nın da Amerika kıtasına müdahalelerine izin
vermeyeceğini ilan etti.
Amerika bu doktrinle yalnızlık politikası uygulamıştır.
Avrupa’daki mücadelelere karışmayıp ekonomisini güçlendirmiş,
Orta ve Güney Amerika’da etkisini artırmıştır.
FRANSIZ İHTİLALI (1789)
60
İhtilalin Sebepleri:
a) Krallık rejiminin baskısı,
b) Toplumdaki eşitsizliğe dayanan düzen,
c) Fransız aydınlarının etkisi(Montesqieu, Rousseau, Voltaire),
d) Mali zorluklar ve vergilerin ağırlığı,
e) Eta Jenero’nun toplanmas ı(5 Mayıs 1789),
f)
ABD’nin bağımsızlığını kazanması,
g) İngiliz meşrutiyetinin etkisi,
h) Aydınlanmacı düşünürlerin etkisi,
2)
3)
4)
5)
6)
7)
Aydınlanmacı Düşünürlere Göre Devlet:
Aydınlanmacı düşünürlere göre devlet; kutsal değildir.
Toplumsal sözleşme ile oluşmuş, halkın hizmetinde olan bir
teşkilatlanmadır. Devletin görevi bireylerin hak ve özgürlüklerini
korumak ve onların rahat ve mutlu yaşamalarını sağlamaktır.
İhtilalin Aşamaları: Fransa kralı XVI. Louis, ülkede ekonomik
durumun iyice kötüleşmesi üzerine Eta Jenero’yu toplantıya
çağırdı.
5 Mayıs 1789’da toplanan mecliste, soylular ve rahipler ile halk
temsilcileri arasında anlaşmazlık çıktı. Soylular, halk
temsilcileriyle aynı mecliste toplanmayı kabul etmediler. Bunun
üzerine halk temsilcileri, halkın çoğunu kendilerinin temsil
ettiklerini ileri sürerek Eta Jenero’yu Milli Meclis ilan ettiler.
a)
b)
1)
2)
3)
4)
5)
6)
b)
Kurucu Meclis: Milli Meclis, onayı alınmadan vergilerin
toplanmaması kararı aldı. Bunun üzerine Milli Meclis,
Kurucu Meclis durumuna geldi. Kral yabancı askerlerle
meclisi dağıtmak isteyince, Paris halkı ayaklanarak
mutlakıyetin sembolü olan Bastil Hapishanesi’ni basarak
mahkûmları serbest bıraktı (14 Temmuz 1789). Kurucu
Meclis, soyluların ve rahiplerin ayrıcalıklarına son verdi.
Derebeylik kaldırıldı. Eşitlik kabul edildi.
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ilan edildi (28 Ağustos
1789):
Özgürlük başkasına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir.
Egemenlik milletindir. Hiçbir kişi kuruluş, milletçe
verilmeyen bir egemenliği kullanamaz.
Herkes din, inanç, düşünce, düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyetine sahiptir.
Mülkiyet hakkı kutsal ve dokunulmaz bir haktır.
İnsan ve vatandaş haklarının güvence altına alınması bir
kamu gücünün varlığını zorunlu kılar.
Herkes suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır.
Fransız İhtilali çalkantılı dönemler geçirdikten sonra
Napolyon Bonapart’ın imparator olmasıyla sonuçlandı
(1804).
İhtilal Savaşları (1792–1815):
Fransız İhtilali sonucunda mutlakıyetin yıkılıp cumhuriyetin kabul
edilmesi Avrupa krallıklarını telaşa düşürdü. Avrupa devletleri
Fransa’ya karşı birleşti.
Fransa ile Avrupa devletleri arasında yapılan savaşlarda Fransa
Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirdi. Avrupa coğrafyası
büyük ölçüde değişti. Savaşlar Napolyon’un Waterloo yenilgisi
ile sonuçlandı.
Fransız İhtilali’nin Sonuçları:
1) Fransız İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi yayınlandı.
Milliyetçilik Eşitlik, adalet, hürriyet, ilkeleri yaygınlaştı.
Milliyetçilik fikrinin yayılması ile imparatorluklar dağılma
sürecine girdi.
Mutlak monarşi yıkılarak, egemenliğin halktan geldiği
kabul edildi.
İmparatorlukların yıkılması ile milli devletler kurulmaya
başladı.
Dağınık halde bulunan milletler siyasi birliklerini kurmaya
başladılar.
Fransız İhtilali ile yeniçağ sona erdi, yakınçağın başladı.
Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı fikirler (Milliyetçilik, hürriyet,
eşitlik, adalet) bir taraftan Osmanlı devletinde demokratikleşme
hareketlerine neden olurken diğer taraftan Balkanlar’da ayrılık
hareketlerine neden oldu.
VİYANA KONGRESİ (1815)
Napolyon savaşları yüzünden bozulan Avrupa’nın siyasal
durumunu düzenlemek üzere İngiltere, Rusya, Avusturya ve
Prusya Viyana Kongresini topladılar. Avusturya Başbakanı Prens
Meternich kongreye başkanlık etti.
Viyana Kongresi Kararları:
1) Fransa ele geçirmiş olduğu yerlerden çekilecekti.
2) Belçika ve Hollanda birleştirilecekti.
3) Germen Konfederasyonu kuruldu.
4) İsveç ve Norveç krallıkları birleştirilerek İsveç-Norveç
Krallığı kurulacak.
5) İsviçre bağımsız ve tarafsız bir devlet haline getirildi.
6) Napolyon’un hükümetlerine son verdiği hükümdarlar ve
krallar tekrar memleketlerine ve tahtlarına sahip
olacaklardı.
Viyana Kongresinden Sonra Avrupa (1815–1830):
Viyana Kongresi’nden sonra İngiltere, Rusya, Prusya ve
Avusturya kendi çıkarlarına göre ve bu çıkarların uyuşması
oranında Avrupa’da yeni bir statü kurmuşlardı.
Bu devletler Avrupa düzenini korumak, krallık rejimine karşı
yapılacak ihtilal hareketlerini bastırmak ve Avrupa’yı mutlak
krallık rejimiyle yönetmek için aralarında bazı antlaşmalar
yaptılar.
Avrupa tarihinde bu devreye Restorasyon devri denilmiştir.
Avrupa’nın büyük devletleri, Viyana Kongresi kararlarını
yürütmek amacıyla, iki ayrı bağlaşma kurmuşlardır.
1. Kutsal İttifak (1815): Bu ittifak Rusya, Avusturya ve Prusya
arasında yapılmıştır.
Kutsal İttifakın amacı Fransız İhtilali’ne karşı bir tepki olmuş ve
mutlakıyetçiliği güçlendirmeyi esas almıştır. Fransa da sonradan
katılmıştır.
2. Dörtlü İttifak (1815): İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya
arasında yapılmıştır. Bu ittifakın kurucusu Prens Meternich’tir.
Bundan dolayı buna Meternich Sistemi de denir. Dörtlü İttifak,
Kutsal ittifakın yetersizliği üzerine ortaya çıkmıştır.
Bu dört devlet, başka düşüncelerin yayılmasını silah gücüyle
durdurmayı kararlaştırmışlardır. Böylece her türlü özgürlük
hareketi bastırılacaktır. Fakat gittikçe gelişen özgürlük akımları
soncunda meydana gelen ihtilallerin önü alınamamıştır.
61
Osmanlı Devleti’nde 1821’de çıktı Meternich, Rum isyanının
beraberce bastırılmasını teklif etti. Buna karşılık Rusya, Fransa
ve İngiltere Rumlara yardım ederek Navarin’de bulunan Osmanlı
donanmasını yaktılar. Böylece kendi prensiplerini kendileri
yıktılar. Restorasyon devri 1827 yılına kadar sürmüştür.
1)
2)
3)
4)
1830 İHTİLALLERİ
Meternich Sistemi Avrupa toplumlarında tepki meydana getirdi.
Mutlakıyet yönetimlerine karşı güçlenen liberal tepki 1830
yılında bütün Avrupa’yı sarsan isyanlara dönüştü.
1830 ihtilalleri Fransa, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde
liberalizmin başarısıyla sonuçlandı. Viyana Kongresiyle kurulan
Avrupa statüsü büyük ölçüde değişerek, Avrupa’da güçler
dengesi değişti.
1848 İHTİLALLERİ
Milliyetçilik hareketlerinin ve liberalizmin gittikçe kuvvetlenmesi
ve bunların bağımsızlığa dönüştürülmek istenmesi, sanayi
inkılâbı ile işçi sınıfının ortaya çıkarak bir takım haklar istemesi
Avrupa’da isyanlara yol açtı.
1848 İhtilallerinin Sonuçları:
a) Fransa’da önce cumhuriyet ve bir süre sonra da
imparatorluk kurulmuştur.
b) İtalya, Prusya, Hollanda ve Belçika’da krallar uyruklarına
bir takım haklar ve imtiyazlar vermek zorunda kalmışlardır.
c) Almanya ve İtalya’da birlik hareketleri için ilk esaslı adımlar
atılmıştır.
d) Liberal yönetimler ağırlık kazanmışlardır.
e) Mutlakıyetler ya sona ermiş veya iyice yumuşamıştır.
f)
Sosyalist ve komünist akımlar güçlenmiştir.
İTALYAN BİRLİĞİNİN KURULMASI (1870)
Viyana Kongresi İtalya’yı yedi hükümete ayırmıştı. Piyemonte
bunlar içerisinde en kuvvetlisi idi. Ülkenin bir kısmı
Avusturya’nın işgali altındaydı. Fransız İhtilali’yle birlikte
İtalya’da milliyet ve hürriyet fikirleri yayılmağa başlamıştı.
İtalyan aydınları ülkede birliği kurmak ve yabancı işgalinden
kurtulmak amacıyla Karbonari adlı gizli cemiyet kurdular. İtalyan
birliğinin kurulması Avusturya’nın ülkeden çıkarılmasına bağlıydı.
Bunun için bir dış devletin yardımına ihtiyaç vardı. Piyemonte,
Kırım Savaşı’na iştirak ederek Fransa’nın desteğini sağlamayı
başardı.
1859 yılında yapılan savaşta Avusturyalılar mağlup edildi. Bu
zafer İtalya siyasi birliğine giden yolu açtı. İtalyan birliği 1870’de
gerçekleşti. Roma yeni kurulan İtalya’nın başkenti ilan edildi.
İtalya, siyasi birliğini kurduktan sonra sömürgecilik hareketlerine
başladı. Kısa zamanda Avrupa politikasında söz sahibi
devletlerden birisi oldu. Papalık siyasi gücünü kaybetti.
ALMAN BİRLİĞİNİN KURULMASI (1871)
Alman birliğinin kurulmasında Prusya Krallığı’nın büyük rolü
oldu. Prusya başbakanı Bismark’ın gerekli ıslahatları yaparak
Prusya’yı güçlü bir yapıya kavuşturdu.
Fransa’nın Sedan’da kesin bir yenilgiye uğratılması sonucunda
Alman Birliği kuruldu (1871). Prusya Kralı l. Wilhelm Alman
imparatoru oldu. Alman Birliği'nin kurulması uluslararası politika
açısından önemli sonuçlar doğurdu.
Viyana Kongresi’nden sonra kurulmuş olan Avrupa güç
dengesi değişti.
Fransa ve Avusturya etkinliklerini büyük ölçüde kaybettiler.
Almanya Avrupa’nın kuvvetli devletlerinden biri oldu ve
sömürgecilik hareketlerine başladı.
Avrupa’da bloklaşma başladı.
BLOKLARIN KURULMASI
1. Üçlü İttifak (1883):
Alman Birliği’nin kurulması Avrupa dengesinde önemli
değişikliklere neden oldu. Almanya, İtalya ve AvusturyaMacaristan İmparatorluğu arasında üçlü ittifak kuruldu.
2. Üçlü İtilaf (1907):
Üçlü İttifak’ın kurulması üzerine Fransa, Rusya ve daha sonra
İngiltere’nin katılımıyla kuruldu.
SANAYİ İNKILÂBI
Sanayi inkılâbı, üretimde kol gücünün yerini makine gücünün
almasıdır.
Bu tarz üretim XVIII. yüzyılda müspet bilimlerin üretime
uygulanmasıyla İngiltere’de, özellikle dokuma sektöründe
ortaya çıkmış, daha sonra diğer alanlara yayılmıştır. VIII. yüzyılın
ortalarında buhar gücüyle çalışan makineler bulundu. Bunlar
fabrikalarda, madencilikte ve ulaşım alanında kullanılmaya
başlandı.
Üretimin şekli değişti ve miktarı arttı. Üretim milli ve
milletlerarası boyutlara ulaştı. Maliyetler düştü. Bu durum ilk
kez pamuklu dokuma sanayisinde açık bir şekilde görüldü. İngiliz
sömürgelerinden getirilen pamuk yeni geliştirilen modern
tezgâhlarda dokunarak piyasaya sürüldü.
Dokuma sanayisi ile sınırlı kalınmayıp tarım, kimya ve madencilik
gibi diğer alanlarda da gelişmeler kaydedildi. Ulaşım sistemi
gelişti. Özellikle demiryolu ve deniz ulaşımında önemli ilerleme
kaydedildi. Büyük kapasiteli, okyanus şartlarına dayanıklı filolar
hizmete girdi. 1869’da Süveyş Kanalı ve 1914’te Panama
Kanalı’nın açılması deniz ulaşımını cazip hale getirdi. Artık çok
uzak ülkelerden bile bol ve ucuz mal getirebilmek imkân dâhiline
girdi. Bu durum iç ve dış ticareti canlandırdı. Özellikle Avrupa’ya
önemli mal akışı oldu.
Sanayi İnkılâbının Sonuçları:
1) Üretim hızlandı, maliyet ucuzladı.
2) Avrupa’da refah düzeyi yükseldi ve nüfus arttı.
3) Köyden kente göç başladı ve işçi sınıfı oluştu.
4) Sermaye tekelleşti ve büyük şirketler kuruldu.
5) Buharlı trenler ve buharlı gemiler yapıldı. Demiryolu ve
deniz yolu ulaşımı gelişti.
6) Hammadde ve pazar ihtiyacı arttı. Bu durum sömürgecilik
yarışını hızlandırdı.
7) Emperyalizm, kapitalizm ve sosyalizm gibi fikir akımları
doğdu.
Sanayi İnkılâbı Osmanlı Devleti’ni olumsuz yönde etkilemiştir.
Osmanlı pazarları XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa
mallarının istilasına uğramıştır. Sonuçta Osmanlı Devleti dışarıya
hammadde satan ve dışarıdan mamul madde alan bir ülke
haline gelmiştir.
62
Sömürgecilik Yarışı:
Bir devletin kendi sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği,
ekonomik ve siyasi çıkarlar sağladığı yere sömürge denir. Sanayi
inkılâbı sömürge yarışını hızlandırdı. XIX. yüzyılda dünyanın
yaklaşık yüzde 85’i sömürgeleştirilmişti. Sömürgecilik faaliyetleri
İtalya ile Almanya’nın siyasi birliklerin sağlamalarından sonra
daha da hızlandı.
Büyük Devletlerin Bazı Sömürgeleri:
a) İngiltere: Hindistan, Birmanya, Belucistan, Kıbrıs, Malta,
Mısır, Sudan, Oranj,
b) Fransa: Cezayir, Tunus, Madagaskar, Fas, Suriye, Lüpnan,
Çin, Hindistan ve Sudan’ın bir kısmı,
c) Almanya: Güney Batı Afrika, Uganda, Kenya, Kamerun,
Karolin, Maryon, Marşal takımadaları ile Gine’nin bir kısmı,
d) İtalya: Eritre ve Trablusgarp,
e) Rusya: Sibirya, Japon denizi kıyıları ve Türkistan
BİLİM VE DÜŞÜNCE ALANINDA GELİŞMELER
Avrupa tarihinde XVII. yüzyıl akıl çağı olarak kabul edilir. Bu
yüzyılda düşüncede akıl ön plana çıkmıştır. XVIII. yüzyıl
felsefesine aydınlanma felsefesi denir.
XVIII. yüzyıl aydınlanması İngiliz düşünür John Locke ile başlar.
İngiliz düşünürü Candillac ve Fransız düşünürleri Montesquie,
Voltaire, Jean Jacques Russeau bu düşünce akımının önemli
temsilcileridir.
Aydınlanma Çağı eskinin bütün düşünce kalıplarını değiştirdiği
için hem Fransız İhtilali ve ABD’nin kurulması gibi önemli
olayların meydana gelmesine neden olmuştur.
Emmanuel Kant’a göre insanın kendi aklını kendisinin
kullanmaya başlamasıdır. Aydınlanma düşüncesi tabiatüstü ve
tabiat dışı her şeyi ret eder. İnsanın tabiatın bir parçası
olduğunu, aklı ile parçası olduğu bütün kavrayabileceğini ve
aklın kullanılmasıyla doğru bilgiye ulaşılabileceğini ileri sürer.
a)
b)
c)
d)
e)
Aydınlanma düşüncesi, aklın, özgür düşüncenin ve bilimin
önündeki engelleri kaldırmıştır.
Toplumların kültür düzeyini yükseltmiş, milli egemenlik,
demokrasi ve insan hakları gibi değerler toplumları büyük
ölçüde etkilemiştir.
Aydınlanma düşüncesiyle, bilimde deney ve gözlem
yönetimi ortaya çıkmış,
Yönetimde demokrasi benimsenmiş,
Kilisenin devlet ve toplum üzerindeki etkisi azalmış laik
anlayış yaygınlaşmıştır.
Aydınlanmacı düşünürlerden John Locke ekonomide liberalizmi
savunmuştur. Adam Smith, ülkelerin refaha ulaşmasının tarım,
ticaret ve endüstri ile mümkün olduğunu belirtmiştir. Gurne,
ticarette liberal sistemi savunmuştur. Kerna, servetin kaynağını
toprak olduğunu savunmuştur. Dekart, Volter, Monteskiyo ve
Russo gibi düşünürler toplumsal konuları işleyerek baskı ve
zulme karşı mücadele etmişlerdir. Henry Bergson, bilimin
üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, bilim aşamayacağı sınırlar
olduğunu kabul etmiştir. Lamarck, çevrenin etkisiyle canlı ve
cisimlerin değiştiği teorisini ortaya atmıştır.
EN UZUN YÜZYIL (1792–1922)
XIX. YÜZYIL BAŞLARINDA ASYA VE AVRUPA’NIN DURUMU
XIX. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DURUMU
a) Bu dönem Osmanlı Devleti için birçok olayların ortaya
çıktığı dönemdir.
b) Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılda varlığını sürdürmek ve
mevcut topraklarını koruyabilmek için, Avrupa devletlerine
karşı denge politikası izlemiştir. Bu politikada anlaşma
yaptığı devletlere daha çok imtiyazlar vermiştir.
c) Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda ömrünü uzatmak için Batılı
tarzda daha köklü ıslahat yapmıştır. Bu ıslahat II. Mahmud
döneminde başlamış; Tanzimat ve Meşrutiyet
dönemlerinde devam etmiştir.
d) Avrupa devletleri Osmanlı Devletini parçalamak için azınlık
hakları, kapitülasyonlar ve alacaklarını bahane ederek
içişlerine karışmışlardır.
e) Bu yüzden ülkede çıkan iç sorunlar büyüyerek uluslar arası
boyut kazanmıştır.
DAĞILMA DÖNEMİ PADİŞAHLARI
30)
II. Mahmud
(1808–1839)
31)
Abdülmecid
(1839–1861)
32)
Abdülaziz
(1861–1876)
33)
V. Murat
(1876–1876)
34)
II. Abdülhamid
(1876–1909)
35)
V. Mehmed Reşad
(1909–1918)
36)
VI. Mehmed Vahdeddin (1918–1922)
II. MAHMUD DÖNEMİ (1808–1839)
Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’in ölümüne sebep olan Kabakçı
Mustafa isyanını bastırdıktan sonra II. Mahmud’u tahta çıkardı,
kendisi de sadrazam oldu.
Sened-i İttifak (1808):
1) Padişahın otoritesi devletin temel dayanağıdır.
2) Ayanlar devletin eyaletlerden asker almasına karşı
gelmeyecektir.
3) Ayanların bulunduğu yerlerde hazine gelirlerinin ayanlar
tarafından toplanması sağlanacaktır. Ayanlık haklarının
babadan oğula geçmesi sağlanacaktır.
4) Padişah ağır vergiler koymayacak, eşit ve adaletli vergi
alacaktır.
5) Sadrazama saygı gösterilecek ve emirlerine uyulacaktır.
6) İstanbul’daki yeniçeri ve diğer ocaklarda isyan çıktığında
ayanlar İstanbul’a gelerek isyanı önleyeceklerdir.
Sened-i İttifak’ın Önemi:
a) Bu belge ile ilk kez padişahın mutlak otoritesi
sınırlandırılmış ve ayanların hakları ve varlığı tanınmıştır.
b) Ayanların gücü padişah tarafından resmen tanınmıştır.
c)
Ayanların merkeze bağlanmaları sağlanmış ve devletin
eyaletler üzerindeki otoritesi yeniden kurulmuştur.
Bükreş Antlaşması (1812) (Osm-Rus):
1806 yılında başlayan Osmanlı-Rus Savaşı devam ettiği sırada
Fransa da Rusya’ya savaş ilan etmişti. Napolyon’a yenilen
Rusya’nın barış istemesi üzerine Osmanlı-Rus savaşına son
verilerek Bükreş Antlaşması imzalandı.
Bükreş Antlaşmasına göre;
1) Besarabya Ruslara bırakıldı.
2) Eflak ve Boğdan Osmanlı Devleti’ne geri verildi.
63
3)
4)
Prut nehri iki ülke arasında sınır oldu.
Osmanlılar Bosna ve Eflâk’tan iki yıl vergi almayacak,
Sırplar kendi içlerinde serbest kalacaktı.
Sırp İsyanı:
Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik akımı Osmanlı Devleti’ni
de etkilemiş, Balkan topraklarında Sırp ve Yunan isyanları
çıkmıştı.
Sırp isyanının çıkmasında;
a) Milliyetçilik fikrinin yayılması,
b) İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kışkırtmaları
c) Merkezi otoritenin zayıflaması,
d) Bölgedeki yeniçerilerin sorumsuzca davranışları,
Sırplar III. Selim devrinde Kara Yorgi liderliğinde ayaklanarak
Belgrad’ı ele geçirdiler (1804). Osmanlı Devleti Sırp isyanını
1812’den sonra ancak bastırılabildi. Savaş sonrasında imzalanan
Bükreş Antlaşması’yla Sırplara özerklik verdi.
Sırplar 1815’te Miloş Obronoviç liderliğinde yeniden isyan
ettiler. Rusya’nın olaya karışmasını istemeyen Osmanlı Devleti
Sırplara bazı yeni haklar tanıdı.
Sırpların Bağımsızlık Aşamaları:
a) 1812 Bükreş Antlaşması (Sırplara ayrıcalık)
b) 1829 Edirne Antlaşması (Yarı bağımsızlık)
c) 1878 Berlin Antlaşması (Tam bağımsızlık)
Yunan İsyanı:
Fatih devrinde Osmanlı egemenliğine giren Rumlar, diğer
azınlıklıklara göre ayrıcalıklı bir kavim olarak Mora yarımadası ve
çevresindeki adalarda yaşıyorlardı, dil, din ve ticaret
özgürlüğüne sahiptiler. İstanbul’da oturan Rumlardan bazıları ise
Eflak ve Boğdan voyvodalıklarına tayin edilirler, divan-ı
hümayun ve elçilik tercümanlığı da yaparlardı.
Rum İsyanının Sebepleri;
a) Milliyetçilik akımı ve Rusya’nın kışkırtması,
b) Etnik-i-i Eterya cemiyetinin çalışmaları,
c) Rumların Megali İdea hedefi
d) Fener Rum Patrikhanesinin kışkırtmaları,
e) Rum aydınlarının fikirleri,
Rumlar önce 1820’de Eflâk’ta, daha sonra 1821’de Mora’da
isyan çıkardılar. Avrupalı devletler bu isyana destek verdiler.
Osmanlı kuvvetleri isyanı bastıramayınca padişah II. Mahmud,
Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi. Mısır
valisinin gönderdiği ordu ve donanma isyanı kısa sürede bastırdı.
İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti’nden Yunanistan’a
özerklik verilmesini istediler. Osmanlı Devleti bu isteği
reddedince bu üç devlet, Navarin’de bulunan Osmanlı
donanmasını yaktı(1827).
Navarin Olayı’ndan sonra başlayan Osmanlı-Rus savaşında
(1828) Osmanlı orduları Kafkasya ve Tuna cephelerinde Ruslara
yenildi. Rusya Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı.
Edirne Antlaşması (1829):
1) Yunanistan’a bağımsızlık verilecek.
2) Sırbistan’a özerk yönetim hakkı tanınacak.
3) Doğuda Ahıska, Anapa ve Poti Rusya’ya bırakılacak.
4)
5)
Rus ticaret gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecek ve
Rusya Osmanlı topraklarında ticaret yapabilecek.
Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecek.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyanı:
Fransızların Mısır’ı işgali üzerine buradaki Osmanlı ordusunda
asker olarak bulunan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, gücünü
artırarak Mısır’a hâkim olmuş, Osmanlı Devleti de onun Mısır
valiliğini tanımıştı (1805). Kavalalı, yaptığı reformlarla Mısır’da
güçlü bir yönetim kurmuştu.
Mora isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır valisi Kavalalı
Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemiş, o da Girit ve Mora
valiliklerinin verilmesi şartıyla yardım etmişti. Mısır valisinin
gönderdiği donanma isyanı kısa sürede bastırmıştı.
Edirne Antlaşması’yla Yunanistan bağımsızlığını kazanıp
Mora’nın bu ülkeye verilmesi üzerine Kavalalı, Mora valiliğine
karşılık Suriye valiliğini istedi.
II. Mahmud, Kavalalı’nın daha da güçlenmesinden çekindiği için
bu isteği kabul etmedi. Bunun üzerine Kavalalı isyan etti ve oğlu
İbrahim Paşa emrindeki Mısır ordusu Osmanlı kuvvetlerini peş
peşe yenerek Kütahya’ya kadar ulaştı.
Zor durumda kalan II. Mahmud, İngiltere ve Fransa’dan istediği
desteği sağlayamayınca Rusya’dan yardım istedi. Rusya’nın bu
istek üzerine donanmasını İstanbul’a göndermesi İngiltere ve
Fransa’yı harekete geçirdi. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın
Akdeniz’e inmesini istemedikleri için Osmanlı Devleti ile Kavalalı
arasında Kütahya Antlaşması’nın yapılmasını sağladılar.
Kütahya Antlaşması (1833):
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya Mısır ve Girit valiliklerine ek olarak
Şam valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde valiliği ile Adana
muhassıllığı verildi.
Hünkâr İskelesi Antlaşması (1833):
II. Mahmud kendini güvence altına almak için Rusya ile de
Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı imzaladı.
1) Osmanlılar saldırıya uğrarsa, masrafları karşılanmak üzere
Rusya askeri yardımda bulunacak,
2) Rusya saldırıya uğrarsa Osmanlı Devleti Boğazları
Rusya’nın savaştığı devletlere kapatacak,
3) Bu antlaşma sekiz yıl boyunca yürürlükte kalacak,
Antlaşmanın Önemi:
a) Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik
haklarını kullanarak imzaladığı son antlaşmadır.
b) Ayrıca Ruslar bu antlaşma sayesinde Karadeniz’de
güvenliklerini sağlamış oluyorlardı.
c) Antlaşmada Rusya’nın Osmanlı Devleti’nden Boğazları
kapatmasını istemesi Boğazlar Sorunu’nu ortaya
çıkarmıştır.
Kütahya Antlaşması her iki tarafı da memnun etmediğinden
savaş yeniden başladı. Osmanlı kuvvetleri Nizip’te tekrar yenildi.
ABDÜLMECİD DÖNEMİ (1839–1861)
Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839):
Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt- ı Hümayunu) Mustafa Reşid
Paşa tarafından hazırlandı. 3 Kasım 1830 tarihinde Gülhane
Parkı’nda yöneticiler, halk ve yabancı elçiler önünde okunmuştu.
64
Mısır Sorunu’nun Çözümü:
Rusya’nın Mısır sorununa karışmasını istemeyen Avrupa
devletleri (İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya) sorunu çözmek
için 1840 yılında Londra’da bir konferans düzenlediler.
Londra Protokolü (1840):
1) Mısır hukuki yönden Osmanlılara bağlı kalacak, vergiler
padişah adına toplanarak muayyen bir kısmı İstanbul’a
gönderilecek,
2) Mısır’ın idaresi Mehmet Ali Paşa ve oğullarına bırakılacak,
3) Suriye, Girit ve Adana valilikleri Osmanlılara geri verilecek.
Protokolün Önemi:
a) Mısır, Osmanlı Devleti’ne bağlı imtiyazlı bir eyalet haline
geldi.
b) Osmanlı Devleti’nin Mısır valisini seçme ve tayin etme hakkı
ortadan kalktı.
Baltalimanı Ticaret Antlaşması (1848):
Osmanlı Devleti’nin Mısır isyanını bastırmak için
İngilizlerin yardımına ihtiyacı vardı. Buna karşılık İngiltere’nin de
büyük ayrıcalıklar elde etme düşüncesi vardı.
Bu antlaşmanın bazı maddeleri:
a) Tekel sistemi kaldırıldı. İngilizlere diledikleri miktarda
hammaddeyi satın alma imkânı verildi.
b) İç ticarete Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra İngilizlerin de
katılması öngörüldü.
c) İngiliz vatandaşları malları Osmanlı tâcirlerle aynı vergi
şartlarıyla satın alma hakkına sahip oldular.
d) İngilizlerle olan transit ticaretten alınan vergi kaldırıldı.
e) İngiliz tüccarları Osmanlı sınırları içinde ticaret yaparken
Türk tüccarlardan bile daha az gümrük vergisi
ödeyeceklerdi.
1838-1841 yıllarında buna benzer antlaşmalar diğer Avrupa
devlerleriyle de imzalandı ve Osmanlı sanayine büyük bir darbe
vurdu. Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer devletlere
borçlanmasına yol açtı ve mali çöküntüsünü hızlandırdı.
Boğazlar Sorununun Çözümü (1841):
Mısır Sorunu sırasında Osmanlı Devleti’nin Rusya’dan yardım
istemesi Boğazlar Sorunu’nu çıkarmıştı. İngiltere, Fransa, Rusya,
Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin temsilcilerinin
katıldıkları, 1841 yılında Londra’da toplanan konferansta
Boğazlar Sorunu ele alındı.
Boğazlar Sözleşmesi (1841):
1) Boğazlar Osmanlı Devleti’nin yönetiminde kalacak.
2) Osmanlı Devleti barış halindeyken Boğazlardan yabancı
savaş gemisi geçemeyecek.
Sözleşmenin Önemi:
a) Boğazlar uluslararası bir statü kazandı.
b) Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik hakları
sınırlandı.
c) Rusya Hünkâr İskelesi Antlaşması ile kazandığı avantajları
kaybederken İngiltere ve Fransa karlı çıktı.
Mülteciler Sorunu (1848):
Mülteci; çeşitli baskılar nedeniyle yaşadıkları bölgelerden kendi
istekleriyle ayrılıp başka ülkelere sığınan insanlardır.
Macar milliyetçilerinin bağımsızlık için isyan etmeleri üzerine
Avusturya Rusya’nın Macar milliyetçilerini katletti. Bir kısım
mültecilerin Osmanlı Devleti’ne sığınması mülteci sorununu
çıkardı. Avusturya ve Rusya mültecileri istediyse de Osmanlı
Devleti bu isteği reddetti.
Mülteci Sorunu’nda İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ni
destekledi. Mülteciler meselesi Osmanlı Devleti’nin uluslar arası
itibarını artırmış, İngiltere ile Fransa’nın Kırım Savaşı’nda
Osmanlı Devleti’ni desteklemelerine sebep olmuştur.
Kutsal Yerler Sorunu:
Osmanlı Devleti, Hz. İsa’nın doğduğu Kudüs civarındaki
mukaddes yerlerin bakımı, tamiri ve korunmasını ilk olarak da
Fransa’ya vermişti. Bu görev Katoliklerle Ortodokslar arasında
rekabete sebep oldu veFransa ile Rusya böyle bir rekabete girdi.
Rus elçisi Prens Mençikof İstanbul’a gelerek isteklerini Osmanlı
Devleti’ne ultimatom şeklinde bildirdi:
1) Kutsal yerler sorununun Ortodokslar lehine çözümlenmesi,
2) Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların Rusya’nın himayesine
bırakılması,
3) Boğazlarla ilgili Rusya’nın lehine düzenlemelere gidilmesi,
Kırım Savaşı (1853–1856):
Savaşın Sebepleri:
a) Rus çarı I. Nikola’nın ‘Hasta Adam’ olarak nitelediği
Osmanlı Devleti topraklarını ele geçirip tarihi amaçlarına
ulaşmak istemesi,
b) Rusya’nın kutsal yerler sorununu gündeme getirmesi,
c) Rus elçisi Prens Mençikof’un Osmanlı Devleti’nden kabul
edilemeyecek isteklerde bulunması,
Rusya’nın Eflak ve Boğdan’ı işgal etmesi üzerine Osmanlı Devleti
Rusya’ya savaş ilan etti. Rus donanması Sinop’ta bulunan
Osmanlı donanmasını yaktı. Bu durum karşısında İngiltere ve
Fransa Osmanlı Devleti ile ittifak yaparak Rusya’ya karşı savaş
ilan ettiler (1854).
Müttefikler (İngiltere, Fransa, Osmanlı Devleti ve Piyemonte
Hükümeti) Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım’a asker çıkardılar.
Müttefikler Sivastopol şehri ele geçirdiler.
Paris’te Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Fransa, Piyemonte
Hükümeti, Avusturya ve Prusya temsilcilerinin katıldığı kongrede
yapılan görüşmeler sonucunda Paris Antlaşması imzalandı
(1856).
Paris Antlaşması (1856):
1) Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılacak, Avrupa
devletler hukukundan yararlanacak ve toprak bütünlüğü
Avrupalı devletlerin garantisi altında olacak.
2) Boğazlar konusunda 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi
geçerli olacak.
3) Karadeniz tarafsız hale getirilecek, Osmanlı Devleti ve
Rusya Karadeniz’de donanma bulundurmayacak ve tersane
kuramayacak.
4) İki taraf savaşta aldıkları yerleri geri verecek.
5) Avrupalı devletler Islahat Fermanı’nı memnuniyetle
karşılamışlar ve Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmama
sözü vermişlerdir.
65
Islahat Fermanı’nın antlaşmada yer alması, Osmanlı Devleti’ni
bağlamış ve Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine
karışmasına ortam hazırlanmıştır. Paris Antlaşması’yla güneye
inmesi engellenen Rusya, doğu politikasına yönelmiş ve Asya’da
genişlemeye devam etmiştir. Osmanlı Devleti ilk kez Kırım Savaşı
sırasında borç para almıştır.
ABDÜLAZİZ (1861–1876)
Panislavizm Hareketleri ve Balkan Bunalımı:
Panislavizm; Bütün Slavları Rusya’nın liderliği altında toplamayı
amaçlayan bir düşüncedir. Rusya’nın amacı, Avusturya ve
Osmanlı Devletini yıkarak Balkanlarda Slav birliğini kurmaktı. Bu
amacına ulaşabilmek için Balkan uluslarını Osmanlı Devletine
karşı kışkırtmaya başladı.
Rusya’nın kışkırtmalarıyla Balkanlarda isyanlar çıktı. İlk isyan
Bosna- Hersek’te (1875) arkasından Sırbistan ve Bulgaristan’da
da isyanlar çıktı. Osmanlı Devleti bu isyanlarla uğraşırken Sırp ve
Karadağlıları Osmanlı Devletine karşı kışkırttı. Osmanlı ordusu
bu isyanları bastırarak düzeni sağladı. Yeni bir savaş çıkmasını
istemeyen Avrupa devletleri durumu görüşmek üzere
İstanbul’da bir konferans toplamaya karar verdiler.
Abdülaziz döneminde Osmanlı aydınları meşrutiyet fikrini
savunmuşlardı. Ancak Abdülaziz bu fikre sıcak bakmadığı için
askeri bir darbeyle tahttan indirilerek öldürüldü.
II. ABDÜLHAMİD (1876–1909)
Meşrutiyetin İlanı (1876):
Sultan II. Abdülhamid tahta çıkmadan önce Meşrutiyeti ilan
edeceğini vaat etmişti. 23 Aralık 1876’da Osmanlıların ilk
anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edildi. Seçimler yapılarak
Meclis-i Mebusan açıldı. İlk Mebusan Meclisi’nde 69 Müslüman,
46 gayrimüslim olmak üzere toplam 115 mebus vardı.
Osmanlı-Rus savaşı ve Meclis’teki mebusların aralarındaki
çekişmeleri yüzünden meclis çalışamaz hale geldi. II. Abdülhamit
Meclis’i tatil ettiğini açıkladı (1878).
İstanbul Konferansı (23 Aralık 1876):
İngiltere’nin girişimiyle, Avusturya, Almanya, İngiltere, Fransa,
Rusya, Osmanlı Devleti ve İtalya temsilcilerinin katılımıyla
Balkan uluslarının isyanlarını yatıştırmak Osmanlı-Rus
anlaşmazlığını çözmek için İstanbul’da bir konferans toplandı.
Konferans devam ederken Osmanlı Devleti, Meşrutiyeti ilan etti.
Avrupa devletleri konferansta;
a) Bosna-Hersek ve Bulgaristan’da muhtar yönetimler
kurulması,
b) Sırbistan ve Karadağ’dan Türk askerlerinin çekilmesi,
c) Balkanlarda ıslahat yapılmasını istiyorlardı.
Osmanlı- Rus Savaşı (1877–1878):
Osmanlı Devleti, İstanbul Konferansında Avrupalı devletlerin
isteklerini kabul etmeyince Rusya Osmanlı Devletine savaş ilan
etti. Savaş, Rusların Balkanlarda Tuna’yı geçerek Osmanlı
topraklarına saldırmasıyla başladı.
Kafkas cephesinde, Arpaçay’ı geçen Ruslar, Kars ve Ardahan’ı
ele geçirdiler. Rus ordusunu Gazi Ahmet Muhtar Paşa
Erzurum’da durdurdu.
Balkan cephesinde ise, Gazi Osman Paşa Plevne’de Rus
saldırılarına uzunca bir süre başarıyla karşı koydu ancak gerekli
yardımı alamadı. Ruslar Plevne ve Şıpka’yı geçtiler. Böylece
Edirne yolu Ruslara açıldı. Rus Ordusu’nun Yeşilköy’e kadar
gelmesi üzerine Osmanlı Devleti barış istedi.
1878’de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan
Ayastefanos Antlaşması ile Rusya; Rusya Osmanlı Devleti'ni
istediği gibi parçalamıştı. Panislavizm politikasında başarılı olmuş
ve Bulgaristan üzerinden sıcak denizlere ulaşma imkânını elde
etmiştir. Avrupalı devletler bu antlaşmaya itiraz ettiler. Berlin’de
toplanan konferanstan sonra Berlin Antlaşması imzalandı.
Berlin Antlaşması (1878):
1) Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız olacak.
2) Bosna-Hersek hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı olacak,
fakat yönetimi bir süre Avusturya’ya bırakılacak.
3) Bulgaristan, üç kısma ayrılmıştır:
a. Bulgar Prensliği (Osmanlı egemenliği altında muhtar
olacak)
b. Makedonya (Islahat yapılması şartıyla Osmanlı Devleti’ne
bırakılacak)
c. Doğu Rumeli (Padişahın beş yıl için atayacağı Hıristiyan bir
vali tarafından yönetilmesi şartıyla Osmanlı Devleti’ne
bırakılacak)
4) Kars, Ardahan, Batum, Ruslara bırakılacak, fakat Doğu
Beyazıt Osmanlı Devleti’nde kalacak.
5) Ermenilerin azınlıkta bulunduğu Doğu Anadolu’da ve
Girit’te ıslahat yapılacak.
6) Tesalya Bölgesi Yunanistan’a verilecek.
7) Osmanlı Devleti, Rusya’ya 60 milyon ruble savaş tazminatı
ödeyecek.
Berlin Antlaşması’la;
a. İngiltere Rusların Bulgaristan üzerinden Akdeniz’e inmesine
engel olmuş ve Akdeniz’deki çıkarlarını korumuştur.
b. Berlin Konferansı’ndan sonra Osmanlı denge politikasında
İngiltere’nin yerini Almanya almıştır.
c. Osmanlı Devleti’nin dağılması hızlanmıştır.
Berlin Atlaşması’ndan sonra;

1878 Kıbrıs İngiltere’ye üs olarak verilmiştir,

1881 Fransa Tunus’u işgal etmiştir,

1882 İngiltere Mısır’ı işgal etmiştir,

Bulgaristan Doğu Rumeli’yi topraklarına katmıştır.
Girit Sorunu ve Osmanlı-Yunan Savaşı (1897):
Yunanistan’ın Megalo İdea’yı gerçekleştirmek amacıyla Girit’i
topraklarına katmak istemesi ve Girit’e asker çıkarması üzerine
Osmanlı Devleti Yunanistan’a savaş açtı. Tesalya bölgesinde
yapılan Dömeke Meydan Muharebesi’nde, Gazi Ethem Paşa
komutasındaki Osmanlı Kuvvetleri Yunanlıları bozguna uğrattı
(1897). Yunanistan barış istedi ve Avrupalı devletlerin araya
girmesiyle İstanbul’da antlaşma yapıldı.
İstanbul Antlaşması (1897):
1) Osmanlı askerleri Tesalya’yı boşaltacak,
2) Yunanistan savaş tazminatı verecek,
3) Girit, Osmanlı yönetiminde kalacak ancak padişahın
atayacağı Hıristiyan bir vali Yunanistan tarafından
onaylanacak,
66
Ermeni Sorunu:
Ermeniler, Kafkasya ve Doğu Anadolu topraklarına sonradan
gelip yerleşmiş bir kavimdi. Eski çağda Anadolu ve Kafkaslara
verilen Armenia adı coğrafi bir terim olup, bugünkü Ermeni
toplumuyla bir ilgisi yoktur. Tarihin hiçbir döneminde bu
bölgede güçlü bir devlet kuramayan ve büyük devletlerin
egemenliğinde varlıklarını sürdüren Ermeniler; sırayla Pers,
İskender, Selevkos, Roma ve Bizans egemenliğinde yaşamışlar
ve Türklerin Anadolu’yu fethinden sonra da Selçuklu ve Osmanlı
egemenliğine girmişlerdi. IV. yüzyıl başlarında Hıristiyanlığı
kabul eden Ermeniler, XIX. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı
Devleti’ne bağlılıklarını sürdürmüşler, diğer uluslar isyan
ederken onlar isyan etmedikleri için millet-i sadıka denilmişti.
Ermeniler sanat ve ticaretle uğraşmış ve çok rahat bir hayat
sürdürmüşlerdi.
Ermeni sorunu ilk defa 1877- 1878 Osm-Rus savaşında(93 Harbi)
gündeme geldi.
Ermeni sorununun ortaya çıkmasında;
a) Milliyetçilik akımının etkisi,
b) Balkanlardaki Hıristiyan toplulukların bağımsızlıklarını ilan
etmeleri,
c) Ayastefanos Anlaşması’nın 16. ve Berlin Antlaşması’nın 61.
maddelerinin Ermenilerle ilgili ıslahatlar yapılmasını hükme
bağlaması,
d) Rusya, İngiltere ve Fransa’nın kendi çıkarları için Ermenileri
kullanmaları etkili olmuştu
Rusya’nın Ermenileri desteklemesinin sebebi, kurulacak
Ermenistan üzerinden güneye inerek Akdeniz’e ulaşmaktı.
İngiltere’nin düşüncesi ise, bağımsız bir Ermenistan’ın
kurulmasını sağlayarak Rusların Akdeniz’e inmesini
engellemekti.
Büyük devletlerin kışkırtmaları sonucunda bağımsız bir devlet
kurma hevesine kapılan Ermeniler, ihtilalci komiteler kurdular.
Hınçak Komitesi 1887’de İsviçre’de ve Taşnak Komitesi de
1890’da Tiflis’te kuruldu.
Bu komitelerin amaçları; Ermeni milliyetçiliğini yaymak,
Ermenileri silahlandırmak ve Doğu Anadolu’da bağımsız bir
Ermeni devleti kurmaktı.
Daha sonra bu komiteler birleşerek terör hareketlerine giriştiler
ve isyanlar başlattılar. İlk defa Erzurum ve İstanbul’un Kumkapı
semtinde olaylar çıkardılar. Daha sonra Merzifon, Yozgat,
Kayseri, Çorum, Van ve Bitlis’in Sason bölgelerinde isyanlar
çıkardılar. 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı basan
Ermeniler Avrupa devletlerinin olaya müdahale etmesini
istediler. Ayrıca 1905 yılında II. Abdülhamit’e suikast düzenleyen
Ermeniler 1909’da Adana’da büyük bir isyan çıkardılar.
Düyun-ı Umumiye (1881):
II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti dış borçlarını
ödeyemeyince Avrupalı devletler alacaklarını tahsil etmek için
Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresini kurdular. Bu idare
tütün, ispirto, pul, tuz ve orman gelirlerine el koydu.
Bosna-Hersek’in Avusturya’ya Bağlanması:
Berlin Antlaşmasında Bosna-Hersek geçici olarak Avusturya
idaresine bırakılmıştır. Avusturya, II. Meşrutiyet döneminde
görülen karışıklıklardan faydalanarak Bosna-Hersek’i ilhak
etmiştir (1908).
II. Meşrutiyet (1908):
II. Abdülhamid’in ülkeyi tek başına idare ettiği dönemde,
meşrutiyet yanlısı aydınlar İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni
kurarak istibdat yönetimine karşı harekete geçtiler.
Cemiyete bağlı subaylar Makedonya’da silahlı isyan başlattılar.
Cemiyet Kanun-ı Esasi’nin uygulanmasını istedi. İsyanı bastırmak
için görevlendirilen Osmanlı birlikleri başarı sağlayamadı. İsyanın
daha fazla büyümesini istemeyen II. Abdülhamid Meşrutiyeti
ilan etti.
II. Meşrutiyet döneminde Türkçülük politikası güçlendi. Seçimler
yapılarak Meclis-i Mebusan açıldı. İttihad ve Terakki Fırkası
mecliste çoğunluğu sağlayarak yönetimde söz sahibi oldu.
Anayasada köklü değişiklikler yapılarak meclisin gücü artırıldı,
padişahın yetkileri azaltıldı Temel hak ve özgürlükler genişletildi
ve parlamenter sisteme geçildi.
II. Meşrutiyet’in getirdiği karışıklık ortamında;
a) Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.
b) Avusturya Bosna-Hersek’i ilhak etti.
c) Yunanistan Girit adasını topraklarına kattı.
31 Mart Olayı (13 Nisan 1909):
Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra çeşitli gruplar arasında
çekişmeler ve tartışmalar başlamıştı. Meşrutiyete karşı olanlar
avcı taburları ile birleşerek İstanbul'da büyük bir isyan başlattı.
Selanik'ten gelen Hareket Ordusu bu isyanı bastırdı. Tarihimize
31 Mart vakası olarak geçen bu olaydan sonra İttihat ve Terakki
Partisi daha da güçlendi ve bu olaydan dolayı sorumlu tutulan
Sultan II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine V. Mehmed
Reşad padişah oldu.
Fikir Akımları:
1. Osmanlıcılık:
Tanzimat Dönemi'nde (1839- 1876) kurulan Genç Osmanlılar
Cemiyeti bu düşüncenin savunuculuğunu yaptı. Bu akımın çıkış
nedeni, Osmanlı devletinde çıkan milliyetçi isyanlardır.
Bu fikrin amacı, Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bütün
milletleri adalet, eşitlik ve hürriyet ölçüleri içinde bir arada
tutmak ve Osmanlılık duygusu ile Osmanlı toplumunu
oluşturmaktı.
Temsilcileri Ziya Paşa, Mithat Paşa, Namık Kemal’dir. Bu
akımının etkisiyle meşrutiyet ilan edilmiştir. Balkan milletlerinin
Osmanlıdan ayrılmasıyla geçerliliğin kaybetmiştir.
2. İslamcılık:
Bu akımın çıkış nedeni, Balkanlardaki Panslavizm politikasını
etkisizi hale getirmek, Müslümanların devlete bağlılığını
sağlamaktır.
Amacı, imparatorluğun parçalanması tehlikesine karşı
Müslüman toplumları halifelik makamının bütünleştirici etkisi
altında bir çatı altında toplamaktı.
Temsilcileri Mehmet Akif, Said Halim Paşa, Ahmet Hamdi
Akseki’dir. I. Dünya Savaşı’nda Arapların İngilizlerle hareket
etmeleri üzerine geçerliliğini kaybetmiştir.
67
5)
4. Türkçülük:
Çıkış nedeni, İttihat ve Terakki döneminde imparatorluk içinde
yaşayan Türkleri dil ve kültür birliği etrafında birleştirme
isteğidir.
Bu akımın amacı, Türkleri milli bir duygu ile birleştirerek Osmanlı
bayrağı altında kuvvetli bir unsur olarak yeniden dünya
devletleri arasına sokmaktı.
Temsilcileri Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura,
Ömer Seyfettin’dir. Balkan Savaşları sonunda güçlenen bu akım
Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında önemli rol oynamıştır.
3. Batıcılık:
Bu akımın çıkış nedeni, Batının her alanda Osmanlı Devletinin
önüne geçmesi, devlet ve toplumun Batının değerlerini
benimsemesiyle güçlenebileceği düşüncesiydi.
Amacı, Türk toplumuna batıda gelişen düşünce yönetim biçimi
ve yaşam tarzını getirerek ülkenin gelişmesini ve kalkınmasını
sağlamaktı.
