El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
15
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
GÖNÜLDEN ESİNTİLER
El-İnsân’ül Kâmil
Sohbetlerden Şerhi
Necdet Ardıç
İRFAN SOFRASI
NECDET ARDIÇ
TASAVVUF SERİSİ (90)
1
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
Giriş………………………………………………………………………….
Mukaddime………………………………………………………………….
İşaret…………………………………………………………………………
1.Bölüm ZÂT Hakkında…………………………………………………….
2.Bölüm İSİM Beyânında…………………………………………………..
3.Bölüm SIFAT Hakkında…………………………………………………..
4.Bölüm ULÛHİYYET Hakkında…………………………………………..
5.Bölüm AHADİYYET Hakkında………………………………………….
6.Bölüm VÂHİDİYET Hakkında…………………………………………...
7.Bölüm RAHMÂNİYET Hakkında………………………………………..
8.Bölüm RUBÛBİYYET Hakkında…………………………………………
9.Bölüm AMA' Hakkında…………………………………………………..
10.Bölüm TENZÎH Hakkında………………………………………………
11.Bölüm TEŞBÎH Hakkında……………………………………………….
12.Bölüm FİİLLER Tecellîsi………………………………………………..
13.Bölüm İSİMLER Tecellîsi……………………………………………….
14.Bölüm SIFATLAR Tecellîsi……………………………………………..
15.Bölüm ZÂT Tecellîsi…………………………………………………….
16.Bölüm HAYAT Hakkında……………………………………………….
17.Bölüm İLİM Hakkında………………………………………………….
18.Bölüm İRÂDE Hakkında……………………………………………….
19.Bölüm KUDRET Hakkında……………………………………………...
20.Bölüm KELÂM Hakkında……………………………………………….
21.Bölüm SEM' Hakkında…………………………………………………..
22.Bölüm BASAR Hakkında………………………………………………..
23.Bölüm CEMÂL Hakkında……………………………………………….
24.Bölüm CELÂL Hakkında………………………………………………..
25.Bölüm KEMÂL Hakkında…………………………………….................
26.Bölüm HÜVİYYET Hakkında…………………………………………..
27.Bölüm ENNİYYET Hakkında…………………………………………...
28.Bölüm EZEL Hakkında………………………………………………….
29.Bölüm EBED Hakkında…………………………………………………
30.Bölüm KIDEM Hakkında……………………………………………….
31.Bölüm ALLAH'IN GÜNLERİ…………………………………………...
32.Bölüm SALSALATÜL CERES…………………………………………..
33.Bölüm ÜMMÜ'L KİTÂB………………………………………………..
34.Bölüm KUR'ÂN Hakkında………………………………………………
35.Bölüm FURKAN Hakkında……………………………………………..
36.Bölüm TEVRÂT Hakkında……………………………………………...
37.Bölüm ZEBÛR Hakkında………………………………………………..
38.Bölüm İNCİL Hakkında…………………………………………………
39.Böl.Dünyâ Semâsına Nüzul……………………………………………..
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb……………………………………………………
41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti………………………………………...
2
3
15
23
46
55
71
82
90
94
97
103
107
113
117
120
128
137
158
163
169
176
180
184
191
196
199
204
212
218
223
229
233
236
241
244
248
255
259
262
276
283
290
294
303
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
GİRİŞ
Hamd ve senâ, Allah ismiyle kâim olan ecel ve a'lâ Zât’a mahsûstur. O Allah,
Zât'ının hakkına ve hükmüne göre her kemâl ile tecellî edicidir. O Allah, celâl beni noktasını cemâl harfleri noktasına yerleştirdi. Hem de noksansız olarak.
Bu kitap zâhir ehli indinde değişik değer yargılarına tutulsa da; bizim gibi tasavvuf ehlince Kur’ân’dan ve hadîs-i şerîflerden sonra gelen ve İslâm’ın en değerli kitaplarından bir
tânesidir. Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin gerçekten bir şâheser olarak yazdığı ve anlaşılması
gerçekten zor olan ancak içerisinde çok büyük hakîkatleri barındıran bir kitaptır. İsmi “İnsânı Kâmil” olan bu kitabın ibâresinden anlaşılması gereken bireysel olarak kişilere mahsûs olan
“insân-ı kâmil” değil, bütünsel olarak âlemlerin aldığı isim olan ma’nâsıdır, ki bir diğer yönden bu oluşuma hakîkat-i Muhammedî denilmektedir.
Bu eserde yazılı olan ma’nâların anlaşılması için ilk olarak yazılı olan kelimelerin daha
sonra o kelimelerin oluşturduğu cümlenin özüne nüfûz etmek gereklidir. Buraya bu kelimelerin yazılmasından maksat üzerlerinde yüklü olan ma’nâları okuyuculara nakletmek içindir.
“O Allah, kemâl ile tecellî edicidir”, bizlerin zeval olarak gördüğümüz şeyler ise bizim anlayışımızdaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kemâl ile her tecellîsi değişiktir
ve bu nedenle O’nu bir tek tecellîye sığdırmak mümkün değildir. Bunu yapan hem O’na haksızlık etmiştir hem de O’na irfâniyyetinin olmadığını göstermiştir.
Biz nereye bakarsak bakalım gördüğümüz her varlık kendi kemâli üzeredir. Bizlerin
yaptığı bütün değerlendirmeler ise ancak izâfîdir. Örneğin bizler için gül kokusu değerli fakat
dışkı kokusu değersiz, kötü bir kokudur. Oysa Hakk’ın indinde gülün kokusu ne kadar değerli
ise dışkı koku da o kadar değerlidir.
Celâl’in içine cemâli öyle güzel monte etti ki hiçbir noksan kalmadı. Dünyâ yaşantısı içerisinde süren yaşantıda kişilere öyle bir celâl gelir ki içinde cemâl çıkar veyâ tersi öyle bir
cemâl gelir ki içinden celâl çıkar. Ya’nî bunlar birbirinin içerisine öyle güzel monte edilmiştir
ki anlayabilene aşk olsun.
3
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
O ma'bûd, kendinin hamd ve senâsını kendi işiticidir. Hamd eden de, hamd
da, hamd edilen de O'dur. O ma'bûd, mutlak vücûdun hakîkati ve hálk ve Hak
olarak isimlendirilen hüviyyetin aynıdır.
Namazda rükûdan doğrulurken söylemekte olduğumuz “Rabbenâ leke’l-hamd” sözünü
Zâhir isminden Bâtın ismine söylemektedir. Kişi beşerî sûreti i’tibârı ile ya’nî Hakk’ın Zâhir
ismi ile kendi bâtınında olan Hakk’a söylemektedir. Ve tevhîd yolunda bu üç oluşum ya’nî
hamd eden-fâil, hamd-fiil, hamd edilen-mef’ûl birleşmedikçe gerçek tevhîd olmaz. Îsevîler
yollarının gereği olarak bu üç oluşuma kadar ulaşmışlar ancak birleyememişlerdir.
Ahadiyyet mertebesinde Cenâb-ı Hakk’ın innîyyeti ve hüviyyeti ortaya çıkmıştı. İşte bu
hüviyyet vâhidiyyet mertebesine, orada rahmâniyyete, oradan rubûbiyyete, oradan
melikiyyete intikal ettikçe hálk ve Hak ismi ile isimlenmeye başladı. Ve bu isimlendirilenlerin
kimliği de ancak O’nun kimliği idi.
Âdem sûreti üzerine zâhir olan âlemin aslıdır. Kâinât kelimesinin ma'nâsıdır.
Eşsiz ve benzersiz san’at eserlerinin rûhudur. Her zerrede hulûl olmaksızın
kemâliyle mevcûddur. Her âşikârda Cemâl yüzünün nûru parlar. Lâyık olduğu
şekilde celâl sâhibi ve lâyık olduğu kemâle hâizdir. Cevherlerin ve arazların
hakîkatlerinin zâtıdır. Varlığın ve yokluğun hüviyyeti, her doğurtanın-babanın
ve doğanın-çocuğun benliğinin ayn’ıdır.
Hadîs-i Şerîfte buyrulduğu üzere; “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etmiştir”. Bu
âlemler varlığı içerisinde ma’nâları i’tibârı ile ne varsa Âdem a.s’ın varlığında onu meydana
getirdi. Bu âlemlerin bütünü “insân-ı kâmil” ise bu bütünün sûretlenmiş şekli de “Âdem” ya’nî
“insan”dır. Bunun yanısıra kendisinde Cenâb-ı Hakk’ın zâtî tecellîsi bulunduğundan büyük
âlemin küçük bir sûreti gibi olan insanda âlemlerden daha büyüğü gizlidir.
Kişilerin kendi bünyelerinde bulunan “âdem” kanalı açılmadıkça bu kelimelerin anlatmak
istediklerinin anlaşılması imkânsızdır. Bunun açılabilmesi için de ilk olarak kişiye sesinin, daha sonra ma’nâsının, daha sonra rûhunun, daha sonra nûrunun ulaşması lâzımdır. Cenâb-ı
Hakk bu kitabını öyle bir şekilde gizlemiştir ki açık olduğu halde kapalıdır. İşte bâtın âleminde mertlik de buradadır. Bunları okumak kişileri sıkar çünkü bâtın âlemindeki mertlik kas
gücü ile değil akıl gücüyle olduğundan kişi sâdece zâhir üzere bunları okursa bir süre sonra
bırakır. Oysa mertlik, erlik ba’zı duyguların hayâli havalandırmasına değil; Hakk yolunda bastığın yerin ne kadar sağlam olduğuna, gönül âleminde kişinin ne kadar yol aldığına bağlıdır.
Benî İsrâil olduktan ya’nî “Mi’raca doğru gece yürüyenin çocukları” olduktan sonra, Tûr Dağından yükselmeye bağlıdır. Orada kişinin erkekliğini de keserler kadınlığını da keserler; oraya cinsiyyet giremez; sokmazlar. Ba’zı kişilerin “Ben kabirde veyâ şurada burada şunları gördüm, şu velî ile konuştum” dediği gibi olan sözler bu pazarın çok çok ucuz olan eşyâlarıdır.
Bu işler bilindiği gibi değildir.
4
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
Bizler kendimizde bulunan hakîkatleri tanıdıkça ve kendi denizimize daldıkça orada bulunan güzellikleri görürüz. Dünyânın zâhiri olarak görülen muazzam manzaraları ve canlıları
dahi bize eşsiz ve benzersiz san’at eserleri hakkında geniş bilgiler vermektedir.
Sık sık söylendiği gibi Cenâb-ı Hakk her varlıkta o varlığın gerektirdiği kemâlat üzeredir.
Yok dediğimiz şey mutlak bir şey olsa idi zâten hiç bilinmez idi çünkü yok olur idi. Bu
yokluk olarak ifâde edilen şey izâfî yokluktur.
Bir baba var olduğunda oğlu henüz ortada yok iken o oğul mutlak anlamda yok değil
izâfî olarak yok idi. Bir süre sonra ortaya çıkınca o oğul hangi sûret ile şekillenmiş ise daha
önce o yokluk dediğimiz bu zuhûra çıkan oğulun ismini almaktadır.
Mesleğimiz gereği elimize kumaş getiriyorlar, biz de onları manto olarak dikiyoruz ve
daha önce yok hükmünde olan o manto ortaya çıkınca, bu sefer kumaş gaybe geçiyor; her
ne kadar mantonun üzerinde zâtı ile mevcût olsa da ona artık kumaş değil, manto deniliyor.
Sıfatlarıyla cemâlin cemâli zuhûr etmiş, Zât'ıyla kemâlin kemâli tamam olmuştur. Sıfatlarının vecihleri sayfalarında güzellikleri âşikârdır. Ahadiyyetinin
ya’nî tekliğinin kayyûm oluşu ile Zât'ın kâmetlerine istikâmet çizdi. Sessizlerin
lisânları O'nun ayn'ı olduğunu ifâde eder. İyi hallerin ve kötü hallerin ayn’ları,
O'nun ziyneti olduğuna şehâdet eder.
Dikkat edersek, kemâl Zât’a cemâl sıfatlarına bağlanmıştır. Kayyûm ise, kendi varlığıyla
kâim olan ya’nî varlığı için başkasına ihtiyâcı olmayandır.
Daha evvelce yok hükmünde bâtında olanlar varlık sahasına çıktıkça bu var oluş sebepleriyle bu âlemde vücût buldukları için raksa başladılar. Sessizlerin konuşması hem bu şekilde anladığımız ma’nâda vücût bulduktan sonra kelâm ile konuşmalarıdır, hem de varlık sahasında zuhûra çıkmaları onların lisânları oldu.
Bu zuhûra çıkan varlık ma’den ise ma’deniyyet mertebesinden, bitki ise bitki mertebesinden, hayvan ise hayy mertebesinden, hele hele insan ise insân-ı kâmil mertebesinden
konuşmaya başladı.
Her varlığın kendi kendine ve kendi lisânından olan “eşhedü”sü ya’nî şehâdeti vardır. İşte bu lisânla “Ben şâhidim ki beni hálk eden Cenâb-ı Hakk’tan başkası değildir” demektedirler. İnsanlar da bu işe “kendi nefisleri üzere şâhit oldular ki nefslerinde Cenâb-ı Hakk’tan
başka bir varlık yoktur” diye. İşte bir insanın şuurlu olarak yaptığı bu şehâdet en kemâlli
şehâdettir. Diğer şehâdetler ise tabiî şehâdettir.
5
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
Sayılarda bir olup, ezellerde ve ebedlerde azâmetiyle ferdiyyeti almıştır.
Tenzîh edilmekten yana münezzeh, teşbîh ve temsilden yana mukaddestir.
Ahadiyyetinde ya’nî tekliğinde sayıdan yücedir, azametinde sınırların kendisini
ihâta etmesinden daha âlîdir. Ne kadar, nasıl, nerede gibi ta'rîfler kendi üzerine
olacak bir şey değildir.
Tabi’ fiiller mertebesinde Cenâb-ı Hakk’ın tenzîh edilmesi geçerlidir. Ancak bu kitabın
muhtevâsı içerisinde ve gerçek Cenâb-ı Hakk’ı tanıma yolunda O tenzîhten ve teşbîhten münezzehtir.
Kişiler kendi hayâllerinde bir Rab oluştururlar, işte Rabbü’l-Erbâba varmak için O’nu bu
hayâlde oluşturulan Rabb’lardan tenzîh etmek gereklidir. Bu şekilde tenzîh edildikçe bir süre
sonra ne tenzîh kalıyor ne de tenzîh edilen diye bir şey kalmaktadır. Çünkü tenzîh bir eksiklik
sonrası yüceltme ifâdesidir.
Zâhir ilimler de bu şekilde birbirine ters gelen hükümler kişilerin karşısına gelebilir, bunların anlaşılması ise ancak yukarıya doğru çıkıp o mertebelere ulaşınca mümkün olmaktadır.
Teşbîh ile ya’nî benzetme ile ancak O’na yaklaşmaya çalışılır yoksa teşbîh bizzât O’nun
kendisi değildir.
İlim kendisini ihâta edemez, göz kendisini idrâk edemez. Hayâtı, hayâtın
vücûdunun nefsidir. Zât'ı, sıfatlarının ötesinde kâim oluşunun aynıdır. En yüksekler ve en altlar tecellî ettiği mânevî bir aynası, evvellerin ve âhirlerin ayn’ıdır.
Hayy esmâsını Cenâb-ı Hakk hayvanlara vermek sûretiyle sıfatlarından bir sıfat onlara
giydirmiş olmaktadır. Bizler ise onları aşağılayıp, hor görerek hiç yakışmayacak bir iş yapmaktayız. Onlara bir kötü muamelede bulunduğumuz zaman Hakk’ın bir sıfatına karşı kötü
muamelede bulunmuş olmaktayız. Sıfat da kendi başına bir şey olmayıp Zât’a bağlı olduğundan Zât’ına o kötü muameleyi yapıyoruz.
Ma’denler ve bitkilerde de Hayât ismi olmasına rağmen o isim zâhiri olarak hayvanlara
lâyık görülmüştür. Ma’denler yerde yatay olarak hayâtlarıyla sâbittir. Bitkiler de sâbit olarak
kök üzerinde durmaktadırlar ve müstakil bir hareketleri yoktur. Hayvanlara gelince onlar
müstakil olarak hereket edebilme kemâlindedirler. İşte bu mertebeye ulaşan varlık Hayy
ism-i şerîfinin tecellîsine sâhip ve hürmet edilmesi gereken varlıklardır. Tarım işlerinde hâla
dahi kullanılmakta olan ve binlerce sene de kullanılmış olan inek, öküz, manda gibi hayvanlar
bütün varlıklarıyla insanlara fedâ olmuşlardır. Hayvan ismini Hayy-van diye ayırıp baktığımızda; “yaşayan an” ma’nâsına gelmektedir. Buradan da hayât ile ânın aynılığı ortaya çıkmaktadır ya’nî her ân bir hayât demektir. İnsanların canını Azrâil a.s kabzederken, hayvanların canını Cenâb-ı Hakk “Ben kabzederim” buyumuştur, hadîs-i şerîfte; çünkü hayat onun
hayâtıdır, onu o birimden çektiğinde o hayâtı O almış olmaktadır.
6
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
İnsanın insanlığına et-kemik yönüyle baktığımız zaman hayvanlardan hiçbir farkımız
yoktur. İnsanın farkı “ve nefahtü fîhi min rûhî” olarak belirtilen zâtî rûhtan kaynaklanmaktadır. İşte Âdem a.s’ın yeryüzüne inmesi dünyâda hazırlanmış olan bu Hayy kalıbının
içerisine bir de muhabbet varlığının konulmasıdır. İnsanın idrâk ve irfan yoluyla Allah’a karşı
muhabbeti vardır ki bu diğer hayvanlarda yoktur.
İşte bir derviş de bu şekilde yola çıkmaya başladığı zaman bu sıfatların rabbânî ve
rahmânî ve zâtî olanlarını giymeye başlamaktadır. Daha önce kendisinde mevcût olan tabî’
hayâtı (ya’nî Hayy ismini) idrâkli bir hâle ya’nî hayât-ı hakîkîye, hayât-ı ebedîye dönüştürmeye başlıyor ki âdemiyyetin başlangıç yeri burasıdır. Bunun dışında âdemî hakîkat gönül
toprağına ayak basmadıkça bir insanın gerçekten irâde sâhibi olması mümkün değildir; olduğunu zannettikleri de ancak hayâlde olmuştur.
Yüce kemâlin heyûlâsı, sonsuz azametinin menşeidir. İlmî vücûd dâiresinin
ma'deni, eşyâdaki hayâtının sirâyet etmesidir. Eşyâyı bilmesi, her gizliyi ve âşikâr
olanı idrâk edici olan görme mahallinde olmasıdır. Eşyâyı görmesi, eşyâdaki kelâmı işitmeye tecellî yeridir. Mevcûtları işitmesi ise onlarda zâtının gerektirdiği
nizâmın ayn’ıdır.
İrâdesi, apaçık kelâmının merkezi; apaçık kelâmı, kādir sıfatının menşeidir.
Bakâsı, yokluğun bâtın oluşu ile varlığın zâhir oluşundaki hüviyyettir. Ulûhiyyeti
ya’nî ilâhlığı, ibâdet edenin zilletiyle, Ma'bûd’un ya’nî İbâdet Edilen’in izzetini
toplamıştır.
Kadir Gecesinin hakîkati de buradan kaynaklanmaktadır. Kişi o Kadir Gecesini idrâk edecek ki kelâmı oradan zuhûra gelsin. Efendimiz (s.a.v)’e de Mi’rac’a çıktığı Kadir Gecesinden
önce kendi bünyesinde yaşadığı Kadir Gecesinde “İkrâ-Oku!” denildi.
Kişi bünyesinde zıtları ne kadar birleştirebilirse Allah (c.c)’ı o kadar geniş ma’nâda tanıyabilir. Burada belirtilen zillet ve izzetin birleştirilmesinin mertebelere göre değişik hükümleri
vardır. Yalnız buradaki ince nokta secde edenin kendisini ayrı bir varlık olarak görüp secde
etmemesidir; eğer kendisini ayrı bir varlık olarak görüp secde ederse zillet ile izzet birleşmiş
olmaz, sâdece zilletini kabûl etmiş ve izzetine ulaşamamış bir halde olur. Tâbi’ burada bu
şekilde zillete düşülmesi öte yandan kişinin gurûrunu ve kibirini üstünden atmış olduğunun
da göstergesidir. Burada secdenin de hakîkati ortaya çıkmaktadır ki secde ettiğinde kul zelîl
olacak, perîşan olacak, mahvolacak, yok olacak, hiç olacaktır ya’nî kulluğu kalmayacaktır
burada zillet denilen budur yoksa zillet denilen şey hor görülmüş, itilmiş, kakılmış anlamında
olan zillet değildir. İşte bu zillet öyle bir zillettir ki asâlet zilletidir. Bunun ifâdesi de kişinin
kendi varlığından orada bir zerrenin kalmamış olmasıdır ki o da ma’bûdun izzetiyle şereflenmek demektir. Burada kişi artık kendi aynasında kendisini seyredecektir eğer bu ayna gerçeği göstermiyorsa yüzü tozlu demektir. Eğer aynamız temiz ise secde yaparak aynaya baktığımızda kendi azametimizi ve hakîki hayâtımızı görmemiz gereklidir. Beşeri hayâtın hayvânî
hayât olduğunu ve gerçek hayâtın ilâhî hayâttan kaynaklandığını idrâk edip görmemiz gerekmektedir.
7
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
İhâta edici vasfı ile ferd olan ve vâhid ya’nî bir olandır. Bundan dolayı arada
ne doğuran-doğurtan, ne doğan, ne ortak vardır. Ridâsı (elbisesi) azamet ve
kibriyâ; gömleği büyüklük ve izzettir.
Her hareket edenle her türlü hareket ile hareket eden; her sâkinle, her türlü
sükûn ile sâkindir. Bu hareket ve sükûnda, zâtî üst irâdesinin gereği olarak hulûl
ya’nî dışarıdan bir dâhil olma-girme yoktur.
Her zâtta her türlü hálk ile zâhir; Hak ve hálk olarak her türlü ma'nâ ile vasıflanmıştır. Zâtıyla bütün zıtları topladı ve vahidiyyetiyle ya’nî birliğiyle bütün
sayılara kapsamdır. Bundan dolayı ferdâniyyetinde çiftlerden ve fertlerden yüce
ve mukaddestir.
Ahadiyyeti, türlü çoklukların tekliği, müteşeffia izdivâcların aynıdır. Münezzeh oluşundaki sâdelik, teşbîhdeki terkîbin kendisi, zâtındaki yüceliği hürmetteki
izzetin hüviyyetidir.
Azametini ilimler, celâlinin özünü anlayışlar idrâk edemez. Âlim O’nu
idrâkten aciz olduğunu i'tirâf etmiş; kâmil akıl, O'nu bitişme ve bölünmekten yana eli boş olarak idrâkten geri kalmıştır. Varlığı zorunlu olan ve olmayan dâiresi,
açık sözlerin ve yapılan beyanların noktasıdır, imkân taraflarının (haricî imkân ve
aklî imkân) hüviyyetidir. Cevher ve arazın, bitki ve hayvanın benliğidir.
Ulvî rûhâniyyetler inişinin denizi, melekût ve mülk zirvesinin son noktası,
şeytan ve hevâ düşüş yerinin hakîkati, küfür ve şirk karanlıklarının def’ edicisi ve
yok edicisi, îmân ve idrâk beyazının nûru, hidâyet cebininin sâhibi, uzaklık ve
amâ karanlıklarının gecesi, sonradan olmuşun ve kadîmin aynası, azâbın ve
ni’metin hüviyyetinin tecelligâhıdır.
Eşyâyı ihâtası, eşyânın "ayn"ı olmasıyladır. Zât'ının künhünü ihâtadan, Zât'ı,
sıfatlarını men' etmiştir.
Evvelliğinin evveli, âhirliğinin âhiri yoktur. Ezelî Kayyûm’dur, ebedî
Bâkî’dir. Onun kuvvet, kudret ve irâdesi bağlanmadıkça, vücûtta bir zerrenin hareketine imkân yoktur. Vücûdun evvelsiz başlangıcı ve nihâyetsiz sonuna nazaran, olmuş ve olacak ne varsa, hepsi kendisinin bilinenidir.
Ve şehâdet ederim ki, bu ibarelerden yüce ve Zât'ı ibârelerle ve işaretle bilinmekten mukaddes olan Allah'dan başka ilâh yoktur.
Burada O’na delîl olsun diye yapılan her işâreti O’nun hakîkatinden bir perdeyi açsın diye yazdım. Bu da ancak temsil yollu oldu.
8
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
O'na delîl olarak gösterilen her işâret O'nun hakikatinden uzak düşmüş ve
O'na hidâyet eden her ibare O'na ulaşmaktan yolunu şaşırmıştır. O, zâtî gerekliliği dolayısıyla nefsini bilir ve zât’ı ile kemâli ihâta etmiştir. Hem de yeteri kadar;
varlığına ne kadar kemâl vasfı gerekirse o kadar.
Yine şehâdet ederim ki, Âdemoğlu fertlerinden bir fert olmak üzere ismi çağırılan Hz. Muhammed (s.a.v.) O Allah'ın kulu ve muazzam Resûl’ü ve
mükerrem Nebî’si ve Hakk'ın müzeyyen ridâsı, üstün bir nişânı, önde olanların
öne geçeni, en doğru yoludur.
Sonra o Hz. Muhammed (s.a.v),
Zât aynasının tecellîgâhı, isimlerinin ve sıfatlarının müsemmâsı;
Ceberût nûrlarının iniş yeri,
Melekût sırlarının menzili,
Lâhût hakîkatlerinin toplanma yeri,
Nâsût inceliklerinin kaynağıdır.
Sonra odur;
Cibril'in rûhu ile üfleyen,
Mîkâil'in sırrıyla lütuflar indiren,
Azrâil'in kahrı ile yürüyen,
İsrâfil'in cem'iyyetiyle feyizler neşreden.
Yine odur;
Zât’taki rahmâniyyetin arşı;
İsimlerin ve sıfatların kürsîsi;
Sidrelerin müntehâsı;
İlâhî aşîretler tahtının saçağı, ya'nî enbiyâ ve evliyâ cemâatlerine mahsûs nübüvvet kürsîsinin son noktası;
Tabîiyyâtın heyûlâsı;
Ulûhiyyet atlasının feleği;
Rubûbiyyet ulviyyeti burçlarının mıntıkası;
Teâlî ve terakkiler iftihar vesîlelerinin semâları;
9
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
İlim ve kavrayışın nur veren güneşi;
Sonsuz kemâlât ve feyizlerin tâm dolunayı;
Seçilme ve hidâyetin âlî yıldızı;
İrâde harâretinin âteşi;
Gayb ve şehâdetin âb-ı hayâtı;
Rahmet ve rubûbiyyet nefesinin sabâ rüzgârı;
Zillet ve ubûdiyyet ya’nî kulluk arzının bol feyizli toprağı;
Seb'-ı mesânînin ya'nî birinci derecedeki feyizler fâtihasının ve ikinci derecedeki anahtarların sâhibi;
Kemâlin tâm mazharı, cemâlin ve celâlin en mükemmel gereğidir;
***
(Şiirin Tercümesi)
Güzelliğin hakîkî ma’nâsının aynası, ulvîliklerin mazharı, kemâlin
tecelligâhı olan âb-ı hayât pınarıdır.
Ezelî doğuşundan beri hiç batmayan bir güneş olup, güzellik feleğinin kutbudur.
Kemâl ta'bîri altında bulunan ne kadar fazîletler varsa, onun bütün güzelliğinden dağılmış hardal tâneleridir.
***
Cenâb-ı Hak, onu ve âilesini salât ve selâmıyla dâim nurlandırılmış eylesin ve
hallerini tâkip ile kâim olan ve fiilerinde ve sözlerinde onun mesleğinin vekîli
olan ashâbını da bu feyze mazhar eylesin.
***
Yine şehâdet ederim ki, Kur’ân, Allah'ın kelâmı olup, hak ve hakikat O'nun
barındırdığı ma'nâlardadır. Rûh-ı Emîn o Kur'ân- ı mübîni nebîlerin ve resûllerin
Sonuncusunun kalbi üzerine inzâl eylemiştir ya’nî indirmiştir.
Yine şehâdet ederim ki, nebîler haktır, o nebîlere inmiş olan kitaplarla, şerefli
sayfalar çoktur. Bunların hepsine îmân, kat’î vücûd ile zorunludur.
10
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
Kader hak, haşır ve neşir ile kabir arasındaki berzah aynı şekilde hak ve kabir
azâbı vardır. Ve hiç şüphe yoktur ki, bir gün kıyâmet kopacak ve Cenâb-ı Hak
kabirlerdeki insanları yeniden diriltecektir.
Yine şehâdet ederim ki, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, neşirler günü
hak ve hesâp haktır.
Yine şehâdet ederim ki, hayrı ve şerri irâde eden Allah'dır.
Bozmak ve doğrultmak O'nun kudret elindedir.
Hayr olan işler O'nun irâdesiyle, kudretiyle, takdîriyledir.
Şer olan işleri yine O'nun irâdesiyle, kudretiyle, takdîriyle olup (lâkin
rızâsıyla değildir.)
Güzel fiiller O'nun te'yîdi ve hidâyetiyle, fenâ ameller O'nun kazâsıyla ise de,
bunda kulun azgınlığı dâhildir. Sana isâbet eden güzellikler Hak'dan, fenâlıklar
nefsindendir. Böyle ise de sen "Hepsi, Hak'tandır" de!
"Ulu varlığın başlangıçsız başlangıcı O'ndan olduğu gibi, nihâyeti de, bütünüyle dönüş de O'nadır."
***
Besmele ve Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ ve Resûl'üne ve ashâbına
tahiyyâttan sonra, anlatacaklarımıza başlayarak derim ki:
Ma'rifetullah ta'bîriyle şöhret alan "Allâh’a ilim"de ve o ilimde insanın kendisiyle aynı cinsten olanlara karşı üstünlüğünde derecesi, bu husûstaki bilgisiyle
doğru orantılıdır.
İlâhî ilhâm ve yardıma bağlı olan hakîkî ma’rifetler ya’nî ilâhî bilgiler, "emîn
harem"dir (Ankebût, 29/67). İnsanlar, bunun etrâfında engellerle ve oyalayıcı
şeylerle dolaşıp durur.
Bu ilmin sahrâları her an hatâ yapma ihtimâlleri ve ayakların kayması ile,
denizleri helâk ediciler ile doludur. Bunun yolu ince kıldan daha ince ve keskin
kılıcın yüzünden daha keskindir. Bu yolda sefer edenin, maksâdına ulaşabilmesi
için zorlukların îcâbı olarak kavuşmaya nâil olamaması da muhtemeldir.
İşte bu zorlukları düşünerek tahkîkleri açık, yakînliği ve tetkîkleri zâhir bir
kitâp yazıp, bu yola sâlik olanlara, refîk-i a'lâya ulaşmak için refîkin refîki ve bu
11
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
talep edilen şeylere tâlib olanlara şefîkin şefîki olmasını düşünmüş idim ve demiştim ki; sâlik bunun ucu bucağı olmayan sahrâlarında ve karanlık olan menzillerinde, o kitâptaki ilâhî bilgilerin ışığıyla aydınlanarak, zorlukları kolaylaştırsın.
Oysa öyle bir zamandayız ki, hakîkate cezbelenme güneşleri, mürîdlerin
kalbleri semâsından kaybolmuş ve sâliklerin semâvât tasavvurlarından ayın keşfi
gözden kaybolmuş; sâliklerin himmetleri zaafa uğrayarak, azîmet yıldızları batmıştır. Onun için bu denizde yüzenlerin selâmete nâil olanları çok az olduğu gibi,
sonsuz sahrâlarının helâk edicilerinden kurtuluş bulanlar da nâdirdir.
(Üç Beytin Tercümesi):
"Bu yüce maksaddaki menzil o kadar yücedir ki, bunun yolu dehşetler ve
haller ile örtülüp; o yolda siyâh mızraklar dikilmiş, yeşil süngüler ve kesici kılıçlar dizilmiştir. Ve o yolun, ba'zı yerlerinde kapıp götüren şimşek alevlendiği gibi, şiddetle esen i'tirâz kasırgaları kopmaktadır.”
Oysa ben yazdığım bu kitabı, doğru keşif üzerine te'sîs ettiğim gibi, içindeki
mes’elelerini de doğru haber ile te'yîd etmiştim. O kitâbın ismini "El-İnsânü'lKâmil fî Ma'rifeti'l-Evâhiri ve'l-Evâil" olarak isimlendirdim.
O kitâptaki tebliğleri tamamlamaya ve gerekli düzeltmeleri yapmaya başladığım zaman, hâtırıma bu mes'elenin tehlikeli bir iş olduğu ve tahkîkî meselelerin
önemi ve benim bu konudaki bilgimin azlığı geldi. Bu hâtıra sebebiyle o yazdığım kitâbı parçalayarak, perîşân bir halde ve âdetâ yok denecek bir derecede, bir
tarafa attım.
O güneş battı, güzel yüzüne perde çekildi. Bu şekilde kitâb son derecede unutulmuş bir hâle gelerek, eser yazıldıktan sonra, haber örtülmüş oldu.
Böyle bir acâip iş meydana getirdiğim için “Hel etâ alel insâni hînun mined
dehri lem yekun şey’en mezkûrâ” ya’nî "İnsanın üzerine dehirden ya’nî zamandan âdetâ zikredilemeyecek zamân gelmiş ve geçmiştir" ma'nâsına olan
(İnsân, 76/1) âyetini okudum.
Hâl lisânı, sözün latîfliği ile "Cahûn" denilen Mekke tepesiyle Safâ denilen
mahalle kadar gûyâ hiç ünsiyet edecek kimse olmadığı gibi, Mekke-i
Mükerreme'de de hiç bir müsâmere vukû bulmamıştır" ma'nâsına olan
Sanki yoktur “Cahûn” ile “Safâ” arası
Ne Mekke’de yoldaşı ne seyir sefâsı
Arapça beytini söyledim.
12
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
İşte bu şekilde kitâb ortada kalkmış ve eseri gayr-i mevcûd olduktan sonra,
ilâhî ilhâm ile Hak bana kitâbın meydana çıkmasını ve beyânâtların açık ve gizli
arasında olmasını emrettiği gibi, bu kitâptan genel bir fayda sağlanacağını da
vaad etti.
Kendisine itaât olunanın emrine uyarak, kitâbın tekrâr yazılıp düzenlenmesine başlayarak, îzâhlarda Hakk'a tevekkül edici oldum.
Ey tâlib, dikkatle dinle! Alîm ismi kâsesiyle eski küpten, îmân ve teslîm ehlinin kābiliyetlerine öyle bir ilâhî şarâb döküyorum ki, kerîm olan Hayy’dan olduğu için, mevcûd olanı ve yok olanı sarhoş etmeye kâfîdir.
***
(Bu bâbtaki kasîdenin tercümesi)
"İlâhî aşk öyle bir şarâbdır ki, sana gecenin en karanlık zamânında güneşi
gösterir. Sabâhın ışıklarıyla, yıldızlar kaybolduğu zaman, en kiiçük olan Sühâ
yıldızını gösterir.
Bu şarâbın vasıflarındaki ve mâhiyetindeki meziyyetleri, ifâdeden çok daha
ötedir. Faydalı, kapsamlı öyle bir şarâbdır ki, insanın ömrünü kemiren zaman,
bununla safâ kazanır.
Bu şarâb berrâk kabarcıklarından kâselere doldurup da döndürülse, zaman
onunla beraber nağmeler söyleyerek devrân eder. Bu şarâbın verdiği kalbe âit
ziynetler ile ziynetlenen bir çok kadeh dostları, en büyük iş olan Allâh’ın mülkünün anahtarlarını elde etmişlerdir.
Nice fakîr kimseler vardır ki, bunun izzet kuşağına sâhip olmakla, vücûdda
ve yoklukta servet sâhibi olarak meydana gelmişlerdir. Nice câhiller vardır ki,
bu şarâbın safâ esintisini koklamakla, ilim ve hakîkate nâil olarak Îblîs’in ile
Âdem’in mâhiyyetinden haber vermeye başlamışlardır.
Nice ismi işitilmemiş kimseler vardır ki, bu şarâbın vasıflarını işitmekle, izzet ve ikrâm arşı üzerinde, şöhrete nâil olarak yükselmişlerdir. Bu şarâbın kadehlerinin sırçalarının ışığında oluşan göz, bir kimseye bakarsa, o kimsenin ömrü boyunca gaflet sürmesini gözüne çekmeyeceği muhakkaktır.
Bu şarâb, salt nûr olan güneştir. Güneş değil, karanlık gecedir. Bu şarâb,
çok büyük bir hayrettir ki, insana teennî ve ileriyi görme yüce usûlünü öğretir.
Bu şarâb, ışığıyla her dehşetliyi altında bırakmıştır.
13
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Giriş-Terzi Baba Şerhi
Bu şarâb, sır olarak saklanması mümkün olmayan bir tâm dolunaydır,
nûrun aynıdır. Güneşin aynı değil, güneş ayn’ıdır. Işığın aynı değil, yüz değildir. Salt güzelliktir, salt güzellik değil, öperken dudakları parlatıcı olan yüzdür.
Kokudur, ıtır değil; ıtırdır, koku değil; şarâptır kadehi yok. Şarâb değil, kadehin ayn’ıdır. Ey kadeh dostlarım, bu kadîm küpün şarâbından içiniz, celîlü'lkadr ve azîmü'ş-şân olan emelleri elde edersiniz.
Yemîn ile ricâ ediyorum, bunun kadrinin yüceliğini ihmâl etmeyin! Bunu yitirenin nasîbi, pişmanlıktan başka bir şey değildir.
Bu şarâbı içmek devletine nâil olan dostlarıma o şarâb mübârek olsun ve bu
tür dostlarıma, selâmeti îcâb ettiren selâmımı gönderirim."
14
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Mukaddime
Hamd ü senâ Cenâb-ı Hakk'a mahsûs, salât ve selâm, kendisinden sonra
peygamber olmayan Peygamber'e yöneliktir. Bu kitâbın yazılmasından hedeflenen maksad, Cenâb-ı Hak Teâlâ olduğu için, sırf Cenâb-ı Hak hakkında söz söyleyeceğimiz zarûrîdir.
“Namaz” isimli kitabımızda belirttiğimiz üzere “hamd”ın bir çok mertebeleri vardır, burada onların îzâh edilmesi uzun süreceğinden oradan okunarak bilgi alınabilir. Ancak kısaca
genel anlamda hamd iki yönlüdür. Biri “hamd Allah’a edilir” şeklinde olan ve avâmın yaptığı
hamd ve diğeri “ancak Allah hamd eder” şeklinde ifâde edilen Allah’a mahsûs hamddır. Kul
mertebesinden bakıldığında hamd teşekkür hükmündedir ve kul Rabb’ına lafzî olarak hamd
eder, ma’nâ yönüyle hakîki hamdı etmekten âcizdir ve kul kendisini hamd etmekten tenzîh
eder. Kulun hakkıyla hamd edebilmesi için hamd edilen şeyin hakîkatini mutlak şekilde ve en
iyi biçimde bilmesi lâzımdır, oysa beşeriyetimiz yoluyla Allâh’ın varlığını hakkıyla bilmemiz
mümkün değildir.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v)’den sonra peygamber gelmeyecektir çünkü Efendimiz
(s.a.v) bütün hakîkatleri ortaya koyup ve gizli bir şey kalmadığından dolayı gelmesine gerek
yoktur; ibârede gelmeyecek denilmesinin ma’nâsı budur. Efendimiz (s.a.v) ile berâber çember tamamlanmıştır ve ikinci bir çember yoktur ki onu tamamlamak için peygamber gelsin.
Hz. Âdem (a.s)dan başlayan bu seyir Resûlullah (s.a.v) Efendimiz ile sona ermiştir. Mi’râc,
regâib, mevlûd, kadir gecesi, ramazan bayramı, kurban bayramı hepsi Efendimiz
(s.a.v)’dedir.
Ve bunların hepsi bir kişinin Hakk’a seyir yolunda yaşaması gerekenlerdir, bunlar yaşandığı zaman ancak gerçek Muhammedî olunmaktadır. Bunların hakîkatleri yaşantıya geçirilip
yaşanmadığı sürece sâdece sûrette kalınmış olunur.
Bu işin şu kısmı da vardır ki onu da atlamayalım; Resûlullah Efendimiz (s.a.v) dünyâdan
ayrıldı ve peygamberlik hakîkati de bitmiş değildir. Efendimiz (s.a.v) gidişi ile peygamberlik
hakîkati kesilmiş olsaydı eğer dünyânın da yok olması lâzım gelirdi, çünkü bu durumda
dünyânın varlığına gerek kalmazdı. Efendimiz (s.a.v)’in hakîkati olan hakîkat-i
Muhammediyye devâm etmektedir, bu nedenle de başka peygambere ve başka mertebeye
gerek yoktur. Nebîlik kalkmıştır ancak resûllük ya’nî irsâl etme devâm etmektedir ki buna
velâyet denilmektedir. Peygamberler önce velî sonra nebî olmaktadırlar çünkü nebîlik
velîliğin dışarıya dönük tezâhürüdür. Velîlik Cenâb-ı Hakk’a yakın olma, nebîlik ise bu yakınlığın haberini dışarıya çıkarmaktır. Resûllük ise bizâtihi bu haberleri ulaşması gereken yerlere
ulaştırmaktır.
15
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
Kişilerin nebîlikten gelen bu haberlere yönelmeleri fiilî terbiyedir. Bu terbiye ile bir üst
mertebeye geçilmekte ve burada resûllüğün işlevi başlamaktadır. Fiilî terbiyenin olduğu mertebe şerîat mertebesidir ve bütün müslüman olanlara dönüktür, ilerledikçe kişiler buradan
tarîkat mertebesine oradan hakîkat mertebesine oradan ma’rifet mertebesine doğru çıkmaktadırlar.
Bu eserden beklenen Cenâb-ı Hakk’ın fiilleri, isimleri, sıfatları değil zâtıdır. Tâbi’ki bu
ma’rifetullah içerisinde fiilleri de, isimleri de, sıfatları da olacaktır ancak bunlar Allah’a
ma’rifet dolayısıyla olacaktır. Bu eserde bu şekilde anlatılan bütün dereceler yerli yerinde
konulmaktadır.
Bir binâ yapılması için üst üste yığılan gereçleri nasıl ki usta bir kişi ayırıp gerekli yerlerine monte edip binânın istenilen şekilde oluşmasını sağlıyorsa, irfân ehli de aynı şekilde bu
ilâhî bilgileri temelinden başlayarak gerekli yerlerine monte ederek ma’rifetullah bilgisi
binâsını ortaya çıkarmaktadır.
Evvelâ Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden bahsedeceğiz. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a
delîl olan, isimlerdir. İlâhî isimlerden sonra, ilâhî sıfatlardan bahsedeceğiz. İlâhî
sıfatlarda Zât'ın kemâli çeşitlenmiştir ve Hakk'ın aynalarından ilk zâhir olan ilâhî
sıfatlardır. Sıfatlardan sonra zuhûrdâ ancak Zât vardır. Şu îzâha göre sıfât mertebesi, ilâhî isimler mertebesinden a'lâdır.
Delîl şeksiz şüphesiz Allah’ın hakîkatine ulaştıran Hâdî isminin zuhûrudur. Bu yolda ise
ilk delîl hakîkat-i Muhammediyye’nin Âdem ismini alan ilk mertebesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin bilinerek, tanınması ve bunların mertebelerinin bilinmesi bu
yolda çok büyük kolaylıklardandır. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “ulû’l-elbâb” ya’nî “kapı sâhipleri”
ifâdesiyle de bu isimlerin sâhiplerine işâret edilmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın ef’âlî, esmâî, sıfâtî ve zâtî isimleri vardır ya’ni her mertebenin ayrı isimleri vardır. Örneğin “Allah” bir isimdir ancak mertebesi zâttır. Hayat, İlim, Kelâm vb. gibi olan
isimler ise sıfatlara âit isimlerdir. Rezzâk gibi isimler de esmâ mertebesinde olan isimlerdir.
İşte bu isimlerin mertebeleri bilindiğinde Cenâb-ı Hakk’ın tanınması daha kolay olmaktadır.
Bu isimler bu şekilde mertebeleri ile anlaşıldıktan sonra ancak Cenâb-ı Hakk’ı hem
tenzîh hem de teşbîh mertebesi i’tibârıyla bilmek mümkündür. Bu şekildede tenzîh ile teşbîhi
birleştirerek tevhîd olmaktadır yoksa tevhîd etmek sâdece “lâ ilâhe illallah” lafzını söyleyerek yapılan tevhîd kadar basit bir iş değildir. Bu isimlerin ifâde ettiği ma’nâların hakîkatlerini
kişi kendi bünyesinde yaşamalıdır ki bunları tahakkuk ettirebilsin ve gerçek yaşama san’atı
da budur.
İlâhî sıfatlardan sonra, ilâhî Zât’tan bahsedeceğiz. Ancak îzâhlarımız
ibârelerin imkân verebildiği ölçüde olacağı gibi, îzâhlarda, sûfiyye indinde kullanılmakta olan îzâh şekline inmek zarûrî görülmüştür.
16
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
Şu kadar var ki, kitâbı okuyanların, maksadı kolay anlamaları için sözdeki
önemli noktayı, söz arasında süslenmiş bir şekilde söyleyeceğiz.
Bu hakîkatleri anlatmaya bizim kelimelerimizin tahammülü yoktur. Bu nedenle bu
hakîkatler hafîfletilerek anlatılmaktır. Şerîat ağırlıklı yaşantıya dönük olan kişilere bu
hakîkatleri eski devirlerde çok az dahi olsa açanların canlarına kastetmişlerdir.
Bu kitapta bu hakîkatleri anlatmak için kullanılabilecek kelimeler en mükemmel şekilde
kullanılmıştır ve ma’nâ denizine dalındığında oradaki hakîkatleri kelimeler ne kadar anlatabiliyorsa o kadar anlatmaktadır. Bu husûs büyük bir ağırlığı çekmek için kalın bir cisime ihtiyaç
duyulması gibidir, ince bir iplik ile ağır bir yükü çekmek mümkün değildir, ip kopar.
Bizlerin de bu sûfîyye kelâmlarının özlerini bilmemiz gereklidir ki bu kitapta anlatılmak
istenilenleri anlayabilelim. Zâhir ehlinin kullandığı kelimeler ile bu kitapta anlatılmak istenenleri anlamaya çalışırsak eğer hiçbir şey anlayamayız.
Bu kitâpta öyle sırlara dikkât çekeceğim ki, hakîkat ilmini koyan o sırları hiç
bir kitâba koymamıştır. Tabiî bu sırlar, Hakk'a ârif olmaya ve mülk ve melekût
âlemine ârif olmaya bağlıdır. Mevcûd olan üstü kapalı ifâdeleri îzâh etmek, kastedilen remizleri keşfetmek mesleğimiz ise de, gerek düz yazılarımızda, gerek
şiirde saklamak ile açmak arası bir beyân yolunu tutacağız.
Bu hakîkatler herkesin hemen anlayabileceği şekilde bu kitaba yazılmış olsa bir çok kişi
bunlara i’tirâz eder ve birçok kişinin de bu yolda ayağı kayardı.
Mülk âlemi Melîk ismi ile içinde bulunduğumuz bu madde âlemidir. Melekût âlemi de
rûhlar âlemi denilen bâtın âlemdir.
Saklamak ile açmak arası demek tenzîh etmek ile teşbîh etmek arası bir anlatım demektir. Bu şekilde anlatımlar da Hakk’ın tercümanlığını yapmaktır.
Bundan dolayı kitâbımızı okuyanların son derecede önem vererek derin düşünmeleri ve tefekkür etmeleri şarttır. Çünkü ba'zen öyle ma’nâlar vardır ki,
işâret ile veyâ üstü kapalı bir şekilde söylenmedikçe anlaşılmaz. Bu gibi
ma’nâlarda açık olarak maksad beyân edilse, insânî anlayış maksâdın tersine
doğru kayacağından, istenenin gerçekleşmesi imkânsız olur. Bu tür beyân yolu,
çok sık yapılan ince bir iştir. Meselâ "Onu gemiye yüklettik" ma'nâsına olan “Ve
hamelnâhu alâ zâti elvâhın ve dusur” ya’nî “Ve onu levhâlar ve çiviler ile yapılmışa yükledik”(Kamer, 54/13) âyetinde bu incelik vardır. Ve "Onu bir gemiye
yükledik" demeyip de “zâti elvâhın ve dusur” ya’nî “levhâlar ve çiviler ile ya-
17
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
pılmışa” denilmiştir. Bu âyette “Ve onu levhâlar ve çiviler ile yapılmış gemiye
yükledik”denilmiş olsa, levhâlardan yapılmayan başka gemi varmış gibi bir düşünce meydana gelir.
Bu yola giren kişilerin yol almaya başlamadan önce kendilerini yoklamaları ve bu yoldaki
hakîkatlere ulaşmak için kendilerinde yıkmaları gereken şartlanmaları kontrol etmeleri lâzımdır. Kişilerin bünyesine yerleşmiş olan eski hayâtına âit şartlanmalar binâsı yıkılmadan bu
yoldaki hakîkatler binâsını yapmak mümkün değildir.
Bu yeni yapılan binâ ise ilim binâsıdır. Kişi eski hayâtına âit hayâli bilgilerden arınmaya
başladıkça hakîkatlere ulaşma yolunda hakkıyla yapılacak derin düşünme ve tefekkür taşlarıyla bu ilim binâsını oluşturmaya başlar. Bu şekilde yapılan derin düşünme ve tefekkür taşları kişide başka düşüncelerin etkisi altında kalmadan sâf şekilde bu binâyı oluşturur.
Her insan bir şekilde herhangi bir konu hakkında fikir yürütebilmektedir ve birinin fikri
diğeri tutmayabilir çünkü önyargılı düşünceler ve bireysel cüz’i akıl ile mes’eleye bakılmıştır.
Hakîkat yolundaki sâlim düşünceye ulaşmak için ise küllî akıldan uzanan bir ip gereklidir.
Küllî akla yönelen salt düşüncenin oradan aldığı ilhâm ve bilgilerle ancak dengeli ve düzgün
bir sonuç elde edilmektedir.
Kişilerin yaşadıkları hayat süreci içerisinde kendilerinde bir takım oluşumlar meydana
gelmiştir ve bünyesinde sâbitlenmiştir. İlâhî hakîkatler bu durumdaki bir kişiye sert bir şekilde aktarılırsa eğer orada büyük depremlere yol açar ve bu da âni yıkıma sebep olur ki istenen bu değildir; bu kişilerdeki yıkımın yavaş yavaş yapılması lâzımdır ki ağır tahrîbatlar
oluşmasın.
Kişilerin ayağının kayması demek, henüz kendisinde tam olarak yerleşmemiş ilâhî
hakîkatler karşısında şüpheye ve vesveseye düşmesidir. Bu durumda bu kişi eski bulunduğu
hâlini de kaybeder ve daha aşağılara düşer. Bu halden sonra ise kişinin Allâh’ı bulması imkânsız olur.
Bizler herbirerlerimiz vücût olarak bir Nûh’un gemisi hükmündeyiz. Levhâlardan kasıt
vücûdumuzdaki deridir. Çiviler ise kemiklerimizdir. Ve buna yüklenmiş olan Nûh (a.s)’ın
hakîkatidir.
Ben, bu kitâbımı okuyanlardan şunu istirhâm ve ricâ ederim ki, benim bu
kitâbımda belirttiğim ne kadar bahisler var ise, o bahisler Kur'ân-ı Kerîm ve
hâdîs-i şerîfler ile te’yid edilmiştir. Şâyet kitâbımı okuyanın anlayışına göre
Kur'ân'a veyâhud hâdîslere aykırı bir şey ortaya çıkarsa, okuyan bilsin ki, anladığı ma'nâ, kendi anlaması yönündendir; yoksa benim îzâh için kastettiğim
murâdım yönünden değildir. Bu gibi husûslarda, okuyan zâtın hakikatin anlaşılmasına kendisi için açılım hâsıl oluncaya kadar, yâhud Allâh’ın kitabından
veyâ te’yid edilmiş hadîslerden delîlini buluncaya kadar, o ma'nâ ile amel etmeyerek, teslîmiyeti de elden bırakmamalıdır.
18
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
Bu gibi husûslarda inkârı terk edip teslîm olmanın faydası, hakîkati bilmeye
ulaşmaktan mahrûm olmamak içindir. Bu bir kesin husûstur ki, bizim ilmimizden bir şey inkâr eden kimse, inkârı devâm ettikçe, ilmimize ulaşmaktan
mahrûmdur. Ve bu konuda idrâk için başka bir yol yoktur. Hattâ, ilk anda inkâra
sapmakta mutlak mahrûmluğa uğramasından bile korkulur. Onun için îmân ve
teslîmden başka ma'rifet yolu yoktur.
Ve kitâbımızı okumaya rağbet eden kimse bilmelidir ki, Kur'ân ile, hâdîsler
ile te’yîd edilmeyen her ilim dalâlettir; fakat onun te’yîdini ve delîlini okuyanın
bulamaması noktasından değil. Bu ilimde öyle mühim bahis vardır ki, Allah’ın
kitâbı ile hâdîsler ile te’yîdlidir; fakat senin isti'dâd kudretin onu anlamaktan, seni engellemiştir. Onu kendi himmetinle idrâk etmeye gücün yetmez. Bu nedenle,
Allâh’ın kitâbı ile yâhud hadîs ile o bahis te’yîd edilmemiştir zannedersin. Bunun
için yukarıda belirttiğimiz şekilde selâmet yolu, teslîmiyet ve inkâr yoluna sapmamaktır. İlâhî lütuf sana yardımcı oluncaya kadar sabredersin.
Kişilerin bu kitâpta okudukları ve âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîflere ters olduğunu zannettikleri husûslar okuyanların kendi zanlarından kaynaklanmaktadır çünkü eserin sâhibinin o
ters olduğunu zannettiği ibâre ile gerçekte ne anlatmak istediğini anlamamıştır.
Bu konularda Cenâb-ı Hakk okuyan kişilerin kendilerine has bir şekilde o konuyla ilgili bir
kapı açılmadıkça da anlaşılmasına imkân yoktur, bu nedenle bu kitâbı okuyanların belirtilen
husûslar hakkında inkârda bulunmayıp Cenâb-ı Hakk kendilerine bir kapı açana kadar diretmeleri ve araştırma yapmaları lâzımdır. Kim ki birşeyi inkâr ederse onun hakîkatini anlamaktan yana mahrûm kalır, ancak inkâr etmeyerek araştırmaya devâm ederse alıcı olduğunu
göstermiş olmakla o kapı ona açık kalmaktadır.
Kişide kābiliyet olmasına rağmen eğer faaliyete geçirmez ise bu da o ilmi anlamasına
engel olur. Vahdet ilmini kişinin kendi kudretiyle anlamaya gücü yetmez çünkü küllî akıldan
bir işâret gelmesi ve kişiyi yukarıya çekmesi gereklidir. Bu yolda olan ba’zı kişiler biraz
birşeyler öğrendikten sonra artık ben geri kalan yolu kendi aklımla giderim diyerek yolda
kalmaktadırlar. Çünkü kendi akıllarıyla ulaştıkları sonuçlar işin hakîkatine aykırı sonuçlara
ulaştırır ve hakîkatte olması gerekeni inkâr edenler, kabûllenemezler.
Kişilerin bulundukları yeryüzünün aşağıda oluşu i’tibârıyla çok çok yükseklerde olan bu
hakîkatleri ancak hayâlî bir şekilde oraya çıktık zannıyla anladıklarını zannetmeleri inkârlarına yol açar.
Şurası da sâbit bir hakîkattir ki, senin kalbine gelen ilim, üç yönden dışarı değildir.
İlk yön: İlâhî söyleşmedendir. Rabbânî hâtıra, yâhud melekî hâtırdan kalbine
gelen, o söyleşme türündendir. Bu söyleşme o şekilde olur ki, ne reddine, ne de
19
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
inkârına imkân olamaz. Çünkü, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarına söyleşmeleri ve
ihbârları bilhassa makbûl olup, mahlûk için onu def' etmeye imkân yoktur. Hak
Teâlânın kullarına söyleşmesinin alâmeti, işitenin kalbî söyleşmesinin zarûrî olarak Allâh’ın kelâmı olduğunu bilmesi ve onu işitmesinin, bütün vücûduyla olması ve bir yönle kayıtlanamamasıdır. Hattâ bir yönden işitse, dîğer yönlerden
alâkayı kesmekle onu bir yöne tahsîsine de imkân olmaz. Görmezmisin ki, Mûsâ
(a.s.), ilâhî hitâbı ağaçtan işitti, fakat bu işitmesini, yönle kayıtlamadı; oysa ağaç
yöndür. Melekî hâtır zarûrî kabûlde, rabbânî hâtıra yakındır; fakat o kuvvette
değildir. Şu kadar var ki, zarûretle kabûlde rabbânî hâtır gibi mu'teberdir.
Söyleşme yoluyla Cenâb-ı Hak'dan gelen sırların önemi yalnız söyleşmeye
mahsûs olmayıp, tecellîleri de böyledir. Ne zaman kuluna Hakk'ın nurlarından
bir şey tecellî ederse, kulu ilk anda onun Hakk’ın nûru olduğunu zarûrî bir şekilde bilir. Bu tecellînin sıfâtî, yâhud zâtî, yâhud ilmî, yâhud aynî olmasında fark
yoktur. Ne vakit senin üzerine böyle bir tecellî olur da, ilk anda onun Hakk’ın
nûru, yâhud Hakk’ın sıfâtı, yâhud Hakk’ın zâtı olduğunu bilirsen, tecellî olduğunda şüphe etme. Bu mes'eleyi anlamak için iyi düşün! Bu bir denizdir ki, sâhili
yoktur.
İlâhî ilhâma gelince: Sâlik, hakîkat yolunun başında ise, ilhâm ile amel etmesi
için o ilhâmı Allâh’ın kitâbına yâhud nebevî hâdîslere arz etmesi lâzımdır. Eğer
bu ikisinden şâhidini bulursa, şüphesiz ilhâmdır; şâhidini bulamazsa inkâr etmeden o ilhâm ile amelden durması lâzımdır. Bu durmanın sebebi, yukarıda geçmiştir. Durmanın faydası, ba'zen şeytan, yolun başında olan sâlike ilhâm şeklinde
göstererek ba'zı şeyler nakleder. Yolun başında olan sâlikin ilhâmının bu türden
olması muhtemel olduğu için, durması ve Hz. Allah'a teveccüh ve usûle sarılması
lâzımdır. O hâtırın ma'nâsına, o ilhâmın hakikatine dâir ilâhî açılım oluncaya kadar sabır lâzımdır.
Bu gelen ses dediğimiz şey o bilginin hakîkatinin gelmesidir. Tek yönden gelen bu gibi
gelişler mutlaka cinnîdir veyâ insandandır. İlâhî ses ise zamansız ve mekânsız olarak duyulur
ve o zaman kolayca rahmânî olduğu anlaşılır. Tâbi’ bu sesin duyulması da kişideki ilâhî alıcılığın olmasına bağlıdır.
Kişiye diyelim bir ilhâm geldi eğer bu ilhâm âyet-i kerîmeye veyâ hadîs-i şerîfe dayanıyorsa eğer hakîki ilhâmdır ve onunla amel edilir.
İkinci yön: İnsana gelen ilim, Ehl-i sünnet ve'l-cemâat'e nispet olunan bir
zâtın dilinden kalbine ulaşır. Bu şekilde o ilmin şâhidini veyâ geçerli dayanağını
20
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
bulursan, o ilim makbûl ve mu'teberdir, onunla amel edersin. Bulamazsan, akıl
nûrunun, îmân nûruna üstün gelmesiyle zayıf îmâna düşenlerden olmayarak, o
ilme tâbi' olmazsın. Bu tür ilimde doğru yol, duraksama ve teslîm arasında hareketi gerektiren ilhâm mes'elesinde olduğu gibidir.
Üçüncü Yön: Kalbine ulaşan ilim, Hak mezhebinden ayrılarak, sonradan bir
takım âdetler çıkaranlara katılan bir şahsın dilinden gelirse, bu tür ilim reddedilmiştir. Bununla birlikte, akıllı kişi bu tür ilmi de mutlaka inkâr etmeyip, her
yönle Allâh’ın kitâbına ve hâdîslere uygun olanı kabûl eder ve Allâh’ın kitâbının
ve hâdîslerin reddettiğini reddeder. Bu böyle olmakla berâber kıble ehli
mes’elelerinde bu tür ilim pek nâdir gerçekleşmiştir. Bu türden olan ilmi, Allâh’ın
kitâbı ve hadîs-i şerîfler hangi yönden kabûl ve hangi yönden reddetmiş ise, akıllı
kimse o şekilde hareket eder.
Burada îzâhı gerektiren bir mesele daha olup, o da Allâh’ın kitâbında ve
hâdîs-i şerîflerde ulaşan birbirine karşı gibi görünen mes’elelerdir. Örnekleri:
"Sen sevdiğini hidâyet edemezsin; fakat Cenâb-ı Hak istediğini hidâyet
eder" ma'nâsına olan “İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men
yeşâ’” (Kasas, 28/56) âyeti ile; "Sen, elbette sırât-ı müstakime hidâyet edersin"
ma'nâsında olan “ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm” (Şûrâ, 42/52) âyeti.
Eğer kişinin sâbit ayn’ında Hâdî isminin tecellisi zayıf ise onu Hâdî isminin zuhûru olarak
görmek mümkün değildir ki “Sen sevdiğini hidâyet edemezsin” ifâdesinin anlatımıdır.
Bu konunun diğer bir yönü ise her esmânın kendi hidâyeti ya’nî kendi doğrusu üzere olmasıdır ki bu durumda âyet-i kerîmenin ma’nâsı “Sen herkesi Hâdî isminin istikâmeti doğrultusunda yürütemezsin” demek olur. Ve Allah’ın dilediği esmâsından zuhûra getirdikleri zâten
kendi hidâyetleri üzeredir.
Aynı şekilde "Allah'ın ilk olarak hálk ettiği akıldır; Allah'ın ilk olarak hálk
ettiği kalemdir; Allah'ın ilk olarak hálk ettiği, yâ Câbir Peygamber'inin
nûrudur" hadîsleri gibi.
Bunlar, birdiğerlerine karşı gibi gelmiştir. Bu gibi birbirine karşı gibi gözüken
mes’elelerde en güzel yön, en mükemmel yön ne ise, oraya yüklemekle te'vîl ederiz.
21
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
Mukaddime-Terzi Baba Şerhi
"Peygamberimiz için olmayıp da, Allah için olan hidâyet, Allâh'ın zâtına
hidâyettir. Peygamberimiz için olan hidâyet, Hakk'a ulaştıcı olan yola hidâyettir"
deriz.
Geçen üç hadîste de deriz ki: Bunlardan murâd, bir şeydir; aradaki çoğalma,
nispet i'tibârındandır. Baksana "Esved, Burak, Lâmi', Refref" çeşitli kelimeler olduğu halde, hepsi "binek"ten ibârettir. Nispetin ihtilâfı, kullanılan kelimelerde
ihtilâfı îcâb etmiştir.
Mukaddime burada son bulmuştur.
Bu önbilgide maksadım:
Ey kitabımı okuyan zât! Seni bir yöne bakışını dikerek diğer yönlerden perdelenenlerin düştüğü çukurdan çıkarmak ve bu kitapta benim lisânım üzerine,
Cenâb-ı Hakk'ın icrâ ettiği sözleri, güzel bir şekilde idrâk ederek doğru yolu bulup, olgun bir hâle erişmekliğini kolaylaştırmak içindir.
Ve minellahi't-tevfîk.
22
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İşaret
Bir zaman doğu tarafı gariplerinden bir garîb ile Cenâb-ı Hak bana mülâkât
nasîb etti. O zât, samedâniyyet yaşmağıyla ağzını kapamış, ahadiyyet gömleğine
bürünmüş, celâl örtüsünü giyinmiş, cemâl güzelliği tâcıyla taclanmış bir zât idi.
Kemâl lisânı ile selâm verdi; selâmına güzel selâmlar ile karşılık verdim. Selâmdan sonra kemâle ermiş dolunay olan yüzündeki perdeyi açtı. Onu mükemmel
yüce bir numûne gördüm; bu zât, zâhiri ve bâtıni hükümlere vâkıf; usûlde farz
olan yolun îcâbına göre çizilmiş bir program; hakîkaten bu şekilde hareket etmeyen her husûsta zimmetindekilerden beraâte nâil olamaz. Onu kantarımla ölçmek
ve onunla inci gerdanlıklarını dizmek istedim. Fakat ilk anda, kendisini kantarımla tarttırmak istemedi. "Sizi tartacak kantarı koymak için kefem, yeterli değildir, kırıktır" diyerek arayı düzelttim.
Karşılıklı konuşma sûretiyle kantarımın husûsi âleti tam ayarını bulup, kürsî
sâhibi odada kendini gösterince, ben de iktidâr kürsîmi dikerek i'tibâr mîzânını
ele aldım. Bu yoldaki kânûnların usûlünce hareket ederek, ilmî kudretim ile söze
giriştim. Benim dâimâ mesleğim, kendimdeki ilmi gizleyerek hareket etmektir.
Bahsettiğim zâtı tartarken dirhemler, miskâller gibi ağırlık ölçüleri bitti. Tetkîki
en hassas ayar yapmakla muzaffer olarak tahkîk ölçüsünü ayarladım. Ellerimi
kına ile boyadım, gözlerime hafîf gaflet sürmesini çektim; netîcede kilitleri kırıp,
iki gözümü açınca, bana "o mahbûbe nerededir?" dedi. İftirâk lisânıyla cevâp
verdim. Kaldırma ve isbât arasında olan aşağıdaki beyitleri söyledim:
Garîb bizlerin beşeri anlayış ile anladığı garîb değil, dünyâdan garîb olmuş olandır.
Zimmette olanlar benlik bağlantılarıdır.