Akımın temsilcileri Tevfik Fikret, Celal Nuri’dir. Batının sadece
bilim ve tekniğinin alınması gerektiğini savunan anlayış yeni Türk
devletinin kuruluşunda etkili olmuştur.
5. Âdem-i Merkeziyetçilik:
Prens Sabahattin tarafından savunulmuştur. Bu akım ile liberal
bir ekonomi modeli önerilmiştir.
Merkezi hükümetin yetkilerinin azaltılması ve imparatorluk
içindeki çeşitli unsurların yönetime katılmasının artırılması
amaçlanmıştır.
V. MEHMET REŞAD DÖNEMİ (1909–1918)
Trablusgarp Savaşı (1911):
1900’lerde Osmanlının elinde Kuzey Afrika’da sadece
Trablusgarp toprağı kalmıştı. Savaşın Sebepleri:
a) Sömürgeci İtalya’nın Trablusgarp’ı sömürgeleştirmek
istemesi,
b) Trablusgarp’ın İtalya’ya yakınlığı,
c) Trablusgarp’ın hammadde kaynaklarının zengin olması,
d) Avrupalı devletlerin İtalya’yı desteklemesi,
e) Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı savunacak gücünün
olmaması,
Sebepleriyle İtalya buraya asker çıkardı. Osmanlı Devleti Mısır’ın
İngilizlerin elinde olmasından dolayı karadan yardım
gönderemedi.
Gizlice gönderilen bazı subaylar gönderildi (Mustafa Kemal ve
Enver Bey) halkı örgütleyerek İtalyanları kıyıdan içerilere
sokmadı. Derne, Tobruk ve Bingazi’de İtalyanlar yenildi.
İtalyanlar Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için On İki Ada’yı
işgal ettiler. Bu sırada Balkan Savaşı çıktığı için İtalyanlarla
Osmanlı Devleti arasında Uşi Antlaşması imzaladı.
Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912):
1) Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı.
2) On İki Ada geçici olarak İtalyanlara bırakıldı.
3) Trablusgarp dini bakımdan halifeye bağlı kalacak.
4) İtalyanlar vakıfların idaresine karışmayacaklardı.
6)
İtalya, Trablusgarp ve Bingazi’nin Düyun-ı Umumiye’ye
ödemesi gereken borçlarını ödeyecekti.
Bölgede görev yapacak kadılar şeyhülislam tarafından
seçilecek ve maaşlarını İtalya ödeyecekti.
Savaşın Sonuçları:
a) Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika’daki son toprağını kaybetti.
b) On İki Ada’yı ele geçiren İtalya, Ege Denizi’nde etkin bir güç
haline geldi (İtalya On İki Ada’yı II. Dünya Savaşı’ndan sonra
Yunanistan’a vermiştir).
c) Osmanlı Devleti Trablusgarp ile dini yönden bağlantısını
devam ettirdi.
d) Osmanlının güçsüzlüğü iyice anlaşıldı. Bu durum Balkan
savaşlarına ortam hazırladı.
Balkan Savaşları:
I. Balkan Savaşı (1912–1913):
Balkan devletleri (Karadağ, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan);
milliyetçilik akımının etkisi, Rusya’nın kışkırtması ve Osmanlı
Devletinin Balkanlarda kalan topraklarını ele geçirmek amacıyla
Osmanlı devletine savaş açtılar. Osmanlı Devleti savaşta bütün
cephelerde yenildi ve Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldı.
Yenilginin Sebepleri:
a) Büyük devletlerinin Balkan devletlerini desteklemesi,
b) Ordunun siyasete bulaşması sebebiyle disiplinin bozulması,
c) Savaştan önce Osmanlının 65.000 askeri terhis etmesi,
d) Ulaşım ve ikmal imkânlarının elverişsiz elindeki erzakın
yetersiz olması,
e) Osmanlı Devletinin birçok cephede birden savaşmak
zorunda kalması,
Londra Antlaşması (30 Mayıs 10913):
I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlı Devleti Balkan Devletleriyle
Londra Antlaşması’nı imzaladı ve Midye, Enez’e kadar tüm
yerleri kaybetti. Bu antlaşmaya göre;
1) Edirne, Kırklareli, Kavala, Dedeağaç ve Trakya’nın tamamı
Bulgaristan’a verilecek ve Osmanlı Devleti’nin batı sınırı
Midye-Enez Hattı olacak,
2) Yunanistan Selanik, Güney Makedonya ve Girit’i alacak,
3) Sırbistan Orta ve Güney Makedonya’yı alacaktı,
4)
Arnavutluk ve Ege adalarının geleceği büyük devletlerin
kararına bırakılacak,
I. Balkan Savaşının Sonuçları:
a) Savaş sonucunda Osmanlı Devleti Edirne ve Kırklareli dâhil
tüm Balkan topraklarını kaybetti, Midye-Enez çizgisinin
doğusuna çekildi.
b) Osmanlı Devleti Ege Denizi’ndeki üstünlüğünü kaybetti.
c) Arnavutluk bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı Devleti’nden
ayrıldı.
d) Bulgaristan Trakya’nın büyük bir bölümünü ele geçirdi ve
Ege Denizi’ne ulaştı.
e) Osmanlı Devleti’nin batıda sadece Bulgaristan ile sınırı
kaldı. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kaybettiği
topraklardan yüz binlerce Türk göçmen Anadolu’ya göç
etti.
f)
Ordunun siyasete bulaşmasının doğru olmadığı ortaya çıktı.
g) Osmanlıcılık fikri önemini kaybederek milliyetçilik fikri
önem kazandı.
h) Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki yönetime geldi.
II. Balkan Savaşı (29 Haziran 1913):
68
I. Balkan Savaşı sonucunda Bulgaristan’ın diğer devletlerden
daha fazla toprak alması sebebiyle diğer devletler Bulgaristan’a
savaş açtılar. II. Balkan Savaşına Romanya da katıldı. Osmanlı
Devleti bu durumdan faydalanarak Edirne’yi geri aldı.
Bulgaristan bütün cephelerde yenilerek barış istedi.
Bükreş Antlaşması (10 Ağustos 1913) (Bulgaristan ile Diğer
Balkan Devletleri):
1) Silistre, Tutrakan ve Güney Dobruca Romanya’ya bırakıldı.
2) Epir, Selanik, Kavala, Drama ve Güney Makedonya’nın
önemli bir bölümü Yunanistan’a verildi.
3) Plava ve Cakova Karadağ’a verildi.
4) Manastır, Priştine, Üsküp ve İstip Sırbistan’a verildi.
5) Makedonya’nın küçük bir bölümü ve Dedeağaç
Bulgaristan’a bırakıldı.
Bu antlaşmadan sonra da Bulgaristan Dedeağaç üzerinden Ege
Denizi ile bağlantısını devam ettirdi.
İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913) (Osmanlı Devleti ile
Bulgaristan):
1) Meriç nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi.
2) Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlılara bırakıldı.
3) Kavala ve Dedeağaç Bulgaristan’a bırakıldı.
4) Bulgaristan’da kalan Türkler isterlerse dört yıl içinde göç
edebileceklerdi.
5) Bulgaristan’daki Türkler, Bulgarlar ile eşit haklara sahip
olacaklardı.
6) Türklere; mülkiyet hakkı verilecek, ilk ve ortaokullarda
eğitim dili Türkçe olacak, din ve mezhep hürriyeti
sağlanacaktı.
Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) (Osmanlı-Yunan):
1) Osmanlı Devleti, Yanya, Selanik ve Girit’in Yunanistan’a ait
olduğunu kabul etti.
2) Yunanistan’da kalan Türklerin hakları belirlendi.
3) Ege adalarının geleceği büyük devletlerinin hakemliğine
bırakıldı.
Büyük devletler, Ege adalarıyla ilgili görüşlerini 14 Şubat 1914’te
Osmanlı Devleti’ne bir nota ile bildirdiler.
Bu karara göre;
1) Meis adası hariç On İki Ada İtalya’ya,
2) İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada hariç bütün Ege adaları
Yunanistan’a bırakıldı.
Sonuç olarak; Meis, Kaş, İmroz ve Bozcaada Osmanlı Devleti’ne
bırakıldı. Yunanistan Anadolu sahillerine yakın Ege adalarını
silahlandırmamayı kabul etti.
İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914) (Osmanlı-Sırp):
Bu antlaşmayla Sırbistan’da kalan Türklerin hakları ve taşınmaz
malları belirlendi.
Balkan Savaşlarının Genel Sonuçları:
1) Osmanlı Devleti Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve
Ege adalarını kaybetti.
2) Balkanlarda Türk azınlığı ortaya çıktı.
3) Balkanlardan Anadolu’ya göçler oldu.
4) İttihat ve Terakki orduyu gençleştirecek düzenlemeler yaptı.
Almanya’dan subaylar getirildi, yeni silahlar satın alındı.
5) Balkan bunalımı Birinci Dünya savaşının yakın
nedenlerinden biri oldu.
Birinci Dünya Savaşı (1914–1918):
Savaşın Nedenleri:
a) Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik akımı,
b) Sanayi inkılâbıyla ortaya çıkan sömürge rekabeti,
c) Fransa’nın Almanya’ya kaptırdığı Alsas-Loren kömür
havzasını geri almak istemesi,
d) Balkanlarda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile
Rusya arasındaki hâkimiyet mücadelesi,
e) İngiltere’nin sömürgelerini korumak ve rakip Almanya’yı saf
dışı bırakmak istemesi,
f)
Sömürgecilikte geç kalan İtalya’nın Akdeniz’de hâkim
olmak istemesi,
g) Silahlanma yarışı ve bloklaşmalar,
h) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdının Saray
Bosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi,
İttifak ve İtilaf Gruplarının Oluşması:
a) İttifak Devletleri (1883): Almanya, Avusturya-Macaristan,
İtalya(Savaşta taraf değiştirmiştir), Bulgaristan ve Osmanlı
Devleti
b) İtilaf Devletleri (1907): İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan,
Japonya, İtalya, ABD, Romanya, Yunanistan.
Savaşın Başlaması ve Gelişmesi:
Avusturya-Macaristan veliahdı Ferdinand, Saraybosna’da bir
Sırplı öğrenci tarafından vurulunca, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu Sırbistan’a savaş açtı (28 Haziran 1914).
Bu gelişme üzerine Rusya Sırbistan’ı, Fransa da Rusya’yı
destekledi. Almanya, Fransa ve Rusya’ya karşı savaş ilan etti.
Böylece savaş Avrupa’ya birden yayıldı.
Almanlar savaşta önce Fransa’yı saf dışı bırakmak için yaptıkları
Marn savaşlarını kaybedince müttefik arayışına girdiler.
Almanya ayrıca Rusya’ya saldırdı ve başarılar kazanmaya başladı.
Diğer taraftan Japonya uzak doğudaki Alman sömürgelerini ele
geçirdi. Böylece savaş bütün dünyaya yayıldı.
Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi:
Osmanlı Devleti savaş başlayınca tarafsızlığını ilan etti. Osmanlı
devlet adamları İtilaf devletleri ile ittifak yapmak için girişimde
bulundu ise de İngiliz ve Fransızlar bunu kabul etmedi.
Osmanlı Devleti kapitülasyonların kaldırılmasını, Rodos ve On İki
ada ile Mısır sorununun çözümlenmesini istemiş, bunları İtilaf
devletleri kabul etmediği gibi, İngiltere parası ödenen iki gemiyi
de göndermemişti.
Bu durum karşısında Osmanlı Almanya’ya daha fazla yanaşmaya
başladı. Almanya’yla Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te bir
antlaşma yaptılar.
Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni kendi yanında savaşa sokma
sebepleri:
a) Yeni cepheler açarak savaş yükünü hafifletmek,
b) Halifenin dini gücünden faydalanarak, İngiltere ve Fransa
sömürgeleriyle Rusya’da isyanlar çıkarmak,
c) Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumundan faydalanarak,
boğazları ve İngiltere’nin Uzak Doğu’ya giden sömürge
yollarını elde tutmak,
d) Berlin-Bağdat demiryolu hattını kurarak Musul ve Kerkük
69
petrollerinden faydalanmak
Osmanlı Devleti’nin savaşa girme sebepleri:
a) Devlet adamlarının savaşı Almanya’nın kazanacağına
inanmaları,
b) Trablusgarp ve Balkan savaşlarında kaybettiği toprakları
geri almak istemesi,
c) Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonlar ve Düyun-ı Umumiye
borçlarından kurtulmak istemesi,
d) Osmanlı Devletinin siyasi yalnızlıktan kurtulmak istemesi,
e) İttihatçıların Turancılık politikasını gerçekleştirmek
istemeleri
Birinci Dünya savaşının başlamasından bir süre sonra Akdeniz’de
bulunan iki Alman savaş gemisi, Goben ve Breslav; İngiliz
donanmasından kaçarak Osmanlı devletine sığındı (11 Ağustos
1914). Osmanlı Devleti gemileri satın aldığını açıkladı. Gemilerin
isimleri Yavuz, Midilli olarak değiştirildi. Bir süre sonra Amiral
Suchon komutasındaki bu gemiler Karadeniz’e açılarak Rus
limanlarını bombalayınca Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan
etti. Böylece Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girmiş oldu.
Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesiyle;
a) Yeni cepheler açıldı ve savaş alanı genişledi,
b) Almanya kısmen rahatladı,
c) İngiltere Kıbrıs’ı topraklarına kattığını açıkladı,
d) Osmanlı Devleti kapitülasyonları kaldırdığını ilan etti,
e) Osmanlı toprakları İtilaf devletleri arasında yapılan gizli
antlaşmalarla paylaşıldı.
Osmanlı Devleti’nin Savaştığı Cepheler:
a) Kafkas (Taarruz),
b) Çanakkale (Savunma),
c) Irak (Savunma),
d) Kanal (Taarruz),
e) Filistin (Savunma) ve Suriye (Savunma),
f)
Hicaz-Yemen (Savunma),
g) Galiçya, Romanya ve Makedonya (Müttefiklere yardım
amacıyla),
Kafkasya Cephesi:
1 Kasım 1914’de Rusların saldırısı başarıyla durdurulduktan
sonra Enver Paşa’nın emrindeki Türk ordusu karşı harekât
başlattı.
Türk taarruzunun amaçları:
a) İran ve Afganistan üzerinden Türkmenistan’a varmak ve
Türkleri birleştirmek,
b) Bakü petrollerini ele geçirmek,
22 Aralık 1914’de başlayan Sarıkamış Harekâtı başarısızlıkla
sonuçlandı. Ağır kış şartlarından dolayı Türk ordusundan sadece
soğuktan dolayı 30 bin kişi öldü. Karşı saldırıya geçen Ruslar,
1916 yılı başlarında Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan’ı
ele geçirdiler. Ruslar daha sonra Doğu Karadeniz sahillerine de
hâkim oldular. Ermeniler, Ruslarla birlik olup Türklere saldırması
üzerine 1915 yılında göç ettirildiler.
Osmanlı Devleti’nin Kafkas cephesinde başarısız olmasında
ulaşımın yetersizliği ve kış şartlarının dikkate alınmaması etkili
oldu.
Çanakkale cephesinden sonra doğu cephesine tayin olan
Mustafa Kemal Paşa Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri aldı. Rusya,
Ekim 1917’de ihtilal çıkınca, 3 Mart 1918’deki Brest-Litowsk
antlaşmasıyla savaştan çekildi. Kars, Ardahan ve Batum da dâhil
olmak üzere işgal ettiği yerleri geri verdi.
Doğudaki Osmanlı birlikleri Rusların Kafkaslarda boşalttığı yerleri
doldurarak Bakü’ye kadar ilerledi. Kısa bir süre sonra Osmanlı
Devleti savaşı kaybedince ele geçirdiği yerleri boşaltmak
zorunda kaldı.
Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni Sorunu:
Ruslar Kafkas cephesinde ilerlemeye başlayınca Ermenilere isyan
fırsatı doğdu. Ermeni çeteleri isyan ettiler (17 Ağustos 1914).
İsyana Maraş’taki Ermeniler de katıldı. Bu isyanlarda Ermeniler
bölgedeki Müslüman halka katliamlar yapmaya başladılar.
Ermenilerin isyan ve katliamları, Ruslarla savaşı güçleştiriyor, can
mal kaybına sebep oluyordu.
Ermenilerin yaptığı katliamların artması üzerine, Osmanlı
Dâhiliye Nezareti 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komite
merkezlerinin kapatılması, belgelerine komite ele başılarının
tutuklanmasına dair bir genelge yayınladı. Bu genelgeye uygun
olarak Hınçak ve Taşnak komitelerinin elebaşılarındn 2345 kişiyi
tutuklamıştır. Ermenilerin her yıl soykırım günü olarak andıkları
24 Nisan Günü meselesi genelgenin yayınlandığı tarihe işaret
eder.
Alınan bu önlemler sonuç vermeyince 27 Mayıs 1915 tarihinde
Tehcir Kanunu çıkarıldı. 1912 yılında yapılan nüfus sayımına
göre, Osmanlı topraklarında 1.300.000 Ermeni yaşamaktaydı. Bu
kanunla bölgedeki Ermenilerin sadece isyan hareketlerine
karışanlar savaş bölgesinden alınıp göç ve yerleşime tabi
tutulmuşlardır.
702.900 Ermeni Musul Vilayeti, Zor Sancağı(Fırat boyunda,
merkezi Deyr kasabası olan sancak), Urfa’nın şehir hariç,
güneyindeki kesimler, Halep vilayetinin doğu ve güney doğu
kesimleri, Suriye vilayetinin doğusunda hükümetçe tayin
edilecek yerlere göç ettirilerek yerleştirilmiştir.
Osmanlı Dâhiliye Nezareti yayınladığı yönetmeliklerle göçün
nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar planlamıştır.
Doğu Anadolu’dan Suriye’ye göç sırasında Ermenilerin bir kısmı
tabiat şartları ve asayişsizlikten dolayı hayatlarını kaybettiler.
Bu durum çıkarı olan bazı devletlerin ve Ermenilerin Türkleri
soykırım ile suçlamasına sebep olmuştur. Ancak savaş şartları
içinde bulunan Osmanlı Devleti’nin durumu iyi incelenip
değerlendirilirse; tehcirin bir soykırım olmadığı, Devletin ve
bölgedeki Müslüman halkın can ve mal güvenliğini sağlamaya
yönelik bir tedbir olduğu anlaşılır.
Rus belgelerine göre Ermeniler doğu Anadolu'da 600.000 Türkü
katlettiler ve 500.000 kişiyi de göçe zorladılar.
Kanal Cephesi:
Sebepleri:
a) İngiltere’nin elindeki Süveyş Kanalı’nı ele geçirip sömürgeleri
ile bağlantısını kesmek,
b)
İngiltere’nin 1882’de işgal ettiği Mısır’ı geri almak,
Almanya’nın isteği ile açılan bu cephede Cemal Paşa’nın
70
idaresindeki Osmanlı birlikleri Süveyş Kanalı’na iki kez taarruz
yaptığı halde başarılı olamayıp yenilmiştir (1915). Osmanlı
ordusu önce Sina’ya, daha sonra Filistin’e geri çekilmek zorunda
kaldı. İngilizlerle anlaşan Araplar da Türk askerlerine karşı
savaştılar.
İngilizlerin asker ve silah yönünden üstün olması, Arapların
İngilizlerle anlaşıp Osmanlılara karşı isyan etmesi ve
Almanlardan gerekli yardımın sağlanamaması bu cephedeki
yenilginin sebeplerindendir.
Çanakkale Cephesi:
Sebepleri:
a) İngiltere ve Fransa’nın boğazları ve İstanbul’u ele geçirerek
Osmanlı devletini barışa zorlamak istemesi. Böylece
Osmanlı Devleti’nin Süveyş Kanalı ve Hint Okyanusu
üzerindeki baskısı kalkacaktı.
b) İtilaf devletlerinin Rusya’ya yardım ulaştırmak istemeleri.
c) İtilaf devletlerin Balkan devletlerini kendi yanlarında savaşa
sokmak istemeleri
d) Balkanlarda yeni bir cephe açarak İttifak devletleri
arasındaki bağlantıyı kesmek istemeleri
e) İngiltere’nin Süveyş Kanalı’na yapılacak harekâtı öğrenerek
bu saldırıyı önlemek istemesi.
İtilaf devletleri donanması 19 Şubat 1915’den itibaren Çanakkale
Boğazı’nı geçmek için boğazın iki yakasındaki Türk istihkâmlarını
topa tutmaya başladı. 18 Mart 1915’de boğazdan geçme
teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı.
Karadaki Türk kuvvetlerini mağlup etmeden Boğazları
geçemeyeceklerini anlayan İngilizler, 25 Nisan 1915’de Gelibolu
yarımadasına asker çıkardılar. Bu bölgede 19. tümen komutanı
olan Mustafa Kemal, Arıburnu ve Anafartalar’da, SeddülbahirMorto limanlarının savunulmasında, Çimentepe’ye doğru
ilerleyen düşman kuvvetlerinin püskürtülmesinde ve
Conkbayırı’nda düşman kuvvetlerinin atılmasında önemli rol
oynadı.
Çanakkale’nin karadan da geçilemeyeceğini anlayan İtilaf
devletleri, Ocak 1916’da Gelibolu’yu boşaltıp çekildiler.
Irak Cephesi:
Sebepleri:
a) İngilizlerin Abadan petrollerini korumak istemeleri,
b) İngilizlerin daha kuzeye çıkarak Ruslarla birleşmek ve Türk
kuvvetlerinin İran üzerinden Hindistan’ı tehdit etmek
istemesini önlemek istemeleri,
İngiltere Kasım 1914’de çıkarma yaptı. Irak’ta ilerlemeye
başlayan İngiliz kuvvetleri Selmanıpak ve Kutül-Amare’de
yenildiler ve General Townshend ile birlikte 13 bin İngiliz askeri
esir edildi (29 Nisan 1916). Lakin bir müddet sonra İngilizler,
Türk kuvvetlerini yenerek kuzeye doğru ilerledirler, 1917’de
Kutül-Amare ve Bağdat’ı işgal ettiler. Irak cephesindeki
mücadele İngilizlerin üstünlüğüyle sonuçlandı.
Filistin ve Suriye Cepheleri:
Kanal Harekâtı’nda başarılı olan İngilizler, 1916’dan itibaren
kuzey yönünde ilerleyerek Kudüs’ü işgal edip ve Filistin’i ele
geçirdiler. Araplar Müslüman olmalarına rağmen İngilizlerle
işbirliği yaptılar.
Suriye cephesinde Yıldırım orduları grubu komutanı General
Liman Von Sanders idi. Yıldırım ordularına bağlı 7. Ordu,
Mustafa Kemal Paşa emrinde başarılı savunmalar yaptı. Bu
mücadeleler sırasında Türk kuvvetleri Halep’e kadar çekildiler.
Yemen-Hicaz Cephesi:
Bu cephede, Türk kuvvetleri mukaddes yerleri korumak için
Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar savaştı. Medine’yi
Fahrettin Paşa savundu. Bu cephede Osmanlı birlikleri İngilizler
ve Araplarla savaştı.
Makedonya, Romanya ve Galiçya Cepheleri:
Galiçya cephesinde; Osmanlı kuvvetleri, Karadeniz kıyılarına
çıkarma yapıp ilerleyen Ruslara karşı Bulgar kuvvetleriyle birlikte
başarılı savunma savaşları yaptılar.
Romanya cephesinde; Romanya’nın Avusturya’ya savaş açması
üzerine, bölgedeki Bulgarları korumak için gönderilen Osmanlı
kuvvetleri ve Almanlar; Dobruca, Bükreş ve Tuna’da savaştılar.
Makedonya cephesinde; Sırplar ve onları desteklemek amacıyla
Selanik’e gelen Fransız kuvvetlerine karşı Serez’de Osmanlı ve
Bulgar kuvvetleri birlikte savaştılar.
Osmanlı İmparatorluğu’nu Paylaşma Tasarıları:
Boğazlar Antlaşması (1915) (İngiltere, Fransa Rusya, İtalya):
Çanakkale cephesinin açılmasıyla birlikte İngiliz ve Fransız
donanmaları boğazları tehdit etmeye başlayınca, Rusya bu
devletlere bir nota vererek boğazların kendisine verilmesini
istedi.
Bu antlaşma ile;
1) İngiltere ve Fransa; boğazlar ve çevresinin Rusya’ya
vermeyi kabul ettiler.
2) Buna karşılık Rusya da diğer Osmanlı topraklarının İngiltere
ve Fransa tarafından paylaşılmasını kabul etti.
Londra Antlaşması (26 Nisan 1915) (İngiltere, Fransa, Rusya ve
İtalya):
1) Bu atlaşma ile On İki Ada, Antalya ve çevresi İtalya’ya
bırakıldı.
2) Ayrıca Osmanlı devletinin Trablusgarp’taki hak ve
ayrıcalıkları İtalya’ya geçti.
Böylece İtalya İtilaf devletlerinin yanında savaşa girdi.
Petrograd Protokolü (Mart 1916) (İngiltere, Fransa ve Rusya):
1) İngiltere ve Fransa bu protokolle, boğazlara ek olarak
Trabzon’a kadar doğu Karadeniz kıyıları ile Erzurum, Van ve
Bitlis’i Rusya’ya bıraktılar.
2) Rusya da taslağı yapılan ve daha sonra imzalanacak olan
Sykes-Picot Antlaşması’nı kabul etti.
Sykes-Picot Antlaşması (23 Ekim 1916) (İngiltere ve Fransa):
Osmanlı Devleti’nin topraklarının İngiltere ve Fransa arasında
paylaşıldığı bir antlaşmadır. Antlaşmaya göre Filistin’de
uluslararası bir yönetimin kurulması ve Arapların çoğunlukta
olduğu yerlerde halifeliğin Araplarda olmasının kabul edilmesi
Arapların İngilizlerle birlikte hareket etmelerine sebep oldu.
Sykes-Picot Antlaşması şartlarını Rusya kabul etti. Ancak
antlaşmadan sonradan haberdar olan İtalya tepki gösterdi.
1)
Adana, Antakya bölgesi, Suriye kıyıları ve Lübnan
Fransa’ya, Musul hariç Irak İngiltere’ye bırakıldı. İngiltere
71
2)
3)
ve Fransa bu bölgelerde istediği gibi bir yönetim
kurabilecekti.
Suriye’nin diğer bölgeleriyle Musul ve Ürdün’de Büyük Arap
Krallığı kurularak İngiltere ve Fransa’nın koruyuculuğu
altında bulunacaktı.
Filistin’de diğer müttefikler ve Şerif Hüseyin tarafından
kararlaştırılacak uluslar arası bir yönetim kurulacaktı.
Sen-Jan de Maurienne Antlaşması (19 Nisan 1917) (İngiltere
Fransa ve İtalya):
1) İtalya, Sykes-Picot antlaşmasını kabul etti.
2) Antalya, Konya, Aydın ve İzmir İtalya’ya verildi.
3) İngiltere ve Fransa’nın İzmir’de, İtalya’nın ise Mersin,
İskenderun, Hayfa ve Akka’da serbest limanlarının olması
kabul edildi.
4) Antlaşmanın kesinleşmesi Rusya’nın onaylaması şartına
bırakıldı.
Bu antlaşmayı Rusya onaylamadığı için İngiltere ve Fransa bu
antlaşmayı yürürlüğe koymadılar. Böylece İtalya ile iki devlet
arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı.
Mac-Mahoon Antlaşması (Mac Mahoon- Şerif Hüseyin):
Bu antlaşmaya göre İngiltere’nin Mısır valisi Mac Mahoon
Arapların Osmanlı idaresine karşı isyan etmeleri halinde Arap
bağımsızlığını tanımayı kabul etti.
Bu gizli antlaşmalar, savaştan sonra Rusya’daki Bolşevikler
tarafından dünya kamuoyuna duyuruldu. Bu antlaşmalara en
büyük tepki Wilson ilkelerinin yayınlanmasıydı.
Tarafsız Devletlerin Savaşa Girmesi:
İtalya’nın Savaşa Girmesi (20 Mayıs 1915): Daha önceleri İttifak
grubunda yer alan ve savaş başladığında tarafsızlığını ilan eden
İtalya, Avusturya’yla sınır sorunları ve İtilaf devletlerinin Londra
antlaşmasıyla Anadolu’dan İtalya’ya pay vermeleri sebebiyle
taraf değiştirip İtilaf devletlerinin yanında savaşa girdi.
Bulgaristan’ın Savaşa Girmesi (12 Ekim 1915): Bulgaristan,
Balkan savaşlarında Yunanistan, Romanya ve Sırbistan’a
kaptırdığı toprakları geri almak istiyordu. Çanakkale savaşında
Osmanlı devletinin başarılı olması üzerine, Bulgaristan İttifak
devletleri yanında savaşa girdi.
Romanya’nın Savaşa Girmesi (28 Ağustos 1916): Romanya
konumu itibariyle Rus-Avusturya cephesinin güney ucunda
bulunduğu için askeri yönden büyük öneme sahipti. Her iki blok
da Romanya’nın kendi yanında savaşa girmesini istiyordu.
Romanya Avusturya-Macaristan’dan Transilvanya, Banat ve
Bukovina’yı, Rusya’dan ise Besarabya’yı almak istiyordu. Bu
isteklerini İtilaf devletleri kabul edince, Romanya İtilaf
devletlerinin yanında savaşa girdi.
Yunanistan’ın Savaşa Girmesi (26 Ekim 1917): Yunanistan’da
kral İttifak blokunun yanında, başbakan Venizelos ise İtilaf
blokuyla birlikte savaşılmasını istiyordu. Bulgaristan’ın İttifak
devletleriyle birlikte savaşa girmesi üzerine İngiltere ve Fransa
Selanik’e asker çıkardılar. Bu duruma itiraz etmeyen Venizelos’u
kral görevden alınca Venizelos Selanik’e giderek orada
ayaklanma çıkarıp yeni bir hükümet kurdu. 1917 Haziranında
Atina’ya giren İngiliz ve Fransız kuvvetleri Krala baskı yapıp
tahttan çekilmesini sağladılar. Yeni kurulan Venizelos hükümeti
İtilaf devletleri yanında savaşa girdi.
ABD’nin Savaşa Girmesi (2 Nisan 1917): Savaşta ABD,
tarafsızlığını ilan etmekle birlikte İtilaf devletlerine yadımlarını
sürdürdü. Alman denizaltıları ticaret gemilerini batırınca ABD
İtilaf devletleri yanında savaşa katıldı ve savaşın kaderini
değiştirdi.
1918 başlarında ABD askerlerinin Avrupa’ya gelerek İngiliz ve
Fransız kuvvetlerini takviye etmeleri üzerine Almanların batı
cephesi çöktü. Avusturya- Macaristan’da iç karışıklıklar başladı.
Almanya’dan yardım alamayan ve teçhizat yönünden zayıf olan
Osmanlı Devleti, Suriye ve Irak’ta zor duruma düştü. Bu
gelişmeler İttifak devletlerinin savaştan çekilmesine yol açtı.
Müttefiklerin Yenilme Sebepleri:
a) Almanya’nın denizlere hâkim olmaması,
b) Avusturya-Macaristan içinde pek çok millet bulunması ve
kapalı bir devlet durumunda olması,
c) Bulgaristan’ın sadece köprü durumunda olması,
d) Osmanlı Devleti’nin ise ekonomik yapısının zayıf olması,
VI. MEHMED VAHDEDDİN (1918–1922)
Padişah olduğunda I. Dünya Savaşı bitmek üzereydi. Osmanlı
Devleti Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak savaştan
çekildi. İtilaf devletleri ülkeyi işgal etmeye başlayınca padişah
Vahdeddin, vatansever subayları Anadolu’ya mücadeleyi
başlatmak için Anadolu’ya gönderdi. Mustafa Kemal Paşa da bu
subaylardan biriydi. Bu dönemde Sevr Antlaşması (10 Ağustos
1920) imzalandı.
Anadolu’daki milli mücadele başarıya ulaşınca Ankara Hükümeti
1 Kasım 1922’de çıkardığı bir kanunla saltanatı kaldırdı. Böylece
622 yıllık Osmanlı Devleti sona erdi.
TBMM’nin Osmanlı hanedan üyelerinin yurt dışına çıkması
kararını alması üzerine 17 Kasım 1922’de Malaya adlı bir İngiliz
zırhlısı ile ayrılarak önce Malta’ya sonra Hicaz’a gitti. Bir süre
sonra da İtalya’nın San Remo şehrine giderek orada yerleşti.
Sultan Mehmed Vahdeddin, San Remo’da kalp yetmezliğinden
dolayı 15 Mayıs 1926 günü 65 yaşında vefat etti. Suriye Devlet
Başkanı Ahmed Nami Bey, cenazesini Suriye’ye getirterek
Sultan Selim Camii’nin bahçesine gömülmesini sağladı.
I. Dünya Savaşı’nı Sona Erdiren Ateşkes Antlaşmaları:
a) Almanya ile Rethondes, 11 Kasım 1918,
b) Osmanlı ile Mondros, 30 Ekim 1918,
c) Avusturya-Macaristan ile Villa Gusti, 3 Kasım 1918,
d) Bulgaristan ile Selanik, 29 Eylül 1918,
Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918):
Birinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Osmanlı Devletinin Durumu:
Bulgaristan’ın 29 Eylül 1918’de savaştan çekilmesiyle Osmanlı
Devleti’nin Almanya ile bağlantısı kesildi ve yardım alma imkânı
kalmadı. Filistin ve Suriye cephelerinde İngiliz birlikleri sürekli
ilerliyordu. Sadrazam Talat Paşa, istifa edince yerine İzzet paşa
hükümeti kuruldu. Artık Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti
kesinleşmişti. İttihatçılar, savaşın sorumluluğunun üzerlerine
yükleneceğini ve Divan-ı Harp’te yargılanacaklarını bildikleri için
gizlice ülkeden kaçtılar.
Yeni kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, İtilaf devletlerinden
barış istedi. Devlet adamlarının çoğu Wilson İlkelerine
72
güveniyorlardı. Buna göre çoğunluğu Türk olan bölgelerin
egemenliğini Türklere bırakılacağı kanısındaydılar.
Ateşkes görüşmeleri, Limni adasının Mondros limanında
Agamemnon gemisinde yapıldı. Osmanlı Devleti adına bahriye
nazırı Rauf Bey, dışişleri müsteşarı Reşat Hikmet ve askeri
danışman Sadullah Bey ile İtilaf devletleri adına İngiltere’nin
Akdeniz filosu komutanı Amiral Calthrope katıldı. Toplam 25
maddedir.
Antlaşmanın belli başlı hükümleri:
1) İstanbul ve Çanakkale boğazları İtilaf devletlerine
bırakılacaktır.
2) İtilaf devletleri güvenliklerini tehlikede gördükleri her hangi
bir stratejik bölgeyi işgal edebileceklerdir (7. madde).
3) Vilayat-ı Sitte’de(Erzurum, Van, Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve
Bitlis) herhangi bir karışıklık çıktığında İtilaf devletleri bu
illeri işgal edebileceklerdir (24. madde).
4) Bütün haberleşme istasyonları(telsiz, telgraf ve kablo) İtilaf
devletlerinin denetimine bırakılacaktır.
5) Osmanlı ordusu terhis edilecektir.
6) Osmanlı savaş gemileri teslim olacak ve Osmanlı
limanlarında gözetim altında bulundurulacaktır.
7) Trablusgarp ve Bingazi’deki Türk subayları İtalyan
garnizonlarına, Hicaz, Suriye ve Irak’ta bulunan askeri
birlikler İtilaf devletlerine teslim olacaktır.
8) İtilaf devletleri bütün cephane, top ve diğer silahlara el
koyacaklardır.
9) Boğaz istihkâmları İtilaf devletlerine bırakılacaktır.
10) İtilaf devletleri bütün liman ve tersanelerden
faydalanabileceklerdir.
11) Toros tünelleri, demiryolları ve deniz işletmeleri İtilaf
devletlerine bırakılacaktır.
Osmanlı Devleti bu antlaşmayı imzalayarak kayıtsız, şartsız İtilaf
devletlerine teslim olmuş ve fiilen sona ermiştir. İtilaf
devletlerinin vereceği karara razı olmuş ve işgali kabullenmiştir.
I. Dünya Savaşı’nı Sona Erdiren Antlaşmalar:
Versailles Antlaşması (28 Haziran 1919):
Versay Antlaşması Almanya’nın kayıtsız şartsız teslim olmasına
ve daha sonraki yıllarda II. Dünya Savaşı’nın tohumlarının
atılmasına sebep oldu.
Bu antlaşmayla;
1) Almanya, Alsas-Loren’i Fransa’ya, topraklarının bir kısmını
da Belçika’ya bıraktı
2) Bazı topraklarını, yeni kurulan Çekoslavakya, Polonya ve
Litvanya’ya bıraktı
3) Sar havzası kömür madenlerini Fransa’ya verdi
4) Avusturya ile birleşmemeyi kabul etti
5) Sömürgeleri galip devletlerarasında paylaşıldı
6) Ordu ve donanması azaltılarak silah sanayi kurması
yasaklandı. Ayrıca askeri ve ekonomik sınırlamalar getirildi
7) Savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.
Saint Germain Antlaşması (10 Eylül 1919):
Bu antlaşma ile Avusturya, eski gücünü kaybetti. Topraklarının
genişliği 576 bin kilometre kareden 84 bin kilometre kareye,
nüfusu da 50 milyondan 7 milyona düştü.
1) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanarak
toprakları paylaşıldı
2) Avusturya ve Macaristan ayrı birer devlet haline geldi
3) Avusturya; Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya’nın
4)
5)
6)
bağımsızlığını tanıdı
Avusturya’da mecburi askerlik kaldırıldı
Avusturya, ağır ekonomik yükümlülükler altına girdi
Milletler Cemiyeti’nin onayı olmadan Almanya ile
birleşmemeyi kabul etti.
Neuilly Antlaşması (27 Kasım 1919):
1) Bu antlaşmayla Bulgaristan; Güney Dobruca’yı
Romanya’ya, Batı Trakya’yı Yunanistan’a, bazı topraklarını
da Yugoslavya’ya bıraktı
2) Mecburi askerlik kaldırıldı. Ordusu 25 bin kişi olacak deniz
ve hava kuvveti bulunmayacaktı
3) Balkan savaşları sonunda Bulgaristan Ege Denizi’ne
ulaşmıştı. Ancak, Batı Trakya’yı Yunanistan’a bırakmakla
Ege Denizi ile bağlantısı kesildi.
Trianon Antlaşması (4 Haziran 1920):
Bu antlaşmayla Macaristan da Avusturya gibi savaş suçlusu
sayılıp arazi kaybına uğradı.
1) 3,5 milyon Macar, yabancı devletlerin boyunduruğu altına
girdi
2) Topraklarının büyük bir kısmını Çekoslavakya, Yugoslavya
ve Romanya’ya terk etti
3) Macaristan’da mecburi askerlik kaldırıldı
4) Macaristan, deniz ve hava kuvveti bulundurmamayı kabul
etti
5) Macaristan ağır mali yükümlülükler altına girdi.
Birinci Dünya Savaşı’nın Genel Sonuçları:
1) Osmanlı, Almanya, Avusturya-Macaristan imparatorlukları
ve Rus Çarlığı parçalandı.
2) Polonya, Çekoslavakya, Yugoslavya, Litvanya, Macaristan
ve Türkiye gibi yeni devletler kuruldu.
3) Dünya barışını korumak amacıyla Cemiyet-i Akvam
kuruldu. Sömürgeciliğin yerini mandacılık aldı.
4) Sınırların çizilmesinde milliyetçilik ilkesine dikkat edilmediği
için azınlıklar sorunu çıktı.
5) Cumhuriyet rejimleri ağırlık kazandı. Bazı ülkelerde rejim
değişiklikleri oldu. Almanya, Türkiye, Bulgaristan ve
Avusturya’da cumhuriyet, Rusya’da ise sosyalist yönetimler
kuruldu.
6) Savaş sonucunda meydana gelen değişiklikler, Orta Doğu
ve Avrupa’da dengelerin bozulmasına ve otorite boşluğuna
neden oldu.
7) İngiltere ve Fransa, en önemli rakipleri Almanya’yı saf dışı
ettiler. Savaşta en karlı çıkan İngiltere olurken Almanya
gücünü yitirdi.
8) ABD, bir süre Avrupa ve Orta Doğu politikasında etkili hale
geldi.
9) Ümmetçilik anlayışı sona erdi, Araplar Osmanlı devletinden
ayrıldı.
10) İlk kez kimyasal silahlar, denizaltılar ve tanklar bu savaşta
kullanıldı. Kimyasal silahların kullanılması sivil savunma
teşkilatının kurulmasına sebep oldu.
11) Savaş sonunda Almanya’ya çok ağır şartlarda antlaşma
imzalatılması ve İtalya’ya savaş içinde vaat edilen
toprakların verilmemesi İkinci Dünya Savaşı’na sebep oldu.
XIX. YY. ISLAHATLARI
Yüzyıl Islahatının Amaçları:
1) Merkezi otoriteyi güçlendirmek,
2) Toprak kayıplarını önlemek,
73
3)
4)
5)
6)
Azınlıkların imparatorluktan ayrılmalarını önleyerek ülke
bütünlüğünü korumak,
Ekonomik sorunları çözmek,
Avrupalı devletlerin iç işlerine karışmalarını engellemek,
Devletin modernleşmesini ve demokratikleşmesini
sağlamak
II. Mahmud Dönemi Islahatı:
a) Devlet Teşkilatında: Divan kaldırılarak nazırlıklar kuruldu.
Sadrazamlık başvekâlete dönüştürüldü. Devlet
memurlukları dâhiliye ve hariciye diye ikiye ayrıldı.
Memurlara fes ve pantolon giymeleri zorunlu hale getirildi.
Padişah portreleri devlet dairelerine asıldı. Memurların
tayin, terfi ve görevden alınmaları esasa bağlandı.
Memurlar maaşa bağlandı. Tımar sistemi kaldırıldı.
Müsadere usulü kaldırıldı. Ayanlıklar kaldırılıp muhtarlıklar
kuruldu. Büyük eyaletler illere ayrılıp merkezden
gönderilen valiler atandı. Askeri amaçlı ilk nüfus sayımı ve
vergiye esas olmak üzere mülk sayımı yapıldı. Posta ve
karantina teşkilatları kuruldu.
b)
d)
e)
Eğitim ve Öğretim: İlköğretim zorunlu hale getirildi.
Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Medreselerin yanında Batı
tarzında okullar açıldı (kültür çatışması):
 Rüşdiyeler (yüksek öğretime öğrenci yetiştirmek),
 Mekteb-i ulum-ı Edebiye (Lise),
 Mekteb-i Maarif-i Adliye (Devlet memuru yetiştirmek),
 Mekteb-i Tıbbiye (Tıp Fakültesi),
 Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu),
 Muzıka-yı Hümayun (Bando Okulu),
Askeri alanda; Sekban-ı Cedid ve Eşkinci ocakları kuruldu.
Yeniçeri ocağı kaldırılarak Asakir-i Mansure-i
Muhammediye ordusu kuruldu.
Ekonomi alanında; Yerli malı kullanılması teşvik edildi.
Ordunun elbise ve ayakkabı ihtiyacı için fabrikalar kuruldu.
Yeli tüccarın yabancılarla rekabeti için gümrük kolaylığı
sağlandı. Yol yapımına önem verildi.
Abdülmecid Dönemi Islahatı(1839–1861)
Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839):
Abdülmecit zamanında Gülhane’de Mustafa Reşit Paşa ilan
etmiştir.
İlan Edilme Sebepleri:
a) Devleti çöküntüden kurtarmak için reform yapmak,
b) Mısır meselesinin çözülmesinde Fransa ve İngiltere’nin
desteğini almak,
c) İmparatorluğun dağılmasını önlemek,
d) Müslüman ile gayrimüslimler arasında eşitliği sağlamak,
Fermanın Maddeleri:
1) Hıristiyan-Müslüman bütün vatandaşların eşitliği, can, mal
ve namus güvenliği sağlanacak.
2) Kimse yargılanmadan cezalandırılamayacak,
öldürülmeyecek, mahkemeler herkese açık olacak ve
yasalar eşit olarak uygulanacak.
3) Vergiler herkesin kazancına göre ve belirli yöntemlere göre
toplanacak.
4) Askere alma ve terhis işlemleri belirli esaslara göre
yapılacak.
5)
6)
7)
Herkes mal-mülk edinebilecek, dilerse bunları satabilecek
ya da evladına miras olarak bırakabilecek.
Rüşvet ve iltimas kaldırılacak.
Müsadere usulü kaldırılacak.
Islahat Fermanı (1856):
İlan Edilme Sebepleri:
1) Kırım harbi sonunda imzalanacak Paris Antlaşmasında
azınlıklarla ilgili bir madde konulmasını önlemek,
2) Azınlık isyanlarını önlemek,
3) Devleti çöküntüden kurtarmak,
4) Avrupa’nın azınlıklar yüzünden içişlerimize karışmasına
engel olmak,
Fermanın Maddeleri:
1) Mahkemeler açık olarak yapılacak, herkes kendi dinine
göre yemin edecek, yasalar eşit olarak uygulanacak,
karakol ve hapishaneler ıslah edilecek.
2) Herkes şirket ve banka kurabilecek.
3) Gayrimüslimler de devlet memurluklarına, askeri
hizmetlere ve okullara alınacak.
4) İşkence, dayak ve angarya kaldırılacak.
5) Vergilerin toplanmasında iltizam usulüne son verilecek.
6) Gayrimüslim halka din ve vicdan özgürlüğü sağlanacak;
patrikhane, kilise, okul ve hastane gibi binalar tamir ve inşa
dilecek.
7) Resmi yazışmalarda gayrimüslimleri tahkir eden ve
aşağılayan söz ve deyimler kullanılmayacak.
8) Rüşvet ve iltimas kaldırılacak.
9) Gayrimüslimler belediye ve il genel meclislerine üye
seçilebilecek, askerlik için nakdi bedel ödeyecek.
10) Yabancı uyruklular vergisini vermek şartıyla mal- mülk
edinebilecek.
Sonucu: Islahat Fermanı Tanzimat Fermanının genişletilmiş
şekliydi. Fakat Islahat Fermanı dış baskılar sonucunda ilan edildi.
Müslümanların tepkisine sebep olmuştur.
Abdülaziz Dönemi Islahatı:
Eğitim Alanında:
1) Mekteb- i Mülkiye-i Tıbbiye
2) Eczacı Mektebi
3) Kaptan ve Çarkçı Mektebi
4) Darülmuallimat
Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin kabul edilmesi:
Nizamnameye Göre Öğretim Kademeleri:
a) Sıbyan(hazırlık),
b) Rüşdiye(ilkokul),
c) İdadi(ortaokul),
d) Sultani(lise),
e) Darülfünun(üniversite)
5)
6)
7)
8)
9)
Bahriye Nezaretinin kurulması,
Modern donanma oluşturulması,
Deniz Ticaret Kanunu’nun çıkarılması,
Düstur’un (Kanun Dergisi) yayınlanmaya başlanması,
Mecelle’nin Hazırlanması
II. Abdülhamid Dönemi Islahatı:
1) Meşrutiyetin İlanı,
2) Bağdad ve Hicaz Demiryollarının yaptırılması,
3) Telgraf Hatlarının Kurulması,
74
4)
5)
Yeni Okulların açılması(Ziraat Mektebi, Baytar Mektebi)
Matbaa ve basılan kitap sayısının artması,
Meşrutiyetin İlanı:
Meşrutiyet; Hükümdarla yönetilen bir ülkede, hükümdarın
başkanlığı altında meclis yönetimine dayan hükümet içimidir.
Böylelikle halk padişahın yanında yönetime katılır. Meşrutiyetle
idare edilen devletlerde genellikle anayasa hazırlanarak devlet
idaresi anayasaya göre yürütülür.
Meşrutiyetin İlan Edilme Sebepleri:
a) Yeni Osmanlıların Fransız İhtilali’nin etkisiyle gelişen
milliyetçilik, özgürlük, eşitlik, haklar, meşrutiyet gibi
fikirlerden etkilenmeleri,
b) İstanbul Konferansı’nda Osmanlı Devleti aleyhine karar
alınmasını önleme düşüncesi,
c) Azınlıkların da ülke yönetimine katılmalarını sağlayarak
imparatorluğun dağılmasının önlenmek istenmesi,
Kanun-ı Esasi (1876):
Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıdır. Mithat Paşa başkanlığında
bir heyet tarafından hazırlanmıştır.
Önemli Maddeleri:
1) Saltanat ve hilafet hakkı Osmanoğulları soyunun en büyük
erkek evladına aittir.
2) Devletin din İslam’dır. Kanunlar dini hükümlere aykırı
olamaz.
3) Yasama görevi Ayan Meclisi ve Mebusan Meclisi’ne
verilmiştir.
4) Ayan Meclisi üyeleri padişah tarafından ölünceye kadar
tayin edilebilecektir. Mebusan Meclisi üyeleri dört yılda bir
yapılan seçimle her elli bin Osmanlı erkek vatandaşının
seçeceği milletvekillerinden oluşur.
5) Yürütme yetkisi başında padişahın bulunduğu Heyet-i
Vükela’ya verilmiştir.
6) Kanun teklifini sadece hükümet yapabilecektir.
7) Bakanlar Kurulu’nun başkan ve bakanlarını padişah seçer,
tayin eder ve gerektiğinde azleder.
8) Mebusan Meclisi başkanı ve iki yardımcısı meclisin
gösterdiği adaylar arasından padişah tarafından seçilir.
9) Meclisi açma ve kapatma yetkisi padişaha aittir.
10) Hükümet meclise karşı değil padişaha karşı sorumludur.
11) Anayasada kişi hürriyeti, öğretim ve öğrenim özgürlüğü,
mülkiyet hakkı, din hürriyeti, basın hürriyeti, konut
dokunulmazlığı, vergi eşitliği, kanuni eşitlik ve dilekçe hakkı
gibi temel haklar yer almıştır.
12) Padişah devlet güvenliğini bozduğu gerekçesiyle polis
araştırması yaptırabilecek ve suçlu görülen kişileri sürgüne
gönderebilecektir.
Kanun-ı Esasi’nin Özellikleri:
a) Türk tarihinin ilk anayasasıdır.
b) Prusya ve Belçika anayasaları incelenerek hazırlanmıştır.
c) Padişahın meclisi kapatabilmesi, bakanların padişaha karşı
sorumlu olması, padişahın izni olmayan konuların mecliste
görüşülmemesi, ayan meclis üyelerini padişahın seçmesi
demokrasi kavramlarıyla bağdaşmaz.
II. Meşrutiyet (1908):
Sebepleri; İttihad ve Terakki’nin çalışmaları, İttihatçı subayların
Makedonya’da silahlı faaliyetlere girişmeleridir. II. Meşrutiyet
döneminde siyasi partiler (İttihad ve Terakki, Ahrar, Hürriyet ve
İtilaf fırkaları) kuruldu.
Kanun-ı Esasi’de Yapılan Önemli Değişiklikler:
1) Padişah, Mebusan Meclisi’nde anayasaya bağlılık yemini
edecektir.
2) Padişah yalnızca bakanlar kurulunun başkanını seçmekle
yükümlüdür.
3) Bakanlar Kurulu Mebusan Meclisi’ne karşı sorumludur.
4) Mebusan Meclisi başkanını kendi seçer.
5) Ekonomi, ticaret ve barış antlaşmaları Mebusan Meclisi’nin
onayından sonra yürürlüğe girer.
6) Mebusan Meclisi ve Ayan Meclisi padişahın izni olmadan
kanun teklifi hakkına sahiptir.
7) Padişah, veto ettiği bir kanun tasarısı mecliste aynen kabul
edilirse bu tasarıyı onaylamak zorundadır.
8) Padişahın Meclisi feshetme yetkisi oldukça zorlaştırılmıştır.
9) Padişah mecliste anayasaya bağlılık yemini etme
yükümlülüğü altına girmiş, ödenekleri kanuna bağlanmıştır.
Kanun-ı Esasi’de yapılan bu değişikliklerle;
a) Padişahlık makamı sembolik hale gelmiştir.
b) Padişahın yönetimdeki etkinliği azalırken halkın yönetime
katılımı artmıştır.
c) Demokrasi ve millet egemenliği kavramları gelişmiştir.
OSMANLI KÜLTÜR VE UYGARLIĞI
OSMANLI DEVLET ANLAYIŞI
Osmanlı devlet anlayışı örf ve şeriata dayanmaktaydı. Osmanlı
yönetim sistemi; adalet, hoşgörü ve himaye üzerine
kurulmuştur. Bu sayede Osmanlı halkı, asırlarca barış ve huzur
içinde yaşamıştır. Osmanlı devlet anlayışında sömürgecilik
yoktur.
Osmanlı Devleti merkeziyetçi bir devletti. Diğer Türk
hanedanlarından farklı olarak ülkeyi hanedan üyeleri arasında
paylaştırmamış, fethedilen toprakları komutanlara vermemiş,
böylece merkezi otoriteyi güçlendirerek uzun süre
yaşayabilmiştir.
Bu merkeziyetçi ve mutlak yapı giderek güçlenmiştir. I. Murat,
ülke padişah ve oğullarının ortak malıdır anlayışını benimseyerek
merkezi otoriteyi güçlendirmiştir. Fatih Sultan Mehmet çıkardığı
kanunname ile padişah olan kişiye, rakip olan kardeşlerini
öldürme yetkisi vermiştir. I. Ahmet çıkardığı bir kanunla Osmanlı
hanedandan ekber ve erşed(en büyük ve en olgun) olanın tahta
geçmesi usulünü getirmiştir. Ekber ve erşed sistemi taht
kavgalarını önlemiştir.
Tanzimat dönemine gelindiğinde, halk devlet için değil, devlet
halk için görüşü ağırlık kazanmış kanun üstünlüğü ilkesi
benimsenerek padişahın yetkileri kısıtlanmıştır. Meşrutiyet
döneminde ise, devlet anlayışında önemli değişiklikler yapılarak
parlamenter sisteme geçilmiş ve halkın yönetime katılması
sağlanmıştır.
Osmanlı kuruluş devrinde yönetim merkezleri, genellikle batı
istikametinde değişmiştiri. Bursa, İznik ve Edirne şehirleri
Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmışlardı. Yükselme
döneminden itibaren başkent İstanbul olmuştu. İstanbul’un
idari düzeninden doğrudan sadrazam sorumluydu.
75
c)
Osmanlılarda devleti yönetme hakkı Osmanlı hanedanına ait
sayılmış ve bu durum devletin yıkılışına kadar sürmüştür.
Egemenlik hakkı hanedanın erkek üyelerine ait olup kız
çocuklarına bu hak tanınmamıştır. Osmanlı Devleti’nde yönetim
mutlak monarşi ve teokratik bir özelliğe sahipti. Padişahlar
Yavuz Sultan Selim’den itibaren halife unvanını aldılar ve bu
unvanı devletin yıkılışına kadar taşıdılar.
MERKEZ TEŞKİLATI
Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilatı saray ve bölümlerinden
oluşurdu. Mutlak otorite Padişaha aitti. Osmanlılarda hükümdar
olma hakkı Osmanlı ailesine aitti. Yönetimin temeli şer’i ve örfi
hukuka dayanırdı. Devletin başkenti İstanbul idi. Şehrin
güvenliği ve düzeninden sadrazam sorumluydu. Sadrazam
sefere gittiği zaman yerine sadaret kaymakamı bakardı.
Padişah:
Ülkenin mutlak hâkimi olup ordu ve ülke yönetimi doğrudan
kendisine bağlıydı. Tahta çıkan şehzadeye biat edilir, cülus
töreni yapılır ve Eyüp Camii’nde kılıç kuşanırdı. Hükümdar
unvanları; bey, gazi, hüdavendigar, han, hakan, sultan,
padişahtı.
Padişahlar memleket işlerinin divanda görülmesini sağlardı. Şer’i
ve örfi hukuka uygun olarak yetkilerini kullanırlardı. Örfi hukuk
alanında kanunlar (kanunname, ferman) yaparlardı.
Hükümdarlık sembolleri; hutbe, sikke, davul, sancak ve tuğ’dur.
Padişah çocuklarına çelebi, şehzade ve efendi denilmiştir.
Şehzadeler lala gözetiminde sancakbeyliği yaparak devlet
tecrübesi kazanmıştır. Sancağa çıkma usulünü III. Mehmet
kaldırmıştır. Bu tarihten itibaren şehzadeler sarayda kafes
hayatı yaşamaya başladılar.
Saray:
Padişahın devlet işlerini idare ettiği ve özel hayatını sürdürdüğü
saray, aynı zamanda devletin merkez teşkilatıydı. İstanbul’un
başkent olmasından sonra Topkapı Sarayı XIX. yüzyıla kadar
devletin idare merkezi olmuştu. Osmanlı sarayı üç bölümden
oluşuyordu:
Birun: Sarayın dış bölümüydü. Padişah burada hem devlet
işlerini görür, törenleri izler, bayramlaşır ve kapıkullarına maaş
dağıtırdı. Birun içinde sarayın dış hizmetlerine bakan memurlar
bulunurdu. Bunlar; doğrudan padişaha bağlı olan yeniçeri ağası,
altı bölük halkı, topçular ve cebeciler, müteferrikalar, çaşnigirler,
çavuşlar-kapıcılar, seyisler, çakırcılar, terziler, eminler, hekimler
ve müneccimlerdi.
Enderun: Devşirme sistemiyle saraya alınan çocukların Türkİslam geleneklerine göre eğitilip asker ve idari görevleri
yürütecek kadroların yetiştirildiği bir saray okuluydu. Buradaki
eğitimin amacı; saraya alınan kişileri üst düzey devlet adamı,
asker ve seçkin kişiler olarak yetiştirmekti. Bu odalarda başarılı
olanlar padişahın Enderun’daki odalarında şahsi hizmetlerinde
görevlendirilirlerdi. Bu odalarda eğitimlerini tamamlayanlar,
çıkma usulüyle birun ve taşrada önemli görevlere tayin
edilirlerdi. Enderun’daki hizmet odaları şunlardı:
a) Büyük ve Küçük Odalar: Enderun mektebine alınan iç
oğlanlarının ilk eğitimlerini aldıkları odaydı.
b) Seferli Odası: Mukallit, musikişinas ve berber gibi
hizmetlilerin bulunurdu.
d)
e)
f)
Doğancılar Odası: Padişahın av hizmetlerinden sorumlu
olduğu odaydı.
Kiler Odası: Padişahın sofra hizmetlerine bakan görevlilerin
bulunurdu.
Hazine Odası: Buradaki iç oğlanları padişahın hazinesi ve
değerli eşyalarına bakarlardı.
Has Oda: Padişahın günlük işlerine bakan görevlilerin
bulunduğu odaydı. Bu odadaki görevlilerden; has odabaşı
giyinip ve kuşanması, silahdar silahlarının bakımı ve
muhafazası, çuhadar padişahın dış giyimi, dülbentçi iç
çamaşırlarıyla, rikabdar ise ayakkabılarıyla ilgilenirlerdi.
Harem: Hükümdar ve ailesinin yaşadığı dışarıya kapalı bölümdü.
Haremdeki kadınlar da Enderun’daki gibi eğitimden geçirilir,
halife denilen kadın hocalar tarafından eğitilirlerdi. Padişahın
hanımlarına kadın efendi, analarına da valide sultan denilirdi.
Haremde yetiştirilen cariyelerden bazıları saray dışına tayin
edilen kapıkullarıyla evlendirilirlerdi. Haremin yöneticisi harem
ağasıydı.
Divan-ı Hümayun:
Divan devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı, savaş ve
barışa karar verildiği bir kurul olup aynı zamanda hukuki
sorunların nihai çözüme kavuşturulduğu en yüksek
mahkemeydi. Bütün Osmanlı vatandaşlarına açık olan divanda
son söz padişaha aitti. Divanda padişah kararları kesin olup
değiştirilemezdi.
Osmanlı devletinde bütün vatandaşlar Divan-ı Hümayun’a
başvurur dilek ve şikâyetlerini iletebilirdi. Bu durum, Osmanlı
Devleti’inin yönetimde hoşgörü ve sosyal adalet ilkelerini
benimsediğinin göstergesiydi.
Orhan Bey devrinde kurulan divan başkanlığını kuruluş devrinde
padişah yapardı. Fatih, divan başkanlığını sadrazama bırakarak
divan toplantılarını kafes arkasında izlemeye başlamış,
sadrazamı geniş yetkilerle donatmıştır.
Divanda siyasi, idari, adli ve mali işler görüşülüp karara
bağlanırdı. Divan üyeleri başta padişah, sadrazam, Kubbealtı
vezirleri, şeyhulislam, kazasker, defterdar, nişancı ve
kaptanıderya idi. Kaptanıderya ve yeniçeri ağası İstanbul’da
iseler divan toplantısına katılırlardı. Şeyhülislam gerektiğinde
görüşü alınmak üzere toplantıya çağrılırdı. Divan, Topkapı
Sarayı’nda Kubbealtı denilen yerde toplanırdı.
Divan toplantıları XVI. yüzyılda haftada dört güne, XVII. yüzyılda
iki güne indirilmiştir. XVIII. yüzyılda ise üç ayda bir yapılmaya
başlanmış ve eski önemini kaybetmiştir. Kubbealtı vezirliği ve
Divan-ı Hümayun sistemi kaldırılmış, divan toplantıları sadrazam
konağında yapılmaya başlanmıştır. Sadrazam konağı Babıâli
(Yüksek Kapı) adını alarak devlet yönetiminin merkezi haline
gelmiştir. Divan-ı Hümayun’da bulunan defterdar ve nişancı
kalemleri (büroları) Babıâli’ye nakledildi ve Hademe- i Babıâli
adını aldı. Babıâli’deki divan toplantıları vezir-i azam’ın
başkanlığında ve ihtiyaç duyduğu zamanlarda şeyhulislam,
yeniçeri ağası, kazasker, reisülküttab, defterdar, nişancı ve
İstanbul kadısının katılımıyla yapılırdı. II. Mahmud döneminde
divan toplantıları haftanın bir günü sadrazam konağında diğer
günü şeyhulislam konağında iki kere yapılacak şekilde
düzenlendi.
Divan Üyeleri:
76
1)
Padişah: Padişah divanın tabii başkanı olup Fatih devrinden
itibaren toplantıya katılmayıp gerektiği zaman kafes
arkasından takip ederdi.
10) Yeniçeri Ağası: Divan toplantılarına katılmaz ancak divanda
alınan kararları yeniçerilere bildirir, divana yeniçerilerle
ilgili bilgi verirdi.
2)
Vezir-i azam: Padişahın en büyük yardımcısı olup padişahın
mührünü taşırdı. Sadrazamın sözü padişah buyruğu kabul
edilirdi. Devletin kurulduğu dönemde vezir sayısı tek iken I.
Murat devrinde ikiye çıkmış, bunlardan birincisine vezir-i
azam denmiştir. Vezir olabilmek için Müslüman olmak ve
Türkçe bilmek gerekliydi. Vezir-i azamlar önceden ilim
ehlinden seçilirken Fatih devrinden itibaren devşirme
kökenli vezirlerden seçilmeye başlanmıştır. Sadrazam
konaklarına paşa kapısı veya Babıâli denirdi. Sadrazam,
konağında ikindi divanını toplayarak divan-ı hümayunda
bitirilmeyen veya padişaha arzı gerekli görülmeyen işleri
hallederdi. Sadrazam padişahın katılmadığı seferlere
serdar-ı ekrem olarak katılırdı.
Merkez Teşkilatındaki Değişiklikler:
XVIII. yüzyılda Divan-ı Hümayunun yerini Babıâli aldı. Osmanlı
merkez teşkilatı II. Mahmut devrinde değişmiştir. II. Mahmut,
1826’da sadrazamlığı kaldırarak yerine başvekâlet makamını
teşkil etti. Yürütme yetkileri nazırlıklara bırakıldı. Sadaret
kethüdalığı Dâhiliye Nezareti’ne, reisülküttaplık Hariciye
Nezareti’ne, darphane hazinesi ile hazine-i amire Maliye
Nezareti’ne çevrildi. Ayrıca Evkaf ve Ticaret Nezaretleri kuruldu.
3)
4)
5)
Vezirler: Divanda sadrazamın sağında kıdem sırasına göre
otururlardı. Görevleri sadrazama yardımcı olmaktı. Vezir
sayısı Orhan Bey devrinde bir, I. Murat devrinde iki, I.
Bayezid devrinde üç ve Kanuni devrinde yediye çıkmıştı.
Vezir olabilmek için sancak beyliği, beylerbeylik ve son
olarak Rumeli beylerbeyliğinde bulunmak gerekliydi.
Kubbealtı vezirlerinden bazıları 16. yüzyıldan itibaren
büyük eyaletlere beylerbeyi olarak tayin edilmişlerdi.
Kazasker: Divanda askeri ve şer’i işlere bakan kazaskerler,
müderrisleri ve kadıları tayin ederler, adalet eğitim ve
kültür işlerine bakarlardı. Kazaskerin Türk soyundan
gelmesi esastı. İlk kazaskerlik teşkilatı I. Murat devrinde
1362’de kurulmuştu. Daha sonra sayısı Anadolu ve Rumeli
kazaskeri olarak ikiye çıkmıştır. Rumeli kazaskeri baş
kazaskerdi.
Defterdar: Devletin mali işlerinden sorumlu olup gelir ve
giderleri tespit eden ve bütçeyi hazırlayarak padişaha
sunan görevliydi. Defterdar sayısı önceleri bir iken işlerin
artmasıyla ikiye çıkmıştır. Bunlar Anadolu ve Rumeli
defterdarıydı. Rumeli defterdarı baş defterdardı.
6)
Nişancı: Divanda sadrazamın sağında oturur; ferman, berat
ve name gibi belgelere padişahın tuğrasını çekerdi.
Kanunları, tapu ve kadastro işlerini düzenler, yeni
fethedilen toprakların kaydını yapar ve dirlik defterlerini
tutardı. 16. yüzyıldan itibaren reisülküttap nişancıya bağlı
olarak görev yapmaya başladı. Reisülküttabın önemi 17.
yüzyıldan itibaren artmış ve devletin dış işlerinin
sorumluluğunu üstlenmiştir.
7)
Kaptan-ı Derya: Donanmanın başkomutanı olup
İstanbul’da bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına
katılırdı.
8)
Şeyhülislam: Divanın bir üyesi olup gerektiğinde
toplantılara katılır ve divanda alınan kararların dine uygun
olup olmadığına dair fetva verirdi.
9)
Reisülküttap: Divandaki kâtiplerin başıdır. Önceleri
nişancıya bağlı iken 16. yüzyıldan sonra dışişleri ile ilgili
yazışmalardan sorumlu olan divan üyesi olmuştur.
II. Mahmut devrinde Avrupai tarzda devletin teşkilatlanması ve
yapılacak ıslahatların planlanması için meclisler ve kuruldu:
a) Dar-ı Şura-yı Askeri (Askerlik işleri düzenlemek),
b) Dar-ı Şura-yı Bab-ı Ali (mülkiye işlerini planlamak),
c) Meclis-i Vala-yı Ahkâm-ı Adliye (adli işleri düzenlemek)
Tanzimat döneminde eğitim ve öğretim işleri için Maarif
Nezareti, bayındırlık işleri için Nafia Nezareti, askeri işler için
Seraskerlik teşkilatları kuruldu. Şeyhülislamın siyasi yetkileri
azaltıldı.
Tanzimat döneminde çeşitli yönetmelik ve tüzükleri hazırlamak
ve bir üst mahkeme gibi görev yapmak amacıyla kurulan Meclis-i
Vala-yı Ahkâm-ı Adliye’nin görev ve fonksiyonlarının artması
üzerine Meclis-i Ali-i Tanzimat kuruldu. Yönetmelik hazırlama
görevi Meclis-i Ali-i Tanzimat’a verildi. 1861’de bu iki meclis
birleştirildi. 1868 yılında Şura-yı Devlet ve Divan-ı Adliye
kuruldu.
İstanbul’un Yönetimi:
Başkentin idaresinden birinci derecede sadrazam sorumlu idi.
Güvenliğine yeniçeri ağası ve subaşılar, belediye hizmetlerine
şehremini, adalet işlerine İstanbul kadısı bakardı.
TAŞRA TEŞKİLATI
Osmanlı taşra teşkilatı eyalet, sancak, kaza ve köy şeklinde
teşkilatlanmıştı.
Eyalet: Taşra teşkilatının en büyük birimiydi. Sancakların
birleşmesiyle oluşurdu. Beylerbeyi tarafından yönetilirdi.
Beylerbeyi kendi bölgesinde hükümdarın temsilcisiydi. Anadolu
Beylebeyliği’nin merkezi Kütahya, Rumeli Beylerbeyliği’nin
merkezi Manastır şehriydi. Adli ve hukuki işlere kadılar bakardı.
Eyalet işleri beylerbeyinin kendi divanında görüşülürdü.
Hazineye ait işlere mal defterdarı, zeamet işlerine tımar
kethüdası, tımar ile ilgili işlerine de tımar defterdarı bakardı.
Anadolu beylerbeyi terfi ederse Rumeli beylerbeyi, Rumeli
beylerbeyi terfi ederse Divan-ı Hümayun’da sonuncu vezir
olurdu.
Taşrada görev yapan alt kademe görevlileri; muhtesipler
(ürünlerin kalitesini, fiyatlarını denetleyen görevliler), kapan
eminleri(pazarlarda ürünlerin tartılması ve dağıtım işlerini
yürüten görevliler), gümrük ve bac eminleri(vergi toplayan
memurlar) idi.
Sancak: Yöneticisi sancak beyi idi. Sancak beyi sancaktaki tımarlı
sipahilerin ve zeamet sahiplerinin komutanı idi. Sancakta adli
işlere kadılar bakardı.
77
Kaza: Yöneticisi askerlik işleri dışında kadı idi. Belediye ve adliye
işleri, merkezden istenen şeylerin temini ile ilgili görevleri vardı.
Subaşılar kazanın güvenliğinden sorumluydu.
XVII. yüzyılda tımar sistemi bozulmaya başlamış ve iltizam
yaygınlaşmıştı. Devlet, tımar dışında kalan topraklarının vergi
gelirlerini açık artırma yoluyla mültezimlere kiralıyordu.
Köy: En küçük yönetim birimiydi. Köy yöneticisi köy
kethüdasıydı. Güvenlik işlerinden yiğitbaşı, adaletin
sağlanmasından kadı naibi sorumluydu.
XVIII. yüzyıldan itibaren iltizam uygulamasından vazgeçilerek
malikâne sistemine geçildi. Malikâne sistemiyle mukataa
topraklar, muaccele denen satış bedeli karşılığında, hayat boyu
şartıyla kiralanıyordu. Ancak İstanbul’da oturan malikâne
sahipleri malikânelerini, mültezimlerle idare etmeye başladılar.
Mültezimler mukataa mahalline yerleşmiş olan ayanlardı.
Ayanlar daha sonra mütesellimlik, voyvodalık ve muhassıllık
gibi görevlere yükselerek devletin merkez, taşra ve ordu
yönetiminde etkili olmaya başladılar. Özellikle III. Selim
döneminde Nizam-ı Cedit ordusunun kuruluş döneminde
Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rumeli’nin güvenliğini sağlayarak siyasi
güç kazandılar.
Tımar Sistemi:
Osmanlı Devleti Anadolu Selçukluları’nın uyguladığı ikta
sistemini geliştirdiler. Osmanlılarda hizmet karşılığında devlet
görevlilerine ve savaşlarda yararlılık gösteren askerlere tahsis
edilen gelir kaynaklarına dirlik denilirdi. Dirlikler has, zeamet ve
tımar olmak üzere üçe ayrılırdı. Dirlik sahibi kendisine dirlik geliri
tahsis edilen kişiydi.
Dirlik sahibinin görevleri;
a) Savaş zamanı beslediği atlı askerler ile orduya katılmak,
b) Reayanın toprağı işlemesini sağlamak,
c) Boşalan topraklara başkalarını yerleştirmek ve
d) Yeni toprakları üretime açmak,
e) Bulunduğu bölgede asayişi sağlamak, vergileri toplamak ve
üretimin artmasını sağlayacak tedbirleri almaktı.
Böylece tımar sistemiyle bölgelerin imarı ile ekonomik ve sosyal
hayatın da düzeni sağlanmaktaydı.
İltizam Sistemi:
XVI. yüzyıldan itibaren uygulanmaya başlayan ve Tanzimat
döneminde kaldırılan bu sistemde, devlet vergi gelirlerini belirli
bir süre için ve açık artırma yoluyla mültezim denilen kişilere
satardı. Mültezimler, devlete peşin olarak ödedikleri paranın
karşılığını vergi mükellefi olan kimselerden tahsil ederlerdi.
Devlet nakit sıkıntısını bu sayede giderirdi. Bu uygulamayla,
dirlik sahiplerine tanınan haklar mültezimlere de tanındığı için,
mültezimler iltizamını aldıkları bölgelerin yöneticisi durumuna
geldiler. Bu sistem mültezimlerin keyfi davranışları ve ihmalleri
yüzünden bozulmuştur.
Eyaletler üç bölüme ayrılır:
a) Merkeze bağlı yıllıksız eyaletler (Salyanesiz): Dirlik
sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Bu eyaletler has, zeamet,
tımar olarak bölümlere ayrılmıştır. Salyanesiz eyaletler;
Rumeli, Budin, Bosna, Anadolu, Karaman, Sivas, Musul,
Bağdat, Erzurum idi.
b) Yıllıklı eyaletler (Salyaneli): Tımar sisteminin uygulanmadığı
eyaletlerdi. Bu eyaletlerden elde edilen gelirler doğrudan
merkeze aktarılırdı. Toplanan gelirin bir bölümüyle
eyaletteki görevlilerin maaşları ödenir, kalan bölüm
hazineye gönderilirdi. Salyaneli eyaletler; Mısır, Habeş,
Yemen, Tunus Cezayir ve Trablusgarp’tı.
c)
Özel Yönetimi Olan Eyaletler: Bu eyaletler iç işlerinde
serbest, dış işlerinde Osmanlılara bağlıydılar. Bu eyaletlerin
yöneticileri kendi halkından seçilir ve padişahın onayı ile
atanırdı. Bunlardan Eflak, Boğdan ve Erdel Osmanlı
Devleti’ne vergi vermek ve savaşlarda asker göndermekle
yükümlüydü. Kırım Hanlığı vergi vermez ancak savaşlarda
asker gönderirdi. Hicaz bölgesi kutsal olduğu için, buradan
vergi ve asker toplanmazdı.
Taşra Teşkilatındaki Değişikliler:
II. Mahmud döneminde 1909 Sened-i İttifak belgesiyle ayanların
varlığı resmen tanındı.
1864 yılında çıkarılan Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetim
birimleri eyalet, sancak, kaza, nahiye ve köy olarak belirlendi.
Eyalet yöneticisi vali, sancak yöneticisi mutasarrıf (1871), kaza
yöneticisi kaymakam (1871) nahiye yöneticisi nahiye müdürü
(1871) ve köy yöneticisi muhtar oldu.
OSMANLI ASKERİ TEŞKİLATI
Kuruluş devrinde ordu gönüllülerden oluşuyordu. Devletin
düzenli bir ordusu yoktu. Orhan Gazi zamanında yaya ve
müsellem teşkilatı kuruldu. Osmanlı Ordusu; kara ordusu ve
donanmadan oluşuyordu.
Devşirme Sistemi:
Devlet adamı yetiştirmek ve kapıkulu ocağının asker ihtiyacını
karşılamak için Balkanlardaki Hıristiyan çocuklarının belli bir usul
ile toplanarak yetiştirildiği sistemdir.
Devşirme kanununa göre; Balkanlardaki köy ve kasabalar
dolaşılır, Hıristiyan aile çocuklarından, ihtiyaç nispetinde 3–5
yılda bir defa, sağlıklı, fiziği düzgün ve yetenekli olanlar seçilirdi.
Bir çocuğu olan aileden devşirme yapılmazdı. Devşirilen gençler
önce Müslüman olup, sünnet ettirilir, Türkçe’yi ve Türk örf ve
adetlerini öğrenirlerdi. Sonra Acemi oğlanlar ocağına alınırlardı.
Kara Ordusu:
Kapıkulu Ocakları
Padişahın şahsına bağlı olan askerlerdir. Görevleri; her an
padişahı korumaktır. Devşirme sistemiyle yetiştirilmişlerdir. Üç
ayda bir ulufe denilen maaş alırlar. Merkezde görev yaparlar.
1.
a)
Kapıkulu Piyadeleri:
Acemi oğlanlar: Devşirilen gençler bu ocakta bir süre askeri
eğitim aldıktan sonra çıkma ile saraydaki Enderun
mektebine ve diğer ocaklara alınırlardı.
b)
Yeniçeriler: Savaşta padişahın yanında ve merkezde
savaşan güçlü ve disiplinli bir orduydu. Üç ayda bir ulufe
alırlardı. Başka bir iş yapmaları yasak olup evlenemezlerdi.
Komutanları Yeniçeri Ağasıydı. Devşirme kökenli
olmayanların ocağa alınması, disiplinin bozulması ocağın
bozulmasına sebep olmuştur. II. Mahmut döneminde,
Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp (1826) Asakir-i Mansure-i
Muhammediye ordusunu kurmuştur.
78
c)
d)
e)
f)
g)
Cebeciler: Silah yapımı ve tamirini yaparlardı.
Topçular: Top ve top mermisi imal eder, savaşlarda topu
kullanırlardı.
Top arabacılar: Topları taşıyan arabaları kullanırlardı.
Humbaracılar: Havan topu, mermisi ve bomba imal
ederlerdi.
Lağımcılar: Kalelere tünel kazınması, top fitillerinin
ateşlenmesi ve köprü inşaatıyla ilgilenirlerdi.
2) Kapıkulu Süvarileri (Altı Bölük Halkı):
Enderun Okulu ve Yeniçeri ocağından terfi ile seçilirdi.
İstanbul’un emniyetini sağlarlar ve her padişah değişikliğinde
cülus bahşişi alırlardı. Bunlar;
a) Sipahiler ve Silahtarlar: Savaşta padişahın sağında ve
solunda bulunurlar ve çadırını korurlardı.
b) Sağ ve Sol Ulufeciler: Savaşta saltanat sancaklarını
korurlardı.
c) Sağ ve Sol Garipler: Ordunun ağırlıklarını ve hazineyi
taşırlardı.
Eyalet Askerleri:
Tımarlı Sipahiler: Dirlik arazilerin gelirlerini görev karşılığı alan
tımarlı sipahi hem kendi geçimini sağlar hem de atlı asker
beslerdi. Tımarlı sipahi beslediği askerle birlikte sancak beyinin
emrinde savaşa katılırdı. Barış zamanında bulunduğu bölgenin
emniyetini sağlardı. Türklerden oluşurdu.
tersaneler bulunuyordu. Kanuni devrinde Doğu Akdeniz’in en
önemli gücü haline geldi. Donanma komutanına Kaptan-ı Derya
deniz askerine levent denirdi. Firkateyn, kalyon, çekdiri,
karamürsel, kalite, kadırga ve mavna gibi gemiler vardı. 16.
yüzyılda Hayrettin Paşa, Salih Reis, Piri Reis, Seydi Ali Reis, Murat
Reis gibi önemli denizciler yetişmiştir.
MALİYE TEŞKİLATI
Defterdar:
Osmanlı Devleti’nde vergileri toplamak, gelir ve giderleri tespit
etmek ve kayıtları düzenlemek defterdarın göreviydi. Maliye
teşkilatı I. Murat devrinde kuruldu. Fatih devrinde Defterdar
sayısı ikiye çıktı. Rumeli defterdarı baş defterdarolup Anadolu
defterdarından daha üstündü.
Defterdarın görevleri; hazineyle ilgili işlerde hüküm yazmak,
rütbe, dirlik verilecek kişileri padişaha teklif etmek, akçenin
değerini korumak ve bütçeyi hazırlayıp padişaha sunmaktı.
Defterdar bu görevleri, kâtiplerin bulunduğu bazı kalemler
vasıtasıyla yerine getirirdi:
Defterdara Bağlı Olarak Çalışan Kalemler(Bürolar):
a. Ruznamçe Kalemi: Burada vergi gelirleri günlük olarak
kaydedilirdi.
b. Maliye Emirleri Kalemi: Maliye ile ilgili fermanlar yazılıp
ilgili yerlere gönderilirdi.
c. Tarihçi Kalemi: Maliye ile ilgili belgelerinin tarihlendirildiği
büroydu.
Niçin önemini kaybetmiştir?
a) Dirliklerin hak etmeyen kişilere verilmesi,
b) Yeniçerilerin tımarları ele geçirmesi,
c) Sipahilerin sayılarının azaltılması,
d) Dirlik gelirlerinin düşmesi ve mukataa yoluyla hazineye
aktarılması,
e) XVII. yüzyıldan itibaren tımarlı sipahilerin geri hizmetlerde
görevlendirilmesi
Reisülküttap ve nişancıya bağlı olarak çalışan kalemlerden
Beylikçi Kalemi; divanın bütün yazışmalarını tutardı. Tahvil
kalemi; yüksek mevkideki görevlilerin özlük işleriyle ilgili
kayıtları tutar ve tımar sistemiyle ilgili yazışmaları yürütürdü.
Rüus Kalemi, Tahvil Kalemi dışındaki tüm devlet görevlilerinin
özlük işleriyle ilgili kayıtları tutardı. Amedi Kalemi ise sadrazam
ve padişah arasındaki yazışmalar ile dış ilişkilerine ait yazışmaları
yapardı. Defterhane-i Amire’de ise tımar sistemiyle ilgili tahrir
defterleri tutulurdu.
Akıncılar: Sınır boylarında görev yapan atlı askerlerdi. Bahar
aylarında düşman üzerine akınlar yapar, keşif hizmetinde
bulunur, savaş zamanında ordunun önünden giderek güvenliği
sağlardı.
Maliye teşkilatının taşradaki memurları; eyaletlerde mal
defterdarı, sancaklarda beytülmal emini, gümrük ve bac
eminleri idi. Bunlar taşrada kamu haklarını korur ve vergileri
toplarlardı.
Azaplar: Bekâr erkeklerden oluşurdu. Yeniçerilerin önünde
bulunur, savaş başlayınca yanlara açılarak yeniçerilerin önünü
açarlardı.
Hazine:
Osmanlı hazinesi iç ve dış hazine olmak üzere iki kısma ayrılırdı.
Ayrıca yaya ve müsellemler ordunun geri hizmetinde bulunur,
yol açma, köprü tamir etme gibi işler yaparlardı. Deliler sınırları
koruyan birliklerdi. Yörükler konargöçerlerin oluşturduğu
yardımcı birliklerdi. Beşliler her beş aileden bir kişi seçilirlerdi.
Sınır boylarında görev yaparlar ve kaleleri korurlardı. Sakalar ise
ordunun su ihtiyacını karşılarlardı.
İç Hazine; padişahın şahsi servetinin bulunduğu hazine olup
padişahın maliyeden gelen ödeneği, Mısır’dan gelen paralar ve
eyaletlerden gelen vergilerden oluşurdu. Savaş ve fevkalade
durumlarda ihtiyaçlar iç hazineden karşılanırdı.
Dış Hazine; devletin asıl hazinesi olup idaresinden sadrazam ve
defterdar sorumluydu. Gelir kaynakları şer’i ve örfi vergilerdi.
Yardımcı Kuvvetler:
Eflak, Boğdan, Erdel Kırım Hanlığı ve Arnavutluk’un savaşta
Osmanlı ordusuna kattıkları kuvvetlerdi.
Osmanlı Devleti’nin gelirleri XVI. yüzyıl sonlarına kadar sürekli
arttı. Duraklama devrinden itibaren maliye teşkilatı bozulmaya
başladı.
Donanma:
İlk deniz gücü Karesi beyliğinin alınması ile oluştu. Devlet
kuruluş devrinden itibaren denizciliğe çok önem verdi ve
donanmayı güçlendirdi. Gelibolu, İstanbul, Süveyş ve Rusçuk’ta
Maliyenin Bozulma Sebepleri:
a) Coğrafi keşifler sonucunda İpek ve Baharat yollarının
canlılığını kaybetmesi,
b) Savaşların uzun sürmesi,
79
c)
d)
e)
Padişahların sık sık değişmesine bağlı olarak ödenen cülus
bahşişleri,
Tımar sistemindeki bozulmalar,
Vergilerin iltizam usulüyle toplanması,
Osmanlı Devleti mali güçlükleri aşmak için ilk defa Kırım
Savaşı’nda 1854 yılında İngiltere’den borç aldı. 1876 yılına kadar
Avrupalı bankerlerden yüksek faizlerle borçlanmaya devam etti.
Devlet aldığı bu borç paraları ekonomiyi canlandıracak
faaliyetler yerine, çalışanların maaşlarına, saray inşaatı ve
donanmaya harcadı. Devlet zamanla borçların faizlerini dahi
ödeyemez hale gelince, Avrupalı alacaklı devletlerin isteğiyle
1881 yılında borçların ödeme şartlarını belirleyen Muharrem
Kararnamesi çıkarıldı. Buna göre borçların miktarı indirilecek,
Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulacak (1881) ve bu idare alacaklı
devletlerin temsilcileri tarafından idare edilecekti.
a)
b)
c)
2)
3)
4)
Osmanlılarda Alınan Başlıca Vergiler:
Şer’i Vergiler:
Öşür: Müslümanlardan alınan toprak ürünü vergisidir. Elde
edilen ürünün onda biri vergi olarak alınırdı.
Haraç: Müslüman olmayanlardan alınan vergiydi. İkiye
ayrılıyordu: Harac- ı Mukaseme; elde edilen üründen alınırdı.
Harac- ı Muvazzafa; toprak vergisiydi.
Cizye: Müslüman olmayan erkeklerden, askerlik görevi karşılığı
alına vergidir.
Örfi Vergiler(Raiyet Rüsumu):
Çift resmi: Çiftçinin toprağının büyüklüğüne (60–150 dönüm) ve
medeni durumuna göre sipahiye ödediği vergidir (22–57 akçe).
Çiftbozan: Toprağını izinsiz olarak terk eden veya üç yıl üst üste
ekmeyenlerden alınan vergi.
Ağnam: Hayvandan sayısına göre alınırdı.
Avarız: Büyük felaketler ve savaşlar gibi olağanüstü durumlarda
alınan vergidir. Zamanla sürekli vergi haline getirilmiştir.
Niyabet Rüsumu: Yöneticilerin yaptıkları hizmete karşılık
reayadan aldıkları vergidir. Bad- ı Hava da denir. Suçluların
ödediği cerime bu grup içinde yer alır.
Peşkeş: Halkın devlet memurlarına verdiği vergidir.
Bac: Çarşı ve pazar yerlerinden toplanırdı.
Resm-i Mücerred: Bekârlardan alınan vergi.
Bennak: Evlilerden alınan gelir vergisidir.
İspenç: Ziraatla meşgul Hıristiyanlardan alınan vergidir.
Derbent Resmi: Dağ geçitlerinden yol ve köprülerden alınan
vergidir.
Diğer Gelir Kaynakları:
Halktan alınan vergiler, gümrük, maden, orman ve tuzla gelirleri,
savaşlardan elde edilen ganimetlerin beşte biri, bağlı
beyliklerden ve yabancı devletlerden alınan vergi ve hediyelerdi.
Osmanlıların Başlıca Giderleri:
Devlet memurlarına ödenen maaşlar, kapıkulu askerlerine
ödenen ulufeler, savaş masrafları ve donanma giderleri,
askerlere padişah değişiminde dağıtılan cülus bahşişleri,
bayındırlık ve imar faaliyetlerine harcanan paralardır.
Toprak Yönetimi:
Miri Topraklar (Devlete Ait Topraklar):
1) Dirlik: Gelirleri devlet hizmetleri veya atlı asker (tımarlı
sipahi- cebeli) yetiştirmek şartıyla, komutanlara ve yüksek
devlet memurlarına dağıtılan topraklardır. Gelirlerine göre
Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç bölüme ayrılır.
5)
6)
Has: Yıllık geliri 100 bin akçeden fazla olan topraklardır.
Padişah ve ailesine, şehzadelere, divan üyelerine
beylerbeyi ve sancak beylerine verilirdi. Gelirinin her beş
bin akçesi için (kılıç hakkı) Cebelü denilen bir atlı asker
beslemek zorundaydılar.
Zeamet: Yıllık geliri 20 bin akçe ile 100 bin akçe arasında
olan topraklardır. Orta dereceli devlet memurlarına
verilirdi.
Tımar: Yıllık geliri 0- 20 bin akçe arasında olan topraklardır.
Savaşlarda yararlılık gösteren sipahilere verilirdi.
Vakıf Arazi: Bu topraklardan alınan vergiler cami, medrese,
imarethane, hastane, kervansaray ve köprü gibi dini,
eğitim-öğretim ve sosyal kuruluşlara ayrılırdı. Satılamaz,
devredilemezlerdi.
Ocaklık: Geliri kale muhafızları ve tersane giderlerine
ayrılan topraklardır.
Yurtluk: Sınır boylarındaki topraklar olup bu amaçla
Türkmen boylarına verilirlerdi.
Mukataa: Geliri doğrudan doğruya veya mültezimler
aracılığı ile devlet hazinesine giren topraklardır.
Paşmaklık Arazi: Vergi gelirleri padişahların kızları ve
ailelerine bırakılan topraklardır.
Mülk Topraklar:
Devlet hizmetinde ve askeri alanda üstün başarı gösteren
kimselere devletin bağışladığı topraklardır. Bunlar satılıp, miras
bırakılabilir veya vakfedilebilirdi.
1)
2)
Öşri Topraklar: Müslümanlara ait topraklar olup ürün
üzerinden onda bir oranında vergi alınırdı.
Haraci Topraklar: Gayrimüslimlere ait topraklar olup haraç
vergisi alınırdı.
OSMANLI HUKUK TEŞKİLATI
Kazaskerler: Osmanlı hukuk sisteminin başında olan kişilerdi.
Görevleri; Kadı, müftü ve müderrisleri atamak, divandaki
toplantı ve duruşmalara katılmaktı.
Kadılar: Sancak ve aza merkezlerinde görev yaparlardı. Kadılar;
Şer’i ve örfi davalara bakar, asayişin sağlanması, vakıfların
denetlenmesi, vergilerin toplanarak hazineye aktarılması
belediye hizmetleri gibi görevleri vardı. İslam hukukunu uygular,
kişiler arası ihtilafları halleder; miras, ticaret ve nikâh işlemlerini
karara bağlardı. Kadıların görev süreleri 18 ay - 3 yıl idi. Şer’iye
sicilleri; mahkeme kayıtlarının tutulduğu defterlerdi.
Hukuk sisteminin dayandığı esaslar:
Osmanlı Hukuk Sistemi şer’i ve örfi hukuka dayanırdı. Şer’i
hukukun kaynakları Kuran ve Sünnet idi. Örfi hukuk ise, şer’i
hukuka ters düşmemek kaydıyla padişahın koyduğu kurallardan
oluşurdu. Bu kurallara ferman denirdi. Örfi hukuk alanında
çeşitli kanunnameler yapılmıştı. İlk kanunname, Kanunname-i
Al-i Osman’dır.
Din âlimlerinin başkanı olan şeyhülislam devlet işlerinin İslam’a
uygun olup olmadığı hususunda fetva verirdi. Yargılama yetkisi
yoktu.
Vakıf Sistemi:
Vâkıf, bir kimsenin malını dini veya sosyal bir hizmete ömür
boyu tahsis etmesidir. Vakfedilen mala mevkuf denilir. Vakfiye;
vakfın kuruluş belgesi, mütevelli; vakıf yöneticisidir. Osmanlı
80
Devleti’nde dini, sosyal ve kültürel hizmetler vakıflar eliyle
yürütülmüş ve pek çok vakıf kurulmuştu.
İLMİYE TEŞKİLATI
İlmiye Sınıfları:
İfta(Fetva): Yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığı
hususunda fetva vermeye ifta denirdi. Şeyhülislam fetva
makamının başında bulunurdu. 1453’ten itibaren İstanbul
müftüsüne şeyhülislam denildi.
Şeyhülislam, veziriazamdan sonra ikinci önemli kişi idi. Padişahın
tahta çıkarılması veya indirilmesi ile ilgili fetva vermiştir.
Tanzimat devrinde adalet, maarif ve evkaf nazırlıklarının
kurulmasıyla şeyhülislamların etkinliği azalmıştır.
Nakibüleşraf; görevi padişaha kılıç kuşatmak, seyyid ve şeriflerin
işlerine bakmak ve doğum ve ölümlerini kaydeden kişilerdi.
Kaza(Yargı):
Yargı teşkilatının başında kazaskerler bulunurdu. Kazaskerler
kadıları, kadı naiplerini ve müderrislerini atar, divandaki
davalara bakarlardı.
Kadılar ise sancak ve kaza merkezlerinde yargıçlık görevini ifa
ederlerdi. Kadı naipleri ise nahiyelerde kadıya vekâlet ederlerdi.
Eğitim-Öğretim(Tedris):
Osmanlılarda en önemli eğitim ve öğretim kurumları
medreselerdi. Müderrisler medreselerde devlet memurlarını ve
din görevlilerini yetiştirirlerdi. Medreselerde hem dini hem de
fenni bilimler okutulurdu. Medreselerde öğretim ücretsizdi.
Medreseler vakıflar tarafından kurulurdu.
OSMANLI TOPLUMU
Osmanlı Toplumunu oluşturan Etnik Sınıflar:
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yıllarda nüfusun çoğunluğu
Türklerden oluşuyordu. Devlet fetihlerle genişlemeye başlayınca
etnik yapı değişti ve pek çok topluluk dâhil oldu:
a) Türkler (Müslüman)
b) Araplar (Müslüman)
c) Acemler (Müslüman)
d) Boşnaklar (Müslüman)
e) Arnavutlar (Müslüman)
f)
Rumlar (Ortodoks Hıristiyan)
g) Ermeniler (Monofizit Hıristiyan)
h) Bulgarlar (Ortodoks Hıristiyan)
i)
Romenler (Ortodoks Hıristiyan)
j)
Slavlar (Ortodoks Hıristiyan)
k) Sırplar (Ortodoks Hıristiyan)
l)
Macarlar (Ortodoks Hıristiyan)
m) Yahudiler (Musevi)
Osmanlı Toplumunun Etnik Yapısı:
Osmanlı Devleti’nde hâkim unsur devletin kurucusu olan
Türklerdi. Osmanlı Devleti’nde dini esaslara dayanan bir millet
sistemi vardı. Buna göre her dini inanç sahibi topluluk, bir millet
olarak kabul edilmiştir. Müslümanlar; nüfusun çoğunluğunu
oluştururlardı. Gayrimüslimler; Hıristiyan ve Museviler bu
gruptan idi. Devlete cizye vergisi verir, buna karşılık askerlik
yapmaz, din ve ibadetlerini serbestçe yapar, sanat ve ticaretle
uğraşırlardı.
Osmanlı Toplumunun Sosyal Yapısı:
Osmanlı toplumunda katı bir sınıf ayrımı yoktu. Devlete hizmet
karşılığında reaya sınıfından askeri sınıfına geçmek mümkün idi.
Osmanlı toplumu sosyal açıdan iki sınıfa ayrılırdı:
1) Yönetenler (Askeriler)
2) Yönetilenler (Reaya)
Yönetenler(Askeriler):
Seyfiye: Yönetim ve askerlik hizmetlerini yürüten sınıftı.
Sadrazam, vezirler, beylerbeyi, sancak beyleri, kapıkulu
askerleri, subaşılar, kale korucuları gibi görevliler bu sınıftandı.
İlmiye: Eğitim-öğretim, yargı ve fetva görevlerini yürüten sınıftı.
Şeyhülislam, kazasker, kadılar, müderrisler bu sınıftan idiler.
Kalemiye: Osmanlı bürokrasisini oluşturan sınıftı. Defterdarlar
ve nişancılar, reisülküttap ve kâtipler bu sınıftandı. Yöentici
olmak için Müslüman olma şartı vardı.
Yönetilenler(Reaya):
Göçebeler(Yörükler): Hayvancılıkla geçinir, adet-i ağnam, ağıl,
yaylak ve kışlak vergilerini öderlerdi. Şehir ve kasabaların et, süt,
yoğurt ve peynir gibi ihtiyaçlarını karşılarlardı. Devlet göçebeleri
toprağa yerleştirmek için çalışmıştır.
Köylüler: Osmanlı nüfusunun büyük çoğunluğu köylülerden
oluşurdu. Köylü devletin kendisine tahsis ettiği toprağı işler,
vergisini devletin gösterdiği tımarlı sipahiye veya vakfa öderdi.
Elindeki topağı satamaz ve devredemezdi. Üst üste iki yıl
ekmeyen köylünün toprağı elinden alınır ve çift bozan vergisi
öderdi. 16. yüzyılda tımar sisteminin bozulmaya başlaması
iltizam sisteminin yaygınlaşması, reayanın durumunu
kötüleştirdi ve köylü toprağını bırakarak şehirlere göç etti. Bunu
sonucunda tarımsal üretim azaldı.
Şehirliler: Osmanlı şehirleri sanayi faaliyetleri ve ticaretin
yapıldığı, çeşitli sosyal kurumların örgütlendiği, idari, askeri ve
dini işlerin yürütüldüğü merkezlerdi. Şehir halkını askerler,
tacirler ve esnaf oluşturuyordu.
Askerler vergi vermeyen idarecilerdi. Tacirler, ticaretle uğraşır
reftiye (ihraç mallar üzerinden) ve amediye (ithal mallar
üzerinden) vergileri öderlerdi. Yerel üretim ve ticaret esnaf
tarafından, bölge ve ülkeler arası ticaret ise tüccar tarafından
yapılırdı.
Şehirler genellikle 8–10 bin nüfusa sahipti. Cami, hamam,
medrese, imaret ve çeşme gibi yapılar inşa edilmişti. Şehirlerde
esnaf loncalarda örgütlenmişti. Bir kimsenin esnaf olabilmesi
için çıraklık, kalfalık ve ustalık eğitiminden geçmesi gerekirdi.
OSMANLI EKONOMİSİ
Tarım:
Osmanlı ekonomisinin temeli tarımdı. Toprağın boş kalmaması
çok önemliydi. Devlet her çiftçiye yetecek kadar toprak vermişti.
Toprağını üç yıl üst üste boş bırakanın elinden toprağı elinden
alınır ve çift bozan vergisi öderdi. En çok yetiştirilen tarım
ürünleri; buğday, arpa, nohut, mercimek, pirinç ve mısırdı. Yağı
için kendir, kenevir, pamuk ve susam yetiştirilirdi.
XVII. yüzyılda toprak düzeninin bozulması ve iç isyanlar köylünün
toprağını terk ederek şehirlere göç etmesine sebep oldu.
Tanzimat döneminde tımar sistemi kaldırıldı ve 1858’de Arazi
Kanunnamesi ile toprağın özel mülkiyete geçmesi sağlandı.
Hayvancılık:
81
Tarımla birlikte hayvancılık da gelişmişti. Göçebeler
hayvancılıkla geçinir, şehir ve kasabaların et, süt, yağ ve peynir
ihtiyaçlarını karşılarlardı. Bazı yerlerde hayvan çiftlikleri
kurulmuştu. Koyun, keçi, sığır, manda, at, katır, eşek ve deve
beslenirdi. Hayvanların kıl, yapağı ve derileri sanayide
hammadde olarak kullanılırdı. Ayrıca ipekböceği ve arıcılık da
yapılırdı.
Madencilik:
Maden yatakları devlet ve özel sektör tarafından işletilmiştir.