Sohbetlerde zaman zaman kulak ve göz ayarı şeklinde ifâdeler kullanılır ki bir şeyin ölçüsünün tam olabilmesi için onu tartan veyâ ölçen şeyin ayarının tam olması lâzımdır. Bizdeki
bu ayar ise âleme bakış ölçümüzün ve kendimizin ayarıdır. Bu ayarın tam olması gereklidir ki
âlemlere bakışımız ve değerlendirmemiz de tam olsun. Şerîat ölçüleri içerisinde hem kendi
hakkımızı hem de karşımızdakinin hakkını korumamız gereklidir ki aksi haller harama girer.
Kişi şerîat, tarîkat, hakîkat, ma’rifet mertebelerinden hangisinde ise onun gereklerini yerine
getirerek hayâtını sürdürdüğü zaman ayarı tam olur ve tam ölçüsünü bulur. Aksi halde kürsî
sâhibi oraya gelmez çünkü kendisini hakkıyla idrâk eden bir mahal bulamaz.
23
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Dengeli ayar bir anlamda bütün Rabb-i hasların idrak edilerek hepsinin hakkının verilmesi de demektir ki ondan sonra ancak Rabb’ül-Erbâb da’vet edilir.
Arş bütün âlemlerin en son noktası iken kürsî ise bu âlemlerin içerisindeki hâkimiyet
ma’nâsınadır. Bu durumda ya’nî iktidâr kürsîsi dikildiğinde kişi kendisindeki iktidârı kurmuş
olmaktadır. Daha evvelce bu iktidâr kişinin nefsinde iken sonrasında aklına ya’nî arşına geçirmiş olmaktadır.
Kişi kendi ayarlarını güzel bir şekilde yaptıktan sonra bulunduğumuz âlemdeki değerlerin
hiçbir şey olmadığını anlar. Bu âlemdeki değerler bugün için geçerlidir ve geçicidirler. Bu anlaşıldığı anda bir şey ifâde etmemeye başlar.
Hafîf gaflet sürmesinin çekilmesi avâma karşı kişinin kendisinde bulunan ilâhî hakikatleri
açmamasıdır, ancak bu haller ehline açılır çünkü bu durum o halleri daha da güzelleştirir.
Soran da o mahbûbe olunca soru şu ma’nâda olur; “Nerede buldun beni?”
Nerede? – Sen ile ben arasında ya’nî bir tarafı Sen bir tarafı ben. Bir elmanın yarısı diğer
yarısından kendisini ayrı görür ve hitâp şöyle gelir; “Siz ikiniz bir şeysiniz ve o sizi bir şey
yapan aradaki de benim.”
Hayâlde olan Allah kavramı kaldırıldığı anda kişinin kendi hakîkatinde olan isbât edilmektedir. Bizler kendi varlığımızı idrâk ederek “lâ” dediğimiz anda yine bir şeyler var işte
“illaallah” ya’nî “ancak Allah” olmaktadır. İşte bu durum O’nun hakîkatidir.
Böyle olmaz ise kendimize âit rolleri kabûllenemez ve bu âlemin gereklerini yerine getiremeyiz. Her mertebede değişik şekilde oyunlar olduğundan bu hallerin de bütün mertebelere âit olduğu söylenemez.
(Nazmın Tercümesi)
"O mahbûbe vücûd ile teşhir edilir olduğu günden beri, benim indimde yoklukla vasıflanmıştır. Hayâl onu uzaktan varlıkta bir kudret olmak üzere görür.
Oysa o, içinde defîneler saklayan ve senin için dikilmiş olan bir duvardan
başka bir şey değildir. İşte o duvar benim! O mahbûbe, beni kazıp çıkarsınlar
diye varlığım duvarında gizlenmiş defînedir.
Sen onu sûrette bir cisim saysan da, o arada ibret-i rûhu îcâb ettiricidir.
Cenâb-ı Hak onun güzelliğini tamamladığı için, ilâhî cemâl ile yayılmıştır. O,
senden başkasında kâim değildir. Onun sûretlerini görmek için sırrı iyi anla."
Sözümü işitip söylediklerimle ve hâlimle hallenince, dolunayını benim çevremde döndürerek, aşağıdaki beyitleri söylemiş ise de, ifşâ etmedi:
24
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
(Beyitlerin Tercümesi)
O bir güzeldir ki, sırlar örtüsü ile yüzü örtülür. Sallanan saçları kalbin belâsı, gözleri insanın belâya düşme sihridir.
Aşk şarâbını sarhoş olanla berâber tatmış ve sarhoş olmuştur. Sarhoşluğu
sâyesinde örtülerinin gizlediği sırlar âşikâr olmuştur.
O mahbûbe, her tâm dolunayı hayâl ederek o dolunaylardan kendisine
hil’atlar yapmış. O mahbûbenin en nâdir hil'atlere varıncaya kadar, hil'atleri
tam olan dolunaylardandır.
Ellerinde ve bileklerindeki süslü kınaların nakışlarının rengini görerek
omuzunun ziyneti olan saçları da, bu rengi kazanmıştır. İskender'e izzet tâcı
giydiren ve Darâ'nın saltanat dâiresinde hüküm yürüten, odur.
O bir mahbûbedir ki, halkın hepsinin mülküne sâhiptir. Yeşille karışık beyaz örtüleriyle ve kırmızı dudaklarıyla bu kudrete nâildir.
Güzellik nâmına ne varsa, onu kemâle ermiştir. Benî Âmir kabîlesinin
Leylâ'da güzel zannettikleri, onun güzel cemâlinden bir parçadır. Bâtınının gizlediği güzellik, izzetinin zâhiri; güzelliğinin bâtını, zâtının güzellikleridir."
Aşk ilk olarak kişinin kendi nefsâniyetinden kaynaklanan bir sevgi hükmündedir, bunun
aşılması gereklidir ki bu halde âşık olan ve âşık olunan diye ikilik vardır. İlâhî aşkta ise belirttiğimiz bu aşkın meydana getirdiği fiiliyat olmaz. İlâhî aşk ile olan fiil artık Allah’ın fiilidir.
Allah’ın fiili de ne olduğu anlaşılmaz ve bilinmez.
Bunun parlak hitâbını, yüksek ifâdesini işitip anlayınca; Mevcûda ve mevcûd
olmayana ve ahdine vefâ edene ve ahde hıyânet edene; örtüleriyle örtünene ve
örtülerinden soyunmuş olana; âfâkda cemâlini yayana ve cemâlini yaymayana;
beyânın güzelliğiyle fikirleri ve akılları esîr edene; ve kalb sırlarıyla rûhları ve
sırları kendine yaklaştırana; küllî ihâtasıyla aklı olana dehşet verene ve ilim noktasındaki kemâlâtı toplayana ve örttüklerini açıktan gösterene; ilmî ihâtası
dâiresinde herkese üstün olana, ya'nî şu saydığım şeylere yemîn ederek, hakîkat
perdelerinin kaldırılmasını ve ifâdeyi açık tarzda söylemesini ricâ ettim.
Yüce makâmında durmakla berâber, o makâmdan indi ve aşağıdaki beyitleri
söyledi:
25
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
(Beyitlerin Tercümesi)
"Mevcûd olan, yok olan, nefyedilmiş, bâkî hep benim. Algılanan, vehmedilen ve zararlı yılan ve onu tedâvî eden benim. Çözülen, düğümlenen, içilen
şarâb ve şarâbı veren yine benim. Servet defînesi, fakr u zarûret ben olduğum
gibi, hilkat de, halk da, Hallâk da yine benim.
Benim kadehlerimden içmeye heves etme! Panzehrimin zehri ondadır. Benim
hakîkatime doğru girmeye heves etme, o settimle kapatılmıştır. Benim zimâmımı
muhafaza etmeye çalışma, bununla berâber mîsâkımı da talep etme; bana
vücûd isbât etme!
Ey Bâkî, vücûdumu da kaldırma, kendini benden başka sanma. Aynımdaki
görüş keskinliğiyle söylüyorum; kendini benim aynımda sanma! Şu kadar var
ki, bu sözle kastettiğim ma'nâyı, şevklerim ve zevklerim gayb ve örtülü eylemiştir.
Beni gördüğün mertebede, sen de ol! O vakit doldurduğum kadehlerimden
iç. Belimden kuşağımı çözme! Aynı zamanda kaftanımı da giyme.
De ki: "Ben buyum"; ve de ki: "Ben bu değilim." Vasıflarımı ve ahlâkımı derin düşün, soğukluk benimledir; Fakat kalbim harâretle yanmaktadır. Ceyhûn'a
gark olduğum halde susuzluk içindeyim.
Sırtımda hiçbir şey olmadığı halde, yüküm beni yormuştur. Ağırlıklarımı
hem azalt, hem çoğalt. Bana sâkî olan kalbimdeki ilâhî muhabbettir.
Benim hâlimi deve kuşu sana tamâmiyle tasvir eder. Kanatlarıyla kuş, boynu ile devedir. Oysa bu sözden maksadım ne devedir, ne kuştur; benim önde
çıkmış bir remz ve işâretimdir.
Ne gözdür, ne gözdeki görmedir. Kirpiklerimin sırrından ileri gelen bir sırdır. Ecel de değil, fânî de değil, bâkî de değildir."
Nâzil olmaktan ya’nî inmekten kasıt söylenilen sözlerin ma’nâsının anlaşılmasının hafifletilmesi, kolaylaştırılması demektir. Yoksa yukarıdaki bir mekândan aşağıdaki bir mekâna inmek değildir. Bu ma’nâlar beyin tarafından anlaşılmadığı zaman oradaki sinir hücrelerinde
hiçbir faaliyet olmaz ve ma’nâ ne kadar yüksek olursa olsun oraya hiçbir şey veremez, ancak
beyindeki sinir hücrelerini uyaracak şekilde nâzil olan, indirilen, kolaylaştırılan ma’nâlar burada faaliyete sebep olmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın ef’âlinin, esmâsının, sıfatlarının zuhûr etmesini sağlamaktadırlar. Bu nedenle gerek zâhir olsun gerek bâtın olsun kullanılan kelimelerin
hakîkatinin anlaşılması zorunludur. İçinde bulunduğumuz âlemdeki kelimeler zaman içerisinde dönüşerek aslını kaybetmişler ve beşeriyetin anlayabileceği kelimeler olmuşlardır. Cenâb-ı
26
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Hakk’ın Hak’ça anlattığı bu kelimeleri bizler beşer kayıtlarına bürünerek beşerce anlamış ve
bu şekilde şartlanmalar içerisinde kalmışız.
“Benim kadehlerimden içmeye heves etme!”; Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhûrunu meydana getirdiği mahaller O’nun kadehleridir. Bu mahal de insân-ı kâmil mahallidir ve esâs olarak aşk ve muhabbet şarâbı orada vardır. Ve bu yola girmiş isen hemen içmeye heves etme
ya’ni hemen onun halleriyle hallenmeye kalkma ya’ni sâdece lafzî olarak onun söylediklerini
heryerde söyleme. Bu nedenle gözümüzün, kulağımızın, dilimizin ayarlarını tam yapmalıyız ki
en doğru tartıyı yapmış olalım.
Panzehrin zehri kişiyi beşeriyetinden öldüren zehirdir ki ilâhî hakîkatler için panzehirdir.
Buradaki ifâdeler Cenâb-ı Hakk’ın bu ağızlardan söylemesidir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak Mûsâ
(a.s) a hitâp ederken ağacı kendisine mahal yaptı, işte burada da aynı şekil geçerlidir.
Ecel, fânî, bâkî sistemi bu şehâdet âlemine gelerek bu ilâhî hakîkatleri idrak edenler için
oluşturulmuştur ve onlara zâhiren benzeyen diğerleri onların kopyaları olduğundan onlar için
sâdece sûret olarak dünyâda görünme ve dünyâdan geçme vardır. Bunların hepsi dünyâlık
işler peşinde koşarlar, sıkıntılar çekerler, zenginlikler yaşarlar ancak bunlar bu kişilerin kendi
hayâllerinde yaşadıkları şeyler olduğundan dünyâda kalır, hiçbiri asıl değildir. Bu kadar çokluk arasında kendindeki ilâhî hakîkatleri kim idrâk etmiş ise bütün bu âlemler onlar için meydana getirilmiştir ki Allâh’ın kadehleri, Hak muhabbeti varlıklarını sarmış olanlar, ilâhî aşkın
taşıyıcıları, Arş’ın taşıyıcıları bunlardır. Bu taşıyıcılık maddî anlamda bir ağırlık yükü değil
ma’nâ olarak taşıyıcılıktır çünkü bunların olmadığı bir âlemi anlamı yoktur. Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Benim Allah ile öyle bir zamânım olur ki oraya ne bir nebi-i
mürsel ne de melek-i mukarreb giremez.” Kişi kendisindeki hakkâni varlığı idrâk ettikten
sonraya gayrıyı bilmez.
Yukarıda söz konusu olan bu sır, bir cevherdir ki, onun iki arazı vardır. Bir
zâttır ki, onun iki vasfı vardır. O cevherin hüviyeti ilim ve kuvvetlerdir. Ya, alîm
ve hakîmden ibâret olup süzgecinden sızarak üç katlı şekilde meydana gelmiştir.
Ya'nî soyut olarak zuhûr eden zâtî ilim, sıfâtî ilim, fiillere âit ilimdir. Yâhud
hâkimî ilimleriyle sızan kuvvetler olup, hüviyetinin üçte biri üstünde, basîti
terkîpli kılmıştır. Hüviyetinin üçte biri zâttır.
“Huve” ya’nî hüviyyet kelimesinin başında bulunan “h” harfi Arap alfabesinde bulunan
üç “h” harfinden en yumuşağı ile yazılmakta ve söylemde nefes, solunum sisteminin en derininden ya’nî özden gelerek ses çıkmaktadır. İşte âlem bazındada bu geliş en derinlerden ol-
è
maktadır. - - “He” harfinde iki göz vardır ki, bu gözlerin biri Hakk’ın gözü biri de halkın gözüdür. Aslında ikisi de hakîkat-i ilâhiyyenin gözüdür ancak birini halkına bırakmıştır ya’nî bizlerdeki gözlere bırakmıştır. Eğer göz şaşı görmez ise bizde bulunan iki göz tek görür, “huve”
nin “h” sindeki idrak sâhibi olup tek gören iki göz gibi. Bu bakış irfan ehlinin bakışıdır. Beşer
sarhoşluğundan kurtularak ancak bu sarhoşluğun verdiği tek vücûdu iki görme yanılgısından
27
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
kurtulabiliriz. “H” harfinin ileriye doğru uzanan ucu ise diğer varlıklarla bağlantı içindir. “H”
harfinin yanına gelen “vâv” harfi (ë) görüldüğü gibi iki gözü teke düşürmektedir.
Eğer ilim asıldır dersen, kuvvetler fer'dir. Kuvvetler arazdır dersen, ilim fer'dir. Bu ilim iki türlüdür. Biri sözlere âit olan ilim, biri amele âit olan ilimdir.
Sözlere âit olan ilim: Senin sûretinin bütünü üzerine oluşan ve derecendeki
"benlik"ten pâk olan örnektir.
Amele âit olan ilim: Hakîmin ilmiyle faydalanmada hidâyete erme vesîlesi ve
emîrin verdiği fermânın hükümlerinde tebliğ vâsıtası olan hikmettir.
Aynı şekilde, kuvvetler de iki kısımdır: Biri, ayrıntısal cümlelere âit kuvvetler; birisi de hayâlî cümlelere âit kuvvetlerdir.
İlkinin şartı güzel mizâcdan ve usûlün tam olarak tutulmasından ve fer’lerde
nakledilenin sıhhati ile beraber akılda kemâlden hâsıl olan isti'dâddır.
İkincisinden ibâret olan hayâlî cümlelere âit kuvvetlerin şartı, cevherin maddî
bir yer kaplama sâhibi ikilik arasında kuvvetli bir ayırt edicilik olmasından ileri
gelen kābiliyettir.
Yukarıda "iki vasfı vardır" dediğimiz zâta gelince: O, sen ile benden ibârettir.
İlâhımız, seninle benim için; benimle, senin içindir. Sen aklının kabûl ettiği yönden değil, belki hüviyetin i'tibârı ile kulluksal vasıflardansın. Ben aklımın kabûl
ettiği bakış açısından değil, belki hakîkatim i'tibârı ile rütbelere âit vasıflardanım.
Bizzât kendisine işâret edilen odur. Ben, benliğime bakarak "ben"; aklının kabûl
ettiği haysiyyet i'tibârı ile "O Allah" hükümlerindenim. Sen de hilkatin i'tibâriyle
"o kul"sun.
Zâtına bak, istersen "ben" i'tibârı ile, istersen "sen" i'tibârı ile; orada bütünsel
hakîkatten başka bir şey yoktur.Vahdehû lâ şerîke leh olan Allah'ı tesbîh ederim.
Burada anlatılan ilim vahdetten kesrete dönüldükten sonra anlaşılabilecek bir ilimdir.
Fenâ-fillah sonrası bakâ-billah ile bâkî olup bakâ-billah ile yaşamaya dönüş sonrasıdır. Her
“sen” olan varlığa hakikatini vererek idrâk etmektir ancak bu yine “ben” kimliği içerisindeki
“sen” ile olur yoksa ayrı bir kimlik ile değil. Bu âlemdeki diğer ilimler ise bu ilmin altındaki
teferruattır. Hz.Ali (k.a.v) efendimizin buyurduğu gibi, “İlim bir nokta idi onu câhiller
çoğalttı.”
28
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
İ’tibârî olan “ben” ve “sen”ler olmasa eğer herkes birbirine karışırdı. Cenâb-ı Hakk emir
vermeye ya’nî “sen” demeye başladığı zaman ”bendeki sen” diyerek ya’nî “benden ayrı bir
varlık değilsin” demek istemektedir.
Esâs kulluk olan “abdûhu” Cenâb-ı Hakk’ın zâtî tecellisini meydana getirdiği mahaldir.
Cenâb-ı Hakk’ın Mi’râc Gecesinde namazı emretmesi de buraya dayanmaktadır ki bu şekilde
namaz lütfedilmektedir. Ya’nî Cenâb-ı Hakk bu şekilde zâtından zâtî tecellisini zuhûra getirerek abdiyyet şerefi vermektedir. “Resûlüm” hitâbı “sen” hitâbı hükmündedir ki bu şekilde
abdiyyet ortaya çıkmaktadır. Mi’rac Gecesinde bu “sen”liğin kemâli ortaya çıktığı için, çünkü
daha önceki peygamberlerin döneminde bu ortaya çıkmamıştı henüz, en kemâlde olarak Îsâ
(a.s) da fenâ-fillah mertebesi çıkmıştı ki burada da kulun beşeriyeti yönünden olan kulluğu
fenâ olunca kimliği de yok oldu. Bu mertebenin hızlı geçilmesinin gereği olarak Îsâ (a.s)’ın
peygamberlik süresi kısa olmuştur.
Bizlerin “ben” olarak dünyâya gelmesi ise denizin üzerindeki kabarak köpükler gibidir,
denizin dalgalanması durduğu zaman bu köpükler de kaybolur. Bu şekilde sık kullanılan bir
örnek olarak nar meyvesini ele alalım. Nar kendi hâlinde tektir ve o halde “ben” demesinde
haklıdır, bunun gibi bütün bu âlemleri de nar olarak düşündüğümüzde Cenâb-ı Hak bu şekilde “Ben” demektedir ki zâten başkası yoktur. Nar açıldığında içerisinde oda oda ayrılmış
tâneler bulunmaktadır. Ve o bütün olan narın tâneleri hitâbı “Ben” değil “sen”dir çünkü tâne
her ne kadar narın içinde ve narda nar ise de kendi özel varlığıyla bir benlik, kimlik ifâde etmektedir. Ve aynı zamanda narın tamamı o tânenin çekirdeğinin içerisinde bi’l-kuvve olarak
mevcûttur. O çekirdek ekildiğinde bir nar ağacı ve bir çok nar meyvesi elde edilmesi mümkündür. Tâne bu özelliği zâtından, hakîkatinden almaktadır. Görüldüğü gibi bütün olan nar
içerisinde mevcût olan tâneye bu şerefi vermektedir. Bunun gibi herbirerlerimiz bu dünyâ
meyvesi içerisinde birer tâneyiz ve düşünün ki bu çekirdeğin içerisinde dünyâda vardır,
âlemde vardır ve kendisi de vardır. Bizler Hakk’ın zâtından ayrı ve gayrı birşeyler değiliz eğer
öyle olmasaydı bu hallerimiz olmaz ve konuşabiliriz, ne üretebiliriz ne de başka bir şey yapabiliriz. Bunların hepsi O’ndan gelen güç ile O’nun bizdeki oluşumuyla, O’nun bize “sen” demesiyle olmaktadır.
(Manzûme tercümesi)
"Zâtın nefsinde iki vechi vardır. Biri süflî olanlara, biri ulvî olanlara dönüktür. Her vechinde ibârede ve kelâmın ifâdesinde zâtı, sıfatları ve fiilleri vardır.
"O birdir", dersen, doğru söyledin. "İkidir" dersen, yine doğru söyledin.
"Hakkıyla o ikidir, hayır iki değil üçtür" dersen, yine doğrudur.
İnsanın hakîkati işte budur. Hakîkati zâtından ibâret olan ahadiyyet'e bak!
"Vâhid’dir, Ahad’dır, Samed'dir” de!
Zâtı iki görürsen, "o zât, kul ve rab olduğu için ikidir" dersin. Ammâ benim
zıtları topladığım hakîkati düşünmekle yükselirsen, hayrette kalırsın, en sefiline
âlî, âlîsine en sefil diyemezsin. Belki "zâtının hakîkatlerine iki vasıf katılan
üçüncü hakîkattir," dersin.
29
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
İşte o hakîkat, "Ahmed" olarak isimlendirilen ve var edilmişlerin hakîkati
için "Muhammed'' olan yüce zâttır. Azîz ile, Hâdî ile târif edilmiş olan odur.
Rab olduğu için rûhum ona fedâ olsun.
Ey hidâyetin sırrı, ey zorunlu olanın ve imkân dâhilinde olanın ekseni, ey
pergel azametinin merkezi, ey vücûdun bütünsel dâiresinin ayn'ı!
Ey Kur'ân ve Furkân'ın hakîkat noktası! Ey kâmil, ey rahmânî celâleti ile
ziynetlenen ve mükemmelleri kâmil kılan kâmil kılıcı!
Vücûd dâiresinin ortasında, acâiplerin kutbu sensin; sonsuz kemâlât, senin
üzerinde döner. Seni tenzîh ettim, belki teşbîh ettim, belki "bâkî ve fânî olarak
bilinen ve bilinmeyenlerin hepsi senindir," dedim.
Varlık ve yokluk hakîkaten senindir. Ulvî olmaklık ve süflî olmaklık senin
iki örtündür. Işık ve onun zıddı sensin; belki hayran olan ârif için karanlık gecesin.
Kur’ân'da mişkât, zeyt, mısbâh (Nûr, 24/35) bunlarla murâd insan olan
sensin. Vücûdun ezelî olduğu için "zeyt"sin; mahlûk olduğun için nûrlandıran
"mişkât" yine sensin. Vasfın, rabbin vasfının ayn’ı olduğu için de "nûrlandıran
misbâh" yine sensin. Zulmetlerinin karanlıklarında lütuf ışığın ve merhametinin
kemâliyle bana hâdî ol!
Ey kerem sâhibi resûllerin efendisi! Ve ey imkân dâhilinde olanların
mekâneti üstünde mekânı olan yüce zât! Kerîm sıfatıyla vasıflanan sensin, benim elimi tut! "Abdülkerîm" denilen fânî muhabbetlinin nispeti sanadır.
Bu kulun yuları, kudret elindedir; yularımı tut! İcâbına göre kemâlât
vâdîlerinde gevşet ve salıver. Ey ricâlara ilticâ yeri olan ma'şûkum! kalbim seninle kayıtlıdır. Sana karşı lisânımın bu feryâdları da muhabbetimdendir.
Ma'nâ vâdîleri üzerinde ma'nâ taşıyıcı olarak tegannî eden sûret kuşları
tegannî ettikçe, Cenâb-ı Hak sana salât etsin. Âline, ashâbına, dîn binâsının
rükûnlarına ve ilmine vâris olanlara az çok ilim ve îmân ile senden haberi olanlara salât etsin. Ey hayâtın "hâ"sı, ey insandaki sırrullahın "sîn”i, salât ve
ta'zîmler sana mahsûstur."
İşlerin hakîkatinde herşey birbirinin zıttı ile anlaşılmaktadır bu nedenle ulvî olarak bahsedilen şeylerin zıttı suflî diye anlaşılır. Bu bireysel, göreceli bakış açısından yapılan bir adlandırmadır. Hak gözüyle bakıldığında ise eşyânın ne süflîliği ne de ulvîliği vardır.
30
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Hakk’a ulaşma yolunda dahi dünyâ yaşantısı çok fazla meyil edilmemesi için suflî olarak
gösterilir oysa “ben” dediğimiz bireysel kimliklerimiz için Cenâb-ı Hakk’a ulaşma yolunda
yegâne yerdir bu dünyâ ve çok mübârek ve ulvî bir yerdir, bizler için.
Beşeriyetimiz ile bu dünyâ yaşantısına bakıp yaşadığımızda bizler için konulan her şeyi
kaybetmiş olmaktayız bu nedenle bunları kazanmak için temiz ve arınmış bir akla ve bilgiye
ihtiyâcımız vardır. Bu bilgi her türlü şartlanmadan soyutlanmış olmalıdır ve salt akıl ya’nî
Hakk’tan geldiği şekilde bir akla sâhip olunması gereklidir.
Bu konuda geçen şu hadîs-i şerîfin tetkîk edilmesinde de fayda vardır:
“Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Cemâl ve
Kemâl’inden azamet ve kibriyâ perdesini kaldırarak tecellî edecek, ve onlara “Ben
sizin Rabbinız değil miyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin
diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine
Cenâb-ı Hakk onlara Cemâl ve Kemâl’inden azamet ve kibriyâ perdesini kaldırarak
tecellî ettiğinde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler
yine az bir zümre “evet sen bizim Rabb’imizsin” diyerek secde edecek, üçüncü defa
yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, “Ey
kullarım sizinle Rabb’iniz arasında bir işaret var mı?” dediği zaman onlar “evet”
diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki
silüetlenmiş Rabları şekliyle onlara tecellî ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsin”
diye hepsi secde edecekler.”
Bu hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere bizler Cenâb-ı Hakk’ı sâdece Cemâl ve Kemâl’inin
azamet ve kibriyâ perdesi ile tanımaktayız. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk zaman ve mekândan
tenzîh edilerek ötelere atılmaktadır. Bu perdeyi ancak irfan ehli açabilmektedir ki bunu açanlara da küfür ehli diye damga hemen basılmaktadır. Ârifler de ise bu azamet ve kibriyâ perdesi kalmış olduğundan her tecellînin Cenâb-ı HakK’a âit olduğunu bilirler ve bunun için “evet
sen bizim Rabb’imizsin” derler. Ve “fırka-i nâciye” denilen fırka da bunlardır ki hiçbir i’tikâd
ile kayıtlanmamış olanlardır.
Cenâb-ı Hakk’ın gerçek ulvî yönünü dahi bizler kendi hayâli düşüncelerimiz ile kayıtlamaktayız oysa O’nun gerçek ulviyyeti vardır ki gerçek mutlak kadîm tenzîh oraya yapılır.
Gerçi Cenâb-ı Hakk lütfundan “Ben kulumun zannı üzereyim” diyerek cennet ehlinin onu
sâdece ulvîlik ile kayıtlayıp ötelere atmasını da hoşgörmektedir. Bizler herbirerlerimiz özümüz i’tibârı ile Hakk’ız ancak zuhûr i’tibârı ile de halkız. Tenzîhte olan bu özümüz teşbîhte
olan ise halkıyyetimizdir. Bu şekilde hem Hakk’ı hem halkı birleyerek “sen” ve “ben”i ortadan
kaldırınca ortada sâdece “Hu” kalmaktadır ki hem “sen” hem “ben” demektir.
Karşılıklı konuştuğum bu zâtın sözünü işitip, kemâl kadehinin fazlasını içince, o zâta "senin terkîplerindeki vukûâtı ihtivâ eden acâip şeylerden bana haber
ver" dedim. Cevâben dedi ki:
“Ben, Tûr Dağına çıktım, Firavun’un boğulduğu denizi içtim, kitâb-ı mestûru
(Tûr, 52, 2) okudum; anladım ki, bunlar hakîkat kanunlarını terkîb eden birer
simge ve işâretten ibârettir. Onlar kendisi için değil, senin içindir. Sözdeki alâmetlerden, delîllerden indinde doğru olan şeyleri işitmek, seni, kendi varlığından
31
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
dışarı atmasın. Şaşırıp da, "bu onun, şu benim; onun hâli benim hâlime benzer
değil" deme! Bu zikredilen şeyleri Cenâb-ı Hak senin için bir hakîkat fihristi yaptı. Bunlar lisâna âit aynalardır. Onlar için hakîkat yoktur.
Bunların hepsi, bunlarda sana âit olan hakîkati muâyene etmekliğin içindir. O
muâyene sâyesinde, o muhitten kendine hâs bir muhît edinirsin. Bunun için bahsettiğim şeyleri ne görürsün, ne anlarsın, ne bulursun, ne de elinle tutabilirsin.
Eğer orada bir şey bulunması lâzım gelirse, onu Hak Teâlâ ile bulabilirsin. Çünkü
ârif “Onun işiteni ve göreni olurum” hakîkatiyle tahakkuk edince, mevcûtlardan
hiç bir şey ona gizlı kalmaz. O zaman o ârif, Halik-ı kibriyânın ayn'ıdır.
Burada belirli çalışmalar ve eğitim ile kişilerde bakışın değiştiği anlatılmaktadır. Cenâb-ı
Hakk’a farzların yanı sıra nafileler ile de yaklaşan kula yukarıda belirtilen hitâp olmaktadır.
Burada belirtilen ibâreyi de yanlış anlamamak gerekir, ya’nî bu duruma gelen kişi bir baktığı
zaman bütün âlemleri görür, seyreder ma’nâsına değildir bu ifâde; bu ifâde gördüğü varlıkların hakîkatini idrâk ederek bakar, demektir ki o yüzden gözüne gizli kalmaz. Diğer kişiler ise
eşyâya mahlûk olarak, yaratılmış şeyler diye bakarlar.
İşte “Ben onun işiteni, göreni olurum” ifâdesiyle oradan bakan artık Hakk olunca, Hakk
da kendi varlığı tanır.
Bundan sonra şunu da bil ki, onu mutlaka kaldırmak da doğru değildir.
Çünkü o kalkarsa, arada sen de kalkmış olursun; çünkü o senin numûnendir. Sen
mevcûd ve sıfatlarının eseri yok olmamış olduğu halde, senin yok olman nasıl
doğru olur?
Daha evvel de anlatıldığı gibi biri iki gören şaşı bakış ile bir yere varmak mümkün değildir. Hadîs-i şerîfte “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” buyrulmuştur. Mevlânâ
hazretleri (k.s) bu hâli bir dükkânın önüne dizilen tezgâhlara benzetir, o tezgâhlarda
numûneler vardır oysa asıl ambar içeridedir. İşte herbirerlerimizin gönüllerinde, iç âlemimizde Cenâb-ı Hakk’ın varlığından başka bir varlık bulmak mümkün değildir. Beşeri ve nefsânî
olaran söylediğimiz ”ben” kelimesi ile bizler Cenâb-ı Hakk’ın mülküne sâhip çıkmaya çalışıyoruz, demektir. Cenâb-ı Hakk bizleri derleyip, toparlayıp, tesviye ederek öyle güzel bir şekle
sokmuştur ki, bunun dışında bir şekille bu dünyâ ortamında yaşamamız çok zor olurdu. İşte
Cenâb-ı Hakk’ın bizleri bu derece muhteşem bir şekilde yapmış olması san’atının da bir örneğidir.
Bu nedenle herbirerlerimiz için yokluk söz konusu değildir çünkü varlıklarımız Hakk’ın
varlığı ile vardır. Bu ifâdeler ise âriflik hakîkatinin en ileri safhalarında yaşanacak olan
hakîkatlerin ifâdeleridir. Yolun başında ise kişi nefsânî varlığını ortadan kaldırmak için “ben
yokum” telkinlerini yapar kendisine. Bu nefsânî varlık aradan çıkarılıp hakîkatte olan idrâk
edilince sen hep varsın ve Hakk ile varsın, kendine âit nefsânî varlığın ile değil.
32
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Tasavvuf yolunda tarîkat mertebesinde kişinin “ben yokum” telkinleriyle kendi nefsânî
varlığını ortadan kaldırmak fenâ-fillah’tır, bu halden sonra bekâ-billah ya’nî varlık hükmüne
geçerki, orada eski beşeriyeti değil kendi hakîkati vardır.
Onun isbâtı da doğru olmaz; çünkü onu isbât ettiğin vakitte, put edinmiş
olursun, ganîmeti kaybedersin. Elle tutulmayan, belli ve ayrıntılı olmayan bir şeyi
isbât nasıl doğru olur? Yâhud sen mevcûd olduğun halde, kaldırılmasına nasıl
imkân bulunur? Oysa Hak Teâlâ hazretleri seni kendi sûreti üzerine hayât sâhibi,
ilim sâhibi, kudret sâhibi, irâde sâhibi, işitici, görücü, kelâm edici olarak hálk etti.
Bu hakîkatlerden hiç bir şeyi kendinden def' etmeye kādir değilsin; çünkü o seni
kendi sûreti üzerine hálk etti ve sıfatlarıyla ziynetlendirdi ve isimleriyle seni
isimlendirdi.
Cenâb-ı Hakk’ı tek bir mahal ile sınırlayarak, budur dediğimiz an O’nu putlaştırmış oluruz. Cenâb-ı Hakk’ın benzetmeler yoluyla anlatılan hâli kayıtlanmış olan hâlidir yoksa mutlak
olan hâli değildir. Ve Cenâb-ı Hakk’ı sâdece teşbîhi ya’ni benzetme yoluyla anlamaya çalışmakta O’nun daha geniş olan hallerine açılmaya engel olur. Nitekim Îsâ (a.s)’ı sâdece teşbîh
yoluyla tanımaya çalışanlar da bu yolda takılıp kaldılar ve hem Cenâb-ı Hakk’ın hakîkatini
hem de Îsâ (a.s)ın hakîkatini anlamaktan mahrûm kaldılar.
Burada belirtilen hâle ulaşıncaya kadar tâbi’ki bu yolda olan kişinin kendisindeki hayâli
varlıkları da kaldırması gerekmektedir. Zaman içerisinde oluşan şeylerin kazınması da ancak
“lâ ilâhe” zikriyle olur ki bunlar kazınıp temizlendikten sonra ancak yerine “illâ Allah”
ifâdesiyle Cenâb-ı Hakk kalır. Bu şekilde tahakkuk etmiş olan bir hâli ise sürekli olarak tekrarlayarak böyle olması gerektiğini söylemek anlamsız kalır çünkü tahakkuk etmiştir ki kişi
hâlâ söylemekte ısrar ederse daha henüz varamamış demektir.
Bu yolda olanların ayaklarının en çok kaydığı yerlerden biri de burasıdır, kişi bu hâe ulaşır ve ben artık Hakk ile Hakk oldum diyerek, namaz, oruç gibi farzları yapmamaya başlar,
oysa bu hâl kişide tahakkuk etmiş olsa dahi o kişinin beşer tarafı devâm eder. Bu tahakkuk
eden hal bilinçte olan bir hâdisedir. Kişinin beşer tarafı bir safhada kalkar ancak belirli bir
hakîkatin idrâk edilebilmesi için kalkar, sonrasında tekrar yerli yerine oturur bu beşeri
hakîkat. Genel olarak da bu hakîkatin tahakkuk etmesi kişilerde büyük vuruntuya yol açar.
Bu hal büyük bir çağlayandan açağıya doğru akmaya benzer ki ne kadar celâli bir akıştır,
sonrasında aşağıya inip deryâya ulaştıktan sonra artık sesi soluğu çıkmaz ki ne kadar sâkin
bir hayattır.
Cenâb-ı Hakk’ın insana yaptığı bu lütuf bu âlemlerde hiçbir tecellîye, zuhûra yapılmayan
lütuftur ve insanın insanlığı bununla yüceltilmiştir. Ancak bu hakîkat idrâk edilemediği zaman
ise mertebe olarak diğer varlıkların altında kalınmış olmaktadır. İnsanın mâden mertebesinden başlayarak a’lâ-yı illiyyine kadar çıkan mertebesi vardır ve insan bu mertebeler içerinde
gidip gelir. Kim ki ayaklarını sağlam basarak yukarıya doğru çıkar ve çıktığı yerde kalabilirse
ona ne mutlu! Çünkü yukarıya doğru çıkıldıkça işler zorlaşmaya ve zemin kayganlaşmaya
başlar ve tekrar gerisin geriye aşağıya düşmek kolaylaşmaktadır. Özellikle bu hakîkatleri
yaşantısına geçirip bizzat yaşamayan ve sâdece lafzî olarak idrâk edenler yukarılarda tutu-
33
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
namazlar, hakikatini bizzat yaşayarak idrâk edenler ise oraya ayaklarını sağlam olarak basmış olurlar.
Bu hakîkatleri idrâk edip bilemeyenler de O’ndan ayrı değillerdir ancak gafletleri onları
O’ndan ayrıymış gibi kendilerine göstermektedir. Bu da acâip bir iştir ki bütün varlığı parayla
dolu olup bir lokma ekmeğe muhtâç olan kişinin hâli gibidir.
O Hayy'dır, sen de hayât sâhibisin;
O Alîm'dir, sen de ilim sâhibisin;
O Mürîd'dir, sen de irâde sâhibisin;
O Kâdir'dir, sen de kudret sâhibisin;
O Semî'dir, sen de işiticisin;
O Basîr'dir, sen de görücüsün;
O Mütekellim'dir, sen de kelâm edicisin;
O Zât'dır, sen de zâtsın;
O Câmi'dir, sen de toplayıcısın;
O Mevcûd'dur, sen de mevcûdsun.
O'nun rabblığı vardır, "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden
mes'ulsünüz" hükmüne göre, senin de rabblığın vardır.
O'nun Kıdem'i var; sen de O'nun ezelî olup, kendisinden ayrılmayan ilminde
ezelî mevcûd olduğun için, sen de kadîmsin.
Önceki îzâh yönüyle olan müşâhedeye göre ona izâfe edilen her şey, sana da
izâfe edilmiştir. Fakat O kibriyâ ve izzetle mutlak ferd, sen zillet ve acz ile nispî
ferdsin. Evvelâ aranızda mevcûd olan nispetlerin hepsi geçerli olduğu gibi, bu
noktada, seninle onun arasındaki nispet kesildi."
Dedim ki: "Efendim! İlk önce yaklaştırdın, sonra uzaklaştırdın. İlk önce özünü, hakîkatini saçtığın halde, sonra üzerine kabuk geçirdin."
Cevâben dedi ki:
"İlâhî hikmetteki kânun üzerine söz söyledim, beşer idrâkinin tartabileceği
üslûb ile yazdım. Hakîkate yakın ve uzak olanlara ve bu mes'elede garîb olanlara
mes'eleyi güzel bir şekilde idrâk etmek kolay olsun diye bu şekilde yaptım."
34
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Dedim ki: "Hakîkat şarâbından ve o şarâbın ağzında kalanlardan bana tekrâr
daha fazlasını içir."
Cevâben dedi ki:
"Mâvi bir kubbe altında Ankâ'nın vasfından haber veren bir âlem işittim. O
âlemi görmeye heves ettim; işte o âleme girdim."
Yine dedim ki: Oraya dâir olan haberini açık anlat ve oraya âit olan eserini
sağlıklı kıl, sıhhatini söyle!"
Yine cevâben dedi ki:
"İnsanı hakîkatte hayrette bırakan ve kimsenin görmediği büyük beyaz bir
kuştan ibâret olan o Ankâ'nın, altıyüz kanadı ve yukarıya yükselmek için, bin
adet uçma âleti vardır. Harâm onun yanında mübâhtır.
İsmi, Seffâh ibn Seffâh'dır. Kanatları üzerine güzel isimler yazılmıştır. "Bâ"
harfi başında, "elif" harfi göğsünde, "cim" harfi alnında, "ha" harfi gerdânında;
kalan harfler, iki gözü arasında saf şeklinde yer tutmuştur. Bu kuşun alâmeti,
elinde mühür vardır. Pençelerinde kesin emirlerin fermânı mevcûttur. Bu kuşta
bir nokta vardır, bilmece oradadır. Refref'in üstünde, kendisinin Burâk'ı vardır."
Yine dedim ki: "Bu kuşun mahalli neresidir?"
Cevâben dedi ki:
"Vüs'at ve kudret ma'deniyle hayret mekânındadır."
Böyle deyince ibâreyi bildim, işâreti anladım, mülkten ve melekten daha ileri
geçerek, feleğin boşluğunda uçmaya başladım. "Batı Ankâsı" olarak isimlendirilen o kuşun âleminde dönerken, o kuştan ne haber, ne de eser buldum. İsminin
işâret oluşuyla, sıfatlar ve kayıtlar merâsiminden hârice çıktım. Bu şekilde
sıfâttan soyutlanınca, zât feleğine girmek kolaylaştı. İşte o sırada hayret denilen
deryâya daldım. O denizde iken kanatlarımı balık-(nûn) yuttu ve beni inci
hazînesinin üstünde dolaştırmaya başladı. O sırada balığın dalgası beni bir boşluğa attı; ve o boşlukta ne işitir, ne de görür olarak bir müddet kaldım. Ne zaman
ki gözümü açtım ve mekân ve imkân kaydından kurtuldum; anladım ki, o
ibâreler ve işâretler hep bana imiş. İşte o zaman baktım ki, kanatlar benim ve kanatlarımda dolaşma alâmetleri işlenmiş!
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları zâtına perdedir ve bunlardan soyunmadan zâtına ulaşmak
mümkün değildir. Bunun gibi fiillerden soyunmadıkça isimlere ulaşmak mümkün değildir
35
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
çünkü fiiller isimlerin perdesidir, kezâ sıfatların perdesi olan isimlerden soyunmadıkça da
sıfatlara ulaşmak mümkün değildir. Seyr ü sülûk yolunda zât mertebesine ulaşıncaya kadar
çalışmak gereklidir ve burası hayret makāmıdır. Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu “Allah’ım
zâtındaki hayretimi arttır!” sözü bu makāmın ifâdesidir. Aslında bu hayret makāmını ihâta
ettikten sonra diğer bütün makāmlarda onu bulmak mümkündür çünkü daha evvelce geçilmiş olan ve ef’âl, esmâ, sıfat denilen makāmlarda aslında zât makāmından başka değildir.
Bu denize dalındıktan bütün bu âlemlerde ne yer görünür ne gök görünür, şuur olarak
bir varlık idrâki olur sâdece. Bu şuur olarak idrak hayret içerisinde olmaktadır, eğer bu hayrette bırakılırsa bu sefer hiçbir şuur kalmaz, hayret şuurların en üstünde, en kemâlde olan
idrâk hâlinin ifâdesidir.
İlâhî bilginin içerisinde toplu olarak bütün mevcûdat mevcûttur. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen
“Nûn vel kalem” (68/1) ifâdesinde “kalem” olarak söylenen esmâ-i ilâhiyyenin bâtın âlemden zâhir âleme yönelmesidir. Şöyle bir örnekle; lambada yanan bir ışığın bulunduğu mahalden aydınlattığı mahalle ulaşması “kalem”dir ya’nî “yazıcı”dır. Bu dalgaların gelmesiyle bütün
bu âlemdeki varlıkların oluşmasıdır. “Nûn” denilen hokka da ilm-i ilâhiyyede bunların birlik
hâlinde bulunmasıdır.
İçinde bulunduğumuz bu dünyâ âlemi bir bakıma Ankâ kuşudur. Bizler de onun üzerine
binmiş fezâda son sür’âtle uçmaktayız.
Yine gördüm ki, "elif" göğsümde, "cim" alnımda, "ha" gerdanımda. Yukarıda
bahsedilenlerden bir zerre yoktur ki, o, bende mevcûd olmasın. Bu mertebeyi
idrâk edince anladım ki, o yüce zâtın bu simge ve işâret sözlerinden maksad, ben
imişim. Noktalar meydana çıktı, bilmece de bilindi, ben de ölüyü dirilterek kudret ibraz etmeye başladım.
İnşirâh ya’nî göğsün yarılmasının işâreti “elif” harfi ile ifâde edilmektedir. İlâhî ameliyat
netîcesi yarılan göğüste “elif” harfi oluşmaktadır ki bu “elif” harfi on iki mertebeyi içinde toplamıştır. “Cim” harfi ise ilâhî Cemâl’i ifâde etmektedir. “Ha” harfi ise “şah damarından yakınım…” âyet-i kerîmesiyle belirtilen hakîkatin gereği olarak “huve” ya’nî “hüviyyetin”
“ha”sıdır.
Bütün âlem zâten bir noktadan ibârettir. Dünyâ da bir nokta, Güneş de bir nokta atom
da bir noktadır.
Tebâreke sûresinin başında belirtildiği üzere bu âleme bizler ilâhî hakîkatlerden ölmüş
olarak gelmekteyiz.
36
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Bu karşılıklı konuşmayı rivâyet eden Abdülkerîm der ki: "O yüce zâta emri mahtûm (farz olan) ve ke's-i mahtûm (mühürlenmiş kâse) nedir?" diye sordum.
Bu soruya karşı, arap lisânından başka bir lisân ile konuşarak, sert söz söyledi.
Sonra birtakım tenbîhler ile korkutup ifâdede dolaylı anlatım şeklini tercih etti.
Sonra tekrâr yaklaştı ve söylediği sözleri tercüme ederek dedi ki:
"Ma'kûl olan âlî numûne, kelâma yüklenen bir ma’nâdır ki, kendisi için gâye
değildir; belki kendisine yüklenilen için gâyedir. Ve o yüklenen ma’nâda nakş
olunan kendisi için değil, belki, en aşağıya nakletilmiş içindir. En aşağı dediğimiz
de, kendisine işâret edilendir. Sözlerin hepsi ona dönücü ve hepsi ona dâirdir.
Numûnede bulunan kendisine işâret edilene nakş olunup da, bu yüklenen
ma’nâda bulunanlar bu bineğe yükletilirse, o zaman en aşağı, en yükseğin aynı
olarak yüksek olan, düşük olanda mevcûd olur.
Bunun için "numûne ile nakışlanmış kendisine işâret edilen arasında nispet
yoktur" diyenler de vardır. Bunu diyenler, "numûne ile kasıt, kendisine işâret edilende nakışlanmış olanın aynıdır" demekte hatâ etmiştir.
Bunun için "kendisine işâret edilen, numûnenin aynıdır" diyen de vardır. Bu
sözü söyleyen de: "numûne, kuşkusuz ulvîlik sâhibidir, kendisine işâret edilen ise
ıstılâhda yalnız süflîlik sâhibidir" sözünde hatâ etmiştir.
Bunun için "numûne toplayıcıdır" diyen vardır. Bu sözde de, numûnenin
yalnız kemâl sıfatlara isim olup, noksan sıfatlara isim olması boşta kaldığı için
hatâ vardır.
Bunun için "kendisine işâret edilen nakışlanmış olan, nakışlanmış numûneyi
toplamıştır" diyen de vardır. Nakışlanmış olan kendisine işâret edilen, noksan
sıfatların mahallinin ismi olduğunu üstü kapalı olarak belirttiğinden, bu söz de
hatâdır.
İşâretteki ta'yîn mahallini ve ibârelerdeki darlığı görmüyor musun? İşte zâtı
idrâke erişmekten âciz olduğunu söyleyen de, bunların hepsini düşünerek söylemiştir; fakat bu söylem dahi hatâ etmiştir. Çünkü kendisine işâret edilenin şartı,
numûnede olan şeyin, kendisine işâret edilende nakışlanmasıdır. Bu durumda
numûne sırlarındaki gizliliklere hemcins oluşu sebebiyle kendisi için bir tür idrâk
oluşması gerekir. Bu durumda âciz demek değildir.
Yine bu durumda idrâkten aczin, âriflerin vasfı olması geçerli olmaz. Bunun
delîli, ârîf-i billah bir şeyi idrâkten âczini i'tirâf ederse, bu i'tirâf o şeyin sıfâtına
vâkıf oluşunun olmayışındandır. Çünkü, sıfât idrâk olunamaz. İdrâk olunama-
37
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
ması, ya sonunun olmayışından dolayıdır veyâhud idrâk kābiliyeti olmamasından dolayıdır. Bu idrâk miktârı, o şeyi lâyık olduğu şekilde bilmek için yeterlidir.
İşte bu şekilde bu miktârda ma'rifet sende hâsıl olunca, idrâk dahi hâsıl oldu demektir. Sıddîk-ı Ekber'in: "İdrâkden aczi idrâk, bir nevi' idrâktir", demesi yerindedir. Dîğer bir rivâyette Hz. Ebû Bekir "İdrâke ulaşmaktan acz, idrâktir" demiştir.
İdrâkin hâsıl olmasıyla idrâkten acz olmaz. Burada kul, izzetle vasıflanmıştır
ve acz, kendinden kalkmıştır. Kur'ân'da “Lâ tudrikuhül ebsâru” (En'âm, 6/103)
ya’nî “Gözler onu idrâk edemez” buyrulması "mahlûkların gözleri, onu idrâk
edemez" ma'nâsınadır. Ammâ ezelî gizli göz ki -kul onunla görür- o göz mahlûk
değildir; çünkü o göz, “Ben kulumun işiteni, göreni…. olurum” hadisinin
hakîkatidir. Bu sırrı iyi anla!
Hakk yolunda olan kişi aczini anladığı konular üzerinde daha çok çalışmaya başlar. Bir
müddet sonra bu âcizliğin beşeriyeti yönünden olan bir âcizlik olduğunu anlar ve izzet sıfatına büründükten sonra hakkâni sıfatıyla anlamaya başlar.
Burada belirtilen ezelî göz hakkında Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bana bakan
Hakk’ı görür.”
Burada belirtilen ezelî görüşün hakîkatinin kapısı ise Cibrîl hadîsi denilen ve namaz mevzu’unda belirtilen “(Her ne kadar şimdilik) sen O’nu göremiyorsan da O’nu görür gibi
hareket etmen ihsândır” ifâdesiyle bizlere açılmaktadır.
Muhiddîn ibn Arabî hazretleri de bu konuda “âriflere mahlûk denmez” buyurmuşlardır.
(Manzumenin Tercümesi)
"Bana ve acâib sâhibi olan Rabb'ine yemîn ederim. Benim aşkta, ya'nî ilâhî
aşkta çok acâib şeylerim vardır.
Garâib üstünde dönen feleğin değirmeni üzerinde benim kutbum döner. Benim ilâhî aşktaki işâretli sözlerim, her kâtibin kırâatini yormuştur.
Ben o aşkı bir ibâre ile açıkladım ki, idrâkinde isâbet olanlar dahi, bu ince
olan ibârelerimi anlamadı. O aşkı uzattım, ziynetledim, gizli yollar içinde
tasvîr ettim. O aşktan, aşka tâlip olanların gözlerini doldurdum. O aşk şarâbını
içmek isteyenleri, şarâba kandırdım.
Bu bahçenin ağaçlarını ben diktim. Meyvesini de ben devşirdim. Ve bu sırrı
göğüs kemiklerimde gizledim. Bir taraftan maksadı ortaya koydum, dîğer bakış
38
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
noktasından bu sırrı bu işe mahrem olmayanlardan -yemîn ile söylüyorum- sakladım.
Bu sır, açığa çıkıp, gevezelerin diline düşerse, melâmetin hakîkat sâhipleri
insanı paylar ve ayıplar. Bu mes'eleye yabancı olduğu halde, muhabbetle bana
sâhib olanlar, benden bu gıdayı aldılar.
Nasîhat edenin sözünü anla. Sana altın külçesini, eritmek usûlüyle berâber
hediye ediyorum. Yüce mertebelere yükselen işâretleri bil! Ve bu ilâhî bilgi tahakkuk edince teşekkür et. Çünkü, teşekkür en hayırlı yollardandır."
Ey kitabımı okuyan zât! Aşağıdaki bilgileri iyi kavrayarak, iyi öğren ve iyi
bil! Kendisinin felek ekseni numûne olan ve tasarruf makinalarının kutbu bulunan tılsım kutbu, tılsımlardan birinci tılsımdır.
• [Tılsım, gizli sır üstüne yapılan özel işâret demektir]
Nakış sûretleri kutupsal tılsımla kâimdir. Böyle olmasa, onun hükümlerinin
gerçekleşmesine ve sâbitliğine çâre olamazdı. Kutupsal tılsımın açığa çıkanları,
muhakkak şekline koyması olmasa, nakışlanmışların hiçbirinin açığa çıkmasına
imkân olamazdı. O tılsım, bir aynadır ki, onun çevresine karşısına gelecek bir
heykel tasavvur etmesen, aynaya yansımasını veremezdi. Karşısında bir sûret
olmadıkça, aynada yansımanın gözükmesine nereden imkân olurdu. Aynada
karşılık durmayan sûretin vücûduna imkân olmadığı gibi, öyle bir sûretin, aynanın dışında hâsıl olmasına yol yoktur.
Karşılık durma anında olsa bile aynada fazladan bir şey olarak vücûd bulan
şeyin aynadan başka bir şey olduğuna da imkân yoktur. Çünkü ayna, başka bir
şey ile karışmamıştır ki, onda başkası bulunabilsin. Oysa sen, "o aynada, başka
bir şey olarak isimlendirilen şeyi gördüm" dersen, bu nasıl mümkün olur? Bizim
Kutbü'l-Acâib Felekü'l-Garâib isimli kitabımız, otuz tılsımdan ibâret olan diğer
tılsımları da içinde bulundurmaktadır. Bu tılsımların hepsi vücûd sırrında işâret
yolludur ve örtülüdür. Bu tılsımları bahsettiğimiz kitâpta açık bir şekilde yazdığımız gibi, bu kitâpta da hepsinin üzerine gerekli tenbîhlerde bulunduk. Bu kitâb
dediğim İnsân-ı Kâmil adlı olan kitâbdır.
Kutbu'l-Acâib kitâbını iyi bir şekilde okuyup incelemeyen, İnsân-ı Kâmil’i
hakkıyla anlayamaz. Bahsedilen kitâbı okuyup iyice inceledikten sonra İnsân-ı
Kâmil'i okuyup incelerse, evvelkinin içeriğini İnsân-ı Kâmil'de tamâmı ile bulur.
Çünkü bu İnsân-ı Kâmil, o bahsedilen kitâbın anası, belki memesi gibidir. O
39
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
kitâb da, bu kitâbın aslı, belki fer'i gibidir. Bu iki kitâb ile kastedileni, iki hitâb ile
muhâtap olanı anlarsan, simgeleri, işâretleri çözerek definelere sâhip olursun.
Kutbu'l-Acâib'den kasıt, kendisine işaret etmek istediğimiz sırdan başka bir
şey değildir. Felek-i Garâib'den de gâyem, önünde mevcûd olandan, ya'nî o sırdan başka bir şey değildir.
İnsân-ı Kâmil'in îzâhları olmadıkça kendisine işâret edileni çözmek mümkün
olmadığı gibi, Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerini de isimleri ve sıfatları yönünden, başka şekilde ma'rifete yol yoktur. Kul önce Hakk'ı, mutlak sûrette, isimlerinde ve sıfatlarında görüp, daha sonra muhakkak sûrette olarak zâta ma'rifete
yükselir. Bu geçen beyânlar ile neye işâret etmek istediğimizi iyi anla; çünkü bunların hepsi sana işâret için "bilmece"dir.
Bütün bu anlatılanları anlayabilmemiz için bu dünyâdan sıyrılmamız ve büyük bir cengâver olmamız lâzımdır. Bu şekilde ma’nâ âlemine yönelip ma’nâ âleminde yaşamak lâzımdır.
Bu kitapta yazılanların zâhir kısımları anlayabildiğimiz kadar anlamaya çalışıyor, yazarın gerçekte anlatmak istediklerini anlamak için ise çok büyük zaman sarfetmemiz lâzımdır.
İnzivâya çekilmek, halvette uzun zamanlar kalmak gerekir ki günümüzde bunları yapmak her
kişinin yapabileceği bir şey değildir.
Kendimizi ve Cenâb-ı Hakk’ı ve hazret-i Resûlullah’ın hakîkatini tanımak için tasavvuf ve
vahdet eğitimi mutlaka lâzımdır. Bu eğitimi almadan her kim ben Allah’ı tanıyorum, biliyorum
derse o hayâlinde kendi kurguladığı Allah’ı bilmiş olur ancak. Bizim yapmamız gereken ise bu
gerekli eğimleri alarak Allâh’ın vücûdundaki yerimizi bulmamız olacaktır. Kim ki Hakk’ın varlığındaki yerini bulursa işte o ebedi hayâta bulunduğu yerde ulaşmış demektir. Aksi halde
hayâl ve vehim kanatları ile hayâl âleminde uçulur, ne gidilen yer ne de gidilecek olan yer
bilinir.
Vahdet konusunda yapılan anlatımlarının şu yönden bir zorluğu vardır; ef’âl âlemindeki
olaylar gibi kişilerin aklında daha kolay kalan somut misâller verilemez. Bu nedenle bu okuduğumuz kitap gibi kitaplarda verilen misâller somut değil soyut misâller olup, hakîkati âriflik
yönüyle anlatmaya çalışırlar. Bu nedenle bu misâllerin bu konularda altyapısı olmayanlar
tarafından anlaşılması biraz zordur. Bu yola giren ba’zı kişiler ilk anlarda bu konulara çok ilgi
gösterirler ancak bir müddet sonra konuları kavrayamamak kendilerini sıkar ve bana sâece
namaz, oruç yeter anlayışı ile tâkip etmeyi bırakırlar, diğer bir kısım ise daha uzun bir süre
tâkip eder ve sonra ben bunların hepsini anladım “ben Hakk ile Hakk’mışım” meğer, namaz,
oruç artık bana lâzım değildir diyerek bunları dahi terkederler. Bu nedenle bu yolda yavaş
yavaş ve temkinli bir şekilde ilerlemek gereklidir. Tasavvufun zorlukları buralardadır, bunlar
yerli yerine oturtulduğunda ancak sorun kalmaz.
40
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
(Manzûmenin Tercümesi)
"Yâ Rabbi! seni idrâkde hayretteyim! Aşkın yolunda yollarım daraldı. Aklın
idâresinin emelimin hâsıl olmasına yardımı yoktur. Yâ Rabbi! kalbim seni nasıl
tahammüle kuvvet bulabilsin? Sen, benim kalbimi işgal ve aşkı bana çok büyük
bir meşgûliyyet yaptın. Lübbüm, ya'nî kalbim tasalı; göz yaşlarım akıcı; ciğerimde ateş yanıcı; gözbebeğimin suyu akıcıdır. "Ben mevcûd değilim" desem,
ruhumun yok olması lâzım gelir. Oysa rûhum, sözümde ve amelimde mevcûttur.
"Mevcûdum" desem, yine yalan söylemiş olurum. İnsanlarda îcâb ettirici illetsiz hiçbir mevcûd görmedim."
Bir yere mühür basılınca, basıldığı yerin daire, dörtgen, üçgen olması mühre
uygun olmasına ve o mühründe tab’ edilmişten ve nakışlanmıştan karşılık olduğu sûrete uygun olması zarûrîdir. Fakat sertliğinde ve büyüklükte aynı olması,
zarûrî değildir. Çünkü tab’ edilmiş, ba'zen büyüklük olarak tâb' edenden büyük
olur; ba'zı kere de aksi olup, tâb’ eden tâb’ edilmişten daha büyük olur. Bu bir
sırdır ki, kemâlden ve cemâl ve celâlin birbirine yaklaşmasından sonra
ehlullahdan kâmil olan tahkîk ehlinin karışıklığa düştüğü mevzu'dur.
Bundan başka tab’ edilmiş ba'zan tâb’ edenin aksine olur. Bu durumda tâb’
edende sağından sola doğru gözüken, tab’ edilmişte soldan sağa doğru gözükür.
Bu da tâb’ eden ile tab’ edilmiş arasındaki tezâd mevziidir ve rabblıkta kulluk
sırrının mazharıdır. Peygamber zî-şân (aleyhi salavâtü'r-rahmân) Efendimiz'den
aşağıda rivâyet edilen hadîsin sırrının ma'nâsı da budur.
“Risâlet-meâb Mi'râc'a çıkıp da, bütün perdeleri yırtarak tek bir perdenin
kaldığı yere ulaşınca, onu da yırtmak istemişti. Kendisine: "Dur, Rabb'in namazda", denilmiştir.”
Bu çok büyük bir sırdır ki, kâmil ismi bakış açısından bunu kâmil olanlardan
başkası idrâk edemez. Bu sırra, ârifler içinde hakîkî olmayıp da ilmî olarak vâkıf
olan da vardır. Fakat bu vâkıf olma, cemâl bakış açısındandır. O cemâl, cemâlin
kemâlidir, mutlak cemâl değildir; kemâlin cemâli de değildir. Bazısı da bu sırrı,
celâlî tecellîde idrâk eder. Bu da celâlin kemâlidir. Mutlak celâl değildir; kemâlin celâli de değildir.
Bizde basılı gibi gördüğümüz kul yönünden baktığımız zaman bu ters gibi gözüken baskı
olmaktadır, bu baskının esas tarafına baktığımız zaman Hakk’ın varlığını görürüz. Baskının
ters görünmesi ise işe beşeriyet yönüyle bakılmış olmasıdır, oysa kalıp aynıdır. Bu ikisi birleşince asıl ortaya çıkmakta ve teklik meydana gelmektedir. Basılan mühür basılmamış halde
41
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
bulunduğunda “Ben bir gizli hazîne idim…” hükmünde olmaktadır. Düşünülmemesi için ihtâr
yapılan mahal de burasıdır, düşünce yoluyla bu kalıbın bilinmesine imkân yoktur. Kalıp ancak
baskıya girdikten sonra anlaşılmaya, bilinmeye başlamaktadır. Bu kalıpta çıkan en güzel
sûret de insandır ki bu âlem bu insan nakşıyla hayât bulup değer kazanmaktadır.
Bu ters olan baskının düz hâle çevrilmesi ise maddî olarak mümkün olmayıp ancak
irfâniyet ile mümkündür. Gördüğümüz ve kendilerine âit bir varlıkları olduğunu zannettiğimiz
varlıkların böyle olmayıp esas kalıbın aynısı olduğunu irfaniyet ile anladığımız zaman ters
yüzüne dönmüş olmaktadır.
Avâma karşı “ben” kelimesi kullanılacaktır tâbi’ki ancak bu “ben”in O’na âit olduğunu
idrâk ederek kullanmalıyız. Aksi halde Hakk’ın varlığına sâhip çıkmış oluruz, avâma karşı
“ben” kelimesini kullanmaz isek de herkes birbirine karışır. Rabblıkta kulluk sırrı bu işlerin
kemâlât hallerinden rubûbiyyet mertebesinin kemâlatıdır, bu mertebenin ötesinde de daha
başka sırlar vardır. İşin diğer yönü ise bu ifâdelerin kelâm olarak söylenmesinin başka yaşantıya geçirilerek söylenmesinin bambaşka olmasıdır.
Bu işler önce ilmî olarak başlar ve alınan bu bilgilerle ilme’l yakînlik sağlandıktan sonra
ayne’l yakînliğe ulaşır ya’nî bu hakîkatleri kişi kendi bünyesinde bulup idrâk eder.
Rubûbiyyet düzeyinin aşılması sırasında hadîs-i şerîfte belirtilen hitâp olmaktadır. Hadîs-i
şerîfin bir bireysel kimlik yönüyle bir de genel ma’nâda incelenmesi mümkündür:
İlâhî isimlerden her bir isim tek başlarına bir mürebbiye ya’nî Rabb’dır. Çünkü her bir
isim kendi faaliyet sahasına verilmiş olan herşeyi terbiye etmektedir ya’nî oluşumunu düzenlemektedir. “Rabb’ın namazda” olmasının ifâdesi bütün bu ilâhi isimlerin faaliyetini Efendimiz
(s.a.v)’in o gece seyretmiş olmasıdır. Bir var edilmişin kendisinden ne murâd edilmiş ise onu
zuhûra çıkarması onun ibâdeti ya’ni kulluğudur. Kendisinden murâd edileni zuhûra çıkartması
ise onun kemâlâtıdır ve namaz kulluk kemâlâtıdır. Açılan perdeler ef’âl âleminin perdeleri
olup, açılmayıp kalan perde ise esmâ âleminin perdesidir. Bu anlatım genel ma’nâda olan
anlatımdır. Özel hâine gelince;
Kişi bu mertebe i’tibârı ile kendisindeki hakîkati idrâk ettikten sonra namaza durmaya
kalksa, ona “Dur! Rabb’in namazda” denilir. Ya’nî sen şöyle bir dur bakalım, “Rabb’ın namazda” denilir. Ya’nî mi’râc gecesinde sen öyle yüksek bir yere geldin ki artık sen burada beşeriyetinle namaz kılma, sen dur! Senin Rabb’ın sende namazda, demektir.
Fasıl:
Mevcûd ma'nâsına olan şey, toplayıcılığı gerektirir; numûne, izzeti îcâb eder;
işâretin işlendiği yer, zilleti gerektirir. Bunlardan her biri, kendi âleminde kendi
başına olup kendi feleğinde yüzmektedir. İşâretin işlendiği yerin sıfatlarından bir
şeyi numûneye giydirirsen, numûne kânûnu üstünde yırtılır. Numûnenin giysilerinden bir şeyi işâretin işlendiği yere giydirirsen, o giydirdiğin şeyi, kendine
uygun olmayan şeyin ortaya çıkışından dolayı işâretin işlendiği yeri onda göremezsin. Ne zaman bu ikisinden birisine zâtı nispet eder, öbürüsüne nispet etmezsen, ikinci bir zâta muhtâc olmuş olursun, şirke düşersin.