Madenlerin mülkiyeti devlete aitti. İhtiyaç fazlası madenler ihraç
edilirdi. Madenleri işleten kişiler gelirin beşte birini hazineye
verirlerdi. Devletin maden sahiplerinden yüzde 25 hisse almasını
öngören 1861 Maadin Nizamnamesi başarılı olamamış ve başka
yasalar da çıkarılmıştır. Daha sonra ülkede maden işleten
yabancıların sayısı artmıştır.
Sanayi:
Osmanlı sanayii XVII. yüzyıla kadar Avrupa’dan ileri düzeyde idi.
Sanayi üretimi el tezgâhlarında yapılmaktaydı. Silah sanayi ve
tersaneler devletin elindeydi. Özel sektörün elindeki en önemli
sanayi dalı tekstildi.
Dokuma sanayi merkezleri; Bursa, Denizli, Kıbrıs, Balıkesir,
Akşehir, Konya, Ankara, Antep, Malatya, Halep, Şam ve Selanik
idi. Dericilik, boyacılık, tuğla ve kiremit sanayi, halıcılık, çinicilik,
bakırcılık gibi sanayi dalları da gelişmişti. Kütahya çinicilikte,
Uşak halıcılıkta öndeydi. XVI. yüzyılda devletin tophane,
baruthane, demirhane, saraçhane gibi imalathaneleri vardı.
Avrupa’da sanayi devrimi ve İngiltere ile yapılan 1838
Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı sanayisi çöktü.
Osmanlı Devleti sanayileşmiş Avrupalı devletlerin hammadde ve
Pazar kaynağı haline geldi. Osmanlı devleti Avrupa mallarıyla
rekabet edebilmek ve yerli sanayii güçlendirmek için bazı
tedbirler aldı.
Devlet eliyle büyük imalathaneler (Feshane, Bakırköy Bez
Fabrikası, Hereke Dokuma Fabrikası, Yalova Kâğıt Fabrikası)
açıldı. 1840 yılında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu, esnafın
şirketler bünyesinde örgütlenmesi için çalıştı. Ayrıca
kapitülasyonlar da Osmanlı sanayisinin gelişmesini önledi.
Lonca Sistemi: Zanaatkârların kendi aralarında birleşerek
kurdukları dini ve ekonomik teşkilata Ahi Teşkilatı denirdi. Bu
teşkilat içinde zanaat çeşitlerinin her biri bir esnaf şubesini teşkil
ederdi. Tek bir üretim dalının oluşturduğu Ahi şubelerine lonca
denirdi. Ayakkabıcı, kuyumcu, fırıncı, derici…
Ahi teşkilatı ve loncanın görevleri:
a) Sanat koluna ait bütün işlerin yapılması, hammadde temini
ve dağılımı,
b) Üyeler arasındaki anlaşmazlıkların halli,
c) Devlet ile üretici esnaf arasındaki bağlantının sağlanması,
d) Üretilen malın kalitesinin kontrolü,
e) Yeni yetişen insanlara dükkân açma ve çalışma izni verme.
f)
Satış bedeli(narh) ve ücretlerin tespiti,
Narh, üretilen malın kar oranının da katılarak lonca ve devlet
tarafından fiyatının tespit edilmesiydi.
Loncalar aynı zamanda çırak-kalfa-usta hiyerarşisi içinde eğitim
yapan kurumlardı. Esnaf olmak isteyen kişi önce çırak (şakirt)
olarak eğitime başlardı. Mesleği iyi bilmek, dürüst ve ahlaklı
olmak gerekirdi. Üretimde belli standartlara uymak zorunluydu.
Her loncanın 6 kişilik bir yönetim kurulu vardı. Şeyh bu kurulun
başkanı, kethüda günlük işleri yapar, yiğitbaşı cezaları uygular,
işçibaşı standartları denetlerdi. Ayrıca ehl-i hibre(bilirkişiler)
yeni üyeleri seçer ve ürünlerin kalitesini tüketicilerin çıkarları
açısından denetlerdi. Muhtesipler ise, malın üretim aşamasında
istenen kalitede olması için loncaları denetler ve esnaf
yöneticileriyle birlikte narha uyulup uyulmadığını kontrol ederdi.
Para Politikası:
İlk para 1324’de Osman Bey tarafından bastırıldı. XIX. yüzyıla
kadar altın(sikke-i hasene) ve gümüş(akçe) paralar kullanıldı.
1839’da ilk kâğıt para (Kaime-i Nakdiye-i Mutebere) bastırıldı.
Devlet zor zamanlarda bankerlerden borç aldı.
Abdülmecit döneminde mecidiye (20 kuruş) basıldı. 100 kuruş 1
Osmanlı lirası olarak belirlendi. İthalatın artması ve ihracatın
azalması paranın değerinin kaybolmasına sebep oldu.
Osmanlı Bütçesi:
Osmanlı bütçesinde XVI. yüzyıla kadar gelirler giderlerden fazla
iken bu yüzyılın sonlarından itibaren denge bozuldu ve bütçe
açık vermeye başladı. Devlet adamları (Tarhuncu Ahmet Paşa
Köprülü Mehmet Paşa) bütçeyi denkleştirebilmek için bazı
tedbirler aldılar. Tımar sisteminin bozulması, uzun süren
savaşlar ve vergilerin toplanamaması maliyenin bozulmasına
sebep oldu. XIX. yüzyılda devlet Avrupa’dan borç para almaya
başladı.
Bankacılık:
1847’de paranın değerini korumak amacıyla Bank-ı Dersaadet
kuruldu. 1856’da merkezi Londra’da olan Bank-ı Osmanî
kuruldu ve bu bankaya para basma yetkisi verildi. 1868’de
çiftçinin kredi sorununu çözmek için Ziraat Bankası kuruldu.
1883’de tütünün alınıp satılması ve işletilmesi Reji (AlmanFransız) şirketine verildi.
OSMANLILARDA TİCARET
Osmanlı Devleti, halkın ihtiyaçlarının karşılanması ve ülkede
bolluk ve refahın temin edilmesini temel gaye edinmiştir.
Ticaretin gelişmesi için yolların güvenliği sağlanmış, zarar gören
tüccarın malları devlet garantisi altına alınmıştır. Yollar işlek hale
getirilmiş, hanlar ve kervansaraylar yaptırılmıştır. Ticari vergiler
indirilmiş, ticaret erbabı sıkı kurallarla organize edilmiş ve
denetlenmiştir. Sanatkârlar daha çok üretim için
desteklenmiştir.
Osmanlı ülkesinde ticaret Ehl-i Hirfetin ürettiği malları
dükkânlarında pazarlaması ve Osmanlı ülkesinde iç ticaret ile
ithalat ve ihracat şeklinde yapılırdı. Osmanlı devletinde büyük
sermaye sahibi tüccara hace denirdi. Çiftçilik ve esnaflıkta kar
oranı yüzde 10–20 arasında iken ticaret erbabı serbestçe kâr
oranını belirleyebiliyordu.
Ticaret teşkilatı:
Menzil Teşkilatı: Yol ağının her biriminde, taşımacılığın en hızlı
şekilde yapılmasını sağlayan örgüttür. Yol üzerinde at hızıyla 18
saatlik mesafelerde menzil denilen dinlenme yerleri vardı.
Burada at değiştirilirdi. Menzil örgütü haberleşmeyi de
sağlamıştır.
82
Derbentçiler: Ana yolların denetimini yapıp güvenliğini sağlayan
teşkilat olup bazı vergilerden muaf idiler.
Şehzadegan Mektebi; padişah çocuklarının lala denilen hocalar
tarafından eğitildiği bir okuldu.
Mekkari Taifesi: Ticaret yolları üzerinde taşımacılık yapan
kişilerdi. Mekkarilerin malları yükleme ve boşalmaları sırasında,
kadı denetiminde sayım yapılırdı
Ayrıca Harem de saraydaki kadınların eğitim gördüğü bir okuldu.
OSMANLILARDA EĞİTİM VE ÖĞRETİM
Osmanlı Eğitiminin Hedeflediği İnsan Tipi
Osmanlı Devleti’nin eğitim hedefi; dinine bağlı, dürüst, çalışkan,
hoşgörülü ve devletine bağlı insan yetiştirmekti. Osmanlı eğitim
sistemi; halk eğitimi, örgün eğitim ve mesleki eğitimden
oluşurdu.
Halk Eğitimi:
Halk Eğitimi Kurumları; camiler, mescitler, darülmesneviler,
tekke ve zaviyeler, ulema evleri, kahvehanelerdi.
İlköğretim:
İlkokullara sıbyan mektebi denirdi. Her mahallede bulunan bu
okullarda okuma yazma, dini bilgiler, Arapça ve Farsça gibi
dersler verilirdi. Okulların ihtiyaçları ve öğretmen maaşları
vakıflar tarafından karşılanırdı.
Orta ve Yüksek Öğretim:
Medrese orta ve yüksek öğretim seviyesindeki okuldu. Medrese
hariç, dâhil ve sahn olmak üzere üç kısma ayrılırdı. Hariç ilkokul,
dâhil orta ve lise, sahn yüksek okul seviyesinde öğretim yapan
bölümlerdi. Sahn talebesine danişment veya softa denirdi ve
medrese eğitimini tamamladığında icazetname (diploma) alarak
mezun olurdu. Medresede ders veren hocaya müderris,
yardımcılarına da muid denirdi. Eğitim parasız olup masraflar
vakıflar tarafından karşılanırdı.
Medreselerde Okutulan Bilimler:
Medreselerde hem dini ilimler(Kuran, Kıraat, Hadis, Fıkıh,
Kelam, Tefsir) hem de fenni ilimler(Fizik, Kimya, Matematik,
Biyoloji, Tıp, Astronomi, Felsefe, Coğrafya) okutulurdu.
Medreseler XVII. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamış ve
Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında geri kalmasına sebep
olmuştur. Batı tarzında okulların açılması, eğitimde ikiliğin
doğmasına sebep olmuştur.
Medreselerin Bozulma Sebepleri:
a) Pozitif bilimlere yeterince önem verilmemesi,
b) İlmiye mensuplarının hak etmediği halde terfi ettirilmesi,
c) Rüşvet ve iltimas,
d) Softaların mezuniyetten sonra iş bulamayıp Celali
isyanlarına katılması,
e) Okumuş kitlenin memuriyet dışında bir mesleğe
yönlendirilememesi,
Mesleki Eğitim:
Enderun: Enderun, II. Murat zamanında kurulan bir saray okulu
olup sarayın bölümlerinden biriydi. Harp sanatı, mesleki
beceriler ve güzel sanatların kazandırıldığı bir eğitim kurumuydu.
Enderun’a devşirme sistemiyle öğrenci alınırdı. Enderun’a alınan
içoğlanları koğuş denilen odalara alınır ve bu odalarda belirli bir
süre eğitim görürlerdi. Bir odada eğitimini tamamlayan öğrenci
bir üst odaya geçer ve en son Has Oda’ya yükselir ve burada
padişahın hizmetini görürdü. Buradan çıkma usulüyle taşraya
sancak beyi olarak tayin edilirdi.
Esnaf Teşkilatında Eğitim: Lonca teşkilatı esnaf ve sanatkârları
yetiştiren bir okuldu. Loncalar, üyelerine mesleki eğitimin
yanında ahlaki ve kültürel eğitim de verirdi. Mesleğe yeni giren
genç (çırak) belli bir eğitimden geçirilir, başarılı olursa kalfalığa
yükselirdi. Kalfalık döneminden (3 yıl) sonra ustalığa yükselirdi.
Usta olan kişiye peştamal bağlanır ve dükkân açma hakkı elde
ederdi.
Ahi teşkilatında üyelerin uymakla yükümlü olduğu kurallar vardı.
Bu kurallara uymayanlar cezalandırılırdı. Cezalar; dükkân
kapatma, selam ve yardımı kesme, ikram yapmama gibi
cezalardı. Lonca teşkilatları, sanayi devriminden sonra etkisini
kaybetti.
Azınlık Okulları:
Yabancı ülkelere tanınan din, ayin ve okul açma özgürlüğü
Hıristiyan misyonerlerin Osmanlı ülkesine gelmesine sebep
oldu. Önce misyonerler ve daha sonra cemaatler kiliselerin
bünyesinde okullar açtılar. Bu okullar bir süre sonra amaçları
dışına çıkarak yıkıcı ve bölücü okullar haline geldiler.
Tanzimat devrinde, yabancı devletlerin açtıkları bu okulların
sayısında büyük artış oldu. Batılı devletler, Osmanlı içindeki
azınlıkları bu okullarda eğiterek milliyetçilik fikirlerini aşıladılar.
Ayrıca, Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi, kültürel ve ekonomik
etkinliklerini artırmak için bu okulları araç olarak kullandılar.
Bazı Azınlık ve Yabancı Okulları:
a) Heybeliada Rahip Mektebi 1844
b) Musevi Asri Mektebi 1854
c) Saint Benoit
d) Saint Louis
e) Notre Dame De Sion
f)
Robert Koleji
g) Amerikan Kız koleji
h) Tarsus Amerikan Koleji
i)
Merzifon Amerikan Koleji
Maarif Teşkilatının Kurulması:
1845’te Meclis-i Maarif-i Muvakkat kurularak eğitim programını
yapmakla görevlendirildi. 1851’de kurulan Encümen-i Daniş’in
görevi, orta ve yüksek öğretimde okutulacak ders kitaplarını
hazırlamak ve bilimsel çalışmalar yapmaktı. 1846’da Meclis-i
Maarif-i Umumiye, 1857’de Maarif-i Umumiye Nezareti
kuruldu. Bakanlık açılan okulların müfredatı ve ders araç ve
gereçlerinden sorumluydu. 1869’da Maarif-i Umumiye
Nizamnamesi çıkarıldı. Bu nizamname ile resmi devlet okulları
ile Türkiye’de faaliyet gösteren azınlık ve yabancı okullarının
faaliyetleri belli esaslara bağlandı. Ayrıca öğretim kademeleri;
a) Sıbyan Mektebi,
b) Rüştiye,
c) İdadi,
d) Sultani
e) Darülfünun şeklinde belirlendi.
OSMANLILARDA KÜLTÜR VE SANAT
Dil: Osmanlı devrinde Arap Alfabesi kullanıldı. Osmanlı
Devletinin resmi dili Türkçe idi. XIV. yüzyıla kadar Türkçe çok
83
etkiliydi. Bu yüzyıldan itibaren Türkçe, Arapça ve Farsça kelime
ve terkiplerin karışımı olan karma bir dil ortaya çıktı. Bu dile
Osmanlıca denir.
Bu dil saray ve çevresinde konuşulmuştu. Halk sade Türkçeyi
kullanmıştır. 1860 yılına kadar edebiyat üç kola ilerlemiştir:
Divan Edebiyatı, Halk edebiyatı, Tasavvuf Edebiyatı.
Divan Edebiyatı: Saray ve çevresinde Arap ve Fars edebiyatının
etkisiyle gelişen bir edebiyattır. Kaside, gazel, mesnevi gibi
nazım türlerinde birçok şiir yazılmıştır. Aşk, güzellik ve dini
konular yer almıştır. Düşünceden çok duygu, içerikten çok biçim
ağır basar. Bu edebiyatın önemli temsilcileri; Ahmedi, Süleyman
Çelebi, Baki, Fuzuli, Nef’i, Nedim’dir.
Halk Edebiyatı: Halk edebiyatının temeli âşık veya şairler
tarafından atılmıştır. Şairler halkın duygu ve düşüncelerini sade
bir dille anlatmışlardır. Doğa, aşk sevgisi, siyasi ve sosyal olayları
ve dünyadaki gelişmeleri de işlemişlerdir. Halk edebiyatının
önde gelen şairleri Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan,
Erzurumlu Emrah, Dertli ve Dadaloğlu bunlar arasındadır.
Tekke Edebiyatı: Tarikat, zaviye ve dergâhlar çevresinde
gelişmiştir. Dini konulara ağırlık vermiştir. Mevlana, Hacı Bektaş
ve Yunus Emre Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumi, Pir Sultan
Abdal, Aziz Mahmut Hüdai, Erzurumlu İbrahim Hakkı bu
edebiyatın meşhur simalarıdır.
Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı:
Tanzimat Devri:
Tanzimatın getirdiği yenilikler edebiyata da yansıdı. Edebiyatımız
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı edebiyatından
etkilendi. Dilde sadeleşme ön plana çıktı. Roman, hikâye, tiyatro,
makale gibi türlerde eserler verilmeye başlandı. Şinasi’nin Şair
Evlenmesi ilk tiyatro, Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve
Fitnat’ı ilk roman, Namık Kemal’in Cezmi’si ilk tarihsel romandır.
Ayrıca, Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i, Recaizade Mahmut
Ekrem’in Araba Sevdası, Nabizade Nazım’ın Karabibik romanı da
önemli örneklerdir.
Servet-i Fünun Devri:
Servet-i Fünun yeni bir edebiyat oluşturmak için bir araya
gelenlerin kurduğu derginin adıdır. ‘Sanat sanat içindir’
anlayışını benimseyen Servet-i Fünun şairleri, çoğunlukla
bireysel konuları işlemişler ve şiirde aruz veznini kullanmışlardır.
Servet-i Fünun şairleri; Tevfik Fikret, Cenap Şehabeddin,
Süleyman Nazif, Halid Ziya, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahid’tir.
Fecr-i Ati Devri: Servet-i Fünun’un dağılmasıyla Ahmet Haşim ve
Refik Halid gibi aydınlar bu topluluğu kurmuşlardır. Hamdullah
Suphi, Yakup Kadri ve Neyzen Tevfik diğer önemli kişilerdir.
Milli Edebiyat Devri:
1911–1923 arası dönemdir. Milliyetçilik duygularının canlandığı
bu dönemde edebiyatçılar, Türk kültürüne ve Türk diline sahip
çıkmayı amaç edinmişlerdi. Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı
gibi dernekler kurdular ve Genç Kalemler, Türk Yurdu, Halka
Doğru gibi dergiler çıkardılar.
Osmanlıda Basın Ve Yayın:
Osmanlı ülkesinde Müslümanlardan önce gayrimüslimler
matbaayı kurmuşlardı. İlk matbaa Lale devrinde 1727 yılında
Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından İstanbul’da
kuruldu. İlk basılan eser Vankulu Lügati idi.
Hattatların gelir kaybına uğramalarını önlemek için
şeyhülislamın fetvasıyla din dışı eserlerin basımına izin verildi.
Matbaanın kurulmasından sonra, düşünce hayatı gelişti ve yeni
bir Osmanlı aydın zümresi doğdu. Bu aydınlar, matbaa sayesinde
milliyetçilik ve hürriyet gibi fikirleri yaydılar.
OSMANLILARDA BİLİM
Bütün Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti de
ilmi çalışmaları desteklemiş, bilim adamlarını Osmanlı ülkesine
davet ederek çalışma ortamı sunmuş ve ilim adamların maddi
destek sağlamıştır.
Osmanlılarda bilim; nakli ve akli olmak üzere iki gruba ayrılmıştı.
Bilimin öğrenme, öğretme ve aktarılma yeri medreselerdir.
Medreselerde hem nakli hem de akli ilimler okutulmuştur. XIV.
yüzyılda İznik medresesinin açılmasıyla ilmi çalışmalar
başlamıştır.
XV. yüzyılda Fatih dönemi bilim ve kültür alanında ilerleme
dönemidir. Fatih bilime önem vermiş ve Sahn-ı Seman
Medresesi açılmıştır. Bu dönemin bilim adamları Ali
Kuşçu(matematik), Sabuncuoğlu Şerafeddin (Tıp), Altunizade
(tıp), Amasyalı Şükrüllah(Tarih), Tursun Bey’dir(tarih).
XVI. yüzyılda bilimsel çalışmalar azalırken coğrafya çalışmaları
artmıştır. Piri Reis dünyanın bu günkü bilimsel ölçülere yakın
haritasını çizmiştir. Ayrıca Kitab-ı Bahriye’yi yazmıştır. Seydi Ali
Reis, Muhit ve Miratül-Memalik eserlerini yazmıştır. Matrakçı
Nasuh Kanuni’nin Belgrat seferinin ayrıntılı ve resimli haritasını
çizmiştir. Kanuni döneminde Süleymaniye Medresesi açılmıştır.
III. Murat döneminde astronomi bilgini Takiyyüddin,
Tophane’de bir rasathane kurmuştu(1578).
XVII. yüzyılda sosyal bilimlerde Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi
yetişmiştir. IV. Murat döneminde Hezarfen Ahmet Çelebi kanat
takıp uçmuş, Lagari Hasan Çelebi de dünyada ilk defa roketli
füze uçuşunu gerçekleştirmiştir.
XVIII. yüzyılda Avrupa’nın bilim ve tekniğinden yararlanmaya
başlanmıştır. Matbaanın açılması, Türkçe eserlerin basımı,
yabancı dillerdeki ilmi eserlerin çevrilmesiyle bilim ve teknik
seviye yükselmiştir. Bu yüzyılın önemli kişileri; matematikte
İsmail Gelenbevi, matbaacı İbrahim Müteferrika, çok yönlü bir
âlim olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi, çiçek aşısı
uygulamasını tanıtan Şanizade Ataullah, Doktor Mustafa Behçet
Efendi’dir.
XIX. yüzyılda II. Mahmut döneminden itibaren Avrupa’daki
bilimsel ve teknik gelişmelerden yararlanmak için Avrupa’ya
öğrenci gönderilmiş ve Avrupai tarzda yeni okullar açılmıştır.
XIX. Yüzyılda Osmanlı Devleti Bilimi Geliştirmek İçin Yaptığı
Çalışmalar:
a) Bilim ve eğitim işlerini yürütecek yeni örgütlenmeye
gidilmiş ve kanuni düzenlemeler yapılmıştır.
b) Medreselerin dışında Avrupai tarzda yeni okullar açılmıştır.
c) Bilim alanında faaliyet gösteren resmi ve özel kurumlar ve
dernekler kurulmuştur.
d) Bilimi ve bilgiyi yaygınlaştırmada çok etkili basın gelişmiş
ve güçlenmiştir. Birçok gazete ve dergi çıkarılmıştır.
84
e)
f)
Yabancı dillerde öğretim yapan okullar açılmış ve
Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir.
Ayrıca Avrupa’dan getirilen uzmanlar bilim ve eğitim
kurumlarında görevlendirilmiştir.
GÜZEL SANATLAR
Osmanlı Mimarisi:
Erken Dönem: Osmanlı mimarisi başlangıçta Selçuklu
mimarisinin etkisinde kalmıştır. 1300–1453 yılları arası erken
dönem mimarisi olarak kabul edilir. Selçuklu ve beylikler dönemi
özelliklerini taşır. Kuruluş Döneminin ilk önemli eserleri İznik’te
Hacı Özbek Camii ve Yeşil Camii, Bursa’da Yıldırım Bayezid Ulu
Camii, Hüdavendigar Camii, Yeşil Camii, Edirne’de Çelebi
Mehmed Ulu Camii, Üç Şerefeli Camii’dir.
Klasik Dönem: Osmanlı mimarisi Fatih döneminden itibaren
gelişmeye başlamış ve XVI. yüzyılda en olgun dönemine
ulaşmıştır. Fatih döneminin en önemli eseri Fatih Külliyesi’dir.
Topkapı Sarayı, sivil mimarinin en güzel örneklerinden biridir.
Sivil mimarinin yanı sıra askeri mimari de gelişmiştir. Anadolu
Hisarı, Rumeli Hisarı ve Topkapı Sarayı surları bunlara örnektir.
Ayrıca II. Bayezid Camii(İstanbul), Bayezid Külliyesi(Edirne)
önemli eserlerdir. Ayrıca, Kürkçü Hanı(İstanbul), Yeni Han(TokatSivas yolu üzerinde) hanlara örnektir.
Osmanlı mimarisi, Mimar Sinan(1489–1588) ile en yüksek
zirvesine ulaşmıştır. Yavuz, Kanuni, II. Selim ve III. Murad
devirlerinde mimarbaşılık yapan Mimar Sinan, 300’den fazla
eser yapmıştır. En önemli üç eseri; İstanbul Şehzadebaşı Camii
çıraklık, İstanbul Süleymaniye Camii kalfalık, Edirne Selimiye
Camii ustalık dönemi eserleridir.
XVII. yüzyılda Mimar Mehmed Ağa Sultan Ahmed Camii’ni
yapmıştır. İstanbul Eminönü Meydanı’ndaki Yeni Camii 17.
yüzyılda yapılan klasik eserlerdendir. Topkapı Sarayı içinde
yapılan Revan ve Bağdad köşkleri de bu yüzyılın sivil mimari
örneklerindendir.
Geç Dönem: XVIII. yüzyıl Lale Devri’nde Türk mimarisi kendi
üslubundan uzaklaşmaya başlamış ve Avrupa mimarisinden
etkilenmiştir. Barok ve Rokoko tarzları mimarimize girmiştir.
Valide Camii, Laleli Camii ve Nuruosmaniye Camii Batı
mimarisinin etkisiyle yapılmıştır.
XIX. yüzyılda geleneksel Osmanlı mimarisinden tamamen
uzaklaşılmıştır. Avrupa sarayları örnek alınarak Dolmabahçe,
Yıldız, Beylerbeyi ve Çırağan sarayları inşa edildi. II. Abdulhamid
döneminde yaptırılan Haydarpaşa Tren İstasyonu ve Numune
Hastanesi’nde Alman mimarisinin etkisi görülür.
Tokat’ta Bulunan Bazı Osmanlı Eserleri:
1) Tokat Hisariye Medresesi (1411)
2) Tokat Hamza Bey Mescidi (1411)
3) Tokat Pir Ahmed Bey Türbesi (1419)
4) Tokat İvaz Paşa Camii
5) Tokat Hacı Turhan Mescidi (1471)
6) Tokat Gülbahar Hatun Camii (1474)
7) Tokat Gülbahar Hatun İmareti (1474)
8) Tokat Ali Paşa Camii (1572)
9) Tokat Alaca Mescid (1505)
10) Tokat Kazancılar Mescidi (I. Selim zamanı)
11) Tokat Behzad Camii (1535)
12) Tokat Ulu Camii (1678 tarihli bir kitabesi var)
13)
14)
15)
16)
17)
18)
19)
20)
21)
22)
23)
24)
25)
26)
27)
28)
29)
30)
31)
32)
33)
Tokat Takyeciler Camii (1871 tarihli tamir kitabesi)
Tokat Mahmud Paşa Camii (17. yüzyıl)
Tokat Kadı Hasan Camii (15. yüzyıl)
Turhal Ulu Camii (1543)
Tokat Mevlevihane (18. yüzyıl)
Tokat Paşa Hamamı (1437)
Tokat Ali Paşa Hamamı (1572)
Tokat Çay Hamamı
Tokat Taşhan (Voyvoda Hanı) (1631)
Tokat Sulu Han
Tokat Develik Han (15. ve 16. yüzyıl)
Tokat Paşa Han (1752)
Tokat Yazmacılar Hanı
Tokat Saat Kulesi (1902)
Erbaa Silahtar Ömer Paşa Camii (Akça Köyü, 18. yüzyıl)
Pazar Hacı Sinan Camii (1534)
Zile Hoca ishak Camii (1475)
Zile Boyacı Hasan Ağa Camii (1479),
Zile Elbaş Camii (1796)
Zile Çifte Hamam (17. yüzyıl)
Zile Yeni Hamam (16. yüzyıl)
Minyatür Sanatı:
El yazmalarını süsleyen resimlere minyatür, bu sanat ile
uğraşanlara nakkaş denilmiştir. Nakkaş Osman, Nakkaş Hasan
Paşa ve Levni’dir. Ayrıca tezhip (kitapların altınla yaldızlanması
ve süslenmesi), çini (kilin süslenerek fırında pişirilmesi),
hat(güzel yazı), ebru (kâğıt süsleme sanatı) gibi sanatlar
gelişmiştir.
XIX. yüzyılda resim sanatı gelişmeye başlamış ve Sanayi-i Nefise
mektebi açılmıştır. Osman Hamdi Bey ve Şeker Ahmet Paşa
önemli ressamlardır. Minyatür sanatının konuları; İslam ve
Osmanlı edebiyatı, sultan ve vezirlerin hayat hikâyeleri, seferleri
ve portreleri, dini konular, bilimsel konular ve peyzajlardır.
Musiki Sanatı:
Anadolu’da Türk müziği; tasavvuf müziği, askeri müzik(mehter),
ve halk müziği türlerinde gelişmiştir. Osmanlı Devleti’nde
Mehter Takımı askeri müziği ortaya çıkarmıştır. Mustafa Itri
Neva-kar makamını bulmuştur. XVIII. yüzyılda Türk müziğinde
Batının etkileri görülmeye başlamıştır. II. Mahmut askeri bando
okulunu kurmuştur. Bu yüzyılda, Dede Efendi, Hacı Arif Bey
önemli müzisyenlerdir.
TC İNKILÂP TARİHİ
I. 1881’DEN 1919’A MUSTAFA
KEMAL
MUSTAFA KEMAL’İN HAYATI
Mustafa Kemal, 1881 yılında Selanik’te Ahmet Subaşı
mahallesinde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde
Hanım’dır. Fatma, Ahmet, Ömer, Mustafa, Makbule ve Naciye
adlarında çocukları olmuştur.
Mustafa Kemal’in babası Ali Rıza Efendi (Kırmızı Hafız Ahmet
Efendi’nin oğlu), 1876–1877 yıllarında Selanik’te Asakir-i Milliye
taburunda üsteğmen rütbesiyle görev yapmış, daha sonra
85
Vakıflar idaresinde ikinci kâtip ve Rüsumat idaresinde gümrük
memurluğu görevlerinde bulunmuştur. Daha sonra kereste
ticaretiyle uğraşmıştır.
Mustafa’nın doğduğu Selanik şehri, XIX. yüzyılın sonlarında
Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde bulunuyordu ve kozmopolit
bir yapıya sahipti. Şehirde; Türkler, Rumlar, Yahudiler
yaşıyorlardı ve Avrupa’daki siyasi, ekonomik ve kültürel
gelişmeler Osmanlı aydınlarını etkiliyordu.
Öğrenim Hayatı:
Okuduğu Okullar:
a) Şemsi Efendi Mektebi,
b) Selanik Mülkiye Rüştiyesi,
c) Selanik Askeri Rüştiyesi (1893),
d) Manastır Askeri idadisi (1896),
e) İstanbul Harp Okulu (1899),
f) Harp Akademisi (1902),
Eğitim Hayatı:
Mustafa, okul çağına gelince önce Mahalle Mektebi’ne
arkasından Şemsi Efendi Okulu’na devam etmiştir. Daha sonra
Selanik Askeri Rüşdiyesi’nde eğitimine başlamış ve çok başarılı
olmuştur. Özellikle Matematik dersindeki başarısından dolayı,
matematik hocası ona Kemal adını verdi.
Mustafa Kemal, askerî rüşdiye’yi bitirdikten sonra Manastır
Askerî İdadisi’ne başladı. Mustafa Kemal, 1899’da, İstanbul’da
Harp Okulu’na kaydoldu. 1902’de Teğmen rütbesi ile Harp
Akademisi’nde öğrenimine başladı. Akademideki eğitimini
tamamlayan Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te Kurmay Yüzbaşı
oldu.
Askerlik Hayatı:
1905’de Kurmay yüzbaşı rütbesiyle Şam’daki 5. Orduya
atanmıştı. 20 Haziran 1907 yılında kolağası olarak Şam’daki
ordunun kurmay başkanlığına getirildi.
1907 yılında merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhına
atandı. 13 Nisan 1909’da 31 Mart Olayını bastırmak üzere
Selanik’te hazırlanan Hareket Ordusunun kurmay başkanlığına
getirildi.
Binbaşı olan Mustafa Kemal, 1911’de Trablusgarp savaşında
görev yapmış; Derne ve Tobruk’ta İtalyanlarla savaşmıştı.
Balkan Savaşında Çanakkale Boğazı’nı savunmakla görevli
Bolayır Kolordusu’nun Harekât Şubesi Müdürlüğünü yaptı.
Balkan savaşlarından sonra 1913’de Sofya Ataşemiliterliğine
atandı.
I. Dünya Savaşı’nda; Tekirdağ’da teşkil edilen 19. Tümen
Komutanlığı’na tayin edildi. 19. Tümen, Gelibolu’da Maydos’a
nakledilince emrindeki birliklerle burada İtilaf devletleri
askerlerine karşı savaşlar yaptı.
Çanakkale Savaşından sonra Edirne’de bulunan 16. Kolordu
Komutanlığı’na tayin edildi. Daha sonra bu ordu Diyarbakır’a
nakledildi. Mirliva Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş’u Rus işgalinden
kurtardı.
1917’de Şehzade Vahdettin ile birlikte Almanya’ya gitti. 1918’de
7. Ordu Komutanı olarak Halep’e geldi. Nablus’ta 8. ordunun
İngiliz taarruzu karşısında yarılması üzerine 4. ve 7. ordular
Halep’e çekilmek zorunda kaldı.
Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından sonra 7. ordunun
lağvedilmesi üzerine İstanbul’a çağrıldı. Mustafa Kemal Paşa
İstanbul’da devlet adamlarıyla vatanın kurtuluşu için görüşmeler
yaptı. 19 Mayıs 1919’da 9. Ordu Müfettişliği göreviyle Samsun’a
çıktı.
Öğrenim Gördüğü Okullar:
1) Mahalle Mektebi, 1886
2) Şemsi Efendi Mektebi
3) Askeri Rüştiye (Ortaokul)
4) Mülkiye Rüştiyesi (Ortaokul)
5) Manastır Askeri İdadisi (Lise)
6) Harp Okulu
7) Harp Akademisi
Atatürk’ün Eserleri:
1) Nutuk (15–20 Ekim 1927 CHP II. büyük kongresinde
okunmuştur)
2) Cumalı Ordugâhı (1909)
3) Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal (1909)
4) Geometri (1937)
5) Vatandaş İçin Medeni Bilgiler
Kişisel Özellikleri:
Atatürk, bir asker olduğu kadar aynı zamanda bir devlet
adamıdır. Çok yönlü bir kişiliğe sahiptir. Toplumun bütün
meseleleriyle ilgilenmiş, görüşler ileri sürmüştür.
a) Vatanseverliği: Ancak kendinden sonrakileri düşünebilenler;
milletlerini yaşatmak ve ilerletmek imkânına kavuşurlar.
Atatürk denince akla vatan gelir.
b) İdealistliği: En büyük eserin nedir? Denildiğinde “Bana
yaptıklarımı değil yapacaklarımı sorun” demiştir.
c) Gerçekleri Arama Gücü: Bilim ve aklın rehberliğine
inanmasıdır. Mantığa önem verir.
d) Yaratıcı Zihniyeti: 5 yılda yapılması planlanan harf inkılâbını
3 ayda tamamlamıştır.
e) İleri Görüşlülüğü: En güzel örnek 1930’larda Rusya’nın
yıkılacağını görebilmesidir.
f) Mantıklılığı: Ümitsizliğe en zor anlarda dahi kapılmazdı. Akıl
ve mantığın halledemeyeceği sorun yoktur derdi.
‘Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi yetmez.
Mutlaka ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır. Biz
ilhamımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan
alıyoruz.
Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve
büyük atalarımın en kıymetli miraslarından olan bağımsızlık aşkı
ile yaratılmış bir adamım.’
II. MİLLÎ MÜCADELE HAZIRLIK
DÖNEMİ
XX. Yüzyıl Başlarında Osmanlı Devleti’nin Durumu:
Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda parçalanma ve çöküş sürecine
girmişti.
Mevcut durumunu koruma ve toprak kayıplarını önleme için
denge politikası izlemişti. Dağılmayı önlemek için Tanzimat ve
86
Islahat fermanlarını çıkarmış, meşrutiyeti ilan etmiş fakat
dağılma sürecini durduramamıştı.
Osmanlı ekonomisi kapitülasyonlar ve alınan dış borçlar
yüzünden çökmüş ve bu yüzden Düyun-ı Umumiye idaresi
kurulmuştu.
Sosyal yaşam da değişmeye başlamıştı. Göçlerle şehirlerin
nüfusu artıyordu. Nüfus artışı ile birlikte teknoloji de yaşamı
değiştiriyordu. Avrupa’nın etkisi hayatın her alanda görülmeye
başlanmıştı.
Mondros Ateşkes Antlaşmasının Uygulanması:
İtilaf devletleri, Mondros Ateşkesi’nin hemen ardından gizli
antlaşmaları uygulamaya koyarak Türkiye’yi işgale başladılar.
a) İngiltere; Musul(ilk işgal edilen yer), İskenderun, Urfa, Antep,
Maraş, Kars ve Batum’u işgal etti. Ayrıca İzmit, Eskişehir,
Afyon, Samsun ve Merzifon’a asker gönderdi. (Paris Barış
Konferansı’ndan sonra Urfa, Antep ve Maraş’ı Fransa’ya
bırakmıştır.)
b) Fransa; Dörtyol, Mersin, Adana ve çevresi ile Afyon
istasyonunu işgal etti.
c) İtalya; Antalya, Konya, Bodrum, Kuşadası, Fethiye ile
Marmaris’i işgal etti.
d) Yunanistan; Uzunköprü ve Hadımköy İstasyonunu işgal etti.
İstanbul’un İşgali:
13 Kasım 1918’de 60 parçadan oluşan İtilaf devletleri donanması
İstanbul’u fiilen işgal etti. İşgaller sırasında azınlıklar bağımsız
devlet kurmak için faaliyetlere giriştiler. İşgallere ve azınlıkların
taşkınlıklarına karşı, Türk halkı direniş cemiyetleri kurdu.
İşgallerin yaygınlaşması ve İtilaf devletlerinin baskılarının
artması üzerine sık sık hükümet değişiklikleri oldu.
a) Talat Paşa Hükümeti (8 Ekim 1918),
b) İzzet Paşa Hükümeti (8 Ekim 1918, 8 Kasım 1918),
c) Tevfik Paşa Hükümeti (11 Kasım 1918, 4 Mart 1919),
d) Damat Ferit Paşa Hükümeti (4 Mart 1919, 30 Eylül 1919),
Wilson İlkeleri (8 Ocak 1918):
ABD başkanı Wilson, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılacak
barışın esaslarını belirlemek amacıyla 14 maddelik bir bildiri
yayınlamıştır:
1) Devletler arası antlaşmalar gizli değil, açık yapılacak.
2) Karasuları dışında, savaş ve barışta denizlerde mutlak
serbestlik olacak.
3) Uluslar arası ekonomik engeller kaldırılacak.
4) Ülkeler, silahlanmayı bırakacak ve iç güvenlik seviyesine
indirilmesi için birbirlerine garanti verecek.
5) Sömürgeler üzerindeki istekler incelenecek ve bölge halkının
hakları gözetilecek.
6) Almanya, Alsas- Loren’i Fransa’ya geri verecek.
7) Ulusların siyasi bağımsızlıkları için Milletler Cemiyeti
kurulacak.
8) Galip devletler, mağlup devletlerden toprak ve savaş
tazminatı alamayacak.
9) Osmanlı Devleti’nde Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerin
bağımsızlığı sağlanacak.
10) Türk egemenliği altında yaşayan diğer uluslara da kendi
kendini yönetme hakkı verilecek.
11) Boğazlar bütün devletlerin gemilerine açık olacak ve bu
durum milletler arası garantiye sahip olacak.
Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919):
Konferansın amacı; I. Dünya Savaşı’nda yenilen devletlerle
yapılacak antlaşmalarını hazırlamak ve Osmanlı Devleti’nin
topraklarını kendi aralarında yeniden paylaşmaktı.
İngiltere ve Fransa, konferansa Yunanlılar, Ermeniler ve Arapları
da çağırarak, çoğunlukta olduklarını iddia ettikleri bölgelerde
haklarını savunmalarını istediler.
Gizli antlaşmalarla İtalyanlara bırakılan İzmir ve çevresi,
İngilizlerin isteğiyle İzmir Yunanlılara bırakıldı. İtalya buna tepki
gösterdi. Konferansta Yunanlılar, İzmir’in çoğunluğunun Türk
olmadığını, Türklerin Rumlara zulüm yaptığını iddia ettiler.
İzmir’in işgaline karar verildi.
Konferansa ABD başkanı Wilson da katılmıştır. Konferanstan
sonra ABD, Monroe Doktrini’ne göre Avrupa siyasetinden
çekildi.
Konferansta görüşülen konular ve alınan kararlar:
1) İzmir ve çevresi Yunanistan’a verildi.
2) Yunan, Ermeni ve Arap delegelerin sahte belgelerine gerçek
belge gibi değer verildi.
3) Uluslar arası barışın korunması için Milletler Cemiyeti’nin
kurulmasına karar verildi.
4) İtilaf devletleri, Wilson İlkelerine ters düşmemek için savaş
tazminatı yerine savaş onarımı, sömürgecilik yerine
himayecilik (mandacılık) sistemini kabul ettiler.
5) Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devletinin kurulması
kabul edildi.
6) Gizli antlaşmalar gereği İngiltere, Antep, Urfa ve Maraş’ı
Fransızlara bıraktı. Irak ve Filistin’de İngiliz, Urfa, Antep,
Maraş, Suriye ve Lübnan’da Fransız mandasının kurulması
kabul edildi
İzmir’in İşgali (15 Mayıs 1919):
Mondros Ateşkesi’nin 7. maddesine dayanarak Yunanlılar İzmir’i
işgal ettiler (15 Mayıs 1919). İşgalden bir gün önce Türkler işgale
karşı Redd-i İlhak Cemiyeti’ni kurdular.
Yunan işgaline karşı ilk kurşunu Hukuk-u Beşer gazetesinin
başyazarı Hasan Tahsin (Osman Recep Nevres) attı. Ama şehit
edildi. Yunanlılar İzmir’de katliama giriştiler. Askerlik şube
Başkanı Albay Süleyman Fethi Bey de dâhil olmak üzere 2000
kişiyi öldürdüler.
İzmir’in işgalinin sonuçları:
a) Redd -i İlhak Cemiyeti kuruldu.
b) Şehrin Yunanlılar tarafından işgali, yerli Rumların
taşkınlıklarını artırdı.
c) İzmir’in işgali Anadolu’nun değişik yerlerinde mitinglerle
protesto edildi.
d) ABD’li amiral Bristol başkanlığında İngiliz, Fransız ve İtalyan
generallerinden oluşan bir heyet bölgeye gönderildi.
Amiral Bristol Raporu (11 Ekim 1919):
İzmir’in işgalinden sonra, Yunan saldırıları sebebiyle Osmanlı
Devleti bölgeye bir heyet gönderilmesini istedi.
Amerikalı Amiral Bristol başkanlığındaki heyet Paris Barış
Konferansı’na sunulmak üzere bir rapor hazırladı:
a) Yunanlıların katliam bildirilerinin gerçek olmadığı, Hıristiyan
87
halkın güvenliğinin tehlikeye düşmediği anlaşılmıştır.
b) İşgalden sonra batı Anadolu’da yapılan katliamların
sorumlusu Yunanlılardır. Olayın gerçek nedeni din
düşmanlığıdır.
c) İzmir ve çevresinde nüfusun çoğunluğu Türklerden
oluşmaktadır. Bölgenin milliyet prensibine göre
Yunanistan’a katılması söz konusu olamaz.
d) Yunan askeri derhal geri çekilmeli ve yerlerine İtilaf
devletlerinin askerleri gönderilmelidir.
Bu raporun önemi; Türk milli mücadelesinin haklılığının ilk kez
milletlerarası bir heyetçe kabul edilmesidir.
Kuva-yı Milliye ve Özellikleri:
Kuva-yı Milliye, Milli Mücadele’de düzenli ordu kuruluncaya
kadar işgal güçlerine karşı silahlı mücadele eden direniş güçlerini
temsil eder.
Kuva-yı Milliye birliklerine toplumun her kesiminden(subay,
esnaf, memur, çiftçi, eğitimci hatta eşkıya ve asker kaçakları)
katılanlar oldu.
Kuva-yı Milliye’nin Oluşma Sebepleri:
a) Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi,
b) Mondros Ateşkesi gereği Türk ordusunun terhis edilmesi,
c) Osmanlı hükümetinin Türk halkının can ve mal güvenliğini
koruyamaması,
d) İtilaf devletlerinin ateşkes antlaşmasının hükümlerini tek
taraflı uygulaması,
e) Anadolu’nun işgal edilmesi,
İşgallere Karşı İlk Direnişler:
Güney cephesi(Dörtyol): Fransızlara karşı başlatılmıştır.
Ayvalık cephesi: Yunanlılara karşı, Yarbay Ali Çetinkaya’nın
emrindeki 172. alayın direnişiyle başladı. Bundan sonra
Bergama, Soma, Akhisar, Nazilli, Ödemiş ve Salihli cepheleri
kuruldu.
İzmir’in işgalinden sonra batı Anadolu’daki milli kuvvetler
arasındaki birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla, Ali Fuat Paşa
başkanlığında Balıkesir Kongresi toplandı.
Daha sonra bölgede Alaşehir ve Nazilli kongreleri yapıldı.
Sivas Kongresi’nden sonra Ali Fuat Paşa batı Anadolu’daki Kuvayı Milliye birliklerinin komutanı tayin edildi. Böylece Batı Cephesi
kuruldu.
Bu kuvvetler daha sonra düzenli ordunun temelini
oluşturmuştur.
Kuva-yı Milliye’nin Milli Mücadele’ye Faydaları ve Özellikleri:
a) Düşmanın rahatça ilerlemesini durdurdular. Çete
savaşlarıyla kayıplar verdirdiler.
b) Türk köylerini Rum ve Ermeni çetelerinin saldırılarına karşı
korudular.
c) TBMM ve düzenli ordunun kurulması için zaman
kazandırdılar. İç isyanları bastırdılar.
d) Ulusal bilincin uyanmasını sağladılar.
e) Güney cephesinde Antep, Maraş ve Urfa’yı Fransız
işgalinden kurtardılar.
f) Kuva-yı Milliye birlikleri arasındaki ilişki az olup kendi
bölgelerini savunmuşlardır. İhtiyaçlarını halkın desteğiyle
karşılamıştır.
Kuva-yı Milliye birliklerinin kaldırılma sebepleri:
a)
Düzenli düşman ordularını durduracak güçten yoksun
olmaları.
b) Suçlu gördükleri kişileri hukuka aykırı olarak kendileri
cezalandırmaları,
c) Halktan zorla para ve mal toplamaları
Memleketin İç Durumu ve Cemiyetler:
Mondros Ateşkesi’nden sonra İtilaf devletlerinin Anadolu’yu
işgal etmeleri, azınlıkların Türk milleti aleyhine faaliyetleri
Anadolu’da bir çok cemiyetin kurulmasına neden oldu.
Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler:
Azınlıkların gayesi güvenliği bozarak 7. maddeye göre ülkenin
işgaline zemin hazırlamaktı. Bu cemiyetlerin kurulmasında kilise
ve yabancı okulların rolü büyüktür.
1. Mavri Mira Cemiyeti: Amacı; Trakya, İstanbul, batı ve orta
Anadolu’da Büyük Yunanistan’ı kurarak Bizans İmparatorluğu’nu
yeniden canlandırmaktı. İstanbul’daki Fener Rum patrikhanesi
tarafından kuruldu. Rumları silahlandırıp çeteler kurmuşlardı.
Yunan Kızılhaçı, Rum Göçmenler Komisyonu, Rum okullarının
izcilik kolları ve Anadolu’daki Rum kiliseleri bu cemiyete bağlıydı.
Doğu Trakya’yı Yunan egemenliğine almak amacıyla Yunan
Komitesi ve Trakya Komitesi adlarıyla cemiyetler kurulmuştu.
2. Etnik-i Eterya Cemiyeti: 1894’de Yunan subayları tarafından
kurulan cemiyetin amacı; Rumların yaşadığı bütün toprakların
Yunanistan’a katılmasını ve Rum-Bizans İmparatorluğu’nun
kurulmasını sağlamaktı. Cemiyetin çalışmaları sonucunda Girit’te
isyan çıktı. Bu isyandan faydalanmak isteyen Yunanistan Girit’e
asker çıkardı ve bu yüzden Osmanlı-Yunan savaşı başladı(1897).
Bu cemiyet Mondros Ateşkesinden sonra da Yunanistan’ın
menfaatleri için çalıştı. Samsun ve Trabzon dolaylarında bir
Pontus Devleti kurmak için çalışmıştı.
3. Kordos Cemiyeti: Yunanistan tarafından gizlice kurulan bu
cemiyet amaçlarını ve gerçek adını gizlemek için Rum
Göçmenleri Merkez Komisyonu adıyla faaliyet gösterdi.
Görevleri; İstanbul, Trakya, Trabzon, Marmara kıyıları ve İzmir
yöresinde düzeni bozmak, Yunanistan’dan gelen özel görevlileri
göçmen gibi göstererek Karadeniz bölgesine yerleştirerek Rum
azınlığın sayısını artırmaktı.
4. Pontus-Rum Cemiyeti: 1904’de Merzifon’da kuruldu. Amacı
eski Pontus devletini yeniden kurmaktı. İstanbul’daki Rum
patrikhanesi bu cemiyetin merkeziydi.
Cemiyetin amacı; İnebolu’dan Batum’a kadar uzanan ve
Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum,
Gümüşhane ve Erzincan’ı da içine alan Karadeniz topraklarında
Pontus Rum Devleti’ni kurmaktı.
Yunan emellerinin gerçekleşmesi için çalışan cemiyet, eski
Trabzon-Rum İmparatorluğunu canlandırmak için bölgedeki Rum
okullarını ve kiliselerini silah deposu haline getirdi. Mustafa
Kemal Paşa Samsun’a çıktığında bölgede faaliyet gösteren 40
kadar Rum çetesi faaliyet gösteriyordu.