42
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Numûneden bir şeyde işâretin işlendiği yer kuvvetiyle zât tasarruf ederse
buna "urûcun ya’nî yükselmenin zâtı" dersin. İşâretin işlendiği yerden bir şeyde
numûne kudretiyle, zât tasarruf ederse, buna "tenezzülün ya’nî inişin zâtı" dersin. İşâretin işlendiği yerin kudretiyle, bir kısım için zât tasarruf ederse, "işâretin
işlendiği yer" dersin. Numûne için, numûne kudretiyle zât tasarruf ederse
"numûne" dersin. Zât, sırf zât üzerine olursa, orada ne resim, ne isim vardır.
Bu ibârelerdeki "işâretin işlendiği yer" ile kulu; "numûne" ile Kutbü'l-Acâib
Felekü'l-Garâib isimli kitâbı (ya’nî kitapta anlatılan gizli sırlara işâret olan tılsımları); "zât" ile İnsân-ı Kâmil olarak isimlendirilen bu kitâbımızı kastediyoruz.
(Manzûmenin Tercümesi)
"Bu güzelliğin renklenmeleri, yanaklarında, ya'nî görünme yerlerinde zahirdir. Ezelî vechinde renklenme yoktur. Toz rengi içinde kırmızı ve beyaz olarak
sana ulaşır. Onun beyazı yeşilliklerinin siyahlıklarındadır.
Sîmâsı böyle renklenenin bu renklenmeleri icra ettiği zaman, zâtında renklenmesi yoktur. Her güzellikten ganî olan vechinin güzelliği zuhûr edince, o zaman Vâhid-i Zât O’dur.
Ey benzetmeler arasında münezzeh oluşu ve güzelliği ni'metleri içinde büyüyen büyük ceylân yavrusu! Sen ceylânlarının güzelliği ile meşhûr olan
"Lu'lu"' isimli yerin ceylânlarından mısın? Yoksa eşsiz güzellik sahibi olan
Zeyneb misin?
Âşıkın senin güzelliğinde hayret içinde hayrete düşmüştür. Allah’a yemîn
ediyorum bana haber ver! Yüzündeki benin ihtivâ ettiği garîb nüktelerin hepsini
ihâta edebildim mi? Düğümleri omuzlarının üstünde çözülen ve yüzünden salınan saçların düğümlerinin sayısını îzâh edebildim mi?
Yanağındaki "kapan" ve üstündeki "ben" tânesi, gönül kuşunu aşk ile sıkı
tutarak hayrette bırakmıştır. Sıfatlarının toplandığı tepeler üzerinde sallanan
"Ahadiyyet ağacı"nın üstünde durana yemîn ederek söylüyorum: Bu diyarda
benden başka başına miğfer giyen yoktur. Bekçi benim! Kabîle sahralarında
gezmektedir."
43
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
Fasıl:
Ahadiyyet, isimlerin ve sıfatların eserleriyle ve eser sâhibi olanlarla berâber
yok hükmünde olmasını taleb eder.
Vâhidiyyet, Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının açığa çıkışıyla bu âlemin
fenâsını taleb eder.
Rubûbiyyet, âlemin bakâsını taleb eder.
Ulûhiyyet, âlemin bakâ ayn’ında fenâsını, fenâ ayn’ında bakâsını gerektirir.
İzzet, Hak ile halk arasında münâsebetin kalkmasını gerektirir.
Kayyûmiyyet, Cenâb-ı Hak ile kulu arasında olan nispetin sıhhatini taleb
eder; çünkü Kayyûm, zâtı ile kâim ve başkasının vücûdunun kâim oluşunda
te’sîr edici demektir.
Bu ibârelerin neyi gerektirdiklerinin bilinmesi de lâzımdır. Bundan dolayı deriz ki:
Ahadiyyet tecellîsi bakışı noktasından, arada halk edilmiş yoktur; çünkü
vücûdun her türlü sûretlerinde vâhidiyyet'in saltanatı zâhirdir.
Rubûbiyyet tecellîsinde, halk ve Hak mevcûd olduğu için, Hak ve halk tasavvuru âşikârdır.
Ulûhiyyet tecellîsinde, sûreti halk olan ve ma'nâsı Hak olan halktan başka bir
şey yoktur. Halk, Hakk'ın sûretidir; halkın ma'nâsı da Hak'dan başka bir şey değildir.
İzzet tecellîsinde Allah ile kul arasında nispet yoktur.
Kayyûmiyyet tecellîsinde, rabblık sıfâtının vücûdundan dolayı, rabbı olanın
vücûdu da gereklidir. Rabbı olanın sıfâtının vücûdundan dolayı rabbın sıfâtının
vücûdu da zarûrîdir.
Özetle deriz ki: Zâhir ismi bakışı noktasından Hak eşyânın aynıdır; Bâtın ismi
bakışı noktasından eşyanın gayrıdır.
44
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
İşâret-Terzi Baba Şerhi
(Manzûmenin Tercümesi)
"Hakk'ı tenzîh et; tenzîh Hak için vâcibdir, zât i'tibâriyle.
O'nun hakikatini ne hâzır, ne gâib, ne akıllı ne gâfil anlamıştır.
Onların bildikleri, zâta ve sıfâta âit kokulardan bir kokudur, onun hakikati değildir.
Onlar güzellik görürken arada birleşme var zannederlerse de,
ben Hakk'ı benzerlerden tenzîh ederim.
İlâh, hiçbir zaman "kul" değildir.
Sonsuz Zât’ın gayrı olan ilâhi Zât’ta son bulma yoktur.
Zât, birdir; ulvîlik vasıfları Allah içindir: süflîlik zayıf kul içindir.
45
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Zât Hakkındadır
Ey hakîkat tâlibi bil! Mutlak zât, isimlerin ve sıfatların vücûdda değil, belki
taayyünde aslı ve kendisine dayandığı şeydir. Her isim yâhud sıfat ki, bir şeye
istinâd etmiştir, işte o şey Zât'tır. İsterse Ankâ gibi yok, isterse mevcûd olsun.
Bu konuya kendi bünyemiz ve kimliğimiz açısından şu dörtlük ile giriş yapalım;
Zât-ı Hakk’ı anla zâtın bil senin
Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayra bakma sen de iste sende bul!
Ya’ni bu hakîkatlere “sen de” tâlip ol ve anlamaya çalış ve bunlar “sende” ya’nî kendinde
bul, demektir.
Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde “ve nefahtü fîhi min rûhi” ya’nî “Ben ona rûhumdan
üfledim” âyet-i kerîmesiyle bu hakîkati belirtmiştir. Bu âyet-i kerîmenin daha ilerisinde olan
mertebede Îsâ (a.s) hakkında “ve eyyednâhu bi rûhıl kudus” ya’nî “Ve onu Ruh'ûl Kudüs
ile destekledik” (Bakara, 2/253) ifâdesiyle belirtilen bu kudsiyyet, bu mertebeye ulaştığımızda bizim de üzerimizde olacaktır. Habîblik mertebesine ulaştığımızda ise
“yuhıbbühüm
ve yuhıbbûnehû”
ya’nî “(Allah) onları sever, onlar da O’nu severler” (Mâide, 5/54)
âyet-i kerîmesinin hükmüyle gerçek Muhammedü’l-meşreb olmaktayız.
Bu hakîkatleri anlamak için de Cenâb-ı Hakk’ın zâtî ilmine ihtiyâcımız vardır ki bu ilme
sırâtullah denilir. Yoksa zâhiri ilimler ya’nî sırât-ı müstakîm dediğimiz ilimler Cenâb-ı Hakk’a
ulaşmada yeterli değildir.
Efendimiz (s.a.v)’in “Allah’ın zâtını tefekkür etmeyiniz” diyerek belirttiği zâtı mutlak
olan Zât’tır. İsimleriyle ve sıfatlarıyla kayıtlanan kayıtlı zâtı ise tefekkür edebilmekteyiz.
Herbirerlerimizin “ben” dediğimiz bir zâtımız vardır ve sıfatlarımız, isimlerimiz ve fiillerimiz buradan meydana gelmektedir.
Mevcûd iki türlüdür. Biri salt mevcûddur, o da Zât-ı Bârî'den ibârettir; diğeri
yokluğa karışık olan mevcûddur, bu da mahlûk olan zâttan ibârettir.
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Mukaddes ve yüce olan Hakk'ın Zâtına gelince: O, kendinin ulu varlığı olan
nefsinden ibârettir. Çünkü Allâh’ın zâtı, kendi nefsi ile kâimdir. Hüviyetiyle isimlere ve sıfatlara hak kazanan o Zât'tır. Kendindeki her bir kudsî ma'nâ ile gereken
her sûretle sûretlenir.
Demek istiyorum ki, her niteliğinin gerektirdiği her vasıf ile vasıflanmıştır.
Kemâlinin gerektirdiği her mefhûma işâret eden her isim, O'nun varlığı için
istihkâk arz etmiştir. Son bulmaktan berî olması ve idrâki kaldırmakla vasıflanmak, hep kemâlâtındandır. Bundan dolayı bu kemâlâtın idrâk olunamaması ile
hükmedilmiştir. O kemâlâtı idrâk eden, kendi zât'ıdır; çünkü kendisinde
cehâletin varlığı mümkün değildir. Bu ma'nâda, aşağıdaki beyitleri söyledim:
Âleme baktığımız zaman varlıkta Allah’ın varlığından başka bir şey yoktur ancak bu onlar
Allah demek değildir. Bu nedenle tasavvuf ilminin özelliği burada ortaya çıkmaktadır ki bu
olaylara bakış açımızın tek taraflı olarak kalmayıp değişik yönlerden ya’nî mertebeler
i’tibârıyla bakışı sağlamaktadır. Efendimiz (s.a.v)in “Allah’ım bana eşyânın hakîkatini
göster” demesindeki amacı da budur.
Genel literatürde “yokluğa karışık olan mevcûd” kavramı “yaratma” kelimesiyle ifâde
edilmeye çalışılır ve çok sık kullanılır, oysa “yaratma” kelimesinin kullanımı şerîat mertebesi
i’tibârıyla o mertebede henüz ikilik üzere olunduğundan, bir kul bir de onu “yaratan” Allah
anlayışı olarak geçerlidir. Bu anlayış ile bir ömür âbid olarak yaşanabilir belki zâkir ve şâkir
dahi olunabilir ve bu mertebeler i’tibârıyla velî olunabilir. Bu nedenle bizler eğer
Muhammedü’l meşreb olarak Cenâb-ı Hakk’ın hakîkatlerine ulaşmak istiyorsak bizi hakîkat
mertebesine ulaştıracak frekansı ve ayarı bulmamız gereklidir.
İşte hakîkat ve sonrası olan ma’rifet mertebesinde “yokluğa karışık olan mevcûd” ifâdesi
“yaratma” kelimesi ile değil tecellî ve zuhûr kelimeleriyle ifâde edilmeye çalışılır.
Ba’zı formüller bulunmadan üzerinde çalışılan mevzûun anlaşılması çok zordur. Bu kitapta verilen bilgiler ma’rifet mertebesinden olduğundan anlaşılması için ma’rifet mertebesinin
yaşantısı gereklidir. Fakat bizler alt mertebelerde olsak dahi bu üst düzey bilgilere tâlip olursak zaman içinde Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla bunların yaşantıya geçirilmesi kolaylaşır.
Âlemin yokluğu kendi başına bir varlığının olmayışı ma’nâsıdır. Âlemin mevcûdiyeti
Hakk’ın varlığıyladır, bu nedenle ibârede “yokluğa karışık olan mevcûd” ifâdesi kullanılmıştır.
Bu belirtilen ifâdelerin aynısı bizim birimsel varlığımızda da vardır. Bizler gaflet bakışıyla baktığımızda birimsel ve bağımsız bir varlığımız olduğunu zannederiz. Aslında bu “benlik” yok
olan bir “benlik”tir.
Bir düşün bu “ben” için karşılığında ne verdin ve yaptında buna sâhip oldun?
Bu soru karşısında biraz düşününce, herşeyin bizim dışımızda geliştiğini anlamamız çok
zor olmayacaktır.
Bu açıdan bakıldığında bizler mutlak olarak yokuz. Biraz daha araştırınca “mutlak yok
diyoruz ama burada birşeyler var” diye de bir sonuca ulaşıyoruz. İşte bizim için önemli olan
bu mutlak yokun ötesinde “ben” dediğimiz “benliğin” hakîkatinin ne olduğudur.
47
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Biz Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu bir özellik ile varız. Bu özellik gereği olarak her birerlerimizin ayrı bir zâtı vardır. Bizimle ilgili herşey de bu özümüze dayanmaktadır. Madde bedenimiz nasıl ki ölümden sonra çözülüp dağılarak kendi asıllarına dönecekse, rûhânî tarafımız
olan hakîkatimizi de bu madde beden kayıtları altında dünyâ âleminde yaşarken kendi
hakîkatine ulaştırmalıyız ki bu bize burada emânettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de insandan bahsederken bir çok yerde “nefs” olarak bahsedilir. İnsandan nefs olarak bahsedilen hitaplarda da Cenâb-ı Hakk kulunu karşısına alarak bire bir “yâ
eyyetühen nefsil mutmainne” yanî “ey mutmainneye ermiş nefs” gibi hitaplarda bulunmaktadır.
Her varlığın kendi nefsiyle kâim olması da Cenâb-ı Hakk’ın verdiği programı, özü
i’tibârıyla kâim olmasıdır. “Nefs odur ki o şeyin zâtıdır” denilmiştir. İşte insanı en geniş
ma’nâda ifâde ettiği için insan hakkında da en fazla olarak “nefs” kelimesi kullanılmıştır.
Cenâb-ı Hakk her varlığa lütufta bulunarak zâtını oluşturmuş ve bu zâtından sıfatlarını
ve isimlerini ve fiillerini meydana getirerek o varlık içinde bulunduğumuz bu âlemde faaliyete
geçmiştir. Herbirerlerimizde ayrı birer sûret vardır ve özelliklerimiz i’tibârıyla hepimiz ayrıyız.
Bizim için önemli olan kendi varlığımızda çıkabildiğimiz kadar üst mertebelerde Cenâb-ı
Hakk’ı bilmektir. Hangi mertebede ne kadar biliyorsak, O’nu bilmişizdir demektir yoksa sonsuz mertebeler içerisinde tam idrâk ile bilmek mümkün değildir. Şu örnek gibi ki, bize gerekli
olan bir gıdâ ise onun nerede olduğunu bilip, aldıktan sonra o bize yeter. O gıdânın kimin
tarlasında yetişip nasıl bize ulaştığını bilmesekte olur. Önemli olan bize hayat vermesidir.
Varsayalım yaşadığımız bu devrede Cenâb-ı Hakk’ın bütün kemâlatını bir an için idrâk
ettik, bu anda dahi Cenâb-ı Hakk bizimle yaşayıp sona eren bir varlık olmadığı için sonsuz
kemâlatı hiç kesilmeksizin sürer gider. Bizden öncekilerde kemâl dereceleri olduğu gibi bizden sonrada olacaktır. Önemli olan tam olmasa da bir şekilde O’nun her an kemâlatta olduğunun idrâk edilmesidir.
(Manzûmenin Tercümesi)
"Ey sıfatlarının hepsini toplamış olan Allah'ım! haber ver. Zât'ının hepsini,
toplu veyâ ayrıntılı olarak ihâta ettin mi?
Yoksa Zât'ının özü ihâta olunmaktan yüce olduğu için Zât'ının Zât’ının
özünü ihâta edemediğini mi ihâta ettin?
Senin sonunun olmasından seni tenzîh ederim ve senin kendine câhil olmaktan da seni tenzîh ederim. Âh bu hayret tecellîlerindeki hayretten âh!"
Ey hakîkat tâlibi yine bil! Allah Teâlâ hazretlerinin Zât'ı, ahadiyyet'in
gaybıdır. O ahadiyyet bir şeydir ki, onun üstünde olan ibârelerin hepsinin oluşu
bir yöndendir. O ibârelerin ahadiyyet ma'nâsını tam anlamıyla ifâde edememesi
48
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
ise, çoklukları yönündendir. Birçok noktalardan ma'nâsını tam olarak ifâde etmek
mümkün olmadığından, ahadiyyeti îzâha âit ibârelerin hepsi tam olarak ifâde
etmenin dışında bir şekilde olmuştur. Bundan dolayı zâtî ahadiyyet ne bir
ibârenin ifâde tarzıyla, ne de bir işâretin bilinmesiyle idrâk olunabilir; çünkü bir
şeyi bilmek, ya ona uygun olan bir münâsibi veyâhud ona aykırı olan bir zıddı
sebebiyle olur. Oysa ilâhî Zât’ın vücûdda ne münâsibi, ne uygunu, ne aykırısı, ne
de zıddı vardır.
Bundan dolayı, terimler ile ifâde bakış açısından onun ma'nâsı için söz ve
ifâde yoktur. Bunun içindir ki, halk için onu idrâk etmek zarûrî olarak kalkmıştır.
Allâh’ın zâtı hakkında söyleyici olan sessiz;
Harekete geçen, sâkin;
Bakan, hayrettedir.
Akılların ve anlayışların onu idrâke kudreti pek azdır ve idrâk ve fikirlerin
Allâh'ın zâtında dolaşması celîlin en celîlidir. Özüne sonradan olan ilim ve kadîm
ilim bağlanamaz. En küçük ve en büyük ta'rifler onu toplayıcı olamaz. Kudsî kuş,
bu bomboş boşluğun fezâsında uçtu ve bu yüce feleğin hevâsında bütün varlığı
ile yüzdü. Onun için var edilmişlerden gâib oldu. Tahkîk ve ayân olmakla, isimler ve sıfatları yırttı. Sonra yokluk avucunda o kudsî kuş uçarak halkalar oluşturdu. Sonradan olma ve kadîm olma mesâfelerini kat' etti. Allâh’ın vücûdunun zorunlu olup, vücûdunun câiz olmadığını ve gâib olanın gâib olmadığını da anladı.
Bahsedilen bu kuş, san’at eseri âleme dönmeyi murâd edince, kendisinde bir
alâmetin hâsıl olmasını istedi. O güvercinin kanadı üzerine şu şekilde yazıldı:
"Ey zât ve isim ve gölge ve resim ve rûh ve cisim ve vasıf ve nitelik ve alâmet
olmayan tılsım! Varlık ve yokluk senin içindir. Sonradan olmaklık ve kadîm
olmaklık da senindir. Zâtın için yoksun, nefsinde mevcûdsun; niteliğinle bilinen,
cinsinle gâipsin. Sanki sen, ancak ayar, ölçü olarak hálk edildin; gûyâ sen haberlerden ibâretsin. Açık bir söz ile zâtından delîl göster! Ben seni Hayy, Âlim,
Mürîd, Kâdir, Mütekellim, Semî', Basîr olarak buldum. Sen cemâli ihtivâ edicisin,
celâli hâizsin. Nefsinle türlü kemâli içine almışsın. Senden başka mevcûdu isbât
etmeyi düşündüğüm zaman, başka hiçbir mevcûd bulmuyorum. Senin her güzelliğin üzerinde olan güzelliğin, en mükemmelin en mükemmelidir.
Bu ayrıntıdan sonra bu sözlerle muhâtab olan o tılsımdır. Belki benim, belki
sensin. Ey tılsım! Seni, yok olduğun yerde mevcûd bulduk.
49
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Zâten Cenâb-ı Hakk’ın mutlak zâtını idrâk etmek bize görev değildir. İşin şu kısmını da
anlamaya çalışalım; Allah’a göre bizler kayıtlıyız ancak kendimize göre mutlak zâtız. Çünkü
bir eşimiz, benzerimiz yoktur. Cenâb-ı Hakk’tan gelen bize âit özel programımız hiç şaşması
olmayan mutlak bir programdır.
Eğer bu şekilde varlıklar ortada olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi mümkün olmayacaktı. “Bilinmekliğime muhabbet ettim, bu âlemleri hálk ettim” hadîs-i kudsîsi ile de
zâtî mertebede olan bu hâdiseye işâret edilmektedir. Zât mertebesinden sıfat, oradan esmâ
ve oradan ef’âl mertebesine tenezzül eden bu hâdise ile bilinmiş olmaktadır.
Kuş gökyüzünde uçtuğu için ilâhî hakîkatler hakkından yeryüzünde yaşayan bir şeyden
değilde bu şekilde yükseklerde olan bir şeyden örnek verilmiştir.
Kanadına yazılmasından kasıt gönlüne yazılmasıdır.
Bir insan hakîki varlığı ile beşeriyetinden sıyrıldığında belirtilen bu hallere gelmektedir.
Tenzîh mertebesi i’tibârı ile yok olduğun yerde seni teşbîh mertebesi i’tibârıyla yine burada bulduk denilmektedir.
Kasîde (Tercüme)
"Bu tılsımı idrâk noktaları pek incedir; Âlemleri gaybdadır, tehlikeleri çok
büyüktür, kılıçları insanı kımıldatmadan öldürür.
Göz onu görmez, hudûd onu ihâta edemez; Vasıf o vasıflananı hâzır edemez. Böyle olan şeye kim arkadaş olabilir?
İbâreler kusurlu, işâretler kayıp; Bununla çarpışan kalbin rükûnları yıkılmıştır. Âlîdir, felek değil; rûhdur, melek değil; Melikdir, mülkü vardır; Buna
mahrem olanlar pek nâdir varlıktır.
Gözdür, görme değil; ilimdir, haber değil; fiildir, eser değil. Âlemleri
gaybdadır, Felek üzerinde kutubdur; Yıldızların yollarını nurlandıran güneştir.
Sokaklarda tâvûsdur; ziynetlerinin intizâmı aşikârdır. Yazılmış numûnedir;
terimler ile sirâyet etmiştir. Varlıksal vücûddan pâktır. Rûhum onun âlemleridir.
Renkli bûkalemûndur.
Var edilmiş ve ziynetlenmiş san’at eseri incidir. Derlenip toparlanmış nefes,
ya'nî hayâttır. Kanı, dâima akmakta olan ölüdür.
Zâtı, tekildir, nitelikleri müferreddir. Ya’nî latîf sesler ile terennüm edilmiştir. Alâmetleri güzel bir edâ ile söylenmiştir. Onu yazan okuyabilir; salt vücûd
onundur. Kaldırma da, kendine şâmildir.
50
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Sıfatlarının açığa çıktığı günden beri bilinir ve bilinmez. Kaldırmadır, aynı
zamanda isbâttır. Gereksizliktir, aynı zamanda îcâbdır. İşârettir, aynı zamanda
perdelenmiştir.
Güzel kokuyu toplayan ve yayan odur. Onu idrâki arzûlama! Harem
dâiresine ulaşamazsın. Emînlik bulmak istiyorsan, söylediklerim ganimettir.
Batı Ankâ’sıdır. Bununla murâd sensin! Kendine mülâyim olan şeylerden
teşbîhli tenzîhdir. Coşup taşması fazla olan dalgalardır. Tehlikeli olan denizdir.
Ateştir; alevi çok, alevi arttıran aşkındır. Mechûldür, fakat vasıfları söylendi. Belirli olan belirsizdir. Ülfet etmiş vahşîdir, kalb ile barışı vardır.
Eğer "biliyorsun" desem, ma'rifette i'tidâle riâyet edemezsin. ''Bilmiyorsun'’
desem, oysa sen onu biliyorsun. Benim sırrım, onun hüviyetidir. Rûhum benliğidir. Kalbim onun ziynet kürsîsidir. Cismim onun hizmetkârıdır.
Ben onu aklediyorum. Bununla beraber ona karşı câhilim. Onu kim elde
edebilir? Meâliyâtı, ganimetleri insanı men' etmiştir.
Âlî olur, onu gizlerim. Yaklaşır, onu anlarım. O kalbimi doldurur, ben onu
yazarım. Bunu idrâk eden, senin fikrine azamet nakleder.
Onu tenzîh ettim, soyutlandı; teşbih ettim, eşyâya sirâyet etti. Cisimlendirdim, mukâvemet edemediğim eşya ârız oldu. Yaklaştırmak istedim imtinâ etti.
Güzel tavırları yağmaladı.
Ona ancak intisâb etmekle kavuşabilirsin. Rûhu sarsan şeyler kirpiklerindedir. Sicili yanaklarındadır, ateşi alevlidir. Sürmesi göz kapaklarındadır. Kapaklarının kirpiği te'sîr mızrağıdır.
Tükrüğünde bal vardır. Boyu fidan şeklindedir. Kıvırcık saçları salınmıştır;
Dişlerinin parlaklığı zâlimdir. Bilekleri nakış ile esmerdir. Saçları siyâhdır.
Bedenin latîfliğindeki çirkinlikleri beyâzdır. İçine çekilesi dudakları, kırmızıdır. Bakışlarını atfetmesi sihirdir. Lâtîfeleri vehimdir.
Bu hallerine hayret zarûrîdir.
Mechûldür, vasf edildi; inkâr olunmuştur, bilindi; vahşîdir, ülfet edildi.
Kalbim onunla söyleşir.
Yırtmak san'atıdır; öldürmek hasletidir; hicrân ziynetidir. Lezzetleri acılıkla
doludur. Birleşiktir, basît oldu; kayıtlıdır, çözüldü; Sûrettir, bilmeceli; Zulmetleri salt nûrdur.
51
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Arazın cevheri değil, hastalığın sıhhati değil. Oktur, hedefi de odur. Bu okla
taksîm yapanlar hayrette kalmıştır.
Ferddir, adedi çok; cem'dir, neferi yok. Önümüz ve arkamız hepsi onun
âlemidir. Cehildir, ilim de o; Harbdir, sulh da o; Adalettir, zulüm de o.
Helâk edicileri kabarmıştır. Ağlatır, ferah verir; sarhoş eder, ayıklık verir;
Sudan kurtarır, suya gark eder.
Onunla muhâkeme olmak isterim. Ba'zen benimle eğlenir, ba'zen sohbet
eder. Ba'zen yabancı olur, ba'zen benimle söyleşir. Ba'zen dostluk gösterir,
ba'zen vuslat gösterir; Ba'zen benimle muhâlif ve muhâkeme olmak için karşıma
geçer.
Eğer ferahlandı desem, gazablı olarak görünür; Iztırâblı oldu desem,
metânetleri buna aykırıdır. Vahşîdir, ülfet etmedi; mechûldür, bilinmedi; zâttır,
vasfedilmedi.
Düstûrları gayet ulvîdir.
Güneştir parladı; şimşektir çaktı; güvercindir, terennüm etti. O hammâmeler
benim üstümdedir.
İki zıd kendisinde bir araya geldi. Bununla berâber bu bir arada oluşta
mümkün olmadı. Kaynaktır kaynadı; dalgaları heyecanlandı.
Tadan için zehirdir; koklayan için miskdir. İçinde gark olanların alâmetini
de gâib eden denizdir."
Bu zehir içilecek ve ölünecektir ki yeniden var olunsun. Ben zehiri içemem, ölemem dersen de sana “uğurlar olsun” denilir.
Sonra o yeşil kuşun kanatları üzerine kibrît-i ahmer mürekkebi kalemiyle
aşağıdaki sözler yazıldı:
"Azamet ateştir; ilim sudur; kuvvetler havâdır; hikmet topraktır. Bunlar öyle
unsurlardır ki, ferd ya’nî tek olan cevherimiz bunlarla tahakkuk eder ve o cevherin iki arazı vardır:
Biri ezel, biri ebed.
İki sıfatı vardır: Biri Hak, biri halk.
İki niteliği vardır: Biri kadîm oluş, biri sonradan oluş.
52
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İki ismi vardır: Biri Rab, biri kul.
İki yönü vardır: Biri zâhir, ya'nî dünyâ, biri bâtın, ya'nî âhiret.
İki hükmü vardır: Biri zorunlu oluş, biri imkân dâhilinde oluş.
İki i'tibârı vardır: Birincisi nefsi için gayr-ı mevcûd, gayrı için mevcûd olmak;
İkincisi gayrı için gayr-ı mevcûd, nefsi için mevcûd olmak.
Bu âlemlerin var edilişinden son gününe kadar geçen süre bir göz açıp kapanma süresidir. Madde âleminden bakıldığında içinde bulunduğumuz bu âlemi mevcût olarak görmekteyiz. Hakk gözünden bakıldığında ise kendine âit bir varlığı yoktur.
O cevher, ma'rifette ya’nî kendisine ârif olunmaklıkta iki türlüdür: Biri önce
zorunlu oluşu, sonra selbiyeti; İkincisi önce selbiyeti, sonra zorunlu oluşu. O cevher için bir nokta vardır: o anlayış noktasının hatâları, ibârelerin o noktadan
sapması, işâretlerin o noktanın ma'nâsından başka yönlere dağılması vardır.
Ya'nî gerek ibâre, gerek işâret, o noktayı îzâha yeterli değildir.
Ey kuş! Başkasının okuması câiz olmayan bu kitâbı muhâfazada son derecede
tedbîrli ol.
Bahsedilen kuş o feleklerde, ölümde hayât içinde, helakte bakâ içinde olarak
uçtu. Nihâyette topladığı kanatlarını açtı; yumduğu gözünü açtı. Bu hâlet içinde
nefsinden çıkmadığını, cinsinin gayrısına gitmediğini buldu, bildi. Denizden
hâriç olarak denize dâhil oldu. O denizin hem "suya kanan"ı, hem "susamış"ı oldu. Hiçbir şey söylemedi ve o denizden hiçbir şey gâib etmedi. Mutlak kemâli,
nefsinden ve zâtından ibâret olduğunu muhakkak sûrette buldu. Bununla
berâber, onun sıfatlarından hiç bir sıfatın tamâmına da sâhip olmadı.
İsimler, zât ve sıfatlara hakkıyla vasıflanmış olduğu halde, ittifâk ve ihtilâf
hükümlerinde kendisini zabtedecek bir yuları da bulunmadı. Sıfatlarıyla
temkînin ya’nî mekân tutmanın kemâli üzerine tasarrufa kâdir olduğu halde,
kemâlini ta'yînde bir şeye de sâhip olamadı.
Bahsedilen kuşun mahallinde ve âleminde uçmasının kemâli vardır. Bununla
berâber uçuşu da, menzillere ve âlemlere sınırlıdır. Dolunayın kemâlini nefsinde
muhakkak olarak görür; bununla berâber güneşinin tutulmasını engellemeye gücü yetemez. Ârifi olduğu şeyin hem ârifi, hem câhilidir. Mahallinden başka yere
göç eder, oysa mahallinde vâkıftır. Lisansız kelâm kendisi için hem câiz, hem câiz
53
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
1.Bölüm Zât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
değildir. İrfânında istikâmet vardır; bozukluk ve eksiklik yoktur. Âlem içinde
irfâna en önce dâhil olan odur. Beyân i'tibârı ile o irfândan en uzak olan yine
odur.
Sâhasında insanlara nispetle en uzak olan o olduğu gibi, o sâhaya en yakın
olan da odur. Kelâmı okunmaz, ma'nâsı anlaşılmaz ve bilinmez; kelâmındaki harf
üstünde bir vehmî nokta vardır. Dâire onun üstünde döner. O noktanın kendi
zâtında bir âlemi vardır. O âlem, yuvarlak dâirenin tamâmı üzerindedir. Bahsedilen noktanın üstü yine o dâireden bir noktadır. O dâire de o noktanın bütün parçalarından bir parçadır. Dâirenin hepsi, o noktanın basîtlikleri etrâfından bir taraftadır. O nokta nefsi i'tibâriyle basît, tamâmı i'tibârı ile birleşiktir.
Zâtı yönünden ferddir; vasfı i'tibârı ile nûrdur. İlmin onun üzerine gerçekleşmesi tamâm olmadığından, zulmettir.
Bu yukarıdaki sözlerin hiç birisi, yüce Zât’ın hakîkatı üzerine vâki' değildir.
Yüce Zât’ta lisanlar suskun; zamân onu ihâtadan mahsûrdur. Allah azîmü'şşân, âlî, refî'us-sultân ve azîzü'd-deyyândır.
(Beyitler)
"Hind'in mahallesindeki hânelerin eşikleri ölümle döşeli olduğundan, kimse
yanaşamaz.
O mahallenin mekâneti, şan ve şerefi âlî, kapılarının derecesi yüksektir.
O mahallenin alt tarafında boyunlar vurulur ve halkın kâdir olamadığı şeyler yapılır.
O mahalle yönünden bir rüzgâr eserse, ya'nî saldırı gerçekleşirse, akılları
götürür ve kalbleri dehşete salar."
54
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Mutlaklık üzere İsim Beyânındadır
İsim, isimlendirileni anlayışta ta'yîn eden, hayâlde sûretlendiren, nefisde
hâzır eden, fikirde tedbîr eden, zikirde muhâfaza eden, akılda vücûda getiren
şeydir.
İsimlendirilenin mevcûd olması, olmaması, hâzır, gâib olması farketmez.
İsimlendirilenin kendisini bilmeyene ta'rîf edilmesi kemâlli olarak, ilk önce isim
ile olur. Bundan dolayı ismin isimlendirilene nispeti, zâhirin, bâtına nispeti gibidir. Bu i'tibârla isim, isimlendirilenin aynıdır.
İnsanlar genel olarak kendi aralarında eşyâyı karıştırmamak için ona bir isim vermek
zorundaydılar ki bu da isimlerde ittifâkı gerekli kılmaktadır. Ef’âl mertebesi i’tibârı ile
kullanılan bir terim olan “yaratılmışlar” ifâdesinden kasıt da bu isimlerdir.
Örneğin günümüzde kullanılan teknolojik âletler daha eski devirlerde mevcût
olmadıklarından isimleri de yoktu, ne zamanki teknolojik buluşlar ile bunlar ortaya çıkıp
kullanılmaya başladı isimleri de ortaya çıktı.
Bir eşyânın ismini zâhiri olarak söylediğimizde onun ma’nâsı aklımıza gelir, örneğin
“teyp” dediğimizde teyp kelimesi değil de teybin ta kendisi aklımıza gelir, işte bu yönden isim
isimlendirilenin aynıdır.
İsimlendirilenlerden aslında yok olup, yalnız isimde mevcûd olan isimlendirilen de vardır; Batı Ankâsı gibi. Çünkü batı Ankâsı, yalnız isimde mevcûd olan
şeyin adıdır. O Ankâ ismi, Ankâya vücûd kazandıran isimdir. O isim sâyesinde
Ankâya lâzım gelen sıfatlar bilinmiştir.
Bu îzâh edilen şekildeki isim, isimlendirilenin gayrıdır. O i'tibâr ile ki, terim
olarak batı Ankâ’sı kavramı, akıllara ve fikirlere gariplik bahşeden ve
büyüklüğünden dolayı benzeri olmayan kendine has bir yapı üzerine işlenmiş bir
şekilde bulunan şeyden ibârettir. Terimlerin dışında bu isim, bu hükme işâret
edemez. Gûyâ bu isim, idrâk edilebilir ma'nâ üzerine küllî bir şekilde konulmuş
olup, vücûdda bu ismin de bir mertebesi olduğunu ve yok olmadığını ve
vücûdun işin aslında bu hükmü ihtivâ etmediğinin zannedilmemesini bildirir. Bu
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
şekilde Ankâ, isimlendirilenine ârif olmaya bir yol türü olup fikir, ma'nâsını akletmeye bu yol ile ulaşır.
Bu sözlerin içinden kabuğunu at, goncalarından gülü çıkar. "Cidden iyi anla!"
Burada belirtildiği üzere isimlendirilenin kendisi olmadığı için isim ile isimlendirilen ayrı
olur. Ancak bu isim olmazsa onun o hâlinin olup bilinmesi de mümkün değildir. Aynı şekilde
yine bu isim olmaz ise o şeyi sıfatlarıyla anlatmak gerekir ki bu durumda o sıfatlarla
anlatımdan bir başka ma’nâlarda çıkarılabilir.
Halk edilmişler yönünden batı Ankâsı, Hak yönünden Allah Teâlâ'nın isminin zıddıdır. Ankâ'nın isimlendirileni zâtında salt yokluk olduğu gibi, Allah
Teâlâ'nın zâtında isimlendirileni, salt vücûddur. Şu halde Ankâ, isimlendirilene
ulaşmanın ancak isim ile olabileceğini bildirmek husûsunda Allah ismine
karşılıktır. İşte bu durumda batı Ankâsı, bu i'tibâr ile mevcûddur.
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerine ârif olmanın yolu, isimlerinden ve
sıfatlarındandır. Çünkü isimlerin ve sıfatların hepsi bu Allah isminin altına
dâhildir. Bundan dolayı isimlerin ve sıfatların aracılığı olmadıkça Hakk'a
ulaşmanın mümkün olmadığı âşikârdır. Bu îzâhdan Allah Teâlâ'ya bu isim, ya'nî
Allah ismi yolundan başka yol ile ulaşma yolu yoktur. Hakîkatle tahakkuk etmesi
i'tibârı ile vücûda vücûd kazandıran, bu Allah ismidir. Bu konudaki yol, bununla
açıklık kazanmıştır.
İsimden kasıt o şeyin hakîkatini çıkarmak olduğuna göre bizler bu isimlerin şartlanmış
kelimelerini değil Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği hakîkatlerini idrâk etmek zorundayız. Eşyânın
günlük hayattan kullanılan isimlerini yine kullanalım ancak bunların hakîkatte neyi ifâde ettiklerini de bilelim. Bu isimlerden birinin hakîkatini ya’nî sistemini bildiğimiz zaman bütün
ilâhî isimlerin neyi anlatmak istediğini biliriz. Bu isimleri ya gafletle hakîkatlerine ulaşmadan
söyleriz ya da hakîkatlerini idrâk ederek söyleriz ki bu durumda bizde çok yüksek oluşumlar
meydana gelir.
Allah ismini gerçek ma’nâsıyla bildiğimizde ona ulaşmış oluruz yoksa beşerî dilde
kullanılan Allah ismi değil. Beyit:
“Seni bu vech ile görenler korktular Allah demeye; döndüler insan dediler.”
56
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Bu isim, insanda kâmil olan ma'nânın mührüdür.
Ve bu isim ile kendisine rahmet edilen, Rahmân'a ulaşmıştır.
Sâdece mühürün nakışına bakan, sâdece isim yönünden Allah ile berâberdir.
Mühürün nakışlanmış yerlerinden geçip yükselmiş ise, sıfatlar yönünden Allah ile berâberdir.
Mühürü açarak vasfı ve ismi geçmiş ise, o geçen kimse, zâtı ile Allah'la
berâberdir; sıfatlarından da perdeli değildir. Bu zât, yıkılmak isteyen duvarı yerine oturtur ve kopmak isteyen mühürü de sağlamlaştırırsa, Hak ve halk denilen
iki yetîmi kemâl derecesine eriştirir. Bu sûretle o iki yetîm duvardaki defîneyi
çıkarırlar.
İnsan kelimesinin hakîkatini idrâk eden öyle bir hâle gelir ki o hâl onun için mühür olur.
Bu mühürde doğruluğu tasdîk mühürüdür.
İsmin isimliği, sıfatın sıfatlığı, mührün de mühürlüğü bilinip idrâk edildikten sonra
mühürün açılması gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hızır (a.s) ile Mûsâ (a.s)’ın kıssasında duvarın düzeltilip yetîmlerin
hazînesinin nasıl kurtarıldığı anlatılmıştır. Hak ve halk denilen bu iki yetîmden kasıt bir başka
yön ile rubûbiyyet ve abdiyyet yetîmleridir. Çünkü bunların ikisi de Allah’ın zâtından
ayrıldıkları için yetîmdirler. İlâhî isimlerden her bir isim rubûbiyyettir, halk da abdiyyettir.
Hakk’ın defînesi bu isimlerin içerisindeki ma’nâyı bilmek, idrâk etmektir, halkın hazînesi ise
insân-ı kâmildir.
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bu Allah ismini, insan için ayna yaptı.
İnsan vechi ile o aynaya bakarsa "Allah var idi, O'nunla berâber hiçbir şey yok
idi" sözlerinin hakîkatini bilir ve işitmesinin, Allâh’ın işitmesi olduğu; görmesinin, Allâh’ın görmesi olduğu; kelâmının, Allâh’ın kelâmı olduğu; hayâtının,
Allâh’ın hayâtı olduğu; ilminin, Allâh’ın ilmi olduğu; irâdesinin, Allâh’ın irâdesi
olduğu; kudretinin Allâh’ın kudreti olduğu kendisi için açılır; ve bu açılım, asâlet
yolu iledir.
Allah ismi hakîki ma’nâsı ile açıldığında kişiye kendisini gösterir ve kişi bu isim ile kendisini seyretmeye başlar. Bu ismin hakîkati idrâk edildiği sürece bu âlemdeki yaşantı hayâl
yaşantısıdır. Taşı taş toprağı toprak olarak görüp bunların hakîkatinde neyin olduğunu idrâk
edemeyenlere zâten söylenecek bir söz yoktur. Bunların hakîkatlerini bilip idrâk edenler ancak günlük yaşantı içerisinde pek tâbi’ gibi gelen şeylerin derinliklerine inebilmektedirler.
Sıradan denilen yaşantıların esâsında ne kadar hakîkat bir yaşantı olduğu bu şekilde
57
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hakk ilâhî isimlerini bize bildirmiştir ki bizler bunların hakîki
vasıflarını beynimizden geçirebilelim ve yaşantıya işlesin.
Cenâb-ı Hakk Allah ismini insana ayna yaptı çünkü onun bütün vasıfları onda vardır. Ne
yazıkki insan kendisinde var olanı kendi kendine görememektedir, ayna gereklidir. “Allah
Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i şerîfi gereğince bu sûret ancak Allah aynasında
görülebilir, başka aynalar bunu taşıyamaz, paramparça olur. Bizler insan olarak gerçekten
kendimize bu yönden baksak mutlaka gözlerimiz kamaşır ve o aynaya bakamayız.
Yine o şekilde bunların hepsinin kendisine nispetinin âriyet ve mecâz yoluyla
olduğunu ve Cenâb-ı Hak için sâhiplik ve hakikat yoluyla olduğu kendisinin bilineni olur. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da: “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî
"Allah sizi ve sizin yaptıklarınızı hálk etmiştir" (Saffât, 37/96) buyurmuştur.
Yine Kur'ân'da “İnnemâ ta’budûne min dûnillâhi evsânen ve tahlukûne ifkâ”
"Allah'dan başkasına ibâdet ediyorsunuz ki, onlar putlardır ve iftirâ hálk
ediyorsunuz" (Ankebût, 29/17) buyurmuştur. Burada onların hálk ettiği şey,
Allah'ın hálk ettiği şeydir. Onlara bağlanan hálk etme, âriyet ve mecâz yoluyla,
Cenâb-ı Hak için, sâhiplik yoluyladır.
Bu isim aynasına bir kimsenin vechi bakarsa, bu ilmi zevken ya’nî bizzat
hakîkatini yaşayarak kazanır ve onun indinde ilimler, tevhîdden sâbit olan
"vâhidiyyet" ilmidir. Ve bu makâm kimin için oluşursa, Allah'a duâ eden kimseye
icâbet edici olur. O kimse Allah isminin görünme yeri olmuş olur. Bu mertebeden
ilerleyip yükselir ve yokluk bulanıklığından, zorunlu olan vücûda ilim şekliyle
sâflaşır ve yükselir.
Ve Cenâb-ı Hak o kimseyi sonradan olmaklık kirinden, kadîm olmanın
zuhûruyla temizlerse, o kimse Allah isminin aynası olur. Bu şekilde Allah ismi ile
berâber karşılıklı iki ayna gibi olur. Bu iki aynadan birisinde olan, öbüründe de
bulunur. Bu mertebeye nâil olan kimseye duâ edene Cenâb-ı Hak icâbet edici
olur. Allah o zâtın gazabı ile gazablanır, rızâsıyla râzı olur. Ve bu zâtın indinde
tevhîd ilimlerinden sâbit olan ilim, ahadiyyet ve onun altındaki ilimlerdir. Bu
makâm ile zâtî tecellî makâmı arasında ince bir sır daha vardır. Bu makâmın
sâhibi, yalnız Furkân okur. Zâtî tecellîye mazhar olan ise indirilmiş kitapların
hepsini okur, bunu anla!
Îsâ (a.s)ın “Baba ve ben biriz” diyerek belirttiği mertebe bu mertebedir. Burada belirtilen haller önceki mertebeleri aşıp buraya ulaşıp bu yaşantıyı yaşayanların kullanacakları kelimelerdir yoksa bunların dışındakilerin burada belirtilen ifâdeleri kullanmaları doğru değildir.
58
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Herşey herkes için değildir, bir kişiye harem olan bir başka kişiye haram olabilmektedir.
Ve bu yolların ancak oralardan daha önce geçmiş olanlar nezâretinde geçilmesi mümkündür
yoksa kişilerin yalnız başlarına veyâ oralardan geçmemiş kişiler nezâretinde bu yollardan
geçmeye çalışmaları ancak hayâlde olur, gerçekte olmaz.
Burada belirtilen duâya icâbet mutlak kader yönünden değil muallak kader yönünden
yapılan icâbettir. Duâ eden kimseden bu duânın çıkması onlar için zâten bu duânın kabûl
edileceği yönünde bir uyarıdır. Bu nedenle talep gelmeden birşey yapmazlar çünkü talep
gelmeden birşey yapmış olurlarsa eğer Hakk’ın irâdesine karışmış olurlar.
Allah’ın lütfuna ermek isteyenler Allah isminin mazharı olan bir kimseye yaklaşsınlar, hiç
korkmasınlar. Bu kimselerin muhabbetleri alınmalıdır, gazaplarından kaçılmalıdır.
Seyr ü sülûk yolunda ilerleyen sâliklere de hiç kimseye gazab gözüyle bakmaması bu
nedenlerden dolayı çok sık tenbîh edilir.
İşte tevhîd hakkında, vahdet hakkında hiç bir bilgimiz olmasın, burada yazılı insan
hakkında şu birkaç satırı bilsek bize âhirette dahi bu kadar bize yeter.
Furkân okunması ile sıfat tecellîsinde olanların zâtî hâli ile zâtî tecellîye mazhar olanların
zâtî hâli arasındaki fark belirtilmektedir.Furkân sıfatlar mertebesi i’tibârı ile farklılık ya’nî fark
âleminin en güzel şekilde idrâk edilmesidir. Ya’nî bu fark âleminin nereden kaynaklandığını,
zıt olaylarının hakîkatinin ne olduğunun tam olarak anlaşılmasıdır. Bu nedenle Furkân,
Kur’ân-ı Kerîm’in sıfat mertebesidir. Kitâb-ı Mübîn olarak belirtilen esmâ mertebesi, İmâm-ı
Mübîn olarak belirtilen ise ef’âl mertebesidir.
Bunun yanısıra Kur’ân-ı Kerîm’de örneğin Tevrât-ı Şerîf’ten Furkân olarak bahsedilmesi
esmâ âleminin Furkân’ı oluşundan dolayıdır. Bu mertebe esmâ farklılıkları farkedilmektedir.
Zât ehli ise Âdem (a.s)’dan suhuflar ile başlayan bütün kitapları okur ve ma’nâlarını da
en güzel şekilde anlar. Zât ehli, günümüzde bozulmuş olarak bulunan kitaplara dahi öyle bir
bakış ile bakar ki o kitâbın neresi orjinal, neresi sonradan düzenlenmiş onu dahi anlar.
Şurası da bilinmelidir ki, bu Allah ismi, kemâlâtın hepsinin heyûlâsıdır. Bu
ismin feleği altında mevcûd olmayan hiçbir kemâl yoktur. Onun içindir ki,
Allâh’ın kemâlinin sonu yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, zâtından ne kadar kemâl
açığa çıkarırsa, gaybda ondan daha büyük kemâlât vardır. İlâhî kemâlin sonuna
erişmek için yol yoktur. Ya'nî Hakk'ın kendi indinde Zât'ına tahsîs ettiği hiç bir
kemâl dışarıda kalmamak üzere, kemâlin sonuna ulaşmak mümkün değildir.
İdrâk edilebilir işlerden olan heyûlâda hiç bir sûretin kābiliyyeti geriye kalmamak üzere bütün sûretlerin hâriçte açığa çıkmasına da aslâ imkân yoktur; bu
bir zarûrî iştir. Bundan dolayı heyûlânın altına dâhil sûretler için "bir son"
düşünülemez. Mahlûk olan heyûlâda böyle olursa Kebîr-i Müteâl olan Hak
hakkında "bir son" düşünülmesi nasıl olabilir?
İlâhî tecellîlerden böyle bir tecellî bir kimsede oluşursa: "İdrâke ulaşmaktan
aczi idrâk, idrâktir" der. Fakat Allah’ın aynı olan ilâhî tecellîlere mazhar olan,
59
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
ya'nî ilmi ve hakîkati i'tibârı ile bu yüksek mazharlığa erişen kimse, idrâkten âciz
olduğunu söylemez; âcizliğe aykırı olana da kâil değildir. Belki, iki taraf onun
için eşit olur. O zâtın makâmı, bir makâmdır ki, ondan ta'bîr mümkün değildir.
Bu, Cenâb-ı Hakk'a ulaşmada en âlî bir mertebedir. Bu mertebeyi iste ve bundan
gâfil olma!
Beşer gözüyle birşeyi bir başka şeye izâfe ederek zevâl olarak görülen şeyler dahi kendi
bulundukları hallerinin kemâlindedirler. Bu hâli ise ancak Allah isminin mazharları tam olarak
idrâk edip anlayabilirler. Bu anlatılanları bütünsel olarak bilmeye zâten gerek yoktur, bir
buğdayın hakîkatini bilen tarlayı da, harmanı da bilmiş olur. Bunun gibi bizler kendimizde
bulunan Allah isminin tecellîsini idrâk ettiğimizde tüm âlemlerdekini bilmiş oluruz, ayrıntılı
olarak hepsini bilmemize gerek yoktur.
"İdrâke ulaşmaktan aczi idrâk, idrâktir" sözünde şunu üstüne basarak çok iyi belirtelim ki bu düşünce ile kişi ben âcizim diyerek kendini bir kenara ayırmamalıdır. Kişi o kadar
çalışarak o kadar geniş bir idrâke ermelidir ki kendi beşerî kapasitesinin sonuna gelmelidir bir
kere. İşte bu beşerî kapasitenin sonunda acziyyet idrâk edilmelidir; yoksa yola girip biraz yol
aldıktan sonra, zorluklarla karşılaşınca “ben âcizim” demek kendini aldatmaktır, gerçek acziyyet değildir. Bu yolda akıl, zekâ herşey sonuna kadar kullanılacaktır. Bunlar sonuna kadar
kullanılıp acziyyet idrâk edilince ancak Cenâb-ı Hakk faaliyete geçmeye başlar ve artık O’nun
idrâki ile idrâklenilmiş olunur ve kişiye yeni kapı açılır.
Beyitler (Tercüme)
"Allahu Ekber, bu deniz durmaksızın dalgalıdır. İçinde esen rüzgârın
heyecânından oluşan bir dalga sâhile inciler döker. Örtülerini çıkar ve bu denize dal; ve o denizde yüzmek hevesine düşme. O denizde yüzmek, iftihar sebebi
değildir. Bu denizde öl! Allah'ın denizinde ölen kimseler, mutlak safâ içinde
Allâh’ın hayâtı ile diridir."
Bu "Allah" ismi, ilâhî ma’nâların sûretlerinin kemâli için heyûlâ olduğundan,
Cenâb-ı Hakk'ın zât'ından zât'ına olan tecellîlerin hepsi bu ismin ihâtası altına
dâhildir. Bunun daha ötesi "zât'ın zât'da batnları" denilen salt karanlıktır. O
karanlığın nûru, bu isimdir. Bu isimde Cenâb-ı Hak nefsini görür ve bu isim ile
halk, Hakk'a ârif olmaya ulaşır.
Burada “zulmet ya’nî karanlık” ifâdesiyle her ne kadar a’mâiyetten bahsediliyor ise de
diğer bir yönden bakıldığında içinde yaşadığımız bu âlem de karanlık hükmündedir ve bu
60
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
karanlığa Allah ismi nûr olur, demektir. “Allah semâvât ve arzın nûru” olduğundan bu âlemler Allah esmâsında zuhûra çıkmaktadır.
Ve bunun gibi bireysel olarak herbirerlerimizin içinde, bâtınında kalmış karanlıklar
vardır, ne zamanki bu bireysel varlığımızda Allah esmâsı ile ilâhî hakîkatler zuhûra çıkmaya
başlarsa işte o zaman aklımız ve beynimiz aydınlanmaya başlıyor ve o varlıkların hakîkatlerinin bu şekilde farkına varıyoruz. Eğer ilâhî nur, Allah esmâsı bizde zuhûra çıkmamış olursa
bu varlıkların hiçbirini görüp idrâk edebilmemiz mümkün değildir.
Bu belirtilen sırra sâhip olmadan dünyâ âleminde yaşayan ve gördüklerini zannedenlerin
hiçbirşey görmedikleri de bu şekilde ortadadır. Bu kişiler gördükleri şeyin hakîkatini göremediklerinden ve onları sâdece eşyâ vasfıyla değerlendirdiklerinden dolayı zulmette ya’nî
karanlıktadırlar. Bu görülen şeylerin hakîkatin bilinmesi ise yukarıda belirtildiği üzere ancak
Allah esmâsının zûhura çıkıp faaliyete geçmesi ile mümkündür.
Efendimiz (s.a.v)’in “Allah’ım bana eşyânın hakîkatini göster” hadîs-i şerîfi burada
bizlere yol açmaktadır. Kişinin eğer kendisinden haberi yoksa isterse ibâdet ehli olsun yine
de fikir olarak karanlıktadır, onun Cenâb-ı Hakk’a muhabbeti vardır, bütün bunları iyi niyeti
ile yapmaktadır bunlar ayır konulardır. Bu böyle olunca artık ibâdet ehli dahi olmayanların
hâlinin ne kadar korkunç olduğunu bir düşünelim.
Cenâb-ı Hakk’a ârif olmanın başkada yolu yoktur zâten. Onun nûru ile O’ndan bir haber
olması lâzımdır ki O anlaşılabilsin.
"Allah" ismi, kelâm âlimlerinin kullandığı terimlerde ulûhiyyeti ya’nî ilâhlığı
hakeden Zât'ın âlemidir. Âlimler bu isimde ihtilâf ettiler.
Ba'zıları "asıl isimdir, türememiştir" dediler. Bu bizim tercih ettiğimiz
anlayıştır. Çünkü Hak, "türemişler" ve "türemişlerin kendisinden türedikleri
aslını" hálk etmezden evvel o isim ile kendisini isimlendirmiştir.
Ba'zıları, âşıklık etti ma'nâsına "Elihe, ye'lühu"dan türemiştir" dediler. Onlara
göre türemenin bağlantı yönü, kâinatın ilâhî irâde üzerine cereyanda Hakk'a
kulluğa âşıklığı ve azamet ve ilâhî izzete karşı zelîl olmasıdır. Bu ma'nâya göre
kâinat bu âşıklığa boyun eğmekten kendini alamaz. Çünkü Hakk'a kulluğa
âşıklık, vücûdunun mâhiyetini teşkil etmiştir. Bu âdetâ demirin mıknâtısa zâtî
âşıklığı gibidir.
Kâinâtın bu âşıklığı, insanların anlayamadığı tesbîhdir. Kâinâtın ikinci bir
tesbîhi daha vardır; bu tesbîh, Hakk'ın kâinatta açığa çıkışını kabûl tesbîhidir.
Kâinâtın üçüncü bir tesbîhi daha vardır; bu da halk ismi ile Hak'da varlığın açığa
çıkışıdır. Kâinâtın tesbîhleri çoktur. İlâhî isimlerden her isme göre kâinâtın özel
bir tesbîhi vardır. İşte bu Cenâb-ı Hakk'ın bir olan ânda, bir olan lisânla sonsuz
çoklukta tesbîhler ile tesbîhidir. Vücûd ferdlerinden her ferd, Cenâb-ı Hak ile berâber tesbîh hâlindedir.
61
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Bu ifâdeler karşısında “Cenâb-ı Hakk’a âsi olanlar vardır, onların bu isyânlarıda mı bu
belirtilen “âşıklığa boyun eğme” ifâdenin içindedir?” gibi bir soru akla gelebilir;
Şimdi, bu âsilik her ne kadar âsilik gibi gözüküyorsa da aslında itâattir. O âsi gibi
gözüken Cenâb-ı Hakk kendisini ne şekilde meydana getirmişse o şekilde olmak zorundadır
ki bu da onun ibâdetinin ta kendisidir. Fiiller mertebesinde baş secdeye konulmadığı zaman
ibâdet etmedi gibi bir sonuca varılabilir ancak bu fiiller mertebesi için böyledir, oysa hiç bir
varlığın öz oluşumunda Cenâb-ı Hakk’a âsi gelmesi mümkün değildir.
“Ben gizli bir hazîne idim, bilinmekliğimi sevdim âlemleri hálk ettim” hadîs-i
kudsîsi gereği Cenâb-ı Hakk âlemleri severek hálk etmiştir. Bu nedenle bütün âlem muhabbet ve aşk üzerinedir.
Bu âlemde bulunan bütün varlıkların gördükleri işlevler onların tesbîhleridir. Âlemde zıt
gibi gözüken oluşumlarda buradan kaynaklanmaktadır. Bütün bu zıtlıklar doğru gidişi
sağlamaktadır.
Bu isim, "türemiştir" diyenler, "elihe, me'lûhün" kelimelerinin kullanımına
baktılar. "Asıl isim olsa, çekilmezdi" dediler ve şunu ilâve ettiler ki, bu ismin aslı
ma'bûd için konulmuş "İlâh" kelimesidir. Üzerine "ta'rîf lâm"ı ya’nî “el” dâhil
olunca "el-İlâh" olmuştur. Yaygın kullanımdan dolayı orta yerindeki elif harfi
düşürülünce, geriye "Allah" kalmıştır. Bu isimde dil âlimlerinin birçok sözleri
vardır. Biz bereketli olarak sayılması için bu kadarla yetiniyoruz.
Bu isim, ya'nî “Allah” ismi beş harflidir. Çünkü "he" harfinden önce olan
"elif" harfi telaffuzda sâbittir. Telaffuz yazıya hâkim olduğu için, yazıdan
düşmesine i'tibâr olunmaz.
“Allah”-‫ﷲ‬ِ ّ ismindeki birinci "elif", içinde çokluk helâk olmuş olan ahadiyyetten ibârettir. Çokluğun ahadiyyette helâk olması demek, çokluk için "bir vecihle
dahi vecihlerden" bâkiye kalmaması demektir. “Küllü şey’in hâlikun illâ
vechehu” ya’nî “herşey helâk olucudur, ancak O’nun vechi hâriç” (Kasas,
28/88) âyetinin hakîkati budur; ya'nî o şeyin vechi, o şeyde Hakk'ın ahadiyyeti
demektir; ve o şeyin hükmü, o ahadiyyetten ileri geldiği için, hükmü zâtî olmayan çokluğa i'tibâr yoktur.
Ahadiyyet, salt Zât’ın nefsi için, nefsinde nefsiyle olan tecellîlerinin ilkidir.
Böyle olduğu için “Allah” kelimesinin başındaki "elif" başka harfe bitişmeyerek,
başa yazılmıştır. Bu tek kalışta hakkıyye vasıflarından ve halkiyye niteliklerinden
kendisinde hiçbir şey zâhir olmayan ahadiyyete tenbîh vardır. Bundan dolayı o
ahadiyyet, "salt ahadiyyet" olup, isimlerin ve sıfatların ve fiillerin ve te'sîrlerin ve
mahlûkların hepsi onda bir arada bulunmaktadır.
62
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Kur’ân ve insanın kardeş olmaları da hakîkatlerinin bu mertebeden gelmesindendir.
Bunların birisi bu ilmi muhâfaza eden (Kur’ân-ı sâmit), diğeri ise bu ilmi zuhûra çıkaran
(Kur’ân-ı nâtık)dır. Elimizde bulunan Kelâm-ı Kadîm olan Kur’ân, Kur’ân-ı sâmit’tir, ilmi
zuhûra çıkaran Kur’ân-ı nâtık ise insân-ı kâmildir. Bunların ikisi birbirinden ayrı olamazlar.
Ahadiyyetteki inniyyetten kaynaklanan insan ve Kur’ân’ın şehâdet mertebesine gelişleri bâtın
olarak olmakta, ahadiyyetteki hüviyyetten kaynaklanan Allah ise uluhiyyet mertebesinden
zuhûra çıkarak gelmektedir. Ef’âl mertebesinde bu şekilde ilâhî varlık bütün ihtişâmı ile
zuhûra gelmektedir ve bunun uzantısı olarak insan fizîken Allah’ın içinde meydana gelmektedir. Ahadiyyet mertebesinden sonra vâhidiyyet mertebesi rahmâniyyete dönüşerek seyrini
sürdürerek bu âlemleri meydana getirmektedir, insan fizîken henüz ortada yoktur. Ya’nî ahadiyyet yönü i’tibârı ile bâtında insânî hakîkat üstte iken zâhirde ulûhiyyet üsttedir. Bu
ulûhiyyetin netîcesinde fizîken insan yeryüzünde Allah’a bağlı olarak gözükmektedir. “Fî ahseni takvîm” ifâdesi ile anlatılmak istenen de işte uluhiyyetin içinde hálk edilmiş olmasıdır.
Kadir Gecesinde Kur’ân-ı Kerîm’in yeryüzüne inerek Hz. Resûlullah (s.a.v)de buluşması
bu iki mertebenin ya’nî ahadiyyetteki inniyyet yönünden gelen insânî hakîkatin bâtın yanının
diğeri ise ahadiyyetteki hüviyyet yönünden gelen zâhiri yanının yeryüzündeki kemâlatıdır.
İşte Kur’ân öyle bir mahalle iniyor ki bu mahallin kendi şânına lâyık bir yer olması lâzımdır,
sıradan bir yere inmesi mümkün olabilir mi?
Bu işin başlangıcı ise Âdem (a.s)’ın cennetten yeryüzüne indirilmesidir. Bunun birimsel
varlığımıza dönük yönü ise “ve nefahtü”nün ya’nî ahadiyyet mertebesindeki programın konumunun bizim bireysel varlığımıza inerek faaliyete geçmiş olmasıdır. Ancak bu şekilde insan
kendi hakîkatini idrâk etme yoluna girebilir aksi halde tamâmen hayâl âleminde yaşar. Kişi
ne kadar âlim olursa olsun bu şekilde Âdemî hakîkat birimsel varlığına inmediği sürece kendi
hakîkatini bulması mümkün değildir.
“Küllü şey’in” ifâdesi şey’iyyet ifâdesidir ve âyet-i kerîme ef’âl mertebesine âit bir
âyet-i kerîmedir. Bu ifâdenin bir üzeri ya’nî esmâ âlemine âit olan ifâde ise “küllü men
aleyhâ fân” ya’ni “bütün kimlikler fânîdir” (Rahmân, 55/26) âyet-i kerîmesinden belirtilen
ifâdedir.
Eşyâ aslî varlığıyla mevcûttur ve biz eşyâya şey’iyyet vasfıyla hüküm verdiğimizden
dolayı eşyâ vasfına koymaktayız. İşte bu hüküm kalktıktan sonra o şey’in gerçek yüzü kalır.
İşte helâk oluculuktan kasıt bizim hayâlimizde olan bu şey’iyyetin helâk olmasıdır. Ya’nî bakış
açımızın değişmesidir, önceleri bu gördüklerimize eşyâ derken bunların hakîkatinin Allah’ın
vechinden başka bir şey olmadığı hakîkati ya’nî eşyâdaki ahadiyyet vechi ortaya çıkacaktır.
Görüldüğü gibi fiilen helâk olan bir şey yoktur hepsi bizim beynimizde gerçekleşmektedir.
İrfâniyyetten başka hiçbir şeyin de bunu bu şekilde gerçekleştirmesi mümkün değildir.
İçinde yaşadığımız dünyâ yaşantısında bu böyle olduğu gibi âhiret yaşantısında bu hâl fiilen de gerçekleşecektir. Ya’nî bütün bu şey’iyyet sâdece idrâkte değil fiilen de ortadan kalkacaktır. “Lillâhil vâhidil kahhâr” hükmü ile bu mertebe ortaya gelecektir.
Bizler her varlığı ayrı görsek de hepsinde ahadiyyet tecellîsi bulunduğundan dolayı bunlar tek bir varlık hükmündedir.
63
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Bu bir arada bulunmaklığa,“elif” harfinin tek kalışının “elif” kelimesinin
yazılışında olan bir arada bulunmaklığına işâret vardır. Çünkü “elif” kelimesini
oluşturan harfler "elîf, lâm, fe" harfleridir.
Tek başına kalmış olan "elif"-aa- harfi tek kalmayı ve tek kalmada bir arada
bulunmayı toplamış olan zâta işâret eder.
"Lâm"-4
4- harfi dik duran şekliyle kadîm sıfatlara işâret eder. Dîğer harfe
bitişmeye vâsıta olan kıvrımıyla da, sıfatlarının bağlantılarına işâret eder.
Sıfatların bağlantıları, sıfatlara mensûp olan kadîm fiillerden ibârettir.
"Fâ"-Ò
Ò- harfi şekliyle fâilin fiilinin te’sir ettiği şeye işâret eder; noktasıyla
Hakk'ın halkın zâtında varlığına işâret eder. "Fâ" harfi başının dâire, içinin boş
olmasıyla, ilâhî feyzi kabûl eden imkân dâhilinde olanın sonunun olmayışına
işâret eder.
"Fâ" harfinin başının dâire olması, imkân dâhilinde olan için, son olmayışa
işâret mahallidir, dedik. Bunun sebebi, dâirenin başı ve sonu bilinmediğindendir,
içinin boş olmasının ilâhî feyzi kabûle işâret mahalli olmasının sebebi, içi boş olan
şeyin kendisini dolduracak bir şeyi kabûl etmesinin zarûrî olmasındandır.