5. Ermeni Hınçak ve Taşnak Cemiyetleri: Bu cemiyetler Berlin
antlaşmasından sonra Avrupa’da kuruldu. Amaçları Doğu
Anadolu’da altı il ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurmak idi. XIX.
yüzyıl sonlarında silahlanan bu cemiyetler kurdukları çetelerle
Müslüman halka büyük zararlar vermeye başladılar.
88
6. Alyans (İsrailit-Makabi) Cemiyeti: İstanbul’da yaşayan
Museviler tarafından kuruldu. İlk zamanlar Gençlik teşkilatı
adıyla kurulan cemiyet daha sonra Makabi Yahudi Cemiyeti’ne
katılmıştı. Amacı İsrail birliğini kurmaktı. Kışkırtıcı faaliyetlerde
bulunmuş ve ülkede karışıklıklar çıkarmaya çalışmıştır.
Azınlıkların Kurdukları Cemiyetlerin Ortak Özellikleri:
a) İtilaf devletleri tarafından kışkırtılmış ve desteklenmişlerdir.
b) Osmanlı Devleti’nin parçalanması için faaliyet göstermişler
ve işgaleri kolaylaştırmışlardır.
c) Cemiyetlerin kurulmasında ve çalışmalarında Ermeni, Rum
patrikhaneleri ile Musevi Hahamhanesi etkili olmuşlardır.
d) Çete faaliyetleriyle halkımızı zor duruma düşürmüşlerdir.
Milli Varlığa Düşman Cemiyetler:
1. Sulh ve Selameti Osmaniye Fırkası:
1919’da Sulh ve Selamet Cemiyeti ile Selamet-i Osmaniye
Fırkasının birleşmesiyle kurulmuştur. Kurucuları Fazıl Efendi,
Mehmet Ali Fesçi, Hüseyin Hakkı ve Hukuk-ı Beşer gazetesi
sahibi Osman Nevres bulunuyordu.
Cemiyetin amacı, vatanın kurtuluşunun padişah ve halifenin
emirlerine sıkı sıkıya uyulmasıyla sağlanacağı inancıyla hareket
etmiştir. Damat Ferit Paşa hükümetine tam destek veren
cemiyet, İttihat ve Terakki düşmanlığı yapmış, Hürriyet ve İtilaf
Fırkası ile uyum içinde olmuştur.
2. Kürdistan Teali Cemiyeti:
1919 Mayıs’ında kurulan cemiyetin merkezi İstanbul’du.
Diyarbakır, Bitlis ve Elazığ’da şubeler açmıştı. Amacı Wilson
ilkelerine dayanarak doğuda (Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır ve
Bitlis) bir Kürt devletini kurmaktı. Cemiyet, Milli Mücadele’ye
karşı çıkmış, İngilizlerle yakın ilişkiler kurmuştur.
3. Teali İslam Cemiyeti:
1919 yılında İstanbul’daki medrese hocaları tarafından kurulan
cemiyet, hilafet ve ümmetçilik esaslarını benimsemiş ve
Anadolu’nun kurtuluşunun dini esaslara sıkı sıkıya bağlı kalmakla
sağlanacağını savunmuştur. Anadolu’daki Milli mücadeleye karşı
çıkmıştır.
4. Trabzon ve Havalisi Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti:
Saltanat ve Hilafete bağlı olup, Milli Mücadele’nin karşısındaydı.
5. İngiliz Muhipleri Cemiyeti: 1919’da İstanbul’da İngilizlerin
desteğiyle kurulan, üyeleri arasında bazı eski bakanlar ve
kumandanların bulunduğu cemiyetin amacı, İngiltere ve Osmanlı
Devleti arasındaki ilişkileri geliştirmek ve Osmanlı Devleti’nin
İngiliz himayesine girmesi için çalışmıştı. İngiliz paralarıyla
kurulan cemiyet, ülkede karışıklık ve isyanlar çıkarmaya
çalışmıştır.
6. Wilson İlkeleri Cemiyeti: Amerikan mandasını savunan yazar
ve gazeteciler tarafından 4 Ocak 1919’da kurulan cemiyetin
amacı, ülkenin Amerikan mandasına girmesini sağlamaktı.
7. Hürriyet ve İtilaf Fırkası: 1911 yılında İttihat ve Terakki
Fırkası’na karşı kurulmuş bir partiydi. Amacı, ülkede çok partili
liberal bir yönetim kurmaktı. Milli Mücadele’nin karşısında yer
alarak ayaklanmalarda kışkırtıcı rol oynamıştır.
Milli Cemiyetler:
1. Trakya-Paşaeli Cemiyeti: 2 Aralık 1918’de Edirne’de kurulan
cemiyetin amacı, Trakya’nın Yunanistan’a katılmasını önlemekti.
Çatalca, Tekirdağ, Kırklareli ve Gelibolu’da şubeler açan cemiyet,
Trakya’daki Yunan ilerleyişini durdurmak için cephe kuran Cafer
Tayyar Paşa kuvvetlerine yardım etmiştir. Cemiyet, İstanbul’daki
Trakya Komitesi ile işbirliği yapmış, Osmanlı Devleti’nin
parçalanması halinde Trakya Cumhuriyeti kurmayı da
planlamıştı. Sivas Kongresi’nden sonra Anadolu’daki milli
cemiyetlerle birleşmiş, bu arada Lüleburgaz(31 Mart- 2 Nisan
1920) ve Edirne(9- 13 Mayıs 1920) kongrelerini düzenleyerek
muhtemel Yunan işgaline karşı silahlı direniş kararı almıştı.
2. Şarki Vilayetleri Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti:
4 Aralık 1918’de merkezi İstanbul’da Süleyman Nazif
başkanlığında kurulan cemiyetin amacı, Doğu illerindeki
Müslüman halkın haklarını korumaktı. 10 Mart 1919’da açılan
Erzurum Müdafaa-yı Hukuk Şubesi, Doğu Anadolu’nun
Ermenistan’a verilmesini engellemek için çalışmıştır. Mustafa
Kemal, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadelenin
liderlerini de bünyesine alarak merkeze bağlılıktan kurtulmuş ve
Erzurum Kongresi’ni yapmıştır. Kongre sonrasında Şarki
Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti adıyla çalışmalarını
sürdürdü.
Cemiyetin aldığı kararlar:
1) Hiç bir surette göç edilmeyecek,
2) Derhal bilim, iktisat ve din alanlarında teşkilatlanılacak,
3) Doğu vilayetlerinin uğrayacağı bir saldırıya karşı mukavemet
edilecek,
4) Doğu Anadolu’nun bir Türk yurdu olduğu neşriyat yoluyla
bütün dünyaya duyurulacak.
3. İzmir Müdafaa-yı Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti:
Mondros Ateşkesi’nden sonra İzmir’in Yunanlılara verileceği
söylentiler üzerine İzmirli yurtseverler tarafından 1 Aralık
1918’de kuruldu. Amacı İzmir’in Türk olduğunu dünyaya
ispatlamak ve bu konuda Paris Barış Konferansı’nda gerekli
girişimlerde bulunmaktı. 17- 19 Mart 1919’da İzmir’de Müdafaayı Hukuk Kongresi’ni toplayan cemiyet, bir süre sonra Redd-i
İlhak Cemiyeti’ne katılmış, İzmir’in işgalinden sonra faaliyetleri
kısıtlandığı için İstanbul’a giderek, buradan Anadolu’ya silah
kaçırması işinde yer almıştır.
4. Redd-i İlhak Cemiyeti:
İlk adı Müdafaa-yı Vatan olan cemiyet, İzmir’in işgalinden sonra
Redd-i İlhak cemiyeti adını almıştır. Amacı, İzmir’in işgalini
önlemek, İzmir ve çevresinin Türklere ait olduğunu dünyaya
duyurmaktı. İşgalden sonra silahlı direnişe geçerek Kuva-yı
Milliye birliklerinin kurulmasında, Alaşehir ve Balıkesir
kongrelerinin toplanmasında etkili olmuştur.
5. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti:
12 Şubat 1919’da merkezi Trabzon’da kurulan cemiyet,
Karadeniz bölgesinin çeşitli il ve ilçelerinde şubeler açmıştır.
Amacı Trabzon ve çevresinin Rumlara verilmesini önlemek ve bir
Pontus Devleti’nin kurulmasını engellemekti. İkinci kongresinde
silahlı direniş kararı almış ve padişaha çektiği telgraflarla
Trabzon’un Türk yurdu olduğunu dile getirmiştir. Erzurum
Kongresi’nin toplanmasına yardım etmiştir.
6. Kilikyalılar Cemiyeti: Fransız ve Ermenilerin Adana ve
çevresindeki emellerine ve işgallerine karşı 21 Aralık 1918’de Ali
Fuat Paşa’nın girişimleriyle İstanbul’da kuruldu. Adana’nın
89
Fransız işgaline karşı savunulmasında etkili oldu.
7. Milli Kongre Cemiyeti:
Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti üyeleri tarafından 29 Kasım
1918’de İstanbul’da partiler üstü bir cemiyet olarak kuruldu.
Amacı, Türklere karşı dünyada yapılan propagandalara yayın
yoluyla karşı koymak, Türk milletinin haklarını ve uğradığı
haksızlıkları dünyaya duyurmaktı.
1919 yılında Türkler hakkında tanınmış yazarların sözlerini,
dünya kamuoyunda Türklerin durumunu ve Ermenilerin Türklere
yaptıkları zulümleri belgelerle yayınlamıştır. Kuva-yı Milliye
tabirini ilk defa bu cemiyet kullanmıştır.
Bu cemiyetlerin dışında İstanbul ve Anadolu’da birçok cemiyet
kurulmuştur. Bu cemiyetler İstanbul’dan Anadolu’ya gizlice silah
ve cephane kaçırmışlar, haber ulaştırmışlardır. Bunların başında
Karakol Cemiyeti, Mim Mim Teşkilatı, Felah grupları vardı.
Ayrıca Sivaslı kadınlar, 5 Kasım 1919’da Anadolu Kadınları
Müdafaa-yı Vatan Cemiyeti’ni kurmuşlardır.
Milli Cemiyetlerin Ortak Özellikleri:
a) Bölgesel amaçlarla kurulmuşlardır.
b) Kuruluşlarında milliyetçi düşüncesi etkilidir.
c) Bulundukları bölgenin haklarını ve işgallerin haksızlığını
dünya kamuoyuna neşriyat yoluyla duyurmuşlardır.
d) İşgallere karşı gerektiğinde silahlı direniş kararı almışlardır.
e) Cemiyetlerin tabanını genellikle eski ittihatçılar
oluşturmuştur.
f) Sivas Kongresi’nde birleşerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı
Hukuk Cemiyeti’ni oluşturdular.
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Çıkışı:
Ateşkesin imzalandığı sırada Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım
Orduları Grup Kumandanı olarak Suriye cephesinde
bulunuyordu. Daha sonra bu ordu kaldırılarak Mustafa Kemal
Paşa İstanbul’a çağrılınca 13 Kasım 1918’de (İstanbul’un işgal
edildiği gün) İstanbul’a geldi. Bu sırada, padişah ve devlet
adamlarıyla görüşmeler yapmıştı.
Bu görüşmelerden şu sonuçları çıkarmıştı:
a) Yurtsever kişiler tarafından kurulan cemiyetlerin hiçbiri
temelli bir kuvvete dayanmamaktadır.
b) Temel kuvvet millete dayanmalıdır.
c) İstanbul’daki gelişmelerden ve durumun ağırlığından milletin
haberi yoktur. İstanbul’da oturarak milleti kötü gidişattan
haberdar etmek mümkün değildir.
d) İstanbul’dan çıkarak milletin içine girmek gerekir.
Rum çetelerinin Samsun ve çevresinde olaylar çıkarması üzerine
Osmanlı Devleti geniş yetkilerle donatılmış bir komutanını 30
Nisan 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye göndermeye
karar verdi ve Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirdi (6 Mayıs
1919).
Mustafa Kemal Paşa’nın bu göreve seçilmesinde;
a) Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkarak İttihatçılarla ters
düşmesi,
b) Vahdettin’in Almanya seyahatinde Mustafa Kemal Paşa’yı
yanında götürmesi ve yakından tanıması,
c) Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda kazandığı
başarılar etkili olmuştu.
Mustafa Kemal Paşa’nın görevleri şunlardı:
a) Görev bölgesinde güvenliğin sağlanması,
b) Asayişsizliğin çıkış sebeplerinin araştırılması,
c) Bölgedeki silah ve cephanenin toplanması,
d) Vatandaşa silah dağıtan kuruluşlar varsa bunların ortadan
dağıtılması,
Müfettişliğinin merkezi Erzurum’du. 3. ve 15. Kolordu da
kendine bağlıydı. Görev alanı içinde askeri ve sivil yetkililere
emretme yetkisi verildi.
Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919’da 23 kişilik maiyetiyle
birlikte Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan yola çıktı ve 19 Mayıs
1919’da Samsun’a çıktı.
Bu sırada memleketin içine düştüğü durumdan kurtulabilmesi
için ileri sürülen kurtuluş çareleri Nutuk’ta şöyle sıralanmıştır:
a) İngiltere mandasını isteyenler,
b) Amerikan mandasını isteyenler,
c) Bölgesel kurtuluş yolları araştıranlar,
Mustafa Kemal Paşa’ya göre çare; Milli egemenliğe dayanan
kayıtsız, şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktı. Bunun
için de tüm ulusun beraberce mücadele etmesi gerekiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun Raporu (22 Mayıs 1919):
1) Samsun çevresinde Rumlar siyasi emellerinden
vazgeçerlerse asayiş kendiliğinden düzelir.
2) Türklerin Yabancı kontrolüne tahammülü yoktur.
3) Yunanlıların İzmir’de hakları yoktur. Bu işgal geçici ve
haksızdır. Yunanlılar İzmir’i terk etmelidir.
4) Millet, milli hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul
etmiştir.
Genelgeler ve Kongreler:
Havza Genelgesi (29 Mayıs 1919):
Mustafa Kemal Paşa karargâhını 25 Mayısta Havza’ya taşıdı.
Burada askeri sivil makamlara genelge gönderdi:
1) Büyük ve heyecanlı mitinglerle işgallerin protesto edilmesi,
2) Bu mitingler sırasında düzenin korunmasına dikkat edilmesi
ve Hıristiyan halka karşı saldırı ve düşmanlık yapılmamasına
önem verilmesi,
3) Büyük devletlerin temsilcilerine ve İstanbul hükümetine
uyarı telgraflarının çekilmesi,
Havza genelgesinin yayınlanmasından 30 Mayıs’ta Havza’da
miting yaptı. Havza Genelgesi’nden sonra Anadolu’nun birçok
yerinde işgalleri protesto eden mitingler yapılmıştır. İngilizlerin
Karadeniz ordusu başkomutanı General Milne’nin baskısıyla
hükümet Mustafa Kemal Paşa’yı geri çağırdı.
Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919):
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Rauf(Orbay), Ali
Fuat(Cebesoy), Refet(Bele), Kazım (Karabekir) ve Cemal Paşa
telgrafla haberleşerek Amasya Genelgesi’ni hazırladılar. Mustafa
Kemal Paşa’nın yaveri Cevat Abbas kaleme aldı. Gizli olarak
yayınlanan bu genelgede;
1) Vatanın bütünlüğü ve Milletin bağımsızlığı tehlikededir.
Kurtuluş savaşının gerekçesidir. Resmi bir belgeyle vatanın
içinde bulunduğu kötü durum millete duyurulmuştur. Bu
kararla, bölgesel kurtuluşu çare olarak gören vatanseverlere
uyarı yapılmıştır.
90
2) Osmanlı Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğu yerine
getirememektedir. Bu durum Milletimizi yok duruma
düşürmüştür. İstanbul Hükümeti’ne ilk defa karşı çıkılarak
görevini yapmadığı millete duyurulmuştur. Kurtuluş
Savaşı’nın gerekçelerinden birinin de İstanbul Hükümeti’nin
millete karşı görevini yerine getirememesi olarak
açıklamıştır.
3) Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı
kurtaracaktır. Bu maddeyle Kurtuluş savaşının yöntemi
belirtilmiştir. Millet egemenliğinden ilk defa bu genelgede
bahsedilmiş ve milli egemenlik için ilk adım atılmıştır.
4) Her türlü etki ve denetimden uzak bir milli bir kurul
oluşturulmalıdır. Temsil kurulu oluşturulmasının gereği ilk
kez Amasya Genelgesi’nde ima edilmiştir. Kurtuluş
mücadelesi kişisellikten çıkarılarak kurumsallaştırılmaya
çalışılmıştır.
5) Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta milli
bir kongre toplanacaktır.
6) Bu genelge bir sır olarak tutulmalı, delegeler gerekli görülen
yerlerde değişik adlarla yolculuk yapmalıdır.
Amasya Genelgesi’nin Sonuçları:
a) Türk inkılâbının aksiyon safhası başlamıştır. Amasya
Genelgesi’nin yayınlanması Anadolu’da ihtilalin başladığını
göstermektedir.
b) Türk ulusu bağımsızlık mücadelesine çağrılmıştır.
c) Amasya Genelgesi’nin yayınlanması üzerine İtilaf devletleri
tepki göstermiş ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a
çağrılmıştır.
Erzurum Kongresi (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919):
Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk ile Trabzon Muhafaza-yı
Hukuk cemiyetleri doğu illeri delegelerinin toplanmasıyla oluşan
bir kongre toplamaya çalışıyorlardı.
Erzurum Kongresi’nin Toplanma Sebepleri:
a) Mondros Ateşkesi’ne göre doğu illerinin tehlike altına
girmesi,
b) Doğu illerinde Ermeni devletinin kurulmasını engellemek,
c) Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Doğu Anadolu’nun
Ermenilere katılması konusunda teslimiyetçi bir politika
izlemesi
3) Osmanlı Hükümeti vatanı koruyamaz ve istiklalini
sağlayamazsa geçici bir hükümet kurulacaktır. İlk defa yeni
bir hükümetin kurulmasından bahsedilmiştir. Kararların
uygulanması için bölgesel bir Temsil Heyeti teşkil edilmiştir.
4) Kuva-yı Milliye’yi amil, milli iradeyi hâkim kılmak esastır.
Saltanatın kaldırılarak mili egemenliğe dayalı bir devletin
kurulacağı açıklanmıştır. Kuva-yı Milliye’nin milli iradeyi
hâkim kılacağı açıklanmıştır.
5) Hıristiyan ahaliye siyasi hâkimiyetimizi ve sosyal dengemizi
bozacak ayrıcalıklar verilemez. Ancak bu vatandaşların can,
mal ve ırzları her türlü saldırıdan korunacaktır. Asıl amacın
tam bağımsızlık olduğu belirtilmiştir.
6) Manda ve himaye kabul edilemez.
7) Ulusal irade ve ulusal güçler padişahlık ve halifelik
makamını kurtaracaktır. Milli irade anlayışına ters düşen bir
kararın alınmasının temel sebebi, ortamın böyle bir
değişikliğe hazır olmamasıydı.
8) Mebusan Meclisi’nin derhal toplanmasına ve hükümet
icraatlarının meclis tarafından kontrol edilmesi için
çalışılacaktır. Bu karar, milli egemenliğe önem verildiğini
göstermektedir.
Erzurum Kongresi’nin Sonuçları:
a) Kongre, alınan kararları uygulamak üzere 9 kişiden oluşan bir
Temsil Heyeti seçmiştir.
b) Kongre kararları ülkenin her yerine ve İstanbul’daki işgal
kuvvetlerine yabancı devlet temsilciliklerine gönderildi.
c) Amacı, toplanış şekli ve yapısı bakımından mahalli bir
kongredir. Ancak alınan kararlar yönünden milli bir
kongredir.
d) Kongre kararlarıyla ilk kez milli sınırlardan Osmanlı
Hükümeti dışında bir hükümet kurulmasından bahsedilmiştir.
e) Manda ve himaye fikri ilk kez Erzurum Kongresi’nde
reddedilmiştir.
f) Mebusan Meclisi’nin açılması konusunda Osmanlı
Hükümeti’ne baskı yapılmıştır.
Kongrede Alınan Kararlar ve Önemi:
1) Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, asla bölünemez. Bu
madde Misak-ı Milli’de yer almıştır. İlk defa milli sınırlardan
bahsedilmiştir.
Balıkesir Kongresi (26–30 Temmuz 1919):
Hacim Muhittin Çarıklı’nın başkanlığında Balıkesir’de
toplanmıştır. Kuzey Batı Anadolu’nun müdafaası için seyyar bir
birlik kurulmuştur. Bölgesel bir kongre olup Batı Anadolu’yu
ilgilendiren kararlar alınmıştır. Amasya Genelgesi’ni
benimsemiş, Padişaha bağlılığını da bildirmiştir. İngiltere,
Amerika, Fransa ve İtalya’nın temsilcilerine telgraflar çekilerek
Anadolu’nun boşaltılması istenmiştir.
Kongrede alınan kararlar:
a) Yunan hareketi sürdükçe seferberlik devam edecektir.
b) Herkes askerlik göreviyle mükelleftir.
c) Askerlikten kaçanlar yakalandıklarında yurt dışına sürgüne
veya Yunan tarafına gönderilecektir.
d) Hareketi bir elden idare etmek için Merkez Heyeti
kurulacaktır.
2) Her türlü işgal ve yabancı müdahalesine karşı Osmanlı
Hükümeti’nin iş yapamaz hale gelmesi halinde millet
topyekûn kendini savunacaktır. İşgalci güçlere karşı güç
oluşturmak için doğu illerindeki yararlı cemiyetler Doğu
Anadolu Müdafaa-yı Hukuk bünyesinde toplanmıştır.
Alaşehir Kongresi (16–25 Ağustos 1919):
Ege Bölgesindeki cemiyet ve kuruluşların bir çatı altında
toplanması için toplanmıştır.
Kongrede Afyonkarahisar-İnegöl hattının batısında kalan
bölgede düşmanın ülkeden çıkarılması için sonuna kadar
Erzurum Kongresi 23 Temmuzda toplandı. Kongrede Mustafa
Kemal kongreye başkan seçildi. Kongre; Erzurum, Bitlis, Sivas,
Trabzon ve Van illerinden gelen 54 delege ile toplandı. Elazığ,
Diyarbakır ve Mardin delegeleri Ali Galip ve Diyarbakır valisinin
engellemelerinden dolayı kongreye katılamadılar.
91
savaşılmasına karar verdi.
Batı Anadolu’da Balıkesir, Nazilli ve Alaşehir olmak üzere 3
cepheye ayrılmıştır.
Kongrede Alınan Kararlar:
1) Yunanlılara karşı işgaller sona erinceye kadar direniş devam
edecektir.
2) Silahlanma ve askere alma işlemleri hızlandırılacaktır.
3) Yunanlılara karşı gerekirse İtilaf devletlerinden yardım
istenecektir.
4) İtilaf devletlerinin bölgeyi geçici işgaline ve yardımına sıcak
bakılmasının sebebi Yunanlıların halka yaptığı zulüm ve
işkencelerdir.
5) Batı cephesinin teşkilatlanmasında etkili olan kongre,
İstanbul Hükümeti’ne de karşı çıkmıştır.
Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919):
Bu kongrenin toplanmasına Amasya Genelgesi’nde karar verildi.
Kongre öncesinde işgal kuvvetleri ile Elazığ valisi Ali Galip
kongreyi engellemeye çalıştıysalar da başarılı olamadılar.
Mustafa Kemal’in amacı ulusal güçleri birleştirmek ve Milli
Mücadele’yi yürütecek örgütü kurmaktı. 38 delege katılımıyla
başlayan kongrede Mustafa Kemal başkan seçildi. Erzurum
Kongresi kararları, tüzük ve manda yönetimi konuları tartışıldı.
Sivas Kongresi’nin Amaçları:
a) Bütün milli cemiyetleri birleştirerek mili bütünlüğü sağlamak
ve yapılacak mücadeleyi tek merkezde toplamak,
b) Erzurum Kongresi kararlarını millete mal etmek,
c) Kongrede Milli Mücadele’yi yürütecek Temsil Heyeti’ni
seçmek.
Sivas Kongresi Kararları:
1) Devletin ve milletin bağımsızlığı, vatanın bütünlüğü
zedelenmemek kaydıyla her hangi bir devletin ekonomik
yardımı kabul edilebilecekti.
2) Temsil Heyeti sadece doğu illerini değil bütün vatanı temsil
edecekti. Temsil Heyeti’nin üye sayısı 15’e çıkarılmış ve
başkanı Mustafa Kemal olmuştur. Milli Mücadele’yi
yürütme yetkisi, Temsil Heyeti’ne verilmiş ve bu heyet;
TBMM açılıncaya kadar hükümet gibi görev yapmıştır.
Temsil Heyeti ilk yürütme yetkisini Ali Fuat Paşa’yı Kuva-yı
Milliyle kumandanlığına tayin ederek kullanmıştır.
3) Gayrimüslimlere siyasi egemenliğimizi ve sosyal dengemizi
bozacak ayrıcalıklar verilemeyecekti.
manda sistemini istemiş, fakat kongre sonucunda manda
sistemi reddedilmiştir.
8) 15 günde bir yayınlanmak üzere İrade-yi Milliye gazetesi
çıkarılacaktı.
Sivas Kongresi’nin Sonuçları:
a) Ülkenin her yerinden seçimle gelen delegelerin katılmasıyla
toplanmış milli bir kongredir.
b) Milli hâkimiyet ilkesinin saltanat ve hilafeti kurtaracağı
görüşü ortaya çıkmıştır.
c) İşgallere karşı çıkılması ve direnişe devam edilmesi bir kez
daha vurgulanmıştır.
d) Misak-ı Milli’nin esasları belirlenmiştir.
e) Sivas Kongresi Temsil Heyeti ve Mebusan Meclisi’nin açılması
çalışmalarını hızlandırmıştır.
f) Kuva-yı Milliye birliklerinin birbirleriyle ilişkilerini sağlama ve
güçlü direnme cepheleri oluşturulması için çalışılmıştır.
Temsil Heyeti’nin çalışmaları ve İstanbul ile ilişkilerin kesilmesi
sonucu Damat Ferit Paşa Hükümeti yıkıldı. Yerine milli
mücadeleye daha yakın olan Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu.
General Harbord Raporu:
ABD başkanı Wilson, Ermeni sorunu ve Türkiye mandası ile ilgili
olarak General James G. Harbord’u görevlendirdi.
General Harbord, Anadolu’da yaptığı incelemeler sonucunda bir
rapor hazırladı.
Bu rapora göre;
a) Ermeniler konusundaki iddiaların asılsız olduğu belirtildi,
b) Milliyetçilerin Anadolu’yu savunma konusunda kararlı
olduğu, bunun için de 400- 500 bin kişilik bir orduya ihtiyaç
olduğu açıklandı.
c) Anadolu’nun kaynak yönünden fakir olduğu, mandanın
kabulü halinde Türkiye’nin ABD’ye ekonomik yük olacağı
belirtildi.
Bu sebeple ABD kongresi manda konusunu reddetti.
Amasya Görüşmeleri (20–22 Ekim 1919):
Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Temsil
Heyeti arasında yapılan görüşmeler sonucunda önemli kararlar
alındı. Amasya protokolünü Mustafa Kemal, Rauf Orbay ve
Bekir Sami beyler hazırlamıştır.
6) Milli Mücadele’yi yürüten cemiyetler; Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti adıyla birleştirildi.
Alınan kararlar:
a) Türk vatanının bütünlüğü ve bağımsızlığı korunacaktır.
b) Gayrimüslim azınlıklara devletin siyasi egemenliğini ve
sosyal dengesini bozacak imtiyazlar verilmeyecektir.
c) Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Osmanlı
Hükümeti tarafından tanınacaktı.
d) İtilaf Devletleriyle barış antlaşması amacıyla toplanacak
konferansa Temsil Heyeti tarafından uygun görülen
temsilciler gönderilecekti.
e) Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da değil, Anadolu’da güvenli
bir yerde toplanmalıdır.
7) Manda ve himaye kesinlikle reddedildi. Manda; devletler
hukukunda, bir ulusun bağımsız yaşama yeteneği
kazanıncaya kadar, Milletler Cemiyeti’nin tayin ettiği bir
devletin himayesi altında bulunmasıdır. Amerikan mandası
kongrede en çok konuşulan konu olmuştur. 38 üyeden 25’i
Amasya Görüşmesi’nin Sonuçları:
a) İstanbul Hükümeti, Temsil Heyeti’ni ve milli mücadeleyi
resmen tanıdı.
b) Taraflar ilk defa birlikte hareket etmişler ve aralarındaki
anlaşmazlık ortadan kalkmıştır.
4) Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanması için çalışmalara
devam edilmesi kararlaştırıldı.
5) Erzurum Kongresi kararları bazı değişiklik ve ilavelerle kabul
edildi. Erzurum Kongresi kararları onaylanarak millete mal
edilmiş, Erzurum ve Sivas kongre kararları Milli Mücadele ve
Misak-ı Milli’nin esasını oluşturmuştur.
92
c)
İstanbul Hükümeti meclisin açılması ve seçimlerin yapılması
dışındaki kararları kabul etmemiştir.
d) Seçimler serbest bir ortamda yapılmış, İtilaf devletleri
seçimlere karışmamıştır.
e) Meclisin İstanbul dışında toplanması kararlaştırılmıştır.
f) Salih Paşa bu kararları hükümete kabul ettiremezse istifa
edeceği sözünü verdi fakat Mebusan Meclisi’nin toplanması
dışındaki kararları kabineye kabul ettiremedi.
Komutanlar Toplantısı (16 Kasım 1919):
Meclisin İstanbul’da toplanması kesinleşince, Mustafa Kemal ve
arkadaşları Sivas’ta toplanarak aşağıdaki kararları aldılar:
a) Meclise seçilecek milletvekilleri durum hakkında
aydınlatılacak, mili teşkilatın takip edeceği programın
mecliste müdafaası için bir grup teşkil edilecektir.
b) Meclisin güven içinde serbestçe çalıştığı görülünceye kadar
Temsil Heyeti Anadolu’da kalarak görevine devam edecektir.
c) Paris Barış Konferansı’nda Anadolu hakkında olumsuz karar
alınması halinde milli iradeye başvurularak gereken
yapılacaktır.
Temsil Heyetinin Ankara’ya Gelmesi (27 Aralık 1919):
Erzurum milletvekili seçilen Mustafa Kemal Mebusan Meclisinin
güven içinde çalıştığı görülene kadar Temsil Heyeti ile birlikte
genel durumu yakından izlemek üzere 27 Aralık 1919 tarihinde
Ankara’ya geldi.
Ankara’nın milli mücadelenin fiili merkezi seçilmesinde;
a) Ankara’nın Batı Anadolu’da yapılacak savaş alanlarına yakın
olması,
b) Güvenli bir konumda olması,
c) Demiryolu ulaşımı ve haberleşme imkânlarının iyi olması,
d) İstanbul’daki gelişmeleri yakından takip etmek imkânı,
e) Savunmasının kolay olması,
f) Halkın Kuva-yı Milliye’ye destek olması etkili oldu.
10 Ocak 1922’den itibaren mili mücadele kararlarını halka
duyurmak, menfi propagandalara karşı halkı bilinçlendirmek,
milli birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla Hâkimiyet-i Milliye
gazetesi yayınlanmaya başladı.
Mebusan Meclisi’nin Toplanması (12 Ocak 1920–11 Nisan
1920):
Amasya’da ortaya çıkan Erzurum ve Sivas kongreleri ile gücünü
gösteren milli iradenin üstünlüğü karşısında Mebusan
Meclisi’nin toplanması kabul edilmişti. Bu amaçla 7 Kasım
1919’da Türkiye’de genel seçimler yapıldı. Seçimleri genellikle
müdafaa-yı hukuk cemiyetlerine üye olanlar kazandılar. Mustafa
Kemal Erzurum milletvekili seçildi. İstanbul Hükümeti ve İtilaf
devletleri bu seçimlerin yapılmasına müdahale etmediler.
Bu durumun sebepleri;
a) İstanbul’un İtilaf devletlerinin denetiminde bulunmasından
dolayı, kararların kendi istekleri doğrultusunda alınacağına
inanmaları,
b) İstanbul dışındaki bir parlamentonun Temsil Heyeti’nin
denetimine girebileceği endişesiydi.
Mustafa Kemal, Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanmasının
kesinleşmesi üzerine görüşülecek konuları tespit etmek amacıyla
müdafaa-yı hukuk cemiyetleri üyelerinden milletvekili seçilenleri
Ankara’ya davet etti.
Mustafa Kemal’in Vekillerden İstediği Hususlar:
a) Mustafa Kemal’i meclis başkanı seçmek,
b) Mebusan Meclisi’nde müdafaa-yı hukuk grubu kurmak,
c) Misak-ı Milli’nin mecliste kabul etmesini sağlamak,
Meclis 12 Ocak 1920 de İstanbul’da toplandı. Mustafa Kemal
meclis başkanı olarak seçilemedi ve müdafaa-yı hukuk grubu
kurulamadı, ancak Felah Grubu kuruldu. Bu durum, mebusların
görüşlerini değiştirdiklerini ve çoğunluğun saltanata bağlı
olduğunu göstermektedir.
Misak-ı Milli Kararları (28 Ocak 1920):
28 Ocak 1920 de Meclis-i Mebusan’ın gizli oturumunda Misak-ı
Milli (Milli Ant) kabul edildi.
1) Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesi’ni imzaladığı 30
Ekim 1918 tarihinde işgal altında bulunan Arap
memleketlerinin durumu halkın serbestçe vereceği oyla
belirlenmelidir.
2) Mondros Ateşkesi’nin imzalandığı tarihte Türk ordusunca
korunan işgale uğramamış olan topraklar bir bütündür, asla
bölünemez.
3) Halkın oylarıyla anavatana katılan üç sancakta (Kars,
Ardahan ve Batum) gerekirse halkoyuna başvurmalıdır.
4) Batı Trakya Türklerinin geleceği halkının vereceği oy ile
belirlenecektir.
5) İstanbul ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü
tehlikeden korunmalıdır.
6) Azınlık hakları, komşu memleketlerdeki Müslüman halkın
aynı haklardan yararlanmaları şartıyla kabul edilecektir.
7) Siyasi, adli ve mali gelişmemizi engelleyen kapitülasyonlar
kaldırılmalıdır.
Misak-ı Milli’nin Önemi:
a) Milli sınırlarımız kesin olarak belirlenmiştir.
b) Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar Osmanlı
Mebusan Meclisi’nde onaylanmıştır.
c) Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağlama
konusundaki kararlılığı ve kabul edebileceği barış şartları
dünyaya ilan edilmiştir. Misak-ı Milli Türk milletinin ulusal
sınırlar içinde bağımsız yaşama yeminidir.
d) Milli mücadelenin siyasi programı ve hedefi açıklanmıştır.
İstanbul’un İşgali (16 Mart 1920):
İtilaf devletleri, Misak-ı Milli’yi kabul etmediler ve Meclis
başkanını tutukladılar. 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal
ettiler, Meclis-i Mebusan’ı basarak milletvekillerini tutuklayıp
Malta adasına sürdüler.
İtilaf devletleri işgalden hemen sonra bir bildiri yayınladılar:
İstanbul’un işgalinin kendileri hakkında oluşacak olumsuz
tepkileri yok etmek amacıyla bir bildiri yayınlamışlardır:
a) İşgal geçicidir,
b) İtilaf devletlerinin amacı, saltanatın nüfuzunu kırmak değil
aksine Osmanlı idaresinde kalacak memleketlerdeki
nüfuzunu kuvvetlendirmektir,
c) Taşrada isyan çıktığı veya katliam yapıldığı takdirde, İstanbul
Türklerden alınacaktır.
d) Herkesin saltanat makamı olan İstanbul Hükümeti’nin
emirlerine uyması gerekir.
İşgale Karşı Anadolu’nun Tepkisi:
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgali üzerine İtilaf devletlerini
protesto ederek şu tedbirleri almıştır:
93
a) İstanbul ile bütün haberleşmeler kesilecektir.
b) İstanbul’daki tutuklamalara karşılık Anadolu’daki İtilaf
devletleri subayları tutuklanacaktır.
c) İstanbul ve Adana’dan Anadolu’ya İtilaf Devletleri
askerlerinin sevkiyatını önlemek için, Geyve ve Ulukışla
civarındaki demiryolları tahrip edilecektir.
d) Anadolu’daki resmi kuruluşların her türlü para ve kıymetli
eşyaları İstanbul’a gönderilmeyecektir.
İstanbul’un Resmen İşgalinin Sonuçları:
a) İstanbul’un işgali Mustafa Kemal Paşa’yı görüşlerini haklı
çıkarmıştır.
b) İstanbul’un işgali, Anadolu’daki Milli mücadele’ye katılımı
artırmış, pek çok aydın, asker ve milletvekili Anadolu’ya
geçmiştir.
c) İşgalden sonra İtilaf devletlerinin baskısı artmıştır. Meclis son
toplantısını 18 Mart 1920’de yaptı.
d) İtilaf devletleri meclisi dağıtmakla, milli iradeyi yok etmeyi
amaçlamışlardır.
e) İşgal, Padişah ve İstanbul Hükümeti’nin tamamen İtilaf
devletlerinin denetimine girmesine neden olmuştur.
f) Mebusan Meclisi’nin kapanması, TBMM’nin Ankara’da
açılmasına zemin hazırlamıştır.
TBMM’nin Açılması (23 Nisan 1920):
İtilaf devletleri İstanbul’un işgalinden sonra Osmanlı Mebusan
Meclisi’ni kapatmışlar, bu durum; Türk Milletini haklarını
koruyacak bir meclisten mahrum bırakmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920’de bir genelge yayınlayarak
Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip yeni bir meclisin açılması
için, hemen seçimlerin yapılmasını, her sancaktan 5 üyenin
seçilerek 15 gün içinde Ankara’da toplanmalarını istedi.
Genelgede Mebusan Meclisi üyeleri de meclise katılmaya
çağrılıyordu.
Ankara’ya gelen milletvekilleri üç gruptan oluşuyordu:
a) Mustafa Kemal Paşa’nın genelgesiyle yapılan seçimle
belirlenenler,
b) Osmanlı Mebusan Meclisi’nce seçilmiş olanlar,
c) Sürgünden gelen 14 milletvekili.
I. TBMM’nin açılmasıyla; ulusal güçlerin birleştirilmesi, düzenli
bir ordu kurularak ülkenin işgalden kurtarılması ve ulusal
iradenin hâkim hale getirilmesi amaçlanmıştı.
23 Nisan 1920’de, 120 milletvekilinin katılımıyla ilk meclis açıldı
(toplam üye sayısı 390). Meclis üyeleri; memur, aydın, asker, din
görevlileri, çiftçi, tüccar ve aşiret reisi gibi gruplardan
oluşuyordu.
Mustafa Kemal Paşa, meclisin yetkileri ve hükümetin kurulması
konusunda bir önerge verdi:
1) Mecliste toplanmış olan milli iradeyi doğrudan vatanın
geleceğine hâkim kılmak temel ilkedir. TBMM’nin üstünde
bir güç yoktur. Saltanat iradesine karşı çıkılmış ve
TBMM’nin bir güç olmadığı belirtilerek Osmanlı Hükümeti
yok sayılmıştır. Ülke yönetiminde tek egemen gücün millet
olduğu belirtilmiştir. Böylece ulus egemenliğine dayalı bir
yönetim anlayışı benimsenmiştir.
2) TBMM yasama ve yürütme yetkisine sahiptir. İlk mecliste
güçler birliği ilkesi benimsenmiştir. Milli mücadelenin
fevkalade şartlarından dolayı bu ilke kabul edilmiştir. Amaç
acil kararlar alıp zaman yitirmeden bunları
uygulayabilmektir. Meclis gerektiği zaman İstiklal
Mahkemeleri kurarak yargı gücünü de kullanmıştır.
3) Hükümeti kurmak gereklidir. İstanbul Hükümeti dışında
yeni bir hükümetin kurulması sağlanmış ve milli hâkimiyet
esasına dayandırılmıştır.
4) Geçici kaydıyla bir hükümet reisi tanımak veya padişah
kaymakamı atamak doğru değildir. Meclis kararlarında
bağımsız olması gerektiği ve sürekli olacağı vurgulanmıştır.
5) Mecliste seçilecek bir heyet, meclise vekil olarak hükümet
işlerini görür. Meclisin reisi, hükümetin de reisidir. Meclis
Hükümeti sistemi kabul edilmiştir. Buna göre Bakanlar
Kurulu üyeleri Meclis içinden tek tek oylanarak seçilmiştir.
Meclis Başkanı Hükümetin de başkanı olmuş, ayrıca bir
başbakan atanmamıştır. Meclis Başkanı aynı zamanda
devletin de başkanı sayılmıştır. Bu durum güçler birliğinin
sonucudur.
6) Padişah ve halifenin geleceği, işgalcilerin baskısı bittikten
sonra Meclis tarafından belirlenecektir. Ulusal egemenlik
anlayışına ters düşen böyle bir karar alınmasının temel
nedeni, ortamın böyle bir değişikliğe hazır olmaması ve
halkın tepki göstereceği endişesidir. Vatanın kurtuluşuna
önem verildiği için ayrılık çıkaracak tavırlardan kaçınılmıştır.
İlk TBMM’nin Özellikleri:
a) Millet egemenliğine dayanan yeni Türk devleti resmen
kurulmuştur. TBMM’nin açılmasıyla Temsil Heyeti’nin görevi
sona ermiştir.
b) Aslında kurucu meclis olan TBMM için, farklı görüşte olan
milletvekilleri arasında birliği bozmamak için olağanüstü
yetkilere sahip meclis denilmiştir.
c) Egemenliğin kaynağını değiştirmeyi öngördüğünden ihtilalci
bir karaktere sahiptir.
d) Farklı görüşlerin savunulmasına ortam hazırlaması
nedeniyle demokratik ve çok seslidir.
e) Güçler Birliği ilkesini benimsediği için olağanüstü yetkilere
sahiptir.
f) Azınlıklara yer vermediği, Misak-ı Milli’yi ilke edindiği ve
İstiklal Marşı’nı kabul ettiği için ulusal nitelik kazanmıştır.
TBMM’ye Karşı Çıkan İsyanlar:
İstanbul Hükümeti ile İtilaf devletlerinin kışkırtmaları ve
azınlıkların çalışmaları sonucunda TBMM’ye karşı isyanlar
çıkmıştır. 1919’da başlayan isyanlar, 1920’de yaygınlaşmış ve
1921 yılı sonlarında büyük ölçüde bastırılmıştır.
İsyanların sebepleri:
a) Anadolu üzerindeki otoritesini kaybetmek istemeyen İstanbul
Hükümeti’nin kışkırtmaları,
b) İngilizlerin, Milli Mücadele’yi padişah ve halifenin
karşısındaymış gibi propaganda etmeleri,
c) İngilizlerin, Boğazların her iki yakasında da tampon bölge
oluşturmak istemeleri,
d) Asker kaçaklarının Anadolu’daki otorite boşluğundan
yararlanmak istemeleri,
e) İstanbul Hükümeti’nin milli mücadeleyi İttihatçı ve Bolşevik
olarak nitelendirmesi,
f) Kuva-yı Milliye birliklerinin düzenli orduya katılmak
94
istememeleri,
g) Azınlıkların işgallerden faydalanarak kendi devletlerini
kurmak için silahlı faaliyetlerde bulunmaları,
İstanbul Hükümeti’nin Çıkardığı İsyanlar:
1) Anzavur İsyanı: Ahmet Aznavur, Balıkesir yöresinde isyan
çıkardı. Birinci isyan (2–25 Kasım 1919) Kuva-yı Milliye birlikleri
tarafından, ikinci isyan (16 Şubat 1920) Çerkez Ethem tarafından
bastırıldı.
2) Kuva-yı İnzibatiye İsyanı: İngilizlerin teşviki ile İstanbul
Hükümeti’nin kurduğu Süleyman Şefik Paşa komutasındaki
Kuva-yı İnzibatiye; Geyve’de isyan çıkardı (8 Mayıs 1920). İsyan
üç ay sürdü. Batı cephesi komutanı Ali Fuat Paşa isyanı bastırdı.
Bu iki isyanın sebebi İngilizlerin Boğazlar ile Anadolu arasında
tampon bir bölge oluşturmak istemesiydi.
İstanbul Hükümeti ve İşgal Güçlerinin Çıkardığı İsyanlar:
Kurtuluş Savaşı boyunca çok yaygın olarak çıkan bu isyanların
sebepleri; işgal ettikleri yerleri korumak, boğazları denetim
altında tutmak, milli mücadeleyi engellemek ve azınlıklardan
yararlanmaktı.
1) Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı İsyanları: 13 Nisan
1920’de başlayan isyan kısa sürede yayılmış ve İngilizlerce
desteklenmiş Çerkez Ethem’in yardımlarıyla Ali Fuat Paşa’nın
emrindeki birlikler tarafından bastırılmıştır.
2) Yozgat İsyanı: Yeni Han, Yozgat ve Boğazlıyan’da Çapanoğlu
ailesi tarafından 15 Mayıs’ta çıkarılan isyanı Çerkez Ethem 27
Ağustos’ta bastırmıştır.
3) Zile İsyanı: Zile’de Aynacıoğlu ailesinin başlattığı isyanı,
Çerkez Ethem’in kuvvetleri tarafından bastırıldı.
4) Afyon İsyanı: Çopur Musa adlı bir kişi ‘Din elden gidiyor’ diye
isyan başlattı. Çivril’de Milli kuvvetlere yenilerek Yunanlılara
sığındı.
5) Konya Ayaklanması: İstanbul Hükümeti’nin kışkırtmasıyla
Delibaş Mehmet Ekim 1920 ‘de Çumra’da isyan etti ve Konya
işgal edildi. Kısa zamanda Beyşehir ve Akşehir’e yayılan isyanda,
Delibaş Mehmet Kasım 1920’de yenildi ve Fransızlara sığındı.
6) Milli Aşireti İsyanı: Urfa’nın Fransız işgalinden
kurtarılmasında Kuva-yı Milliye ile işbirliği yapan Milli Aşireti,
Fransızların kışkırtmasıyla Viranşehir’de isyan etti (8 Haziran
1920). Fransızların bölgesine çekilmesiyle isyan bastırıldı (26
Haziran 1920). İkinci isyan Ağustos 1920’de başladı askeri
birliklerin ve bağlı aşiretlerin işbirliği sonucunda 7 Eylül 1920’de
bastırıldı.
Bunlardan başka; Ali Batı (Midyat ve Nusaybin), Şeyh Eşref
(Bayburt), Koçkiri (Koçhisar, Zara ve Erzincan), Cemil Çeto
(Garzan ve çevresi) isyanları da çıkmıştır.
Azınlıkların Çıkardığı Ayaklanmalar:
Ermeniler, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak için
özellikle Fransız işgali altındaki yerlerde Ermeni intikam alayları
kurarak saldırıya geçmişlerdi. Mondros Ateşkesi’nden sonra
Taşnak komitecileri Doğu Anadolu’da pek çok Müslüman’ı
katletmişlerdi. TBMM tarafından Doğu Cephesi Komutanlığı’na
tayin edilen Kazım Karabekir Paşa, Ermenileri yenerek Kars’ı geri
aldı(30 Ekim 1920). Türk kuvvetleri Erivan’a yaklaşınca Ermeniler
ateşkes istediler ve TBMM Hükümeti ile Gümrü Antlaşmasın’ı
imzaladılar.
Rumlar, Karadeniz bölgesinde bir Pontus devleti kurmak için
isyan ettiler (Aralık 1920). Samsun’dan Trabzon’a kadar yayılan
bu isyanda Rum çetelerini Amasya metropoliti Yermanos ile
Samsun Tütün Fabrikası müdürü Tokomanidis yönetiyorlardı.
Amasya Merkez Komutanı Nureddin Paşa isyanı bastırdı.
Suçlular yakalanıp İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Merzifon
Amerikan Koleji basılarak Amerikan idarecileri yurt dışına
çıkarıldılar. 6 Şubat 1923’te isyan tamamen bastırıldı.
Kuva-yı Milliye Gruplarının İsyanları:
Düzenli ordunun kurulmasından sonra, düzenli orduya katılmak
istemeyen bazı Kuva-yı Milliye birliklerinin çıkardığı isyanlardır.
1) Demirci Mehmet Efe İsyanı: Denizli, Burdur, Dinar ve Çal
civarında düzenli orduya karşı çıkan isyan Refet Bele tarafından
bastırıldı(30 Aralık 1920).
2) Çerkez Ethem İsyanı: Milli Mücadele’de çok büyük faydaları
olan Çerkez Ethem, 27 Aralık 1920’de Kütahya, Gediz ve Demirci
civarında isyan etti ve İsmet Bey’in kuvvetlerine yenildi.
İsyanlara Karşı Alınan Tedbirler:
a) Hıyanet-i Vataniye Kanunu(29 Nisan 1920) çıkarıldı.
b) İstiklâl Mahkemeleri(11 Eylül 1920) kuruldu. Üyeleri, meclis
üyeleri arasında seçilmiş ve kararları hemen uygulanmıştır.
c) Kuva-yı Milliye kaldırılarak düzenli orduya geçildi.
d) İstanbul Hükümeti’yle her türlü haberleşme kesildi.
e) Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi, İstanbul müftüsünün fetvasına
karşı fetva yayınladı.
f) Anadolu Ajansı ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesi aracılığıyla
halk aydınlatıldı.
İsyanların Sonuçları:
1) Meclisin yıpranmasına rağmen devlet otoritesi korundu.
2) Milli mücadelenin uzamasına sebep oldu.
3) Anadolu’nun uzun süre düşman işgalinde kalmasına sebep
oldu.
4) Yunanlılar Anadolu’nun iç bölgelerine kadar yayılma fırsatı
bulmuştur.
5) Kardeş katli ve mücadelesine sebep olmuştur.
6) Milli kaynak kaybı meydana gelmiş ve kuvvetler birbirine
karşı kullanılmıştır.
7) Düzenli ordunun kurulması hızlanmıştır.
Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920):
İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti ile imzalayacakları barış
antlaşmasını geciktirdiler. Çünkü Osmanlı topraklarını nasıl
paylaşacaklarına karar verememişlerdi.
İngiltere, Fransa ve İtalya San Remo’da toplanarak (18–26 Nisan
1920) barış şartlarını görüştüler. Osmanlı Hükümeti temsilcisi
Tevfik Paşa ‘Antlaşma şartlarının bağımsız bir devlet anlayışıyla
bağdaşması mümkün değildir’ diyerek barış şartlarını kabul
etmedi.
İtilaf devletleri antlaşmanın imzalanmasını kolaylaştırmak için
Yunanlıları harekete geçirerek işgalleri hızlandırdılar.
Yunanlıların kısa zamanda başarılı olmalarında;
95
a)
b)
c)
d)
Türk ordusunu terhis edilmesi,
Cephelerde henüz disiplin ve dayanışmanın sağlanamaması,
Anadolu’da isyanların çıkarılması,
Milli birliğin yeterince gerçekleşmemesi etkili oldu.
Bu gelişmeler üzerine Mebusan Meclisi olmadığı için Saltanat
Şurası toplanarak antlaşmayı kabul etmeye karar verdi.
Paris’e giden heyet (Bağdatlı Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat
Halis Bey); antlaşmayı imzaladılar.
Siyasi Hükümler ve Sınırlar:
1) Doğu Trakya ve Batı Anadolu(İzmir ve civarı) Yunanlılara
verilecekti.
2) Mardin, Urfa, Antep ve Suriye Fransızlara bırakılacak,
Adana’dan Kayseri ve Sivas’ın kuzeyine kadar olan bölge
Fransız nüfuzunda olacaktır.
3) Arabistan ve Musul dâhil Irak, İngiltere ve Fransa arasında
paylaştırılıp manda altına alınacaktır.
4) Rodos ve 12 Ada İtalyanlara, diğer Ege adaları Yunanlılara
bırakılacaktı.
5) Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop, Çorum,
Kayseri’nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu,
Zonguldak ve Bilecek Osmanlı Devleti’ne bırakılacaktı.
6) İstanbul, başkent olarak kalacak, ancak Osmanlı Devleti
barış şartlarına uymazsa İstanbul da Türklerden alınacaktır.
7) Boğazlar savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine
açık olacaktır. Uluslar arası bir Boğazlar Komisyonu
kurulacaktı. Türk üyesi bulunmayan bu komisyonun ayrı bir
bütçesi ve ayrı bir bayrağı olacaktı.
8) Osmanlı Devleti’nde yaşayan her topluluk dil, din, mezhep
özgürlüğünü kullanabilecek ve herkes eşit olacaktı.
Askeri Hükümler:
9) Hicaz bağımsız bir devlet olacaktı. Osmanlı Devleti Mısır
üzerindeki haklarından feragat edecekti.
10) Doğu Anadolu’da iki yeni devlet kurulacaktı.
11) Osmanlı ülkesinde mecburi askerlik kaldırılacaktı.
12) Askeri kuvvet 50.700 kişiden oluşacak ve ordunun ağır
silahları bulunmayacaktır.
13) Deniz gücü sınırlı olacak, 13 küçük gemiyi geçmeyecekti.
Ekonomik Hükümler:
14) Adli ve mali kapitülasyonlar tüm müttefik devletlere açık
olacaktı.
15) Osmanlı maliyesi tamamen İtilaf devletlerinin kontrolü
altında olacaktır. İngiliz, Fransız İtalyan ve Osmanlı
üyelerinden oluşan bir komisyon bütçeyi hazırlayacaktı.
Osmanlı üyeler komisyonda danışman olarak
bulunacaklardı.
16) Osmanlı Devleti savaş sonrası tazminat ödeyecekti.
Sevr Antlaşması’nın Önemi:
a) Bu antlaşma bir meclis tarafından onaylanmadığı için hukuki
geçerliliği yoktur.
b) Antlaşmanın ağır hükümler içermesi milletin mücadele
gücünü artırmıştır.
c) Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde vatanın bütünlüğü ilke
olarak kabul edilmiş, ancak İstanbul Hükümeti bu antlaşmayı
imzalayarak bu ilkeye ters düşmüştür.
d) TBMM’nin antlaşmayı tanımadığını açıklamış, imzalayanları
ve onaylayanları vatan haini ilan etmiştir.
III. KURTULUŞ SAVAŞI’NDA CEPHELER
Düzenli Ordunun Kurulması:
Mondros Ateşkesi ile Osmanlı ordusu terhis edildiği için Kurtuluş
Savaşı’nı Kuva-yı Milliye birlikleri başlatmıştı. Doğu Anadolu’da
Kazım (Karabekir) Paşa emrindeki 15. Kolordu kalmıştı.
Düzenli ordunun silah ihtiyacı; İtilaf devletlerinin depolarından
silahları kaçırarak, Rusya’dan silah satın alarak, basit
imalathanelerde silah yaparak temin etmiştir. Ordudaki subay
sayısı; İstanbul’dan kaçan subayların gelmesiyle, emekli
subaylara yeniden görev verilerek ve Ankara’da üç aylık subay
okulu açılarak artırılmıştır.
Kurtuluş savaşında İngilizler ve İtalyanlarla savaş yapılmamıştır.
Boğazlar işgal altında olduğu için Doğu Trakya’da askeri cephe
oluşturulamamış, bu bölgenin kendi imkânlarıyla mücadele
etmesi sağlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı içte; saltanata, isyancı Ermeniler ve Rumlara,
Kuva-yı Milliye liderlerine dışta ise; İngiltere, Fransa ve İtalya
gibi işgalci devletlere karşı yapılmıştır.
Kurtuluş Savaşı’nın amacı; yurdumuzu işgalden kurtarmak, milli
egemenliğe dayan tam bağımsız bir devlet kurmaktı.
1. DOĞU CEPHESİ:
Kurtuluş Savaşı’nda Ermeni Sorunu:
Osmanlı Devleti 1878 Berlin Antlaşması’yla kaybettiği Kars,
Ardahan ve Batum’u 1918 Brest-Litowsk anlaşmasıyla geri
almıştı. Ancak bu toprakları uzun süre elinde tutamadı, 1918
Mondros Ateşkesi’yle, 1914 yılındaki sınırlarına geri çekilmek
zorunda kaldı.
Bu sırada Rusya’da 1917 İhtilali yaşanmış ve Kafkas
cumhuriyetleri (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan)
bağımsızlıklarını kazanmışlardı.
Ermeniler Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak için
çalışıyorlardı. Bölgede nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları
iddiasıyla Paris Barış Konferansı’na katıldılar. Ancak ABD
başkanı W. Wilson’un Doğu Anadolu’ya gönderdiği General
Harbord raporu Ermeni iddialarını yalanlıyordu.
Harbord raporuna rağmen İngiltere Ermenilere destek vererek
Sevr Antlaşması’nda bir Ermeni devletinin kurulmasını öngören
bir madde koydurttu.
Bu gelişme üzerine, Ermeniler Doğu Anadolu’yu ele geçirmek
için saldırıya geçtiler. Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Nahcivan’a
saldırdılar. Ermeni katliam ve zulümleri artmaya başladı.
Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa emrindeki Türk
ordusu 28 Eylül 1920’de taarruza geçerek Sarıkamış(29 Eylül),
Kars(30 Ekim) ve Gümrü(7 Kasım) ele geçirerek Erivan’a doğru
ilerledi. Direnemeyeceklerini anlayan Ermenilerin barış
istemeleri üzerine Gümrü Antlaşması imzalandı.
Gümrü Antlaşması(3 Aralık 1920, TBMM-Ermenistan):
1) Doğu sınırı Aras nehri- Çıldır Gölü hattına kadar
uzanacaktır.
2) Kars, Sarıkamış, Kağızman ve Iğdır Türk devletine
96
verilecektir.
3) Ermenistan Hükümeti, TBMM Hükümeti tarafından geçersiz
sayılan Sevr Antlaşması’nı tanımayacaktır.
4) Düşman ordusuna katılarak Türklere karşı silah kullanmış
veya öldürme olaylarına katılmış olanların dışında kalan
Ermeniler, en geç 6 ay içinde Türkiye’ye dönebileceklerdir.
5) Ermenistan Türkiye’ye karşı hiçbir düşmanca harekette
bulunmayacaktır.
Antlaşmanın Önemi:
a) Yeni Türk devletinin yabancı bir devletle imzaladığı ilk
antlaşmadır.
b) Türk ordusunun ilk askeri başarısıdır Misak-ı Milli’nin bir
kısmı gerçekleşmiştir.
c) Ermenistan, TBMM’nin siyasi varlığını tanıyan ilk devlet
olmuştur.
d) Ermeniler Türk topraklarındaki iddialarından vazgeçmişlerdir.
e) Doğu cephesinin kapanmasıyla askerlerin bir kısmı batıya
kaydırılmıştır.
f) Antlaşmada Osmanlı Devleti adı kesinlikle geçmemiş, uluslar
arası bir belgede Türkiye adı kullanılmıştır.
5 Aralık 1920’de Ermenistan, Sovyet işgaline uğrayınca antlaşma
yürürlüğe girmedi ancak Kars Antlaşması’na temel oldu.
Ermenistan ve Gürcistan ile yapılan antlaşmalar Moskova
Antlaşması’ndan (16 Mart 1921) sonra kesinleşti. 13 Ekim
1921’de Kafkas cumhuriyetleriyle Kars Antlaşması yapıldı.
Batum Antlaşması (23 Şubat 1921):
TBMM Hükümeti, Gümrü Antlaşması’ndan sonra Gürcistan’a bir
nota verdi. Gürcistan Batum Antlaşması’yla Ardahan, Artvin ve
Batum’u Türk Devleti’ne bıraktı.
2. GÜNEY CEPHESİ:
Bu cephede işgallere karşı Kuva-yı Milliye birlikleriyle mücadele
edilmiş, düzenli ordu birlikleri kullanılmamıştır. Güneyde ilk
silahlı direniş Hatay Dörtyol’da başladı.
Mondros Ateşkesi’nden sonra Urfa, Maraş ve Antep İngilizler
tarafından işgal edilirken, Fransızlar da Adana ve dolaylarını işgal
etmişlerdi. İngiltere ve Fransa aralarında yeni bir antlaşma
yaparak Orta Doğu’yu manda yönetimi kurmak için aralarında
paylaştılar. Buna göre Irak ve Filistin İngiliz mandasına Urfa,
Maraş ve Antep Fransız mandasına bırakıldı. Fransızlar bölgeyi
elde tutmak için Türklere karşı baskı ve zulümlerini artırdılar.
Aynı zamanda Mısır ve Suriye’den getirdikleri Ermenileri
teşkilatlandırıp Türklere saldırttılar. Bu haksız durum karşısında
bölgede Kuva-yı Milliye birlikleri kurularak direnişe geçildi.
Sivas Kongresi’nde Güney Cephesi’nde mücadele eden Kuva-yı
Milliye birliklerinin desteklenmesine karar verilmiş ve Güney
Cephesi’ne komutanlar gönderilmiştir.
Güney cephesinde Maraş’ta Sütçü İmam, Antep’te Şahin Bey
direnişin sembolü olmuşlardır. TBMM 6 Şubat 1921’de Antep’e
Gazi, 1973’te Maraş’a Kahraman, 1984’de Urfa’ya Şanlı
unvanını vermiştir.
Güney Cephesi’nde Kuva-yı Milliye birliklerine karşı başarılı
olamayan Fransızlar Maraş(11 Şubat 1920) ve Urfa’dan(10 Nisan
1920) çekilmek zorunda kaldılar.
Sakarya zaferinden sonra TBMM Hükümeti’yle Ankara
Antlaşması’nı(20 Ekim 1921) yaparak güney illerinden çekildiler.
Bu antlaşmayla Hatay dışındaki bugünkü Suriye sınırlarımız
çizilmiş oldu. Böylece güney cephesi kapanarak bölgedeki
birlikler batı cephesine kaydırıldı.
Antalya bölgesinde bulunan İtalyanlar ile çatışma olmamıştır.
Türk Devleti’nin batı cephesinde kazandığı başarılar İtalyanları
işgal ettikleri yerlerden Sakarya zaferinden önce çekilmelerine
sebep olmuştur.
3. BATI CEPHESİ:
Milli mücadelede büyük savaşlar batı cephesinde Yunanlılara
karşı yapılmıştır. Mondros Ateşkesi’nden sonra başlayan
işgallere karşı İstanbul Hükümeti’nin sessiz kalması Kuva-yı
Milliye’nin doğmasına zemin hazırlamıştı.
Sivas Kongresi’nden sonra Batı Cephesi Kuva-yı Milliye
birliklerinin başına Ali Fuat Paşa tayin edilmişti. Meclis
açılmadan önce Temsil Heyeti’ne bağlanan ve meclisin
açılmasından sonra Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanan bu
birlikler askeri düzen ve disiplinden mahrum idiler.
İşgalci Yunanlılara karşı Kuva-yı milliye direnişi ilk defa Ayvalık’ta
başlamış; Bergama, Soma, Akhisar, Salihli, Aydın ve Nazilli gibi
mahalli cephelerde devam etmiştir.
8 Kasım 1920’de İsmet Bey’in Batı Cephesi komutanlığına tayin
edilmesiyle düzenli ordunun kurulması kararı alınmış ve Yunan
kuvvetlerine karşı düzenli orduyla mücadele edilmiştir.
Düzenli Ordunun Kurulması:
Mondros Ateşkes Antlaşmasına göre Osmanlı orduları terhis
edildiği için Kurtuluş Savaşı’nı Kuva-yı milliye birlikleri
başlatmıştı. Doğu Anadolu’da 15. Kolordu kalmıştı. 15. Kolordu
Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa baskılara rağmen bu orduyu
dağıtmamıştı. Türk milletinin dünyanın güçlü devletleri ile
mücadele edebilmesi için düzenli ordular kurması şarttı.
Düzenli Orduyu Kurma Sebepleri:
a) Kuva-yı Milliye birliklerinin işgalleri engelleyememeleri,
b) Kuva-yı Milliyecilerin hukuk devleti anlayışına ters hareket
etmeleri,
c) Kuva-yı Milliye birliklerinin eğitim, disiplin ve düzen
yönünden eksik olmaları, kendi başlarına buyruk hareket
etmeleri ve otorite altına girmek istememeleri, halktan zorla
para ve mal toplamaları.
d) 22 Haziran 1920’de saldırıya geçen Yunan kuvvetlerinin
durdurulamayarak geniş toprakların kaybedilmesi,
e) Vatanı en kısa sürede işgalden kurtarma mecburiyeti
Gediz Savaşı:
24 Ekim 1920’de Yunanlılara karşı yapılan Gediz taarruzunda
Kuva-yı Milliye birlikleri ile Çerkez Ethem’in Kuva-yı Seyyare
kuvvetleri arasında yeterli iş birliği olmaması yenilgiye sebep
oldu. Bu olay düzenli orduya geçişi hızlandırdı.
Çerkez Ethem ile arası açılan Batı cephesi komutanı Ali Fuat
(Cebesoy) Moskova’ya elçi olarak atandı. Batı cephesi ikiye
ayrılarak kuzeyine İsmet (İnönü) Bey, güneyine Refet (Bele) Bey
tayin edildi. Düzenli orduya geçilmeye başlandı(8 Kasım 1920).
İsmet Bey, 10 Kasım 1920’de Bilecik’e giderek emrindeki
kuvvetleri düzenli ordu birlikleri haline getirmeye başladı.
97
Düzenli orduya geçiş aşamasında İstiklal Mahkemeleri kurularak
firarlar önemli ölçüde engellendi. Ancak meclisin otoritesine
girmek istemeyen bazı Kuva-yı Milliyle birlikleri isyan ettiler.
Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe bu dönemde TBMM’ye
karşı isyan etti(27 Aralık 1920). Fakat bu isyanlar kısa sürede
bastırıldı.
I. İnönü Savaşı (6–10 Ocak 1921):
a) Yunanlılar; Demir yollarının kavşak noktası olan Eskişehir ile
Ankara’yı ele geçirmek,
b) Çerkez Ethem isyanından faydalanmak ve Türk ordusunun
güçlenmesini engellemek,
c) İngiltere’nin desteğini devam ettirmek,
d) Düzenli orduya fırsat vermeden sona erdirmek, Ankara’ya
ulaşarak TBMM’ne son vermek ve güçlerini Avrupalılara
kanıtlamak
Amacıyla Bursa-Eskişehir yönünden harekete geçtiler. 6 Ocak
1921’de saldırıya başlayan Yunanlılar İnönü’de yenilerek geri
çekildiler.
Çerkez Ethem olayı: Çerkez Ethem Bandırmalı bir çiftçinin oğlu
olup atı Cephesi’nde Kuva-yı Seyyare birlikleriyle düşmana
darbeler vurmuş, isyanların bastırılmasında önemli rol
oynamıştı. Gediz savaşında Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile arası
açıldı. Düzenli orduya katılmak istemediği için isyan etti. I. İnönü
Muharebesi’nin arkasından düzenli orduya yenilerek 5 Ocak’ta
Yunanlılara sığındı.
I. İnönü Muharebesi’nin Sonuçları:
a) Düzenli ordunun Yunanlılara karşı ilk başarısıydı. Türk
milletinin meclise ve orduya güveni artmıştır.
b) Albay İsmet, generalliğe terfi etmiştir.
c) Yeni Türk devletinin ilk anayasası(Teşkilat-ı Esasiye) ilan
edilmiştir.
d) İstiklal Marşı kabul etmiştir(12 Mart 1921).
e) TBMM Londra Konferansı’na davet edilmiştir.
f) Afganistan ile dostluk ve yardımlaşma, Sovyet Rusya ile
Moskova antlaşmaları imzalanmıştır.
Londra Konferansı (23 Şubat 1921):
İtilaf devletleri; Türk ordusunun I. İnönü zaferini kazanması
üzerine Londra Konferansı’nı düzenlediler. Türkler arasında ikilik
çıkarmak için hem Osmanlı Devleti’ni hem de TBMM
Hükümeti’ni davet ettiler.
İtilaf devletlerinin konferanstaki amacı; Yunan kuvvetlerinin
toparlanması için zaman kazandırmak, Sevr Antlaşması’nı küçük
değişikliklerle TBMM Hükümeti’ne kabul ettirmekti.
TBMM Hükümeti’nin amacı ise; İşgallerin haksızlığını, dünya
kamuoyuna duyurmak ve barış taraftarı olduğunu göstermekti.
Konferansta Osmanlı Hükümeti’ni sadrazam Tevfik Paşa, TBMM
Hükümeti’ni İçişleri bakanı Bekir Sami Bey temsil etti. Tevfik
Bey, ‘Türk Milletinin gerçek temsilcisi TBMM temsilcisidir’
diyerek sözü TBMM delegesine bıraktı.
İtilaf devletleri İzmir’i Türklere geri vermeyi fakat idaresini
Milletler Cemiyeti’nin kontrolüne bırakmayı, Türk ordusunun
mevcudunu artırmayı teklif etmiş ancak Sevr Antlaşması’nın
diğer maddelerinde bir değişiklik getirmemişlerdi.
Bekir Sami Bey ise Misak-ı Milliyi anlatmıştır. Konferans
sonuçsuz dağılmıştır.
Londra Konferansı’nın Önemi:
a) TBMM, savaş yanlısı olmadığını göstermiştir.
b) TBMM’nin konferansa davet edilmesi, İtilaf devletlerince
hukuki olarak tanındığını göstermektedir.
c) Vatanın kurtuluşunun sadece diplomasiyle
gerçekleşmeyeceği kesin olarak görülmüştür.
d) Konferansın sonuçsuz dağılması, Yunanlıları tekrar harekete
geçirmiştir (2. İnönü Muharebesi).
Yeni Türk Devletinin İlk Anayasası (20 Ocak 1921):
I. İnönü Muharebesi’nin kazanılmasından sonra 13 Eylül 1920
tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın meclise sunduğu bir önerge;
20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (23 madde)
adıyla ilk anayasa olarak kabul edilmiştir.
1) Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın
kendi kendini yönetmesidir. Milli egemenliğe dayalı idarenin
kurulacağı belirtilmiştir. Ancak o günün olağanüstü şartları
içinde parçalanmaya sebep olacağından cumhuriyet adı
kullanılmamıştır.
2) İcra kuvveti ve kanun yapma yetkisi, milletin tek ve gerçek
temsilcisi TBMM’de toplanır ve belirir. Olağanüstü
şartlardan dolayı çabuk karar almak ve hemen
uygulayabilmek için güçler birliği ilkesi kabul edilmiştir.
İstiklal Mahkemeleri meclis içindeki üyelerden kurulmuştur.
Böylece TBMM yargı gücünü de kullanmıştır.
3) Türkiye Devleti, TBMM tarafından yönetilir ve hükümet,
TBMM Hükümeti adını alır. Bu maddeyle meclis sistemi
kabul edilmiş fakat daha sonra yürütmenin yavaşlamasına
ve işlerin aksamasına sebep olmuştur.
4) TBMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.
5) TBMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır. Milletvekilliği süresi iki
yıldır ve yeniden seçilebilirler. Yeni bir seçim yapılmayacağı
anlaşılırsa, toplantı dönemi yalnız bir yıl uzatılabilir. Üyeler,
kendilerini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp tüm milletin
vekilidir. Türk halkı egemenliği vekiller kanalıyla
kullanmaktadır.
6) TBMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.
7) Ahkâm-ı Şer’iyyenin yerine getirilmesi; bütün yasaların
konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, antlaşma ve barış
yapılması, savaş kararı verilmesi gibi temel haklar
TBMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken halkın işine
en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk
hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel alınır.
Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla
belirtilir. Dini hükümlerin yerine getirilmesini meclisin
üstlenmesi, 1921 Anayasası’nın laik olmadığını
göstermektedir.
8) TBMM genel kurulunca seçilen başkan, bir seçim dönemi
süresince meclisin başkanıdır. Bu kimlikle meclis adına imza
atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya
yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini
kendilerine başkan seçerler. Ancak TBMM başkanı Bakanlar
98
Kurulu’nun da başkanıdır.
9) TBMM, ülkeyi kendi içinden seçtiği bakanlar vasıtasıyla
yönetir. Meclis yürütme işleri için bakanlara yönerge verir ve
gerektiğinde bunları değiştirir.
2)
10) Kanun-ı Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri
eskiden olduğu gibi yürürlüktedir. 1921 Anayasası tüm
ihtiyaçlara cevap verecek nitelikte değildir.
4)
3)
5)
1921 Anayası’nın Özellikleri:
a) 1921 Anayasası, yeni Türk devletinin kuruluşunun hukuki ve
siyasi belgesidir.
b) Bu anayasada kişi hak ve özgürlükleri yer almamıştır.
c) Bu anayasa; milli egemenlik, güçler birliği ve meclisin
üstünlüğü gibi temel ilkelere dayandırılmıştır.
Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesi çıkarıldı. Anadolu Ajansı
kuruldu. 7 Şubat 1921’de Ceride-i Resmi (Resmi Gazete) gazetesi
çıkarıldı.
İstiklal Marşı’nın Kabulü (12 Mart 1921):
Milli Eğitim Bakanlığı, İstiklal Savaşı’nın anlamını belirtecek ve
yeni bir devletin bağımsızlığının sembolü olacak bir milli marş
için 1921 yılı başlarında 500 lira ödüllü bir yarışma açmıştı.
Yarışmaya 724 şiir katıldı. Mehmet Akif Ersoy, yarışma para
ödüllü olduğu için katılmamıştı.
Milli Eğitim bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in aracılığıyla
yarışmaya girmiş İstiklal Marşı’nı yazmıştır. 12 Mart 1921’de
kabul edilen İstiklal Marşı’nı 1930 yılında Cumhurbaşkanlığı
Orkestrası şefi Zeki Üngör bestelemiştir.
Türk-Afgan Dostluk Antlaşması (1 Mart 1921):
Türk heyetinin Moskova’da bulunduğu sırada TBMM ve Afgan
hükümetleri arasında imzalanmıştır.
1) TBMM’nin ilk kez bir Müslüman devlet tarafından tanındığı
bu antlaşmayla;
2) TBMM Hükümeti Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır.
3) Taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda diğeri
tüm imkânlarıyla yardım edecektir.
4) TBMM Hükümeti Afganistan’a kültürel açıdan yardım
etmeyi subay ve öğretmen göndermeyi garanti etmiştir.
Moskova Antlaşması (16 Mart 1921):
Rusya 1917 ihtilaliyle rejim değişikliği yaşamış ve Birinci Dünya
Savaşı’ndan çekilmişti. İktidara gelen Bolşevikler gizli
antlaşmaları dünya kamuoyuna duyurunca İtilaf devletleriyle
araları açılmıştı. Bu durum Sovyet Rusya ile TBMM Hükümeti’ni
birbirine yakınlaştırmıştır.
Moskova Antlaşması’nın imzalanmasında;
a) İki yeni devletin de ortak düşman karşısında bulunması,
b) Türkiye ve Sovyet Rusya’nın diplomasi alanında birbirine
ihtiyaç duyması
c) TBMM Hükümeti’nin arka arkaya başarılar kazanması
d) Rusya’nın Ermenilerle ilgili taleplerden Türkiye lehine vaz
geçmesi
e) Rusya’nın yeni Türk hükümetinin İtilaf devletleriyle
yakınlaşmasını istememesi gibi nedenler ortam hazırlamıştır.
Antlaşmanın Maddeleri:
1) Her devlet kendi geleceğine kendisi karar verecektir. Her iki
6)
7)
8)
9)
devlet birbirlerinin bağımsızlıklarına saygılı olacaklarına dair
güvence vermişlerdir.
İki taraftan birinin tanımadığı bir antlaşmayı diğeri de
tanımayacaktır.
Sovyet Rusya, Misak-ı Milli’yi tanıyacaktır. Sovyet Rusya
Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk Avrupa devletidir.
Sovyet Rusya kapitülasyonların kaldırıldığını kabul edecektir.
Kapitülasyonlardan ilk vaz geçen devlet Sovyet Rusya
olmuştur.
Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya’sı arasında yapılmış
antlaşmalar geçersiz sayılacaktır.
Her iki taraf, toprakları üzerinde karşı tarafın hükümet
rejimini yıkmayı amaçlayan örgütlerin kurulmasına izin
vermeyecektir.
Sovyet Rusya, Batum’un Gürcistan’a verilmesi şartıyla,
TBMM’nin Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı
antlaşmalara göre belirlenen sınırı tanıyacaktır(Batum’un
Gürcistan’a bırakılması, Misak-ı Milli’den ilk tavizdir).
Taraflar arasında ekonomik ve kültürel ilişkiler sıklaştırılarak
diplomatik alanda işbirliği yapılacaktır. Kurtuluş Savaşı
süresince dış yardımın büyük kısmı Sovyet Rusya tarafından
gerçekleştirilmiştir. Bu yardımlarla Türk ordusunun
eksiklikleri tamamlanmıştır.
Boğazların uluslararası ticarete açılması için Karadeniz’e
kıyısı olan devletlerin katılacağı bir konferans toplanacaktır.
Moskova Antlaşması’nın Önemi:
Sovyet Rusya TBMM Hükümeti’ni tanımıştır. Milli Mücadele için
gerekli askeri ve ekonomik yardımı almaya imkân sağlanmıştır.
Batı cephesi güçlendirilmiş ve batılı devletlere karşı pazarlık gücü
artmıştır.
II. İnönü Savaşı (23 Mart- 1 Nisan 1921):
Londra Konferansı’ndan kısa süre sonra tekrar saldırıya geçen
Yunanlıların amaçları;
a) I. İnönü Muharebesi’nde kaybettikleri itibarlarını yeniden
kazanmak,
b) Stratejik noktaları (Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi) ele
geçirmek,
c) Türk ordusunun fazla güçlenmesini engellemek,
d) Sevr Antlaşması’nı TBMM’ye zorla kabul ettirmek,
Yunanlılar 23 Mart 1921’de iki kol halinde Bursa üzerinden
Eskişehir’e, Uşak üzerinden Afyon’a doğru saldırıya geçtiler.
Yunanlıların amacı Eskişehir ve Kütahya’yı ele geçirerek
Ankara’ya ulaşmak ve TBMM Hükümeti’ni dağıtmaktı.
Yunanlılar Bursa ve Uşak üzerinden saldırıya geçtiler. Fakat
başarılı bir savunma karşısında ağır kayıplar vererek geri
çekildiler.
Bu savaş esnasında Anadolu’da Pontus ve Koçkiri ayaklanmaları
çıkmıştı. Bu yüzden Yunanlılar takip edilememiştir. Bu da Türk
ordusunun taarruz gücünün olmadığının göstergesidir.
II. İnönü Muharebesi’nin Sonuçları:
a) Türk milletinin TBMM’ye ve düzenli orduya güveni artmıştır.
b) İtilaf devletleri TBMM’nin gücünü kabullenmeye
başlamışlardır.
c) İngilizler barış şartlarını yeniden görüşmek için girişimlerde
bulunmuşlar ve Malta adasındaki tutukluları serbest
bırakmışlardır.
d) Fransızlar anlaşma yolları arayıp işgal ettikleri
99
e)
f)
g)
Zonguldak’tan çekilmişlerdir.
İtalyanlar Anadolu’da işgal ettikleri yerleri boşaltmışlardır.
İnönü muharebeleri düşmanı oyalayarak milli mücadeleye
zaman kazandırmıştır.
Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya gönderdiği telgrafta ‘…Siz
orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de
yendiniz.’ diyerek zaferin önemini belirtmiştir.
2)
3)
4)
5)
Eskişehir ve Kütahya Muharebeleri (10- 24 Temmuz 1921):
Yunanlılar İnönü muharebelerinin intikamını almak, TBMM
Hükümeti’ni ortadan kaldırıp Milli Mücadele hareketini
engellemek, Sevr Antlaşması’nı Türk milletine kabul ettirmek,
amacıyla İngiltere’den aldıkları silah ve askeri malzemelerle
hazırlıklarını tamamladıktan sonra 10 Temmuz 1921’de geniş bir
alanda taarruz başlattılar.
Cepheye gelerek saldırıyı başlatan Yunan Kralı Konstantin,
gazetecilere Ankara’da randevu vermişti. Yunan saldırısı
karşısında yeterli silah ve cephaneye sahip olmayan Türk ordusu
geri çekilmeye başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle daha
fazla kayıp vermemek ve yeniden toparlanmak için Sakarya
ırmağının doğusuna çekildi. Yunan ordusu Afyon, Bilecik,
Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirdi.
Muharebenin Sonuçları:
a) Bu yenilgi Türk ordusunun Kurtuluş Savaşı’ndaki tek
yenilgisidir.
b) Mecliste sert tartışmalar olmuş, iyimser hava ortadan
kalkmış, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı tepkiler
yoğunlaşmıştır.
c) Meclisin Kayseri veya Sivas’a taşınması gündeme gelmiştir.
Maarif Kongresi’nin Toplanması(15 Temmuz 1921):
Kütahya– Eskişehir Muharebeleri sürerken Ankara’da maarif
kongresi toplanmıştır.
Mustafa Kemal Paşa kongrede ‘Silahıyla olduğu gibi beyniyle de
mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde
gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.
Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken yabancı unsurlarla
mücadele gereği ve milli düşünceleri boğmaya çalışan her karşı
fikre şiddetle karşı koyma gereği onlara öğretilmelidir.’ demiştir.
Başkomutanlık Kanunu’nun Çıkarılması(5 Ağustos 1921):
Eskişehir-Kütahya muharebelerindeki yenilgi üzerine mecliste
sert tartışmalar yaşanmıştı.
TBMM, 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal’e 3 ay için
Başkomutanlık yetkisi verdi. Bu kanunla Mustafa Kemal’e;
yasama, yürütme, yargı yetkileri verildi. Bu yetki 20 Temmuz
1921’de süresiz hale getirilmiş cumhurbaşkanı olmasıyla ortadan
kalkmıştır.
Mustafa Kemal başkomutanlık yetkisiyle devlet işlerinde tek
başına hareket edebilme gücüne sahip oldu. Böylece Milli
Mücadelede daha hızlı kararlar alınabilmesini sağlamıştır.
Tekâlif-i Milliye Emirleri (7–8 Ağustos 1921):
Mustafa Kemal Paşa ordunun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla
Tekâlif-i Milliye Emirlerini (milli sorumluluklar) yayınladı:
1) Her aile birer takım çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık
verecek.
6)
Tüccarların ve halkın elinde bulunan her türlü giyim ve gıda
maddelerinin yüzde 40’ına bedeli sonra ödenmek üzere el
konulacak.
Halkın elinde bulunan araçlar aylık 100 kilometre askeri
ulaşım yapacak.
Halkın elindeki bütün silah ve cephane üç gün içinde orduya
teslim edilecek.
Ülke içindeki zanaatkârlar (demirci, dökümcü, nalbant,
marangoz, terzi vb.) ordunun emrinde çalışacak.
Halkın elindeki binek hayvanlarının(deve, öküz, at ve katır)
yüzde 20’sine el konulacak.
Bu emirleri uygulanması için her ilçede bir Tekâlif-i Milliye
Komisyonu kuruldu. Çıkabilecek güçlükleri ortadan kaldırmak
için İstiklal Mahkemeleri görevlendirilmiştir
Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos–2 Eylül 1921):
Kütahya–Eskişehir Savaşlarının ardından İngiltere’nin de
desteğini alan Yunanlılar, Sakarya’yı geçip Ankara’yı almak ve
böylece Milli Mücadele hareketini kesin olarak başarısızlığa
uğratmak amacıyla çok geniş bir alanda taarruza başladılar.
Kral Konstantin’in emriyle saldırıya geçen Yunan ordusu, 23
Ağustos’ta Sakarya ırmağının doğusuna geçti. Savaş 110
kilometrelik bir hat üzerinde yapıldı. Burada çok şiddetli
çarpışmalar yaşandı. Türk savunma hatlarını aşan Yunan
ordusuna karşı yeni hatlar oluşturuldu. Ankara’nın 50 km
güneyine kadar çekilen Türk ordusu düşmanın taarruz gücünü
kırdı ve karşı taarruza geçti(10 Eylül).
Mustafa Kemal Paşa bu savaşta ‘Hattı müdafaa yoktur. Sathı
müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.’
demiştir.
5 Eylül’de düşmanın taarruz gücü kırıldı. 13 Eylül’de Sakarya’nın
doğusunda düşman temizlendi. Savaş 22 gün 22 gece sürdü.
Yunanlılar geri çekilirken geçtikleri yerleri yakıp yıktılar. Türk
ordusu yıprandığı için, düşman takip edemedi.
Sakarya Meydan Muharebesi’nin Sonuçları:
1) Türklerin II. Viyana Kuşatması’ndan beri devam eden
gerileyişi sona erdi.
2) Kurtuluş Savaşı’nın son savunma muharebesidir. Yunanlılar
taarruz gücünü kaybettiler.
3) İtilaf devletleri, Sevr Antlaşması’nı Türk milletine zorla kabul
ettiremeyeceklerini anladılar.
4) Fransızlarla Ankara Antlaşması(20 Ekim 1921) yapıldı.
5) Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleriyle Kars
Antlaşması (13 Ekim 1921) yapılmış ve doğu sınırımız
kesinlik kazanmıştır.
6) İtilaf devletlerinin Sevr Antlaşması’nın taslağı niteliğindeki
barış teklifleri kabul edilmedi.
7) Halkın Türk ordusuna ve meclise güveni arttı. Mustafa
Kemal Paşa’ya mareşallik ve gazilik unvanı verildi(19 Eylül
1921).
Kars Antlaşması (20 Ekim 1921):
Sakarya zaferinden sonra Moskova Antlaşması’nın sınırlarımızla
ilgili maddelerini yeniden düzenlemek ihtiyacı oluştu. Sovyet
Rusya’nın Kafkas Cumhuriyetleriyle(Ermenistan, Gürcistan ve
Azerbaycan) yapılan bu antlaşmayla Ardahan Türkiye’de Batum
100
Gürcistan’da kalmak şartıyla doğu sınırımız bu günkü haliyle
kesinleşmiştir.
Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921):
Türk ordusunun Sakarya muharebesini kazanması Fransa’nın
Anadolu’daki ümitlerini sona erdirdi ve barış istemesini zorunlu
kıldı.
Antlaşmaya göre:
1) Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra TBMM Hükümeti ile
Fransa arasında imzalanmıştır.
2) Ankara Antlaşmasına göre;
3) Fransızlar Güney doğu Anadolu’dan çekilecekler ancak özerk
bir yönetim kurulması şartıyla İskenderun-Hatay Fransız
mandası altındaki Suriye’de kalacaktır.
4) Buradaki Türk halkına kültürlerini geliştirmek için her türlü
kolaylık gösterilecek, Türkçe resmi dil olarak kalacaktır.
5) İki taraf savaş durumuna son verecek ve savaş esirlerini
serbest bırakacaktır.
6) Antlaşmanın imzalanmasını izleyen iki ay içinde Türk
kuvvetleri belirlenen hattın kuzeyine, Fransız birlikleri ise
güneyine çekilecektir.
7) Süleyman Şah’ın mezarının bulunduğu Caber Kalesi, Türk
bayrağı altında Türk mülkü olarak kalacaktır.
Ankara Antlaşması’yla;
a) İlk defa bir İtilaf devleti TBMM ile antlaşma yaparak yeni
Türk devletini tanıdı. İtilaf devletleri bloğu parçalandı.
b) Doğu Cephesi’nden sonra Güney Cephesi de tasfiye edildi.
Böylece güneydeki birlikler batıya kaydırıldı.
c) Fransa’nın desteğini kaybeden Ermenilerin Kilikya üzerindeki
hayalleri yıkıldı.
d) Fransa, Ankara Antlaşması ile Misak-ı Milli’yi tanıdı. Hatay,
Misak-i Milli’den verilen ikinci tavizdi.
İtilaf Devletlerinin Barış Teklifleri:
İtilaf Devletleri 22 Mart 1922’de Türkiye ile Yunanistan’a ateşkes
çağrısında bulundular. Amaçları, Yunanistan’a zaman
kazandırmaktı.
Bu teklife göre;
a) İki taraf arasında askerden arındırılmış 10 kilometrelik
tampon bölge bırakılacak.
b) İki taraf da ordularını takviye etmeyecek.
c) İtilaf Devletleri tarafından kurulan bir komisyon iki tarafın
ordusunu denetleyecekti.
TBMM Hükümeti, bağımsızlık ilkesine ters düştüğü için bu
teklifleri reddetmiştir.
Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922):
Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra taarruz gücünü
kaybeden Yunan ordusu; Eskişehir-Kütahya-Afyon hattına çekilip
savunma tedbirleri almaya başlamıştı.
Türk ordusu Yunan ordusunu yok edecek güçte olmadığı için
eksikliklerinin giderilmesine çalışıldı. Bu amaçla Tekâlif-i Milliye
Emirleri uygulanarak ülkenin tüm kaynakları ordunun emrine
verildi. Doğu ve güney cephelerindeki birlikler batı cephesine
kaydırıldı. Silah ve cephane ihtiyacı tamamlanmaya çalışıldı.
Orduya taarruz eğitimi verildi ve asker mevcudu artırıldı.
Mustafa Kemal Paşa, Akşehir’de Genel Kurmay Başkanı Fevzi
Çakmak Paşa ve Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa ile görüşüp
taarruz planı ve hazırlıklarını son kez gözden geçirdi(20 Ağustos
1922).
Türk ordusunun taarruz planı Yunan ordusuna büyük bir darbe
vurup, geride cephe bırakmasını engellemek böylece kesin
sonuca ulaşmak şeklinde hazırlanmıştı.
Yaklaşık altı ay süren hazırlıklar sonunda 26 Ağustos 1922’de
Büyük taarruz, Yunanlıların Eskişehir istikametinden taarruz
beklemesinden dolayı Afyon üzerinden başlatıldı.
27 Ağustostan itibaren Türk kuvvetleri üstünlüğü ele geçirdi ve
Yunan kuvvetleri geri çekilmeye başladı.
30 Ağustos 1922 günü Yunan ordusu Dumlupınar’da kuşatıldı.
Düşmanın ana kuvvetleri bu bölgede imha edildi. Bu muharebe
tarihimize Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçti.
31 Ağustos’ta Eskişehir bölgesindeki Yunan kuvvetleri de
bozguna uğratıldı. Dağılan düşman birlikleri bozgun halinde
kaçmaya başladı.
Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül 1922 sabahı Çal ilçesinde ‘Ordular
ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’ emrini verdi.
2 Eylülde Uşak yakınlarında Yunan komutanı General Trikopis
esir alındı. Türk ordusu 6 Eylülde Balıkesir’e, 9 Eylülde İzmir’e
girdi. 18 Eylül 1922’de batı Anadolu’da Yunan askeri kalmadı.
Büyük Taarruzun Sonuçları:
1) Anadolu’da Yunan işgali sona erdi.
2) Kurtuluş savaşının askeri safhası sona erdi, diplomatik
ilişkiler önem kazandı.
3) İtilaf devletleri TBMM arasında Mudanya Ateşkes
Antlaşması imzalandı.
4) Türk kuvvetleri Çanakkale ve İzmit çevresinde İngiliz
kuvvetleriyle karşılaştılar ve taraflar arasında savaş durumu
ortaya çıktı.
Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922):
Türk ordusu Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüyünce İtilaf
Devletleri telaşlandı.
Fransa ve İtalya Çanakkale’deki askerlerini çekince İngiltere tek
başına kaldı. 23 Eylül 1922’de İtilaf devletleri aralarında bir
konferans yapılması hususunda anlaştılar.
3 Ekim 1922’de ateşkes antlaşması görüşmeleri için Türkiye,
Fransa ve İtalya temsilcileri Mudanya’da bir araya geldiler.
Konferansta TBMM’yi İsmet Paşa, İngiltere’yi Harrington,
Fransızları Charp, İtalya’yı Monbelli temsil etti. Yunan temsilcisi
Mazarakis, Mudanya’da bekledi.
Antlaşmaya Göre;
1) Ateşkes 14-15 Ekim gecesi yürürlüğe girecektir..
2) Yunanlılar Meriç nehrine kadar olan Edirne dâhil Doğu
Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardır.
3) Boşaltmanın tamamlanmasından sonra 30 gün içinde Doğu
Trakya İtilaf Devletlerince TBMM Hükümeti’ne
devredilecektir.
4) Yunanlıların boşalttığı bölgeye güvenliği sağlamak için 8 bin
kişiyi aşmayan Türk jandarma birliği gönderilecektir.
5) Yunanlılar çekildikleri yerleri İtilaf devletlerinin
101
temsilcilerine, onlar da TBMM Hükümeti memurlarına terk
edeceklerdir. Bu işlem 30 gün içinde tamamlanacaktır.
6) İstanbul, Boğazlar ve çevresinin idaresi TBMM Hükümeti’ne
bırakılacaktır. İtilaf devletleri barış yapılıncaya kadar
İstanbul’da kuvvet bulunduracaktır.
7) Barış antlaşması yapılıncaya kadar Türk silahlı kuvvetleri
Çanakkale ve İzmit yarımadasında belirlenen çizgiyi
geçmeyecektir.
Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın Sonuçları:
a) Askeri zafer diplomatik zaferle tamamlanmış, Türk-Yunan
savaşı sona ermiştir.
b) Doğu Trakya ve İstanbul diplomatik yollarla kurtarılmıştır.
c) İngiltere ve İtalya TBMM Hükümeti ile ateşkes antlaşmasını
imzalayarak yeni Türk devletinin siyasi varlığını
tanımışlardır.
d) TBMM Hükümetine İstanbul ve Boğazların yönetiminin
bırakılması Osmanlı Devletinin hukuken sona erdiğini
göstermektedir.
e) Savaş yapılmadan Doğu Trakya ve İstanbul ele geçirilmiştir.
IV. TÜRK İNKILÂBI
İnkılâp Kavramı ve Özellikleri:
İnkılâp: Halk hareketiyle düzenin zor kullanarak yıkılması ve
yıkılan düzenin yerine çağın ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir
düzenin kurulmasıdır.
Yapılan hareket ileriye dönük bir düzen getiriyorsa inkılâp,
geriye dönük bir düzeni getirmeyi amaçlıyorsa irtica olarak
değerlendirilir.
İnkılâp hareketi üç aşamada gerçekleşir:
1. Fikri Hazırlık Aşaması: Düşünürlerin ve aydınların yenilik
fikirlerini halka anlatıp toplumu yönlendirdikleri evredir. Bu
evrede yapılacak değişiklik toplum tarafından
benimsenmeye başlar. Toplumun geneli tarafından
benimsenmeyen bir inkılâp hareketi başarıya ulaşamaz.
2.
Aksiyon Aşaması(İhtilal): Eski düzeni temsil eden
kurumların halk ayaklanması sonucu değiştirildiği evredir.
Bu evrede şiddet vardır ve eski düzen yıkılır.
İhtilal mevcut kurumların yıkımını, inkılâp ise yeniden
kurumlaşmayı ifade eder. 1789Fransız İhtilali ve 1917
Bolşevik İhtilali buna örnektir.
3.
Yeni Düzenin kurulması Aşaması: İnkılâp hareketinin
tamamlandığı aşama olup eski düzenin yerine yeni düzenin
kurulmasıdır.
Islahat(Reform): Islah etmek; devletin bozulan kurumlarını
düzeltmek, iyileştirmek anlama gelir. Mevcut düzenin devamı
için yapılan iyileştirme çalışmalarıdır. Köklü bir değişiklik
getirmez. Osmanlı tarihindeki ıslahatlar buna örnektir.
İsyan: Toplum içinde belli bir grubun veya herhangi bir teşkilatın
amacına ulaşmak için devlete karşı baş kaldırmasıdır.
Hükümet Darbesi: Devletin emri altındaki herhangi bir gücün
mesela ordunun mevcut hükümeti devirip iktidarı ele
geçirmesidir. Hükümet darbeleri sadece iktidardaki kişileri
değiştirir, devletin yapısına müdahale etmez. Türkiye’de 1960 ve
1980 yıllarında ordunun yönetime el koyması örnektir.
İnkılâbın Sonuçları:
a) Olumlu: İlerlemeyi sağlar. Yeni kurumlar getirdiği için yaşam
şartlarını iyileştirir.
b) Olumsuz: Alışkanlıkları terk etmek zor olduğu için, eski
düzene dönmek isteyenler iç huzuru bozabilir.
Atatürk’ün İnkılâp Anlayışı:
Atatürk’e göre inkılâp; mevcut kurumları zorla değiştirerek Türk
milletini son asırlarda geri bırakan kurumların yerine çağdaş ve
en yüksek medeni icaplara göre yeni kurumların teşkil
edilmesidir.
Türk İnkılâbının Genel Özellikleri:
a) Dışarıda işgalcilere içeride saltanata karşı yapılmıştır.
b) Teorik ve ideolojik bir hazırlığı yoktur.
c) Toplumun her kesiminden insanların katılımıyla gerçekleşen
bir halk hareketidir.
d) Türk inkılâbını hazırlayanlar ve uygulayanlar aynı kişilerdir.
e) Türk inkılâbının temel amacı bağımsızlıktır.
f) Bağımsızlık yolunda savaşan toplumlara(sömürge uluslar)
örnek olmuştur.
g) Sadece yönetim şeklinin değişmesiyle sınırlı olmayıp kültürel
alanda da batılılaşmayı ve modernleşmeyi hedeflemiştir.
h) Demokratik yollarla yürütülmüştür. (Örnek; kongrelerin
düzenlenmesi, TBMM’nin açılması)
i) Oluşumunda Atatürk’ün önderliğinin büyük rolü vardır.
Türk İnkılâbının Diğer İnkılâplardan Farkı:
a) Fransız ve Rus inkılâpları sadece yönetime karşı (krallık,
çarlık, soylular) yapılmasına karşılık Türk inkılabı hem
egemenlik (padişah ve halifeye karşı), hem de bağımsızlık
(sömürgeciliğe karşı) mücadelesidir.
b) Diğer inkılâbın hazırlayıcı ve uygulayıcıları farklıdır. Ama Türk
inkılâbını hazırlayan ve uygulayanlar aynı kişilerdir.
c) Diğer inkılâplarda yeni kültür çevresine girme yoktur. Ama
Türk inkılâbı batı kültürünü benimsemiştir.
Atatürk İnkılâbının Hedefleri:
a) Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak,
b) Modern Avrupa devletleriyle Türkiye’yi bütünleştirmek,
c) Türk milletinin refah seviyesini yükseltmek,
d) Demokrasinin Türkiye’de yerleşmesini sağlamak,
e) Osmanlı Devleti’nden kalan ve halkın ihtiyaçlarına cevap
vermeyen müesseselerin yerine çağdaş müesseseler kurmak,
f) Türkiye’de milli egemenlik ilkesini yerleştirmektir.
Türk İnkılâbını Hazırlayan Gelişmeler:
a) Fransız İhtilali’nin etkileri (anayasa, demokrasi, milliyetçilik,
insan hakları),
b) Osmanlı devletinde yapısal sorunların başlaması (siyasi,
sosyal ekonomik sorunlar),
c) Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerindeki sömürgeci
faaliyetleri,
d) Yenileşme çabalarının başarısız olması ve Osmanlı Devleti’nin
parçalanma sürecine girmesi,
SİYASİ ALANDA YAPILAN İNKILÂPLAR:
Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922):
102
23 Nisan 1920’de açılan TBMM ile milli egemenliğe dayalı yeni
devlet kurulmuştu. 20 Ocak 1921 Anayasası ile padişah ve halife
siyasal, dinsel ve hukuksal yetkilerden yoksun bırakılmıştı.
Asıl amaç, artık ulusal egemenliği tam anlamıyla
gerçekleştirmek, önündeki engelleri ortadan kaldırmaktı.
İtilaf devletleri Lozan görüşmelerine hem Osmanlı Devletini hem
de TBMM’ni çağırarak iki hükümeti birbirine düşürmek istediler.