Burada başka bir incelik daha vardır. O incelik de, "fâ" harfinin başındaki
noktanın mahalli, konulduğu yer olmayıp, gûyâ o noktanın asıl mahalli "fâ" harfinin dâire olan başının içidir. İşte incelik buna işârettir. Ve bu işâretin öyle bir
latîf işâreti vardır ki, o işâret de, insanın yüklenmiş olduğu emânetedir. O emânet
ise, ulûhiyyettin ya’nî ilâhlığın kemâlinden ibârettir. Gök ve yer ve bunlardaki
mevcûdlar, o emâneti yüklenmeye güçleri yetmemiş ve insan buna lâyık
görülmüştür. Tıpkı bunun gibi "fâ" harfinin genel şekli noktaya mahal olmayıp,
yalnız içi boş olan başı o noktaya mahaldir.
O dâire şeklinde olan baş dediğimiz de insandan ibârettir; çünkü insan bu
âlemin başıdır. Bunun için “Ey Câbir, Allah Teâlâ önce senin peygamberinin
rûhunu hálk etti” hadîsi vârid olmuştur.
Yine tıpkı bunun gibi, kâtibin elindeki kalemin ilk önce yazdığı ve tasvîr
ettiği, "fâ"nın başıdır. Bu noktadan ve bu incelikten ve bu sözden ve bu sözün üst
tarafındaki kelâmdan şu netîce çıkar ki, Hakk'ın ahadiyyeti, azîm bir bâtın olup,
hakîkatlerden, isimlerden ve sıfatlardan ve fiillerden ve te’sîr edicilerden ve
mahlûklardan her şeyin hükmü, o ahadiyyet'in bâtınındadır. Yalnız arada bâkî
kalan, ahadiyyet olarak isimlendirilen zâtî sıfatıdır.
64
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Bu “Allah” kelimesi hakkında "El-Kehfü ve'r-Rakîmu fî Şerhi Bismillâhirrahmânirrahîm" adlı kitâbımızda daha ayrıntılı îzâhlar vardır, oraya bakılsın.
Bu konudaki hakîkatler böyle olmakla birlikte bu hakîkatleri bilmeyen kişiler için harflerdeki nokta beşerî nefsânî benliğin ifâdesidir.
“Allah”-‫ﷲ‬ِ ّ isminnde ikinci harf, birinci "lâm"dır. O da celâlden ibârettir.
Onun için "elif”in yanı-başına yazıldı. Çünkü celâl, zâtî tecellîlerin a'lâsıdır ve
zâttaki cemâle önceliği vardır. Nebevî hadîste "Azamet benim izârım; kibriyâ
benim ridâmdır" buyrulması, bu hikmete dayanmaktadır. İnsana izârdan ve
ridâdan yakın bir şey yoktur. Bundan şu sabit olur ki, celâlî sıfatlar, cemâlî
sıfatlardan önceliklidir. Bu îzâh "Rahmetim, gazabımı geçti" hadîsine aykırı
değildir. Çünkü gazabı geçen rahmet, genellik ve kapsama şartıyla hâsıldır. Genellik ve kapsama ise celâldendir. Şurası da bilinmelidir ki; cemâlî bir sıfat,
zuhûrda kemâlini tam olarak bulursa veyâhud kemâle yaklaşırsa, "Celâl" olarak
isimlendirilir. Cemâlî saltanatın kuvvetli zuhûru, bunun sebebidir. Şu halde
cemâlden rahmet kavramı ve o rahmetin genelliği ve kapsamı ve sonucu,
celâlden ibârettir.
Hac’da ihramda giyilen izâr ve ridâ burada belirtildiği üzere azamet ve kibriyâ giysisidir.
“Allah”-‫ﷲ‬ِ ّ ismindeki üçüncü harf, ikinci "lâm"dır. Bu da hakîkî görünme
yerlerine sirâyet etmiş olan mutlak cemâlden ibârettir.
Cemâlî sıfatların hepsi iki sıfata dönücüdür: Biri ilim; biri lütuf.
Celâlî sıfatların hepsi de yine iki sıfata dönücüdür: Birisi azamet; diğeri kudret. Önceki iki sıfatın nihâyeti bu azamet ve kudrete ulaşır. Gûyâ bu sıfatlar bir
vasıf gibidir. Bundan dolayı halk için zâhir olan cemâl, celâlin cemâlidir; ve halk
için zâhir olan celâl, cemâlin celâlinden ibârettir. Bunların her birisi arasında birbirini tâkip etme ve birbirlerine lâzım oluş geçerlidir. Bu iki tecellîye örnek getirmek gerekirse, deriz ki:
"Şafak vakti tamâmıyla bir örnektir. Çünkü şafak vakti, güneşin doğmaya
başladığı andan, tam olarak doğuncaya kadar olan zamandır. Cemâl nispeti, güneşin doğmaya başlayışının nispeti gibidir; celâl nispeti, tam olarak doğmasının
65
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
nispeti gibidir. Bu tam olarak doğuşun ışığı o doğmaya başlamasından, o doğmaya başlama bu ışıktandır."
İşte celâlin cemâlinin ve cemâlin celâlinin ma'nâsı budur.
Bu "lâm", bu cemâl ve celâl görünme yerlerine mertebeler ihtilâfı ile işârettir.
"Lâm" harfinin kelime olarak yazılışını oluşturan harfler "lâm, elif, mîm"dir. Bu
harflerin sayı toplamı "71"dir. O sayı, Cenâb-ı Hakk'ın kendisiyle, halk arasına
çektiği perdelerin sayısıdır. Nitekim Cenâb-ı Peygamber: "Cenâb-ı Hakk'ın
yetmişten fazla nûrdan ve zulmetten perdesi vardır. O perdeleri açsa, azamet
vechesi kendine ulaşan gözleri yakar."Burada "nûrânî perdeler" cemâl, "zulmânî
perdeler" celâlden ibârettir. "Azamet vechesinin kendine ulaşan gözleri yakması"
demek, o makâma ulaşandan asla ve kesinlikle eser kalmaz demektir. O hâle
sûfiyye, "mahk" ve "sahk" derler.
Bu "lâm" harfinin sayılarından her sayı, Cenâb-ı Hakk'ın mahlûkâtından kendisini örten perdelerinin mertebelerinden birer mertebeye işârettir. Her mertebede, perde mertebelerinden bin perde daha vardır; meselâ "izzet" gibi. Çünkü
izzet, varlıksal mertebede insanı kayıtlayan birinci perdedir; lâkin o perdenin bin
vechi, her vechin ayrıca perdesi vardır.
Dîğer ilâhî perdeleri bu izzet örneğine kıyâs ile anlayabilirsin. Eğer sözü kısa
kesme kastı olmasaydı, bu konuda vecihlerin en tamı, en mükemmeli, en husûsisi, en fazîletlisi üzerine şerhte bulunurduk.
“Allah”-‫ﷲ‬ِ ّ ismindeki dördüncü harf, yazımda düşen, telaffuzda sâbit olan
"elif" harfidir. Bu elif, nihâyeti ve bitimi olmayan kemâlâtı içine alan elifdir. Hatta
yazımda düşmesi, bitiminin, nihâyetinin olmayışının işâretidir. Çünkü düşmüş
olan şeyin ne aynı, ne de eseri idrâk olunabilir. Telaffuzda sâbit olması ise,
Hakk’ın zâtında mevcûd olan kemâl nefsinin, vücûdsal hakîkatine işârettir. Bundan dolayı ehlullahdan kâmil olan kimsenin en kâmil olmakta ilerlemesi kemâlde
olur.
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ise, zevâlsiz olarak tecellîlerinde dâimdir.
Hakk'ın tecellîlerinden her bir tecellî, en kâmil olmada birer ilerlemedir. Tecellîlerde ikincinin, birinciyi toplayıcı olması bakış açısından, Hakk'ın tecellîleri
de devâm üzere yükseliştedir. Bunun için tahkîk ehli demişlerdir ki; Her nefesde
âlemlerin tamâmı yükseliştedir; çünkü âlemler, Hakk’ın tecellîlerinin eseridir. O
tecellîler ise, yükseliştedir. Bundan âlemlerin yükselişte olması lâzım gelir. Hak
Sübhânehû ve Teâlâ’nın dâimâ yükselişte olup, yükseliş ile de halk için açığa
66
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
çıkmanın kastedilmesi i'tibârı ile Cenâb-ı Âli-i İlâhî hakkında bu sözler câiz
olmuştur. Yoksa Allah Teâlâ hazretleri, yükselmekten ve eksilmekten yana yüce
ve varlıksal vasıflarla vasıflanmaktan berîdir.
“Allah”-‫ﷲ‬ِ ّ kelimesindeki beşinci harf "he"dir. Bu "he" insanın 'ayn'ı olan
Hakk'ın hüviyyetine işârettir.
Bütün varlıktaki hüviyyet bu hüviyyetten ya’nî “Hu” esmâsından kaynaklandığından ve
bu esmâ dahi Allah isminin içinde bulunduğundan dolayı ba’zı âlimler “Hu” esmâsına ism-i
A’zâm derler. Ahadiyyet mertebesinde ortaya çıkan bu özellik vâhidiyyet mertebesine tecellî
ettiğinde ulûhiyyet mertebesi meydana gelmektedir. Bu ulûhiyyet ya’nî sıfat mertebesi
esmâya, esmâ da ef’âle dönüşerek ulûhiyyet ya’nî ilâhi varlık bu âlemlerde zuhûra gelmektedir. Bâtın varlığı yönünden ahadiyyet mertebinden kaynaklanan insan, zâhir varlığı yönünden
Hakk’ın hüviyyetinden kaynaklanmaktadır.
Şu iki yönden insanın ne kadar değerli bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır.
Cenâb-ı Hak, Kur'ân'da “Kul hüvallâhu ehad” (İhlâs, 112/1) buyurdu. Buradaki "hüve" insan demektir. "Yâ Muhammed, insanın Ahad olan Allah olduğunu
söyle" demektir. –‫ھ َُو‬- Yüzü üste dönük olan "hüve" zamîri "kul-de ki" kelimesinin
fâiline, ya'nî "ente-sen"e dönüktür. Eğer böyle olmasa, "hüve" zamîrinin zikredilmeyene dönük olması lâzım gelirdi. "Kul-de ki" kelimesinin fâili, altında
örtülü "ente-sen", burada beyân ilminin iltifat kâidesiyle (-mevzûun dışına
çıkmadan- sözün ve hitâbın yönünü değiştirme kâidesiyle) muhâtab gâib
makâmına ikâme edilmiştir. Ve bu iltifât ile burada gâyenin bizzât, yalnız
muhâtab olmayıp, gâib ve hâzır, bu husûsda aynıdır, denilmek istenilmiştir.
Burada “Kul hüvallâhu ehad” hitâbını ahadiyyet mertebesi yapmaktadır. Kur’ân-ı
Kerîm geldiği gün ile sınırlı kalıp sâdece Hz.Resûlullâh (s.a.v)e indirilseydi eğer bugün artık
ortada bu Kur’ân’ın olmaması lâzım gelirdi. Elimizde Kur’ân-ı Kerîm’in kabuğu, kağıdı olduğu
gibi içerisindeki ma’nâlarda herbirerlerimize gelmektedir ve hepsi bize âittir. Âyet-i kerîmelerde geçen ibârelerde ister Ad kavminden bahsetsin ister Semud kavminden bahsetsin muhakkak bizden bahsediyordur çünkü bu belirtilen mertebelerin hepsi bizlerin bireysel
varlıklarında mevcûttur.
Ulûhiyyet mertebesini kendi bünyesinde bulunduran ve Cenâb-ı Hakk’ın hüviyyetinden
kaynaklanan insanda bu mertebelerin hepsi olacaktır; olmazsa insan olmaz zâten.
“Ve lev terâ iz vukıfû” (En'âm, 6/27) "Durduruldukları vakitte sen görsen"
nazm-ı celîlinde de hüküm böyledir. Orada "terâ-görsen" kelimesinde örtülü olan
67
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
"ente-sen"den kasıt sâdece Hz. Muhammed (s.a.v) olmayıp, belki her gören
kastedilmiştir.
Bu özete bakarak "he-é"nin başının yuvarlak olmasında Hakk’ı ve halkı olan
yüce varlık çarkının, insan üzerinde dönmesine işâret vardır. İnsan, misâl âleminde "hâ" harfinin kendisine işâret ettiği yuvarlak gibidir.
Şu halde nasıl istersen öyle söyle. İstersen, "dâire Hak'dır" de! İstersen "dâire
halktır, içi Hak'dır" de! "O insan hem Hak'dır, hem halktır" de! İstersen üstü
kapalı olarak söyle; üstü kapalı olarak söylediğin zaman, insanın devirsel olması
lâzım gelir. Onun devrânı, kulluk ve âcizlik zilletini ihtivâ eden mahlûk ile kemâl
ve izzeti toplamış olan "Rahmân" sûretinde açığa çıkan iki vücûd arasındadır.
Bu bakış bakılan mertebeye bağlı olan bir bakıştır. Bu belirtilen iki hakîkati kişi kendi
bünyesinde toplayabildiği zaman gerçek anlamda tevhîd ehli olmaktadır. Bu toplanmadığı
sürece ise mutlak sûrette kesret ehlidir.
Kendimizi tanımak için şunu şöyle bilmeliyiz ki; Bizim mutlak bir kulluk hâlimiz ya’nî acziyyetimiz vardır. Ne yaparsak yapalım ister allâme olalım, ister başka birşey mutlak sûrette
acziyyetimiz vardır. Ancak bütün varlığımız sâdece bu kadar değildir. Diğer bir şekilde de
ulûhiyyet yönümüz vardır ki bu da mutlaktır çünkü “ve nefahtü” hakîkatinden gelmişizdir. Bu
nedenle bir taraftan acziyyetimizi, fânîliğimizi bileceğiz bir taraftan da hakîkatimizi bilerek
ebediliğimizi bileceğiz. İşte bunların ikisi toplandığı zaman ehl-i kemâl olunmaktadır ve her
yönün de hakkı verilmiş olmaktadır. Sâdece acziyyetimiz yönü içerisinde bir idrâk ile kalırsak
beşerî âciz varlıklar olarak kalırız; sâdece ulûhiyyetimiz yönü içerinde bir idrâkte olursak da
bu sefer “benim hakîkatim bu ben buyum, şuyum, onu yapmama gerek yok, bunu yapmama
gerek yok” diyerek kulluk yönünden yapılması gerekenleri terk ederiz ve yaşama geçmeyen
bu duyguların hayâli içerisinde kalırız. Önemli olan beşeriyetin hakîkatini vererek hayâtını
sürdürürken ulûhiyyetin de hakîkatini verebilmektir. Dışarıdan bakanlar en âciz olarak seni
görmeli ve yine baktıkları zaman en asâletli olarak yine seni görmelidirler. İnsanın madde
bedeninden cüruf çıkıyorsa da ağzından nûr çıkar. Madde bedenden çıkan bu cüruflar dahi
belli bir aşamadan sonra güzel kokular veren bitkilere sirâyet ederek ortaya
çıkabilmektedirler bu nedenle bu değerlendirmelerin hepsi beşeri şartlanmaların verdiği duygulardan ortaya çıkmaktadır.
è
“He” harfine bir de şu yönden bakalım; - - “He” harfi bu şekilde yazıldığında, iki göz ortaya çıkmaktadır. Bu gözün biri halkın biri Hakk’ın gözüdür veyâ bir başka şekilde iki göz
bize âit olursa ve ikisi bir hakîkat olursa, bu gözlerden biri ile halkı diğeri ile de Hakk’ı
görmemiz lâzımdır ki ikisinin de hüviyyeti mutlak olan hüviyyettir ve ahadiyyet zâtından
kaynaklanmaktadır. Ya’nî halk ve Hakk diye ayrı gördüğümüz iki şey aslında tek şeyden
başka bir şey değildir. Bu şekilde bu harfe vahdet gözlüğü diyebiliriz.
Cenâb-ı Hak Kur'ân'da “ve hüvel velîyy” (Şûrâ, 42/28) ya’nî "O velîdir"
buyurmuştur. Bununla insân-ı kâmil kastedilmiştir. Bunlar hakkında Cenâb-ı
68
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Hak yine Kur'ân'da “E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hüm
yahzenûn” (Yûnus, 10/62) ya’nî "Evliyâ için ne korku, ne de hüzün vardır"
buyurmuştur. Bunun hikmeti, korku gibi, hüzün gibi ve bunlara benzeyen haller
gibi şeylerin Allah'a nispetle muhâl olmasıdır. Çünkü Allah "Veliyyü'lHamîd"dir.
“Ve hüve yuhyîl mevtâ ve hüve alâ külli şey’in kadîr” Şûrâ, 42/9) "O ölüleri diriltir ve O, her şeye kâdirdir". Bu âyette "Hüve" (O) zamîri, "velî"ye
dönüktür. Ya'nî "Velî" halk sûretinde vücûd gösteren Hak demektir. Yâhut, ilâhî
ma’nâlar ile tahakkuk edici olan halk demektir. Her hâle ve takdîre ve her söylem
ve ifâdeye göre, noksan ve kemâl vasıflarını toplamış, yüce güneş nûruyla var
edilmişlere âit arzda nûr saçıcı olan insân-ı kâmildir. Ya'nî velîdir. Semâ da odur,
arz da odur, uzunluk da odur, genişlik de odur. Bu ma'nâda aşağıdaki kasîdeyi
söyledim:
İnsanın beşeriyeti yönünden bakıldığında “hüve” hitâbı Allah’a âittir, bu yönden bu hitâp
kula dönük olarak kullanılamıyor; ancak insanın hakîkati yönünden bakıldığı zaman aynı zamanda insana da âittir.
Ya Hakk’ı bu âlemde bu sûretler içerisinde halk olarak müşâhede edersin ve özünde Hak
olduğunu bilirsin veyâ bu âlemde Hakk olarak zuhûra çıkmıştır diye de düşünebilirsin.
Aslında noksan gibi gözükenler de kendi bünyesinin kemâlâtı olduğundan herşey
kemâlattır. Noksanlık bireyler arasındaki görüntüye göre olmaktadır.
Kasîde (Tercüme):
"İki cihânda mülk benimdir. İki cihânda lütfunu temennî edecek, yâhud
kahrından korkacak kendimden başka kimse görmüyorum.
Benden evvel başka bir vücûd yoktur ki, ona dâhil olayım. Benden sonra
yine başka bir vücûd yoktur ki, onun ma'nâsını anlamaya koşayım.
Kemâlâtın her türlüsünü taşıyan benim. Ben, her türlü celâlin cemâliyim.
Ben, ondan başka bir şey değilim.
Ma'denden, bitkiden, hayvanâttan ve bunlardaki özelliklerden ve hallerden;
Ve maddesel unsurlardan ve tabîattan ve varlıksal zerrelerden ve mutlak
kazâdan ve denizlerden ve sahralardan ve ağaçlardan;
69
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
2.Bölüm İsim Beyânında-Terzi Baba Şerhi
Yâhut yüksek dağlardan ve ma'nevî sûretlerden ve insânî gözlerin hoş
bakışla baktığı manzaralardan;
Ve tefekkür ve hayâl etmeden, akıl ve nefisten ve kalbden, kalbin içinden;
Ve meleklerin şekillerinden ve Îblîs’den ve beşerî şehvetten ve onun gereklerinden;
Ve her öncenin öncesinden ve her sonranın sonrasından ve her efendiliğe
nâil olan veyâhut efendilik da’vâsında bulunandan;
Ve Leylâ'sı muhabbetiyle yanan âşıktan;
Ve arştan ve ihâta ettiklerinden ve kürsîden ve yüce bir görünme yeri olan
Refref’den ve parlak yıldızlardan;
Ve kalplerin arzûsu olan yüksek cennetlerden ve sidre-i müntehâdan;
Ve ba'zı seyr ü sülûk ehlinde zuhûr eden salsala-i ceresden her ne varsa,
bunların hepsi benim.
Bunların hepsi benim şehâdetimdedir. "İllâ hüve(Sâdece O)" hakikatiyle tecellî edici olan benim.
Ben halkın rabbi ve efendisiyim.
Mevcûdât adına ne varsa, hepsi benim ismim olup, zâtım onların isimlendirilenidir. Mülk ve melekût benim dokumam ve san'atımdır. Ve gaybın ve ceberûtun sebebi benim vücûdumun oluşudur.
Fakat dikkat et! Bu bahsedilenlerin hepsi, zât bakış noktasından olup, bundan bakışı çekerek, mevlâsına yönelen âciz kul yine benim.
Fakîrim, hakîrim, mütevâziyim, zelîl olucuyum, günahların esîriyim, hatâlara gark olmuşum.
Ey kerem sâhibi Arap! Benim amellerimin hülâsası sizsiniz. Gâyem sizsiniz,
hayrette olan sâdık âşıkın en iftihâr ile sığındığı yüce zât sizdendir. Temennî
ettiğim şeylerde şefâatçım sizsiniz.
Ey kemâlâtın hepsini taşıyıcı olan yüce zât!
Kemâlâtın öne geçeninde en şanlı öncelik senin içindir.
Âlimlerin şeyhinin üstâdı aşkına, o âlimlerin şeyhi aşkına; Ve kâmillerin
yüklenmiş olduğu parlak nûr aşkına; Her gece ve gündüz selâmım ve hürmetim
sizin üzerinize olsun; Ve bu hürmet selâm ve duâları, ile'l-ebed devâm üzere olsun."
70
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Mutlak Sıfat Hakkında
Sıfat, sana kendisinde sıfat olanın hâlini tebliğ eden şeydir. Ya'nî kendisinde
sıfat olanın hâlini bilmeyi anlayışa ulaştıran, onun esâsını sana bildiren, kendisinde sıfat olanı vehminde toplayan, fikrinde îzâh eden, aklına yaklaştıran şey
demektir: Bundan dolayı kendisinde sıfat olanın hâlini sıfatıyla zevk edersen
ya’nî sıfatın bizzât hakîkatiyle yaşarsan ve bunu kendi nefsine kıyâs eder ve nefsinde ölçüye vurursan şekli şudur: Ya tabîatın kendisine uygun geldiğinden ona
meyleder; yâhud tabîatın onu muhâlif gördüğünden ondan nefret eder.
Bu ifâdelerin sırrını anla, bunu çok derin, iyice düşün, bunu zevk eyle ya’nî
bizzât hakîkatini yaşa! Cem'iyyetin rahmânının mührü, işitmeni ancak bu şekilde
mühürler. Bu sözün kabuğu, hakîkatin özüne ulaşmaktan seni men' etmesin, sana
perde olmasın, idrâk vechini kapatmasın.
Şunu da bil ki; sıfat, kendisinde sıfat olana tâbi'dir. Bunun ma'nâsı: Sen kendisinde sıfat olanın aynı olduğunu iyice bilmedikçe, ne başkasının sıfatlarıyla, ne
de kendi sıfatlarınla vasıflanırsın, ne de bu konuda bir hakîkate erişirsin.
Kendisinde sıfat olanın aynı olduğun tahakkuk ederse, ya'nî bu hakîkate
yakîn ilmi hâsıl olursa, o zaman "alîm" sensin; bu takdîrde ilim, zarûrî olarak sana tâbi'dir; daha fazla kuvvetlendirmeye ihtiyâcın olmaz. Çünkü, sıfat kendisinde
sıfat olana bağlıdır ve kendisinde sıfat olana tâbi'dir; kendisinde sıfat olanın
vücûduyla mevcûd, yok olmasıyla yok olur.
Gönül bu anlatılanların doğruluğunu tasdîk etmelidir. Sıfatların sâdece sûret kısımlarını
anlamaya çalışmak ve o kadarı ile yetinmek idrâki kapatmaktadır.
Arap âlimleri indinde sıfat iki türlüdür: Biri, fezâilî sıfat, biri fâzılî sıfattır.
Fezâilî sıfatlar "hayât" gibi, insanın zâtına bağlanan sıfatlardır.
Fâzılî sıfat, hem insanın zâtına, hem hârice bağlanan sıfattır; kerem ve benzeri
gibi.
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Nahiv ilmi erbâbına göre, "niteliksel isimler" denilen ve işin aslında
vasıflandırma ifâde eden isimler, ârif olan tahkîk ehlinin indinde "Hak isimleri"
ünvânı ile yâd olunur. Bu isimler de iki kısımdır: zâtî ve sıfâtî.
Zâtî isimler: Ahad, Vâhid, Ferd, Samed, Azîm, Hayy, Azîz, Kebîr, Müteâl ve
benzeri... gibi.
Sıfâtî isimler: Alîm, Kâdir... gibi.
Bu sıfatlar, isterse Mu'tî ve Hallâk gibi nefsî isimlerden olsun; isterse fiilî
sıfatlardan olsun, ikisi de sıfâtîdir.
Cenâb-ı Hakk’ı daha iyi tanıyabilmek adına isimler arasında olan gruplamaları çok iyi
bilmemiz lâzımdır, bütün isimleri aynı mertebenin isimleridir diyerek bilemeyiz. Dolaylı olarak
hepsi zâtına ulaşmaktadır ancak grupladığımız zaman bu gruplama bize kaynaklarını bildirmektedir.
İlâhî sıfatlar içinde sıfatların aslı, "Rahmân" ismidir. Çünkü bu "Rahmân" ismi, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah" ismine karşılıktır. İkisinde de ihâta ve kapsam
vardır. Aralarındaki fark "Rahmân" ihâta ve kapsam ile berâber "vasıfsallığın"
mazharıdır. "Allah" ismi, kapsam ve ihâta ile "isimselliğin" mazharıdır.
Şurası da bilinmelidir ki, "Rahmân", vücûddan ilmî mertebe sâhibinin âlemidir; noksandan pâk olan toplayıcı kemâle kapsam olmak, bu âlemde şarttır.
Yalnız halka bakış yoktur.
Allah ismi "Zorunlu Vücûd"un zâtına âlemdir; fakat Hakk'a mensûp kemâl
ve halka kapsam olan vasıf, noksana da kapsam olmak şartıyladır. Şu halde "Allah" umûmi ve "Rahmân" husûsidir. Ya'nî "Rahmân" ismi ilâhî kemâlâta özeldir.
"Allah" ismi, hem halka, hem Hakk'a şâmildir.
Bütün bu âlemler Rahmân isminden meydana gelmektedir. Allah isminin faaliyet sahası
Rahmân isminde oluşmaktadır.
Ulûhiyyet, tüm olarak varlığı gerçek yüzleriyle kendi mertebelerinde korumaktır.
Rahmâniyyet ise isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibârettir.
Ulûhiyyet mertebesi îmân ehli olsun küfür ehli olsun hepsini kendi programları üzere
korumaktadır.
"Rahmân" ismi kemâlâttan bir nevi' kemâl ile tahsîslik peydâ ederse, o vakit
ma'nâsı umûmî işâretten, o kemâle lâyık isme geçer: "Rab" ve "Melik" ve benzeri
72
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
isimler gibi. Çünkü "Rab" ve "Melik" gibi isimlerden her biri ihtivâ ettikleri vasfın
verdiği mertebede "ma'nâ yönünden" kısıtlıdır. "Rahmân" ismi böyle değildir;
çünkü onun ma'nâsının ifâdesi bütün kemâlâtı toplayan kemâl sâhibi demektir.
Özetle: "Rahmân" bütün ilâhî sıfatları toplayan bir sıfattır. Şurası da bilinmelidir ki: sıfat, tahkîk ehli âriflere göre idrâk olunamaz ve sıfatın sonu yoktur. Zât
böyle değildir. Ârif bilir ki, o zât, Allâh'ın zâtıdır; fakat o zât'ın sıfatlarına âit
kemâlî gereklerin nelerden ibâret olduğunu idrâk edemez. Bundan dolayı ârif
Allâh'ın zâtına göre beyânlar üzerinedir, sıfâta göre beyânlar üzerine değildir.
Bunun örneği, kul, varlıksal mertebeden, kudsî mertebeye ilerleyip yükselerek
keşfe nâil olunca, Allâh'ın zâtının kendi zâtının ayn’ı olduğunu bilir. Bu durumda
Zât'ı idrâk etmiş ve ârif olmuş olur. ”Nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur”
hadîsinin ma'nâsı budur.
Bu ârif oluş hâsıl olduktan sonra, kul için geriye kalan şey, o Zât'a gerektirici
olan sıfatları olabildiğince hakkıyla bilmek ve ilâhî Zât’ın sıfatlarıyla
vasıflanmanın sûretini anlamaktır. İşte geriye kalan, bu mühim olan noktadır.
Fakat sıfatın nihâyetini elbette ve elbette idrâke yol yoktur.
Bunun ilmî sıfatlarda benzeri: ilâhî kul, ilmî sıfatları hâsıl edebilir, fakat
ayrıntılarıyla idrâk edemez. Bildiği kendisine ma'lûm olan, kalbine inen
kadarından ibârettir. Bu durumda ilmî sıfatlardan örneğin vücûdda ne kadar kişi
olduğunu bilse bile, o kişilerden her birerlerinin isimlerini bilemez; onu da bilse
vasıflarını bilemez; onu da bilse, ayrı ayrı zâtlarını bilemez; onu da bilse, ayrı ayrı
nefislerini bilemez; onu da bilse, her birinin ayrı bir fert oluşu üzere şahsî hallerini bilemez. Bu, sonsuz bir şekilde sürer gider. Dîğer sıfatlar da böyledir. Bu
sıfatların her biri de, bu şekilde kalbe inen ma'lûm olan kadarına ta'bîdir.
Özetle: İlmî sıfatları bütünsel bir ihâta ile ayrıntılı olarak kavramaya imkân
olmayıp, bu kavrama, toplu bir şekilde tahakkuk eder. Ya'nî Zât'ı, "zâtı
yönünden" idrâk etmek ve o idrâkin hâsıl oluşuna erişmek ve bu husûsta bir şey
yitirmemek mümkündür. Bundan dolayı bu açıklamalara göre idrâk olunan
zât'tan başka bir şey değildir ve o idrâk olunamayan da sıfâttan başka bir şey
değildir. Çünkü sonun olmayışı zât'tan değil, zât'ın sıfatlarındandır.
Netîce: Zât idrâk edilebilirdir, ma'lûmdur, muhakkaktır; sıfat, mechûldür,
sonsuzdur. Ehlullâhdan çoğu bu meselede perdelidirler; çünkü Cenâb-ı Hak onlara zâtlarının, zâtının aynı olduğunu idrâk keşfini ihsân edince onlar, sıfâtını da
idrâk etmeyi talep ettiler. Nefislerinde bu talebin oluşmasına imkân olmayınca,
inkâra düştüler. Bunun için onlar, nidâ ettiği zaman, ilâhî icâbete nâil olamadılar.
73
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Onların mûsâlarına “İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî” (Tâhâ, 20/14)
ya’nî "Muhakkak ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur, bana ibâdet et!"
dediği zaman, Hakk'a ibâdet edemediler; ve Mûsâ'ya "Sen mahlûktan başka bir
şey değilsin" dediler. Çünkü Cenâb-ı Hak hakkındaki inanışlarında zât'ının idrâk
olunup, sıfâtının idrâk olunamayacağına dâir inanışları yok idi. Oysa tecellî,
onların inanışlarının tersine idi. Bundan dolayı inkâr oluştu. Zât'ın idrâk
olunduğu gibi, sıfâtın da zât'da müşâhede sûretiyle idrâk olunacağını zannettiler,
oysa bu imkânsızdır.
Kişide zâtî tecellî olduğu zaman bunun teferruatını da ister, bunları kendisinde
bulamayınca o gelen tecellîyi de inkâr eder. İlâhî benlik bulunduktan sonra beşerî benliğe
dönüş başlar ki kaygan bir zemîndir. Bu halde ilâhî sıfatların tasdîğini isteyip bunların
olmadığını görünce “bu tecellî zâtî tecellî değilmiş” diyerek inkâr ederler. Yöneldikleri Allah
kendi zanlarında oluşturup yöneldikleri Allah’tır. Oysa bu gelen tecellî gerçek zâtî tecellî
değil, zâtî tecellinin vuruntularıdır. Gerçek zâtî tecellîde ise bir varlık gösterme talebinde bulunulmaz. Bu hâdise mûseviyyet mertebesinde ya’nî tevhîd-i esmâda oluşan bir hâdisedir. Bu
mertebede tenzîh yoluyla Cenâb-ı Hakk’ın zâtını idrâk etmek mümkündür, bu mertebeye
gelen kişi henüz zamanı gelmeden îseviyyet mertebesindeki sıfatların kendisinde tahakkuk
etmesini ister, oysa o tahakkuk ancak îseviyyet mertebesinde geçerlidir.
“Bana ibâdet et!” hitâbı ile, sen şu an esmâ mertebesindesin, isimlerime ve sıfatlarıma
değil benim zâtıma ibâdet et, diyerek emir ve tavsiye gelmektedir. Bu hitâbın kaynağı zât idi
ancak zuhûr mahalli cisimler âleminde bir ağaçtan geldi. Oradaki hâdisenin özelliği ağaçtan
çıkan ateşin nûr şeklinde zuhûr etmesiydi. Bir başka ifâde ile bu hâl ağacın tabi’ hâli değildi
ve Allah’ın zuhûrunun ispâtı da oydu.
İşte mûseviyyet mertebesinde olup da namaz kılan bir kişinin bu hitâbı veyâ bu anlayışı
duyarak Cenâb-ı Hakk’ın zâtına secde etmesi lâzımdır.
Bu imkânsız oluş, yalnız Hak'da olmayıp, mahlûkda dahi böyledir. Sen nefsini görünce ve muâyene edince, zâtını bilirsin; fakat cesâret, cömertlik, ilim gibi
sende olan sıfatlar müşâhede ile idrâk olunmaz; belki o sıfatlar senden derece derece, ma'lûm olduğu kadarıyla açığa çıkar. Bir sıfat açığa çıkıp da, eseri görülürse,
o sıfatın senin için olduğuna hükmedilir. Sıfâtın bütünü sende dürülüp toplanmış
ise de, bütünü birden idrâk edilemez, müşâhede edilemez. Bunu aklın sana
bağlaması, ma'lûm olan kadarını, ifâde etme kânûnu yolu üzerine yürümekten
dolayıdır.
Kişi “ben” dediği zaman zât olarak kendini tanır ve kendisinden çıkan eserleri görür, peki
ya kendisinden henüz çıkmamış olanlar? İşte bu nedenle kendimizi bu yönden hakkıyla
tanımamız mümkün değildir, ancak zâtımızın genel hatları yönüyle tanımamız mümkündür.
74
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Zâtımızı bu şekilde tanımamız için de bu sıfatların kime âit olduğunu bilmemiz lâzımdır.
“Ben” kelimesiyle sâhiplendiklerimiz acaba benim mi, diyerek biraz düşünmeliyiz. Bu “ben”
hangi ben, kim acaba?
Bu dünyâda bizde ortaya çıkmayan o kadar vasıflar vardır ki bunlar âhirette ortaya
çıkacaktır. Ne kadar uzun süreler ömrümüz olursa olsun sürekli birşeyler ortaya çıkarırız
çünkü hepsi kaynakta vardır.
Şurası da bilinmelidir ki, yüce Zât’ı idrâk şu şekildedir: İlâhî keşf yoluyla bilirsin ki, sen O'sun; O, sendir; ve arada birleşme ve dâhil olma yoktur. Kul, zât
mertebesinde kul; Rab, Rab'dır. Kul, Rab; Rab kul olamaz, delîllere dayalı ve teorik ilmin üstünde olan ilâhî keşf ile ve zevk ya’ni bizzat hakîkatini yaşama yoluyla bu şekilde ârif olma hâsıl olursa, yüce Zât’ı idrâk hâsıl olmuş demektir.
Bilgi sâhibi olmak iki türlüdür; Birincisi aklî ve naklîdir ve bu ilim zâhirî şerîat mertebesi
düzeyindendir. İkincisi ise tahkîkî olan ilimdir ve burada bahsedilen ilim bu ilimdir. Bu ilim
akl-ı küllden gelen bir ilimdir ve şartı müşâhededir.
Birleşme ve dâhil olmanın yokluğundan kasıt, aslında iki ayrı varlığın olmayıp, bir
varlığın değişik görünmesi vardır.
Bu hakîkat idrâk edildikten sonra değişecek olan şey kişinin değer yargılarıdır. İşte bizlerin yanılgıya sürükleyen iki hal vardır ki bunların birisi akl-ı cüz’imiz ile düşünmek, diğeri ise
hislerimiz ile hareket etmektir. Bu iki oluşum beşeri olarak bizi yönlendirmektedir ve elimizdeki imkânlar da bunlara göre kurgulanmıştır. Bu nedenle bu ölçülerimizi geliştirmek
zorundayız ya’nî akl-ı cüz’i akl-ı külle doğru harekete geçirmek zorundayız. Bu durumda
hakîki ölçülere ulaşmış oluruz ve “sen O’sun; O sen” hakîkatini o zaman anlarız. “Ve nefahtü
fîhi min rûhî” hakîkatinden belirtilen üflenen rûh O’ndan gayrımıdır ki ayrı bir varlık olarak
bize üflenmiş olsun.
İslâm’ın gerçekte sâdece tatbîkat dîni değil tefekkür dîni olması da işte bu hakîkatleri tefekkür etmekten geçmektedir. Dînimizin sâdece zâhiri kısmının tatbîk edilmesi ve kelimelerinde bâtınlarına inmeyerek sâdece zâhiri anlamlarıyla algılanıp o kadarıyla yetinilmesi ne
yazık ki ömrümüze mâl olmaktadır.
Fizîki anlamda kul Rab ve Rab da kul olamaz.
Bu durum, zâtî sahk ve zâtî mahk denilen mertebeden sonra oluşur. Bu keşfin
alâmeti:
- ârif olanın, Rabb'inin zuhûruyla, nefsinden fânî,
- sonra rubûbiyyet sırrının zuhûruyla Rabb'inden fânî,
- daha sonra zâtî tahakkuklarla sıfat bağlantılarından fânî olmasıdır.
75
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Bu belirtilen durum senin için hâsıl olunca, zâtı idrâk etmiş olursun ve zâtı
idrâkin, nefsinde bundan daha fazlasına ihtiyâç yoktur.
Bu belirtilen “sen O’sun; O sen” hükmünün anlaşılması için bu belirtilen durumların
oluşması şarttır. Şartlanmalarımız sonucu bizde oluşmuş olan ayrı-gayrı görme kalıntıları
yapılan çalışmalar netîcesinde bizden eriyip gider ve aslî üzere kalır.
İnsanda abdiyyet ve ulûhiyyet olarak iki veche vardır. Nefs ise bizim faaliyet sahamızdır
ve duygularımız da dahil olarak herşeyle birlikte nefs ismini almaktadır. Bu nefs, sâdece
nefs-i emmâre ile kastedilen nefs değildir, o da dâhil olmak onun üzere üstünde olan bütün
mertebeler ile birlikte bulunmaktadır. Bu nefsin biri topraktan ya’nî anne tarafına bakan bir
de akl-ı külle ya’nî baba tarafına bakan tarafı mevcûttur. Nefsin anne ya’nî toprak tarafına
bakan tarafı kulluk tarafıdır, rûh tarafından ya’nî “ve nefahtü”den gelen ve “eyyadnâhü bi
rûhil kudus” ifâdesiyle güçlendirilen tarafıyla bulunan ulûhiyyet tarafıdır.
Bizler ya toprak tarafımıza ya’nî abdiyyetimize dönerek yaşıyoruz veyâhut rahmâniyyetimize dönük olarak yaşıyoruz. Beşeriyetimiz olan bu toprak tarafından kurtulup rahmâniyyetimize döndüğümüz zaman “sen O’sun; O sen” hükmüyle O’ndan gayrı bir varlık kalmaz ortada.
Kişi nefsinden fânî olduğunda idrâkinden şey’iyyet ortadan kalkar. Sonrasındaki
Rabb’inden fâni olmada ise idrâkinden kimlikler ortadan kalkar.
Ammâ hüviyyetine bağlanan ilim, kudret, semi', basar, azamet, kahır, kibriyâ
ve benzeri sıfatlar, sıfâtın idrâk kaynaklarındandır. Bu mertebede, yukarıda belirtilen iki zâttan her birini idrâk, azamî kuvvetinin ve himmetinin yüceliğinin ve
hakîkatlerin sırlarına ilmin dâhil oluşunun dereceleriyle uygundur. Bunu,
"zâtiyyûn"dan olan kimselerden her birisi, azamî kuvvetinin ve himmetinin yüceliğinin hakîkatlerin sırlarına ilminin dâhil oluşunun derecesine göre idrâk edebilir. Bu duruma göre, istediğini söyle:
İstersen, "Zât idrâk olunamaz," dersin! Bu, sıfâtın aynı olması i'tibârı iledir.
“Lâ tudrikuhül ebsâru" (En'âm, 6/103) ya’nî "Cenâb-ı Hakk'ı görme duyuları
idrâk edemez" âyeti buna işârettir. Çünkü görme duyusu sıfâttandır; sıfatı idrâk
etmeyen, zâtı da idrâk edemez.
Bizler aslı olmayan beşeri varlığımıza hayâli bir asâlet vermekteyiz ve aslında olmayan
şu bedenlere varmış gözüyle bakmaktayız ve onlara bizim diyerek sâhip çıkmaktayız. Bu
sâhiplik ise O’ndan ayrı olma zorunluluğunu doğurmaktadır. İşte yapmamız gereken şartlanmalar netîcesinde oluşan bu bilgileri değiştirmek olacaktır. Temizlenmek budur. Eski hâlimiz üzere bünyemizde bulunan bilgileri yeterli görmediğimiz ve bunlardan daha ilerisine geçtiğimiz zaman ulaşacağımız yer zâten yine kendimiz olacağız. Zaman ve mekânın dışarısına
çıkartılmış olan bir Allah’a bizim ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk “Ben sizinle
berâberim” diye bize hitâp ederken bizler en büyük perde olarak kendi zannımızı koymuşuz
76
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
ve onu örtmüşüz. “Şah damarınızdan daha yakınım” ifâdesinde “şah damarı” madde bedeni
ifâde ederken, Cenâb-ı Hakk daha yakınım demekle rûhâniyyetiniz de benim demek istemektedir.
Bizlerin ise hayâlimizde var ettiğimiz küçük dünyâyı ortadan kaldırıp, gerçek dünyâya
ulaşmamız gerekecektir. Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendisiyle iken “ben” diyordu, sıfatları ve isimleriyle zuhûru sonrasında aynada beliren yine kendisine “sen” demiştir. Bu nedenle
O’Nun için “sen” demek “Ben” demektir çünkü O’nun özünde varlıklar yoktur, bizler “sen” ve
“ben” kelimesini beşeri anlamda kullandığımız için kendimizi ayrı gibi zannediyoruz. O’nun
varlığında ise o, sen, ben kelimeleri hep kendisini anlatmaktadır çünkü kendisinden başkası
yoktur. Biz anlayışımızda bu ayrılığı yapıyoruz.
Bizler kendimizde olanı yine kendimizde bulmak için ef’âl âleminden çıkıp yükselmek zorundayız. Bu âleme âit bütün zannî ve hayâli kurgulardan uzaklaşıp sıyrıldıktan sonra kalan
O olacaktır. Bu yol ise “mücâhedesi olmayanın müşâhedesi olmaz” yolundan geçmektedir.
Gözler O’nu göremez çünkü ayrı bir göz yoktur ki bir gören bir de görülen olsun. İdrâk
eden bir göz ya’nî O’nun gözü ancak O’nu görür yoksa beşeriyet üzere olan görüşle o görülemez. Bu nurla bakan göz her baktığı yerde O’ndan başkasını göremez.
İstersen, "Zât idrâk olunur" dersin. Bu, ilk belirttiğimiz ayrıntılar i'tibârı ile
olur. Bu bir mühim mes'eledir ki, ehlullâhın ekserisi üzerine gizli kalmıştır ve bu
husûsda benden evvel hiç bir kimse, bir söz söylememiştir. Bu detay, zamânın
nâdirlerindendir, mühim olarak derin bir şekilde düşünmeye değerdir. Bu
ayrıntılı tetkîk, öyle bir tecellîdir ki, buna ancak keşfi açılıp da Cenâb-ı Hakk'ın
sıfatlarıyla vasıflanmadaki lezzeti zevk edenler ya’ni bizzât yaşantılarına geçirenler nâil olurlar.
Burada belirtilen hal “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” ifâdesinde belirtilen haldir. Allah’ın
ahlâkı ile ahlâklanmak demek, herşeyin mutlak olarak hakkını vermek demektir. Bu halde
kesilmesi gereken yerde kesilir, asılması gereken yerde asılır ya’nî acıma dahi olmaz bu
halde. Bütün varlığın hakkının verilmesi zorunludur, örneğin yılan zehirleyecekse bu zehirin o
yılana verilmesi gibi.
“Resûlullâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmak” ise rahmet yönünün ağırbasmasıdır. Burada
yumuşaklık vardır, halka rahmet vardır ki Cenâb-ı Hakk da buradan işler o rahmet fiilini
zâten.
Ehlullâh’ın ba’zı hallerinde dahi bunlar görülür. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanıldığında başka
Resûlullâh’ın ahlâkıyla ahlâklanıldığında başka haller gösterirler.
Bundan sonra bir mertebe daha yükselirse, Hakk'ın kendi sıfatlarıyla
vasıflanması husûsuna ârif olmaya da nâil olur. İşte nihâyet bulma ve sırlara
giriş, bu mertebededir, bunu anla! Fakat bunu da kemâl ile nihâyete eren ve zü'l-
77
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Celâl'e yakınlaşmış olmayanlar anlayamazlar. Bu makâmın altında ne mızraklar,
ne kılıçlar vardır.
Bir yerde Celâl tecellisi var ise onun arkasından ikrâm gelecektir mutlaka. Cemâl tecellîsi
var ise eğer zâten ikrâm o anda olmaktadır. Celâl tecellîsinin şiddetine göre arkasından
ikrâmı gelir.
Çok eski bir binâyı merhametli davranma kastıyla tâmir edersek, bu iş ilk bakıldığı anda
cemâli gibi gözükür ancak binânın çok eski oluşundan dolayı arkasında zahmet gelir. Eğer bu
eski binâ celâl tecellîsi ile yıkılıp yerine yenisi kurulursa bu hâl ona sonuçta cemâl olmuş olur.
Hz Mevlânâ (r.a) bu konuda “eğer yenisini yapamayacaksan eskisini de yıkma ancak yenisini yapacaksan hiç acıma yık!” buyurmuşlardır.
Mızraklar ve kılıçlardan kasıt ulûhiyyet mertebesine çıkarken beşeriyetten gelen sözlerdir. Kişi yükselmeye çalıştıkça çevre onu aşağıya çekmeye çalışır.
İki Beytin Tercümesi:
"Kalbim beni, hayât suyunu birden içmeklik için hırslandırdı. Oysa hayretle
söylerim, orada ölen ne hırslılar vardır.
Yine benim için kalbin ahdini yudum yudum içenler arasında da kadîm
hırsım vardır. Oysa orada da ne hırslılar hiç bir şey elde edemememiştir.
Benim bu yolda başka türlü de bir sözüm vardır; o söz, önceki sözüme
muhâliftir; fakat bu tezâd bu sözün muhâlefetine göredir. Yoksa hakikatte tezâd
yoktur; çünkü hakîkatler arasındaki zıtlıkların hepsi, hakîkat bakış açısından
ma'nâda birdir. O söz, aşağıda belirttiğimiz gibidir:
Sıfât, mutlaklık bakış açısından ma'lûm ma’nâlardır. Zât ise mechûl bir
husûstur. Mechûl bir husûsu idrâk etmektense, ma'lûm olan ma’nâları idrâk etmek daha iyidir. Şu halde sıfâtta "idrâk yokluğu" geçerli olunca, zâtı idrâk için
"vecihlerden hiçbir vecihden" yol yoktur. Bu hakîkate bakarak Hakk'ın ne sıfâtı,
ne de zât'ı idrâk edilebilir değildir.
Şurasını da bilesin ki, Rahmân sıfatı "fa'lân" ölçüsü üzerinedir. Arapçada kelimedeki ilâve harf, ilâve ma'nâya işâret ettiğinden bu ölçü, vasıflanmış olanın,
sıfatıyla vasıflanmasında ve sıfatın, sıfatla vasıflananda zuhûrunda mübâlağaya
işâret eder. Bu hikmete dayalı olarak, Allah'ın rahmeti her şeyi ihâta etmiştir.
78
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
Hattâ ateş ehli hakkında en son husûsun rahmete dönük olması da bu
ihâtadandır.
Bu Rahmân isminin altında bütün zâtî ilâhî isimler bulunmaktadır. O zâtî
isimler yedidir: Hayat, İlim, Kudret, İrâde, Semi', Basar, Kelâm.
Bu er-Rahmân ( ُ‫ )ال ﱠر ْح َمن‬isminin harfleri de yedidir.
Birincisi "elif"(Q) harfidir; hayâttan ibârettir. İlâhî hayâtın bütün eşyâya
sirâyet edişini ve eşyanın ilâhî hayat ile ayakta durmasını görmüyor musun?
Tıpkı böyle "elif" de nefsiyle harflerin hepsine sirâyet etmiş ve hepsinde
mevcûddur. Hiçbir harf yoktur ki, "elif" o harfte telaffuz edilmesin ve yazılış
i'tibârı ile mevcûd olmasın. Yazımda meselâ "be" harfi açılıp yayılmış eliftir.
"Cim" harfi iki tarafı eğri olan eliftir. Dîğer harfler de böyledir. Telaffuz i'tibârı ile
"elif”in her harfte olan varlığına gelince: Harfi açtığın zaman elifi, ya onun
açılımında veyâhud onun açılımdaki harflerin açılımında bulursun. Şu halde
"elif'in yitip gitmesi için imkân yoktur. Örneğin "be" harfini açınca "bâ" dersin,
"Elif" meydana çıktı. "Cîm" harfini açınca "cîm, yâ, mîm" dersin, yine "elif"
ortasında çıktı. "Ye=yâ"da aynı şekilde "elif" mevcuttur. "Mîm" de böyledir. Onu
açınca da "mîm, yâ, mîm" gelir. Harflerin hepsi bu örnek üzerinedir. Kısaca, "elif"
harfi, bütün mevcûtlara sirâyet etmiş olan rahmânî hayâtın mazharıdır.
Harflerdeki bu özellikler hep bu âlemin zuhûrunu anlatmaktadır. Her harfin ayrı bir
ma’nâsı vardır ve Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olması ve başka dillere tam bir çevirinin olmayıp
yapılan çevirilerin namazda okunamaması hep bu yüzdendir. Hangi harfi alırsak alalım hep
“elif” harfinin değişik olarak şekillendirilmesidir. Namazda durduğumuz şekillerde dahi önce
kıyamda “elif”, rükûda “dal”, tekrar kalkarak “elif” ve secde de “mîm” harflerinin şekillerini
çizerek “âdem” olduğumuzu ispât ediyoruz.
Tabîat âlimleri istedikleri kadar canlı ve cansız varlıklar olarak ayrım yapsınlar işin
aslında cansız varlıklar diye birşey yoktur. Cansız varlıklar demeleri onların hayalleri
dolayısıyla onlarda göremedikleri hayattan dolayıdır. Var olan herşeyin muhakkak bir şekilde
hayâtı vardır. Cenâb-ı Hakk’ın Hayy esmâsı onlara sirâyet etmiştir ve herbirşey de bu şekilde
kâimdir.
"Lâm"(Þ) harfi ise, ilmin mazharıdır. "Lâm" harfinin dik şekli, Hakk'ın zâtına,
ilminin mahallidir. Ta'rîfesi, ya'nî dîğer harfe bitişme vâsıtası olan kıvrık kısmı,
mahlûklara olan ilminin mahallidir.
"Râ"(‰) ise, yokluk gizliliğinden, varlık zuhûruna meydana çıkarılan, ilâhî
kudretin mazharıdır. Bilineni görürsün, yok olanı mevcûd bulursun.
79
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
"Hâ" (y)harfi, boğazın göğüse bitişik olan yerinden çıkar. İlâhî irâde de, ilâhî
nefs de bize nispetle mechûldür. Neyi murâd etmiş olduğu ve ne sûretle
hükmedeceği ne görülür, ne bilinir. Şu halde ilâhî irâde salt gaybtır.
"Mîm" (ß) harfi ise işitmenin (sem’) mazharıdır. Görmüyor musun? "Mîm"
harfi ağzın dış kısmı olan dudaktan çıkar. Bunun için söylenmeyen bir söz
işitilmez; söylenen söz ise zahir olmuştur; o söz, ister telaffuzâ âit, ister hâle âit
olsun. Özetle "hüviyyetin" "hâ"(ç)sına benzeyen "mîm"in başının yuvarlak kısmı,
sözü işitmenin mahallidir. Çünkü yuvarlağın nihâyeti, hidâyetinin aynıdır. Söz
de tıpkı bunun gibidir. Söz ile başlayanlar, sözün nihâyetine dönerler. "Mîm" harfinin ta'rîfe, ya'nî diğer harflere bitişme vâsıtası olan kısmı, hâl ile olsun, söz ile
olsun, mevcûtların sözlerini işitme mahallidir.
"Mîm" ile "nûn" arasındaki "elif”e gelince: Bu "elif", basar ya’nî görme
mazharıdır. Bunun sayılardan karşılığı "bir" sayısıdır. O bir sayısı da, Hak
sübhânehû ve Teâlâ'nın zâtının görülmediğine işârettir. "Elif" harfi de yazımda
düşmüş, telaffuzda sâbittir. Yazımda düşmüş oluşu, Cenâb-ı Hakk'ın mahlûkları
nefsinde gördüğüne işârettir. O mahlûklar, O'nun için "gayr" değildir. Telaffuzda
sâbit olması, Hakk'ın zâtının, zâtıyla mahlûklardan üstünlüğüne ve mahlûklardaki zillet ve noksan gibi sıfatlardan mukaddes ve yüce olmasına işârettir.
"Nûn"(æ) harfine gelince, Cenâb-ı Hakk'ın kelâm mazharıdır. Cenâb-ı Hak
Kur'ân'da “Nûn vel kalemi ve mâ yesturûn” (Kalem, 68/1) buyurdu. Bu, "levh-i
mahfûz"dan kinâyedir. Levh-i mahfûz ise, Cenâb-ı Hakk'ın “mâ farratnâ fîl
kitâbi min şey’in”(En'âm, 6/38) ya’nî "Biz kitâpta hiçbir şeyden eksik
bırakmadık" âyetiyle vasıflandırdığı Allâh’ın kitâbıdır. Hakk'ın kitâbı ise, kelâmı
demektir.
Şurası da bilinmelidir ki: "Nûn" zâtî mâhiyyeti ile vâhid ya’nî bir cümle olarak, halleri ve vasıflarıyla berâber mahlûk sûretlerinin nakışlanmasından ibârettir. Bu nakışlanma, Cenâb-ı Hakk'ın mahlûk sûretlerine "Kün(Ol)!" ile hitâp ettiği
Allâh’ın kelimesinden ibârettir. O "Kün" kelimesi, ilâhî nûrâni kalemin levhde
yazdığı sûretle olur. O levh, ilâhî kelimelerin görünme yeridir. Çünkü "Kün"
sözünden çıkan her şey, levh-i mahfûzun ihâtası altındadır, işte bu inceliğe dayalı
olarak biz, "nûn" Allâh’ın kelâmının mazharıdır dedik.
Şurası da bilinmelidir ki; "nûn" harfinin üstündeki nokta, mahlûk sûretleri ile
açığa çıkan Allâh'ın zâtına işârettir. Mahlûklardan önce açığa çıkan Zât'dır, sonra
80
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
3.Bölüm Sıfat-Terzi Baba Şerhi
mahlûk açığa çıkar. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın zâtının nûru, mahlûkun nûrundan
a'lâ ve daha zâhirdir. Bunun içindir ki Rasûlullâh (s.a.v.) "Sadaka, önce
Rahmân’ın avucuna, sonra fakîrin avucuna düşer" buyurmuştur. Nasıl böyle
olmasın ki, Sıddîk-ı Ekber de "Ben bir şeyde önce Allah'ı görmedikçe, o şeyi
görmem" buyurmuştur. Bu şekilde noktanın Allah'a işâret olduğunu anlayınca,
"nûn" harfinin yuvarlaksı kısmının da mahlûklara işâret olduğunu anlarsın. Biz
"El-Kehfü ve'r-Rakîm Fî Şerhi Bismillâhirrâhmânirrahîm" adlı kitâbımızda
"Rahmân" ismi hakkında daha geniş bilgiler beyân ettik. Arzu eden o kitâba
mürâcaat etsin. Bu kerîm isme ve bu kerîm ismin ihtivâ ettiği sırlara dikkatle bak!
Fikirlerin o sırlarda hayrete düşmemesi mümkün değildir.
Bu şerefli ismin harflerinin sırlarını ve her harfin açılımıyla berâber sayısının
miktârı ve her harfin varlıksal harîkalardan ve sarsıntılardan ihtivâ ettiği şeyler
hakkında bahsi uzatmış olsaydık, fehimlere hayret verecek o kadar acâiplikler ve
gariplikler ortaya koyardık ki, kitâbı okuyan, bunu nereden aldığımıza şaşar
kalırdı. O tür bahsi terk etmemizin sebebi kıskançlık veyâhut cimrilik değildir.
Fakat kitâbı okuyan ve yazan usanmasın diye, bu kitâpta kısa ve öz anlatmayı
tercih ettik. Çünkü usanç, amaçlanan faydanın yitirilmesine sebep olur. Bununla
berâber bu kitâba koyduğumuz sırlar, terk ettiğimizden daha büyüktür.
Allahu'l-Müsteân ve aleyhi't-tüklân.
“Yardım Allah'tan talep edilir ve tevekkül O'nadır".
Nefes-i rahmânî bu âlemlere üflenip yayılmaya başlayınca kesîfleşerek, nerede neyi
meydana getirecekse orada onu oraya koydu. Sonrasında Rahmân’dan Rahîm’e tenezzül ile
bütün âlemler Rahmân’ın rahminden doğdu. Müslümanlar olarak sâdece Besmele-i Şerîfe’yi
hakkıyla inceleyip bilsek bu âlemlerin sırrını kolayca çözeriz.
Bir çocuk nasıl ki anne rahminde meydana geliyorsa Rahmân esmâsının Rahîm esmâsına
dönüşmesinden sonra öbek öbek bütün âlemler oluşmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere âlemlerin altı günde hálk edilmiş olması bu belirtiğimiz
oluşumun aşamalarını göstermektedir. Bizler şu anda yedinci günün içerisindeyiz. Hz.
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin nübüvveti ile birlikte yedinci gün başlamıştır. Bunun içindir ki
hırıstiyanların yedinci günü olmayıp bu gün sâdece müslümanlar içindir. Bu yedinci günün
içerisinde biz müslümanlara istirahat de yoktur. Hırıstiyanlar hafta tatili olarak bir gün kullanmakta iseler de müslümanlar olarak bize bu tatil günü yoktur. Cum’a sûresinde bu durum
açıkça belirtilmiş ve “Cum’a namazından sonra yeryüzüne dağılarak rızkınızı arayın”
buyrulmuştur. Açık olarak o gün istirahat edilmeyip, çalışılması gerektiği belirtilmiştir.
Herbirimiz bir şeyi yapmak istediğimizde o şeyi yapmak için olan irâde önce iç bünyede
oluşur, o irâde ise ancak o şey yapıldıktan sonra gözükür.
81
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Ulûhiyyet Hakkındadır
Vücûda âit hakîkatlerin hepsine ve o hakîkatleri gerçek yüzleri ile mertebelerinde korumaya ulûhiyyet derler. Vücûd hakîkatleri ta'bîriyle, zuhûr yerleriyle
açığa çıkanın hükümlerini, ya'nî Hak ile halkı kastediyoruz. İlâhî mertebelerin ve
varlıksal mertebelerin hepsine kapsam olmak ve bunlardan her birine vücûd
mertebesinden hakkını vermek, ulûhiyyetin ma'nâsıdır; Allah, o mertebe
sâhibinin ismidir. Bu isim, Vâcibü'l-Vücûd Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
zâtından başkası için olamaz. Bundan dolayı zâtî zuhûr yerlerinin a'lâsı,
ulûhiyyet zuhûr yeridir. Çünkü ulûhiyyetin her zuhûr yeri üzerine, bütünsel
ihâtası ve mutlak olarak kapsam oluşu ve her vasıf ve isim üzerine saltanatı vardır.
İşte her zaman dediğimiz gibi kelimelerin hakîki ma’nâlarını idrâk edip yaşamadıkça
irfân ehli olunması mümkün değildir. Yukarıda belirtildiği üzere “ulûhiyyet”in îzâhının da
bundan daha düzgün ve derli toplu bir şekilde yapılması mümkün değildir. Bu varlığın gerçek
yüzleri bizim beşerî olarak görüp değerlendirdiğimiz değildir, ancak ki ilâhi hakîkatleri idrâk
edip seyretmiş olan biz göz olsun. Bunun dışında olan değerlendirmeler hayâli değerlendirmeler olup bu değerlendirmeler ile ulûhiyyetin anlaşılması mümkün değildir. Bu hâlde
hayâlde oluşturulan Allah ile berâber olunur ki bu da kişileri bir başka hayâle sürükler.
“Allah” denildiğinde ne anlıyoruz? “Rahmân” denildiğinde ne anlıyoruz? “İnsan” denildiğinden ne anlıyoruz?
Uluhiyyet mertebesinin bütün bu âlemlerde üstlendiği iş “bu varlığa kendisinin vermiş
olduğu gerçek yüzleriyle onları korumasıdır”. “Fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh”
ya’nî “ne tarafa dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) âyet-i kerîmesi ile
belirtilmek istenen de budur. Eşyânın sâdece eşyâ sûreti olarak görülmesi hâlinde bu âyet-i
kerîme takdîr edilmiş olmaz. Bizler Allah’ın onlara vermiş olduğu gerçek yüzleriyle çevremizde bulunanları tespît ettiğimiz ve müşâhede ettiğimiz zaman onların vechinin Hakk’ın vechi
olduğunu görürüz. Bu nedenle bize gerekli olan eşyânın görülen kısımlarını aşarak özünde
olanı idrâk edecek bir bakıştır. Seyr ü sülûk yolunda yapılanlar çalışmalar da bu bakışın açılmasına yönelik olan çalışmalardır.
Nasıl ki her varlık kendisine âit bir özelliğe sâhip olup hiçbir varlık birbirine benzememektedir, işte bu kendisine âit olan özellik onun gerçek yüzüdür. Bu gerçek yüz ise ilâhî bilginin onu koyduğu mertebeden ibârettir.
“Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanmak” ifâdesiyle de belirtilen bu mertebede neden, niçin
gibi sorular olmaz, sâdece o fiilin o mertebenin gereği olduğu anlaşılıp, sükût edilir. Bu mer-
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
tebenin verişleri küfür ehli veyâ îmân ehli vb. gibi ayrımlar olmadan verilir ki bu mertebenin
adâletidir.
Bâtın olarak bakıldığında Hakk, zâhir olarak bakıldığında halk olmaktadır. Cenâb-ı
Hakk’ın esmâ-i ilâhiyyesindeki isimlerin Zâhir ismi kapsamında âlemde açığa çıkmasının aldığı isim halktır. İşte bu nedenle “yaratma” kelimesinin ifâdesi doğrultusunda yukarıda ayrı bir
varlığın bu âlemleri kendisinden ayrı olarak yarattığını düşündüğümüz anda “ulûhiyyet” kelimesi ile anlatılmak istenileni anlamamız mümkün değildir. Çünkü bu düşünce eşyânın gerçek
yüzlerini bize göstermez. Oysa bâtından zâhire çıkan bu şehâdet âlemi bir müddet sonra
Zâhir ismi kapsamından çıkarak tekrâr Bâtın ismi kapsamına dönmektedir. Bu nedenle halk
ismini verdiğimiz bu zâhir âlemin bâtını Hakk’tan başka bir şey değildir.
Hak kelimesinin ortasına ilâve edilen “lâm” harfi onu “halk” yapmaktadır. Bu “lâm(4)”
harfi şekli i’tibârıyla da görüldüğü gibi hem bâtın hem zâhir olarak bu âlemleri kucaklamıştır,
sâdece zâhir olarak kucaklamış olsa bâtınsız olmaz, sâdece bâtın olsa âlem görüntüye gelmez. Ya’nî sâdece Hak olarak bakarsak bu durumda halk ortaya gelmez, ulûhiyyet “lâm”ının
ilâvesiyle halk ortaya gelir ki, bu âlemde ne kadar zuhûr yeri varsa hepsi Cenâb-ı Hakk’ın bir
vechidir ya’ni isimlerinden bir ismin özelliğidir.
İşte bizlerde varlıkları kendi mertebelerinde tutup o meretebeden hakkını vermeye çalıştığımız sürece aynı işi yapmış oluruz ya’nî ulûhiyyet hakîkatinden bizde olan tecellîyi zuhûra
çıkarmış oluruz.
Ulûhiyyet,Ümmü'l-Kitâb'dır;Kur'ân ahadiyyettir;Furkân vâhidiyyettir;Kitâb-ı
Mecîd, rahmâniyyettir. Bu ta'bîrlerden her biri i'tibârîdir. Yoksa tahkîk ehlinin
kullandığı terimlere göre ilk i'tibâra bakarak Ümmü'l-Kitâb, Zât’ın özünün
mâhiyetidir. Kur'ân zâttan ibârettir. Furkân sıfâttan ibârettir. Kitâb, mutlak
vücûddan ibârettir. Bu ibârelere âit ayrıntılar bu kitâbın ilgili bölümlerinde gelecektir.
Tahkîk ehlinin kullandığı terimleri ve bizim hakîkatine işâret ettiğimiz sözleri
bilince, bu iki îzâh arasında ihtilâf olmayıp, ihtilâfın ibârede olduğunu ve sıfâtın
bir şey' olduğunu idrâk etmiş oldun. Bu bahsettiğimiz îzâhları güzelce anlamış
isen, senin için aşağıdaki îzâhım da açılmış olur. O îzâh şu şekildedir:
Ulûhiyyetin saltanatı altında bulunan isimlerin a'lâsı "ahadiyyet"tir.
Vâhidiyyet, Hakk'ın ahadiyyetten tenezzüllerinin ilkidir.
Vâhidiyyetin kapsam olduğu mertebelerin a'lâsı da rahmânî mertebedir.
Rahmânî zuhûr yerlerinin a'lâsı da rubûbiyyettedir.
Rubûbiyyet mertebelerinin a'lâsı da, "Melik" kerîm ismindedir.
83
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
Melikiyyet, rubûbiyyetin; rubûbiyyet, rahmâniyyetin; rahmâniyyet,
vâhidiyyetin; vâhidiyyet, ahadiyyetin; ahadiyyet ulûhiyyetin altındadır. Çünkü
ulûhiyyet, vücûdî olan ve vücûdî olmayan hakîkatlerin bütünsel olarak
ihâtasından ve mutlak kapsam oluş ile hakkını vermekten ibârettir. Ahadiyyet,
vücûd hakîkatlerinden bir hakîkattir.
Özetle, ulûhiyyet en üsttedir. Bunun için Hakk'ın Allah ismi, isimlerinin
a'lâsıdır ve "Ahad" isminden daha âlîdir.
Ahadiyyet, zât zuhûr yerlerinin nefsine tahsîs edilmesi demektir. Ulûhiyyet,
zât zuhûr yerlerinin nefsine ve gayrısına kapsam oluşu i'tibârı ile olduğundan en
üstündür. Onun için ehlullâh, ahadiyyet tecellîsini men' etmişlerdir, ulûhiyyet
tecellîsini men' etmemişlerdir; çünkü ahadiyyet, sırf Zât olup, sıfatların o zâtta
zuhûru düşünülemez; nerede kaldı ki, mahlûk o ahadiyyetle zâhir olsun. Bundan
dolayı her bakış açısından ahadiyyeti mahlûka bağlamak imkânsızdır.
Özetle, ahadiyyet zâtıyla kâim olan Kadîm-i Mutlak içindir. Vâcibü'lvücûd'un zâtı hakkında zâtı için kendi nefsinden hiç bir şey kendisine gizli olmadığından ahadiyetin ona tahsîs edilmesi hakkında söz yoktur.
“Ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ” ya’nî “Hey Habîb’im attığın
zaman sen atmadın velâkin Allah attı” (Enfâl, 8/17) âyet-i kerîmesinde görüldüğü gibi
zâhirde atan olarak gözüken Efendimiz (s.a.v), gerçekte atan olarak belirtilen “Allah” ve atılan mahal ve bütün bunları anlatan bir başka mertebe vardır. Burada belirtilen ifâde
ulûhiyyet mertebesinden söylenmiş olsaydı ifâdede “Allah attı” denilmeyip “Ben attım” denilmesi gerekirdi. İşte bu mertebe ahadiyyet mertebesidir ki o mertebedeki inniyyetin
hakîkatidir.
Eğer sen, "O" oldunsa sen, "sen" değilsin; belki O'sun. Eğer "O" sen olduysa O
değil, belki sensin sen! Kim bu tecellîye mazhar olabilirse, bilsin ki o tecellî,
vâhidiyyet tecellîlerindendir, ahadiyyet tecellîlerinden değildir. Çünkü ahadiyyet
tecellîsinde ne "ente(sen)" ne "hû(o)" zikrine imkân yoktur, bunu anla!
Bu kitâbın ilgili bölümünde ahadiyyet hakkında gerekli sözler konulmuştur.
Şurası da bilinsin ki: varlık ile yokluk birdîğere karşılıktır. Ulûhiyyet feleği bu
ikisini ihâta etmiştir; çünkü ulûhiyyet kadîm ve sonradan olan, halk ve Hak, varlık ve yokluk gibi birdîğere zıt olan sıfatları toplamıştır. Bundan dolayı
ulûhiyyette vâcib olan şey, vâcib olarak açığa çıktıktan sonra muhâl olarak da
84
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
açığa çıkabilir. Muhâl olan şey, muhâl olarak açığa çıktıktan sonra vâcib olarak
da açığa çıkabilir.
Ve ulûhiyyette Hak, halk sûretiyle de açığa çıkar, "Ben, Rabb'imi genç bir
delikanlı sûretinde gördüm" hadîs-i şerîfinde olduğu gibi.
Aynı şekilde ulûhiyyette halk, Hak sûretiyle de açığa çıkar. "Allah Âdem'i
kendi sûreti üzere hálk etti" hadîsinde olduğu gibi.
Bu îzâh edilen tezâd üzerine ulûhiyyetin, her şeye hakîkatlerden kapsam olduğu hakikatle hakkını verdiği anlaşılır.
Seyr ü sülûk yolunda yapılan çalışmalar ile kişi bünyesinden ne kadar çok zıttı birleştirebilirse Allah’ı o kadar tanımış olur. Bunun yanında en önemli şey ise ilâhî nefhânın ya’nî “ve
nefahtü”nün o kişiye ulaşmasıdır, bu nefhâ kendisine ulaşmayanlar bunları idrâk edemezler,
isterse bu kitâbı satır satır ezberlesin. İlâhî hakîkatlere karşı ölü olan birinden doğacak olanlarda muhakkak olarak ölü olacaktır.
Şu halde Hakk'ın ulûhiyyette açığa çıkması mertebelerin en kâmili ve a'lâsı ve
görünme yerlerinin en üstünü ve a'lâsı üzerinedir.
Halkın ulûhiyyette açığa çıkması ise, imkân dâhilinde olanların aynı cins
olmaklık ve zıt olmaklık ve yokluk ve varlık bakış noktalarından hak ettiği mertebeye göredir.
Vücûdun ulûhiyyette açığa çıkması, Hak ve halkın ve bunlardan her birisinin
ferdlerinin mertebece hak ettiği kemâl üzerinedir.
Yokluğun ulûhiyyette zuhûru, salt fenâda gayr-i mevcûd olan en mükemmel
vecihte batnları, sırflığı, yalnızlığı ve mahvda oluşu üzerine tertîplidir. Yokluğun
ulûhiyyette zuhûru meselesi, öyle bir sırdır ki, bu sırrı akılsal ve fikirsel yoldan
idrâk etmeye ve ârif olmaya yol yoktur. İlâhî tecellî ile ârif olunan ilâhî umûmî
tecellî içinden, bu özel zevke ya’nî yaşayışa ilâhî keşf ile ulaşabilen bu sırrı anlar.
Bu bir sırdır ki, evliyâullâhdan kâmil olanların hayrete düştüğü yerdir. İşte
bu ulûhiyyete Cenâb-ı Peygamber "Ben Allah'ı sizden daha çok bilen ve sizden
çok Allah'dan korkan bir kimseyim" hadîsiyle işâret etmiştir. Rasûlullâh,
"Rab'dan, Rahmân'dan" dememiş, "Allah'dan korkarım" demiştir. Bu sırra “ve mâ
edrî mâ yuf’alu bî ve lâ biküm” ya’nî "Bana ne işlenecek, size ne işlenecek, ben
onu bilmem" (Ahkâf, 46/9) âyetinde de işâret vardır.
85
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
Ya'nî Peygamber (s.a.v) yukarıdaki hadîs ile demek istiyor ki: Ben
mevcûdların içinden Allah'a ve o Allah'ın dergâhında açığa çıkarılacak şeye en
çok vâkıf bir kimseyim; fakat ilâhî tecellîde hangi sûrette açığa çıkacağım, onu
bilemem. Ulûhiyyetin hükmü neyi gerektirirse, ona göre açığa çıkarım.
Ulûhiyyetin hükmünde ise, zıtları barındırmayan kânun yoktur; bundan dolayı o hüküm bilinir ve bilinmez ve o hükme cehâlet bağlanır ve bağlanmaz.
Çünkü ulûhiyyet tecellîsi için çokluk âleminin ayrıntılarında bir yerde durup
tecellînin kesilme sınırı yoktur; bundan dolayı ulûhiyyete idrâkin ayrıntılı olarak
bağlanmasına vecihlerden bir vecih için imkân yoktur. Çünkü sonu olmayan Hak
üzerine bu tür idrâkin olması muhâldir. Şüphe yoktur ki, sonu olmayan şeyi
idrâk için yol yoktur.
Lâkin Cenâb-ı Hak, ba'zen külliyyet ve icmâl sûretiyle ba'zı kimseler için
tecellî eder. Bu tecellîden hisse alan kâmiller derece ve mertebeler i'tibârı ile çeşitlidirler. O icmâlden ne kadar ayrıntıya mazhar olurlarsa ve kebîr-i müteâl olan
Hakk'ın onlarda tecellîsi ne derecede olursa, hisseleri o tecellî ile orantılıdır. Bundan dolayı kâmillerde kemâl eserleri, tecellîlerin zuhûruna ve eserlerine tâbi'dir.
Kasîdenin Tercümesi
"Ey sabâ rüzgârı! Göz yaşı ile kalb ateşi arasında yanan âşıkın haberini,
ma’nevî diyârın erlerine eriştir; Ve o diyâra gündüz vakti inmeye tahammül
edemeyeceğin için, gece vakti in! O diyâr bir yerdir ki, orada ceylânlar,
arslanları avlar ve o diyârda arslanlar ava dadanmamışlardır.
Biz, o erler ile beraber durmaya tahammülü kaybettiğimizden, bizden ayrıldılar. Biz de onların ziyâretinden uzak olmaya râzı olduk. İlâhî güzellikler kalbe Kur'ân'ını yazdı ve o Kur'ân'ı kalbin üzerine kudretle indirdi.
Kalb de, aşk âyetini okudu. Hattâ iştihâr sırrı sûresini kemâle erdirdi. Peçeden cemâl gözüktü. Bakanları örtünmekle güldürdü. O güzelliğe hayret ederek
hakîkat ağzından öyle bir söz çıktı ki, "örtünme şarâbı" demek olan ağzının suyu ile sarhoş etti.
Kalbleri esîr olarak görünce fakrın sıhhati ile ganîmet buldunuz, diyerek
aşağıdaki beyânlarda bulundu:
Fakîre, ilâhi sır dedi ki: Vücûdda benden başka ne varsa hepsi bendendir.
Vücûd benim zâtımdır; ben onu kendi tercihim ile çeşitlenmelere uğrattım. Ben
bir rü'yâ gibiyim; bir gün kırmızılık, bir gün sarılıkla renklenirim. Kırmızılık be86
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
yazı mahv ile tecellî edince, çokluk meydana geldi. Bu çokluk renklenmelere
ârızdır, yoksa benim zâtımda bölünme ve farklı oluş muhâldir.
Farklı oluş, renklenmededir ve örtme o renklenmeye âit olup, bende geçerli
değildir. Âlemlerimde mâden, bitki, pâk rûh adına ne varsa, hepsi benim
sûretlerim olup, o şekiller perdelerdir. O sûretler ortadan kalkarsa, ben ortadan
kalkmam; onlar, ortadan kalkar. O sûretlerin birdîğeriyle uyuşması, uyuşmazlık şeklindedir.
Bu bir mertebedir ki, benim mekânımın, en yüksek kubbesine yükselmektir.
Bana mahsûs bir ma'nâ vardır, o ma'nâ zâhir olunca, ben onun ma'nalarından, fakrdan gınâ hâsıl etmiş bir ma'nâ olurum.
İkinci ma'nâ ortadan kalkarsa, ben ezelden ebede soyunmadığım elbiseden
yine soyunmam. Benim, nûr tecelligâhı olan azîz zâtım için olan her ma'nâ, o
sûretlerle karışmıştır.
Ulûhiyyetim, zâtım için asıldır, belki fer'dir. Artık sen benim işâretimi anla
ve hayret et ki, hükümde asıl olan şey, sirâyet ettiği görünme yeri olan fer’i örtmektedir.
Sözüm seni dehşete düşürmesin.
Benim fer'im örtünmekte olandan başka değildir. Her fer’, o asıl üzerine
binâ olmuştur. O asıl, benim zahirim ve bâtınım için asıldır. Zâhir olunca, ben
o asılda tecellî ederim. İzâle olununca örtünmede kalırım. Sen onu bilirsin, göremezsin; beni de görürsün, bilemezsin.
Bu bir genel kâidedir ki, benim için dâimî olarak geçerlidir. Oysa ben görülmekten ve gizlenmekten ganîyim."
Özetle: Ulûhiyyet, eseri görülür, bakışta kayıptır. Hükmü bilinir, resmi görülmez; zât ise, ayn'ı görülür; benliği, ya'nî vasfı mechûldür. Zâtı açıkça görürsün, fakat bunun için idrâke sebep olan yeterli îzâh bulamazsın.
Görmüyor musun? Bir adamı gördüğün zaman bilirsin ki, o adam çeşitli vasıflarla vasıflanmıştır. O adamda sâbit olan vasıflar, senin ilim ve i'tikâdın ile
husûle gelir. O vasıfları müşâhede edemezsin. Ammâ zâtına gelince; kendine
mahsûs görüntüsüyle zâtını aynen görürsün. Fakat o zâtta vâkıf olamadığın diğer
vasıfları bilemezsin; çünkü mümkündür ki, o zâtın bin tâne vasfı olsun da, sana
onlardan açıkça gözüken ba'zısı olabilsin!
87
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
Netîce: zât, görülür; vasıflar, mechûldür; vasıflarından ancak eserlerini görebilirsin. Ammâ vasfın nefsini elbette ve elbette görmek mümkün değildir. Bunu
bir örnek ile îzâh edelim:
Yiğit olan bir adamın savaş zamânında gayretini görürsün. Bu gayret yiğitlik
değildir, yiğitliğin eseridir. Kerîm olan kimseden de, verdiklerini görürsün: bu
görülen "kerem" değil, keremin eseridir. Çünkü sıfat, zâtta örtülüdür. O sıfatın
kendisinin zuhûruna imkân yoktur. Eğer sıfatın kendisinin zuhûru câiz olursa,
zâtından ayrılması da câiz olurdu; bu ise mümkün değildir, bu sırrı anla!
Ulûhiyyet için bir sır daha vardır. Şey'iyyet ismi kendisine verilen eşyâdan
her ferd, ulûhiyyetin saltanatı altında dâhil olan eşyâ ferdlerinin geriye kalanının
hepsini zâtıyla ihtivâ eder. O şey, kadîm olsun, sonradan olsun, mevcûd olsun,
yok hükmünde olsun farketmez. Bunun temsîli olarak anlatımı şu şekildedir:
Birdîğerine karşılıklı duran aynalar konulduğu zaman, bunların hepsini o
aynalardan her biri ihtivâ eder. "Birdîğerine karşılıklı konulan aynalardan her
birinde diğerinin ihtivâ ettiği şey mevcuttur" denildiği zaman, o aynalardan birisinde mevcûd olan ancak onda görülmekte olan şeydir.
Bütün hepsini ihtivâ eden dîğer aynalardan her birisi ki –türlü türlü
ferdlerden ibârettir- bunların, ya'nî bu türlü türlü ferdlerin hâricinde kalması lâzım gelir diye düşünülürse, bu durumda vücûdun ferdlerinden her ferdin ihtivâ
ettiği şeyi yalnız zâtının istihkâkına göre olup, ondan fazla değildir, demek câiz
olur.
Yok eğer karşılıklı duran aynalardan her birinde hepsinin vücûdunu i'tibâr
etmek düşünülür de, "mevcûdların hepsi vücûd ferdlerinden her ferdde
mevcûttur" denilirse, bu da câizdir.
Hakîkate bakarak ise bu sözler gâyenin özü üzerine geçirilmiş kabuktan
ibârettir. Bunları söylemem bir tür tuzak olup, ahadiyyet şebekesinde uçma fikrinin düşmemesi arzûsuna yöneliktir.
Özetin özeti: Zât'ta sıfâttan hakettiği her şeyi görürsün. Bu sözlerimden kabuğu bir tarafa atarak, özünü al. Yüzdeki peçeyi görüp de, yüzü görmekten a'mâ
olanlar gibi olma!
88
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
4.Bölüm Ulûhiyyet-Terzi Baba Şerhi
Kasîdenin Tercümesi
"Kalem sizinle sâbit, sizinle sâkin, sizinle tavırlarda dönücüdür. Güzelliğinizin hayâli, ebedî bir şekilde kalbime gelir gider. Siz, benim nefsimden başka
bir şey değilsiniz. Nefsimden hârice nereye kaçabilirsiniz?
Ben nefsimi terk ettim. Sizin varlığınızdaki tavırların dönüşleri ile dönmekteyim. Ben, 'ben'i terk edince, ben 'ben'i buldum. Arada ne ana ve ne de baba
vardır. Geçmişimi de, geleceğimi de inkâr ettim.
Kendimden, vechine yakınlaşmaya sebep olan ihtisâsı kendimden kaldırdım. Bu konuda şekkim şüphem yoktur. O "Kuddûs", benim. Ezelî amânın
kudsiyyeti perdesindeyim. Herkes için hayrete sebep olan kemâlâtı ihtivâ eden
ferd, benim. Ben, varlık değirmeni dâiresinin kutbuyum. Yüce vasıfları içine
alan ulvîlik bendedir.
Hayrete sebep olan ben olduğum gibi, hayreti ihtivâ eden her şahıs da benim. Benim vücûd güneşim, güzellikler feleğinde daimî parlamakta olup, batması yoktur. Benim için, mekânın üstündeki mekânda kimsenin yaklaşamayacağı bir ulviyyetim vardır.
Her kılın bittiği yerde, benim âşikâr kemâlim vardır. Her türlü sesle, her
dalda terennüm eden benim rûh kuşumdur. Ba'zen açık, ba'zen örtülü olan
sûretimin her bir tecellîgâhında, kemâlin hepsini taşıyan benim! Bunun içindir
ki, dönüşüm daimîdir.
Ben derim ki, Hakk'ın mahlûkuyum; halbuki Hak benim zâtımdır. Siz bana
hayret edin: Yalanlanması mümkün olmayan sözümden nefsimi tenzîh ederim.
Cenâb-ı Hak (celle ve a'lâ) hazretleri ulviyyet ve kudsiyyet sâhibidir. Benim
halkımdaki şimşekler, yağmur yağdırmayan şimşeklerdir, yıldırımlardır. Ben,
var değilim, O "zevâl bulmaz olan"dır.
Sözü niçin uzatayım, söz zayi' oldu. Ne kelâm vardır, ne de hayrete sebep
olan; sükût vardır. Benim güzelliklerim, ulvîlikleri topladı.
Günâhkâr da benim, mağfiret eden de benim!"
89
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Ahadiyyet Hakkındadır
Ahadiyyet, yalnız zât tecellîsinden ibârettir. Bu tecellîde isimlerin, sıfatların
ve müessirlerden hiçbir şeyin zuhûru yoktur. Hakk’a dönük ve halka dönük
i'tibârlarının hepsinden soyut olarak tecellî eden sırf Zât’ın ismi "ahadiyyet"tir.
Sen kendi zâtında gark olur, i'tibârlarını ve vasıflarını unutur ve hâtırında
olanlardan alâkayı keserek kendini kendinde tefekkür edersen, kâinâtta
ahadiyyet tecellîsine senden daha fazla en tam bir şekilde zuhûr yeri olan bir şey
olamaz.
Sen, sende ol! Hakk’a dönük vasıflarından haketmiş olduğun şeyleri kendine
bağlamayı unut! Halk edilmişlere dönük niteliklerini de bir tarafa bırak; işte insandaki bu hâl, kâinâtta ahadiyyetin en mükemmel zuhûr yeridir, bunu anla!
Beşeri varlık ile yaşandığı sürece bu hakîkatlerin anlaşılmasına imkân yoktur. Beşerî olarak sürekli hayâl âleminde olduğumuzdan dolayı kendimizde değiliz. Kendimizde olma yolunun ilk şartı ise Âdem olmaktır, bu da kişinin ilâhî varlığı ile kendine gelmesidir. İşte bu yolda
işi bu şekilde yanlış yapmaktayız ya’nî daha kendimize ulaşmadan Allah’a ulaşacağımızı zannediyoruz. Bu şekilde yapılan çok yoğun zikirler ne yazık ki sistemin belirtilen şekilde yanlışlığından dolayı kişiyi Allah’a ulaştırmaz. Bu halde kişi “ben” diyerek hayâli bir ben ve “Allah”
diyerek de kendi inanışına göre hayâli bir “Allah” kurmuştur ve bu iki hayâlden ortaya da
ancak hayâl çıkar. Cenâb-ı Hakk’ın “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurduğu şekilde bu kişi
hayâtını zannda sürdürür.
Seyr ü sülûk yolundaki yedi nefs mertebesinden amaç halka dönük i’tibârların bırakılması, hazârât-ı hamse denilen beş hazret mertebesinden amaç da Hakk’a dönük i’tibârların bırakılmasıdır.
Ahadiyyet, zâtın, amâiyyet karanlığından, tecellî nûruna birinci tenezzülüdür. Zât'ın en yüksek tecellîleri işte bu tecellîdir. Çünkü bu tecellîde zât, sıfatlardan, isimlerden, işâretlerden, bağıntılardan, i'tibârlardan münezzeh olup,
bunların hepsinin zâtta vücûdu bu tecellîde içe dönük hükmüyledir; zuhûr hükmüyle değildir. Genel lisândaki bu ahadiyyet, her çeşit çokluğun aynıdır.
Bunun örneği: Uzaktan bir duvara bakan kimse, çamurdan, kerpiçten, tuğladan, ağaçtan inşâ edilmiş bir duvar görür. Bu görüşte inşâda kullanılan ve duva-
90
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
5.Bölüm Ahadiyyet-Terzi Baba Şerhi
rın içine karışan malzemeleri tek tek gören bir görüş olmayıp, yalnız duvarı genel
görünüşüyle görmek vardır. O duvarın ahadiyyeti, o duvarın inşâasında kullanılan ve içinde bulunan bütün malzemelerin bir arada oluşundan ibârettir. Yoksa
duvar o inşâada kullanılan ve içine karışan malzemelerin ismi değildir. Belki duvarın kendine özel olan görünüşünün ismidir.
Bunun gibi sen, gaybını müşâhedende ve sen olmaklıktaki gark oluşunda ancak hüviyetini müşâhede edersin. Senin bu müşâhedende, sana mensûp olan
hakîkatlerden hiç bir şey görülebilir değildir. Oysa sen sende dürülüp toplanmış
hakîkatlerin bir arada olmasından ibâretsin. Zâtındaki gark oluşun, hüviyetin
i'tibârı ile, zâtının tecellîsinin ismi olarak senin ahadiyyetindir. Bu gark oluşunda
sana mensûp hakîkatlerin hepsinin bir arada toplanması düşünülemez.
Özetle: Her ne kadar sen, sana mensûp olan hakîkatlerden ibaret isen de, senin zât tecellînde ahadiyyet zuhûr yeri, ibârelerden alâkayı kesmiş zâtındır. Bu
ahadiyyet, cenâb-ı ilâhîde sırf Zât’dan ibâret olup, o sırflıkta isimlerden, sıfatlardan, eserlerden ve müessirlerden soyutlanmak zarûrîdir. Şu halde cenâb-ı ilâhîdeki ahadiyyet, tecellînin a'lâsıdır; çünkü bu tecellîden sonraki her tecellîde bir
tür tahsîslik vardır; hattâ ulûhiyyette bile. Çünkü ulûhiyyet genellik ve kapsam
olmaklık ile tahsîslidir.
Netîce: Ahadiyyet, zâtî zuhûrun ilkidir. Mahlûk için ahadiyyetle vasıflanmak
imkânsızdır; çünkü ahadiyyet, Hakk’a dönüklük ve halka dönüklükten soyutlanmış olan "sırf zât"tır. Onun, ya'nî kulun üzerine mahlûkiyetle hükmolunmuştur. Bundan dolayı onun için, ahadiyyetle vasıflanmaya imkân yoktur. Bunun
gibi vasıflanmak dediğimiz bir tür iş edinme ve çalışmadır; bu ise ahadiyyetin
hükmüne aykırıdır. Bundan dolayı ahadiyyet hükmü ebediyyen mahlûk için
olamaz.
Özetle: Ahadiyyet, Cenâb-ı Hakk'a mahsûs zâtî bir tecellîdir. Nefsini bu
tecellîde görürsen, bu müşâhede Allah'ın ve Rabb'indendir; hâlk edilmiş
olmaklığınla onu iddia etme! Mahlûk için bu tecellîde elbette nasîp yoktur.
O tecellî, zâtî tecellîlerin ilki olarak yalnız Allah'ındır. Sen nefsinle, zâttan ve
halktan ve Hak'dan murâd sen olduğunu bildinse, halktan yana kesil ve Hak
sübhânehû ve Teâlâ'ya da zâtında isimlerinden ve sıfatlarından hakettiği ile hüküm ver! Allah için müşâhede ettiğin şeyi, nefsin için müşâhede etmiş olanlardan
olursun.
Amâiyyet Sevâd-ı A’zâm ve Zât’ül-Baht gibi isimler ile de belirtilen, Cenâb-ı Hakk’ın
kendi kendine kendisiyle oluşudur.
91
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
5.Bölüm Ahadiyyet-Terzi Baba Şerhi
Bu âlemlerin kaynağı ahadiyyetin hüviyyeti, insan ve Kur’ân’ın kaynağı ise ahadiyyetin
inniyyetidir. İşte bir yönden insan bu mertebede mahlûk değildir çünkü Zât’ın varlığındadır.
Bu mertebede tecellî olarak belirtilen tecellî ma’nâda olan tecellîdir yoksa maddeden olan bir
tecellî değildir. Kendi hakîkatini bilmeyen kullar için bu mertebeye yol yoktur ancak kendi
hakîkatini idrâk eden irfân ehlinin oraya her zaman yolu vardır çünkü kaynağı orasıdır. Efendimiz (s.a.v)’in Mi’rac Gecesinde mahlûkat mertebesini aşıp “yanarsam ben yanarım” diyerek
yükseldiği mertebe burasıdır. “Ahad” iken “Ahmed” olmuş olan hakîkat tüm beşeriyetin yok
olup yanmasıyla “Ahad” hakîkatine ulaşmıştır. İşte bu hakîkate ulaşmak için de “Ahmed”e
ümmet olmak lâzımdır ki kişi ahadiyyetini idrâk edebilme yoluna girmiş olsun.
Bu mertebede Hak esmâsı dahi henüz ortaya çıkmış değildir. Allah esmâsının faaliyet
sahası da bu mertebeden sonra meydana gelmektedir.
Ve burada anlatılan ve îzâh edilen bütün bu husûslar Arş-ı a’lâda yapılan sohbetlerdir,
bunu da yeri gelmişken belirtelim.
Ve bu hakîkatlerin açılması içinde mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın özel bir lütfu olması lâzımdır
ki Cenâb-ı Hakk o yolu açsın ve sebeplerini hálk etsin. Tabi’ çalışmadan da olmaz, Cenâb-ı
Hakk kapıyı açınca o kapıdan da girmek ve eşikleri atlamak lâzımdır. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan “hattâ yelicel cemelu fî semmil hiyâti” ya’nî “deve iğne deliğinden geçmedikçe
olmaz” (A’râf, 7/40) ifâdesi gereğince aşırı bir şekilde zorlamadan bir taraftan deveyi inceltirken bir taraftanda iğne deliğini genişletmemiz gerekmektedir.
Burada da üstüne basarak belirtildiği üzere bu mertebeye mahlûk için yol yoktur. İşte
bizler de bu âlemde hakîkatimizi idrâk ederek mahlûkluktan kurtulamamış isek bize de yol
yoktur, ancak mahlûkluktan kurtulmuş ve Hakk ile Hakk olmuş isen zâten oranın ehliyiz demektir, madde bedenimiz galaksinin neresinde olursa olsun hiç farketmez.
Bir tahta yığını içerisinde bulunan birkaç metalden iğneye mıknatıs yaklaştırırsak bütün
o topluluk içerisinden o metal iğneler ayrılır ve mıknatısına yapışır ki bu çekiş mıknatıstandır
yoksa metal iğneler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kendi başlarına yukarıya yükselemezler
ve aynı şekilde tahta parçaları ne yaparlarsa yapsınlar ve mıknatıs kendilerine ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın yukarı çıkıp o mıknatısa yapışamazlar. İşte bu örnekte görüldüğü üzere
mahlûkluk bu tahta parçaları gibidir aslâ mıknatısa yolları yoktur.
Cenâb-ı Hakk’ın insan olarak bize verdiği bu özellikler ile bu hakîkatlere ulaşmak için
azim ve çalışma gereklidir. Bunun için de Kur’ân-ı Kerîm’de “Ve en leyse lil insâni illâ mâ
seâ” ya’nî “insan için çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm, 53/39) buyrulmuştur. Çalışmaktan usanmadan, yorulmadan ve sâdece yolcu olma telâşında olarak seyr ü
sülûk yolunda ilerlemeye gayret edilmelidir.
Bu tecellîyi nefsinde gören için Rabb’larından özel bir şifrelenme, kodlanma vardır. Nasıl
ki kişisel cep telefon numaramız çevrildiğinde bize ulaşılmakta ise de buna benzer şekilde bu
tecellîde bu kadar çok beyin içerisinde bu tecellîyi nefsinde görene Cenâb-ı Hakk’tan sinyâl
gönderilmektedir. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek azdır; kendi varlığını içimize koymuş ve bizleri peşinde koşturmaktadır.
Efendimiz (s.a.v) sık sık buyurduğu “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn olsun!” ifâdesiyle bizdeki nefsin ne kadar değerli olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle işte kendi
hakîkatine yönelmek istiyorsan halk cihetinden kendini çek çünkü bu şekilde hareket edildiği
sürece kişi halktan biri olarak kalır ve halk ehli olur, eğer Hakk ehli olmak istiyorsak
vechimizi oraya döndürmemiz gereklidir. Vechin Hakk’a dönmesi ise içinde bulunduğumuz
çokluktaki halkın hakîkatinin de Hakk olduğunu idrâk ederek yaşamı sürdürmektir.
92
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
5.Bölüm Ahadiyyet-Terzi Baba Şerhi
“Nefsini bilen Rabbini bilir” denilen mertebenin bir üstü olan “kendindeki Hakk’ı bilen ilâhî varlığı ya’nî gerçek ulûhiyyeti bilir”dir ki, işte her yönden iş dönüp dolaşıp kişinin kendisine
dönmektedir ya’nî ne olursa olsun netîcede merkez “sen”sin.
Manzûmenin Tercümesi
"Zât'ında münezzeh, isimlerinde ve sıfatlarında mukaddes olan Allah, nefsinin ayn'ı ise de, o "ayn" için müstehak olduğu şeye şehâdet eder!
"Onun güzelliğine vasıflarıyla nefsimde hakdici oldum" deme! Hakîkat
şarâbını kâselerle iç! İnsan meclislerinde şarâbı terke kâil olma!
Onun zâtındaki hürmeti muhâfaza ederek, ismini senden kinâye edinsen;
Zillet aynasını ismine ayna ve yüksek izzeti O'nun ismine ve vasıflarına mazhar
kılsan;
Hazînenin üstüne kendinden bir duvar yaparak, câhilin müşâhedesine engel
teşkîl etsen, sana bir zarar mı verir?
Bu bir emânettir, sen bunun kuvvetli bir emîni olup, sırlarını bu sırları önüne
gelene açacaklara, ya'nî ağyâre söyleme!"
93
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
6.Bölüm Vâhidiyyet-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Vâhidiyyet Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi
"Vâhidiyyet" Zât'ın zuhûr yeridir. Sıfatların farklılığını toplamış olarak
zuhûr eder. Sıfatların hepsi vâhidiyyette çoğalan vâhid ya’nî birdir. Bizzât
vâhid ya’nî bir olan şeyin çokluğuna sen hayret et!
Vâhidde, yakın işâret ile uzak işâret birdîğerinin aynı olduğu gibi; Hakîkat
hükmünde nidâ ile nidâ eden ve küçük olan ile büyük olan bir şey'dir.
Vâhidiyyet, çokluğun birlikte mevcût olarak bir çok şûbelere ayrılmaksızın
hakîkatinden ibârettir. Vâhidiyyette sıfatların her biri birdîğerinin hükmündedir. Vâhidiyyette kaldırma, ispâtın aynıdır.
Allâh'ın zâtının Furkân'ı ya’nî farklılığı, toplayıcılığının sûresi olup, vasıfların çoğalması âyetler gibidir. Sen, o Furkân'ı oku ve kendinden o kitâbın sırrını
da oku! Kitâb-ı mübîn sensin; Mektuplar sendedir."
Şurası da bilinmelidir ki, vâhidiyyette zât, sıfat olarak; sıfat, zât olarak tecellî
eder. Bu i'tibârla sıfatlardan her birisi birbirinin aynıdır. Örneğin, "Muntakîm"
"Allah”ın aynı olduğu gibi, "Allah" da "Muntakîm"in aynıdır. Aynı şekilde
vâhidiyyet ni'metin nefsinde, nikmetin ayn’ında zuhûr edince, rahmetten ibâret
olan ni'met, azâbın aynından ibâret olan nikmetin aynı olduğu gibi, azâptan
ibâret olan nikmet de, rahmetten ibâret olan ni'metten ibârettir.
Sıfatlar burada zuhûra gelmektedir ancak henüz faaliyet sahasında değillerdir ve burada
zıtlar birbirinin aynıdır.
Bunlardan her biri zâtın sıfatlarında ve eserlerinde zuhûru i'tibârı iledir.
Bundan dolayı vâhidiyyet hükmü ile zât için her hangi şey zâhir olursa, orada
her şey aynıdır; fakat bu vâhid ya’nî bir olan tecellî i'tibârı iledir. Yoksa, her hak
sâhibine hakkını vermesi i'tibârı ile değildir. Bu ikincisi, ilâhî zâtî tecellîde olur.
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
6.Bölüm Vâhidiyyet-Terzi Baba Şerhi
İşte tevhîd hakîkatlerini çok iyi bilmemiz gereklidir ki bunların haklarını verelim yoksa
herşey birbirine karışır; nitekim tarîkat yolunda birçokları herşey Hakk’tır, artık benim kulluğum gitti ben de Hakk oldum, ibâdeti kime yapacağım gibi hayâl uçurumlarına düşmektedirler. Bu hallere düşmektense şerîat ehli olarak kalınması daha sağlıklıdır. Şu kesinlikle bilinmelidir ki özümüzün Hakk olması bizim mutlak olarak halk oluşumuzu üzerimizden düşürmez
ve halk olarak zuhûrumuz ne ise onun fiiliyâtının tecellîsinin ortaya konulması zorunludur,
aynı şekilde bu halk oluşumuz özümüzün Hakk oluşunu üzerimizden düşürmez. Ne halk Hakk
olabilir ne de Hakk halk olabilir, bunların ikisinin de varlığını bilerek ikisini birleştirmektir
yoksa birbirinde yok etmek değildir. Bunları Hakk ayrı halk ayrı olarak ayrı ayrı varlıklar gördüğümüz sürece biz şirk ehliyiz demektir, bunlar birbirlerinin tecellîleridir. Varlık aynı varlıktır
sâdece mertebe i’tibârı ile aldığı isimler vardır ki bu isimler ve onların yaşam sahaları da bir
gerçektir. İşte kişide zât tecellîsi olduğu zaman bütün varlığı tek olarak görür.
Kendi âlemimizde normalde iken tabi’ bir seyir içerinde bizden bir şey çıkmaz iken ortada gözüken zıt fikirler yoktur, çokluk âleminde ya’nî halk yaşantısından fiil göstermeye başladığımız andan i’tibâren bu zıt sıfatlar bizden çıkmaya başlar, oysa öncesinde bizim zâtî varlığımızda hepsi bir idi. Kişi bu şekilde kendi varlığında kendisiyle iken acılar, sevinçler gibi
bütün zıtlar kendisinde birdir, bunlar kendisinden gözüküp vücût bulmaya başlayınca halk
âleminde ayrılırlar. İşte bizler de seyr ü sülûk ile halk âleminde yaşadığımız halde Hakk
âleminde oluşun eğitimini yapmaktayız ki bu halde Hakk ehli, ehlullah oluruz.
Yine şurası da bilinmelidir ki, ahadiyyet, vâhidiyyet, ulûhiyyet arasındaki
fark aşağıda anlattığımız gibidir:
Ahadiyyette isimlerden ve sıfatlardan hiçbir şey zâhir olmaz. Ahadiyyet zatî
işinde sırf zâttan ibârettir;
vâhidiyyette, isimler ve sıfatlar, müessirleriyle berâber zâhir olur. Lâkin bu
zâhir oluş zât hükmüyledir; yoksa, zâttan ayrılma hükmüyle değildir. Bundan
dolayı o sıfatlardan herbiri birdîğerinin aynıdır;
ulûhiyyette, isimler ve sıfatlar her birinin istihkâkı hükmüyle zâhir olur.
Ulûhiyette Mün'im, Muntakim'in zıddı; Muntakim, Mün'im'in zıddı olarak
zâhirdir. Bu şekilde geriye kalan isimler ve sıfatlar da böyledir; hattâ ahadiyyet
bile. Çünkü;
ahadiyyet, ulûhiyyette ahadiyyetin gereğine göre zâhir olduğu gibi,
vâhidiyyette de ulûhiyyet, vâhidiyyetin gereğine göre zâhirdir;
bundan dolayı ulûhiyyet tecellîsi, bütün tecellîlerin hükümlerine kapsamdır.
***
95
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
6.Bölüm Vâhidiyyet-Terzi Baba Şerhi
Ulûhiyet, her hak sâhibine hakkını verme tecellîsidir.
Ahadiyet, "Kendisiyle berâber hiçbir şey mevcûd olmadığı halde, Allah
mevcûd idi" tecellîsidir.
Vâhidiyyet, "O şu an dahi olduğu tecellî üzerindedir" tecellîsidir. Kur'ân'da
“küllü şey’in hâlikun illâ vechehu” (Kasas, 28/88) ya’nî “O'nun vechinden
başka her şey helâk olucudur” âyeti bu sırra âittir.
Bunun için ahadiyyet, vâhidiyyetten a'lâdır; çünkü ahadiyyet salt zâttır.
Ulûhiyyet de, ahadiyyetten a'lâdır; çünkü ahadiyyete hakkını veren ulûhiyyettir.
Çünkü ulûhiyyetin hükmü, her hak sâhibine hakkını vermektir. Bundan dolayı
Allah ismi, isimlerin a'lâsı, en toplayıcı olanı, en azîzi, en yücesidir.
Ulûhiyyetin ahadiyyet üzerine üstün oluşu, bütünün parça üzerine üstünlüğü gibidir. Ahadiyyetin, geri kalan tecellîlere üstünlüğü, aslın fer'e üstünlüğü gibidir. Vâhidiyyetin, geri kalan tecellîlere üstünlüğü, cem'in fark üzerine üstünlüğü gibidir. Bu ma'nâların senden yana nerede olduğuna dikkat et ve bunu kendinde derin bir şekilde araştır!
Kişi eğer bu ilâhî hakîkatleri kendisinde bulamaz ise başka bir yerde bulması da mümkün değildir.
Burada belirtilen üstün oluşlar mertebelerden bakış açılarına göre olan üstün oluşlardır.
Bu nedenle neyin hangi mertebede neden üstün olduğunu bilmek gereklidir.
Manzûmenin Tercümesi
“Meyveleri topla, o meyvelerin ağacı, sen meyvelerini toplayasın diye dikilmiştir. Şâhidler ile, delîller ile, sebep göstermeyi ve ispâtı bırak! Onlar seni hakikate ulaştırmaz.
Şarâbı ağızdan iç! O meyvelerin ağız şarâbı, ağızdadır. Bundan dolayı
şifâhen söylenir. Hakîkat şarâbının kadehlerini saklayan kimsenin aksine olarak, o kadehleri sen saklama.
Onun güzelliklerini Suâd (yani, muhabbet edilen) göstermiştir. Sen gizleme!
Mâsivâ ile aldanmayı bırak; mâsivâ, bu hakîkati idrâk edici değildir. İçini ye,
içini saklayan kabuğu at! Sırrı ifşâ etmeye hevesli olan can sıkıcı meredden
kendini koru ve ondan uzaklaş!"
96
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من ا‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫لرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Rahmâniyyet Hakkındadır
Rahmâniyyet, isimlerin ve sıfatların hakîkatleri ile açığa çıkmasından
ibârettir. Rahmâniyyet, zâtî isimler gibi zâta tahsîs edilmiş şeylere kapsam olduğu gibi, mahlûklara dönük hakîkatlere ve sıfatlara da kapsamdır. Alîm, Kâdir,
Semî' ve vücûdî hakîkatlere bağlantısı olması bakımından bahsedilen sıfatlara
benzeyen sıfatlar gibi.
Vâhidiyyet mertebesinden mahlûkata dönüklük yok idi, ulûhiyyet mertebesinde zuhûra
çıkan zıt isimler ise bu ulûhiyyet mertebesinin koruması altındadır. Halk dönük oluşum artık
rahmâniyyette yavaş yavaş oluşmaya başlamaktadır. Daha üst mertebelerde sâdece proje
hâlinde olan halk hakîkati yavaş yavaş konuşulmaya burada başlamıştır.
Rahmâniyyet, Hakk’a dönük mertebelerin hepsine isimdir. O mertebelerde,
halka dönük mertebelerin iştirâki yoktur; bundan dolayı rahmâniyyet,
ulûhiyyetten daha husûsidir. Çünkü, rahmâniyyet Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ferd olarak sâhip olduğu sıfatlarına mahsûs olarak ferd olmuştur.
Ulûhiyyet ise Hakk’a dönük olanları ve halka dönük olanları toplamıştır. Onun
için genel oluş ve kapsam, ulûhiyyete âittir; husûsi oluş ise rahmâniyyete âittir.
Rahmâniyyet bu i'tibâr ile ulûhiyetten daha azîzdir; çünkü rahmâniyyet, Zât'ın
yüksek mertebelerde zuhûrundan ve Zât'ın alt mertebelerden mukaddes oluşundan ibârettir. Bundan dolayı Zât’ın toplayıcılık i'tibârı ile yüksek mertebelere
tahsîs edilmiş olan zuhûr yerlerinden kendine mahsûs zuhûr yeri, ancak
rahmâniyyettir.
Şu halde rahmâniyyet mertebesinin ulûhiyyet mertebesine nispeti, şekerin,
şeker kamışına nispeti gibidir. Şeker, kamışta bulunan a'lâ bir mertebedir; kamış
ise hem şekeri, hem de başka kimyevî parçaları ihtivâ ettiği için işâret edişi daha
geneldir. Bu i'tibârı düşünerek şeker, şeker kamışına nispetle daha üstündür diye
düşünürsen, rahmâniyyet, ulûhiyetten daha üstün olur. Yok eğer kamışın hem
şekeri, hem de başka kimyevî parçaları ihâta ettiğini düşünerek, kamış daha üstündür dersen, ulûhiyyet rahmâniyyetten daha üstün olur.
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
Bu belirtilen hâli kendimizde de görebiliriz. Özümüzdeki gerçek kaynağımızı
rahmâniyyet, bizi oluşturan madde beden dâhil diğer bütün parçaları da ulûhiyyet olarak
düşünebiliriz. Bu bakışa göre rûhâniyyetimiz daha değerli ve daha üst bir konuma sâhiptir
ancak bütün bunları bir arada bulundurarak her birinin gereklerini de ulûhiyyet verdiği için
bu bakış açısı yönüyle de ulûhiyyet daha üstündür.
Rahmâniyyet mertebesinde zâhir ve âşikâr olan isim Rahmân ismidir; çünkü
bu isim hem zâtî isimleri, hem de nefsî sıfatları toplamıştır. Nefsî sıfatlar yedi
olup, hayât, ilim, kudret, irâde, kelâm, semi' ve basardan ibârettir.
Zâtî isimler de, ahadiyyet, vâhidiyyet, samediyyet, azamet, kuddûsiyet ve
benzeri gibi zâta mahsûs olan sıfatlardır. Bu zâtî isimler ancak “Vâcibü'l-vücûd”
ve “Melik-i ma'bûd” olan Hakk'ın zâtına mahsûstur.
Bu rahmâniyyet mertebesinin Rahmân ismine tahsîs edilmesi, rahmetin
Hakk’a dönük ve halka dönük mertebeleri kapsaması i'tibârı iledir. Rahmetin
Hakk’a dönük mertebelerde zuhûru, halka dönük mertebelerde zuhûruna sebep
olmuştur. Bundan dolayı bütün mevcûtları kapsayan rahmet, rahmânî hazrettendir.
Hakk'ın mevcûtlara bağlanan ilk rahmeti, sûretleri âlemine kılmasından
ibârettir.
Hakk'ın rahmetinin ikincisi: âlemi, nefsinden vücûda getirmesidir. “Ve
sahhare leküm mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu” ya’nî "Yerde ve
gökte ne varsa, bunların hepsini sizin emrinize âmâde kılmıştır. Bu âmâde kılış O'ndandır" (Câsiye, 45/13) âyeti bunun şâhididir. Bunun için, ilâhî nefesin
mevcûtlarda açığa çıkış sırrının sirâyet edişiyle, âlemin parçalarından her ferdde
ve her parçada kemâl ile açığa çıkmıştır. Ve o ilâhî nefes, görünme yerlerinin
adetlenmesiyle adetlenmez. Bilâkis o görünme yerlerinin hepsinde kerîm ve
zâtının gereğine göre vâhid ya’nî birdir.
Özetle kemâlî sıfatların hepsi o sırrın sirâyet edişindendir. Bütün mevcûtlara
sirâyet etmiş olan vücûd ta'bîrinde, vücûd zerrelerinden her zerrede açığa çıkışına da ince bir işâret vardır. Bu sirâyet edişin sırrı ise, Hakk'ın âlemi nefsinden
hálk etmesi iledir. İlâhî nefs ise bölünüp parçalara ayrılma kabûl etmez. Bundan
dolayı âlemde ne varsa, kemâliyle O'dur. O şeye ancak "halkıyyet" ismi âriyet
hükmüyledir.
98
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
Bu meselenin hakîkati bu bölümde anlatıldığı gibidir; yoksa ba'zı yazarların
"İlâhî vasıflar kullarda âriyet hükmüyledir" şeklindeki îzâhları salt olarak yanlış
zanndır. Kendisine bu yanlış zannı bağladığım bahsedilen yazar:
Tercüme: Hakk’ın zâtı, kula ilâhî vasıflardan olan bakışı âriyet vermiş ve o
şekilde kul görmüştür. Zât'ı görücü olan bakış işte bu âriyet olan bakıştır.
beyitleriyle iddiâsına işâret etmiştir.
Bu îzâha yanlış zanndır deyişimin sebebi, eşyâda âriyet olanın, o eşyâya halka dönük vücûdun nispet edilmesinden başka bir şey değildir. Eşyâda Hakk’a
dönük vücûd asıldır. Hak, hakîkatlerine "halkıyyet" ismini âriyet olarak vermiştir. Tâ ki ulûhiyyet sırlarını ve ulûhiyyetin gereklerinden olan zıtlıkları, bu şekilde açığa çıkarmıştır.
Özetle: Hak, âlemin heyûlâsıdır. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da: “Mâ halaknes
semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ illâ bil hakkı” ya’nî "Gökleri ve yerleri ve
arasındaki eşyâyı ancak hak olarak biz hálk ettik" (Ahkâf, 46/3) buyurmuştur.
Halk dediğimiz şeyin bâtını Hakk zâhiri halktır, bu nedenle bu anlatımlarda kullanılan
tâbirler âriyettir ki, bu tâbirler de meseleyi îzâh amacıyla kullanılmaktadır. “Sonradan yaratılmış” ifâdesiyle vurgulanmaya çalışılan da işte bu kullanılan bu tâbirler ve isimlerdir ve bunları da kullar hálk etmiştir. Asılları i’tibârıyla herşey Rahmân’ın, ulûhiyyetin zuhûrundan başka bir şey değildir. “Allah emânete ihânet edenlere lânet eder” sözüyle anlatılmak istenende
beşerî ve nefsânî olarak bu varlığa benliğimiz ile sâhip çıkmamızdır. Ya’nî aslî olan varlığı
gaybe atmışız ve âriyet olanı zâhire çıkarmışız ve bu şekilde sâdece emânete değil, aslına da
ihânet etmişiz.
Âlemin misâli kar gibidir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ, bu karda asıl olan su gibidir; su o karın aslıdır. Donmuş su buharına kar isminin verilmesi âriyettir. O
kara mâiyetinin ismini vermek hakîkattir. Bu hakîkatlere "El-Bevâdiru'lGaybiyye Fî'n-Nevâdiri'l-Ayniyye” adlı kasîdemizde gerekli tenbîhleri yaptık. O
çok büyük bir kasîdedir ki zaman, hakîkatler urbası üstüne böyle bir ziynet işlememiş ve kasîdenin ifâde ettiği ulvîliklerden dolayı zaman, onu anlamak
san’atını da gösterememiştir. Bahsedilen bu kasîdede vurguladığımız tenbîh,
aşağıdaki dört beyittedir:
99
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
Tercüme:
"Halk misâlde kar gibidir; sen o karın içindeki su gibisin. Hakîkatte kar,
sudan başka bir şey değildir. Kar ile su arasındaki gayrılık, şartlarının gerektirdiği hükümlere tâbi'dir; Fakat eriyince karlık hükmü kalkar, yerine su hükmü
olur. Sen, bahâ ve bir olan tecellîlerin güzelliğinde zıtları hem topladın; Hem de
o zıtlardan ayrılık sûretiyle nûrunu yaydın.”
Kar hükmünde olan bizlerde ilâhî muhabbetin ısısı meydana geldiği zaman bizi aslımız
olan suya dönüştürür.
Bil ki, rahmâniyyet, en büyük zuhûr yeri, en tam ve en kapsamlı görünme yeridir. Onun için:
rahmâniyyetin arşı, rubûbiyyettir;
kürsîsi melekiyyettir;
azameti Refref'dir; (42.Bölümde izâhları gelecektir)
kudreti Ceres'dir;
kahrı, Salsala-i ceres’dir (32.Bölümde izâhları gelecektir).
Rahmâniyyette mekânetini ya’nî rütbesini (mertebe ve derecesini) ve
mevcûtların hepsinde sirâyet edişini ve bu şekilde kemâle âit gereklerin hepsini
ihâta etmiş olarak açığa çıkan isim, "Rahmân" ismidir. Rahmân'ın mevcûtlar üzerindeki hükmünün istilâsı, Rahmân'ın arş üzerinde istivâsı demektir. Çünkü her
mevcûtta Allâh’ın zâtı, istilâ hükmüyle mevcûttur. O mevcûd O'nun arşıdır. Ya'nî
Hakk'ın zâtından o mevcûtta açığa çıkan yön i'tibârı ile o mevcûd, Hakk'ın arşıdır. Bu kitâpta bu anlatılana mahsûs bölüme geldiğimizde, arş hakkında gerekli
izâhlar verilecektir.
Rahmân'ın istilâsını izâh etmeye gelince: Bunun ma'nâsı, Hak Sübhânehû ve
Teâlâ hazretlerinin kudretiyle, ilim ile ve mevcûtların hepsini ihâta etmekle olan,
"mekâneti ya’nî rütbesi (mertebe ve derecesi)" demektir. Ve bu mekânette ya’nî
rütbede Rahmân'ın vücûdu dâhil olmaktan ve temâstan münezzeh olarak istivâ
hükmüyle açığa çıkmaktadır.
100
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
Dâhil olma ve temâs nasıl mümkün olabilir?
Olamaz, çünkü o Rahmân, mevcûtların nefsinin ayn'ıdır. Hak Teâlâ'nın
mevcûtlarda vücûdu, Rahmân ismi bakış açısından, bu şekildedir; çünkü
Rahmân, mahlûkta açığa çıkışıyla ve mahlûkları kendisinde açığa çıkarmakla
mahlûka rahmet etmiştir; bu iki husûs, aynıyla vâki'dir.
Bir ağaca dışarıdan dallarına meyve iliştirmek sûretiyle yapılan bir iş ikiyi birleştirmek
olur; oysa meyve ağacın kendisinden zuhûr etmektedir ya’nî ağacın varlığında var olmuştur
ki ağaç ve meyve ayrı iki varlık değildir. Ağacın meyveye olan rahmeti kendi özünden olmuştur. İşte bütün bu âlemlerdeki varlıklar Allah’ın varlığı içerisinde var olmuşlardır, bu nedenle
ayrılık ve fark söz konusu değildir. Bir çekirdekten ağacın çıkması ve sonrasında onun meyvelerinin çekirdeklerinden tekra, tekrar ağaçların çıkması gibi bizlerin özlerinde de Halik isminin olmasından dolayı herbirerlerimiz hálk etmekteyiz. Bir başka ifâde ile bu âlemler hálk
edilmezden evvel Allah’ın bu âlemlerin hálk edilmesi, her mertebede Allah kendi kendini hálk
ettidir. Ve bu anlatılan şekilde bu husûs hiç kesilmeksizin devam etmektedir. Tüm varlıktaki
rahmet tecellîsinin bir yönü de budur; eğer rahmet olmaz ise bir sonraki nesiller ortaya gelmez ki rahmâniyyet tecellîsi bunu ortaya getirmektedir.
Her varlık bir sonrakine rahmetini aktarmaktadır çünkü kendisi rahmet kaynaklıdır, eğer
o çekirdeğin içerisinde o rahmâniyyet rahmeti ve zâtî tecellî olmasaydı bir sonraki ekilmede
ağaç çıkaramazdı.
Şurası da bilinmelidir ki; Hayâl, bir şeyi zihinde bir sûretle şekillendirince, o
şekillenen ve hayâl olan şey mahlûk ya’nî hálk edilmiş olur. Hâlık ya’nî Hálk
eden ise her mahlûkta mevcûttur. O hayâl olan ve şekillenen şey ise sende
mevcûd olduğu için ve sende Hakk'ın varlığı i'tibârıyla sen de Hak olduğun için
bu tasvîr edilen şey Hak'da ve Hak o tasvîr edilen şeyde mevcûttur.
Bu konuda çok değerli olan sırra dikkâtleri çektim; kader sırrı gibi, ilâhî ilim
sırrı gibi. Ve Hakk'ın Bir olup Hak ve halkın o Bir olan ile bilinmesi gibi, rahmânî
tecellîden, ahadiyyetin kudret menşe’i olduğunun bilinmesi ve ilmin aslının
rahmânî tecellîden vâhidiyyet olduğunun bilinmesi gibi birçok ilâhî sırlara, bu
dikkat çektiğim tenbîh ile vâkıf olmak mümkündür.
Bundan başka bu îzâhların altında ve bu konudaki üstü örtülü kelimelerin
arkasında işâret edilmiş ince nüktecikler vardır. Bu bölümün başından sonuna
kadar düşün, kabuğu at, içini al! Hakk'ın doğru yolda muvaffak kıldığını anlarsın.
101
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
7.Bölüm Rahmâniyyet-Terzi Baba Şerhi
Hakk seni özünde, kaynağında var ettiğinden sen mecbûren sûretleneceksin, başka
çâren yoktur. Nasıl ki bir mûcid kafasında îcâd ettiğini zuhûra çıkarıyor, işte bu zuhûra çıkan
şey eğer onun aklında olmasa idi zuhûra çıkmazdı. Bizler de eğer mevcût isek Allah’ın
hayâlinde evvelâ var olduğumuz için burada halkıyyetimiz ile mevcûduz. Bize verilen
emâneti ortadan kaldırdığımız zaman bizde Hakk’tan başka bir şey kalmaz, “çık aradan kalsın yaradan” sözüyle de buna işâret edilmiştir.
Fasıl
Rahîm ile Rahmân, rahmetten türemiş iki isimdir. Lâkin Rahmân ma'nâ olarak genel, Rahîm ma'nâ olarak özel olup, daha tâm işârettir. Rahmân'ın genel olması, bütün mevcûtlarda rahmetin gözükmesinden dolayıdır. Rahîm'in de özel
olması, saâdet ehline tahsîs edilmesinden dolayıdır. Rahmân'ın rahmetinde azâbı
gerektiren nikmet de karışık olabilir. Lezzeti ve kokusu iğrenç olan ilâcı içmek
gibi. Çünkü bunda hastaya rahmet olmakla berâber, tab'îata hoş gelmeyen şey de
mevcûttur. Rahîm'in işâret ettiği rahmete, hiçbir şey karışmaz. O, salt ni'mettir ve
bu ni'met ancak tam saâdet sâhiplerinde bulunur. Eserleriyle ve müessirleriyle
sıfatlarında ve isimlerinde rahmetin varlığı da, Rahîm isminin içinde bulunan
rahmettendir.
Rahîm, Rahmân'a nispetle insan bedenindeki göz gibidir. Ya'nî Rahîm, daha
azîz, daha şânı yüksektir, daha husûsîdir. Rahmân'ın her türlü rahmet oluşa mutlak olarak kapsamı vardır. Bunun için Rahîm'deki rahmet, kemâliyle ancak
âhirette açığa çıkar denilmiştir. Çünkü âhiret dünyâdan daha geniştir. Çünkü
dünyâdaki her ni'mete keder karışması da kaçınılmazdır. Böyle kederle karışık
olmak, rahîmsel tecellîlerden değil, rahmânsal tecellîlerdendir. Rahmân ile Rahîm
isimleri hakkında "El-Kehfü ve'r-Rakîmu fî-Şerhi Bismillâhirrahmânirahîm"
adlı kitâbımızda daha geniş beyânlarımız vardır; onları bilmek isteyen, o kitâba
mürâcaat etsin.
Allah dâimâ hak söyler ve hak yola hidâyet eder.
102
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
8.Bölüm Rubûbiyyet-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Rubûbiyyet Hakkındadır
Rubûbiyyet, mevcûtları talep eden isimleri gerektirici mertebenin ismidir.
Alîm, Semî', Basîr, Kayyûm, Mürîd, Melik ve bunlara benzeyen isimler
rubûbiyyetin altına dâhildir. Çünkü bu isimlerden ve sıfatlardan her birisi, bağlanacak mevcût talep eder: Alîm ismi, ma’lûmu; Kâdir ismi, makdûru; Mürîd ismi, murâdı gerektirir. Bunlara benzeyen diğer isimler de buna göre kıyaslanabilir.
Şunu da bil ki, Rab isminin altında bulunan isimler, Allah ile halk arasında
müşterek olan isimler ile te'sîr özelliği ile halka mahsûs olan isimlerdir. Hakk'a
mahsûs olan ve halka da dönük olan müşterek isimler, "Alîm" ismi gibidir. Çünkü Alîm ismi nefsîdir. "Nefsini bilir, halkı bilir" ta'bîri geçerlidir; Semî' de böyledir. "Nefsini işitir, gayrını işitir" denilir. Basîr ismi de böyledir. "Nefsini görür,
gayrını görür" denilebilir.
Allah ile halk arasında yukarıdaki isimler gibi müşterek olan isimlerden kastımız, o isimlerin iki yüzü olup, bir yüzünün Cenâb-ı İlâhî'ye tahsîs edilmesi,
dîğer yüzünün mahlûklara âit olması demektir. Halka tahsîs edilmiş olan isimler,
fiilî isimler ile Kâdir ismi gibidir. Fiilî isimlerden "Hâlık" isminde, "mevcûtları
hálk etti" dersin; "nefsini ya’nî kendisini hálk etti" diyemezsin. Fiilî isimlerden
"Râzık" isminde "mevcûtlara rızık verdi" dersin, "nefsine rızık verdi" diyemezsin.
Aynı şekilde "Kâdir" isminde "nefsi üzerine kâdir oldu" da diyemezsin.
Bu câiz olmayan ta'bîrler, te'vîl sûretiyle câiz olsa bile, bahsedilen isimlerden
dolayı halka tahsîs edilmiştir. Çünkü fiilî isimler Melik isminin altındadır. Memleketi olmayan ise, Melik olamaz.
Melik ismi ile Rab isminin arasındaki fark: Melik bir isimdir ki, fiilî isimler
o isim mertebesi altındadır. O fiilî isimlere, "halka mahsûstur" demekle işâret ettim. Rab ismi ise, bir mertebenin ismidir ki, o mertebe altında müşterek isimlerin
yukarıda belirtilen iki nev'iyle halka mahsûs olan isimler dâhildir.
Rab ismi ile Rahmân ismi arasındaki fark: Rahmân bir mertebenin ismidir
ki, bütün ilâhî ulvî vasıflar o mertebeye mahsûstur; ilâhî Zât ister o vasıflar ile
103
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
8.Bölüm Rubûbiyyet-Terzi Baba Şerhi
ferd olarak olsun, Azîm ile Ferd gibi; isterse Alîm ve Basîr gibi müşterek olarak
olsun; isterse Hâlık, Râzık gibi mahlûklara tahsîs edilmiş olarak olsun aynıdır.
Rahmân ismi ile Allah ismi arasındaki fark: Allah, zâtî bir mertebenin ismidir ki, o mertebe ulvîlikleri ve süflîlikleri ile bütün mevcûtların hakîkatlerini toplamıştır. Bundan dolayı Rahmân ismi, Allah isminin ihâtası altına girmiştir. Rab
ismi ise, Rahmân isminin ihâtası altındadır. Melik ismi ise, Rab isminin ihâtası
altındadır.
Özetle; Rubûbiyyet, Rahmân'ın arşıdır, ya'nî bir zuhûr yeridir ki, Rahmân o
zuhûr yerinde zâhirdir ve o zuhûr yerinden mevcûtlara bakıcıdır. Rahmân'ın bu
mertebesinde Allah ile kulları arasında nispet geçerlidir.
Görmüyor musun? Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in şu sözünü ki,
"Kadının rahmini, Rahmân'ın hakvından ya'nî böğründen alınmış buldum" demiştir. Çünkü "hakv ya’nî böğür” insan vücûdunda orta mahaldir.
Rubûbiyyet de rahmâniyyetin orta mahallidir; çünkü rahmâniyyet;
- Hakk'ın ferd olarak olduğu vasıflar ile,
- halkın müşterek olarak olduğu vasıfları ve
- mahlûklara mahsûs olan vasıfları toplamıştır.
Bundan dolayı müşterek olan isimler orta mahaldedir. Ya'nî rubûbiyyet mahallidir.
Kadının rahminin Rahmân'ın böğrüne bağlantısı, Rab ile merbûb ya’nî rabbi
olan arasındaki bağlılığın münâsebetindendir; çünkü hiçbir Rab yoktur ki, onun
merbûbu ya’nî rabbi olanı olmasın; hiçbir merbûb ya’nî rabbi olan yoktur ki,
onun Rabb'i olmasın. Şu halde bu mertebede Allah ile kulları arasında nispet
mevcûttur.
Kadının rahminin Rahmân’ın böğrüne bağlantısına bak! Ve bu bağlantının
sırrını iyice anla! Yoksa Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, kendinden ayrılmış
olan şeye bitişmekten, yâhut kendisine bitişik olan şeyden ayrılmaktan yana münezzehtir.
Bu ince îzâhtan sonra, bizim "Hak" olarak isimlendirdiğimizde, yâhut "mahlûklar" ile kinâye ettiğimizde tecellîlerin çeşitlenmesinden başka söz kalmamıştır.
104
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
8.Bölüm Rubûbiyyet-Terzi Baba Şerhi
Manzûmenin Tercümesi:
"İster yaklaşın, ister uzaklaşın; "biz" dediğimiz, sizden başka bir şey değildir. İster açığa vurun, isterseniz gizleyin; vücûdda sizden başka bir şey yoktur.
O, sizin cemâlinizin sûretidir. Bunun ma’nâsı yine sizden ibârettir. Sizin var
edilmenizle vücûd meydana geldi. O'nun vücûduyla, sizin var edilmeniz hâsıl
oldu.
Siz, mâsivâ örtüsünü açmakla onun güzelliğini gösterdiniz. Bu kıymetli güzelliği başkasına nispet ettiğiniz zaman, ihânet etmiş oldunuz; gafletle "mâsivâ"
dediniz.
Yâ hû! "Biz" demekle kalbiniz yumuşadı mı? Hakîkatin sizin isminizle ve sizin de "halk" ismiyle isimlendirilmeniz âdet olmuştur.
Cemâlin güzelliklerini çeşitlendirdiğiniz zaman vefâda hıyânet etmemiş
olursunuz. Halka nispet edilen kemâl zevâl bulmaz, o sizin içindir."
Şurası da bilinmelidir ki, rubûbiyyetin iki tecellîsi vardır. Biri ma'nevî tecellî,
diğeri sûrî tecellîdir.
Ma'nevî tecellî, kemâl çeşitlerini ihtivâ eden tenzîh kânûnunun gereklerine
göre, rubûbiyyetin isimlerde ve sıfatlarda açığa çıkmasından ibârettir.
Sûrî tecellî, noksan çeşitlerinden, mahlûkun ihtivâ ettiği şeylerde teşbîh kânununun gereklerine göre, rubûbiyyetin mahlûklarda açığa çıkmasıdır. Zuhûr
yerinin teşbîhten istihkâkına göre, mahlûklardan bir hálk edilmişte rubûbiyyet
açığa çıkınca, Cenâb-ı Rab, yine kendine lâyık olan münezzeh oluşu üzerine bulunur.
Özetle: Mes’ele, teşbîhe dâhil olan sûret ile, tenzîhe dâhil olan ma'nâ arasındadır. Sûrî tecellî açığa çıkarsa, ma'nevî onun zuhûr yeridir. Ma'nevî tecellî açığa
çıkınca, sûrî onun zuhûr yeridir. Ba'zen de ikisinden birinin hükmü diğerine
gâlip olarak, ikincisi birincisinin altında perdelenir. Bu takdîrde perde üzerine
vâhid ya’nî bir oluş husûsuyla hükmolunur. Bu sırrı anla!.
Allah hakkı söyler ve doğru yola hidâyet eyler.
105
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
8.Bölüm Rubûbiyyet-Terzi Baba Şerhi
Cenâb-ı Hakk herhangi bir varlıkta fiili olarak zuhûr ettiğinde, bu zuhûr teşbîhî bir zuhûr
olur. Orada zuhûr ettiği halde Cenâb-ı Hakk kendi mertebesinde ya’nî zât mertebesinde yine
tenzîh üzeredir. Zuhûr ettiği mahalle mutlak olarak Allah odur demek mümkün değildir. Bu
hâli kendimizden de düşünebiliriz; örneğin bir fiili işlediğimiz zaman bu fiili teşbîh ile ortaya
koyuyoruz, bunun yanında bizim bir de bu fiili ortaya getiren zâtımız mevcûttur, bu fiili işlenmesiyle zâtımız o fiil dolayısıyla bizden ayrılmaz, o yine kendi müstesnâ yerindedir.