1 Kasım 1922 tarihinde TBMM saltanatı kaldırdı. 17 Kasım
1922’de Padişah Vahdettin, İngiliz gemisiyle önce Malta’ya
sonra Hicaz’a gitti. 20 Kasım 1922’de Abdülmecit halife seçildi.
Saltanatın Kaldırılmasının Sonuçları:
a) 622 yıllık Osmanlı Devleti’nin varlığı sona erdi. Böylece
Türkiye’de iki başlılık durumu sona ermiştir.
b) Son Osmanlı padişahı VI. Mehmet Vahdettin 17 Kasım
1922’de ülkeyi terk etmiştir.
c) TBMM Abdülmecid Efendi’yi halife seçerek halifeliği devam
ettirmiştir.
d) Devletin laikleşmesi konusunda ilk aşama
gerçekleştirilmiştir.
e) TBMM’nin siyasi alanda gerçekleştirdiği ilk büyük inkılâptır.
f) İtilaf Devletleri’nin Lozan’da ikilik çıkarma planları
bozulmuştur.
g) Milli egemenliğin önündeki en büyük engel olan kuruma son
verilmiştir.
h) Saltanatın kaldırılması, Atatürk’ün milli egemenlik ve
cumhuriyetçilik ilkelerine uygundur.
Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923):
İtilaf devletleri TBMM Hükümeti’ni Lozan’da toplanacak
konferansa davet ettiler. Türkiye İsmet İnönü başkanlığındaki bir
heyeti(21 delege) Lozan’a gönderdi.
TBMM Hükümeti’nin Lozan’a Katılma Amaçları:
a) Misak-ı Milli’yi ve Türk milletinin kayıtsız şartsız
bağımsızlığını kabul ettirmek,
b) Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasını
engellemek,
c) Kapitülasyonları kaldırmak,
d) Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları(Doğu Trakya, Ege
adaları, nüfus değişimi, savaş tazminatı) çözmek,
e) Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki siyasi, ekonomik ve
hukuki sorunları çözmek.
Türkiye; bağımsızlığının kabulü, Ermeni devletinin kurulmaması
ve kapitülasyonların kaldırılması hakkında anlaşma
sağlanamazsa görüşmelerin kesilmesi kararını almıştı.
Lozan Konferansı’na Katılan Devletler:
a) Daveti yapan devletler: İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya.
Bu devletlerin amacı Türkiye’ye Sevr Antlaşması’nı kabul
ettirmek ve çıkarlarını devam ettirmekti. Japonya ise
ekonomik çıkarlarını artırmayı ve Boğazlar üzerinde söz
sahibi olmayı amaçlıyordu.
b) Bütün Görüşmelere Davet Edilen Devletler: Türkiye,
Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya. Bu görüşmelerde
Romanya ve Yugoslavya kendi çıkarları için İngiltere ve
Fransa’yı desteklemeyi amaçlıyordu.
c) Gözlemci Devlet: ABD
d) Boğazların Statüsünü Görüşmek İçin Davet Edilen Devletler:
Sovyet Rusya ve Bulgaristan
e) Ticaret ve Yerleşme Görüşmelerine Katılmak İçin Davet
Edilen Devletler: Belçika ve Portekiz.
Lozan Görüşmeleri (20 Kasım 1922- 24 Temmuz 1923):
20 Kasım 1922’de başlayan Lozan görüşmeleri çetin
tartışmalarla geçti.
Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, Boğazlar, Musul, azınlıklar
ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı.
Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması
ve Musul konularında anlaşma sağlanamadı.
Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve ciddi görüş
ayrılıkları yüzünden görüşmeler kesildi.
23 Nisan 1923’te görüşmeler yeniden başladı. Yunanistan
tazminata karşılık Karaağaç’ı Türkiye’ye bıraktı. 24 Temmuz
1923’te kesin anlaşma sağlandı.
Lozan Barış Antlaşması’nın Maddeleri
1) Sınırlar:
a) Rus sınırı: Moskova ve Kars antlaşmalarında belirlenen sınır
kabul edilmiştir. Sevr Antlaşması’nda kurulmasına karar
verilen Ermeni devletinin kuruluşundan vazgeçilmiş ve
bölgenin Türk toprağı olduğu kabul edilmiştir.
b) İran sınırı: 1639 Kasrışirin Antlaşması’nda belirlenen şekliyle
kabul edilmiştir.
c) Suriye sınırı: 1921 Ankara Antlaşması’nda belirlenen sınırlar
kabul edilmiştir. Hatay Türkiye sınırları dışında kalmış ancak
Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye topraklarına katılmıştır.
d) Irak sınırı: Musul-Kerkük konusundaki anlaşmazlık yüzünden
belirlenememiştir. 9 ay içerisinde Türkiye ile İngiltere
arasında yapılacak ikili görüşmelerle belirlenmesi, anlaşma
sağlanamazsa sorunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi
kabul edilmiştir.
e) Bulgaristan sınırı: 1913 İstanbul Antlaşması ile Nöyyi
Antlaşması’yla belirlendiği şekliyle kalmıştır.
f) Yunanistan sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşmasıyla belirlenen
Meriç nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi.
2)
Ege Adaları: Gökçeada ve Bozcaada Türkiye’ye, Oniki Ada
İtalya’ya, diğer Ege adaları Yunanistan’a bırakıldı. Ancak
Yunanistan adaları silahlandırmayacaktı.
3)
Kapitülasyonlar: Tüm kapitülasyonlar kesin olarak
kaldırılmıştır. Türkiye’de bulunan yabancı ticaret
kuruluşlarına Türk kanunlarına uyma zorunluluğu
getirilmiştir.
4)
Azınlıklar: Türkiye’deki bütün azınlıkların Türk vatandaşı
olduğu, Türk kanunları ile güvence altında bulunduğu, bu
sebeple dışarıdan herhangi bir nedenle koruyucularının
bulunamayacağı kararı kabul edilmiştir.
103
5) Nüfus Mübadelesi: İstanbul hariç, Rumların Yunanistan’a
gönderilmesi, buna karşılık Batı Trakya hariç Yunanistan’da
yaşayan Türklerin ise Türkiye’ye gönderilmesine karar
verilmiştir.
6) Savaş Tazminatı: Yunanistan savaş tazminatı olarak
Karaağaç’ı Türkiye’ye verecektir.
7) Borçlar:
a) Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacaktır.
b) Osmanlı Devleti’nden ayrılan devletlere Osmanlı
borçlarından hisse verilecektir.
c) Osmanlı borçlarının büyük bölümünü TBMM ödeyecektir.
d) Borçlar Türk lirası ya da Fransız Frangı olarak taksitler
halinde ödenecektir.
8) Boğazlar:
a) Boğazların idaresi başkanlığını bir Türkün yapacağı uluslar
arası bir komisyona bırakılmıştır.
b) Boğazların her iki yakasında 20’şer kilometrelik askerden
arındırılmış bölge oluşturulmuştur.
c) Oluşturulan askersiz bölgeye olağanüstü bir durum
yaşandığında Türkiye’nin asker sokabileceği
kararlaştırılmıştır.
d) Boğazlardan ticaret gemilerinin serbestçe geçmesine karar
verilmiş, savaş gemilerine ise sınırlama getirilmiştir.
e) Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılamaması Türkiye’nin
bağımsızlık ve hâkimiyetini sınırlandırılmıştır.
9) İstanbul’un Durumu: TBMM’nin antlaşmayı
onaylamasından altı hafta sonra işgal güçlerinin şehri
boşaltmaları kararlaştırılmıştır. (İtilaf devletleri 2 Ekim 1923
tarihinde İstanbul’u terk etmiş, Türk ordusu 6 Ekim 1923’te
İstanbul’a girmiştir.)
10) Yabancı Okullar: Yabancı okullar Türk kanunlarına ve diğer
okulların bağlı bulunduğu tüzük ve yönetmelik hükümlerine
bağlı olacaklardır. Türk Hükümeti bu okulların öğrenimini
düzenleyecektir.
11) Patrikhane: Fener Patrikhanesi’nin yabancı kiliselerle ilişki
kurmaması şartıyla Türkiye’de kalması kabul edilmiştir.
Patrikhanenin siyasi ayrıcalıkları kaldırılmıştır.
Lozan Antlaşması’nın Önemi:
a) İtilaf devletleri Misak-ı Milli’yi ve yeni Türk Devleti’nin
bağımsızlığını tanıdılar.
b) Yunanistan ile Türkiye arasındaki sorunlar çözüldü.
c) Günümüze kadar geçerliliğini korudu.
d) Adalar, azınlıklar, Musul, borçlar meseleleri sonradan sorun
olmuştur.
e) Türk bağımsızlık savaşının başarıya ulaşması sömürge
altında bulunan milletleri harekete geçirmiştir.
İkinci TBMM (11 Nisan 1923–1 Ekim 1927):
23 Nisan 1920’de kurulan I. TBMM Kurtuluş Savaşı’nı başarıya
ulaştırmış ve milli egemenliği gerçekleştirmişti. 1 Nisan 1923’de
seçimlere karar verilerek meclis yenilendi. II. TBMM 11 Ağustos
1923’te açıldı. 1 Ekim 1927’ye kadar çalışan II. TBMM’ye İnkılâp
Meclisi de denilmiştir.
II. TBMM (11 Nisan 1923–1 Ekim 1927):
a)
b)
c)
d)
e)
II. TBMM, 23 Ağustosta Lozan Antlaşması’nı onayladı.
13 Ekimde Ankara’yı başkent ilan etti.
29 Ekim’de cumhuriyeti ilan etti.
3 Mart 1924’de halifeliği kaldırdı.
1924 Anayasası, Takrir-i Sükûn Kanunu, Medeni Kanun gibi
1927’ye kadar önemli inkılâp hareketlerinin yasalarını kabul
etti.
Ankara’nın Başkent Olması(13 Ekim 1923):
Lozan Barış Antlaşması’nın onaylanmasından sonra işgal
kuvvetleri 6 Ekim 1923’te İstanbul’u boşalttı.
Bu durum yeni Türk devletinin başkentinin neresi olacağı
konusunu gündeme getirdi.
Ankara’nın başkent olması ile ilgili İsmet İnönü’nün 14
arkadaşıyla birlikte sunduğu kanun teklifi 13 Ekim 1923’te
TBMM’de kabul edildi ve Ankara yeni Türk devletinin başkenti
oldu.
Ankara’nın başkent olmasında Anadolu’nun orta yerinde yer
alması, konumu gereği savunulması ve idaresinde avantajlı
oluşu, milli mücadelenin merkezi olması Anadolu’nun her yeriyle
ulaşım ve haberleşme imkânlarının bulunması gibi faktörler etkili
olmuştur.
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923):
23 Nisan 1920’te kurulan TBMM Hükümeti aslında millet
egemenliğine dayanan bir devletti. 1921 Anayasası’nda
egemenliğin millete ait olduğu belirtilmişti.
Cumhuriyetin İlan Edilmesinde;
a) Milli egemenliği gerçekleştirmek,
b) Saltanatın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan devlet
başkanlığı sorununu çözmek,
c) Yeni Türk Devleti’nin rejimini belirlemek ve bu konudaki
tartışmalara son vermek,
d) 1923 sonbaharında ortaya çıkan hükümet bunalımı, yeni
hükümetin seçilememesi ve yürütme işlerindeki aksaklıkları
gidermek.
Mustafa Kemal Türk ve dünya kamuoyuna cumhuriyetin ilanı
edileceğini duyurdu. İsmet İnönü’nün 1921 Anayasası’nda
hazırladığı ‘Türkiye devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir’
şeklindeki değişiklik önergesi 29 Ekim 1923 tarihinde TBMM
tarafından kabul edildi.
Cumhuriyetin İlanının Sonuçları:
1) Rejim tartışmaları sona erdi. Yeni Türk devletinin yönetim
şekli cumhuriyet oldu.
2) Devlet başkanlığı sorunu halledildi. Mustafa Kemal
Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü Başbakan Fethi Okyar da
meclis başkanı oldu.
3) Meclis Hükümeti sistemi sona erdi. Kabine sistemine
geçildi. Böylece yürütme işleri hızlandı.
4) Milli mücadelenin başından beri amaçlanan milli egemenlik
gerçekleşti.
Meclis Hükümeti Sitemi Nedir?
Güçler birliğinin sonucu olan bu sistemde başbakan yoktur.
Meclis başkanı aynı zamanda hükümetin de başıdır. Bakanlar
tek tek meclisin salt oyuyla belirle belirlenir ve meclisin kesin
denetimi altındadır. Bu durum hükümetin kurulmasını ve
104
çalışmasını zorlaştırmıştır.
25 Ekim 1923’te hükümetin istifa etti. 28 Ekim 1923 akşamına
kadar kadar hükümet kurulamadı. Bu olay Mustafa Kemal
Paşa’ya cumhuriyeti ilan etmek için beklediği fırsatı verdi.
Kabine Sistemi Nedir?
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hükümet şekli olarak kabine
sistemi benimsenmiştir. Kabine sisteminde yürütmenin başı
cumhurbaşkanıdır. Yürütme organı, cumhurbaşkanı ve onun
atadığı başbakan ve bakanlar kuruludur. Hükmet meclisten
aldığı güvenoyu ile göreve başlar. Cumhurbaşkanı, başbakan ve
meclis başkanı ayrı ayrı kişilerdir.
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924):
Saltanatın kaldırılması ve sultan Vahdettin’in ülkeyi terk
etmesinden sonra TBMM Abdülmecit Efendi’yi halife olarak
seçmişti. TBMM 3 Mart 1924 tarihinde çıkardığı bir kanunla
halifeliği kaldırdı. Abdülmecit ve Osmanlı soyu yurtdışına
çıkartıldı.
Halifeliğin Kaldırılma Sebepleri:
a) Devlet başkanı olarak cumhurbaşkanı ile halifenin birlikte
bulunmasının sakıncalı olması (dünyevi ve dinsel iki ayrı
makamın çatışması),
b) Halife Abdülmecit Efendi’nin devlet başkanı gibi hareket
etmesi,
c) Halifelik kurumunun laiklik ve cumhuriyet rejimine ters
düşmesi,
d) Eski düzen yanlılarının halifenin etrafında toplanması,
e) Bazı milletvekillerinin halifeyi meclisin üzerinde bir güç
olarak görmeleri,
f) Hindistan Müslümanlarından Ağa Han ve Ali Han’ın halifenin
durumun korunması için İsmet Paşa’ya mektup yazmaları,
Halifeliğin kaldırılması konusunda Hindistan’daki Ağa Han
(İsmailiye mezhebinin imamı) ve Seyit Emir Ali Han’ın (Londra
İslam Cemiyeti başkanı) halifenin siyasi durumunun korunması
için İsmet Paşa’ya mektup yazmaları ve mektubun muhalefeti
temsil eden Tanin Gazetesi’nde yayınlanması bardağı taşıran son
damla olmuştur.
Halifeliğin Kaldırılmasının Sonuçları:
a) Laik devlet düzenine geçişin en önemli aşamasıdır.
b) Ulusal egemenlik daha da pekişmiştir.
c) Yeniliklerin önü açılmış, inkılâp süreci hızlanmıştır.
d) Ümmetçilik arayışları sona ermiştir.
e) Halifeliğin kaldırılması sömürgelerde çok sayıda
Müslüman’ın yaşadığı devletlerde tepki toplamıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kurulması(3 Mart 1924):
Osmanlı Devleti’nde bütün vakıfların, medreselerin ve
ibadethanelerin denetim ve yönetimi, çıkarılan kanunların
şeriata uygunluğu Şeriye ve Evkaf Vekâleti (Şeriat ve Vakıflar
Bakanlığı) tarafından yerine getiriliyordu.
a) Kanunla Hukuki işlemlere ait hükümlerin yasama ve yürütme
yetkisi TBMM ve hükümete devredilerek Vakıflar Genel
Müdürlüğü kuruldu.
b) İslam dininin inanç ve ibadetlerle ilgili hükümlerinin
yürütülmesi ve dini kurumların yönetimi için Diyanet İşleri
Başkanlığı kuruldu. Başkanlığa Ankara müftüsü Rıfat Börekçi
getirildi.
Genel Kurmay Başkanlığı’nın Kurulması(3 Mart 1924):
Mecliste alınan kararla Erkan-ı Harbiye Vekâleti (Savaş Bakanlığı)
kaldırıldı. Yerine Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genel
Kurmay Başkanlığı) kuruldu.
Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri:
Atatürk, siyasal partilerin kurulmasını sağlamış ve sağlığında iki
defa çok partili hayata geçmek için deneme yapmıştır. Ancak çok
partili hayat için gerekli ortamın oluşmaması, süreç içinde
meydana gelen gelişmelerin rejimi tehdit eder hale gelmesi bu
denemelerin sona ermesine sebep olmuştur.
TBMM’de İlk Gruplar:
İlk mecliste farklı görüşlere sahip olan bu milletvekillerinin ortak
hedefi Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmekti.
Bu mecliste; Tesanüt Grubu, İstiklal Grubu, Müdafaa-yı Hukuk
Grubu, Islahat Grubu gibi gruplar vardı.
Cumhuriyet Halk Fıkrası(9 Eylül 1923):
Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’nı kurmuştur.
Partinin adı 1935’te Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. CHP
kurulan partidir. Mustafa Kemal ölümüne kadar bu partinin
başkanlığını yapmış, bütün inkılâplar bu partiye dayanılarak
yapılmıştır.
CHP 1950 yılına kadar ülkeyi tek başına idare etmiştir.
Partinin dokuz ilkesi; saltanatın kaldırılması, milli egemenlik,
ülkede güvenliğin sağlanması, mahkemelerin adil olması,
ekonomik kalkınma (tarım, hayvancılık, sanayi, madencilik),
şehit ailelerine yardım, memurların çalışma şartlarının
iyileştirilmesi ve özel sektörün desteklenmesiydi.
Cumhuriyet Halk Partisi;
a) Herhangi bir zümrenin değil halkın partisi olması
amaçlanmıştır.
b) Ekonomide devletçiliği benimsemiştir.
c) Mustafa kemal yapmayı tasarladığı yenilikleri parti
programına koymuş, parti programını hükümet programı gibi
uygulamıştır.
d) Cumhuriyet Halk Partisi 1950’ye kadar tek parti olarak
iktidarda kalmıştır.
Ordunun Siyasetten Ayrılması(19 Aralık 1924):
I. TBMM ve II. TBMM’de askerler milletvekili seçilebiliyorlardı.
Bir kişinin hem subay hem de milletvekili olması doğru değildi.
Mustafa Kemal, milletvekillerinin ordudan ayrılmasını istedi.
1924’de Kazım Karabekir, Refet Bele gibi komutanlar ordudan
ayrılırken; Fevzi Paşa, Cevat Paşa, hemen ordularının başlarına
döndüler.
Askerlerin resmi görevlerini yaparken milletvekili
olamayacaklarına dair kanun 19 Aralık 1924’te kabul edildi.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (17 Kasım 1924):
Cumhuriyet döneminin ilk muhalefet partisidir. Kazım
Karabekir’in başkanı olduğu olan partide Rauf Orbay, Dr. Adnan
Adıvar, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimler vardı.
29 milletvekiline sahip partinin kuruluş bildirisinde;
 Diktatörlüğe karşı olduğunu, yönetimin ve hükümetin sıkı
105



şekilde denetleneceğini,
Cumhuriyeti ve demokrasi ilkelerini ve ekonomide
liberalizmi benimsediğini,
Aynı zamanda dini inançlara saygılı olduğunu belirtmiş,
Ayrıca cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı
olmasına karşı çıkmıştır. Halka daha fazla özgürlük
verilmesini ve CHP’nin meclise baskı yapmamasını istemiştir.
Serbest Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kurulmasında;
a) Dünya ekonomik krizinden Türkiye’nin de etkilenmesi
sebebiyle mevcut hükümete ekonomi alanında yeni görüşler
üretme düşüncesi,
b) Demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla yürütme isteği,
c) Halkın istek ve görüşlerinin mecliste yansıtılmasını sağlama
düşüncesi etkili olmuştur.
Yeniliklere karşı çıkanlar, eski İttihatçılar, saltanat ve hilafet
yanlılarının toplandığı bu partinin sert muhalefeti ülke
bütünlüğünü tehlikeye düşürmüştü. Nitekim bu parti 2 Haziran
1925’te Şeyh Said isyanında rolü olduğu gerekçesiyle
kapatılmıştır.
Serbest Cumhuriyet Halk Fırkası;
a) Ekonomide liberalizmi ve devletin müdahale etmemesini,
b) Tek dereceli seçim sistemini,
c) Cumhuriyete bağlılığı ve laik düşünceyi,
d) Kadınlara da siyasi haklar verilmesini savunmuştur.
Şeyh Sait İsyanı (13 Şubat 1925):
Şeyh Said İsyanının Çıkmasında;
a) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın izlediği politikaların
rejim muhaliflerini cesaretlendirmesi,
b) Rejim karşıtlarının din elden gidiyor şeklindeki
propagandaları,
c) İngilizlerin kışkırtmaları ve Musul ve Türkiye arasında
tampon bir Kürt devleti kurmak istemeleri etkili olmuştur.
Kısa zamanda rejim aleyhtarlarının kümelendiği bir parti haline
gelmiş ve Fethi Bey 17 Kasım 1930’da partisini kapatmıştır.
İsyan, Elazığ’ın Eğil bucağının Piran köyünde başladı ve kısa
zamanda Elazığ, Bitlis ve Muş’a yayıldı. İsyancılar kuzeyde
Erzurum, güneyde Diyarbakır’a ulaştılar. Fethi Okyar Hükümeti
isyanı bastıramayınca istifa etti. Yeni hükümeti kuran İsmet
İnönü aldığı tedbirlerle isyanı bastırdı ve Şeyh Sait idam edildi.
Şeyh Sait İsyanı’nın Sonuçları:
1) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.
2) Türkiye’de çok partili hayata geçiş ortamının uygun
olmadığını gösterdi.
3) Çok partili hayata geçiş denemesi başarısızlıkla sonuçlandı.
4) Doğu Anadolu’da çıkan isyanı bastırmak için Takrir-i Sükûn
Kanunu çıkarıldı (4 Şubat 1925).
5) Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmayı amaçlayan ilk isyandır.
6) Ali Fethi Okyar Hükümeti isyan ederek İsmet İnönü
Hükümeti kuruldu.
7) Türkiye yıprandığından dolayı İngiltere Musul sorununun
çözümünde büyük avantaj sağladı.
8) İstiklal Mahkemeleri tekrar harekete geçirildi.
Mustafa Kemal’e Suikast Girişimi (16 Haziran 1926):
İzmir Suikastı eski İttihatçıların Mustafa Kemal’i öldürmek için
hazırladıkları bir plandır. Plana göre Mustafa Kemal’i İzmir
ziyareti sırasında öldürdükten sonra motorla Sakız adasına
kaçacaklardı(16 Haziran 1926). Suikast motorcu Giritli Şevki’nin
ihbarıyla ortaya çıktı. Ziya, Hurşit, Şükrü Bey ve İsmail Canbulat
gibi elebaşları yakalandı.
Suikastı planlayanlar İstiklal Mahkemesinde yargılanarak
cezalandırıldı ve 19 kişi idam edildi (13 Temmuz 1926).
Mustafa Kemal suikast ile ilgili olarak ‘Benim naçiz vücudum
elbette bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti
ilelebet payidar kalacaktır’ demiştir.
Serbest Cumhuriyet Fırkası(12 Ağustos 1930–17 Aralık 1930):
Mustafa Kemal’in görevlendirdiği Fethi Okyar tarafından
kurulmuştur.
Menemen Olayı (23 Aralık 1930):
Derviş Mehmet adlı bir kişi 23 Aralık 1930’da Menemen’e
gelerek çevresine topladığı kişilerle ‘Din elden gitti, şeriat
isteriz’ diyerek isyan çıkarttı.
İsyanı önlemeye çalışan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay
isyancılar tarafından şehit edildi. Olayın haber alınması üzerine
Menemen’e gelen askeri birlikler isyanı bastırdılar. Suçlular
yakalanarak idam edildiler.
Şeyh Sait ve Menemen olayları Türkiye’de henüz demokrasinin
oluşmadığını göstermiştir. II. Dünya Savaşı’nın yaklaşması,
inkılâpların yerleşip kökleşmesi için ülkenin bir süre daha tek
partiyle yönetilmesini zorunlu hale getirmiştir.
Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş:
II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin devletlerarasında yerini
alabilmesi ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda söz sahibi
olabilmesi için çok partili hayata geçmesi gerekiyordu. Bu
yüzden İsmet Paşa ikinci bir partinin kurulmasına izin verdi.
Demokrat Parti’yi CHP’den ayrılan Celal Bayar, Adnan
Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan kurdular.
1946’da yapılan seçimi uygulanan açık oy gizli tasnif sistemiyle
CHP kazandı. 1950 seçiminde ise Demokrat Parti 416 milletvekili
kazandı. CHP ise 69 milletvekilini meclise sokabildi.
HUKUK ALANINDA İNKILÂPLAR:
Hukuk, bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerini düzenleyen
kurallar bütünüdür. Devlet ve toplum hayatının düzenlenmesi
hukuk kurallarına bağlıdır. Hukuk inkılâbının temelini laik hukuk
oluşturmuştur.
Hukukun laik olması, devletin kanun koyarken dini esaslara göre
değil akıl ve bilim ışığında hareket etmesidir.
Devlet bütün inanç sahiplerine eşit mesafede durur. Laik hukuk
din ve inanç özgürlüğünün de güvencesidir.
Osmanlı Devletinde Hukuk:
Osmanlı hukuk sistemi, şer’i ve örfi olmak üzere iki temele
dayanıyordu. Şer’i hukukun kaynağını Kuran ve sünnet
oluşturuyordu.
Örfi hukukun kaynağını ise töre oluşturuyordu. Padişahın şeriata
aykırı olmamak kaydıyla örfi hukuk alanında kanun yapma
106
yetkisi bulunuyordu.
Osmanlı Devletinde hukuk birliği yoktu. Şer’i mahkemelerin
yanında batı tarzında mahkemeler ve kapitülasyonlara göre
çalışan mahkemeler de vardı.
3)
4)
5)
Tanzimat döneminde Fransız kanunlarından faydalanılarak
hukuki karışıklıklar giderilmeye çalışılmış 1840’ta Ceza Kanunu,
1850’de Ceza Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu çıkarılmış ve
Danıştay kurulmuştu. XIX. yüzyılın sonlarında Ahmet Cevdet
Paşa başkanlığında bir heyet tarafından İslam hukukuna
dayanan Mecelle adlı medeni kanun çıkarılmıştı.
Devletin Laikleşme Aşamaları:
1) Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922): laiklik alanındaki ilk
aşamadır. TBMM ülkedeki tek siyasi kurum haline gelmiştir.
2) Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924): TBMM’nin üstünde
dini bir kurumun olamayacağı ispatlanmıştır. İnkılâpların
yapılması hızlanmıştır.
3) Ser’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin Kaldırılması(3 Mart 1924):
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü
kurulmuştur.
4) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Çıkarılması (3 Mart 1924):
Eğitim ve öğretim birleştirilmiş ve laikleştirilmiştir.
Medreseler kapatılmıştır.
5) Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30 Kasım 1925): Böylece
halkın dini duygularının sömürülmesi önlenmiştir.
6) Medeni Kanun’un Kabulü (17 Şubat 1926): Hukuk alanında
laikliğe geçilmiştir.
7) Anayasadan ‘Devletin dini İslam’dır’ Maddesinin
Çıkartılması (10 Nisan 1928): Böylece devlet laikleşmiştir.
8) Laikliğin Anayasaya Konulması (5 Şubat 1937): Böylece
laikliğe geçi aşaması tamamlanmıştır.
Hukuk Alanındaki İnkılâpların Sebepleri:
a) Ülkede hukuk birliğinin sağlanamaması,
b) Halkın evlenme, boşanma ve miras gibi konularda kendi dini
kuralarını uygulaması,
c) Ceza hukukunun modern ceza hukukuna uymaması,
d) Mahkemelerde tek yargıcın (kadı) bulunması,
e) Kadın haklarıyla ilgili kanunların yetersiz olması,
f) İktisadi ve ticari hayatı düzenleyen kanunların yetersiz
olması,
g) Gayrimüslimlerin şahıs ve aile hukukuyla ilgili sorunları kendi
dini kurallarına göre çözmeleri,
h) Cumhuriyetin Batı uygarlığını hedeflemesi,
i) Devletin laik bir karakter kazanması mecburiyetidir.
1924 Anayasası (20 Nisan 1924):
1921 Anayasası Kurtuluş Savaşı'nın acil ihtiyaçları göz önüne
alınarak hazırlanmıştı. Bu anayasada yalnız TBMM’nin görevleri,
meclisi oluşturan milletvekillerinin durumları belirtilmiş, kişi hak
ve özgürlüklerine yer verilmemişti.
6)
7)
8)
(1924 anayasası ilk haliyle laik bir anayasa değildir).
Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.
Yasama, yürütme ve yargı yetkisi meclisin kontrolündedir.
Meclis yürütme yetkisini hükümet aracılığıyla kullanır. Yargı
yetkisini ise bağımsız mahkemeler kullanır.
TBMM üyeleri dört yılda bir seçilir, seçme yaşı 22, seçilme
yaşı ise 30’dur.
Cumhurbaşkanı, 4 yıllık bir süre için meclis içinden ve meclis
tarafından seçilir.
Seçme ve seçilme hakkını sadece erkekler kullanır.
Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kanun önünde
eşittir.
1924 Anayasası’nda Daha Sonra Yapılan Değişiklikler:
a) 1928’de devletin dini İslam’dır ifadesi kaldırılmış, 1937’de
bunun yerine laiklik ilkesi getirilmiştir.
b) Kadınlara; 1930’da belediye, 1933’te muhtarlık, 1934’de
milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.
c) Seçmen yaşı 18’den 22’ye çıkarılmıştır.
d) 1937 yılında Atatürk ilkeleri anayasaya girmiştir. Böylece
anayasanın laikleşmesi aşaması tamamlanmıştır.
e) 1945’te anayasanın dili sadeleştirilmiş, ancak1952’yeniden
eski haline çevrilmiştir.
Medeni Kanun’un Kabulü (17 Şubat 1926):
Evlenme, boşanma ve miras haklarını belirleyen aile hukukuna
medeni hukuk denir. XIX. yüzyılda Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye
denilen Osmanlı medeni kanunu hazırlandı. Ancak yeni Türk
Devleti laikliği amaçladığı için Mecelle’yi uygulayamazdı.
TBMM bu konuda çalışmalara başlayarak Avrupa milletlerinin
kanunları incelendi. İleri ve laik bir medeni kanun olan İsviçre
medeni kanunu, 17 Şubat 1926’da TBMM tarafından Türk
Kanun-ı Medenisi adıyla kabul edildi.
İsviçre Medeni Kanunu’nun alınmasında;
a) Avrupa’daki medeni kanunların içinde en yeni ve en modern
olması,
b) Sorunlara akılcı ve pratik çözümler getirmesi,
c) Demokratik olması,
d) Kadın-erkek eşitliğine dayanması,
e) Laik bir anlayışla düzenlenmiş olması,
Medeni Kanun Neler Getirdi?
1) Hukuk alanında birlik ve düzen sağlanmıştır.
2) Tek eşle evlilik ve resmi nikâh mecburiyeti getirilmiştir.
3) Evlenmede yaş sınırı getirilmiş ve eşlerin isteği esas
alınmıştır.
4) Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları
sağlanmıştır.
5) Kadın istedikleri mesleğe girme hakkı tanınmıştır.
6) Boşanmada serbestlik kaldırılarak belli şartlara
bağlanmıştır.
7) Mahkemelerde tanıklıkta kadın-erkek eşitliği getirilmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra yeni bir anayasaya ihtiyaç
duyuldu. 20 Nisan 1924’de yeni anayasa kabul edildi. Bu
anayasa 1961 anayasasına kadar geçerli oldu. 1924 Anayasası
yasama ve yürütme yetkisini meclise, yargı yetkisini bağımsız
mahkemelere vermiştir.
Gayrimüslim topluluklar Lozan Antlaşması’nda kendilerine
tanınan haklardan vazgeçtiklerini ve Türk Medeni Kanunu’na
uymak istediklerini bildirmişler ve hükümet bu isteği kabul
etmiştir.
1924 Anayasası’nın Önemli Maddeleri:
1) Devletin yönetim şekli cumhuriyettir.
2) Devletin dini İslam, başkenti Ankara, dili Türk’çedir
Medeni Kanun’un kabulü laiklik ve halkçılıkla ilgilidir. Laiklikle
ilgili yönü; hukuk kurallarının din yerine akıl ve bilime
dayanmasıdır. Halkçılıkla ilgili yönü ise; sosyal haklar konusunda
107
kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasıdır.
Hukuk Alanındaki Diğer Düzenlemeler:
Medeni Kanun’un kabulünden sonra diğer hukuk mevzuatının
da laik esaslara göre düzenlenmesi için İsviçre’den Borçlar
Kanunu (8 Mayıs 1928), Almanya’dan Ticaret kanunu (10 Mayıs
1928) ve İtalya’dan Ceza Kanunu (1 Temmuz 1928) alınarak
uygulamaya konulmuştur.
Türk Kadınına Siyasi Haklarının Verilmesi:
Medeni Kanun ile kadınlara hukuki ve sosyal alanlarda eşitlik
sağlanmıştı. Ancak tam bir eşitlik için kadına siyasi haklarının da
verilmesi gerekiyordu.
Bu amaçla;
1) 30 Nisan 1930 yılında kabul edilen Belediye Kanunu ile
belediye seçimlerine katılma hakkı,
2) 26 Ekim 1933’te muhtar seçme ve köy ihtiyar heyetine
seçilme hakkı,
3) 5 Aralık 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı
tanınmıştır.
Türk kadını siyasi haklarını birçok gelişmiş ülkeden daha önce
elde etmiştir. Kadınlara oy verme hakkı Fransa’da 1944’te,
Japonya’da 1950’de, İsviçre’de 1970’de verilmiştir. İtalya’da
kadınlar 1948’de parlamentoya girebilirken, ülkemizde 1935
seçimlerinde 18 kadın milletvekili TBMM’ye girmiştir.
EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA YAPILAN İNKILÂPLAR:
Eğitim ve kültür alanlarındaki inkılâpların yapılmasında; eğitim
ve öğretimdeki çatışmayı ortadan kaldırarak birlik beraberliğin
sağlamak, eğitim ve öğretim faaliyetlerini çağdaş ve laik hale
getirmek, eğitimi yaygınlaştırmak ve kolaylaştırmak ve her
alanda yeterli eleman yetiştirmek, eğitim ve öğretimde fırsat
eşitliğini sağlamak, Türk dilini ve tarihini araştırmak gibi amaçlar
etkili olmuştur.
Eğitim Politikası:
Eğitim milli olmalıdır. Atatürk; milli eğitim esas olduktan sonra
onun dilini, yöntemini ve araçlarını da milli yapmak zorunluluğu
tartışmaktan uzaktır demiştir. Eğitim çağdaş olmalıdır. Eğitim
faaliyetlerinin amacı, yöntemleri ve araçlarının bilimsel olması
gerekir.
Milli Eğitim Sisteminde Gözetilecek Esaslar:
a) Türk milli eğitiminde belirlenen amaçlara ulaşmada Atatürk
ilkeleri esastır.
b) Eğitimde birlik sağlanmalıdır.
c) Eğitim yaygınlaştırılmalı ve kolaylaştırılmalıdır.
d) Kız ve erkek çocukları arasında eşitlik sağlanmalıdır.
e) Eğitim programları bilimsel olmalıdır.
f) Eğitim üst düzeyde meslek elmanı yetiştirilmelidir.
g) Eğitim uygulamalı olmalıdır.
h) Eğitim ve öğretimde birlik olmalıdır.
i) Eğitim fikir ve hareketi birlikte yürütülmelidir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924):
XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti’ndeki başlıca eğitim
kurumları; mahalle mektepleri ve medreseler, yabancı ve azınlık
okulları, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde açılmış Avrupa
tarzında eğitim veren okullardan oluşuyordu. Bu kurumlarda
farklı eğitim verilmesinden dolayı, toplumda kültür çatışmaları
ortaya çıkıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti, eğitim faaliyetlerini tek elden planlamak,
yürütmek ve bu alandaki kargaşayı önlemek amacıyla Tevhid-i
Tedrisat Kanunu’nu (Eğitimin birleştirilmesi) çıkarmıştır (3 Mart
1924).
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na Göre;
1)
Türkiye dâhilindeki bütün eğitim ve bilim kuruluşları Milli
eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.
2)
Şeriyye ve Evkaf Vekâleti veya özel vakıflar tarafından
yönetilen bütün medreseler ve okullar Milli Eğitim
Bakanlığı’na devredilir.
3)
Şeriyye bütçesinde mektepler ve medreseler için konmuş
olan ödenekler Milli Eğitim bütçesine geçirilir.
4)
Milli eğitim Bakanlığı yüksek din uzmanları yetiştirilmek
üzere üniversitede bir ilahiyat fakültesi kurar. İmamlık,
hatiplik gibi din hizmeti görecek memurların yetişmesi için
de yarı mektepler açacaktır.
5)
Bu kanunun yayın tarihinden sonra, eğitim ve öğretimle
meşgul olup Milli Savunmaya bağlı olan askeri, rüşdiye ve
idadiler, Sağlık Bakanlığına bağlı yetim mektepleri bütçeleri
ve öğretim üyeleriyle beraber Milli Eğitim Bakanlığı’na
bağlanmıştır.
Kanunun kabul edilmesiyle;
1) Bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na
bağlandı.
2) Tüm eğitim kurumları devlet denetimi altına alınarak
öğretim birliği sağlandı.
3) Yabancı okulların ders programlarına Türkçe kültür dersleri
konularak bu dersleri Türk öğretmenlerin okutmaları
sağlandı.
4) Azınlık ve yabancı okulların dini ve siyasi amaçlarla öğretim
yapmaları yasaklandı. Bu okulların sınıflarında ve ders
kitaplarındaki dini semboller ve işaretler kaldırıldı. Böylece
yabancı ve azınlık okullarının zararlı faaliyetleri önlendi.
5) Eğitim milli ve çağdaş bir nitelik kazandı.
6) Okullarda verilen farklı eğitimden dolayı ortaya çıkan kültür
çatışması önlendi.
Medreselerin Kapatılması:
3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün
eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na
bağlandığından medreseler de bağlanmıştı.
Ancak din görevlisi yetiştirmek amacıyla ilahiyat fakülteleri ve
imam hatip okullarının açılması kanunla öngörüldüğü için
medreselerin kapatılması zorunlu hale gelmişti. Bu sebeple
medreseler kapatılmıştır.
Medreselerin kapatılmasıyla Türk eğitim sistemi demokratik, laik
ve çağdaş bir kimliğe kavuşmuştur. Medreselerin kapatılmasıyla
eğitim alanındaki ikilik ortadan kalkmıştır.
Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun(2 Mart 1926):
Bu kanunla eğitim sistemi milli olacak şekilde ilk ve ortaöğretim
programları belirlenmiş ve okulların açılması bakanlığın iznine
bağlanmıştır. Müfredat programları ihtiyaçlar doğrultusunda
hazırlanmıştır.
Yeni Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928):
Okuyup yazmayı kolaylaştırmak, eğitim ve öğretim işlerini
modernleştirip yaygın hale getirmek için TBMM 1 Kasım 1928
tarihinde çıkardığı Türk Harfleri Hakkında Kanun ile Latin
108
harflerini kabul etmiştir.
Yeni Türk Harflerinin Kabulü ile birlikte;
1) Okur-yazar sayısı artmış ve bilimsel çalışmalar hızlanmıştır.
2) Arap kültürünün Türk kültürüne etkisi önlenmiştir.
3) Batı dünyası ile yakınlaşma yolunda önemli bir adım
atılmıştır.
4) Okuma-yazma oranı sürekli artarken kitap sayısında da
büyük artış olmuştur.
5) Yetişkinlere, yeni harflerle okuma yazma öğretmek amacıyla
millet mektepleri açılmıştır(1 Ocak 1929).
6) 24 Kasım 1928’de Atatürk’e Millet Mektepleri’nin
Başöğretmeni unvanı verilmiştir
Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması(12 Nisan 1931):
Atatürk; Türk milletinin, milletler ailesi içinde binlerce yıllık bir
tarihi geçmişe sahip olan büyük bir millet olduğunu, dolayısıyla
Türk tarihinin İslam tarihiyle sınırlı kalmaması gerektiğini
düşünüyordu.
Atatürk’ün Türk tarihiyle ilgili araştırmalar başlatmasında;
a) Türklerin sarı ırktan olduklarına dair yazılan yanlış bilgiler,
b) Türk milletinin medeni kabiliyet ve istidattan yoksun olduğu
iddiaları,
c) Türk toprakları üzerindeki yabancıların iddiaları,
d) Türk tarihini ilk dönemlerinden itibaren aydınlatma
düşüncesi,
e) Ümmetçi ve hanedancı tarih anlayışından milli tarih
anlayışına geçmek istenmesi gibi nedenler etkili olmuştur.
Atatürk milli bir tarih oluşturarak Türk milletinin kabiliyet ve
dünya medeniyetine katkılarını ortaya koymak amacıyla 12
Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur. Bu kurum,
günümüze kadar Türk ve dünya tarihiyle ilgili önemli çalışmalar
yapmış ve birçok eserler yayınlamıştır.
Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumu’ndan;
a) Anadolu’nun en eski halkı kimlerdir?
b) Anadolu’da ilk medeniyetler kimler tarafından ve nasıl
kurulmuştur?
c) Türklerin dünya medeniyetine katkıları nelerdir? Sorularının
araştırılmasını istemiştir.
Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumu’ndan;
1) Anadolu’nun en eski halkı kimlerdir?
2) Anadolu’da ilk medeniyetler kimler tarafından ve nasıl
kurulmuştur?
3) Türklerin dünya medeniyetine katkıları nelerdir? Sorularının
araştırılmasını istemiştir.
b) Aydınların diliyle halkın dili, yazı dili ile konuşma dili
arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak,
c) Atılan kelimelerin yerine Türkçenin kendi kurallarına göre
türetilmiş kelimeler getirerek Türkçeye milli bir gelişme yolu
çizmek,
d) Dil üzerinde yapılan araştırmalarla Türkçe’nin zenginliğini
ortaya koymak,
e) Türkçeyi medeni ihtiyaçları karşılayabilecek işlek bir dil haline
getirmek,
f) Türkçe’nin bilim dili haline gelmesini sağlamaktır.
Atatürk bu hedefleri gerçekleştirmek için 12 Temmuz 1932’de
Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Bu kurum milliyetçilik ilkesiyle
yakından ilişkilidir.
Türk Dil Kurumu açıldıktan sonra;
1) 26 Eylül 1932’de I. Dil Kurultayı toplanarak dil üzerinde
yapılacak çalışmalar planlanmıştır.
2) Halk dilindeki sözcükler toplanarak derlemeler yapılmıştır.
3) Konuşma dili ile yazı ve bilim dili arasındaki ayrılıkların
giderilmesinde önemli gelişmeler sağlanmıştır.
4) Sanat, bilim ve teknoloji alanlarında karşılığı olmayan yeni
kavramlar üretilmiştir.
Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Diğer Yenilikler:
5) 1924 yılında Topkapı Sarayı müze haline getirilmiş, aynı yıl
Ankara’da Musiki Muallim Mektebi açılmıştır.
6) 1925’te açılan Ankara Hukuk Mektebi, Hukuk Fakültesi
adını almıştır.
7) 1930’da Ankara’da Etnografya Müzesi açılmıştır.
8) 1933’te Darülfünun kaldırılarak yerine İstanbul Üniversitesi
kurulmuştur.
9) 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur.
10) 1936’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açılmıştır.
11) İstanbul’daki Sanayi-i Nefise Mektebi, Güzel Sanatlar
Akademisi’ne dönüştürülmüştür.
12) 1936’da Ankara Devlet Konservatuarı açılmıştır.
13) 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı’nın bir kısmı müze haline
getirilmiştir.
14) Eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak için çok sayıda ilk, orta,
lise ve öğretmen okulu açılmıştır.
TOPLUM VE SAĞLIK ALANINDA YAPILAN İNKILÂPLAR:
Hukuk ve eğitim alanlarında yapılan inkılâplar toplumsal
yaşayışın düzenlenmesini de beraberinde getirmişti.
Çünkü devlet ve hukuk kurallarının temel amacı toplumsal
hayatı düzenlemek ve bu düzenin sağlıklı işleyişini sağlamaktır.
Atatürk, dönemin Türk tarihçilerine Türk Tarihinin Anahatları
adıyla bir eser yazdırmıştır. Okullar için dört ciltlik Genel Tarih
serisi hazırlanmıştır.
Toplumsal Alanda İnkılâpların Yapılmasında;
a) Avrupa milletleriyle düzenli ve sağlıklı ilişkiler kurmak,
b) Türk milletini her yönüyle çağdaşlaştırmak,
c) Toplumda birlik ve beraberliği sağlamak,
d) Çağın gerisinde kalmış örgütleri yenilemek ve Türkiye’yi
modernleştirmek,
e) Sınıfsız imtiyazsız ve kaynaşmış bir toplum meydana
getirmek,
f) Uluslar arası alanda kabul edilmiş standartları benimsemek
gibi nedenler etkili olmuştur.
Türk Dil Kurumu’nun Kurulması(12 Temmuz 1932):
Dil İnkılâbının Hedefleri:
a) Türkçe’yi halk tarafından benimsenmemiş kelime ve
kurallardan arındırmak,
Tekke Zaviye ve Türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925):
Mustafa Kemal, tekke, zaviye ve türbeler hakkında şöyle
diyordu. ‘Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler ve müritler
memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat medeniyet
Atatürkçü tarih görüşü, insanlığı geniş bir aile olarak kabul eder.
İnsanları ayıran ve bölen savaşlar yerine dikkatleri insanlığın
ortak malı olan kültür ve medeniyet eserlerine çekerek birleştirici
rol oynamıştır.
109
tarikatıdır.’ diyordu.
Tekke, zaviye ve türbeler 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan bir
kanunla kaldırıldı.
Yine aynı kanunla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik,
çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, paşalık, falcılık, büyücülük,
üfürükçülük, muskacılık, türbedarlık unvanlarının kullanılması
yasaklandı.
Bu kanunla; Toplumsal yaşayışın laikleşmesi yolunda önemli bir
adım atılmıştır.
Kıyafette Değişiklik:
Osmanlı toplumu kıyafet birliğine sahip değildi ve herkes ayrı bir
kıyafet taşıyordu. Bu durum ilk defa son vermek isteyen II.
Mahmut memurlara fes, ceket, pantolon giymeyi mecbur
kılmıştır.
Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun 25 Kasım 1925’te mecliste
kabul edildi. Bu kanuna göre; fes, başlık, kavuk, takke,
yasaklanmış, yerine şapka ya da kasket giyilmesi kabul edilmiştir.
Yine 3 Aralık 1934 yılında çıkarılan bir kanunla din adamlarının
mabetler ve ayinler haricinde dini kıyafetleriyle dolaşmaları
yasaklandı. Sadece Diyanet İşleri Başkanı, Rum ve Ermeni
patrikleri ve Yahudi hahambaşı dini kıyafet giyebileceklerdi.
Soyadı Kanununun Kabulü(21 Haziran 1934):
21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen Soyadı Kanunu’yla
herkesin soyadı alması mecburiyeti getirildi. Mustafa Kemal de
Atatürk soyadını aldı.
Bu kanuna göre;
1) Her aile bir soyadı alacak ve soyadları Türkçe olacaktı.
2) Rütbe, memurluk, yabancı ırk millet adları ile ahlaka aykırı
ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılamayacaktı.
3) 29 Kasım 1934 yılında çıkarılan bir kanunla da; ağa, hacı,
hoca, hafız, hoca efendi, bey, paşa, hanım, hanımefendi gibi
eski toplum zümrelerini belirten unvanlar kaldırılmıştır.
4) Yine aynı kanunla eski Osmanlı idarecilerinin verdiği nişan
ve rütbeleri taşımak yasaklanmıştır.
5) 24 Kassım 1934 tarihinde çıkarılan özel bir kanun ile
Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verildi.
Ayrıcalık işareti olan unvanların yasaklanması imtiyazsız, sınıfsız
ve kaynaşmış bir ülke oluşturma amacına yöneliktir. Bu durum
Atatürk’ün halkçılık ilkesiyle doğrudan ilgilidir
Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik:
Osmanlı döneminde Hicri Takvim, mali işlerde 1839 yılından
itibaren Rumi Takvim ve alaturka saat kullanılıyordu. Bu durum
özellikle dış ülkelerle ticari ilişkilerin başlamasından sonra, bazı
güçlüklerin çıkmasına sebep oluyordu.
Bu güçlükleri ortadan kaldırmak için 26 Aralık 1925’te Rumi
Takvim yerine Miladi Takvim, alaturka saat yerine uluslararası
saat sistemi kabul edildi. Bu yenilikler 1 Ocak 1926 tarihinden
itibaren yürürlüğe girdi. TBMM 1935’de yılında çıkarılan bir
kanunla Pazar günü hafta tatili olarak benimsenmiştir.
Batılı ülkelerle ticari ilişkilerde birliği sağlamak amacıyla 1931
yılında çıkarılan bir kanunla uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık
ölçü birimi olarak kilogram kabul edilmiştir.
Sağlık ve Tıp Alanında Gelişmeler:
2 Mayıs 1920’de Sağlık Bakanlığı kurulmuştur. Ülke genelinde
birçok hastane açılmış devlet sağlık sorunlarıyla yakından
ilgilenmiştir. Bakanlığın çalışmalarıyla birçok bulaşıcı hastalık
kontrol altına alınmıştır. 21 Şubat 1925’te Kızılay Hemşire Okulu
açılmıştır. 1931 yılında Merkez Hıfzısıhha Müessesesi
kurulmuştur.