106
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Amâ’ Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"Amâ', ezel sırrının ilk mahallidir. Bu bir felektir ki, güzellik güneşleri orada
batmıştır. Bu zât, Allah'ın zât'ı olup, ezel sırrındaki o varlığından hârice çıkmamış, belki isimlere ve sıfatlara tenezzül eylemiştir.
Bu hakîkatin sırrına, taştaki ateşin gizlenmişliğini ulvî bir örnek olarak söyleyebiliriz. Taşta gizlenmiş olan ateş açığa çıksa bile, taşta gizli olan ateşin
hükmü yine değişmez. Amâ'ya bakarak size bu örneği söylemiş isek de, Allah
Teâlâ örnek ile îzâh edilmekten yücedir.
Bu amâ', akılların hayretini gerektirir, akılların dehşetler içinde bulunduğu
bu hayrette, akıllar için ta'bîr edilmesi mümkün olmayan bir amâ'dır. O amâ',
taalluk esnâsında ne karanlık, ne de aydınlık i'tibârı dikkâte alınmayarak salt
Zât’a dönüktür.
Ve bu ayrıntılı anlatımdan ne mechûl olan ahadiyyet ya’nî teklik; ne de
mechûl olmayan çokluğun vâhidiyyeti ya’nî birliği düşünülebilir değildir.
Zâtının latîfliğinde gâib olan en latîf oluşunun latîfliği, sırrındaki örtünmüşlüğü
evvel olan amâ'dır."
Bilesin ki; amâ', hakîkatlerin öz hakîkatinden ibârettir. Bunda Hakk’a dönük
ve halka dönük vasıflanma düşünülemez. O, sırf Zât’tır; sonra Hakk’a dönüklük
ve halka dönüklükle vasıflanmadığı gibi "Hakk’a ve halka dönüklüğün olmayışı"
mertebesine de izâfe edilemez. Bu izâfenin olmayışından dolayı ne vasıf, ne de
isim gerekir. İşte Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in "Amâ'nın ne altında, ne de
üstünde hava vardır" buyurması, amâ'da ne Hak, ne de halk düşünülemez, demektir.
Şu halde amâ', ahadiyyete karşılıktır. Ahadiyyette isimler ve sıfatlar yok
hükmünde olup, kendisinde hiçbir şeyin zuhûru olmadığı gibi, amâ'da da bunlardan hiçbir şeyin ne tecellîsi, ne de zuhûru vardır. Amâ' ile ahadiyyet arasındaki fark, ahadiyet, yücelik gereğiyle zâtın zâtta hükmüdür ki, ahadiyye zâtının
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
zuhûrundan ibârettir. Amâ', mutlaklık gereğiyle zâtın hükmüdür. Onun için
kendisinden yüce olmaklık ve olmamaklık düşünülemez. Amâ', amâ’ya bürünen
zâtın gizliliğinden ibârettir. Sonuç olarak amâ' ahadiyyete karşılıktır. Şu kadar
var ki, ahadiyette zâtın sırflığı tecellî hükmüyledir, Amâ'da zâtın sırflığı örtünmesi hükmüyledir.
Tasavvuf literatüründe amâ’nın zât’ül baht, sevâd-ı a’zam ya’nî büyük karanlık gibi isimleri de vardır.
Amâ’nın altından kasıt halk, üstünden kasıt ise Hak’tır.
Netîce: Allah Teâlâ nefsinden örtünerek tecellî etmekten, yâhut nefsi için
tecellî ederek örtünmekten yücedir. O Allah tecellîden, örtünmeden, bâtın olmadan, zâhir olmadan, işlerden, nisbetten, i'tibârlardan, izâfelerden, isimlerden ve
sıfatlardan yana zâtın gereği ne ise, ona göredir; kendisi için değişim ve başkalaşım yoktur. Bir şeye bürünüp, dîğerini terk etmesi, yâhud bir şeyi atıp, ya'nî o
şeyden soyutlanıp, başkasını alması, onun için düşünülemez. O’nun yüce zâtının
hükmü ezelde ne ise, şimdi ve ebedde dahî öyledir. “lâ tebdîle li halkıllâhi”
ya’nî "Allâh’ın halk edişi, (ya'nî zâtına mahsûs vasfı) değişmez" (Rûm; 30/30)
âyeti bu konuda delîldir.
Sûretlerde ve sûretlerin dışındaki nispetler, izâfeler, i'tibârlar ve bunların
benzeri şeylerdeki başkalaşımlar, değişimler Allâh'ın bizim üzerimize tecellîsi,
onun bizim ile açığa çıkması bakış açısındandır. Oysa o Allah, bizim üzerimize
tecellî etmekten veyâhut bizim ile açığa çıkmaktan evvel, nefsinde ne kemâl üzere ise, ondan sonra da zâtına mahsûs olan o tecellîdedir. Onun için ancak bir
tecellî vardır. O bir tecellînin ismi, ancak Vâhid ismidir. O Vâhid isminin ancak
bir vasfı vardır. Bunların hepsi için çoğalabilir olmayan vâhid ya’nî bir olan Hakk
vardır. O ezelde nefsi için nasıl tecellî etmiş ise, ebeddeki tecellîsi de onun aynıdır.
Gazelin Tercümesi:
“Zeyneb, bütün ahidlerinde sâbit ve sâdıktır. Zamâna âit hâdiseler onu değişime uğratmadı ki, benden örtünsün. Zeyneb, o ahidlerini muhâfaza ederek
"Muhassab" isimli mevkîdeki ahidlerini de zâyi' etmedi.
108
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
Eğer ayrı görenler, Zeyneb’in benden uzak olduğunu naklederlerse, bu uzaklık, Zeyneb'in uzak oluşu değil; Ayrı görenlerin o uzak oluşun oluşmasını arzû
ettikleri için söyledikleri uzaklıktır.
Ayrı görenler, beni Zeyneb’den men’ etmekle beni Zeyneb’den ayırmakla gürültü çıkarırlarsa, bunun önemi yoktur. Zeyneb’in sağnak yağmur gibi olan lütufları arasında, cefâ şimşeğinin yağmursuz kalacağı şüphesizdir.
Ey Zeyneb'in ünsiyyet meclisinde olan arkadaşlar! Zeyneb’in dudağına değen kadehleri, ellerinizle tutarak için! Zeyneb’in ünsiyyet meclisine arkadaş olarak katılamamaktan kaynaklanan pişmanlığın, hasretin kanıyla o kadehler boyanmıştır.
Zeyneb'den kucaklaşma ve teslîmiyet beklemeyin! Yarasa kuşlarının güneşe
yaklaşma ihtimâli yoktur. Zeyneb cemâlini açmazsa, şefkâtindendir; büsbütün
örtünmezse de o da âşıkına merhametindendir.
Hakîkatte Zeyneb’in cemâlinin dengi yine kendi cemâlidir. Batı Ankâ’sına
eş aramaktan sizi men’ ederim.”
Hakk'a mahsûs olan bu bahsedilen vâhid ya’nî bir olan tecellî ile Hak, başkasına tecellî etmez. Halk için elbette ve elbette o tecellîden nasîb yoktur. Çünkü o
zâtî tecellî, ne i'tibârı, ne de kısımlara ayrılmayı, ne bir başka şeye izâfe edilmeyi,
ne vasıfları, ne de bunlardan bir şeyi kabûl eder. Tecellîsinde halk için bağlantı
olursa i'tibâra, nisbete, vasfa, yâhut bunlara benzeyen bir şeye ihtiyâç zarûrîdir.
Bunların hepsi de, ezelden ebede kadar zâtına mahsûs olan o zâtî tecellî hükümlerine uymaz. Bu tecellîden başka olan ilâhî tecellîler, ister zâtî olsun, isterse
fiilî olsun, isterse sıfâtî olsun, isterse isimsel olsun; bunların da bağlantısı
hakîkatte Hakk'a ise de, bu Hakk'ın açığa çıkışı ve kulları üzerine tecellîsinin gereği yönündendir.
Özetle: Bahsedilen bu zâtî tecellî ki tecellîlerin bütün nev’ilerini toplamıştır.
Hakk'ın bu tecellîde olması, diğer tecellîlerle tecellîsine mâni' değildir. Ancak bu
durumda zâtî tecellîden başka olan tecellîler zâtî tecellinin altındadır; tıpkı yıldızların gökyüzünde gözükmesinin güneş altında hem mevcût, hem yok hükmünde
olması gibi. Yıldızlara âit nûrlar işin aslında güneşin nûrundan ise de, güneşin
çıkışı ile bu mevcûtlar, yok hükmünde olur. Diğer ilâhî tecellîler de, zâti tecellî
âsumânından bir sızıntı veyâhut onun deryâsından bir damladır.
109
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
Kendisi için seçtiği bu zâtî tecellînin saltanatı gözükünce, diğer tecellîlerin
varlığıyla berâber yok hükmünde sayılmasına sebep, zâtî tecellînin, zâta âit ilâhî
ilimden meydana çıkması bakış açısındandır. Zâtına müstehak ve lâyık olan diğer tecellîlerdeki istihkâk, gayrı olmaklık ilminin bağlantısı i'tibârı iledir. Bundan
dolayı ikinci derecededir, bu sırrı anla!
Lisânın cömertliği, beyân meydânında sür'atle koşarak aslâ ortaya konulmaması lâzım gelen hükmü ortaya koydu. Onun için bu kuvvetli delîllerdeki dizginleri çekerek, lisânı esâs bahsinde tercümânı olduğu meselenin şerhine yönlendiriyoruz. Onun için bu geçen detayları bildirdikten sonra deriz ki:
Amâ', gizlenmede ve örtünmede mutlaklık i'tibârı ile zâtın kendisinden
ibârettir. Ahadiyyet, açığa çıkmada yücelik i'tibârı ile zâtın kendisinden ibârettir.
Bunda i'tibârların düşmesi de mecbûridir. Benim zuhûr veyâhut örtünme i'tibârı
ile demem, dinleyenin anlayışına ma'nâyı ulaştırmak içindir. Yoksa "i'tibârî gizlenme, amânın hükmünden; i'tibârî açığa çıkma, ahadiyyetin hükmündendir"
demek değildir, bunu iyi anla!
Şurasını da dikkatle bilmek lâzımdır, Allah'dan yüce bir benzetme ile söylüyorum: Bütün varlığınla mevcûdiyetinden bakışını kesince, sen kendi nefsinde
kendinde amâdasın! Bu fikrindeki düşüncede varlığı ve varlığına âit gereçleri bilsen de, mevcûdiyetten fikirsel olarak alâkanı kesince, senin amâda bir zât olduğun tahakkuk eder.
Dikkat etmiyor musun? Hak Sübhânehû ve Teâlâ senin aynın ve hüviyetindir. Sen bu hakîkatle vasıflanmaktan ve buna hak kazanmaktan gaflet ediyorsun.
Oysa Hakk'ın bu aynılığı yönünden sen, kendinden perdeli değilsin ve bu hassas
i'tibâr ile kendinden amâdasın. Çünkü Hakk'ın hükmü, kendinden perdelenmemektir. Bu durumda senin kendin için zuhûrunda Hak hükmüyle, senin o dakikada amâda olduğun tahakkuk eder. Zâten amâ', "Hak hükmüyle hakîkatinden
örtünmek" demektir. Şu halde hem kendin için zâhir, hem kendinden bâtın oldun.
Perdeler bizlerin kafamızda oluşturduğumuz hayâllerden başka bir şey değildir. Mahlûkat
Cenâb-ı Hakk’ı bilse de bilmese de O ezelde nasılsa şimdi de öyledir. Ya’nî bizler bilsek de
bilmesek de bizim hakîkatimiz O’nun hakîkatinden başka bir şey değildir.
110
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
“Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi ve mâ ya’kıluhâ illel âlimûn” ya’nî
“Bu tür örnekleri biz insanlar için versek de, bunu âlim olanlardan başkası
akıl edemez” (Ankebût, 29/43). Bunun içindir ki, Hz. Rasûl-i Ekrem, halkı halk
etmezden evvel Hakk'ın nerede olduğu sorulduğu zaman, "Amâ'dadır" cevâbını
vermiştir.
Çünkü tecellî kelimesi, mâhiyeti, ya'nî kelimenin kendi ismindeki işâretin gereği olarak kendinden evvel örtünmenin önceliğini gerektirir. İşte buradaki öncelik, hükümsel önceliktir, vakitsel öncelik değildir. Çünkü Hak ile halkı arasında
vakitsellik, ayrılma, uzaklaşma, birbirine bitişme, birbirine yapışma bulunmasından yana Hak yücedir. Çünkü vakitsellik, ayrılma, uzaklaşma, birbirine bitişme,
birbirine yapışma, Hakk'ın mahlûklarındandır. Kendisi ile mahlûkları arasına
başka mahlûk giremez. Girmesi lâzım gelse silsile, devir lâzım gelir. Bunlar da
muhâldir.
Netîce: Hakk'ın önceliği, sonralığı, evvel oluşu, âhir oluşu, hükümseldir,
i'tibârîdir, izâfîdir; zamânsal, mekânsal değildir. O Hak, halkı halk etmezden evvel nasıl amâ'da ise, halkı, halk ettikten sonra da aynıyla o amâ'dadır.
Bundan şu netîce çıkarılır ki; Amâ', i'tibârların yokluğuyla berâber, zâtı öne
geçiren hüküm demektir; halkı halk etmek ise, zuhûru gerektirir. O zuhûr,
i'tibârların varlığıyla berâber zâta ulaşan hüküm demektir. Böyle olunca bu öne
geçmişlik, o önceliğin aynıdır. Bu ulaşma ise, aynıyla sonralıktır. Hakîkatte ise ne
önce ve sonra vardır; çünkü "önce" de O, "sonra" da O, "evvel" de O, "âhir" de O'dur.
Bundan daha acâîp olarak söylüyorum: İ'tibâr, nispet, cihet olmaksızın Hakk'ın açığa çıkışı gizliliğinin aynıdır. Bu aynılığın ma'nâsı, "bunun hakîkatidir" demekle ta'bîr edilir. Şu halde evvel oluşu, âhir oluşunun aynı; önceliği, sonralığının aynıdır. Bu konuda akıllar hayrettedir. Azametine ulaşma yolu kesilmiştir.
Bunu ne kavram, ne de akıl tasavvur ve tasvîr edebilir.
Ulûhiyyet mertebesi ile başlayan evvellik rahmâniyyet, rubûbiyyet, melikiyyet ile devâm
etmektedir. Ne zamanki bunlar geriye çekilecek ya’nî bu âlemlerin tümden kıyâmeti gelecek
o zamanda âhiri olmuş olacaktır ve bizim beşerî aklımız bu süreyi ihâta edip anlayacak durumda değildir, bu nedenle bize göre evvel ve âhir hükmen ya’nî sâdece bilgide vardır ancak
hakîkatte yoktur.
Bir çember düşündüğümüzde başı ve sonu yoktur, ancak üzerine bir işâret koyduğumuzda işâretin başlangıcı evvel, bittiği yer âhir olur. İşte evvellik ve âhirlik bu çizgiye göredir
111
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
9.Bölüm Amâ’-Terzi Baba Şerhi
ancak. Bu işâreti kaldırdığımız anda sonsuz bir yaşam oluşur ki ne evvelliği vardır ne de
âhirliği.
İslâm dîni bu hakîkatleri ya’nî zâtî zuhûru ortaya getirdiğinden zâtî zuhûrda da silüetler
ve mahlûkat olmadığı için ve bunu herhangi bir şekle bağlamak mümkün olmadığı için İslâm’da resim yapmak yasaktır ki bu bahsettiğimiz bâtınî yönüdür. Hz. Resûlullah (s.a.v)
Efendimiz’in resminin yapılmamış olması da bu esâsa dayanmaktadır yoksa sâdece putlaştırma amacına yönelik zâhiri bir görüntü oluşmasın diye değildir. İslâm müntesipleri sûretlere
takılmasınlar ve Cenâb-ı Hakk’ın zâtına yol bulsunlar diye bu yasak gelmiştir. Putlara tapanların taptıkları putlarda da Cenâb-ı Hakk’ın zâtı vardır, başka bir şey yoktur ancak onlar
Hakk’ın zâtını sûretlerin içerisine sıkıştırıp, sınırladılar. Sıfat mertebesinden zât mertebesine
gelindiği zaman o kişinin bu silüetleri dışarıda değil kendisinde bulup yaşaması gerekmektedir çünkü “Ne var âlemde o var âdemde” denilmiştir. Eğer bunlar dışarıda bulunup görülürse
kişinin bunları kendisinde yaşaması mümkün olmaz. Seyr ü sülûk yolunun başlarında görülen
zuhûratlarda çeşitli yırtıcı hayvanlar görülür ve içeriden yok edilmeye çalışılır yoksa dışarıdan
onların varlıkları kabûl edilmiş olsa onların bâtınına geçemeyiz ve sâdece ef’âl, esmâ, sıfat
mertebelerinin tecellîlerine ulaşırız zâtî tecellîye mümkünü yok sâhip olamayız.
Azametine ulaşma yolu kesiktir çünkü o mertebeye gelindiğinde ulaşmak dahi ikilik sayılır, bu nedenle buraya gelene kadar bu kavuşmanın olmuş olması gereklidir. Bu kavuşmada
kişinin bireysel varlığı ile ilâhî varlık arasındaki beden perdesinin kaldırılmasıdır. Sonrasında
kişi bakar ki artık kavuşmaya ihtiyaç kalmamıştır. Daha önceleri ötelerde aranan şeyi kişi
kendisinde bulunca artık vuslat nerede kalır kavuşma nerede kalır.
Aklın bütün âlemde cereyan eden varlığı tek bir şekilde göstermesi mümkün değildir.
Ancak O kendi resmin çizmiştir ki onun dışında da bir resim çizilemez, bu resim de işte bu
âlemler resmidir. Bu âlemlerin hepsini ihâta edebilirsen onun resminin çizdin demektir ki bu
da ancak sûret ve şekil âleminde ya’nî madde âlemindedir, bir de bunun bâtın âlemindeki
hakîkati vardır, onu yaşamak için de önce madde âlemindeki hakîkatinin idrâk edilmesi gereklidir çünkü yukarıda denildiği gibi O’nun zâhiri aynen O’nun bâtınıdır.
Bir zaman geliyor ve esmâ-i ilâhiyye dahi düşüyor çünkü yaşantıya giriyor. Örneğin şeker yediğimizde tadını da yediğimizi de bilmekteyiz ancak bir başkasına şeker yediğimizi anlatabilmek için bunu söyleriz yoksa kendimize söylememize gerek yoktur. Elimizde yazılı bir
adresin vasıfları vardır ancak o adres bulunduktan sonra artık vasıflara gerek kalmaz çünkü
artık adres sen olmuşsundur. Uzaktayken vuslat talep edilir, ancak ulaştıktan sonra artık
vuslat dahi söz konusu olmaz.
112
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Tenzîh Hakkındadır
Tenzîh, kadîmin asâleten ve yücelik yoluyla kendisinden kendisi için hak
edişi yönüyle, sıfatlarıyla, isimleriyle, zâtıyla fertliğinden ibârettir. Sonradan olanın misliliği ve benzerliği i'tibârı orada yoktur. Hak Sübhânehû ve Teâlâ bundan
münferiddir.
Bu duruma göre bizim elimizdeki tenzîh, sonradan olan tenzîhtir. Kadîm
tenzîh ona sonradan tâyin edilmiştir. Çünkü sonradan olan tenzîh, karşısında
kendi cinsinden bir şeye nispet edilebilen şeyde olur. Kadîm tenzîhin karşısında
kendi cinsinden nispet yoktur. Çünkü Hak zıddı kabûl etmez. Bunun için
tenzîhin esâsı bilinmez.
İşte bizler Cenâb-ı Hakk’ı tenzîh ederken ağzımızdan çıkanı kulağımızın duyması lâzımdır
ya’nî lafzî, hayâlî, taklîdî bir tenzîh değil hakîkî ve gerçekçi ve ilmî bir tenzîh gereklidir. Kişi
bunları bu şekilde bilirse o müşâhede ehli olma yolundadır. “Allah âlemlerden ganîdir”
denildiğinde bu kadîm ya’nî mutlak tenzîhdir. Bu durum zâtı i’tibârıyladır ya’nî mutlak olan
zâtı i’tibârıyla çünkü zâtının da bildiğimiz gibi mukayyed olan zât ve mutlak olan zât olarak
iki yönü vardır. Mutlak olan zâtı yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı âlemlerden tenzîh etmek kadîm
tenzîh olduğu gibi, birde sıfatları ve isimler ve fiilleri yönüyle tenzîh etmek vardır. Kim hangi
mertebede yaşıyorsa tenzîhini o mertebeden yapacaktır, eğer mertebeler olmamış olsaydı bu
işler Allah’ın işi olmaz ve hemen çözülen bir iş olurdu. İşte Allah’ın ilmini ya’nî irfâniyyet ilmini şerîat ilminden tenzîh etmek lâzımdır, zât ilmini esmâ ilminden, sıfat ilminden tenzîh etmek lâzımdır. Hakîki tenzîhi idrâk edemeyen kişi ulaştığı yerde ne kendini bulabilir ne de
mutlak zâtını bulabilir.
Ef’al mertebesinden bakıldığında yapılan tenzîh hürmeten yapılan bir tenzîhtir; bu tenzîh
hayâlen yapılmış olur ve ilmen tenzîh yapılmamış olur. Ef’al mertebesinde tenzîh yapılırken
“Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederiz”, Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz ve arkasından
rahmânî sıfatlar ile bakarak şunu şunu yapar denilmektedir. Tarîkat mertebesinde de buna
benzer bir tenzîh vardır. Şerîat mertebesinde bu tenzîh kelâm ile yapılırken esmâ mertebesinde kelâmın üzerine biraz muhabbet ilâve edilerek daha ciddi bir şekilde yapılır. Bu
tenzîhler yapılırken hep ötelerde bir Allah’a yönelme olur. Kişi hakîkat mertebesine geldiğinde bütün âlemdeki varlığın Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını kesin ve mutlak olarak idrâk ettiğinde yaptığı tenzîh de başkalaşır. Başkalaşır çünkü şerîat ve tarîkat mertebesindeyken varlıklarda ba’zı eksiklikler gören ve değişik şekilde değerlendiren ya’nî içinde bulunduğu mertebenin husûsiyyeti içerisinde değerlendirirken, yavaş yavaş onların arka plandaki hakîkatlerini idrâk ettikçe Allah’ı noksan zuhûrlardan, noksan vasıflardan tenzîh ederken
kendisini tenzîh ediyor ya’nî kendi düşüncesini tenzîh ederek diyor ki:
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
10.Bölüm Tenzîh-Terzi Baba Şerhi
“Yâ Rabbi, ben seni şimdiye kadar yanlış anlamışım, bu düşüncemi bu idrâkimi değiştiriyorum ve tenzîh ediyorum.”
İşte mes’eleye bu şekilde gerçekçi bakıldığında bir tenzîh mes’elesinin üzerimizde ne kadar çok rol oynadığını anlıyoruz. Artık madde mertebesinde baktığımız her varlıktaki güzelliklerin Hakk’ın verdikleri olduğunu ve hiçbirisinde noksanlık olmadığını idrâk ederek, eski düşüncelerimizden kendimizi tenzîh ediyoruz ki bu mertebede ancak Cenâb-ı Hakk’ın âlemlerdeki gerçek faaliyeti anlaşılmış olmaktadır.
Zıtlık sıfatlarında ve isimlerindeki zıtlıktır, oysa tek olan zât için bunlar zıt değildir ve de
dışarıda zıt gibi görünüyorsa da kaynağı aynı olduğundan aslında zıt olarak bilinen şeyler de
zıt değildir. Zıtlık için başka başka kaynaklar olması lâzımdır. Ef’al mertebesi bakışıyla bunların kaynakları ayrı ayrıymış gibi gözüktüğünden zıt sayılmaktadır.
Bizim "Hakk'ı tenzîh, tenzihten tenzîh ile olur" dediğimiz bu sebebe dayanmaktadır. Hakk'ın kendisi için olan tenzîhini, başkası bilemez; orada bilinen bir
şey varsa "sonradan olan tenzîh"dir. Çünkü sonradan olan tenzîhin i'tibârı, kendisine nispet edilmesi mümkün olan bir hükümden bir şeyin soyutlanması demektir. Tenzîh işte bu şeyde olur. Hak için zâtî benzerlik yok ki, onda tenzîhi
haketsin; çünkü Kibriyâ olan zâtının gereğine göre nefsinde münezzehtir.
Tenzîh bir mertebedir, bu mertebeyi idrâk ettikten sonra tenzîh de düşer ya’nî tenzîh
etmeye gerek kalmaz. Bireysel olarak yaptığımız tenzîhlerin hiçbirinin hakîkatte gereği yoktur ya’nî aslında tenzîh mertebesi beşeriyetin meydana çıkardığı bir yöndür. Beşeri olarak
yaptığımız tenzîh ile Cenâb-ı Hakk’ı bu âlemin dışına atmış oluyoruz ki böyle bir şey yoktur.
Ancak daha üst mertebeleri en iyi şekilde anlayabilmek için de bu tenzîh anlayışına gerek
vardır, eğer bu tenzîh bilgisini bilmiyor olursak Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle anlamamız da
mümkün değildir. Evvelâ genel olarak kelâmî tevhîd, sonra tenzîh ya’nî ötelere atmak, ondan
sonra teşbîh ötelerden tekrar buraya indirmek, ondan sonra tenzîhi ve teşbîhi ortadan kaldırıp ya’nî birleştirip tevhîd etmek Muhammedî olmaktır.
Kibriyâ, kendi asâleti ile mutlak olan ya’nî başkasından asâlet almayan demektir. Şâh-ı
Nakşıbendi kendisi hakkında kulağına kadar gelen “çok kibirli biri” sözüne şu cevâbı vermiştir, “bizdeki kibir değil Kibriyâ’dır.” İşte bu söylemde burada anlatılan hakîkate dayanmaktadır.
Muhiddîni Arabî Hz.lerinin Lübb ül lübb isimli, kitabında geçen hadîs-i şerîfte;
“Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Zât’ından Azamet ve Kibriyâ
perdesini kaldırarak tecellî edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değil miyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabb’imiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde
etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Zât’ından Azamet ve Kibriyâ perdesini kaldırarak tecellî ettiğinde “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine
az bir zümre “evet sen bizim Rabb’imizsin” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir
kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, Ey kullarım sizinle Rabbiniz arasında bir işâret var mı dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı
114
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
10.Bölüm Tenzîh-Terzi Baba Şerhi
Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki silüetlenmiş Rab’ları şekliyle onlara tecellî
ettiğinde, “evet sen bizim Rabb’imizsin” diye hepsi secde edecekler”,
İşte burada tenzîhin ve teşbîhin hakîkati ortaya çıkacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından
Azamet ve Kibriyâ perdesini kaldırması demek mahlûkattan bir silüet şeklinde tecellî etmesidir ya’nî onlara teşbîh mertebesinden gözükmesidir. Daha evvelce Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemlerdeki varlığını, bütün mevcûdadın hakîkatinin o olduğunu idrâk etmeyen kimseler teşbîh
mertebesinden Hakk’ın bu zuhûrunu inkâr edeceklerdir. Cenâb-ı Hakk onların hayâllerindeki
tenzîhi şekilde tecellî edinde “Evet, Sen bizim Rabb’imizsin” diyecekler. Bunu da Rabb’ülErbâb’a değil kendi Rabb’i haslarına diyecekler ve gerçek Allah’a değil kendi Rabb’larına secde etmiş olacaklardır. Gerçi onların Rabb-i hasları da Allah’ın dışında değildir ancak zât mertebesi i’tibârıyla olan Allah değildir.
Bu duruma göre hangi i'tibâr ile olursa olsun, hangi tecellî yerinde zuhûr
ederse etsin, "Ben Rabb'imi genç bir delîkanlı olarak gördüm" gibi benzetme
yoluyla olsun; yâhut "O nûrdur, ben onu nasıl görürüm" gibi tenzîh yoluyla olsun; Hakk’ın zâtî tenzîhi için hüküm lâzımdır; sıfatın kendisinde sıfat olana lâzım
oluşu gibi.
Hak bu tecellî yerinde zâtından zâtı için kadîm tenzîh ile haketmiş olduğu
kemâl üzeredir. Bu tenzîhi, Hak'dan başkasına nispet etmek câiz değildir ve onu
başkası bilmez. Bundan dolayı Hak, isimlerinde, sıfatlarında, zâtında, zuhûr yerlerinde, tecellîlerinde sonradan olana nispet edilen her şeyden, kadîm oluşu
hükmüyle münferiddir. Buradaki sonradan olan vecihlerden bir vecih olsa da,
yine hüküm ayniyle böyledir.
Bu îzâha göre tenzîhi, halk edilmişlere dönük tenzîh gibi; teşbihi, halk edilmişlere dönük teşbîh gibi değildir. Böyle tenzîh ve teşbîhten Hak yüce ve
münferiddir.
"Tenzîh Hakk'a değil, mahallin tâhir kılınmasına dönüktür" diyenler varsa
da, bunların murâdı, karşısında benzetme olan halka dönük tenzîh demektir.
Çünkü kul, Hakk'ın vasıflarından olan sıfatlarla vasıflanınca, mahalli tâhir olur
ve bu ilâhî tenzîhi yapmasıyla sonradan olma noksanlıklarından hâlis ve sâfî
olur. Bundan dolayı o tür tenzîh kula dönüktür.
Bu anlatılan hâli bütün varlığımıza şâmil tuttuğumuzda, kendi varlığımızı dahi kendiliklerimizden temizlediğimiz zaman ya’nî beşerî vasıflarımızı hakkanî vasıflarla değiştirdiğimizde
tenzîh etmiş oluruz.
Hak ise başkasının iştirâk edemeyeceği tenzîh üzerinde bâkîdir. O tenzîhde
halk için tecellî yeri yoktur. Demek istiyorum ki, Hakk'a mahsûs tenzîhde mah-
115
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
10.Bölüm Tenzîh-Terzi Baba Şerhi
lûk yönüne dönük bir şey yoktur. Belki o tenzîh, ilâhî nefsin istihkâkı üzerine
Hakk’ın zâtı için münferiddir. Bu işâret ettiğimiz şeyi anla!
Şurası da bilinmelidir ki; ben bu kitâbımda, yâhud diğer yazdığım eserlerimden birinde "Bu husûs, Hakk'a mahsûstur, mahlûkun onda nasîbi yoktur" yâhud
"bu halka mahsûstur, Hakk'a nispet edilmez" ta'bîrini kullanırsam, bu ta'bîrden
kasdım, "zâttan o isim ile isimlenmiş olan veche dönüktür" demektir. Yoksa zât,
zâta dönüktür demek değildir. Bunu iyi düşün! Çünkü bu husûs zâtın hem Hak,
hem halk vecihlerini toplamış olması üzerine dayanmaktadır. Hak için hakettiği
şeyin nispeti; halk için de hakettiği şeyin nispeti lâzımdır. Bu nispet de birbirine
karışmaksızın zâtın gereğine göre mertebesindeki her vecih hâli üzerine bâkîdir.
İki vecihten birisi, öbür vecihte zâhir olursa, iki hükümden her biri de, öbüründe
mevcûttur, demektir. Bunun îzâhı teşbîh bölümünde gelecektir.
Araz ve cevher olmayan zât, kemâlinde yüce ve mukaddestir.
Manzûmenin Tercümesi:
"Ey kendisiyle iki araz kâim olan cevher; Ey hükmünde ikilik olan "Bir!" Senin ulvî oluşa dâir olan güzelliklerin, tezadların muhtelif olmakla berâber, senin
için vâhid olmuştur.
Sen, hüsn-i vâhid olan eşsiz ferdsin. Kemâl, senin için noksansız tamam olmuştur. Sen, bâtın da olsan, zâhir de olsan, sübhânî ulviyyetinin istihkakında
dâimsin.
Sonradan meydana getirdiklerinden ârî olan azametli ceberûtunda münezzehsin, mukaddessin, yücesin. Mahlûk, ancak benzerden idrâk eder; Hak ise
var edilmekten münezzehtir."
116
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
11.Bölüm Teşbîh-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Teşbîh Hakkındadır
İlâhî teşbîh, ilâhî cemâl sûretinden ibârettir. Çünkü ilâhî cemâlin ma'nâları
vardır. O ma'nâlar ilâhî isimler ve sıfatlardır. Yine ilâhî cemâlin sûretleri de vardır. O sûretler hissedilen yâhut idrâk edilen şeklinde olarak bu bahsedilen
ma’nâların tecellîleridir:
Hissedilir olan, "Rabb'imi tâze bir delikanlı sûretinde gördüm" hadîsinde
olduğu gibi; idrâk edilir olan ise "Ben kulumun bana olan zannına göreyim,
nasıl isterse beni öyle zannetsin" hadîsinde olduğu gibidir. İşte teşbîh ile kastedilen, bu hissedilir ve idrâk edilir olan sûrettir.
"Rabb'imi tâze bir delikanlı sûretinde gördüm" hadîsinden kasıt bâtında olan Hakk’ı
zâhirde halk olarak müşâhede etmektir.
Şüphesiz, Hak Teâlâ cemâl sûreti ile açığa çıkışında yine tenzîhten hakettiği
şey üzerinedir. Cenâb-ı ilâhîye tenzîhten hakkını verdiğin gibi, o cenâb-ı âlîye
ilâhî teşbîhden de aynı şekilde hakkını vermelisin.
Şu da bilinmelidir ki, Allah hakkındaki teşbîh, tenzîhe muhâliftir; çünkü bu
teşbîh, Hakk-ı ilâhîde aynı olmaklık husûsudur. Fakat bunu ehlullâhdan ancak
kâmil olanlar müşâhede edebilir. Kâmil olanlardan başka ârif-i billâh olanlar, bizim bu sözümüzü yalnız imân yollu ve taklîd yollu olarak idrâk edebilirler. Güzelliğinin ve cemâlinin sûretlerinin îcâbları ne ise, imânları yalnız ona bağlanır.
Çünkü mevcûdların sûretlerinden her sûret, onun güzelliğinin sûretidir. O sûreti
teşbîh yönü üzerine müşâhede eder de, tenzîhden bir şey müşâhede etmezsen,
Hakk'ın sana güzelliğini ve cemâlini bir yönden gösterdiği anlaşılır. Yok eğer
teşbîhsel sûreti sana müşâhede ettirir ve bu teşbîhe ilâhî tenzîhin de bağlantısı
olursa, Hakk'ın sana cemâlini ve celâlini hem teşbih, hem tenzîhde göstermiş olduğu anlaşılır.
Sûretlerine baktığında teşbîh edersin ancak sûretlerdeki zâtı müşâhede ettiğin zaman da
tenzîh edersin ya’nî aynı görüntü içerisinde hem tenzîh hem teşbîh etmiş olursun. Bunu böy-
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
11.Bölüm Teşbîh-Terzi Baba Şerhi
le müşâhede edersin çünkü bu ilim İslâmiyet ilmidir, örneğin sâdece museviyyet ilmi olduğunda sâdece tenzîh edilir,îseviyyet ilminde ise sâdece teşbîh edilir ancak muhammediyyet
ilmi olduğunda hem tenzîh hem teşbîh ve sonunda da tevhîd yapılmış olur.
Artık sen “Fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh“ (Bakara, 2/115) "Ne tarafa dönerseniz, Hakk'ın vechi oradadır" âyet-i kerîmesinin yüce ma’nâsına göre
ister tenzîh et, ister teşbih et! Fakat sen her halde O'nun tecellîlerinde gark olmuş
durumdasın; senin için o tecellîlerden ayrılmana imkân yoktur. Çünkü sen ve
senin hüviyyetin ve hallerin ve amellerin ve ma’nâlarının hepsi Hakk'ın cemâl
sûretidir. Bu durumda halka dönük teşbîhde devamlı kalırsan, güzellik sûretini
müşâhede edersin. Yok senin teşbîhinde tenzîh açılımları da olursa, o zaman sen
güzelliğinin ve cemâlinin sûreti ve ma'nâsısın. Eğer teşbîh ve tenzîhden daha ilerisine mazhar olursan, o zaman teşbîh ve tenzîhin üstündesin; bu ise zâtın sırrıdır.
Mısrâ'nın tercümesi:
"Muhabbette nefsin için kimi seçersen, onu tercîh et!"
Şurası da bilinmelidir ki; Hak için teşbîh iki türlüdür. Biri zâtî teşbîh, biri vasıfsal teşbîhdir.
Zâtî teşbîh: Hissedilebilir olan mevcûdların sûretlerinde, yâhut hayâlde, hissedilebilenlere benzeyen şeylerde Hakk'ın tecellî ettiği sûrettir.
Vasıfsal teşbîh: Hissedilebilirlere benzeyen şeylerden münezzeh olan isimsel
ma’nâların sûretlerinde tecellîsidir. Bahsedilen sûretler, zihinde akledilip de, histe esâsı olmayan sûretlerdir. Eğer esâsı olursa, zâtî teşbîhe katılır; çünkü esâsı olma, teşbîhin kemâlindendir. Kemâl ise zâta lâyıktır. Vasıfsal teşbîhde ise hiçbir
nevi' ile ve hiçbir misâl verilmesini ihtivâ eden cins ile esâslanmak mümkün olmaz.
Görmüyor musun? Hak Sübhânehû ve Teâlâ, Kur'ân'daki Nûr âyetinde
(24/35), zâtî nûrunu "mişkât, misbâh, zücâce" ile nakletti ve benzetti. O zâtî
teşbîhin sûreti insandan ibârettir; çünkü mişkât ile kasıt, insanın göğsü; zücâce
ile kasıt, insanın kalbi; misbâh ile kasıt, insanın sırrıdır. O âyetteki "mübârek
ağaç"tan kasıt, gayba îmândır. O gayb ise, Hakk'ın halkta, Hak olarak açığa çıkmasıdır. Çünkü Hakk'ın ma'nâsı görülebilir olan halk sûretinde gayb olması demektir. İşte "gayba îmân" bu îmândır. Nûr âyetindeki "zeytûne ya’nî yağ"dan kasıt, mutlak olan hakîkattir. Çünkü mutlak olan hakîkat ne bütün yönlerinden
118
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
11.Bölüm Teşbîh-Terzi Baba Şerhi
Hak, ne de bütün yönlerinden halktır. Îmâna âit ağaç da, "şarkıyye ya’nî doğuya
âit" değildir; ya'nî, teşbîhi ortadan kaldıracak şekilde mutlak tenzîhi ihtivâ etmez.
"Garbiyye ya’nî batıya âit" de değildir; tenzîhi ortadan kaldırarak, mutlak teşbîhi
de ihtivâ edici değildir; belki teşbîh kabuğu ile tenzîh içi arasında sıkıştırılan bir
hakîkattir. Bu sıkıştırılma gerçekleşince yakînden ibâret olan “zeyt ya’nî yağın”,
ateş değmese de alevlenmesi, nûr saçması muhakkak gerçekleşir. O yağın kendi
nûruyla, kendi karanlığı kaldırılır. O yakîn yağı, nûr üstünde nûrdur. Ya'ni ayân
olan nûr ile görebilme şeklindeki teşbîh nûru ve îmâna âit nûrdan ibâret olan
tenzîh nûru ile birbirinin üstünde iki nûrun bileşkesi olan vâhid ya’nî bir hakîkat
nûrudur. Bu şekilde Allah Teâlâ, istediği kimseyi nûruna hidâyet eder ve bu
mevzûda insanlar için örnekler verir. Allah her şeyi bilicidir.
Bu bahsedilen teşbîh, zâtî teşbîhdir. Her ne kadar misâl yollu gözükse de, o
misâl güzelliğin sûretlerinin biridir; tıpkı ilmin misâl âleminde "süt" sûretinde
gözükmesi gibi. Çünkü o süte âit sûret, ilmin ona yüklenmiş olmasından dolayı,
ilmin ma'nâsının sûretlerinden biridir.
Her benzer ki, onda "kendisi için benzetme yapılan" zâhir olmuştur, o benzer,
o "kendisi için benzetme yapılan"ın sûretlerinin birisidir. Çünkü o, benzetilmekle
zâhir oluyor ve ona yükleniyor. Bu incelikleri iyi anla!
Özetle: Mişkât, misbâh, zücâce, ağaç, ne doğuya ne de batıya âit olan yağ,
nûr saçma ve alevlenme, "nûr üstünde nûr" olan nûr ve bunların hepsi,
ma'nâlarının zâhir yönleri i'tibârı ile Allâh’ın zâtının cemâli için zâtî sûretlerdir.
Allah her şeyi bilicidir; ya'ni cemâlinin ma'nâsını bilicidir. Çünkü bilme, bilendeki ma'nâdan ibârettir. Bunu anla!
Allah hakkı söyler ve her şeyi bilir.
Kur’an-ı Kerîm’de iki türlü anlatım şekli vardır, birincisinde verilen misaller tasavvur
edilmiş ancak fiilî tatbîkatı olmayan misallerdir; bir de gerçek yaşanmış hayat hikâyelerinden
verilen fiilî misaller vardır. Her peygamber kendisine verilen ilmi kendi bünyesinde yaşayarak
ortaya çıkarmıştır, bunlar yaşanmamış olsaydı o zaman bizim de dünyâda olmamız lâzımdı
çünkü her birerlerimizin hayâtı bizden başkalarına bir misaldir. Biz kendimiz dahi yaşadıklarımızı müşâhede ettiğimiz için bu yaşadıklarımız bize de misal olmaktadır. Bu yaşantılar olmasaydı bizler esmâ âleminden direkt cennete veyâ cehenneme giderdik ve bu durumda da
bizlerin hiçbir sorumluluğumuz olmazdı. Bu dünyâ yaşantısına gelişimiz ve meleklerden olan
farkımız bizâtihi bu tecellileri zuhûra çıkarmak içindir.
Fiil olmadıkdan sonra ortaya bir ma’nâ çıkmaz ve o ma’nâya ulaşılamaz, işte misal çıkmayınca onun hakîkatine nasıl geçilsin. Bu durumda hepimizi ortadan kaldırmak lâzım gelir.
Buradaki misal de kurgulu bir misaldir ya’nî fiilî olarak yaşanmış bir misal değildir.
119
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Fiiller Tecellîsi Hakkındadır
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin fiillerinde tecellîsi o şehâdet yerinden
ibârettir ki, kul, o şehâdet yerinde eşyâda kudretin cereyânını görür ve Hak
Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini her şeyin hareket ettiricisi ve sâkin kılıcısı olarak
bilir ve bu şekilde şehâdet eder. Bu müşâhedede, kuldan fiili kaldırarak Hakk'a
isbât zarûrîdir. Kul bu şehâdet yerinde kuvvetten, kudretten, irâdeden soyunmuştur.
Bütün âlem fiillerden ve fiillerde tecellilerden ibârettir, bütün âlemde gerek insanların
gerek hayvanların, gerek bitkilerin, gerek mâdenlerin üzerinde görülen herşey bir tecellîden
ibârettir. Cenâb-ı Hakk’ın en üst seviyede, en son tecellîleridir. Bizler şartlanmış beşeriyyet
bakışıyla bu tecellîlere baktığımızdan dolayı eksiler ve artılar görürüz ve birçok değerlendirmelerde bulunuruz. Bu değerlendirmelerimizin tam hakkıyla olması gerekiyor ki bu tecellîleri
de hakkıyla bilebilelim. Bunları bildiğimiz zaman işte hayatta bize kolaylaşmış olmaktadır. Bu
şekilde karşımıdaki kişileri de daha iyi tanımış oluruz ve bu şekilde münâsebetlerimiz de daha bir rahatlaşır.
İnsanlar bu şehâdet yerinde çeşitli tavırlara tâbi'dir:
- Hak ba'zılarına önce irâdesini, sonra fiillerini gösterir. Kul için fiil ve
irâdeden soyulmak bu şehâdet yerindedir. Bu mertebe, fiillere âit tecellîlerin
en yüksek mertebesidir.
- Ba'zılarına da Hak, önce irâdesini göstermeyip, mahlûklardaki tasarruflarını
ve o tasarrufların saltanatının kudreti altında cereyânını gösterir.
- Ba'zıları da fiilleri, çıkışları esnâsında mahlûktan görerek, hemen arkasından
Hakk'a döner.
- Ba'zılarında da bu görüş, mahlûkun fiilinden çıktıktan sonra olur.
Kişi bu tecellîleri Hakk’ın tecellîsi olarak bildiği fakat kendisinden de eksi bir fiilin çıktığını
gördüğü halde bu Hakk’tandır dememesi lâzımdır. İrâdesi ile bunu bilsin fakat lisânı ile dışarıya bu Hakk’tandır demesin çünkü edeb kuralları gereği bu böyledir. Bu kişi başka bir birim-
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
den çıkan kötü bir fiil görürse, yorum yapmadan bu Hakk’ın fiilidir diyebilir, orada ma’zûrdur.
İşte bu tür hallerde hallerde tasavvufta en çok ayağın kaydığı yer burasıdır.
Bu mertebeler aşıldığında ancak eksi veyâ artı değerlendirmesi yapılmadan fiil Hakk’ındır
denilir. Eksi olarak görülen fiilleri kişi karşısındaki kişide gördüğünde bunları tatbîk etmeyip
bunların şerîat hükümlerine göre doğsru olarak nitelendirilenini tatbîk etmelidir. İslâm’ın işte
en mühim hâli her mes’eleyi kendi mertebesinde tahakkuk ettirebilmektir ya’nî onun kendi
mertebesindeki yerini idrâk etmektir.
İşte kişinin hem kendini koruması hem de karşı tarafı suçlamaması yönünden bundan
daha büyük bir hayat düsturu olmaz. Yanlış olarak teşhiş edilen fiillerin karşısında şerîat hükümlerinin uygulanması gereklidir çünkü her fiili Hakk’tan göre göre en sonunda nefs o işi
sâhiplenir ve bu durumda o kişinin farkında olmadan mertebesi düşer; tevhîd ehlinden
ba’zılarının süflîyâta düşmesinin sebebi budur; tevhîd yolunda önce o fiilleri hakkânî olarak
işliyorum der, fakat bu şekilde sürekli devâm etmeye başladığı zaman bu hâlini
nefsâniyyetine kaptırmış olur. Bu müşâhedenin en büyük tehlikelerinden biri de sâdece
kelâmî olarak yapılmasıdır, ben Hakk’ım o da Hakk, herşey Hakk der ve işte o zaman ayağı
kaymaya başlar.
Bu görüşe nâil olan kimse, bu hâli başkasında görürse, hakîkat ehli indinde o
hâli kabûl edilir. Ammâ kendinde görürse, sünnetin zâhirine uygun olmadıkça
onu kabûl etmeyiz.
Ya’nî ilâhî fiil tecellîsinde bir kimseye Cenâb-ı Hak önce irâdesini gösterip,
sonra o kimse Hakk'ın o fiilde tasarrufunu, fiilinin çıkışından önce, fiilin çıkışı
esnâsında, fiilin çıkışından sonra görürse, onun bu müşâhedesini kabûl ederiz.
Yalnız yine o kimseyi şerîatın zâhiri ile isteriz. Bu kimse ancak sâdık ise, Allah ile
kendisi arasında ihlâsa nâil olmuştur.
İlâhî emir ve yasaklara aykırı olan yerlerde şerîatın zâhir hükümlerinin tatbîk
edilmesi gereğinden dolayı bir kimseden şer'î sınırlara uymayı gerektiren bir fiil
çıktığında, sınırın aşılmaması gerektiğini ve bundan dolayı kudretle kuvvetli
delîl göstermeye kimse için yetki olmadığını kabûl etmek mes'elesi, âşikâr bir
mes'eledir.
Mes'ele böyle olduğu halde Hakk'ın tasarrufunu, fiilin çıkışından önce, çıkışı
esnâsında, çıkışından sonra gören kimsenin müşâhedesini kabûl edip de, kudretin cereyânını, fiilin çıkışından sonra gören kimse hakkında kabûl etmemek
husûsundaki fikrimizin îzâhına gelince:
Birinci şıkta ya’nî Hakk'ın tasarrufunu, fiilin çıkışından önce, çıkışı
esnâsında, çıkışından sonra gören kimsede ilâhî hükmün gerekliliğine inanmak
ve ilâhî hüküm gereğince o tecellîye mazhar olunmasında müşâhedenin îcâbına
121
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
göre hareket ettiğini tasdîk etmek lâzım geldiğinden, Allah'ın hakkını edâ etmek
bakımından o kimsedeki tecellînin îcâbına göre cereyân meydana gelmektedir.
Ya'ni müşâhedesinin kabûl edildiğini söylemek gerekir. Yalnız onun hareketinde
Allah'ın Kur'ân'da emrettiği hakkı edâ mes'elesi geriye kalmış olur. Ve şer'î sınırları gerektiren yerde, Kitâb-ı Kerîm’in îcâb ettirdiği şekilde sınırların uygulanmasını söylemek lâzımdır. Bizim bu birinci şıktaki mes'elede müşâhedesini kabûl
edişimiz, o kimsenin kendisiyle Allah arasındaki müşâhedeyi ifâde etmek içindir.
Fiilin çıkışından sonra kudretin cereyânını müşâhede eden kimse hakkında,
kendine âit olursa kabûl etmememiz, başkasına âit olursa kabûl etmemiz ve kendisine âit olduğu zaman, Kitâb ve Sünnet'e uygun olmadıkça kabûl etmemiz
husûsu, bu müşâhedeyi o kimsenin Hak'dan bilmeyip, kendine döndürmesi korkusuna dayanmaktadır. Çünkü zındık da günâhı işledikten sonra fiilin çıkışı
hakkında "Allah'ın irâdesiyle, kudretiyle, fiiliyle bu günah gerçekleşti, bunda benim katkım yoktur," der. İşte bu ikinci şıktaki müşâhedesini Kitâb ve Sünnet'e
uygun olmadıkça kabûl etmemek, o kimsenin hâlinin zındığın hâline benzememesi içindir. Bu da, bir makâmdır.
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da fiilinde, ilâhî fiili müşâhede
ederek, kendi fiilini ilâhî fiile tâbi' kılar. Tâatta olunca nefsine itâatkâr, isyanda olunca, nefsine âsîdir, der. Bu tecellînin mazharı da "kuvvet"den,
"kudret"den, "irâde"den soyunmuştur.
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da, fiilinde kendi fiilini görmeyip, ancak ilâhî fiili müşâhede eder. O kimse nefsine fiil bağlamaz. Bu kısımdan olanlar "tâatta itâatkârım, isyanda âsiyim" demez. Bu müşâhedeye
mazhar olanların hallerinin gereklerindendir ki, onlardan birisi seninle yer,
"yemedim" diye yemîn eder. Seninle berâber içer, "içmedim" diye yemîn
eder. Sonra da "yemîn etmedim" diye yemîn eder. Bu kısımdan olanlar, Allah indinde çok sâdık olan (sadûk) ebrârdandır. Bu bir inceliktir ki, bu
müşâhedeyi zevk edip de ya’nî bizzât hakîkati ile yaşayıp da aynen gerçekleşmesiyle bu müşâhede nefsinde vukû bulmayan kimse, bu inceliği anlayamaz.
Bu kısımdakiler için “melâmet” ta’biri kullanılır ve burası gelinmesi oldukça zor ve tehlikeli bir yerdir. Neyzen Tevfik’in şu dizelerinde olduğu gibi;
122
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Serserinim düştüm aşkınla meye
Nasıl girdin şu elimdeki neye
Hem seversin beni Neyzen’im diye
Hem de sarhoş diye destân edersin.
Buradaki “mey”den kasıt ezelî sarhoşluk veren ilâhî kadehten içilen meydir. Sûrî olarak
içilen mey madde bedeni sarhoş ederken ilâhî mey rûhu sarhoş yapmaktadır. İşte bu rûhun
mestliğinden bu görüntü oluşmuştur ki elde sûrî olarak görünen kadehle ilgisi yoktur ancak
ilâhî tecellî o kadeh şeklinde sûretlenmektedir.
İşte bu tür kimselerden çıkan fiil Hakk’ın fiilidir. Bu makâ ise mutlak makâm değildir,
aşılması ve kişinin tekrar kendi şahsiyyetine dönüşmesi lâzımdır. İşte o zaman o şahsiyyetin
beşerî şahsiyyet olarak değil ilâhî şahsiyyet olarak ve şerîat hükümlerine uyar bir şekilde
hayâtını sürdürmesi lâzımdır. Bunlar ise “melâmetten” sonra gelen ve vitriyyet ile birlikte
ferdiyyet hükmünde olan kimselerdir ve bunlar kemâlde olup vâris-i Muhammedî olan kimselerdir. Bunların şerîat ile süslenmiştir, içleri ilâhî varlığın mutlak tecellîsi ile süslenmiştir. Bu
kişileri tanımak işte çok zordur. Melâmî olanlar ayrılması ne kadar zor olsa da tanınır.
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da Allâh’ın fiilini başkalarında
görür, nefsinde görmez; ya'ni kendine mahsûs olan hallerde görmez.
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da ilâhî fiili ancak nefsinde
görür, başkalarında görmez. Bu müşâhede, bundan önceki müşâhedelerden
daha yüksektir.
Bu müşâhede makâmını azda olsa îseviyyet makâmı gibi düşünebiliriz. İlk def’a bu sırrı
ya’nî kendi varlığında Allâh’ın fiilini, ismini, sıfatını, zâtını küllî olarak müşâhede eden Îsâ
a.s’dır. İşte bunun için kendisine “rûhullâh” denilmiştir.
- Fiiller tecellisine mazhar olanlardan ba'zıları da tâaatta ilâhî fiili müşâhede
edip, isyanda kudretin cereyanını müşâhede etmez. O kimse tâatındaki fiiller tecellîsinin bakışı açısından Allah ile berâberdir. Hak Teâlâ isyanlardaki
fiilini o kimseye rahmet için perde altına almıştır. Bu tecellî o kimsenin
isyâna düşmemesine sebeb olur; fakat bu hâl o kimsenin zayıflığına delîldir.
Çünkü müşâhedesi kuvvetli olsa, ilâhî fiili tâatta gördüğü gibi, isyanda da
müşâhede ederek, şerîatın zâhirini korumaya çalışırdı.
123
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da ilâhî fiili yalnız isyanda görür. Bu Hak'dan bir tür belâya uğratmadır ki, tâatta göremez. Bu vasıf ile vasıflanmış olan kimse, şu iki kişinin birisidir;
1.) Ya o kişinin, itâatkâr olmasını Cenâb-ı Hak sevdiği için ve tâaati
başka hâle takdîm etmesini istediği için, tâatte ondan perdelenmiştir. Bu isyanlarda fiilini onun için göstermiştir. Bundaki hikmet: Cenâb-ı Hakk'ın
tâatte o kimseden perdelenip, isyanda zâhir olması, Hakk’ı müşâhedede ilâhî kemâle mazhar olmasını te'mîn içindir. Bunun alâmeti o kimsenin isyân
üzerinde devâm etmeyip, tâata dönüş yapmasıdır.
2.) Yâhut bu isyân tecellîsine mazhar olan kimse öyle bir kişidir ki,
isyâna kudrette kendisinde kuvvet oluşmuş ve bu şekilde istidrâca ma'rûz
kalmıştır. Hak ondan perdelidir. O kimse isyânda devâmlı kalır ve isyâna
devâm eder. Böyle bir hâlden Cenâb-ı Hakk'a sığınırız.
- Fiiller
tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da, bu tecellîye zaman zaman
mazhar olur. Onun hâli, şu tercüme ettiğimiz Arapça beytin hâlidir:
"Sevdiğim Necid'e giderse, ben oraya giderim;
Eğer "Gavr" denilen yere sefer ederse, ben de oraya giderim."
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da, ilâhî fiili müşahedede isyân
etme üzerine cereyân ettiği için muzdaribdir; Ağlar, yalvarıp yakarır,
mahzûn olur, istiğfâr eder; üstündeki kudretin cereyânının kendisinde isyân
çıkışına sebeb olmasından muhâfaza edilmesini ister. Bu durum, o kimsenin
sadâkatine ve müşâhedesinin sâfiyetine ve uğradığı nefsî şehvetlerden
berâatine delîldir.
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zıları da, isyân tecellîsinde ne yalvarıp yakarır, ne de mahzûn olur, ne de muhâfaza edilmesini ister; belki üstündeki kudret cereyânı altında sâkindir. Ne tarafa döndürülürse, o tarafa
doğru hareket eder; kendinde asla ızdırâb yoktur. Bu durum ve bu
müşâhede o kimsenin keşfindeki kuvvete delîldir ve bu mertebe, nefsî vesveselerden sâlim ise, bundan önceki mertebeden a'lâdır.
124
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Fiiller tecellîsine mazhar olanlardan ba'zılarının da Cenâb-ı Hak isyânını
tâata çevirir, isyanlarda ve tâatlarda olan kudret cereyânını müşâhede eder
ve Hak ona, kendi üstündeki isyânın cereyânını gösterir. Ve Hak kendi indinde o isyânı tâat olarak yazar. Bundan dolayı Allah indinde, o kimseden
çıkan hallere "isyân" ismi verilmez.
- Bunlardan ba'zılarının da isyânın kendisi, tâat olur. Allah'ın irâdesine uygun
olduğu için, onun hakkındaki irâdenin tersine bir şey ile emrolunursa da,
yine o kimsenin hâli böyledir. Bundan dolayı bu türden olanlar, bu müşahedede emir ve emre muhalefet noktasından âsî, Hakk'ın irâdesi ve hareketinin o irâdeye uygunluğu yönünden itâatkârdır. Bu türden olanlar, fiilden
önce Hakk'ın irâdesini müşâhede etmiştir. Ondan çıkan isyân, Hakk'ın
irâdesine uygundur. Bununla berâber o kimse kendisi üzerinde cereyân etmekte olan kudreti ve Hakk'ın kendini çevirmesini görmektedir.
İşte bu hallerden dolayı “kötü zanda bulunmayın” denilmiştir, bu nedenle en güzel yaklaşım “yorum yok” demektir. Karşımıza çıkabilecek bu gibi olaylar karşısında sâdece seyredeceğiz ve geçip gideceğiz çünkü yorum bizi hatâya düşürür.
“Sıcak bir Ramazan ayında Peygamber Efendimiz (s.a.v) yanınd gelen sahabilere sırayla
“şurada bir karpuz var, kesinde yiyelim” buyurmuş, bunun duyan sahabe “aman Efendim
Ramazan ayındayız, olur mu?” demişler ve karpuzu kesmemişlerdir, bunun üzerimize Efendimiz (s.a.v) “yâ evet, sâhiden öyleydi, unutmuştum” diyerek geçiştirmiş. Bir müddet böyle
devam ettikten sonra Efendimiz (s.a.v)’in yanına Hz.Ali (k.a.v) gelmiş, aynı şeyleri ona da
söylemiş. Bunu duyan Hz. Ali (k.a.v) hemen karpuzu almış ve kesmiş, bir dilim uzatmış. Bu
durum karşısında bu sefer Efendimiz (s.a.v) “yâ Ali Ramazan ayında değil miyiz?” demiş. Hz.
Ali (k.a.v) bu durumda “Efendim siz Ramazan’da oruç tutun dediniz tuttuk, şimdi yine siz
yiyin diyorsunuz, yiyeceğiz” demiştir.”
İşte bu isyân gibi görünen fiil tam itâattir. Bu ise emre değil zâtına itâattir çünkü ilk baştaki emir Ramazan ayında oruç tutulmasıdır ve açıkça, bilerek tutulan bu orucun bozulmasının ise 61 gün cezâsı vardır, ancak yemesini söyleyen, hükmün sâhibi olunca iş değişmiştir.
Eğer bu durumda o karpuzu yemeseydi isyân olurdu, o karpuzu yemek için kesmeyenler emre uyup Efendimiz (s.a.v)’in zâtına isyânkâr olmuşlardır.
- Bunlardan bir kısmı da, belâya ma'rûz kalmıştır. Ya'ni hakîkat ve şerîat yönünden zemmedilmiş olan şey ile Hak onun için tecellî eder. Kendisi rezillik
içinde olduğu halde Hakk'ın kendisini çevirmesini müşâhede eder. Kendinin rezilliğe uğradığını bilerek günâhı işler. Çünkü onun o hâldeki hareketi,
fiilinde Hakk'ın zuhûrunu müşâhedesinin gereğine tâbi'dir.
125
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Şiirin Tercümesi:
"Bir hanım bana “Zeyneb seni sohbetten ve vuslattan men' ettiği için şikâyet
etme! Zeyneb'in bu ayrılığına, bu belâya uğratmasına sabırlı ol,” tarzında
nasîhatta bulunmaktadır.
O hanıma cevâp olarak dedim ki:
“Beni kendi hâlime bırak! Zeyneb beni rezillik yolundan başka yola; rezillik
sığınağından, başka sığınağa da'vet etmedi. Bununla berâber Zeyneb'den benim
nasîbimin çirkinliği muhakkak değildir; Benim bu şikâyetim, işlediğim işin muhakkak olan çirkinliğindendir."
Mülâkât:
Gayb ehlinden büyük bir er, müşâhedesi yukarıda belirtiği gibi rezillik şeklinde olan bir fakîr ile bir araya geldi. O zât:
“Ey fakîr! Cenâb-ı Hak ile edebe sımsıkı bağlanarak, zâhiri muhâfaza etmeye
çalışsan ve Hak'dan selâmet talep etsen, Hak ile muâmelede sana daha münâsib
değil midir? dedi. Fakîr dedi ki:
"Efendim, rezillik hil'atını giyip de, yâhut isyân kemerini bağlayıp da, Hakk'ın irâdesine uygun hareket etmek mi edebe daha uygundur? Yoksa tâat elbisesini giyip de, O'nun irâdesine muhâlefeti talep etmek mi uygundur? Oysa bilirsin
ki, O'nun irâdesinden başka bir şey olamaz."
Fakîr bu sözü söyledi, "beni bırak" dedi ve gitti.
Şurası da bilinsin ki, fiiller tecellîsine mazhar olanların makâmı ne kadar büyük, merâmı ne kadar celîl olsa da, yine bunlar işin hakîkatinden perdelidirler.
Bunların Hak'dan yitirdikleri şey, nâil olduklarından daha büyüktür. Çünkü
Hakk'ın fiillerindeki tecellîsi, isimlerindeki ve sıfatlarındaki tecellîlerine perdedir.
Fiil tecellîlerinden bu kadarını anlatmak yeterlidir; çünkü o tecellîler pek çoktur.
Bizim bu kitâptaki maksadımız sözü kısa kesme ve uzun uzadıya anlatım arasında orta yola riâyettir.
Allah hakkı söyler, doğru yolu gösterir.
Bizlerde bundan sonraki müşâhedelerimizde fiilleri gördüğümüzde bu fiillerin Allâh’ın
zâtına bağlı bir isim tarafından meydana getirildiğini müşâhede edebilirsek fiiller perdesini
aşmış olacağız inşallah.
126
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî
12.Bölüm Fiiller Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Âlemde ne kadar değişik varlıklar varsa o kadar değişik fiiller tecellîsi vardır, eğer bu fiiller tamâmı anlatılmaya kalkışılsa mümkün değil anlatılamaz, ancak ana hatlarıyla burada
belirtildiği gibi anlatılması mümkündür. Kişi fiillere, şerîat, tarîkat, hakîkat, ma’rifet mertebelerinde iken nasıl bakacaktır, önemli olan budur. Bu işin hakîkatini idrâk etmiş olan kimse
dünyâ yaşantısındaki dengesini kurmuş durumda olur.
Kısaca özet olarak; şerîat mertebesinde bulunan kişi, bütün âlemdeki fiilleri Allâh’ın değil, kulların ve diğer mahlûkların fiilleri olarak görür; tarîkat mertebesindeki kişi bütün âlemdeki fiillerin mahlûktan kaynaklandığını görür ancak “Yaradanı sev, Yaradan’dan ötürü” hükmüyle hareket ederek fiillere bakar; hakîkat mertebesindeki kişi bütün âlemlerde Hakk’ın
tecellîsini, zuhûrunu görür ve bu şekilde bakar; ma’rifet mertebesindeki kişi ise bütün fiillerin
ilâhî Zât’ın bizâtihi kendi fiili olduğunu görür ve bunu biraz daha ileriye götürerek ilâhî varlığı
kendi zâtında müşâhede eder ve “bütün fiiller benim fiillerimdir” der ve geçer.
127
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İsimler Tecellîleri Hakkındadır
Cenâb-ı Hak, kullarından bir kul üzerine ilâhî isimlerinden herhangi bir isim
ile tecellî ederse, o kul, o ismin nurları altında mahvolur. Hakk'a ne zaman o isim
ile seslensen, o isim kendi üstüne gerçekleştiği için, isme mazhar olan o kul, senin
seslenişine cevâb verir.
İsimler tecellîlerinden ilk şehâdet yeri, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna, "Mevcûd"
ismiyle tecellî etmesindedir. "Mevcûd" ismi o tecellîde kula verilir.
Bundan daha a'lâ tecellîsi "Vâhid" ismiyle tecellîsindedir.
Ondan daha a'lâ tecellîsi "Allah" ismiyle tecellîsindedir. Allah ismiyle tecellîde kul, büsbütün mahvolmuş olarak, kendi varlık dağı yıkılır; Hak o kimseye
Tûr hakîkati üstünde “İnnenî enallâhu” (Tâhâ, 20/14) "Muhakkak ben
Allah'ım" nefhasıyla seslenir. İşte o zaman Allah, kul ismini mahvederek, onun
için Allah ismini isbât eder. "Yâ Allah" diye seslensen o kul, “lebbeyk ve sa’deyk
ya’nî buyur, emret!” diye cevâb verir.
Gerçekten herşeyde “Allah” ismi sâbittir ancak bâtındadır ve “Mevcûd” ismi zâhirdedir.
İşte “Allah” ismi kişiye tecellî ettiğinde sendeki mahlûk ismi hangi isim ise onu ortadan
kaldırdıktan sonra “Allah” ismi orada sâbit kalır ki zâten sâbit idi ancak ortaya çıktı. Bizdeki
kulluk ismi ambalajdır ve biz bu dünyâda iken Allah ismini zuhûra çıkaramazsak bu ambalaj
ismi bizim gerçek ismimiz olarak kalır ve âhirette de o isim ile çağırılırız ki bu da Allah’dan
uzaklığın en büyük ıztırabı olur çünkü bu ambalajın soyulma yeri içinde yaşadığımız bu
dünyâdır.