Nüfus Politikası:
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yaşanan savaşlar ülke
nüfusunun iyice azalmasına sebep olmuştu. Cumhuriyetin ilk
yıllarında nüfusun yüzde 75’i kırsal alanda yaşamakta ve
çoğunluğunu çocuk kadın ve yaşlılar oluşturmaktaydı.
Nüfusu artırmak için yapılan çalışmalar:
1) 1929’da fazla çocuk sahibi olan aileler yol vergisinden muaf
tutuldu.
2) 1930’da Ülkenin birçok yerine doğumevi kuruldu, fakirlere
ücretsiz ilaç dağıtıldı.
3) 1931’de altı ya da daha fazla çocuklu ailelere vergi muafiyeti
getirildi.
4) 1932’de nüfus artışını istenen seviyeye çıkarmak, anne ve
bebek ölüm oranlarını düşürmek için alınması gereken
tedbirleri araştırmak üzere nüfus komisyonu kuruldu.
5) 1934’de Türkiye’ye göçleri teşvik etmek amacıyla
göçmenlere gümrük muafiyeti getirildi.
6) 1936’da çok çocuklu ailelere, hazineye ait topraklardan tarla
bağışlandı.
7) 1936’da doğum kontrolünü sağlayan ilaç ve araçların
kullanılması yasaklandı.
1927–1950 yılları arasında nüfus artışını teşvik edici politikalar
yürütülmüştür. II. Dünya Savaşından sonra nüfus artmaya
başlamıştır.
Nüfus Sayımlarına Göre Türkiye Nüfusu:
1) 1927 Nüfus Sayımı: 13.648.270
2) 1935 Nüfus Sayımı: 16.158.018
3) 1950 Nüfus Sayımı: 20.947.188
4) 1965 Nüfus Sayımı: 31.391.421
5) 1980 Nüfus Sayımı: 44.736.975
6) 1997 Nüfus Sayımı: 62.865.574
7) 2010 Nüfus Sayımı: 73.722.988
EKONOMİ ALANINDA YAPILAN İNKILÂPLAR:
Cumhuriyetin İlk Yıllarında Ekonomik Durum:
Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik alanda büyük sıkıntılar
vardı. Bunlar;
a) Uzun süren savaşlar ekonomik kaynakları tüketmişti.
b) Kapitülasyonlar nedeniyle ülke dışa bağımlı kalmıştı ve
sanayi gelişememişti.
c) Köylerin nüfusunun savaşlarda azalması nedeniyle arazilerin
büyük bölümü boş kalmıştı.
d) Tarım ilkel yöntemlerle yapılıyordu.
e) Kara ve deniz ulaşım araçları yetersizdi.
f) Devlet gelirleri azdı.
g) Ekonomik kalkınmayı sağlayacak uzmanlar yetişmemişti.
h) Sermaye birikimi oluşmamıştı.
i) Osmanlı Devleti’nden kalan borçlar devlet bütçesi için yük
oluşturmaktaydı.
Milli Ekonomi İlkesi ve Uygulaması:
Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını
110
ekonomik bağımsızlıkla güçlendirmesi gerekiyordu. Bunun içi
milli ekonominin kurulması lazımdı.
TBMM ekonomik faaliyetlerin başlıca noktalarını şöyle tespit
etmişti:
a) Sanayiyi canlandırmak,
b) Ormanları iyileştirmek,
c) Sosyal kuruluşları ve iktisadi teşebbüsleri devletleştirmek,
d) Madenleri işletmek,
e) Sanayi dallarını himaye etmek,
f) Devletin ekonomik bağımsızlığını sağlamak için her şeyden
önce bütçeyi, ekonomik yapı ile uygun hale getirmek.
İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923):
Kongrenin toplanma amacı; milli ekonominin hedeflerini ve bu
hedeflere ulaşmak için izlenecek yöntemleri kararlaştırmaktı.
Lozan’da barış görüşmelerinin kesildiği bir sırada Türkiye İktisat
Kongresi toplandı. Atatürk kongreyi açarken yaptığı konuşmada;
‘Siyasi zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferle
taçlandırılmadığı takdirde, kazanılacak başarılar yaşayamaz, az
zamanda söner.’ demişti.
Çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi kesimlerinin temsilcilerinden 1135
kişinin katıldığı bu kongrede bütün ekonomik meseleler
görüşülmüştür.
Kongrede Misak-ı İktisadi (Ekonomi Yemini) kabul edilmiştir:
Türk milletinin bağımsızlığından asla taviz vermeden, ekonomik
kalkınmanın gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Temel ilke;
bağımsızlığın her kesim tarafından titizlikle korunmasıdır.
Kongrede Alınan Önemli Kararlar:
1) Anonim şirketlerin kurulmasını kolaylaştırılması,
2) Milli bankaların kurulması,
3) Yerli malı kullanılması,
4) Demiryolları yapımının hükümetçe bir programa
bağlanması,
5) Teknik eğitimin geliştirilmesi,
6) Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması,
7) Küçük imalattan süratle fabrika üretimine geçilmesi,
8) Özel sektör tarafından yapılamayan teşebbüslerin devletçe
gerçekleştirilmesi,
9) Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir devlet bankasının
kurulması,
10) İşçilerin yaşam şartlarının düzeltilmesi
Tarım Alanındaki Gelişmeler:
Cumhuriyetin başlarında ekonomi büyük ölçüde tarıma
dayanıyordu. Nüfusun yüzde 80’i kırsal alanda yaşıyordu.
Tarımın ihmal edilmesi sebebiyle halkın büyük bölümü yoksuldu.
Atatürk köylünün Türk toplumundaki yerini; Türkiye’nin gerçek
sahibi, efendisi köylüdür diye ifade etmişti.
Cumhuriyet Döneminde Tarımı Geliştirmek İçin;
1) Aşar vergisi kaldırılmıştır(17 Şubat 1925). Köylü için ağır
külfet olan bu vergi devletin bütçesinin yüzde 40’ını
oluşturmasına rağmen kaldırılmıştır.
2) Atatürk 5 Mayıs 1925 tarihinde Atatürk Orman Çiftliği’ni
kurmuştur. Bu çiftliğin kurulma amacı; modern tarım
tekniklerini çiftçilere uygulamalı olarak göstermekti.
3) Tarımı geliştirmek ve çiftçiye kredi sağlamak amacıyla
Ziraat Bankası’nın kredi imkânları artırılmıştır.
4) Çiftçiye tohumluk, gübre ve kredi desteği sağlamak için
5)
6)
7)
8)
Tarım Kredi Kooperatifleri kurulmuştur.
8 Haziran 1929’da çıkarılan bir kanunla, köylüyü
topraklandırmak amacıyla, bedeli yirmi yılda geri ödenmek
üzere toprak dağıtılmıştır.
Çiftçilere ucuz ve kaliteli tohumluk ve fidan sağlamak
amacıyla tohum ıslah istasyonları, numune çiftlikleri
kurulmuştur.
Traktör kullanımı teşvik edilerek ucuz alet ve makine
dağıtılmıştır.
Yüksek Ziraat Enstitüsü(1933) ve Veteriner Yüksek Okulu
açılarak tarımla ilgili bilimsel araştırmalar yapılmasına
imkân hazırlanmıştır
Ticaret Alanındaki Gelişmeler:
Osmanlı Devleti zamanında ülkenin iç ve dış ticareti, daha çok
yabancılar ve yerli azınlıkların elindeydi. Batılı devletler, Türkiye
ile ticari ilişkilerinde kapitülasyonlardan ve azınlıkların
aracılığından yararlandıkları için, Türk tüccarın iş yapabilme
imkânı çok kısıtlıydı.
Ticaretin Gelişmesi İçin Yapılan Çalışmalar:
1) İşverenlere kredi sağlamak amacıyla 1924 yılında İş Bankası
(ilk özel banka) kuruldu.
2) 1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu çıkarılarak, Türk
karasularında gemi işletme hakkı sadece Türklere
bırakılmıştır. Böylece milli ekonomi ilkesi doğrultusunda
önemli bir adım daha atılmıştır.
3) Para politikasını düzenlemek amacıyla Merkez Bankası
kurulmuştur(11 Haziran 1930). Osmanlı Devleti zamanında
kapitülasyonlardan yararlanılarak kurulan yabancılara ait
birçok işletme devlet tarafından satın alınarak
millileştirilmiştir.
4) İhracatta kalite kontrolüne önem verilerek bozuk mal
satımını yasaklayan kanun çıkarıldı.
Sanayi Alanındaki Gelişmeler:
Kapitülasyonlar ve sanayi inkılâbı Osmanlı Devleti’nde küçük el
tezgâhlarının kapanmasında etkili olmuş ve sanayinin
gelişmesini engellemişti. Osmanlı Devleti sanayileşmiş Avrupalı
devletlerin hammadde kaynağı ve pazarı haline gelmişti.
Kurtuluş Savaşı’nın sonunda İstanbul, İzmir ve Adana’da birkaç
dokuma fabrikası ile İstanbul’da bir askeri fabrika ülkenin sanayi
gücünü oluşturuyordu.
Milli sanayimizi geliştirmek amacıyla;
1) Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti)16 Şubat 1925
tarihinde Atatürk’ün emriyle kurulmuştur. Kurum ilk olarak
Tayyare Makinist Mektebi’ni(1926), ardından da TOMTAŞ
Uçak ve Motor Fabrikası’nı(Kayseri) hizmete açmıştır.
2) 1926 yılında, Osmanlı döneminden kalan sanayi tesislerini
onarmak ve işletmek amacıyla Sanayi ve Maden Bankası
kurulmuştur.
3) 28 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu (Sanayiyi
Özendirme Kanunu) çıkarıldı. Bu kanunla sermaye birikimine
devlet desteği sağlandı ve özel teşebbüse yatırım yapmada
birçok kolaylıklar sağlandı.
4) 1929’dan itibaren ithal mallarından alınan gümrük vergisi
yükseltilerek yerli üretimin dış rekabette korunması
amaçlanmıştır.
5) Cumhuriyet döneminde temel tüketime malzeme sağlamak
amacıyla, üç beyaz(un, şeker ve pamuk) ile üç siyah(kömür,
demir ve akaryakıt) projesine ağırlık verilmiştir.
111
Ancak Teşvik-i Sanayi Kanunu ile beklenen hedeflere
ulaşılamamış sadece Uşak Şeker Fabrikası açılmıştır. Yeni Türk
devletinin kuruluşundan 1933’e kadar geçen dönemde
sanayileşme istenilen seviyede gerçekleşmemiştir.
Bu durumun başlıca sebepleri;
a) Gelir seviyesinin çok düşük olması,
b) Özel sektörün yaptığı yatırımların yetersiz olması,
c) 1929 dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkileri,
d) Teknik bilgi yetersizliği,
Sanayileşmenin istenilen seviyede gerçekleşmemesi yüzünden
1933’ten itibaren ekonomide devletçilik politikasına geçilmiştir.
Birinci Beş Yıllık Plan (1934–1937):
Bu plana göre özel sektörün gerçekleştiremeyeceği yatırımlar
devlet eliyle yapılmaya başlandı. Plan doğrultusunda dokuma,
demir, kâğıt, cam ve kimya alanlarında 16 fabrika kuruldu.
Fabrikaların işletmeye açılmasıyla dışarıdan alınan mallar yüzde
elli oranında azaldı.
İkinci Beş yıllık Plan: II. Dünya Savaşı’ndan dolayı uygulanamadı.
Sümerbank’ın açılması, yeni kuruluşların açılmasını teşvik
etmiştir. Maden işleriyle uğraşan Etibank ve Maden Tetkik
Arama Enstitüsü (1935) kurulmuştur. Böylece devletçilik ilkesi
iyice yerleşmiştir.
Sanayi planlarının gerçekleşmesinde Sümerbank önemli rol
oynamış; Kayseri, Ereğli, Nazilli ve Malatya’da pamuklu dokuma
fabrikaları, Bursa’da merinos fabrikası kurulmuştur. İzmit’e
kâğıt, Gemlik’te ipek fabrikası, İstanbul Paşabahçe’de şişe ve
cam, Beykoz’da deri fabrikası kuruldu.
Maden sanayinde ilk defa Karabük Demir-Çelik Fabrikası
1939’da açıldı. Bu arada özel sektör Uşak’ta ilk şeker fabrikasını
kurmuştur
Ulaşım Alanındaki Gelişmeler:
Karayolları: Osmanlı’dan cumhuriyet Türkiye’sine 18.335
kilometre karayolu kalmıştı. Cumhuriyet döneminde
karayollarının uzunluğu 1933’te 37000 kilometreye, 1948’de
45000 kilometreye ulaşmıştır.
Demiryolları: Osmanlı Devleti’nden kalan demiryollarının
uzunluğu 3350 km kadardı. İlk aşamada yabancı şirketlerin
elinde bulunan demiryolları satın alınarak devletleştirilmiştir.
İkinci aşamada ise, 1938’e kadar 3000 kilometreyi aşan
demiryolu yapılmıştır.
Denizyolları: 1 Temmuz 1926’da çıkarılan Kabotaj Kanunu’yla
Türk karasularında gemi işletme hakkı sadece Türklere
bırakılmıştır. Türk armatörlere kredi kolaylığı sağlanarak özel
sektör gemi inşaatı ve işletmeciliği teşvik edilmiştir. Gemi sayısı
1933’te 1220 adet iken 1929’da 1692’ye çıkmıştır.
Havayolları: Ülkemizde 1933’te kurulan Milli Hava Ulaştırma
Teşkilatı, 1938 yılında Devlet Hava Yolları Genel Müdürlüğü adını
almıştır.
V. ATATÜRKÇÜLÜK VE ATATÜRK
İLKELERİ
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ
Atatürkçülüğün Tanımı ve Nitelikleri:
Türk milletinin bu gün ve gelecekte tam bağımsızlığı, huzur ve
refaha kavuşması, milli egemenlik, aklın ve bilimin öncülüğünde
Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyine çıkarılması amacıyla,
temelleri Atatürk tarafından belirlenen devlet ve toplum
hayatıyla ilgili gerçekçi düşünce ve ilkelere Atatürkçülük denir.
Atatürkçülük bir bütündür: Atatürkçülük birbirine bağlı olan ve
birbirini tamamlayan, aynı hedefe yönelmiş uyumlu ve tutarlı
işleyen düşünce ve ilkelerin oluşturduğu bir bütündür.
Atatürkçülük, yabancı siyasi ideolojilerle izah edilemez:
Atatürkçülük Türk milletinin tarihi gerçeklerinden ve
ihtiyaçlarından doğmuş ulusal bir düşünce sistemidir. Türk
milletinin çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmayı hedefler.
Atatürk İlkeleri:
1935 yılında toplanan CHP kurultayında kabul edilen altı Atatürk
ilkesi, 5 Şubat 1937’de yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasası’na
girmiştir. Amacı; Aklın ve bilimin öncülüğünde Türk milletini
medeni milletlerin seviyesine çıkarmaktır.
a)
b)
c)
d)
e)
f)
Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik,
Halkçılık,
Devletçilik,
İnkılâpçılık,
Laiklik.
Atatürk ilkelerinin Oluştuğu Ortam:
Atatürk ilkeleri, XIX. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nin
dağılmakta olduğu bir dönem içinde belirmeye başlamıştır.
Osmanlı Devleti dağılmanın engellemek ve ülke bütünlüğünü
koruyabilmek için birçok ıslahatlar yapmış ancak başarılı
olamamıştır. I. Dünya Savaşı sonunda dağılmıştır.
Atatürk ise Türk milletinin bağımsızlığının ancak ulusal
egemenliğe dayalı bir devletin kurulmasıyla mümkün
olabileceğini görmüştür.
Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak vatanı düşman
işgalinden kurtarmasından sonra, sıra milletin çağdaş uygarlık
seviyesine yükseltilmesine gelmişti.
Atatürk İlkelerinin Ortak Özellikleri:
a) Atatürk ilkeleri birbirini tamamlayan ve güçlendiren kendi
aralarında bir bütün oluşturan ilkelerdir.
b) Türk toplumunun ihtiyaçlarından doğmuştur.
c) Devletin temelini oluşturur.
d) Bilimsel ve akılcı bir temele dayanır.
Atatürk İlke ve İnkılâplarının Dayandığı Temel Esaslar:
1. Milli tarih bilinci,
2. Vatan ve millet sevgisi,
3. Milli dil bilinci,
4. Bağımsızlık ve özgürlük,
5. Milli egemenlik,
6. Milli kültürün gelişmesi,
7. Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak,
8. Türk milletine inanmak ve güvenmek,
112
9. Milli birlik ve beraberlik,
10. Ordu, okul ve dini politikanın dışına çıkarma,
TEMEL İLKELER:
1. Cumhuriyetçilik:
Cumhuriyetçilik; bir yönetim biçimi olarak cumhuriyeti
benimsemek ve savunmaktır.
Cumhuriyet ise, egemenliğin bir kişiye veya bir zümreye değil,
halka ait olduğu devlet şeklidir. Cumhuriyet yönetiminde devlet
başkanı belli bir süre için halk tarafından seçilir. Devleti
yönetenler gücü milletten alırlar. Bu sebeple gerçek bir
cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.
Cumhuriyetçilik İlkesinin Özellikleri:
a) Cumhuriyet idaresinde temel ilke seçimdir.
b) Cumhuriyet, devlet başkanlığında ve diğer kademelerde
hayat boyu kalmaya karşıdır.
c) Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.
d) Cumhuriyet rejimi demokratik devlet şeklidir.
e) Türk milletinin karakterine uygundur.
f) Sosyal devlet anlayışını ve güçler ayrılığını esas alır.
g) Anayasanın birinci maddesinde; ‘değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ şeklinde yer almıştır.
h) Atatürk’ün diğer ilkelerinin uygulanmasını sağlar. Atatürk’ün
taviz vermediği ilkelerden birincisidir.
d) Her türlü saldırganlığa ve sömürgeciliğe karşıdır.
e) Kalkınmak ve çağdaş ülkeler düzeyine ulaşmak için milli
ekonominin kurulması ve güçlenmesi gerektiğini savunur.
f) Akılcı ve bilimseldir.
g) Türk milletinin manevi değerlerine(dil, tarih, kültür) sahip
çıkar.
h) Türk milletinin refahını, zenginliğini ve mutluluğunu
yüceltmeyi amaçlar.
i) Din, mezhep, soy ve dil farkı gözetmeden herkesi Türk olarak
kabul eder, ırkçılığa karşıdır.
Milliyetçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılâplar:
1) TBMM’nin açılması,
2) Kabotaj Kanunu’nun çıkarılması ve denizyollarının
millileştirilmesi,
3) İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması,
4) Kapitülasyonların kaldırılması,
5) Türk Tarih Kurumu’nun kurulması,
6) Türk Dil Kurumu’nun kurulması.
Milliyetçiliğin Türk Topluna Sağladığı Yararlar:
a) Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması,
b) Milletin iç ve dış tehditler karşısında bütünleşmesi,
c) Milli birlik ve beraberliğin güçlendirilmesi sağlanmıştır. Milli
birlik ve beraberliği güçlendiren unsurlar; ortak kültür, dil,
tarih, ülkü, manevi değerler ve Misak-ı Milli’dir.
Cumhuriyetçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılâplar:
1) TBMM’nin açılması,
2) 1921 ve 1924 anayasalarının hazırlanması,
3) Saltanatın kaldırılması,
4) Cumhuriyetin ilanı,
5) Siyasi partilerin kurulması,
6) Ordunun siyasetten ayrılması,
7) Kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesi.
3. Halkçılık:
Bir milleti oluşturan çeşitli mesleklerin ve sosyal grupların içinde
bulunduğu insanlara halk denir.
Cumhuriyetçiliğin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar:
a) Bütün vatandaşların devlet idaresine eşit şekilde katılmasını
sağlamıştır.
b) Demokrasinin kurulmasına ortam hazırlamıştır.
c) Türk toplumunun çağdaşlaşmasını ve ilerlemesini
sağlamıştır.
d) Düşünce özgürlüğü güvence altına alınmıştır.
Halkçılık birbirini tamamlayan üç unsurdan oluşur:
a) Siyasi Demokrasi(Halk Yönetimi): Halkçılık ulusal egemenlik
ilkesine dayanır. Atatürk halkçılık ile demokrasiyi aynı
anlamda kullanmıştır.
b) Kanun Önünde Herkesin Eşit Olması: Hiçbir zümreye veya
kimseye, ayrıcalık tanınamaz. Herkes kanun önünde eşit
haklara sahiptir.
c) Sınıf Çatışmalarının kabul Edilmemesi ve Toplumsal
dayanışma İçinde Olunması: Atatürkçü düşünce sistemi
sosyal adalete, sosyal güvenliğe, toplumun ekonomik yönden
zayıf kesiminin korunmasına ve adil gelir dağılımına önem
verir, sınıf mücadelesini reddeder.
2. Milliyetçilik:
Kişilerin ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi
için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu bilinci gelecek
kuşaklara da yansıtmaya milliyetçilik denir. Milliyetçiliğin en
önemli unsuru millettir.
Atatürk’e göre millet; zengin bir hatıra mirasına sahip, birlikte
yaşamak hususunda samimi olan, sahip olduğu mirası birlikte
koruyan, sevinçte ve üzüntüde beraber olan bir insan
topluluğudur.
Atatürk milliyetçiliği, Türk milletinin her alanda güçlü olmasını,
yücelmesini hedefler ve milletin çıkarlarını her şeyin üstünde
tutar.
Atatürk Milliyetçiliğinin Başlıca Özellikleri:
a) Atatürk Milliyetçiliğinin Başlıca Özellikleri:
b) Bölücü değil birleştiricidir. Her türlü ayrımcılığa karşıdır.
c) İnanç hürriyetine saygılıdır ve laiktir.
Halkçılık ise, halkın iradesini temel almak, yönetimde halka
dayanmak, halktan güç alarak ona hizmet etmek demektir.
Millet içindeki çeşitli insan gruplarının yararına bir siyaset
izlenmesi ve halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.
Halkçılık İlkesinin özellikleri:
a) Cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkeleriyle doğrudan ilgilidir.
b) Kanun önünde eşitliği kabul eder.
c) Bütünleyici ilkelerden milli egemenlikle doğrudan ilgilidir.
d) Hiçbir sosyal grubun ve zümrenin ayrıcalığı yoktur.
e) Sınıf mücadelesini reddeder ve sosyal dayanışmayı öngörür.
f) Ekonomik alanda hem halka hem de devlete sorumluluklar
yükler.
Halkçılığın Türk toplumuna Sağladığı Yararlar:
1) Milli egemenlik tam olarak gerçekleşmiş ve demokrasinin
yerleşmesine katkıda bulunmuştur.
2) Toplumda barış ortamının kurulması sağlanmıştır.
3) Türk toplumu yönetime katılma, kanunlar önünde eşit olma
113
ve devlet imkânlarından eşit olarak yararlanma hakkını
kazanmıştır.
4) Kalkınmayı hızlandırmış ve zayıf bir ekonomik miras
devralınarak güçlü bir Türkiye oluşturulmuştur.
4. Devletçilik:
Devlet; toplum halinde yaşayan insanların, aralarında düzeni
kurmak ve sürdürmek için oluşturdukları güçtür. Devlet
toplumda düzeni sağlamak ve korumak için kanunlar yapar ve
uygular. Devlet otoritesini yürüten ve kullanan organa hükümet
denir.
Devletçilik anlayışına göre devlet; ekonomik sosyal ve kültürel
kalkınmanın temel faktörü olup bu alanlardaki geniş faaliyetleri
yürütmekle görevli güçlü ve geniş yetkilere sahiptir.
Devletçilik dar anlamda; devletin ekonomik alanda doğrudan
doğruya müdahale ettiği sistemdir. Devletçiliğin ekonomik alana
yansıması karma ekonomi şeklinde yansımıştır.
Devletçilik İlkesinin Özellikleri:
a) Devletçilik halkçılığın zorunlu bir sonucudur.
b) Devletçilik güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmeyi
amaçlar.
c) Cumhuriyetin ilk yıllarında, halkın elinde yeterli sermaye
olmamasından dolayı zorunlu olarak ekonomide devletçilik
ilkesi uygulanmıştır.
d) Atatürk’e göre devletçilik özel teşebbüs hürriyetinin ve piyasa
ekonomisinin reddi değildir.
e) Devletçilik planlı ekonomiyi zorunlu hale getirmiştir.
Atatürkçü Düşünce Sisteminde Devletin Başlıca Görevleri:
1) Ülkede adalet ve güvenliği sağlayarak vatandaşların
haklarını garanti altına almak,
2) Başarılı bir dış politika takip ederek milletin bağımsızlık ve
egemenliğini korumak,
3) Ekonomik alanda devlet ile özel teşebbüs arasındaki ilişkileri
dengeli yürütmek,
4) Bayındırlık, eğitim, sağlık, sosyal yardım, sanat ve ticaret
işleriyle uğraşmaktır.
Devletçilik İlkesinin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar:
a) Türkiye’de ilk defa planlı ekonomiye geçilmiştir.
b) Devlet eliyle önemli yatırımlar gerçekleştirilmiştir.
c) Teknik eleman açığının kapatılmasını sağlamıştır.
d) Ekonomik kalkınmada bölgeler arası farklılıkların
giderilmesinde önemli rol oynadı.
e) Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi
sağlandı.
f) Sanayileşmenin devlet eliyle gerçekleştirilmesiyle, işçi hakları
devlet güvencesi altına alınmıştır.
5. Laiklik:
Laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve
bilime dayandırılmasıdır. Ancak kişinin din ve vicdan hürriyetine
karışılmamasıdır.
Laiklik İlkesinin Genel Özellikleri:
a) Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır.
b) Laik bir devlette yönetim toplumun ihtiyaçlarını din
kurallarına göre değil, akılcı ve bilimsel metotlarla gidermeye
çalışır.
c) Laiklik kişilere din ve ibadet hürriyeti tanır.
d) Laiklik ilkesine göre devlet gerçek bir kişi olmadığı için resmi
bir dini de olamaz. Devlet bütün din ve mezheplere eşit
mesafede yaklaşır, bir dini ötekine üstün tutmaz.
e) Herkes din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde
eşittir.
f) Devletin egemenlik gücü; ilahi kaynağa değil, millet iradesine
dayanır.
g) Bu ilke Türk toplumunun batılılaşması ve çağdaşlaşması için
ortam hazırlamıştır.
h) Bu ilkeyle dini faaliyetlerin çıkar amacıyla kullanılması
önlenmiştir.
Laiklik Doğrultusunda Yapılan İnkılâplar:
1) Saltanatın kaldırılması,
2) Halifeliğin kaldırılması,
3) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması,
4) Medreselerin kapatılması,
5) Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve yerine Diyanet
İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulması,
6) Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması,
7) Medeni Kanun’un kabulü,
8) 1928’de anayasadan ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini
İslam’dır’ maddesinin çıkarılması,
9) 1924 Anayasası’na laiklik ilkesinin girmesi(1937).
Laiklik İlkesinin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar:
a) Din ve mezhep farklılıkları ortadan kaldırılarak toplumsal
alanda kaynaşma sağlandı.
b) Türkiye’de hukuk birliğinin sağlanmasında etkili oldu.
c) Toplum hayatında dine ve insana saygı ve hoşgörü ortamı
oluştu.
d) Laiklik ilkesi sayesinde yabancı devletlerin azınlıkları bahane
ederek devletin içişlerine karışmaları engellendi.
e) Türkiye’nin çağdaşlaşması ve ilerlemesi hızlandı.
f) Din ve vicdan hürriyeti sağlandı.
g) Türkiye’de akla, bilime ve özgürlüğe dayanan modern bir
devlet ve toplum düzeni kuruldu.
6. İnkılâpçılık:
İnkılâp; Türk milletini son asırlarda geri bırakan müesseseleri
yıkarak yerine milletin en yüksek medeni icaplarına göre
ilerlemesini sağlayacak müesseseleri kurmaktır.
İnkılâpçılık, Türk inkılâbının korunması, aklın ve bilimin
rehberliğinde çağın ihtiyaçlarına göre sürekli yenilenmesi
ilkesidir. İnkılâpçılık çağdaşlaşma ve batılılaşma yolunda daima
en ileriye yönelmektir. İnkılâpçılık sadece inkılâpları savunmayı
değil, geliştirmeyi ve çağdaş hayatın gereklerine uydurmayı da
içine alır.
Atatürk inkılâpçılık ilkesiyle diğer ilkelerin sürekli canlı kalmasını
ve devamını sağlamıştır.
Türk İnkılâbının Genel Özellikleri:
a) Türk inkılâbı ve Atatürk ilkeleri birbirini tamamlayarak
mükemmel bir bütün oluşturur.
b) Türk inkılâbı milletin her alanda ilerlemesini ve
çağdaşlaşmasını amaçlar.
c) Türk inkılâbı insan merkezli olup insanların mutluluğunu
amaç edinir.
d) Türk inkılâbı aklı ve bilimi temel aldığı için her zaman kendi
kendini yenileme (dinamik olma) imkânına sahiptir.
114
İnkılâpların Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar:
a) Türk toplumuna her yönden gelişme ve ilerleme yolunu açtı.
b) Saltanata son verilerek millet egemenliği kuruldu.
c) Türk devleti yeni kurumlarıyla çağdaş ve dinamik bir yapıya
kavuştu.
d) Sosyal hayatta, eğitimde, kültürde ve ekonomik alanda Türk
toplumuna yeni ufuklar açmıştır.
B. BÜTÜNLEYİCİ İLKELER:
Temel ilkelerin anlamlarını tamamlayan, açıklayan ilkelerdir.
Gerçekte bütünleyici ilkeleri temel ilkelerden ayrı düşünmemek
gerekir.
d) Diğer devletlerin içişlerine karışmamak ve kendi içişlerine
karışılmasına fırsat vermemek, dış politikada gerçekçi olmak,
e) Devletlerarası sorunları hukuki ve barışçı yollarla çözmek,
f) Gerçekleşmesi imkânsız hayaller peşinde koşmamak,
g) Dış politikayı iç siyasetle uyumlu sürdürmek,
h) Milletin hayatı tehlikede olmadığı sürece savaşa girmemek,
i) Milli sınırlar içinde her şeyden önce kendi kuvvetine
dayanarak varlığını sürdürmek.
1923–1932 DÖNEMİ DIŞ OLAYLARI:
Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 1923–1930 yılları arasında
Türkiye’nin dış politika gündemini Lozan’dan kalan sorunların
çözümlenmesi oluşturmuştur.
Milli Egemenlik:
Egemenliğin millete ait olmasıdır. Milletin kendi kendini
yönetmesi, kendini seçecek temsilcileri seçmesidir. Milli
egemenlik cumhuriyetçilik ilkesinin bütünleyicisidir.
Bu dönemde komşu devletlerle iyi ilişkiler kurmak, ortaya çıkan
sorunları barışçı yollarla çözmek ve büyük devletlerle olan
ilişkileri normalleştirmek amaçlanmıştır.
Milli Bağımsızlık:
Başka bir devlete veya uluslararası kuruluşa bağlı kalmadan
bağımsız yaşamaktır. Atatürk ‘Ya istiklal ya ölüm!’ demiştir. Milli
egemenlik ise ülke içinde ulus hâkimiyetini ifade eder.
1930’lardan itibaren Türkiye Batı ülkeleriyle sorunlarını
hallederek ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Almanya ve
İtalya’nın yayılmacı politikalarına karşı bölgesel güvenlik ve
işbirliği sağlamaya çalışmıştır.
Milli Birlik ve Beraberlik, Ülke Bütünlüğü:
Milletçe birlikte yaşamayı; milleti oluşturan bireylerin sevgi ve
saygı ile birbirine bağlanmasını, ortak ideallere yönelik olarak
varlığını devam ettirmesini amaçlar. Milliyetçilik ilkesinin doğal
sonucudur.
Türk-Yunan İlişkileri ve Nüfus Mübadelesi(10 Haziran 1930):
Lozan Antlaşması’na göre; İstanbul’daki Rumlarla Batı
Trakya’daki Türkler dışında, Türkiye’deki Rumlarla
Yunanistan’daki Türkler karşılıklı yer değiştireceklerdi.
Akılcılık ve Bilimsellik:
Türk inkılâbının temel özelliklerinden biri de akılcılığa ve
bilimselliğe dayanmasıdır. Akılcılık gerçeği arayıp bulmayı
sağlayan yol, bilimsellik ise devlet, toplum ve bilim hayatında
bilimin ölçülerine göre hareket etmektir. Laiklik ve inkılâpçılık
ilkelerini tamamlar.
Çağdaşlık ve Batılılaşma:
Türk inkılâbının temel amaçlarından biri de, devlet ve toplum
hayatını çağdaş Batı normlarına kavuşturmaktır. İnkılâpların
birçoğu bu ilkeye göre yapılmıştır. İnkılâpçılık ilkesini tamamlar.
Yurtta Barış, Dünyada Barış:
Barış içinde yaşamaktır. Bu ilkenin temel amacı; dış politikada
bağımsızlığımıza saygı duyan devletlerle iyi ilişkiler kurmak,
uluslar arası barışa katkıda bulunmak, ülke içinde de huzur ve
barışı sağlamaktır. Halkçılık ilkesini tamamlar.
İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
Türk inkılâbı hümanist (insancıl) bir karaktere sahiptir. Türk
inkılâbı insana ve insanlık sevgisine değer verir. İnsan gerçek
değerlerin sahibidir. Bu ilke milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin
doğal sonucudur.
VI. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ
POLİTİKASI
ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ESASLARI:
a) Her türlü duygusallıktan uzak akılcı ve gerçekçi davranmak,
b) Yapıcı ve barışçı olmak (Yurtta sulh, cihanda sulh)
c) Türkiye’nin bağımsızlığına ve sınırlarına saygı duyan
devletlerle iyi ilişkiler kurmak,
Değişime tabi tutulacak kişilerin şartları belirlenerek mübadele
komisyonu kuruldu. Ancak, Türkiye ile Yunanistan arasında
yerleşik(etabli) kavramının farklı şekillerde yorumlanmasından
dolayı sorun ortaya çıktı.
İstanbul’da çok sayıda Rum bırakmak isteyen Yunanistan
hükümeti, 30 Ekim 1918 tarihinden önce İstanbul’da bulunan
her Rum’un yerleşik sayılmasını ve mübadele dışında
tutulmasını istiyordu. Böylece Büyük Yunanistan idealini
gerçekleştirmeyi, Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeyi ve göç
edecek Rumları iskân etme probleminden kurtulmayı
amaçlıyordu.
Türk Hükümeti ise İstanbul’a yerleşmenin kanunlarla olacağını,
etabli deyiminin burada sürekli oturanlar için geçerli olacağını,
30 Ekim 1918’den önce geçici olarak gelenlerin bu deyimin
kapsamı içinde olmayacağını belirtmişti. Antlaşma
sağlanamayınca Milletler Cemiyeti Uluslararası Adalet
Divanı’nın görüşünü istedi, ancak Divan’ın yaptığı yorum da
anlaşmazlığı halledemedi.
Bir süre Türk-Yunan ilişkileri gerginleşti. Ancak anlaşmazlık silahlı
bir çatışmaya dönüşmeden yumuşadı ve 10 Haziran 1930
tarihinde antlaşma yapıldı.
Bu antlaşmayla yerleşme yerlerine ve doğum tarihlerine
bakılmaksızın İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi
yerleşik sayıldı.
Nüfus Mübadelesi sorununun halledilmesi iki devlet arasındaki
ilişkileri yumuşattı ve karşılıklı iyi ilişkiler kuruldu.
Yunan başbakanı Venizelos Türkiye’ye geldi. Türk-Yunan ilişkileri
1954 yılına kadar sürecek iyi ilişkiler dönemine girdi.
Yabancı Okullar Sorunu:
115
Osmanlı Devleti’nde azınlıklar ve bir çok devlet kapitülasyonlara
dayanarak okullar açmışlardı. Amaçları; açtıkları bu okullarda
kendi kültürlerini yaymak, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak,
azınlıklıkları milliyetçilik şuuruyla devlete karşı isyan ettirmekti.
Lozan Antlaşması’na göre yabancı okullar, Türk kanunlarına ve
diğer okulların bağlı bulundukları yönetmeliklere uyacaklardı.
1925-1926 öğretim yılında hükümet bir yönetmelik çıkararak
yabancı okulların uyacakları esasları belirledi.
Buna göre yabancı okullarda tarih ve coğrafya dersleri Türk
öğretmenler tarafından okutulacak, dini tören ve derslere ancak
okulun mensup olduğu dinden öğrenciler girecek ve ders
kitaplarında Türkiye aleyhine yazılar bulunmayacaktı.
Bu durum Fransa ile anlaşmazlıklara sebep olmuştu. Türk
Hükümeti bunu bir iç mesele olarak gördüğü için görüşmeyi
reddetmiştir.
Borçlar Sorunu:
Lozan Antlaşması’nda çözülemeyen Osmanlı Devleti’nden kalan
borçlar sorunu, anlaşma sonrasında ödeme şekli
devletlerarasında alınacak kararlara bırakılmıştı. Alacaklı
devletler içinde en fazla paya sahip ülke olan Fransa, Türkiye’yi
çok uğraştırmıştır.
1928 yılında Türkiye ile alacaklı devletler adına Duyun-ı
Umumiye İdaresi arasında bir antlaşma imzalanmış ve buna
göre borçların miktarı ve ödeme şekli belli bir esasa bağlanmıştı.
Ancak 1929 Dünya Ekonomik Buhranı Türkiye’yi de etkilediği için
borçların ertelenmesini istedi.
kaybedildi.
b) Türkiye-Irak sınır çizgisi tespit edilmiştir.
c) Musul Türklerinin nasıl korunacağı konusunda esaslı bir
çözüm getirmemesi antlaşmanın en önemli eksikliğiydi.
d) Türkiye 500 bin İngiliz lirası karşılığında petrol geliri
üzerindeki hakkından vazgeçmiştir.
Türk-Sovyet İlişkileri:
1917 İhtilali ile Çarlık rejimini yıkan Bolşevikler, Sovyetler
Birliği’ni kurmuşlar ve I. Dünya Savaşı’ndan çekilmişlerdi.
İtilaf devletlerinin Anadolu’yu da işgal etmeleri TBMM Hükümeti
ile Sovyetler Birliğini birbirine yakınlaştırmıştı. Kurtuluş
Savaşı’nda Sovyet Rusya, Türkiye’ye para ve silah yardımında
bulunmuştu.
I. Dünya savaşı galiplerinin Locarno Antlaşması’nı yapmaları,
ayrıca Musul Sorunu’nda Milletler Cemiyeti’nin tutumu
Türkiye’yi Sovyet Rusya’ya yakınlaştırmış ve iki devlet arasında
1925 yılında Paris’te Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması
imzalanmıştı. 1928’de saldırı savaşını yasaklayan Birand-Kellog
Paktı’na Türk ve Sovyet Hükümetleri de katılmışlardı.
1930’lardan itibaren Türkiye Batı ülkeleriyle sorunlarını
hallederek ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır.
1932–1939 DÖNEMİ TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI:
1933’te Paris’te yapılan bir antlaşmayla borçların taksitle
ödenmesi kararlaştırıldı. Böylece borçlar sorunu çözümlendi ve
Türkiye 1954’e kadar bütün borçlarını ödedi.
Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Girişi (18 Temmuz 1932):
Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası barışçı esaslara
dayanıyordu. Bu sebeple Rusya Tarafsızlık ve Saldırmazlık
Antlaşması, İngiltere ile Ankara Antlaşması ve Afganistan ile
kültür ve dostluk antlaşmaları yapmış ve Yunanistan’la dostane
ilişkiler kurmuştu.
Türk-İngiliz İlişkileri, Irak Sınırı ve Musul Sorunu:
Lozan Antlaşması’na göre Türkiye- Irak sınırı, dokuz ay içinde
Türkiye ile İngiltere arasında barışçı yollarla çözülecek,
çözülemezse Milletler Cemiyeti’ne götürülecekti.
Türkiye’nin barışçı girişimleri diğer ülkeler tarafından
memnuniyetle karşılanmıştı. 1930’dan sonra uluslar arası
işbirliğinin önem kazanması, Milletler Cemiyeti’ne ilgiyi
artırmıştı.
Irak’ta manda yönetimi kuran İngiltere, zengin petrol
yataklarından dolayı Musul’u bırakmak istemiyordu.
Türkiye ise, halkın ekseriyetinin Türk olması sebebiyle Musul ve
Süleymaniye bölgelerinin Türkiye’ye bırakılmasını istiyordu.
İngiltere, Türkiye’nin bölgede bir halkoylaması yapılması isteğini
reddetti.
18 Temmuz 1932’de İspanya’nın teklifi ve Yunanistan’ın
desteğiyle Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye olmuş, iki yıl sonra
da konsey üyeliğine seçilmiştir.
Anlaşmazlığı çözmek amacıyla İstanbul’da yapılan konferansta
(19 Mayıs 1924), bir sonuç alınamadı. Musul sorunu ikili
görüşmelerle çözümlenemeyince Milletler Cemiyeti’ne
götürüldü.
Bu sırada Şeyh Sait İsyanı çıktığı için,Türkiye Musul’u geri alma
teşebbüsünde bulunmadı.
Ankara Antlaşması (5 Haziran 1926):
1) Musul ve Kerkük Irak’a bırakıldı.
2) Irak Hükümeti, Musul’a karşılık petrol gelirinin yüzde 10’unu
25 yıl süreyle Türkiye’ye vermeyi kabul etti.
3) Hakkâri sınırında Türkiye lehine düzeltme yapıldı.
Antlaşmanın Önemi:
a) Bu antlaşmayla Misak-ı Milli içinde bulunan Musul
Balkan Antantı (9 Şubat 1934):
1933’de Faşist İtalya ile Nazi Almanya’sının güçlenmesi ve Ege ve
Akdeniz’de yayılma emelleri üzerine Yunanistan, Türkiye,
Yugoslavya ve Romanya Atina’da Balkan Antantı’nı imzaladılar.
(Arnavutluk, İtalya’nın baskısıyla, Bulgaristan ise Makedonya
konusunda Yunanistan ve Yugoslavya ile anlaşmazlığı yüzünden
pakta katılmadılar.)
Balkan Antantı’na Göre;
1) Taraf devletler sınırlarını karşılıklı olarak garanti edecekler,
2) Birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle siyasi
antlaşma yapmamayı taahhüt edeceler,
3) Üye ülkeler ekonomik konularda karşılıklı çıkarları göz
önünde bulundurmak şartıyla işbirliği yapmayı kabul
edeceklerdi.
Balkan Antantıyla;
Balkanlarda İtalya ve Almanya’ya karşı bir güvenlik oluşturuldu.
Türkiye batı sınırlarını güvence altına aldı.
116
II. Dünya Savaşı’yla Balkan Antantı dağılmıştır.
dışında kalmıştı.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi (20 Temmuz 1936):
Lozan Antlaşması’nda Boğazların bir komisyon tarafından idaresi
Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliğini sınırlandırmıştı.
1933’ten sonra İtalya, Almanya ve Rusya’nın silahlanması,
İtalya’nın Habeşistan’a, Japonya’nın Mançurya’ya saldırması,
Almanya’nın da askersiz bölge olan Ren’e girmesi Milletler
Cemiyeti tarafından engellenemedi.
II. Dünya Savaşı’nın yaklaşması üzerine Fransa 1936’da Hatay’ı
Suriye’ye bıraktı. Bunun üzerine Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne
başvurarak Hatay’ın Türkiye’ye verilmesini istedi. Türkiye ayrıca
Fransa’dan İskenderun’un bağımsızlığının tanınmasını istedi,
fakat Fransa reddetti.
Türkiye Boğazlar üzerindeki güvenliğini garanti altına almak ve
sınırlamaları kaldırmak için Lozan Antlaşması’nı imzalamış olan
devletlere egemenlik haklarının korunması için Boğazlarla ilgili
hükümlerin düzeltilmesini istedi.
İsviçre’nin Montreux şehrinde toplanan konferansa Türkiye,
İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Yunanistan ve
Yugoslavya katıldı. Konferans sonunda Montrö Boğazlar
Sözleşmesi imzalandı.
Montrö Boğazlar Sözleşmesine göre;
a) Boğazlar Komisyonu kaldırılarak bütün yetkileri Türk
Devleti’ne geçti.
b) Lozan Antlaşması’na göre Boğazların her iki yakasında
askersiz hale getirilen bölgede Türkiye asker
bulundurabilecek ve tahkimat yapabilecekti.
c) Boğazlardan ticaret gemilerinin her iki yönde geçişi serbest
olacaktı.
d) Savaş gemilerinin geçişi zaman ve ağırlık bakımından
sınırlanacaktı.
e) Türkiye bir savaşa girer veya tehlikeli bir durum ile
karşılaşırsa, Boğazları istediği gibi açıp kapatabilecekti.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Önemi:
a) Türk Devleti’nin Boğazlar üzerindeki hükümranlık haklarını
sınırlayıcı hükümler kaldırıldı ve tam egemenlik sağlandı.
b) Marmara ve İstanbul’un güvenliği garanti altına alındı.
c) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki durumu güçlendi.
d) Türk-Sovyet ilişkilerinde ayrılığın ilk adımı oldu.
e) Türkiye’nin uluslar arası saygınlığı arttı.
7. Sadabat Paktı (8 Temmuz 1937):
İtalya’nın Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya yönelik genişleme
politikası sebebiyle Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında,
Tahran’daki Sadabat sarayında dörtlü bir pakt oluşturuldu.
Paktın amacı, İtalya’nın Orta Doğu’ya yönelen istilacı politikasına
karşı ortak bir savuna sistemi kurmaktı.
Sadabat Paktına göre dört devlet; dostluk ilişkilerini devam
ettirecekler, birbirlerinin içişlerine karışmayacaklar, ortak
çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışacaklar ve
Milletler Cemiyeti’nin kararlarına uyacaklardı.
Paktın imzalanmasından sonra Ortadoğu’da barış ve güvenlik
sağlanmış ve Türkiye doğu sınırlarını güvence altına almıştır.
Sadabat Paktı II. Dünya Savaşı’ndan sonra önemini kaybetmiş ve
1980’de İran-Irak Savaşı’nın başlamasıyla geçerliliğini
kaybetmiştir.
Hatay Sorunu ve Hatay’ın Anavatana Katılması (1939):
Lozan Antlaşması’nda Suriye sınırı, 1921’de imzalanan Ankara
Antlaşması esaslarına göre belirlenmiş ve Hatay, Türkiye sınırları
Milletler Cemiyeti ise İskenderun’un içişlerinde bağımsız,
dışişlerinde Suriye’ye bağlı olmasını kabul etti. Hatay sancağının
toprak bütünlüğü Türkiye ve Fransa’nın garantisi altında
olacaktı.
Bu dönemde Hitler Avusturya’yı ilhakından sonra Avrupa’da
güçler dengesi bozulmaya başlamıştı. Bu gelişmeler üzerine
Fransa Hatay konusundaki tutumunu yumuşattı. Yapılan
seçimler sonucunda bağımsız Hatay Cumhuriyeti kuruldu (2
Eylül 1939). 23 Haziran 1939’da yapılan antlaşma ile Hatay’ın
Türkiye’ye katılması kabul edildi.
VII. ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ
Atatürk’ün Son Günleri ve Ölümü
Atatürk'ün sağlığı 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı.
22 Ocak 1938 günü Atatürk'ü muayene eden Dr. Nihat Reşat
Belger, siroz teşhisi koydu.
Paris Tıp Fakültesi'nden Profesör Fissinger Ankara'ya gelerek
Atatürk'ü muayene etti ve o da aynı teşhisi koydu. Fransız
doktor Fissinger Atatürk'e ‘Efendim, büyük savaşlar kazanmış
olabilirsiniz ancak bu olayda vaka sizsiniz ve bende sizin
komutanınızım, lütfen bu hususu unutmayınız’ telkininde
bulunmuştu.
Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek için 19 Mayıs
1938 günü Ankara Stadyumu'nda halkın karşısına çıktı. Atatürk
Mersin ve daha sonra Adana'ya geçerek törenlere katıldı.
Atatürk, bir süre Savarona yatında kaldı. Yaz sıcakları üzerine
tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döndü. Bu arada Hatay Sorunu da
çözüldü ve Türk Ordusu Temmuz ayı başlarında Hatay'a girdi.
Vasiyeti:
5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini yazdı ve bütün malvarlığını
belirli şartlarla, Cumhuriyet Halk Partisi'ne bıraktı. Kız kardeşine
ve manevi çocuklarına, İsmet İnönü'nün çocuklarına para
yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih
Kurumu'na da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.
Komaya Girmesi:
16 Ekim 1938 günü öğleden sonra Atatürk ağır bir komaya girdi.
Ancak girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı. Atatürk'ün TBMM
beşinci dönem dördüncü yasama yılını açış konuşmasını da 1
Kasım 1938'de Başbakan Celâl Bayar okudu.
Vefatı:
Atatürk, 10 Kasım 1938 perşembe sabahı saat 9'u 5 geçe,
İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayatını kaybetti. Atatürk'ün
ölümünün ertesi günü toplanan TBMM, İsmet İnönü'yü 348
milletvekilinin oy birliği ile cumhurbaşkanlığına seçti.
Cenaze Töreni:
117
Atatürk'ün cenazesi 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı
tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı önünden
saygıyla geçti. Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü
Dolmabahçe Sarayı'nda kıldırıldı. Aynı gün cenaze Yavuz Zırhlısı
ile İzmit'e oradan da aynı gün Ankara'ya getirildi.
21 Kasım 1938 günü çok büyük bir cenaze töreni ile Atatürk'ün
cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine
konuldu.
Anıtkabir'e Nakli:
1944 yılında yapımına başlanan Anıtkabir 1953 yılında
tamamlandı. Ölümünden 15 yıl sonra, 10 Kasım 1953'te
Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'nden alınarak
törenle Anıtkabir'e getirildi.
Download

bilal çağlar tokat gazi osman paşa lisesi, tarih öğretmeni