Bir musluktan su içtiğimizde o su geldiği kaynaktaki suyun aynıdır ancak geldiği
kaynağın tamâmı değildir; işte en çok karıştırdığımız noktalardan birisi budur, o musluktan
biraz su içince kaynağı kadar hayâlleşmeye çalışıyoruz ki burası da hakîkatin şartlanmasına
girmektedir. Nasıl ki tarîkatta şartlanmalar varsa bu idrâkte de vahdet ile şartlanmalar ve
kayıt altına girmeler olabilmektedir.
Kul bu mertebeden daha ileriye yükselirse, Cenâb-ı Hak ona kudret ihsân
eder ve onu fenâdan sonra bakâya nâil ederse, o kula seslenen kimseye Allah
128
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
cevâb verir. Meselâ o kimseye "Yâ Muhammed!" diye seslensen, “lebbeyk ve
sa’deyk ya’nî buyur, emret!” diye Allah cevâb verir.
Burada çok ince bir mes’ele vardır, o da şudur; Kul bu anlatılanları sâdece ilmel yakîn
olarak alırsa ya’nî sâdece bunların ilmini öğrenirse ve aynel, hakkel yakîne bunu geçiremezse
zaman içerisinde tevhîd şartlanmasına girer ya’nî o mertebede daralıp, sıkışır ve bu durumu
mevhûm olan varlığına ya’nî hayâline ve nefsâniyetine aktarır ve bu şekilde kullanmaya
başlar. İşte tasavvuf yolunda bir çok kişilerin ayağının kaydığı yer burasıdır çünkü burası çok
kaygan bir yerdir. Buranın aşılması için daha önce bu yoldan geçmiş birinin mutlaka kişiyi
burada dengelemesi lâzımdır tâ ki kişinin hâli bâkâ hâline ulaşsın.
Kişi burada aslında hayâlî olarak ulaştığı bir takım şeyleri aslî zanneder ve kendisini bir
çok şeyden müstagni sayar. Seyr ü sülûk yolundaki statülere uyulduğu sürece tehlike yoktur,
tehlike ancak statünün dışına çıkılınca başlar.
Yukarıda anlatılan hâin hakîkatine erişilince ise o kul âmir, Allah me’mur olmuş olur ki ne
kadar nezâket sâhibi olduğunu göstermektedir. Kul bunu ister bilerek yaşayarak söylesin
isterse bilmeden hayâlinden söylesin ancak orada Cenâb-ı Hakk’ın o kişinin zâtında da olduğundan, Cenâb-ı Hakk zâtından zâtına “Buyur, emret” demektedir. İşte bu hâli bilen kişi
için “mülâki olmuş” denilmektedir. “Bilen ayn bilinen gayr” ifâesi bu durum için söylenmektedir.
Kul, yükselmeye devâm ederse ve kudret kazanırsa, Hak o kul için "Rahmân"
ismiyle tecellî eder. Daha sonra "Rab" ismiyle, daha sonra "Melik" ismiyle, daha
sonra "Alîm" ismiyle, daha sonra "Kâdir" ismiyle tecellî eder.
Bu yükselme nüzûl olan yükselmedir, eğer kişide “Rahmân” ismi tecellî ederse kendisindeki bu bilgiyi dışarıya aktarma yolu kendisine açılır. “Er Rahmân, allemel Kur’ân” hakîkati
kendisinde açılmış olur, o zaman “Allah” ismi kendisine tecellî iken onu yansıtmaya başlaması ya’nî rahmâniyyetinin ortaya çıkmasıdır ki bu da bireysel tecellînin üzerinde bir tecellidir
çünkü çevreye fayda sağlamaktadır. Ancak ilk olarak “Allah” isminin tecellîsi olmadan bu
tecellî olmaz, bu nedenle denmiştir ki “insân-ı kâmil kendisinde rahmâniyyet tecellîsi olduğundan zâhir ve bâtın olarak halka rahmettir. İnsân-ı kâmilin çevresindekiler bunu bilseler
de bilmeseler de bu durum birşeyi değiştirmez.
İşte burada belirtilen bu isimlerin tecellî dalgalarına dayanmak çok kolay bir iş değildir,
burada yüzecek tek tekne Muhammedî teknesidir. Bizler ilâhiyyat denizinde yüzen teknemizi
Muhammedî teknesine dönüştürürsek rahat bir şekilde dolaşırız.
Kul, bahsedilen isimlerden her bir isimde Allah'ın tecellîsini gördükçe, tertîb
i'tibârı ile daha önceki mertebeden yüksek izzete nâil olduğunu anlar. Çünkü
Hakk'ın tafsildeki tecellîsi, icmâldeki tecellîsinden daha yüksektir.
129
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Bundan dolayı Hakk'ın kuluna "Rahmân" ismiyle tecellîsi, "Allah" ismiyle
zâhir oluşundaki icmâlin tafsîlidir.
Hakk’ın kuluna "Rab" ismiyle tecellîsi de, "Rahmân" ismiyle zâhir olan
icmâlin tafsîlidir.
Aynı şekilde "Melik" ismiyle tecellîsi, "Rab" ismiyle zâhir olan tecellîsindeki
icmâlin tafsîlidir.
"Alîm" ve "Kâdir" isimleriyle tecellîsi, "Melik" ismiyle zuhûrundaki icmâlin
tafsîlidir. Diğer ilâhî isimler de böyledir. Fakat zâtî tecellîler bu îzâha tamâmı ile
muhâliftir. Çünkü zât, bahsedilen mertebelerden bir mertebenin gereğine göre
kendisi için tecellî edince "genele dönük" olan isim, "özele dönük" olan ismin
üstündedir. Bundan dolayı "Rahmân" ismi, "Rabb" isminin üstünde, "Allah" ismi
bu ikisinin üstündedir. Bu mes'eleyi iyi anla!
Fakat burada bahsettiğimiz isimlere âit tecellîler, zâtî tecellîler gibi değildir.
Kul, hakîkati yine "zâtî" olan isimlere âit tecellîlerde nihâyete varırsa, ya'nî bütün
ilâhî isimler o kulu, ismin kendisiyle isimlendiğini taleb ettiği gibi taleb eder ve o
kul, o bahsedilen isimleri taleb ederse, işte bu yükselmeye mazhar olanın
ünsiyyet kuşu, kudsî bahçeler üzerinde aşağıda tercümesi yazılan beş Arapça
beytin sözleriyle şakımaya başlar:
"Seslenen Leylâ'nın ismiyle seslenirse, cevâbı ben veririm.
Bana birisi seslense, bana olan o seslenişe Leylâ cevâb verir.
Bunun sebebi, biz ikimiz bir rûh olduğumuz halde, iki cismi işgal ettik.
Bu acâib bir birliktir; zâtı, bir olduğu halde, iki ismi olan bir şahıs gibiyiz.
O şahsa hangi isim ile seslenilse, seslenişte isâbet vardır.
Leylâ'nın zâtı, benim zâtım; benim ismim Leylâ'nın ismidir.
Leylâ benim zâtımdır ve ismi benim ismimdir.
O Leylâ ile benim hâlimin birlikteliği pek garîbtir.
Hakîkatte iki zât olup da, birleştirilerek bir zât olmuş gibi değiliz.
Belki âşık ile ma'şûk, bir zâttan ibârettir."
İsimler tecellîlerinde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu tecellîye mazhar
olan kimse, ismi görmez, sâdece zâtı müşâhede eder. Yalnız temyîz ehlinden
olanlar, bahsedilen isimlerden hangi isim ile Hakk'ın tecellîsine mazhar olmuşsa,
130
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
o ismin saltanatını bilir. Çünkü o zâta o isim ile delîl getirmek mümkün
olmuştur. Bu temyîze mazhar olanlar, "Allah, Rahmân, Alîm", yâhud ilâhî isimlerden bunlara benzeyen hangisinin saltanatı altında ise, tecellîye mazhar olanın
vakti üzerine hâkim olan, o isimdir. O kimsenin zâttan şehâdet yeri de budur.
İsimler tecellîlerine mazhar olanlar, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bunlardan
ba'zılarının yollarını anlatacağız. Çünkü isimlerin tamâmı için bunu saymaya
imkân yoktur. Hattâ Hakk'ın tecellî ettiği her bir isimde bile insanlar ve
insanların o isme vâsıl olma yolları çeşitlidir. Ben bu isimler hakkında bilhassa
seyr ü sülûkumda müşâhede ettiğim şekilde izâhlar vereceğim. Çünkü benim bu
kitâpta ister başkasından, ister kendimden hikâye yoluyla anlattığım ne kadar
haller ve makâmlar varsa, bunların hepsi keşif ve muâyene yoluyla "Seyr-i
fillâh"ım sırasında mazhar olduğum açılımlar yönüyledir. İşte, şimdi sâlik olan
insanların, isimler tecellîlerindeki nevi'lerini saymaya başlıyorum:
- İsimler tecellîlerine mazhar olanlardan ba'zıları Hakk'ın "Kadîm" ismiyle tecellîsine mazhar olur. Bu tecellîye mazhar oluşun yolu şu şekildedir:
Hak o kimseye, halkı halk etmezden evvel kendinin ilminde mevcûd
olduğunu ve bu şekilde Hakk'ın ilminin vücûduyla onun da ilâhî ilimde
mevcûd bulunduğu ve ilâhî ilmin, ilâhî vücûd ile mevcûd olduğunu açar.
Hak, kadîmdir, ilim de kadîmdir; ma'lûm ya’nî bilinen de ilme nisbetle
şübhesizdir ki, ilme katılır. Bundan dolayı o da kadîmdir. Çünkü ilim tahakkuk edince, şübhesiz bilinenin vücûdu da tahakkuk eder. Çünkü âlime,
âlimlik ismini veren "ma'lûm ya’nî bilinen"dir. Bu i'tibâr ile, ilâhî ilimde
mevcûdların kadîm olduğu sâbit olur. Bu açılıma mazhar olan kulun Kadîm
ismi ile, Hakk'a dönüşü geçerli olunca, Hakk'ın zâtındaki ilâhî kadîmlik o
kula tecellî edip, kulun “sonradan olan” olması mahvolur; sonradan
olmaklığından fânî, Allah ile kadîm olarak bâkî kalır.
Cenâb-ı Hakk bütün isimleriyle tecellî eder, burada bir isim ile belirtilerek tecellî eder
denmesinden kasıt, o kişiye o ismin dozu daha fazla olarak tecellî eder demektir. Kişi eğer
yolda ilerlemiyorsa ona zâten yolcu denmez ancak namzet denir. Bu yol almanın bâtın âlemdeki şekli ise rûhâniyyetine doğru, özüne, içine doğru, hakîkatine doğru müşâhedeli ve ilmî
olarak ilerlemesidir. Kişi bu ilmi yaşayarak görmeli ve ne olduğunu anlamalıdır. Tarîkat denilen hakîkat budur ve bu yolda giden kişinin de kendi durumunu yaklaşık olarak dahi olsa az
çok bilmesi gereklidir.
Kişiye burada belirtilen “Kadîm” ismi tecellîsinde kendi aslının nereden kaynaklandığını
keşif yolundan açılır. Bu açma, keşif ise bu konulardaki mevzûlarda araştırmalar ile kişinin
kendisini müşâhedeli tanımasıyla başlar. Eğer talep varsa Cenâb-ı Hakk o kişiye ipi uzatır ve
131
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
kişi o ipe tutunursa yukarıya çıkar, yukarıya çıktıkça da sahası genişler ve keşfi açılır.
“Mücâhedesi olmayanın müşâhedesi olmaz” denilmiştir ki bu açılım için şarttır.
İnsanın kaynağı ahadiyyetin inniyyetinden gelmektedir ki Kadîm budur. Bu hâli anlamak
için ise ancak Kadîm tecellîsi olması lâzımdır ve bu tecellî içinde ona birimsel varlığımızda bir
mahal hazırlamamız gereklidir ki bu da ancak mücâhede ile olmaktadır.
Tevhîd ehli olarak mes’elelere bakılması kesret ehlinin durumunu değiştirmez, kişinin
değer yargıları hangi mertebede ise o kişi o mertebede yaşamaktadır. Birçok kimseler tevhîd
ehliyiz dedikleri halde burada belirtilen detaylara inmezler ve “herşey Hakk’tır” diyerek geçerler, işin doğrusu ise hangi yönden Hakk’tır hangi yönden halktır bunun bilinmesidir ki
herşeye kendi mertebesinden hakkı verilsin.
Bütün insanlar öz olarak Hakk’tır ve hangi kişi olursa olsun onun özü hakkında bu nedenle konuşamayız ancak yaptığı fiiller hakkında yorum yapılır.
Fiziksel olarak reşîd ancak aklen reşîd olmayan kişiler tasavvuf ehli indinde çocukturlar.
Gerçek rüşde ermek ise ancak kendi hakîkatine ulaşmakla olmaktadır ya’nî nasıl ki fizîki olarak rüşde eren bir kimse evliliğin ne olduğunu anlayabilmekte ve evlilik ile eşini ya’ni aslını
bulmaktaysa ruhânî olarak da “vuslât ma’rifettir” denilmiştir. Ruhânî olarak asla ulaşılıp fark
ortadan kalkınca ya’nî küllî varlığını keşfedince, ona şâhid olunca kişi rüşdünü ispat etmektedir ve o zaman işte “nefisleri üzerine şâhid oldular” âyet-i kerîmesi orada tahakkuk etmektedir ve kendilerinde Allah’dan başka bir varlık olmadığını görürler. Cum’a namazının
farz oluşu da bu cem’ makâmında olanlar içindir. Bu şekilde kendi hakkâniyetini idrâk eden
kişi zâten kâdim olup gitmiştir.
- Ba'zılarında da tecellî, Hakk'ın "Hak" ismiyle gerçekleşir. O kimsenin bu tecellîye ulaşma yolu da şu şekildedir:
Cenâb-ı Hak o kimseye “Mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beyne
hümâ illâ bil hakkı” (Ahkâf, 46/3) "Gökleri ve yeri ve ikisi arasında
bulunanları biz hak ile halk ettik" âyet-i kerîmesindeki hakîkat sırrını açar.
Bu şekilde Hakk'ın Hak ismi açısından zâtı o kimseye tecellî edince, halk
edilmişlik o kimseden fânî olup, zâtı mukaddes, sıfatları münezzeh olarak
bâkî kalır.
Şimdi semâvât ve arzın bir genel olarak halk edilmesi vardır bir de kişinin birimsel varlığında halk edilmesi vardır. Arz bizim madde bedenimiz, semâvât ise gönül âlemimizdir. Bu
gönül semâsı o kadar geniş bir semâdır ki kadîm ve ezelî olduğundan insanda tecellîsi
mevcûttur. O kişi sûret ve şekil olarak değişmeden yine ortadır ancak kendisinde zâten
mevcût olan aslına rücû etmiştir artık ve kendisinde mevcût olan bu kapıyı açarak kendisinde
neler olduğunu görmüştür.
132
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Ba'zılarında da Hak "Vâhid" ismiyle tecellî eder. O kimsenin bu tecellîye
ulaşma yolu aşağıdaki gibidir:
Hak o kimseye, âlemin asıl yapısını, denizden dalganın gözükmesi gibi, âlemin zâtından görünüşünü açar. O kimse, Cenâb-ı Hakk'ın
mahlûkların adedlenmesinde vâhid ya’nî bir oluşunu müşâhede eder. O
müşâhede esnâsında varlık dağı yıkılır ve rûha âit Kelîm’i (Mûsâ’sı)
bayılır, düşer. Bundan dolayı çokluğu hakîkî Vâhid’in birliğinde bularak
yok olur gider. Bu tecellîde mahlûklar yok olup, Hak zevâl bulmaz olarak
bâkî kalır.
Bu tecellîye mâruz kalan kişi artık tafsîlde icmâli görmektedir ya’nî tafsîl gibi gözüken
şeylerin aslında icmâl olduğunu bilmektedir ki işte bunu anladığı zaman çokluğun içinde gördüğü birimsel varlık dağı yıkılır.
- Ba'zılarında da Hak "Kuddûs" ismiyle tecellî eder. Bu nevi'den olanların
ulaşma yolları da aşağıdaki îzâh yönüyledir:
Cenâb-ı Hak o kimseye “ve nefahtü fîhi min rûhî” (Hicr, 15/29) "Ona
rûhumdan üfledim"in sırrını açarak, o kimseye rûhun kendisinden başka
bir şey olmadığını bildirir. Allâh’ın rûhu ise mukaddestir, münezzehtir, işte
bu müşâhedede Hak o kimseye "Kuddûs" ismiyle tecellî eder. Kul, var
edilmişlere âit noksanlıklardan fânî ve sonradan olma vasfından münezzeh
olarak Allah ile bâkî olur.
Zâten bu durum öyledir, ancak sâdece bu durum o kişiye açılır ya’nî müşâhede âleminde
bu hakîkatin sırrı kendisine açılmış olur. Keşif zâten var olan bir şeyin müşâhede edilmesidir,
yok olan birşeyin keşfi diye bir şey sözkonusu değildir. Keşif denilmesi şiddetli bir vuruşu
olduğu içindir yoksa aynı zamanda ilim de denilmektedir ancak müşâhede söz konusu olduğundan ilim konuşulmaz çünkü o sırrın hakîkati şiddetle zuhûra çıkmakta ve kişide şiddetli
vuruş ile büyük değişiklik meydana getirdiğinden müşâhede hükmü ortaya gelmektedir.
“Ve nefahtü fîhi min rûhî” âyetini okudu ve geçtiyse orada kelâm vardır ancak tahakkuk yoktur çünkü bâtında kalıp faaliyete çıkmamıştır. İşte Kur’ân-ı Kerîm okumanın sırlarından biri de budur ya’nî okunan âyetin özüne nüfûz edilmelidir. Bunun içinde Kur’ân-ı Kerîm’in
Rabbçasını okumak gereklidir, bu şekilde okunmadığı sürece anlaşılması mümkün değildir.
Kim ki bu şekilde ciddiyet ile konuya eğilirse hakîkatler ile daha ciddi olarak ilgilenmiş olur ve
bu durumda O rûh kendisinde o ciddiyette zuhûra çıkmış olmaktadır. Bu da disiplin gerektirir
ki bunun netîcesinde o rûh kendisinde o berrâklıkta ve genişlikte ve o canlılıkta hayâta geçer.
O kul da bilir ki kendisinde Allâh’ın rûhundan başka, Allâh’ın özünden başka bir şey yoktur.
133
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Bâtıl yaşam kişinin hayâlinde kurguladığı yaşamdır ki hakîkat onun yerine geçince “Hakk geldi bâtıl gitti” hükmü doğmaktadır.
Kuddûs ismi tecellîsinden sonra artık tenzîh ortadan kalkar ve tenzîh etmeye gerek kalmaz çünkü tenzîh noksan idrâkin netîcesinde meydana gelmektedir. Mutlak hakîkat kişide
tecellide olduğu zaman kuddûsiyyet ve mukaddeslik ortaya geldiğinden artık noksanlık düşünülemeyeceğinden dolayı tenzîh mertebesi de düşmüş olur. Geriye ancak kadîm tenzîh kalır
ki bu her zaman mevcûttur ve a’mâiyyet mertebesi i’tibârıyla zât-ı mutlak’daki hakîkat üzere
olan bir tenzîhdir.
- Bunlardan bir kısmına da Hak "Zâhir" ismiyle tecellî eder. Ya'nî Cenâb-ı
Hakk'ın “Zâhir” olduğunu bilmekliğe yol olsun diye, sonradan olan kesîfliklerde ilâhî nûrun zâhir oluşu sırrını açar. Bu müşâhedede Hak "Zâhir" ismiyle tecellî edince, kul Hakk'ın vücûdunun zâhir oluşunda, halkın fânî ve
bâtın olduğunu anlayarak, Hak zâhir ve kul bâtın olur.
Bir esmâ-i ilâhiyyenin çalışma şeklini ve hayâta dâhil oluşunu kişi idrâk ederse eğer,
aynı yollardan geçerek diğer esmâlarında kendisindeki zuhûrunu idrâk edebilir.
Yukarıda belirtilen “ve nefahtü”nün idrâki sonrası kudsiyyet anlaşılır ve kişi zâhir olanın
da o mukaddesiyyet yönünden kendisi olduğunu anlar.
- Bunlardan bir kısmına da Hak "Bâtın" ismiyle tecellî eder. Bunda ulaşma yolu şudur:
Bu kısımdan olanlar açılımında eşyânın Allah ismi ile ayakta duruşunu,
Hakk'ın eşyânın bâtını olduğunu anlar. Bâtın ismiyle Hak ona tecellî edince,
Hakk'ın nûrunun gözükmesi ile kul belirsiz olur. Hak onun için bâtın, o kul
Hak için zâhir olur.
- Bunlardan bir kısmında da Hak, "Allah" ismiyle tecellî eder. Bu tecellîye
ulaşma yolu, bir şekle bağlı değildir. Belki Allâh’ın isimlerinden her ismin
tecellîsine göre tecellî edicidir. Çünkü kābiliyyetlerin çeşitli oluşuna dayalı
olarak tecellîye mazhar olanlardaki, çeşitli adedlenmeden dolayı, ilâhî isimlerin tecellîlerini belirli bir şekle koymanın mümkün olmadığı yukarıda
geçmiştir. Hak bir kimseye "Allah" ismiyle tecellî ederse, o kimse kendinden
fâni olur. Allah buna karşılık olarak o kimsede bâkîdir. Bu tecellîye mazhar
olanın yapısı, sonradan olmak köleliğinden kurtulur. O var edilmişlik
kayıtları ile olan kayıtlılığı çözülür. Bu kimse bu tecellîde "zâtı yönünden
134
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
ahad ya’nî tek", "sıfatları yönünden vâhid ya’nî bir"dir; babaları ve anaları
tanımaz. Kim Allah'ı zikrederse, o kimseyi zikretmiştir. Kim Allah'a bakarsa,
ona bakmıştır. Bu yüce tecellî şeklinde o kimsenin hâl lisânı, aşağıda
tercüme edilen manzûmenin garîb olan sözü ve ma’nâsıdır.
Allah ismi câmi’ isim olduğundan ve bütün isimleri bünyesinde topladığından bu ismin
tecellîsine mâruz kalan kişi nereye ne tecellî gerekiyorsa oraya o isim ile tecellî eder.
Manzûmenin Tercümesi:
"Sevdiğim beni sakladı. Bende benden vekîllik gösterdi. Evet! O, benden
karşılıktır. Belki, benim aynım, ayniyle vâki’dir. Ben, o oldum; O, ben oldu. Bu tek vücûdda çekişecek başka vücûd yoktur.
Ben O'nunla O'nda bâkî oldum. Aramızda “ente=sen”in “te”si yoktur.
Benim hâlim O'nunla hem mâzî, hem geniş zamandır. Kendimi kaldırdım;
akıl da berâber gitti. Ben uykudan uyandırıldım. Artık uyku içinde
yatmıyorum.
Ben, beni hakîkat gözü ile Hak olarak gördüm. Doğuşların hepsi, benim
güzel alnımdadır. Cemâlimi açtım, sonra tecellî yerleri ve aynalar olarak
çeşitlenmelerimle cilâlandım. O aynalarda kemâlât gözüksün diye, bu
cilâlanma gerçekleşti.
O'nun vasıfları, benim vasfımdır. Benim zâtım, O'nun zâtıdır. O'nun
ahlâkı, benim için cemâlin çıkış yerleridir. Benim ismim, hakkıyla O'nun
ismidir. O'nun zâtının ismi, benim ismimdir. Diğer nitelikler ve vasıflar,
benim için tâbi’ler türündendir."
- İsimler tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da Cenâb-ı Hak "Rahmân"
ismiyle tecellî eder. Bunun ulaşma yolu şu şekildedir:
Hak kuluna "Allah" ismiyle tecellî ederek o kimseye, bütün mevcûdlara
sirâyet etmiş olan büyüklük ve azamet vasıflarını içine alan en büyük yüce
mertebeye zâtıyla delîl olduğu için, bu tecellî feyzi yüzünden "Rahmân" ismi
i’tibârıyla da zâtî tecellî sâhibine vâsıl olmaya yol verilmiş olur. Bu tecellîye
mazhar olan kulun şânı, kendi üzerine ilâhî isimlerin inmesidir. Zâtının
135
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 13.Bölüm İsimler Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
nûrundan Cenâb-ı Hakk'ın o kula emânet verdiği feyz ne kadar ise, o kul
ilâhî isimleri kabûlde, o sûretle devâm üzere olur. Bundan dolayı feyizlerin
arkası kesilmeksizin gelişi ile kendisine "Rab" ismi tecellîsi de nâzil olur.
"Rab" ismini kabûl edip, o isim ile Hakk'ın kendisinde tecellîsi oluşunca,
"Rab" isminin saltanatı altındaki müşterek nefsî isimler de, o kul üzerine iner. Müşterek nefsî isimler, "Alîm", Kadîr" ve benzeri isimlerdir. Nefsî isimlerin inişiyle o kul üzerine "Melik" ismi de nâzil olup, o kulun o ismi kabûlü
ve Hakk'ın zâtına bu şekilde tecellîsi oluştuğunda, kemâlâtıyla berâber diğer
ilâhî isimler de nâzil olarak "Kayyûm" ismine ulaşınca, o ismin feyizleri,
Hakk’ın tecellîsiyle kendisine kuvvet gönderdiği esnâda, bahsedilen kul,
isimsel tecellîlerden, sıfatsal tecellîlere geçer.
Nasıl ki nefes-i rahmânî yayılarak bütün âleme tecellî etmiş ise kişilerin gönül âlemine
de bu “Rahmân” tecellisi geldiği zaman orada çok büyük açılımlara sebep olur ve o nefhâ-yı
ilâhiyyenin te’siriyle kendi varlığından bütün âlemdeki varlıkların yaşamı ortaya çıkmaya başlar.
Seyr ü sülûk yolunda yapılan bütün çalışmalar rubûbiyyet ismine bir tecellîgâh hazırlamak içindir ki bu mahal hazırlandıktan sonra Rabb ismi dilediği esmâ-i ilâhiyyeyi orada buluştursun ve ma’mûl hâle getirerek takdîm etsin.
Dünyâ yaşantısında kābiliyetimizin derecesinin ne kadar olduğunu bilemediğimiz için en
büyük derece verilmiş gibi çalışmalarımızı yürütmemiz gereklidir, eğer çalışmalarımızı gevşek tutarsak bizde kābiliyyet olduğu halde bunu ortaya çıkaramamış oluruz ki bu durum bizim için büyük bir zarar olur. Sâmîmi çalışmalar netîcesinde kābiliyetimizin derecesine ulaşır
isek ki zâten bizden istenen de odur, ondan sorumlu olmayız. Rabb ismine bir mahal hazırlanmaz ise eğer o Rabb ismi gelir ve bir çalışma sahası bulamayarak o mahalden ayrılır, gider ve bir başka tecellîye destek olur.
Rabb ismi Melik ismi bir yerde olduktan sonra bunların arasında olan diğer bütün isimler
de gelir.
“Kayyûm” ismine ulaşmak, Hakk’ta Hakk olarak bâkî olmasıdır.
136
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Sıfatlar Tecellîsi Hakkındadır
Cenâb-ı Hakk'ın zâtı, bir kul üzerine, sıfatlarından bir sıfatla tecellî edince, o
kul o sıfatın feleğinde yüzmeye başlar. Bu şekilde o, icmâl yolu üzere o sıfat
feleğinde gâyesine ulaşır.
"Bu ulaşma, icmâl şeklindedir", dedik.
Çünkü tafsîl yoluyla ulaşmak mümkün değildir.
Çünkü "sıfâtiyyûnun ya’nî sıfat tecellîsine nâil olanların" tafsilâta nâil olması,
icmâl bakışı noktasındandır. Kul, o sıfatın feleğinde yüzerek ve icmâl hükmü ile
mertebe kemâle erince, o sıfatın arşı üzerinde yayılır ve o sıfatla vasıflanır. Bu
mertebeye nâil olunca, başka bir sıfatı kabûle de mazhar olma durumu oluşur.
İşte bu şekilde sıfatların hepsini kemâle erdirmeye nâil olmuş olur.
İnsan olarak akıl kapasitemiz sıfatların tamâmını tafsîlli bir şekilde almaya ve anlamaya
müsâit değildir. Bunun gereği de yoktur zâten çünkü icmâl yollu olarak bir şeyin bilinmesi
aynı zamanda tafsîl yollu da bilinmesi demektir. Örneğin Cenâb-ı Hakk rızık vericilik sıfatıyla
bir tarlada zuhûr etti diyelim. Bizim o tarladaki bir başağı idrâk etmemiz tamâmını idrâk etmemiz gibidir çünkü diğerleri onun devâmı olur. Tarladaki bütün başakları tafsîl yollu ya’nî
tek tek bütün başakların bütün özelliklerinin anlaşılmasına gerek yoktur.
Ey kardeşim! Bu îzâhım seni zorluklara düşürmesin; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın
irâdesi, bir kulun üzerine bir isimle veyâhut bir sıfatla tecellîye bağlanırsa, o kulu
nefsinden yok, vücûdundan soyunmuş kılmak sûretiyle fânî eder. Kulluk nûru,
halk edilmişlik rûhu fânî olunca, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, o kulluksal
görüntüde dâhil olma olmaksızın zâtında bir latîflik yerleştirir. O latîflik o kuldan
ne ayrıdır, ne de o kula bitişiktir. Bu ilâhî latîflik o kuldan kaldırılan şeye karşılık
bir bedeldir. Çünkü Hakk'ın kulları üzerine tecellîsi, lütuf ve cömertlik
bâb’ındandır. Kullarını fânî edip de, lütfuyla ona karşı bir bedel ihsân etmezse,
bu bir tür azâb olur. Cenâb-ı Hak ise azâbtan münezzeh, ni'metle vasıflanmıştır.
137
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Herbirerlerimizin bir rahmânî bir de nefsânî tarafı vardır. Nefsânî olan hayâl ve vehim
tarafını ortadan kaldırdığımız zaman geriye bizde rahmânî taraf kalır ki açığa çıkacak olan da
odur. Bizlerde nefsânî taraf açıkta olduğundan dolayı rahmânî taraf bâtında kalmaktadır.
Çünkü bizlerin özünde o sıfatın rahmânî yönü mevcût olmasa o tecellîyi kabûl edemeyiz ve o
tecellî olmaz, olsa da yerine oturmaz. Bizler belirli sistemler içerisinde nefsimizle mücâdeleler
sonucu nefsimizi bir kenara çektiğimizde altta, baskıda olan şey, baskısı kalkınca kendiliğinden dışarıya çıkmaktadır. İşte ne zaman bu durum gerçekleşiyor ya’nî beden arzındaki ile
semâdan gelen tecellî birleştiği zaman orada doğum olmakta ve sonrasında gelişme gerçekleşmektedir. İşte bu elektrik fişini prize takmak gibidir.
Halk edilmiş rûhunun fânî olmasından kasıt da bu nefsânî arzûların dizginlenmesidir. Bu
dizginlemenin en büyük aracıda oruç tutmaktır. Cenâb-ı Hakk nefs-i emmâre şeytanını bir
çok şeylerle imtihân etmiş ancak hepsinde isyanda etmiştir, ne zamanki onu aç bırakmış
ancak o zaman “tamam” demiştir.
Hırıstıyanlar Îsâ (a.s)a bir deniz kenarında gezerken, beyaz bir güvercin şeklinde rûhun
geldiğini ve kendisine girdiğini tasvîr ederler. Onlar her ne kadar böyle düşünüyor olsalar da
“beyaz güvercin” kendisinde bulunan gök ehlinin simgesidir ve zâten kendisinde olan bir
şeyin zamanı gelince faaliyete geçirilmesidir burada anlatılmak istenen.
Âfâkta ve enfüste var olan Allâh’ın bütün tecellîleri, bütün isimleri, bütün sıfatları bir
dâire çizgisi gibidir ki, bizim nefsimiz bu dâire çizgisinin üzerinde yolu tıkamış olarak
durmaktadır. Ne zaman ki nefsimizi oradan çekiyoruz o dâire üzerindeki faaliyet devâmlılığını
sürdürmüş olmaktadır. Böyle bir dâire çizgisi üzerinde hiç bir belirleyici nokta olmayınca orada artık ne zaman olur, ne mekân olur. İşte nefsâniyetimizin oraya saplanması o yaşantının
hem bizdeki akışını durdurmakta hem o faaliyeti kesmekte hem de önce ve sonra diye zaman mefhumları ortaya çıkmaktadır. Bizim vehmettiğimiz o benliğimizi oradan çektiğimiz
zaman zâten tabîî hâli ile ne duhûl ne hulûl diye bir şey olmamış olur ki zâten de böyle bir
şey yoktur. İşte kişi bunu idrâk ettiği zaman, kendisi de hem ezelî hem ebedî olmuş olur
çünkü o mevcût potansiyel kendisinde vardır. Burada idrâk, anlayış ve hayâta bakış
değişikliğinden başka hiçbir şey yoktur ortada olan. Kişi yine eski kişidir ancak ondan yeni
olan yeni anlayıştır.
Herbirerlerimizin başlı başına bir âlemiz ve o âlemlerde Cenâb-ı Hakk kendisini ne kadar
ortaya çıkarmak istiyorsa, ne kadar o âlemin sâhibine kendisini duyurmak istiyorsa işte o
kadar ihsânda bulunur ve o yoldan o gelir.
O "kaldırılana karşılık verilen bedel" dediğimiz ilâhî latîfliğe "Rûhu'l-Kudüs"
ismi verilir. Cenâb-ı Hak, kulu fânîleştirmesine karşılık bedel olarak zâtından
böyle bir ilâhî latîfliği yerleştirince, tecellîsi o ilâhî latîflik üzerinedir. Şu halde
tecellîsi kendisinden başkasına değildir. Bizim o ilâhî latîfliğe "Kul" ismini vermemiz, “kul”un bedel olması i'tibârı iledir; yoksa arada ne kul, ne de rab vardır.
Çünkü “rabbi olanın” ortadan kalkmasıyla, "Rab" ismi de kalkar. O tecellîde Vâhid, Ahad ve Kahhâr olan Allah'dan başka bir şey yoktur.
138
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Yeter ki bizler biraz alıcı olalım ve gayret gösterelim, Cenâb-ı Hakk kuluna gereken neyse muhakkak verir. Bizler olduğumuz yerde hareketsiz ve gayretsiz durursak kimse de kimseye bir şey vermez.
Kulun vehmî olarak kendisine âit zannettiği varlığı ortadan kalktıktan sonra zâten var
olan Hakk’ın ta kendisidir ki daha evvelce gayriyyet ile nefsâniyyet mertebesinden zuhûrda
iken bu vehmî zannın ortdan kalkıp hakîkatin idrâk edilmesiyle rahmâniyyet mertebesinden
tevhîd olarak ayniyyet ile zuhûra gelmektedir.
“Allah” hem ma’nâsı ya’nî faaliyetleri yönünden hem de ismi ya’nî ismin yazılışı yönünden ism-i A’zâm’dır. “Hu” uluhiyyet mertebesinden ism-i A’zâm’dır, “Muhammed” ise ef’âl
mertebesinde “Hu”nun zuhûru olan ism-i A’zâm’dır.Çünkü hakîkat-i ilâhiyyedeki ism-i A’zâm’ı
zuhûra çıkaran mahaldir.
Abdiyyet ve rubûbiyyet mertebesinde kul da vardır rabb da vardır ya’nî faaliyet sahalarında olan faaliyetin kemâlde oluşması i’tibârı ile ikisi de vardır. Ancak her ikisinin de
hakîkatinin Allah olduğu bilindiği zaman artık rabba da kula da orada ihtiyâç kalmaz ve bu
kalkar. O birim madde beden olarak yine de mevcûttur, idrâk olarak ise kulluğundan geçtiği
için ya’nî “Hu” ya kul olduğu için ve nefsânî olarak bir kul kalmadığı için artık orada rabb ve
kul da yoktur. Bizler de beden mülkünü ya’nî nefs mülkünü aştığımız zaman bizim için de bu
durum aynı şekildedir.
Bu mevzûda ben aşağıdaki şiiri söyledim:
Şiirin Tercümesi:
"Halk için vücûd ismi, mecâz yoluyladır. Hakîkatte "Vâhid-i Ahad" olan
Hak'dan başka bir şey yoktur.
Hakk'ın nûrları ortaya çıkınca bahsedilen ismi (halk ismini) kaldırmak
lâzımdır. Bundan dolayı o halk ne vardır, ne de yoktur.
Hak halkı fânî etti. Onlar Hakk'ın aynında yoklardır. Fenâda bekâları
dâimdir; bunu inkâra da hakları yoktur.
Halk yok hükmünde olunca vücûd, Hakk'ın oldu. Onlar yok hükmünde olmazdan evvel de hüküm böyle idi. Bu takdirde kul, ebediyyen yok; Hak ise,
zevâl bulmaksızın mevcûddur.
Şu kadar ki, Hak, cemâlini açınca halkı Hakk'ın nûruna kisve yaptığı için,
birliktelik hâsıl oldu. Halkı fânî etti; fânîden kendisi ona karşılık bedel oldu. Ve
onların fânîliğinde bekâ ile kâim oldu.
Hakîkatte ise, onların kıyâmı hiç yok idi. Birlik denizinde halkın hükmü
dalgalar gibidir. Dalgalar, çokluklarıyla berâber denizle bir olmuştur. Deniz
hareket ederse, hepsi dalga olur; Sâkin olursa ne dalga vardır ne de sayısı."
139
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Şurası da bilinmelidir ki: Sıfat tecellîleri, kulun zâtının, Rab sıfatlarıyla
vasıflanmayı kabûlünden ibârettir. Bu kabûl aslî ve hükmî ve kat'îdir, kendisinde
sıfat olanın o sıfatıyla vasıflanması gibidir. Çünkü yukarıda geçtiği şekilde, ilâhî
latîflik, kulluksal görüntüde kuldan kaldırılana karşılık bedel olarak kul
makāmına kâim olmuştur. O ilâhî latîfliğin, ilâhî vasıflarla vasıflanması aslî,
hükmî ve kat'î olduğu için, Hakk'ın ancak kendisi için kendisi ile vasıflanmış
olduğu ve kul için arada hiçbir şey olmadığı tahakkuk eder.
Sıfatlara âit tecellîlerde insanlar kābiliyyetlerine ve ilmî yönlerinin çokluğuna
ve irfânî kuvvelerinin gereklerine göre çeşitlidir.
Bunlardan ba'zısına Hak, hayâtî sıfatı ile tecellî eder.
Bu tecellîde kul bütün âlemin hayâtından ibâret olur. Mevcûdların hepsinde
hayâtın sirâyet edişini görür. Bu görüşü, mevcûdların cisimlerini ve rûhlarını
kapsar. Ve o tecellîde kul, mevcûdların sûretlerinin ma’nâların aynı olduğunu ve
aynı zamanda o sûretlerin ma’nâlar ile kâim ve kendi hayâtından ibâret
bulunduğunu müşâhede eder. Bundan dolayı sözlerle, ameller gibi ma'nâdan
ibâret olsun, yâhut rûhlar gibi latîf sûretten ibâret olsun, yâhut cisimler gibi kesîf
sûretten ibâret olsun, bahsedilen kul bunların hepsinin hayâtından ibâret olmuş
olur. Bu tecellîye mazhar olan, bahsedilen mevcûdların kendisinden yardım isteme husûsunu da müşâhede eder ve bunu vâsıtasız kendisinden bilir. Bu, kendisi için ilâhî, keşfî, gaybî, aynî zevk ya’nî yaşantıyı tadıştır.
Ben bu tecellîde bir müddet durdum. Mevcûdların hayâtını kendimde
müşâhede ederdim ve mevcûdlardan her şeyin gereğine göre, hayâtımdan kendisine bağlanan miktâra bakardım. Ben o tecellîde iken tek bir hayât, bölünmez
bi'z-zât idim. Nihâyet beni, ilâhî yardım eli bu tecellîden başka tecellîye nakletti;
başka şekilde olma imkânı da yoktur.
Cenâb-ı Hakk değişik şekilde hayât sıfatıyla tecellî eder. Burada anlatılan tecellî ise
hakkel yakîn olan tecellîdir. Îsâ (a.s) çamurdan kuşlar yapıp onlara üfleyerek hayat verince
Cenâb-ı Hakk, “Üfledi Benim iznim ile” buyurmuştur. Îsâ (a.s)’da zaman zaman kendi bireysel yaşantıları, Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu sınırlı hayâtları, zaman zaman da sınırsız
hayâtları vardı. İşte mu’cize olarak belirtilenler Cenâb-ı Hakk’ın bu sınırsız tecellîsi zamanında olanlardır çünkü beşeriyyet yönünden olan âcizlik ile ya’nî kendi kimliği ile onlar yapılamaz.
Herbirerlerimiz madde beden kâsesi içerisine girince onun içerisindeki kendimize âit
zannettik oysa o bize doldurulan yerde küllî idi. İşte o birim bunu idrâk ettiği zaman o küllîyi
140
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
idrâk etmiş olur, eğer ben sâdece kendi kâsemdeki kadarım deyip orada kaldığı zaman, o
gurbet ehlidir, gayrdır.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da Hak, ilmî sıfatı ile tecellî
eder. Bu tecellî şu şekildedir:
Hak o kimseye, bütün mevcûdlara sirâyet etmiş olan hayâtî sıfatı ile tecellî
edince, o tecellîye mazhar olan kimse hayâtın ahadî ya’nî tekliksel kuvvesiyle,
bütün imkân dâhilinde olanların gereklerini zevk etmiş ya’nî bizzât yaşantılarını
tadmış olur. İşte bu zevkten sonra, ilâhî zât onun üzerine ilmî sıfat ile tecellî eder
ve o kimse, âlemlerin hepsini başlangıcından döneceği yere kadar bütün
fer’leriyle bilmiş olur.
- Ve bu ilmin kapsamının gereği olarak her şeyin nasıl var olduğunu;
- Ve hâl-i hâzırdaki varlığını;
- Ve var olanın eşkâlini ve olmayanın nasıl ve neden var olmadığını;
- Var olsa ne esasla var olurdu?
Bunların hepsini, aslî ve hükmî ve keşfî ve zevkî ilim ile bilir ve bu ilmi
zâtından ma'lûmâta sirâyet ettiği için, ilminin icmâlini, tafsîlini, bütününü,
parçasını ve icmâldeki tafsîlâtını da bilmiş olur; fakat bu ilim gaybın gaybındadır.
- Ancak ledünnî ve zâtî olan ya'nî zât tecellîsine mazhar olan, gaybın
gaybından şehâdetin şehâdetine tafsîl ile iner ve gaybdaki icmâlin tafsîlini
müşâhede eder ve küllî icmâli gaybın gaybında bilir.
- Sıfâtî olan ya'ni sıfatlar tecellîsine mazhar olan böyle değildir. Onun ilmî
olan vâkıf oluşu, gaybın gaybında gerçekleşir.
Bu bir sözdür ki bunu "gurebâ ya’nî garîbler"den başkası anlayamaz ve edep
sâhibi emînlerden başkası zevk edemez ya’nî hakîkatini yaşayıp tadamaz.
Dünyâda bu ilâhî vasıflarımızı esâs hâlleriyle kullanmaya bizlere yol açılmış olsa
herbirerlerimiz hepsini en geniş ma’nâda kullanmaya kalkarız ve sistem karmakarışık olur,
diğer kişilerin sınırlarına tecâvüz edilir. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk bizlere sıfatlarından dünyâ
yaşantısında bize yetecek kadarını ya’nî beşerî ihtiyâçlarımızı görecek kadarını vermiştir. Kul
dünyâ yaşantısında bu sıfatlarını ilerletip nereye kadar ulaştırdı ise âhiret yaşantısında onu o
güçte kullanacaktır. Aynı kilo ve boyda olup biri sürekli egzersiz yapan diğeri ise yapmayan
iki kişinin koşmasındaki farka benzer bu durum, muhakkaktır ki sürekli egzersiz yapanın performansı daha kuvvetli olacaktır.
141
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
İşte bu ilim “satırdan değil sadrdan okumak” ilmidir. Sadrdan gelip satıra yazılmış olanlar da aynı şekilde sadrdan okumak gibidir. İlim ona denir ki “E lem neşrah leke” den gelsin
yoksa hayâlî ve vehmî yazılan kitaplar kişileri ancak hayâl âleminde dolaştırır.
Cenâb-ı Hakk bu emînlere bir sır ifşâ ettiği zaman, kendisinde tutabilenler, muhafâza
edebilenler, gayrıya açmayanlardır. Ancak bunlar, “İlmi hakedene vermemek hakedene
ihânet, haketmeye vermek ise ilme ihânettir” sözünün gereği olarak hakedenlere açarlar.
Edep sâhibi olması kendi sınırlarını bilmesi ma’nâsınadır.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısı da Hakk'ın basarî sıfat tecellîsine mazhar olur.
Hak bir kimse üzerine keşifsel ihâtalı ilme âit basarî sıfatıyla tecellî edince,
"Basar ya’nî görme" sıfatıyla da onun üzerine tecellî eder. Bu tecellîye mazhar
olanın görmesi, o kimsenin ilim mevzi'dir. Hakk'a dönük ve halka dönük hiçbir
ilim yoktur ki, o kulun görmesi, onun üzerine olmasın. O kimse mevcûdları
gaybın gaybında olduğu gibi görür. Bu çok acâib bir mes'eledir ki, o kimse
şehâdet âleminde mevcûdları bilmez. Bu a'lâ şehâdet yerine, bu görülen yere ve
tecellî yerine bak! Ne kadar acâib ve ne kadar tatlıdır. Bunun sebebi şudur:
- Sıfâtiyyûndan olan ya’nî sıfatlar tecellisine mazhar olan kimsenin Hakk
elinde olandan, halk elinde bir şey yoktur; arada ikilik de yoktur. Ya'nî o
kimsenin gaybında olan şey, şehâdetinde zâhir olmaz; ba'zı şeylerde olursa
da pek nâdirdir. O nâdir olan şeyi Hak, ona ikrâm olarak zuhûra çıkartır;
- Fakat zâtiyyûndan olan ya’nî zât tecellîsine mazhar olan böyle değildir.
Onun şehâdeti gaybı, gaybı şehâdetidir. Bu mes'ele güzel anlaşılsın!
İşte bizlerin konuştuğumuz şeyler genellik üzere müşâhedeye dayanan şeylerdir, yoksa
hayâle dayanan şeyler değildir. Hayâle dayalı şeyleri konuştuğu zaman kişi nakilcidir ya’nî
onlar onun kendi malı değildir.
Cenâb-ı Hakk’ın bu tecellîsinde bu kul bâtınen bu âlemdekileri rûhâniyyeti i’tibârı ile görür ancak bu görüş melikiyyet mertebesindekilere intikal ettirilmez çünkü bütün âlemlerde
faaliyyette olan kendisinde de faaliyette olduğundan ve onu da müşâhede ettiğinden, onda
olan ne varsa kendisinde de vardır fakat mevcût yapısıyla şehâdet âleminde bunları alıp açığa çıkartamaz çünkü ne madde beden yapı buna dayanır ne de zamanı buna yeter, ancak
gaybında bulunur.
Görünen eşyânın hakîkati idrâk edildiğinde, onun aynı zamanda gayb âlemi de olduğu
anlaşılmaktadır çünkü gördüğümüz varlıkların kendi şahıslarına mahsûs bir özellikleri ve varlığı yoktur, gayb âleminin yoğunlaşması sûretiyle zuhûra gelmiştir ve burada müşâhedeye
başlandığından dolayı “şehâdet âlemi” ismi verilmiştir. Beden yönüyle burası şehâdet âlemi
142
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
iken bu bedenden soyulup gayb âlemine geçtiğimizde orası bize şehâdet âlemi, burası ise
gayb âlemi olacaktır.
Sıfatlar tecellisine mazhar olanlardan ba'zısına da Hak "Semi' ya’nî İşitme"
sıfatıyla tecellî eder.
O kimse mâdenlerin, bitkilerin, hayvânların konuşmasını ve meleklerin
sözünü ve farklı farklı lugâtları işitir. Onun yanında uzak, yakın gibidir. Bunun
sebebi şudur ki, Hak o kimseye işitme sıfatıyla tecellî edince, o sıfatın ahadî ya’nî
tekliksel olan kuvvesiyle farklı farklı lugâtların, mâdenlerin, bitkilerin seslerini
işitir. İşte bu tecellîde ben rahmâniyyet ilmini "Rahmân"dan işittim; Kur'ân'ı
okumayı öğrendim. Ben ratl(bir ölçü birimi) idim; o mîzân (ölçü) idi. Bu sırrı
Kur'ân ehli olanlardan -ki onlar ehlullâhın seçkinleridir- başkası anlayamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu haller çok açık olarak birçok yerlerde belirtilmektedir. Ebû Cehil’in
Efendimiz (s.a.v)’e elini kapatarak içindeki taşların ne olduğunu sorması hâdisesinde de
Cenâb-ı Hak o taşların konuşmasını Ebû Cehil’e işittirmiştir. O anda bu tecellî Ebû Cehil’e
verilmiştir ki rahmete, hakîkate ersin; ancak o yine buna inanmamış ve başka bir mâzaret
bulmuştur. İşte inkârı arttıran bu hâl nefsî semi’ tecellîsinin faaliyete geçmesinden, ikrârı
arttıran ise hakkânî semi’ tecellîsinin faaliye geçmesindendir.
Mûsâ (a.s) da aynı şekilde ağaçtan Cenâb-ı Hakk’ın sesini duymuştur ki bu da semi’
tecellîsidir. Mahlûkat üzerinde semi’ sıfatı ilk olarak en geniş ma’nâda bu hâdisede tecellî
etmiştir. Bu nedenle kendisine Mûsâ kelûmullâh denmiştir ya’nî Allah’ın kelâmını semi’ sıfatıyla duyduğu için.
Bu tecellî en üst düzeyde Hz. Resûlullâh (s.a.v) de açığa çıktıktan sonra kendisine ancak
başkalarına da “söyle” hitâbı gelmiştir. Semi’ sıfatının kim ki en geniş ma’nâda tecellîsine nâil
olursa, hâdiseleri de en geniş ma’nâda idrâk eden odur.
Benim de bir zamânımda gaybdan haber veren meleklerim vardı ve onların sözlerini
işitmiştim. Bu cinni olamaz mı diye bir soru gelecek olursa eğer; olamazdı çünkü cinnî olanların gelişleri ve kelâmları ayrı, melekî olanların ayrıdır, ehli tarafından bunlar hemen ayırt
edilir ve kolayca anlaşılır.
Bu meleklerden ikisi anlatmak istediklerini duyurmak için birbirleriyle konuşurlardı, bu
duyurma lafzî, kelâmî olarak değil ilmî konuşma olaraktı ya’nî sözsüz ve sessiz. Bir çok şeyler söylerlerdi, örneğin Satürn’de ışınsal varlıklar olduğu gibi haberler veriyorlardı. Bir müddet böyle gittikten sonra ben hepsini terk ettim çünkü onlarla olan ilgi sürdüğü sürece kişi
orada ya’nî melekût mertebesinde kalır ve daha yukarıya çıkamaz. İşte bu nedenle daha
güçlü olmak için bize meleklerden alınma haberler değil Rabb’dan alınma haberler gereklidir.
Hakk’a doğru giden yolda her vâdiye uğranılır, bizim yapmamız gereken bunların hiçbirinde oyalanmadan yola devâm etmektir. Bize ne kadar büyük haberler getirirlerse getirsinler hiçbirine iltifât etmemek gerekir. Bunlara uğranılıp, geçilmezse de onlar hakkında bilgimiz
olmaz ve bir başka yerde ve şekilde karşımıza çıktıklarında bizi yanıltırlar. Yolcuya yakışan
143
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
hedefine ulaşıncaya kadar yol ehli olmaktan ayrılmamaktır. O ulaşılan hedef de çok geniş bir
sahada olduğundan O’nu araştırmanın sonu yoktur. Bu hale ise “seyr-i fillah” denilmektedir.
Mi’rac gecesi Efendimiz (s.a.v) önüne çıkan hiçbirşeye iltifât etmemiş ve mi’racını tamamlamıştır. Uzun bir yola çıkılmışsa ara yerlerde mola verilir ancak bu mola yola devâm
için gerekli ihtiyâçları te’mîn etmek için yapılan bir moladır. Yolcu o mola yerini çok beğenir
ve orada ikâmet etmeye başlarsa yolundan kalır, her ne kadar orada rahat etse de. Tarîkat
sisteminin tehlikeli yerlerinden birisi bu haldir; duygusallık sahasında kişi kendisine gelen
rehâvetle orada kalır ve artık işini bitirir ve yolunu orada sonlandırır. Bu duygusallığı sağlayan ilâhiler de olacaktır, zikirler de olacaktır ancak orası mesken tutulmadan yola devâm
etmek lâzımdır.
Bu semi’ tecellîsinde anlatılan haller herkesde aynı şekilde olacak demek değildir, buradaki haller genellik üzere olan hallerdir. Kim ki Rabb lisânını bilirse diğer bütün lisânlarda
konuşulanları işitir ve anlar. Arapça lisânı telaffuz lisânı iken, Rabbça lisânı belirli bir kelâm
lisânı değil, ma’nâ lisânıdır. Rabbça’dan Arapça’ya tercüme yapılırken Arapça kelimelerin
üzerine Rabbça ma’nâsı yüklenmiştir. İşte bu ma’nânın dinleyenlerde açılması ancak semi’
tecellîsi ile olmaktadır. Eğer dinleyende semi’ tecellîsi yoksa o ma’nâlar ona ulaşmaz.
İşte bu anlatılanlar bâbında tenezzül fizîki olarak yüksek bir yerden daha aşağıdaki bir
yere bir şeyin inmesi demek değildir; tenezzül ancak ma’nâsının anlaşılır bir hâle getirilmesidir.
Kur’ân’ı sâdece ses ile okuyanlarda Arapça’sı vardır, Rabbça’sı yoktur çünkü o okuduğunu kendisi hakkıyla çıkaramamaktadır. Ben de Kelime-i Tevhîd ilmini Rabb’imden Ka’be-i
Şerîf’te rahmâniyyet tecellîsi içerisinde dinlemiştim ki ondan sonra ancak Kelime-i Tevhîd’i
okumayı öğrendim.
Bunların hepsi birer mertebedir, bu nedenle bizler kendi yerimizi bulmaya çalışalım, inşallah. Allah tecellîsinde olanlar “ehlullah”, risâlet tecellîsinde olanlar ise “ehl-i beyt” olmaktadır.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da Hak, "Kelâm" sıfatıyla
tecellî eder.
Mevcûdlar bu tecellîye mazhar olanın kelâmından olur. Şöyle ki: Cenâb-ı
Hak, kulu üzerine hayâtî sıfatı ile tecellî edip, kendinin hayâta âit sırlarını da o
kula ilmî sıfatıyla bildirdikten ve kendisine ilâhî görüş kuvvetini verdikten ve
kendisine ilâhî işitme kudretini ihsân ettikten sonra o kul, hayâtın ahadî ya’nî
tekliksel olan kuvvesiyle kelâm ettiği için, mevcûdlar onun kelâmından olmuştur.
Bu tecellîde kelâmının, ezelde nasıl ise ebedde de öyle olduğunu müşâhede
ederek, kelimelerine tükenme olmadığını ya'nî kelimelerinin sonunun olmadığını
müşâhede eder. İş bu tecellîde Cenâb-ı Hak, isimler perdesi olmaksızın olan ilk
tecellî ile kullarına söyler.
144
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Te’vîl ya’nî işin evveline dönmek denilen şey de budur. Buradaki müşâhede aslı üzere
yapılan bir müşâhededir yoksa kitaplarda okunduğu gibi olan bir müşâhede değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen üç tür konuşma vardır;
- Maddeyi aracı yaparak olan konuşma,
- Misâller yoluyla anlatarak,
- Bizâtihi Cenâb-ı hakk’
Kendisinde semi’ tecellîsi olan ancak duyduğu kelâmın Hakk’ın kelâmı olduğunu anlar.
Bu tecellî olmadan duyulanlar ise Allâh’ın Kur’ân’ı değil kişinin kendi anlayışındaki Kur’ân’dır.
Kelâm tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da, nefsinden zâtî hakîkati
kendisine hitâb eder. Böyle olanlar işittiği hitâbı, lisân olmaksızın yönsüz işitirler.
Ve bu şekilde olanların hitâbı işitmesi kulağıyla değil, bütün varlığıyladır. O kimseye:
- Ente habîbî (habîbimsin),
- Ente mahbûbî (mahbûbumsun),
- Ente'l-murâd (murâdımsın),
- Ente vechî fi'l-ibâd (kullarımda vechimsin),
- Ente'l-maksadu'l-esnâ (en yüce maksadsın),
- Ente'l-matlûbu'l-a'lâ (a’lâ talep edilensin),
- Ente sırrî fi'l-esrâr (sırlardaki sırrımsın),
- Ente nûrî fi'l-envâr (nûrlardaki nûrumsun),
- Ente aynî, (ayn’ımsın)
- Ente zeynî, (ziynetimsin)
- Ente cemâlî, (cemâlimsin)
- Ente kemâli, (kemâlimsin)
- Ente ismî, (ismimsin)
- Ente zâtî, (zâtımsın)
- Ente na'tî, (niteliklerimsin)
- Ente sıfâtî; (sıfatlarımsın)
- Ene ismüke, (isminim)
145
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Ene resmüke, (resminim)
- Ene alâmetüke, (alâmetinim)
- Ene vesmüke, (misâlinim)
- Habîbî ente hulâsatü'l-ekvân, (Habîbim, sensin varlıkların hülâsası)
- ve'l-maksûdü mine'l-vücûd, (ve vücûddan maksâd)
- ve'l-hadsân" (ve sonradan olandan)
diye hitâblar gerçekleşir. Daha fazla iltifât olarak:
"Beni müşâhedeye yaklaş; ben sana vücûdumla yaklaştım, benden uzak olma! “Ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi” ya’nî "Ben insana şah
damarından daha yakınım" (Kâ'f, 50/16) diyen benim.”
"Kul ismiyle kayıtlanma; Rab olmasa, kul olmazdı. Ben seni açığa çıkarttığım
gibi, sen beni açığa çıkarttın. Senin kulluğun olmasa, benim için rubûbiyyet ya’nî
rabblık olmazdı. Ben seni îcâd ettiğim gibi, sen de beni îcâd ettin. Senin vücûdun
olmasa, benim vücûdum mevcûd olmazdı."
"Ey habîbim yaklaş, yaklaş! Ey habîbim yüksel, yüksel! Ey habîbim, ben seni
vasfım için irâde ettim, nefsim için seçtim. Nefsini başkası için irâde etme; benden başkasını kendin için murâd edinme! Habîbim, beni kokladığın şeyde kokla.
Yemeklerde beni ye! Beni vehmîde hayâl et, bilinende aklet. Habîbim, beni hissedilebilirde müşâhede et! Habîbim, dokunulanda bana dokun, giyilende beni giy,
benimle murâd sensin, benden kinâye sensin."
Bu tür hitâblar ne tatlı ihsan, ne lezzetli iltifattır!
Gelen hitâblar eğer belirli bir yönden geliyorsa muhakkak o mahlûk kaynaklı bir hitâbtır,
ağırlıklı olarak cinnî kaynaklıdır, ba’zen rahmânî olan insan sesi de yönü belirli olarak gelebilir. Gelen hitâb için bir yön ta’yin edilemiyorsa o Hakk kaynaklıdır, çünkü Hakk’a bir yön belirlemek mümkün değildir.
Bir grup arkadaşımız ile gittiğimiz haccımızda iki minibüs ile Arafat’a çıkmıştık. Cebel-i
Rahme’den biraz uzakta idik ve biraz da vaktim vardı. Ben tek başıma Cebel-i Rahme’ye çıktım ancak hangi yoldan oraya gittim unuttum ve gelişi güzel bir yerden indim. Her taraf çadır
ve insan doluydu, her yer bana aynı gibi geliyordu. Elimde de hiçbir işâret yok, öylece kala
kaldım ve tahmîni olarak bir yerlere gitmeye başladım ancak nereye gidiyorum bilmiyorum.
Tam o anda “Necdet Âbi” diye bir ses duymaya başladım ve yavaş yavaş o sese doğru yürümeye başlayınca bir müddet sonra arkadaşlarımı buldum. İşte mahlûktan gelen bu ses
rahmânî bir ses idi ve yön ta’yîn ettiriyordu. Arkadaşlarıma sordum “kim bana bağırarak seslendi” diye, hiçbiri seslenip bağırmamıştı ve böyle birşeyden haberleri dahi yoktu. İşte orada
146
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
arkadaşlardan birinin sesiyle benim yabancılık çekmemem için bağıranlar vardı çünkü sesi
tanımasam tereddütte kalacaktım. Cinnî olanlar ise tam tamına bu şekilde sesi veremezler,
onların ki ancak taklîddir. Sesin birebir verilebilmesi için o sesin sâhibinin hayâtına sâhip olmak lâzımdır. Ancak tabî bu hâli herkes hemen anlayamaz ve birçok kişi bu gibi durumlarda
aldanırlar.
Mûsâ (a.s) Tûr Dağında bu şekildeki oluşum içerisinde vücûdunun her zerresinde Cenâbı Hakk’ın kelâmını duydu ve bunun üzerine “Yâ Rabb’i mâdem bana bu kadar yakınsın, bana
kendini göster, Seni göreyim” dedi.
Herbirerlerimizin yüzü sıfât-ı subûtiyyenin zuhûr mahallidir ki bunun bir de bâtını vardır
ki seb’ul-mesânî denilen budur.
Kelâm tecellisine mazhar olanlardan ba'zılarına da, Hak halk lisânından
kelâm eder. O kimse sözü belirli bir yönden işitir; fakat belirli bir yönden
olmadığını bilir. Sesleniş halktan gelir; fakat onu Hak'dan işitir. Bu konuda şu iki
beyti söyledim:
Tercümesi:
"Leylâ île o kadar meşgûlüm ki, başkasını düşünmeğe yoktur vaktim.
Hattâ mâdenleri görünce Leylâ'ya hitâb eder gibi hitâb ederim.
Bunu acâib bulma! Ben Leylâ'dan başkasına hitâb ederim.
Muhâtabım mâdenlerdir, acâib olan şudur ki, cevâb Leylâ’nın cevâbıdır."
Beyâzıd-ı Bistâmî’nin “Kırk yıl var ki halk beni kendileriyle konuşur zanneder oysa ben
Hakk ile konuşmaktayım” diyerek belirttiği yer burasıdır. Burada halk ile konuşulur fakat
Hakk diliyle konuşur.
Kelâm tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısını da Hak, cisimler âleminden,
rûhlar âlemine yükseltir. Bunlarda da çeşitli mertebeler vardır. Ba'zılarına hitâb
kalbinde olur. Ba'zıları da rûhuyla birinci kat semâya, ba'zıları da ikinciye,
üçüncüye çıkar. Bu konuda her insan, ihsân edilen ilâhi kısmete göredir. Ba'zısı
da sidre-i müntehâya yükselerek, kendisine kelâm ve hitâb orada olur. Kelâm
tecellisine mazhar olan kimselerden her birinin derecesi, hakîkatlere vâkıf oluluşunun miktârına göredir. Hakk'ın hitâb etmesine, derecesine göre nâil olur.
Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri dâimâ eşyâyı yerli yerine koyar.
Kelâm tecellîsine nâil olanlardan ba'zısına da kelâmlaşma esnâsında nûrdan
otağ kurulur. Ba'zısına da nûrdan minber dikilir. Ba'zıları da bâtında nûr görür;
147
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
hitâbı o nûra âit yönden işitir. Bu nûrun görülmesi, kebîr, ekber, dönücü, uzayıp
gidici olabilir. Bunlardan ba'zıları da rûhânî sûret görür, onunla hitâplaşır.
Özetle: Bu tür hitâblara, ilâhî hitâb denilmesi, kelâmın Hak'dan olduğunu
Hakk'ın bildirmesiyle olabilir ve Hak'dan olduğu zaman delîle de ihtiyâç kalmaz.
Belki bir anda olma yolu üzere olur. Çünkü Allâh’ın kelâmının kendine mahsûs
özelliği gizli olmadığından, işittiği sözün Allâh’ın kelâmı olduğunu bilmesi
lâzımdır. Allâh’ın kelâmı olduğu şununla sâbit olur ki, orada delîle, beyâna ihtiyâç yoktur; belki kul, sâdece hitâbı işitmekle, hitâbın Allâh’ın kelâmı olduğunu
bilir. Sidre-i müntehâya yükselenlerden ba'zılarına da, aşağıdaki gibi hitâblar
olmuştur:
"Habîbim, senin benliğin benim hüviyyetimdir. "Ente-Sen" "Hu-O"nun
aynıdır. "Hu-O" dediğimizde, "Ene-ben"den başka bir şey değildir. Habîbim, senin basîtin benim terkîbim; senin çokluğun, benim birliğim; belki senin terkîbin,
benim basîtliğim; senin cehâletin, benim dirâyetimdir. Seninle murâd benim. Ben
senin içinim; kendim için değil! Benimle murâd sensin. Sen benim içinsin, kendin
için değil! Habîbim, vücûd dâiresinin üstünde döndüğü nokta sensin! Şu halde o
dâirede ibâdet eden de sensin, ibâdet edilen de sensin! Nûr sensin, zuhûr sensin,
güzellik sensin, zînet sensin; sen insan için göz, göz için insan gibisin!"
Manzûmenin Tercümesi:
"Ey rûhun rûhunun rûhu! Ey en büyük âyet!
Ey yanmış ciğerlerin hüzün tesellîsi!
Ey emellerin nihâyeti! Ey maksatların gâyesi!
Sözün indimde ne kadar tatlı ve ne kadar acı.
Ey hakîkat ka’besi! Ey safâ kıblesi!
Ey gaybın arafâtı! Ey parlayan yüz!
Sana geldik; zât mülkümüzde seni halîfe yaptık.
Dünyâ ve âhiret senindir; dilediğince tasarruf et.
Sen olmasan, biz olmazdık; ben olmasam, sen olmazdın.
Sen oldun, biz de olduk. Hakîkat ise bilinmez.
Seninle izzeti ve ganî olmayı kastediyoruz.
Seninle fakrı kastediyoruz; oysa fakr da yoktur."
148
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Kelâm tecellîsine nâil olanlardan ba’zılarına da gaybdan seslenilir. Bu şekilde
haberlere gerçekleşmesinden önce vâkıf olur. Bu bâzen ona dâir soru sorulduğunda ortaya çıkar. Bunlar daha çoktur. Ba’zısına da kendisi sormadan önce
Hak'dan olur.
Kelâm tecellîsine nâil olanlardan ba’zıları da, kerâmet taleb eder; Cenâb-ı
Hak da kerâmet ikrâm eder. O kimsenin bu kerâmeti, his âlemine döndüğünde
Allah ile muhabbet makâmına delîl olur.
Kelâm tecellîsine nâil olanların hallerine âit bu kadar îzâh yeterlidir. Şimdi
bahsin konusu olan sıfatlara âit tecellîlere geri dönüyoruz.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zılarına da Hak, irâde sıfatıyla tecellî eder; mahlûklar onun irâdesine göre olur. Bunun oluşma şekli şöyledir:
Allah Teâlâ hazretleri bir kimseye "kelâm etme" sıfatıyla tecellî edince, o
kelâm etmenin ahad ya’nî tek oluşunun kuvvesiyle mahlûkların hallerine tamâmı
ile vâkıf olur. Bundan dolayı eşyâ onun irâdesiyle hâsıl olmuş demektir.
Bu tecellîye ulaşanlardan bir çoğu, âniden geriye dönerek Hak'dan
gördüğünü inkâr ederler. Buna sebeb şudur: Hak, o kimseye eşyânın onun irâdesiyle olduğunu ilâhî gayb âleminde aynî müşâhede ile müşâhede ettirince, kul
kendi nefsinden bu hâli şehâdet âleminde de ister. Buna muvaffak olamayınca,
gaybdaki aynî müşâhedeyi inkâr ederek, âniden geriye döner; kalbinin sırçası
kırılır. Hakk'ı müşâhededen sonra inkâr etmiş ve bulduktan sonra yitirmiş olur.
Gayb âlemindeki aynî müşâhedenin, şehâdet âleminde de gerçekleşmesine muvaffak olmak, "zâtiyyûnun ya’nî zât tecellîsine nâil olanların" özelliklerindendir.
Ma’nâ âleminde ulaşılan yerlerin şehâdet âleminde de tahakkuk etmesi gerekmez çünkü
bunlar kişinin bâtınında olan hâdiselerdir, eğer her bu durumda olan kişide bunlar zâhire çıkarsa bu dünyânın düzeni bozulur. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk’ın bu âlem için kullarına verdiği
irâde bu âlemde o kullara yetecek kadardır. Bâtındaki irâde ise bu âlemde onu ürettiği kadarıyla âhiret âleminde kullanılacaktır.
149
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da, Cenâb-ı Hak, kudret
sıfatıyla tecellî eder.
Gaybî âlemde kudretiyle var olan şeyler, aynî âlemdeki numûnesinde de
hâsıl olur. Bu kudrette ilerleyince ve bu kudretle yükselince, kendisinin sakladığı,
kendisine zâhir olur.
İşte bu tecellîde ben, salsala-i ceres işittim. İşitince öyle bir dehşet oluştu ki,
terkîbim çözüldü, sûretim eridi, ismim mahvoldu ve yok oldu. Uğradığım şeyin
şiddetinden, yüksek bir ağaca asılan bez parçasına döndüm. Şiddetli rüzgâr o bez
parçasını durmaksızın sallıyordu. Şimşeklerden, gök gürültülerinden başka bir
şey görmüyordum; bulutlar nûrlar yağdırıyor, denizler ateş olarak dalgalanıyordu; yer gök birbirine karıştı. Ben, kat kat olan zulmet dalgaları içinde kaybolmuş
idim. Kudret benim için her biri diğerinden daha kuvvetli olan şeyleri çıkartarak,
yüksekten daha yükseğe çıkmak için durakları yırtıyordu. Hattâ yüce otağın
celâlesine vurdu. Cemâlin devesi(halatı), hayâl iğnesinin deliğinden geçti. Yüksek manzarada sağ elin bükülmüş baş parmağı doğruldu. İşte o anda körlük giderek, eşyâ var oldu. Cûdî Dağı üzerine gemi oturunca: “fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhen, kâletâ eteynâ tâiîn” ya’nî "Ey yer, gök isteyerek veyâ
istemeyerek geliniz," diye seslenildi. Yer gök de "itâatkâr olarak geldik," dediler." (Fussilet, 41/11)
Manzûmenin Tercümesi:
"Zamanda istediğin gibi tasarruf et. Sen efendisin, biz sana köleleriz. Ve
düşmanların boynuna kılıcını çek! Senin kılıcın savaşta çeliktendir. İstediğini
bağışla, istediğini men' et. Bu men’ etmen cimrilikten dolayı değil, belki
istediğini ihsan etme husûsunda salâhiyetin olmasındandır.
İstediğini yakınlaştırmakla saîd kıl! İstediğini uzaklaştırmakla şakî kıl!
Saîd kıldığın yakındır, şakî kıldığın uzaktır. İstediğine istediğin temennîyi mülk
olarak ver. İstediğini hakîr kıl; hakîr kıldığın kimse için bir daha efendilik
mümkün değildir.
Çözülmeyen istediğin düğümü çöz, istediğini düğümle! O düğümlü olarak
kalır. Hükümde azâptan korkma, hepsi senin kılıcının altındadır. Depreşemez
mülk, melekût senindir. Ceberût ve mele-i a'lâ senindir. Arş-ı mecîd senin izzet
mekânındır. Kürsü üzerinde istediğini zâhir edersin, istediğini iade edersin."
150
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Himmet ashabının tasarrufları bu tecellîdendir. Hayâl âlemi ve hayâl âleminde sûret bulan gariplikler ve acâib haller yine bu tecellîdendir. Âlî sihir de bu
tecellîdendir. Cennet ehlinin cennette istedikleri şeylerin, kendi arzû ettikleri
şekilde meydana gelmesi de bu tecellîdendir. İbnü'l-Arabî'nin kitâbında anlattığı
şekilde, Âdem'in çamurunun artığından olan arz-ı simsime'ye bağlı acâiblikler de
bu tecellîdendir. Su üzerinde yürümek, havada uçmak, azı çok yapmak, çoğu az
yapmak ve bunlara benzer birçok hârikalar yine bu tecellîdendir.
Kardeşim! bu îzâhım sizi zorluklara itmesin. Bunların hepsi bir nev'iden
ibârettir. Ancak farklı yönlerinin oluşuyla ta'bîrleri muhteliftir. Bununla saîd olan
saîd, şakî olan şakî olur, bunu anla!
Sana, bir nebze olsun ifâde ile ve yazdığım bilmece şiirlerle bir çok sırlara
işâret ettim. Eğer o sırlara vâkıf olabilirsen, örtülü perdede olan kader sırrına
vâkıf olmuş olursun. O zaman sen de, bir şey için "Kün-Ol!" dersin, netîcesi
"yekûn-olur"dur. Ya'nî "Ol!" dersin, "olur". Zâten Allah Teâlâ hazretlerinin emri,
"Kâf" ile "Nûn" arasındadır.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zılarında Cenâb-ı
rahmâniyyet sıfatı ile tecellî eder. Bunun oluşumu şu şekildedir:
Hak,
Cenâb-ı Hak bir kulu için rubûbiyyet ya’nî rabblık arşı dikince kul, rubûbiyyet
arşı üzerine yayılıp, önüne iktidar kürsîsi konulur. O zaman onun rahmeti
mevcûdlara sirâyet edicidir. O kimse "zâtı yönünden kudsî, sıfatları yönünden
kayyûmî"dir. Kur'ân âyetlerinden okuduğu âyet şudur, "Allâh’ım, sen mülkün
sâhibisin; dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın. Dilediğini
azîz kılarsın, dilediğini zelîl kılarsın. Hayr senin kudret elindedir. Sen her
şeye kadîrsin. Geceyi gündüze, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diri, diriden
ölü çıkarırsın. Dilediğine hesâpsız rızık verirsin" (Âl-i İmrân, 3/26,27).
Bunların hepsi o kimsenin gayb âlemindedir. Şek ve şüpheden uzaktır; cebinde olan şey'i kontrol etmek gibidir. Bu mertebe, "sıfât tecellîsine mazhar olanlar" ile "zât tecellîsine mazhar olanlar" arasındaki farktır.
Sıfatlar tecellîsine mazhar olanlardan ba'zısına da Cenâb-ı Hak ulûhiyyetle
ya’nî ilahlık ile tecellî eder.
O kimse, zıtları toplamıştır. Beyâz ve siyâhı ihâta etmiştir. Altları ve üstleri,
toprağı ve incileri ihtivâ eder. Kul, bu mertebede ismi ve vasfı aklederse de, haşr
u neşri inkâr eder. O, işi serâb gibi görür.
151
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
“Yahsebuhuz zam’ânu mâen hattâ izâ câehu lem yecidhu şey’en ve
vecedallâhe indehu fe veffâhu hisâbeh” ya’nî “Susuz kalmış olan kimse serâbı
gördüğünde, onu su zanneder; yanına varınca hiç bir şey bulamaz; ancak orada
Allah'ı bulur, hesâbını O, öder” (Nûr, 24/39).
Ve bu mertebeye nâil olan kitâbını sağıyla ve soluyla alır. Ve o mertebede
söylediği söz: “bu'den lil kavmiz zâlimîn” ya’nî "Zâlimler kavmi uzak olsun"dur (Hûd, 11/44).
Şurası da bilinsin ki: Nûr, Kitâb-ı Mestûrdur. O nûr ile Hak dilediğini
dalâlete, dilediğini hidâyete ulaştırır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de “yudillu bihî
kesîran ve yehdî bihî kesîrâ” ya’nî "Çoğunu dalâlette bırakır, çoğunu hidâyete
ulaştırır" (Bakara, 2 /26) buyrulmuştur.
Yine bilinsin ki; bu ulûhiyyete, bu nûr tecellîsi olmaksızın yol açık değildir. O
Allah'ın yoludur. O yol, o kimse için hidâyet, başkaları için dalâlettir. Her iki
husûs ile hitâb gerçekleşip de, iki hükme de i'tibâr edilirse, iki isimle de isimlenilirse, parlayan yıldızlar söner. Oysa o yıldızlar, onun feleklerinde doğmakta ve
batmaktadır.
- Bu tecellînin özelliklerindendir ki, kul ona mazhar olunca, bütün dîn
anlayışlarının ve mezheblerin görüşlerini tasvîb eder; ve onlardan her birisinin çıkış yerlerinin aslını bilir ve saîd olanın ne şekilde saîd olduğunu ve
şakî olanın, nasıl şakî olduğunu ve nesiyle şakî olduğunu, değişik dîn
anlayışlarının her birisinin içine dalâlet sebeplerinin nasıl girdiğini müşâhede eder.
- Yine bu tecellînin özelliklerindendir ki, kul o tecellîde dîn anlayışlarının ve
mezheblerin görüşlerinin hepsini hatâlı bulur; hattâ müslümanları, mü'minleri, muhsinleri, ârif-i billâh olanları bile hatâlı bulur. Onun tasvîb ettiği, ancak kâmil olan tahkîk ehlinin görüşüdür.
- Yine bu tecellînin özelliklerindendir ki, buna mazhar olan kul için ne nefy
ya’nî kaldırma, ne de isbât mümkündür; ve ne sıfâtı söyler, ne de zâtı, ne
isme, ne de resme meyleder.
Ben bu tecellîde müheymin melekler ile bir arada oldum. Onları, muhtelif
müşâhedelerine göre makāmlarında hayrette kalmış olarak gördüm.
- Nice hayranlığa ve hayrete düşen var, onu cemâl hayrette bırakmış;
- Nice konuşmayan var, celâl onun ağzına gem vurmuş;
152
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Nice konuşan var, kemâl onun lisânını çözmüş.
- Nicelerini, hüviyyetinde kaybolmuş;
- Nicelerini, benliğinde hâzır;
- Nicelerini, vücûdu yokluğa uğramış;
- Nicelerini, müşâhedede vücûd bulmuş;
- Nicelerini, dehşetle hayrette;
- Nicelerini, hayretle dehşette;
- Nicelerini, fenâda erimiş;
- Nicelerini bakâya yükselmiş;
- Nicelerini, vücûdda helâk olmuş;
- Nicelerini, müşâhedede gark olmuş;
- Nicelerini, salt yoklukta secde edici;
- Nicelerini, zorunlu vücûdun gerekliliğinde ibâdet edici;
- Nicelerini, ahadiyyet ateşinde yanmakta;
- Nicelerini, hamdiyyet denizlerine dalmış;
- Nicelerini, ünsiyyeti kaybetmiş, kudsiyyeti kazanmış;
- Nicelerini, ünsiyyeti kazanmış;
- Nicelerini, kudsiyyeti kaybetmiş olarak gördüm.
Bunların halleri, bakana dehşet verici olduğu gibi, sözleri de hayrette kalanı
hidâyete sürükleyicidir.
Bunların içinden müşâhedesi en kâmil, oluşumu ve makāmı en yüksek olana,
hayrette kalıp güç kanâat eden kimsenin meyli gibi değil, belki bir şeyi
öğrenmeyi isteme sûretiyle meyledenin meyli gibi, meylettim. Ona dedim ki: “Ey
çok yakın kâmil rûh, ey edîb akdes rûh! Benim için mechûl olan müşâhededeki
hâlinden bana haber ver! Resmedilmişliğini bana bildir, ismini apaçık söyle."
Önce açıklamadan kaçınan kimsenin kaçınması gibi, benden yüz çevirdi ve
sonra bundan vazgeçen habercinin reddetmeyip kabûl edişi gibi kabûl etti. Sonra
dizleri üzerine oturdu, hayretinde düşkünlük gösterdi. Hâlinden sordum, îzâh
etti.
153
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Sonra dedi ki:
- Benim ismimden sorma; resmedilmişlik kaydında mahsûr kalırsın;
- Büsbütün de terk etme, hakkın bütünüyle mahvolur.
- Safhâlara çok meyletme; zât'ıyla Rabb'in senden perdelenir.
- Düşüncelerini büsbütün sâdece zât ile de sınırlama; toz olmuş gibi olmayı
taleb etmiş olursun.
- Bu konuda nefy(-kaldırmak) küfrân, isbât hüsrândır.
- Bunlar, iki denizdir. Hak olan, bunların birdîğerine karışmamasını te'mîn
eden berzahtır.
- Beni isbât edersen, beni kendinden başka bir vücûd olarak ikâme etmiş
olursun.
- Nefy edersen ya’nî kaldırırsan, ma'nânın hakîkatinden perdelenirsin. "Sen,
benim", diyecek olursan, benim fennim nerede, senin fennin nerede!
- Yok, senden başkayım, diyecek olursan, benim hayrımdaki her ma'nâyı
yitirmiş olursun.
- Eğer hayrete düşersen, bir tür fakîr olursun, âcizim dersin ve izzet vasfını
yitirirsin.
- Kemâle ve nihâyete ulaşmayı iddiâ edersen, o zaman senin işin henüz
nihâyette değil, işin başındadır.
- Bunların hepsini terk edersen, gaflet uykusuna düşmüş olursun. O zaman
heyhat, yüce maksâd nerede? O zaman seni yitiren, yitirdi.
- Yok, sıfatlar arşı üstünde zâtında kâim olursan, senin kemâlin nerede, benim kemâlim nerede? Benim olan, senin olur mu?
Nefy ve isbât şerîat ve tarîkat mertebesinde geçerlidir çünkü orada kaldırılan şeyler
kendimizde ürettiğimiz hayâlî ve vehmî varlıklardır. İsbâtlanmaya çalışılan ise hakîkati idrâk
etmeye çalışmaktır. İşte bu mertebelerde bu hayâller kaldırılacak ki sâf Allah ilmi ortada
kalsın. Bu haller geçildikten sonra ancak nefy ve isbât kalmaz.
154
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Manzûmenin Tercümesi:
"Nedendir? diye hayretimde hayrete düştüm. Onu tefekkürde vehmim
devamlı hayrettedir. Bilmiyorum, bu hayrette olma benim kalbimin câhilliğinden mi, yoksa ilminden midir? Cehâletindendir, dersem, yalandır. İlmindendir
dersem, ondaki hayretim nedendir?"
Benim feleğim, felek-i a'lâdır. Mescîdim, Mescid-i Aksâ'dır. O mescîd, etrafını
ziyaret eden hey'etler için mübârektir; ona ulaşacaklar için akan tatlı sudur. Kim
benim denizimde yüzebilirse, onu gerdanıma gerdanlık yaparım. Kim benim
küheylanıma binebilirse, ona memleketlerimi gezdiririm. Kim haddini aşarsa ve
kendinde mevcûd olmayanı iddiâ ederse, perde ile devâmlı ona buğz ederim. “Lâ
tefterû alallâhi keziben fe yushıteküm bi azâb” ya’nî "Allah'a yalan iftirâ etmeyin, sizi azâb ile kökünüzden söker" (Tâhâ, 20/61). Sırât-ı müstakîm benim;
eğri ve doğru, sonradan olan ve kadîm yine benim.
Bu şekilde vücûd hazretinde ve kelâm etme hazretinde karşılıklı konuşma
kadehleri döndü durdu. Öyle bir hâle geldik ki, dalgalanan dalgalandı, bu dalgalanmayla ibrikten taşan suya karşılık bedel olarak ışık parladı. Ona rekb-i masûn
ya’nî muhafazâlı bineklerden ve “Anin nebeil azîm; Ellezî hüm fîhi
muhtelifûn” ya’nî “hakkında ihtilâf olan büyük haberden” (Nebe', 78/2,3) sordum.
"Söyleyeceğimiz sözü dinle: Söylediğin bu isimler, isimlerin en zirvesinde
söylenen isimlerdendir," dedi. Ve bana en anlaşılır dil ile ve en açık beyân ile, indinde mevcûd olan sırları saklamadan söylemeye başladı.
Dedim ki: “Bunun hakîkati nedir?”
Dedi ki: “Er rahmân; Allemel kur’ân” (Rahmân, 55/1,2) "Rahmân Kur'ân'ı
tâlim etti."
Dedim ki: “Ey kudretli zât! Bana benden haber ver!"
Dedi ki: “Halakal insân; Allemehül beyân; Eş şemsu vel kameru bi husbân;
Ven necmu veş şeceru yescudân; Ves semâe refeahâ ve vedaal mîzân”
(Rahmân, 55/3-7) "İnsanı halk etti, ona beyânı öğretti. Ay ile güneş hesâplar
iledir. Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler. Ve semâyı yükseltti ve mîzânı koydu."
155
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Dedim ki: “Ey yeni olan kadîm, bana benden haber ver! Beni benden bana
döndür!"
Cevâben dedi ki: “İzeş şemsu kuvviret; Ve izen nucûmun kederet; Ve
izelcibâlu suyyiret; Ve izel ışâru uttılet; Ve izel vuhûşu huşiret; Ve izel bihâru
succiret; Ve izen nufûsu zuvvicet” (Tekvîr, 81/1-7) "Güneş dürüldüğü zaman,
ve yıldızlar solduğu zaman, ve dağlar yürütüldüğü zaman, ve yüklü develer
salındığı zaman, ve vahşiler haşrolunduğu zaman, ve denizler tutuşturulduğu
zaman, ve nefsler çift olduğu zaman."
O sırada alîm olan zât, hakîm bir dil ile dedi ki: “Ve izel mev’udetu suilet; Bi
eyyi zenbin kutilet; Ve izes suhufu nuşiret; Ve izes semâu kuşitat; Ve izel
cahîmu su’ıret; Ve izel cennetu uzlifet; Alimet nefsün mâ ahdaret” (Tekvîr, 81,
8-14) "Ve diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman; hangi günâh sebebiyle öldürüldüğü; ve sayfalar neşredildiği zaman; ve
semâ sıyrılıp
kaldırıldığı zaman; ve cehennem kızıştırıldığı zaman; ve cennet yaklaştırıldığı
zaman; her nefs ne hazırladıysa bilecektir."
Dedim ki: “Ey acâib hakîm! Bana "Batı Ankâ’sından haber ver! Beni, "Kâf" ile
"Nûn" arasında gizli olan defîneye ulaştır."
Dedi ki: “Kadîm’in benden sana haber verdiği, benden sana söz olarak yeter."
Dedim ki: “Bu bana yetmez."
Dedi ki: “Biraz daha mı arttırayım?"
Dedim ki: “Arttır!"
Dedi ki: “Dosdoğru haber ve reşîd görüşle, benden sana lâzım gelenden
fazlası söylendi."
Dedim ki: “Bunu anlamak bana uzaktır. Yâ Mevlânâ! Sen kimsin?"
Cevâben, "Kulların zâtıyım" dedi.
Sonra: “Ve hüm fîhâ lâ yesmeûn” (Enbiyâ, 21/100) "Onlar orada işitemezler" âyetini okudu. Ve “İnnemâ kavlunâ li şey’in izâ erednâhu en nekûle lehu
kün fe yekûn” (Nahl, 16/ 40) "Biz bir şeyi istediğimizde, o şeye "Ol!" deriz,
olur" âyetini ilâve etti.
156
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 14.Bölüm Sıfatlar Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Şerh edilmiş bir sûrette aramızda makâmlardan ve hazret mertebelerinden
bahis ile fikirleri evvelce söylenmemiş şekilde söylemeye başladı. Sohbet öyle bir
dereceye geldi ki, saâdet rüzgârı esti ve o rüzgâr ile efendilik bayrağı dalgalandı.
Onun kokusunun lezzetini kokladım, güzel kokular yaymasının lezzetleriyle
bizzât zâtımda lezzetler oluştu. Bu lezzetler, beni benden aldı; beni benden bana
çekti; ma'nevî kuvvetlerim çözüldü; aşkımın hiddeti eridi. Var olan şeylerle,
eskiden gelen ve yeni ulaşan bütün bilgiler mahvoldu. Kabîlenin resimleri söndü.
Ne ölü, ne diri geriye hiç bir şey kalmadı.
İşte o sırada ben, ebedî ölüm ile öldüm, ezelî bir dövülüp yumuşatma ile yok
hükmünde oldum. Bu bir hâldi ki, bundan sonra ne uyandırma var, ne yeniden
diriliş, ne de gâib olmak var, ne de hâzır olmak!
İşte bu şekilde, diri olan fânî olunca ve varlık yurdundaki helâk olunca kendisine:
“Li menil mülkül yevm” ya’nî “O gün mülk kimindir?” (Mü’min, 40/16)
diye sordu.
“Lillâhil vâhidil kahhâr” ya’nî “Vâhid’il Kahhâr olan Allâh’ındır”
(Mü’min, 40/16) diye cevâb verdi.
Bizler bu âyet-i kerîmenin sâdece âhirette tahakkuk edeceğini zannediyoruz oysa ilâhî
hakîkatleri idrâk eden her kişi için bu âyet-i kerîme her an tahakkuk etmektedir.
157
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 15.Bölüm Zât Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Zât Tecellîsi Hakkındadır
Şiirin Tercümesi:
"Zât için, ferahlığı aradan çıkarılırsa, sende çok büyük lezzetler vardır.
Zâttan başka her toplanmış farktadır.
Zât, vasfedenin vasfından münezzeh olarak tecellî eder; o tecellîde ne
i'tibâr, ne de izâfet vardır.
Zât, güneş gibi doğunca, yıldızların vasıfları kaybolur. Bu bir nefydir;
ammâ hükümde onun için isbât vardır.
Zât, karanlıktan ibârettir. Ne sabahtır, ne de şafak. O menzile giden kafileler için yolda hayret sahrâları vardır.
Nice delîller, zâtı kastederek kâfileye delîl olmak istedi. Delîl hayrette kaldı.
Kâfileyi gideceği yere götürecek şimâl rüzgârları da esmedi.
Zâtın yolları gizlidir; ne resmi vardır, ne alâmeti. Ona çalışmakla ulaşmak
mümkün değildir. Ona azametler koruyucu perde olmuştur.
Zâtın yolu gizli, zahmetli, kadîm bir yoldur. Fakat ona ulaşmaya heveslenen vehim kâfileleri, duraksamışlar ve daha ileriye gidememişlerdir.
Zâta karşı âlimlerin ilimleri, cehâletin zifiri karanlığı gibidir.Bu yolda
hidâyet ile dalâlet eğer vuslat olmamışsa eşittir.
Zâtın sırflığından dolayı akıl onunla karışmaya muzaffer olamamıştır. Fikir
için de bu vâdîde ondan alabileceği bir koku yoktur.
Hidâyet ateşi, zât yollarında alâmet göstermemiştir. Takvâ nurlarının zâta
ulaştıracak ışığı yoktur.
Zâtın öyle yolları vardır ki, o yollarda yürüyenlerin delîlleri bile hayrette
kalmışlardır. Değil sâliklerin, delîllerinin bile hayât ve memâtından haber yoktur.
158
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 15.Bölüm Zât Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Zâtın vasıfları, zâtın izzet denizinde gark olmuştur. Onun özünü tam olarak
bilmede, vasıflar dahi, ölülerden başka bir şey değildir.
Zâtın mâhiyetini isim ile, vasıf ile tam olarak bilmeye yol yoktur. İşte zâtın
yüceliği bu manzûmede açıklandığı şekildedir."
Şu bilinmelidir ki, zât, “mutlak vücûd”dan ibârettir; onda i'tibârların, izâfelerin, bağıntıların ve vecihlerin hepsi düşmüştür. Fakat bunların düşmesi, “mutlak
vücûd”dan hâriçte olması şeklinde değil, belki bahsedilen i'tibârların hepsinin
“mutlak vücûd”un cümlesinden olması şeklindedir. Ya'nî o i'tibârlar, “mutlak
vücûd”da ne nefisleriyle, ne de bağıntılarıyla düşünülmeyip, belki “mutlak
vücûd”un mâhiyetinin aynı olması şeklinde düşünülmelidir.
İşte o “mutlak vücûd”, öyle bir sâde zâttan ibârettir ki, onda ne ismin, ne
niteliğin, ne bağıntının, ne de izâfetin, ne de bunlara benzeyen bir şeyin zuhûru
yoktur. Şayet, bu bahsedilenlerden bir şey zâtta gözükürse, o zaman bağıntı, sırf
zâta bağlanmayıp, belki görünme yerine bağlanır. Çünkü zâtın kendisindeki
hükmü, küllîlere, cüz'îlere, bağıntılara, izâfelere kapsam olmaktan ibârettir. Fakat
bu kapsam oluşu, bahsedilen i'tibârların devamlılığı hükmüyle değil, belki zâtın
ahad ya’nî tek oluşunun saltanatı altında yok olması hükmüyledir.
Ne zaman zâtta vasıf, yâhut isim, yâhut nitelik i'tibârı olursa, o i'tibâra bakış,
i'tibâr olunan şey içindir; yoksa zât için değildir. Bunun için biz, "zât, mutlak
vücûddur" dedik; "kadîm vücûddur", "zorunlu vücûddur" demedik. Eğer öyle
demiş olsaydık, bu ta’bîrler ile kayıtlamak gerekirdi. Yoksa ma'lûmdur ki, burada
zâttan kasıt, kadîm olan zorunlu vücûdun zâtıdır. Bizim "el-Vücûdu'l-Mutlak"
sözümüzdeki "el-Mutlak" ta'bîrimizden dolayı mutlaklık vasfı ile kayıtlamak gerekmez. Çünkü "mutlak"ın anlamı, kendisinde vecihlerden bir vecih ile kayıtlanma olmayan şey demektir.
Bu çok hassas bir mes’eledir, bunu anla!
Bir ifâde olması ve varlığının kabûl edilmesi ma’nâsında bu terimler kullanılmaktadır. Bu
vücûd beşerî olarak anladığımız ma’nâda somut bir vücûd değildir.
Şu da bilinmelidir ki: Sırf ve sâde olan zât, sırflığından ve sâdeliğinden tenezzül edince, zâtın sırflığına ve sâdeliğine katılan üç tecellîgâhı vardır.
159
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 15.Bölüm Zât Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
İlk tecellîgâh, “ahadiyyet”tir. Ahadiyyette, i'tibârlardan, izâfelerden, isimlerden, sıfatlardan ve daha başkalarından hiç bir şey için zuhûr yoktur. Ahadiyyet, sırf zâttan ibârettir. Yalnız zâta, ahadiyyetin ya’nî ahad-tek oluşunun
bağıntısı vardır. Bu bağıntı sebebiyle zât, sırflıktan tenezzül etmiştir.
İkinci tecellîgâh, “hüviyyet”tir. Hüviyyette, bahsedilen i'tibârlar ve izâfeler
gibi şeylerden hiç birinin zuhûru yoktur. Yalnız hüviyyette ahadiyyet'in zuhûru
vardır. Bunun için hüviyyet, sırflığa katılmışsa da, bu katılışı ahadiyyet'in
sâdeliğe katılmasına göre daha aşağıdadır. Çünkü hüviyyette, hüviyyet ile gâyba
işâret edilmesi yoluyla gayblığı anlama vardır, bunu anla!
Üçüncü tecellîgâh, “enniyyet” ya’nî “benlik”tir. Benlikte de i'tibârlar ve izafeler gibi şeyler için zuhûr olmayıp, bunda her halükârda hüviyyetin zuhûru
vardır. Benliğin sâdeliğe katılması, hüviyyetin sâdeliğe katılmasından daha
aşağıdadır. Çünkü benlikte özel bir kasıt ve huzûr ve hâzır anlayışı vardır. Özel
kasıt ile olan şey "Hakk'a değil" bize göre, gaybta olma rütbesinden ve akılla
idrâk edilebilen bâtından daha yakındır. Bunu iyi düşün ve anla!
Cenâb-ı Hak Kur'ân'da “innehû enallâhu“ ya’nî “Mutlakâ O, Ben Allâh’ım”
(Neml, 27/9) buyurdu. Bu yüce sözde:
- "İnne-Mutlakâ" ahadiyyet'e işârettir; çünkü "inne" kayıtlama olmaksızın
salt isbâta işâret eder. Ahadiyyet de, salt mutlak zâttan ibâret olup, kendisinde hiç bir yönle kayıtlanma yoktur.
- "İnnehû" daki "hüve-O" zamîrine gelince; bu da, ahadiyyet'e katılmış olan
"Hüviyyet"e işârettir. Bunun için "inne" ile berâber, birleşik olarak zâhir
oldu.
- "Ene-Ben" kelimesi de, "ahadiyyet"e katılmış olan "hüviyyet"e katılan "enniyet ya’nî benliğe" işârettir. Bunun için söylemde mübtedâ ya’nî fâilin
bulunduğu kısımdadır ve kendisine yüklem isnâd edilen oldu. Yüklem
ise, "ene"ye isnâd edilmiş olan "Allah" kelimesidir. Burada "benlik", vâhidiyyet hüviyyetinin menziline tenezzül etmiştir.
Bu üç tecellîgâhtan her birisi, sâde ve sırf zâttan ibârettir. Bu üç tecellîgâhtan
sonra ancak "vâhidiyyet"ten ibâret olan tecellîgâh vardır. O tecellîgâhın mertebesi
"Ulûhiyyet" ta’bîri ile ta'bîr edilmiştir ve o mertebeye hakedici olan "Allah" ismidir. Âyet-i kerîme dahi, düzenleniş şekliyle anlattığımız îzâha işâret etmektedir.
Bu bahis dahi çok iyi düşünülsün.
160
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 15.Bölüm Zât Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
Cenâb-ı Hakk’ın enniyyetinden ya’nî benliğinden “İnsan” ve “Kur’ân”; hüviyyetinden de
“Beyt’ül Atik”, “âlemler” meydana gelmiştir. Önce hüviyyetinden âlemlerin zuhûr etmesinin
sebebi insanın ortaya çıktıktan sonra kendisine faaliyet göstereceği bir zemînin gerekli olmasıdır. Bu zemîn-evden kasıt ise özel olarak ya’nî simge olarak “Beyt’ül Atik”, genel olarak ise
Cenâb-ı Hakk’ın tecellî edeceği bütün mevcûdlardır. Diğer yönden bakıldığında ise,
hüviyyetinden Kelime-i Tevhîd ya’nî “lâ ilâhe illallâh”, enniyyetinden ise “Muhammed’ür
resûlullâh” kaynaklanmaktadır. Çünkü risâlet hüviyyetini açıklamaktadır ya’nî “lâ ilâhe illallah”ın ne olduğunu risâleti ile açıklamaktadır. İşte “Er rahmân; allemel kur’ân; halakal
insân; allemehül beyân” (Rahmân, 55/1-4) âyet-i kerîmesinde belirtilen oluşum bu mertebede oluşmaktadır. Rahmân Kur’ân’ı ahadiyyetin inniyyetinden burada ta’lim etmiştir ve
zâtın ilk talebesi rahmâniyettir ve ilk olarak kelime-i tevhîdi zikreden mahal olmuştur. Bundan sonradır ki bütün ilm-i ilâhî ona emânet edilmiştir.
İşte bunlar program olarak meydanda iken bunlara zuhûr mahalli gerekti ve inniyyet
vâhidiyyete tenezzül etti. Vâhidiyyette ulûhiyyet ya’nî ilâhlık zuhûra çıktı. Onun öncesinde
âbid olmadığı için ma’bud da yoktur. Vâhidiyyet zâtî ve subûtî sıfatları meydana getirdikten
sonra onun tecellîgâhı olarak rahmâniyyet meydana geliyor, buradan rubûbiyyete latîf varlıklar olarak, oradanda melikiyyette tenezzül ile kesîf varlıklar olarak zuhûra çıkmış olmaktadır.
Bu anlatılan îzâhları anladınsa, şunu da bilmekliğin lâzımdır ki; "Zâtiyyûn
ya’nî zât tecellîsine nâîl olanlar", kendilerinde zâtî ilâhî latîflik bulunan kimselerden ibârettir.
Daha önceki izâhlarda beyân olmuştu ki, Cenâb-ı Hak kulu üzerine tecellî
edip de, o kulu nefsinden fânî kılınca, o kulda onun yerine ilâhî bir latîflik koyar.
İşte o latîflik ba'zen "zâtî" ba'zen de "sıfâtî" olur.
Eğer o ilâhî latîflik, zâtî olursa:
- Bu yüce mertebeye mazhar olan insânî görüntü, "kâmil bir ferd ve herşeyin
kendisinde toplandığı gavs"tır;
- Vücûd işi, onun üzerinde döner;
- Rükû' ve secde etmek ona olur.
- Cenâb-ı Hak âlemi onunla muhâfaza eder.
- "Mehdî" ve "Hâtem" diye ta'bîr edilen odur.
- Âdem (a.s.) kıssasında kendisine işâret edilen "halîfe" de budur.
- Mevcûdların hakîkatleri, onun emrine uymaya, demirin, mıknatısa çekilmesi gibi çekilmektedir.
- Bu zât, kâinât üzerinde azametiyle gâlib ve kahredicidir.
- Her istediğini kudretiyle işler;
161
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 15.Bölüm Zât Tecellîsi-Terzi Baba Şerhi
- Ondan hiçbir şey örtülü değildir. Bunun sebebi, o velîdeki ilâhî latîflik sâde
zâttan ibâret olup, ne ilâhî Hakk’a dönük mertebeyle, ne de kulluksal halka
dönük mertebeyle kayıtlı değildir;
- Bundan dolayı ilâhî mevcûtların ve halka dönük mevcûtların mertebelerinden her mertebeye hakkını veren odur. Çünkü o mertebede hakîkatlere hakkını vermeye mâni' olacak bir şey yoktur; Zâtta bunu tutan ve mâni' olan,
zâtı bir rütbe veyâhut bir isim veyâhut belirli bir sıfatla veyâ halka dönük bir
sıfat ile kayıtlamaktan kaynaklanır. Oysa o zâttan bu tutuş ve mâni' oluş,
kalkmıştır. Çünkü o, sâde zâttan ibârettir.
- Bütün eşyâ onun indinde bi'l- kuvve ya’nî potansiyel olarak değil, bi'l-fiil
mevcûddur; çünkü mâni' yoktur. Eşyânın zâtında ba'zen potansiyel, ba'zen
bi'l-fiil olunması ise, mâni'ler yüzünden olur. Mâni’lerin kalkması da, ya zât
üzerine bir "geliş" veyâhut zâttan bir "çıkış" sebebiyledir. Bundan başka
mâni'in kalkması ba'zen hâle, yâhut vakte, yâhut sıfata, yâhut bunlara benzeyen bir şeye denk gelir. Bahsedilen zât ise bunların hepsinden münezzeh
olmuştur.
- Netîce, o zât her şeye halkını ve hidâyetini verir; “a’tâ külle şey’in halkahu
sümme hedâ” (Tâhâ, 20/50).
Ehlûllah, zât tecellîsi bahsi bir yana, ahadiyyet tecellîsini bile îzâh etmekten
men' etmiş olmasalardı, ben zât hakkında tecellîlerin garîplikleri ve acâibliği
husûsunda lâzım gelen sözleri söylerdim. Hem o şekilde ki, tecellîler hakkındaki
izâhlarımız, sâdece zâtî olarak ilâhî olur ve isimler ve sıfatlar ve diğerleri için o
tecellîler arasına girmeye mecâl ve imkân olmazdı. O hassas îzâhları gayb erlerinin anahtarları ile ilâhî gayb hazînelerinin mahzeninden şehâdet âleminin safhaları üzerine en latîf ibare ve en zarîf işâretle dökerdim. Ve bahsedilen bu anahtarlar ile kilitli olan akıl kilitlerini açarak, "kul" denilen deve (halat), vuslat iğnelerinin deliğinden geçer; sıfât perdeleriyle korunan ve nurlarla ve karanlıklarla örtülü olan zât cennetine girerdi.
“Yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu ve yadribullâhul emsâle lin nâsi, vallâhu
bi külli şey’in alîm”
“Allah dilediğini nûruna hidâyet eder ve böyle misâlleri insanlar için vererek, gafleti giderir. Allah, her şeyi bilendir” (Nûr, 24/35).
162
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Hayât Hakkındadır
Bir şeyin kendisi için vücûdu, o şeyin tam hayâtıdır. Bir şeyin başkası için
vücûdu, o şeyin izâfî hayâtıdır. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, kendisi için
mevcûddur; bundan dolayı "Hayy"dır. Hayâtı, tam hayâttır; ona ölüm gelmez.
Halk, varlığı i'tibârı ile "Allah için mevcûd" demektir. Bundan dolayı halkın
hayâtı, izâfî hayâttır; onun için hayâtına fenâ ve ölüm gelir.
İşte “innâ lillâhî ve innâ ileyhi râciûn” ya’nî “Muhakkak biz Allah içiniz ve muhakkak
O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) âyet-i kerîmesini kim anlamış ise yukarıda belirtilen
hakîkate ulaşmış olmaktadır. İşte kişilerin hayâtının izâfî olduğu ve kendilerinde bulunan
hayâtın Cenâb-ı Hakk’ın hayâtı olduğu bu âyet-i kerîme içerisinde açıkça belirtilmiştir. Bu
nedenle cenâzelerde tabutların üzerine bu âyet-i kerîme yazılmaktadır.
Bundan sonra şurası da salt bir hakîkattir ki, Allah'ın halktaki hayâtı, vâhid
ya’nî bir olan tam hayâttır. Lâkin halk, o hayâtta çeşitlidirler.
- Halktan ba'zılarında hayât, tâm sûret üzerine zâhir olur. Bu insân-ı kâmildir.
Çünkü insân-ı kâmil, kendisi için hakîkî vücûd ile mevcûddur, mecâzî ve
izâfî olmadan. Bundan dolayı o, tam hayât ile hayydır. İnsân-ı kâmilin dışındakiler böyle değildir. Melâike-i illiyyûn da denilen müheymîn melekler;
"Kalem-i a'lâ, Levh-i mahfûz" ve o türden olan diğerleri gibi, unsurlardan
oluşmayan şeyler, insân-ı kâmile dâhil edilmiştir. Bunu anla!
- Mevcûdlardan ba'zılarında hayât, kendi sûreti üzerine zâhir olur, ammâ tam
değildir; hayvânî insan ve melek ve cin gibi. Çünkü bunlardan her biri, kendisi için mevcûddur, şu veyâ bu şekilde kendisinin olduğunu bilir. Lâkin o
vücûd, onun için hakîkî değildir. Çünkü başkasıyla kâimdir. Böyle olduğu
için, o Hak için mevcûddur, onun için mevcûd değildir. Bundan dolayı
hayâtı tam değildir.
163
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Mevcûdlardan ba'zılarında da hayât zâhirdir; ammâ kendi sûreti üzerine
değildir; diğer hayvânların hayâtı gibi.
- Mevcûdlardan ba'zılarında da hayât bâtındır. Bundan dolayı kendisi için
değil, başkaları için mevcûddur; bitkiler, mâdenler ve bunlara benzeyen şeyler gibi.
Özetin özeti: Bahsedilen şeylerin hepsinde hayât mevcûddur. Mevcûdlardan
hiç bir şey yoktur ki, hayy olmasın. Çünkü vücûdu, hayâtın aynıdır. Fark ancak
hayâtın tam veyâhut tam olmayışındadır. Hattâ belki hayâtı tam olan Hakk'ın
hayâtından başka bir hayât yoktur. Çünkü Hak, mertebesinin hakediş derecesi
üzerindedir. Noksan veyâhut fazla olunca, o mertebenin yok olması lâzım gelir.
Bundan şu sonuca ulaşırız ki: Vücûdda, hayâtı tam hayât ile hayy olandan
başka mevcûd yoktur. Çünkü hayât, "vâhid ya’nî bir ayn"dır. Onun eksilmesine
ve kısımlara ayrılmasına imkân yoktur. Çünkü ferd olan cevherin parçalara ayrılıp bölünmesi mümkün değildir. Bundan dolayı hayât, bu ferd olan cevherden
ibâret olup, her şeyde kendisi için kemâliyle mevcûddur. Onun için bir şeyin şeyliği, o şeyin hayâtıdır. O hayât da, eşyânın ayakta durmasına ve kıvâmına sebep
olan "Allâh’ın hayât"ından ibârettir.
İşte her varlıkta o varlığın yaşam gereği içerisinde bir hayât olduğundan ve bunun da
kemâlâtı ve mertebeleri olduğundan dolayı, hayvân mertebesinin altındakilerde bu kemâlât
zuhûra çıkmadığı için müstâkil olarak hareketleri yoktur.
Biz insanların farkı ise “ve nefahtü fîhi min rûhî” hakîkatiyle inniyyetinden kaynaklanan rûhumuz ve hüviyyetinden kaynaklanan cesedimiz yönüyledir. İşte Kadir Gecesi denilen
o muazzam ânda; hüviyyetinden meydana gelen cesedi ile inniyyetinden meydana gelen
irfâniyeti vuslat ederek buluşmuştur.Efendimiz (s.a.v)’de kemâle eren vücud-i muhammedî
ile;
-gerçî bütün âlem hakîkatte vücûd-i muhammedîdir ancak Efendimiz (s.a.v) bu bireysel
ma’nâda insan vücûdunun en üst yapıda kemâle ermesidir, Âdem (a.s)’dan başlayan oluşum
burada kemâle çıkmıştır. O kemâlât ise inniyyetinden meydana gelen Kur’ân ile insânın
ma’nâsı olan iki kardeşin Kadir Gecesi buluşmasıdırilm-i muhammedî ilk def’a bu gecede buluşmaya başlamıştır. Eğer Resûllullâh (s.a.v)
Efendimiz’in bu kemâlli vücûdları olmasaydı Kur’ân-ı Kerîm orada inmezdi. Eğer bu kemâlli
vücûd olmadan yine de Kur’ân-ı Kerîm inseydi o oluşumun ismi Kur’ân’ın inmesi olmazdı.
İlk def’a Mekke’de, Beytullâh’da zuhûr eden Efendimiz (s.a.v), ki Beytullâh’da bir bakıma
ev, mahal ya’nî Allah’ın ilmini alabilecek yer demektir ki o da hazret-i Resûlullâh (s.a.v)’ın
mübârek bedenleridir ayrıca. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in bu muhâfaza mahalli hâzır olmasaydı
Kur’ân-ı Kerîm inmezdi. Kur’ân-ı Kerîm’in inmesi demek ise yeni yeni bir şeylerin yoktan
zuhûr etmesi demek değildir; Kur’ân’ın inmesi kendisindeki hakîkatlerin bireylerde zuhûra
164
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
çıkmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk inmeye başladığı andan i’tibâren her kim ne anlamış ise onlara sürekli inmektedir ki, şu anda dahi inmektedir ve şu an dahi Kadir Gecesidir ve gelecekte dahi inmeye devâm edecektir. Kim ki bir âyet-i kerîmenin hakîkatini, kadrini idrâk ediyorsa onun o an Kadir Gecesidir.
İşte bunun gerçekten tam anlamıyla yaşanabilmesi için insanın fizîki olarak bir eğitimden geçmesi lâzımdır ya’nî namazını kılması, orucunu tutması, hacca gitmesi, zekâtını vermesi, ki kendini temizlemiş ve pâk, tâhir hâle gelsin ki o tertemiz bilgiler o mahalle inebilsin,
gelebilsin. Tertemiz bir misâfir tertemiz bir yer ister, kirli paslı bir mekânda o misâfir bekletilmez. Misâfir bir def’a gelir nezâketen sesini çıkarmaz ancak lâyıkıyla kabûl görmezse ve
mekânda pis ise bir daha uğramaz, hattâ geldiğinde kapı da kapalıysa hemen kapıdan dönerde senin haberin bile olmaz.
İşte bu şekilde bizlere gelen Kur’ân, bizim Kur’ân’ımızdır. Ancak bu yeni bir Kur’ân olmayıp mevcûd olanın aslî haliyle bize açılmasıdır.
İşte bu “İnsân-ı Kâmil” kitabı gibi kitaplarda bunları anlatmaktadır. Bunları anlamadığımız sürece ne kadar dînin fıtrî yönlerini öğrenirsek öğrenelim hepsi taklîdî olur, tahkîkî olmaz. Taklîdi dediklerimiz kötü şeyler mi, peki; Hayır onlar da güzeldir, onların da mertebeleri
ve tahakkuk mahalleri vardır, ancak biz dünyâya sâdece fıkıh ilmini öğrenmek için gelmedik,
ilâhî ilmi, hakîkî ilmi, kendi ilmimizi öğrenmek için geldik. Bu kadar yorulmalarımız bu kadar
çabalarımız ve yol almalarımız bunun içindir. Cenâb-ı Hakk’ın inniyetinden on sekiz bin âlemi
aşarak geldik ve yine o kadar ma’nâ âlemlerini aşarak Kitâb’ı geldi ki, işte bu iki muazzam
hâdisenin burada birleşmesi gerekiyor. Ayrı kaldıkları sürece birbirlerinden haberleri olmaz.
İşte o kadar uzak mesâfelerden gelen bu iki oluşum birbirine 10 santime kadar yaklaşıyor
ancak bir türlü o mesâfeyi de kat’ edip kafamızdan içeriye geçemiyor, ne kadar acı ve acâib
bir durum. Bizlere bu muazzam oluşum bedâva verildiği için bizler farkında değiliz.
İşte bu şekilde hayâta baktığımız zaman “Hayy” esmâsının zuhûr mahalli olan biz insanın üstünlüğü Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği ilmi iledir. Cenâb-ı Hakk’ın hüviyyetinin ve
inniyyetinin kemâl zuhûrlarını bu dünyâ âleminde buluşturduğumuz zaman insân-ı kâmil budur işte. Kişi isterse diğer teferruatlı bilgileri bilmesin, burada anlatılan şu mes’eleyi o bildiği
zaman kâmil insandır, o ona yeter. Tabî’ işin daha ötesi vardır ancak kendi birimsel varlığı
için o kâmildir.
İşte eşyânın Cenâb-ı Hakk'ı "hayy" ismi yönünden tesbîh etmesi, bundan
ibârettir. Çünkü vücûdda her şey, Hakk'ı her ilâhî isme göre tesbîhtedir. Şu halde
mevcûdların Allah'ı “Hayy” ismi yönünden tesbîh etmesi, hayâtı ile vücûdunun
aynı olmasından ibârettir.
- Eşyânın "Alîm" ismi yönünden Hakk'ı tesbîhi, ilâhî ilmin altına girmelerinden ibârettir. Eşyânın Cenâb-ı Hakk'a "Yâ Alîm" demesi, Hakk'ın o eşyâ üzerine tahsîs edilmiş bir sıfat ile hükmetmesinden meydana gelerek, eşyânın
kendi nefislerinden Hakk'a ilim vermesi demektir.
- Eşyânın Hakk'ı "Kadîr" ismi yönünden tesbîhi, kudretinin altına girmelerinden ibârettir.
165
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Eşyânın Hakk'ı "Mürîd" ismi yönünden tesbîhi, hakedişine göre, eşyâyı
Hakk'ın irâdesine tahsîs demektir.
- Eşyânın Hakk'ı "Semî"' ismi yönünde tesbîhi, eşyânın Hakk'a kelâmını işittirmesi demektir. Bu kelâm da, eşyânın hakîkatlerinin hakedişlerine göre hâl
lisânı iledir. Fakat Allah ile eşyâ arasında bu kelâm, söz lisânı ile olur.
- Eşyânın Hakk'ı "Basîr" ismi yönünden tesbîhi, hakîkatindeki hakedişi yönüyle, ilâhî görme altında taayyünü demektir.
- Eşyânın Hakk'ı "Mütekellim" ismi yönünden tesbîhi, ilâhî kelimeden vücûd
bulması demektir. Bâkî esmâ-ı ilâhiyyeyi de buna kıyâs et!
Diğer ilâhî isimleri de bunlara kıyâs et!
Bunları bildinse, şunu da bil ki; Eşyânın hayâtı, eşyâya nisbetle "sonradan
olma", Allah'a nisbetle "kadîm"dir. Çünkü o hayât, ilâhî hayâttır. Hakk'ın hayâtı,
Hakk'ın sıfatıdır; Hakk'ın sıfatı ise, zâtına dâhildir. Bunu ne zaman akıl yoluyla
anlamak istersen, kendi hayâtına bak ve hayâtını sana olan tahsîs edilmişliği yönünden kayıtla! O zaman sana mahsûs olan rûhtan başka bir şey bulamazsın.
Rûhun ise, sonradan olma rûhtur. Bakışını sana mahsûs olan bu hayâttan çekip
de, müşâhedeli bir bakış açısından her hayy olan mevcûdun hayâtının da, senin
hayâtın gibi olduğunu zevk edebilirsen ya’nî bizzât hakîkatini yaşarsan, o zaman
hayâtın, bütün mevcûdlara sirâyet edişini müşâhede eder ve anlarsın ki, âlemi
ayakta tutan hayât, Hakk'ın hayâtından ibârettir. İşte o hayât, ilâhî kadîm hayattır.
Bu anlatılan îzâhlarımda, hattâ kitâbımın tümünde işâret ettiğim sırları iyi
anla! Çünkü bu kitâba yazılan mes’elelerin çoğu, hiç kimse tarafından anlatılmamıştır. Yalnız her ilimde anlatılmak isteneni, o ilmin terimlerine göre ifâde etmek
zarûrî olduğundan, bu şekilde kullanılan terimlere âit kısımlardan başka, benim
bu kitâbımda yazdığım îzâhları, benim bildiğim hiçbir kitâbda, benim işittiğim
hiçbir hitâbda, benden önce bu şekilde anlatan yoktur. Yerde gökte kendisine hiç
bir şey perde olmayan bir göz ile Hakk'ın bana ihsân ettiği müşâhede, bana bu
feyzi ihsân etmiştir.
- “Ve mâ ya'zubu an rabbike min miskâli zerretin fîl ardı ve lâ fîs semâi ve
lâ asgare min zâlike ve lâ ekbere illâ fî kitâbin mubîn” ya’nî “Yerde ve
gökte zerre kadar bir şey Rabb’inden gizli kalmaz. Ondan daha küçük
veyâhut daha büyük hiçbir mühîm mes'ele yoktur ki, Kitâb-ı Mübîn’de
olmasın” (Yûnus, 10/61).
166
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Şurası da bilinmelidir ki; Ma’nâlardan, şekillerden, görüntülerden,
sûretlerden, sözlerden, amellerden, mâdenlerden, bitkilerden ve daha başkalarına kadar kendisine "vücûd" ismi verilen her şeyin kendisinde, kendisi için tam
hayât vardır. Bunların hayâtı da, insânî hayât gibidir. Lâkin pek çok kimselerin
bakışı bu husûsta perdeli olduğu için, yukarıda sayılanları, insan derecesinden
indirerek, "bunların vücûdu, başkalarının vücûduna bağlıdır" demeye mecbûr
olduk. Yoksa, eşyadan her şeyin kendisinde kendisi için vücûdu ve tam hayâtı
vardır.
O vücûd ve o hayât ile söyler, anlar, işitir, görür, kudret ve irâde gösterir ve
istediğini işler. Bu hakîkat, keşif yoluyla bilinir. Biz bunu âşikâr olarak müşâhede
ettik. Bu hakîkati, ilâhî haberler de te'yîd etmiştir. Çünkü bir hadîs ile nakledilmiştir ki,
“Kıyâmet gününde insanların amelleri sûretlenerek sâhibine gelir ve ona:
"Ben senin amelinim", diye hitâb eder. O amel gider, diğer amelinin sûreti gelir, o da hitâb eder. Bu şekilde amellerinin sûretlerinin geliş gidişi birbirini
tâkip eder.” Aynı şekilde;
“Güzel söz kıyâmette, güzel sûrette; çirkin söz kıyâmette, çirkin sûrette insana, ya'ni sâhibine görünür.”
Bu hadîs-i şerîflerden başka Kur'ân'da “ve in min şey’in illâ yusebbihu”
(İsrâ, 17/44) ya’nî "Hiçbir şey yoktur ki, Hakk'ı tesbîh etmesin" ma'nâsında
olan âyet de bu konuda te’yid edicidir.
Eşyânın hepsi, Allah'ı konuşma diliyle tesbîh eder. Bunu, keşfi açılan kimse
işitir. Hâl dili ile de tesbîh eder; nitekim bu bölümde daha önce beyânı geçmiştir.
Eşyânın konuşma diliyle tesbîhi hakîkîdir, mecâzî değildir, bunu anla!
İnsanın a'zâ ve organlarının konuşması da bu türdendir.
Hakk'a hamd ü senâ ederim ki, ilâhî keşf bizi bu feyze muvaffak etti. Bizim
artık gayba îmânımız, taklîdî îmân değil, tahkîkî îmândir. Halbuki bize göre gayb
da yoktur. Bu ta'bîri, içinde bulunduğumuz âlem ve mevki' nisbeti i'tibârı ile söyledik; yoksa bizim gaybımız şehâdetimizin, şehâdetimiz gaybımızın aynıdır. Yukarıda nakledilen te'yîdi söylemekliğim de muhâtab içindir; yoksa biz keşfe bu
nakledilen te'yîd ile ulaştık demek değildir.
Anla! İyi düşün, inşâallah hakîkî rüşde nâil olursun.
Allah hakkı söyler ve doğru yolu gösterir.
167
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 16.Bölüm Hayât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İşte sürekli anlatmaya çalıştığımız gibi İslâm’ın ilk şartı “eşhedü” ya’nî müşâhede, keşiftir. Ancak bizler bunu hayâlî bir varlığı tasdîk olarak kullanıyoruz ve “Ben şâhidim ki, Allah’tan başka bir ilâh yoktur” diyoruz. Burada gerçekten neye şâhid olunmaktadır; eğer gerçek bir müşâhede yok ise şâhid olunan şey o kişinin hayâlinde kendisinin hâzır ettiği
Rabb’ine olan şâhidliğidir, ki bu şâhidlikte lafzî olan bir şâhidliktir. Bu şâhidlik eğer kemâliyle
olsa o kişi bu sözü zâten söyleyemez, mümkün olmaz çünkü.
Cenâb-ı Hakk’ın varlığı gözümüzün önünde duruyorken, bizler O’nu göremiyor isek veyâ
uykuda isek bizim şâhidliğimiz neye yararki. İşte ilim ona denir ki müşâhede yollu olsun. Bu
nedenle biz de mümkün olduğu kadar bunu tavsiye ve tatbîk etmeye çalışıyoruz, ki söylediğimiz sözler müşâhedeli ilmin sözleri olsun. Ancak bu sözler, karşı tarafa sağlıklı bir şekilde
ulaşır, bu nedenle kişi kendi pişirebildiği yemeği ikrâm etmelidir, az olsun ama kendisinin
olsun. Başkalarının pişirdiği yemekleri ikrâm edersen içerisinde ne olduğunu bilemediğin için
veyâ vakti geçmiş olduğu için karşındakini zehirleyebilirsin. Bu nedenle nice nice sohbetler
ve kitaplar, hem okuyana hem de dinleye zarar vermektedir. Oysa gâye zarar değil fayda
sağlamaktır.
Bu sûretler şu an dahi vardır ancak latîf sûretler olarak var olduklarından dolayı bizim
kesîf gözümüz onları görememektedir. Eğer onları görmüş olsak zâten yaşam şeklimiz ve
şartlarımız çok çok değişir. Yaptığımız iyi bir amelin güzel sûretini müşâhede etsek, bu durumda dünyâya bağlanamayız artık, kötü amellerden çıkan kötü sûretleri müşâhede etsek bu
durumda hiç kötülük işlemeyiz, ki bu durumda melek olmuş oluruz ve insânî vasfımız ortadan kalkar. İnsanın özelliği ise kendisine verilen iki değişik gücü, ya’nî rahmânî ve nefsânî
gücü ne şekilde kullanacak diye irâde oluşturmasıdır. İşte bu olmaz ise biz melekler gibi tabi’
ibâdet ehli oluruz, ki bunun da bize bir getirisi olmaz. Getiri ancak bizim kendi kendimize
yaptığımız mücâdelenin neticesinde oluşturduklarımızdır. Kişi kahvede kumar oynarken de
bir sûret oluşmaktadır, câmi’de namaz kılarken de bir sûret oluşmaktadır, ya’nî her hareketimizin ma’nâ âleminde bir karşılığı ve oluşumu vardır. Eğer emîn olun yaptıklarımızın bu
sûretlerini keşfimiz açılıp da müşâhede etmiş olsak çok büyük mekânları kaplayacak derecede silüetler görürüz.
Bizlerin amellerinden çıkan bu sûretlerin biz hâlıkı oluruz, o ise bizim mahlûkumuz olur.
İşte bu silüet bu şekilde rahmânî yöndeyse bizleri zikretmektedirler ve güzel bir silüet ortaya
getirdiğimiz için bize teşekkür etmektedirler, bunun yanında tabi’ kötü yönde iseler bize lânet etmektedirler ki bizi sen bu hâle getirdin diyerek. Günâh-sevâp cetveli denilen hâdise de
budur.
168
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İlim Hakkındadır
Şiirin Tercümesi:
"İlâhî ilim, "Hayy" olan Hakk'ın eşyâyı idrâki demektir. Bununla berâber
bu ilim, Hakk'a nisbetle ondan ganî oluşu sûretiyle zâhirdir.
İlâhî Âlim ismi, vücûd işini, küllî bir ihâta şartıyla idrâk edicidir. Bundan
dolayı, kadîmin allâmesi ve gizli olmaksızın sonradan olanların da âlimidir.
Mukaddes ilmin hakîkati, vâhid ya’nî bir şey’dir. Bu ilimde küllî oluş, cüz'î
oluş düşünülemez.
İlâhî ilim gaybda mücmel, şehâdet âlemine nisbetle tafsîlatlıdır. Şehâdet
âlemine nisbetle tafsîlatlı olan ilmi, gaybdaki mücmelin tamâmı ile aynıdır;
bunda şübhe yoktur.
Cenâb-ı Hak, bu ilmi ile zâtını ve bizi ve bütün kâinâtı bilir. Biz de yine o
ilimle hem Hakk'ı, hem zâtımızı biliriz.
Bütün eşyâyı kapsamış olan bu tek ilme hayret etmemek mümkün değildir.
Sen de hayret et."
Bilesin ki; ilim, nefsî ve ezelî sıfattır. Cenâb-ı Hakk'ın zâtına ve mahlûkatına
olan ilmi, vâhid ya’nî bir ilimdir; kısım kısım ve türlü türlü değildir. Şu kadar var
ki, nefsini kendi istihkâkına göre, halkını da onların istihkâkına göre bilir.
"İlâhî ma’lûmlar ya’nî bilinenler, kendi nefsinden Hakk'a ilim verdi" denilmesi câiz değildir. Böyle denilirse, Hakk'ın başkasından bir şey istifâde etmiş olduğu mahzûru yüz gösterir. Bu mes’elede İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a.)
hazretleri "Hakk'ın ma'lûmâtı ya’nî bilinenleri, nefsinden Hakk'a ilim verdi" dediği için, hatâ etmiştir. Biz, kendisini ma'zûr görürüz ve "bu mes’ele hakkında
son ulaştığı nokta budur" demeyiz.
169
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Fakat biz, İbnü'l-Arabî hazretlerinin bu ifâdesini gördükten sonra, Cenâb-ı
Hakk'ın o bilinenleri kendine hâs aslî ilmi ile bildiğini keşfettik. Cenâb-ı Hakk'ın
bu aslî ilmi, zâtları îcâbıyla, ilâhî ma’lûmâtın gereklerinden istifâde edilmiş değildir.
Şu kadar var ki, Cenâb-ı Hakk'ın aslî ilmine mutâbık olarak, o ma'lûmât da
ilme gerek duydu. Hak, ikinci derecede o ma'lûmâta ve o ilâhî ilmine mutâbık
olarak da ma'lûmâtın gereklerine hükmetti. İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a.),
Cenâb-ı Hakk'ın, bahsedilen ma'lûmâtın kendilerindeki o gerekleri hükmettiğine
bakarak zannetti ki, Hakk'ın ilmi, ma'lûmâtın gereklerinden ibârettir. Bunun için
"ma'lûmat kendi nefislerinden Hakk'a ilim verdi", dedi.
O malûmatı halk edilmezden ve vücûda getirilmezden evvel, küllî ilim, aslî
ilim, nefsî ilim ile olan ilmine mutâbık olarak o ma'lûmâtın gereklerini gösterdiğini düşünmek mes'elesini, İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a.) atladı. Çünkü
bahsedilen ma'lûmât, ilâhî ilimde ancak Hakk'ın ilmiyle taayyün etti. Yoksa önce
ma'lûmâtın zâtları gereklerini gösterip, o gereklerden sonra, ma'lûmâtın nefsinden, ilâhî ilmin aynı olarak birtakım işler hâsıl oldu da, ilminin gereğiyle Cenâb-ı
Hakk hükmü ikinci derece yaptı, demek değildir. Hakk'ın ma'lûmât için olan
hükmü ancak, ilmine mutâbık olan hükmüdür. Bunu iyi düşün!
Şu da vardır ki Muhiddîn ibn Arabî hazretleri aramızda olsa ve bu konuda o da kendi açısından söyleyeceklerini söylese, muhakkak o da haklı çıkacaktır çünkü ondan da yanlış bir
şey beklenmez. Buradaki hâl iki büyük ehlullâh hazretinin değişik müşâhedeleri sonucu, değişik bakış açılarından kaynaklanmaktadır ki bu da tabî’dir.
Burada belirtilen husûslar her ne kadar kelimelere dökülmüş olmaları yönüyle basît gibi
geliyorsa da bu müşâhedeler çok yüksek akılların çok çok yükseklerde buldukları şeylerdir.
Bu bir hassas mes'eledir. Eğer hakîkat benim dediğim gibi olmasa, Cenâb-ı
Hakk'ın âlemlerden ganî olması geçerli olmazdı. Çünkü "ma'lûmât, kendi nefislerinden, Hakk'a ilim verdi", diyecek olursak, Cenâb-ı Hak için ilmin oluşmasının
ma'lûmâta ihtiyâç duyması lâzım gelir. Bir vasfın başka bir şeye bağlı olması, o
vasfın o şeye ihtiyâcı demektir. Oysa vasıfsal ilim, Cenâb- ı Hak için nefsî vasıftır.
Böyle bir ihtiyâç duyulsa, o zaman kendi nefsinde, başka bir şeye muhtâç oluşu
gibi bir yanlış anlama olur. Oysa Cenâb-ı Hak böyle bir bağlılıktan ve ihtiyâçtan
son derece yücelik ile yücedir.
170
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu îzâha göre;
- İlim mutlak olarak Hakk'a bağlanırsa, Hakk'a "Alîm" denilir.
- Eşyânın Hakk’ın kendisine bağlı oluşuyla ma'lûm olduğu düşünülürse,
Hakk'a "Âlim" denilir.
- İlmin ve eşyânın ma'lûm oluşunun ikisi birden Hakk'a bağlanırsa, Hakk'a
"Allâm" denilir.
Bundan dolayı "Alîm" kendine âit sıfatın ismidir; bunda ilimden başka bir
şeye bakış yoktur. Çünkü ilim, kendi zâtı için kemâldeki hakedişinden ibârettir.
"Âlim" ismi ise, fiillere âit sıfatın ismidir. Çünkü âlimde ilim, eşyâya nisbetle
tasavvur edilebilir. O ilim ister kendisi için, ister başkaları için olsun, her ikisi de
aynıdır. "Fiillere âittir" dedik; çünkü kendine ve başkasına nisbetle âlimdir, denir.
Şu halde fiillere âit sıfat olması zarûrîdir.
"Allâm" ismine gelince; ilim yönünden bağlanışa göre alîm gibi, kendine âit
sıfatın ismidir; eşyânın ma'lûm oluşu yönünden bağlanışa göre, fiillere âit sıfatın
ismidir.
İşte bunun için halkı âlim ismi ile vasıflandırmak ön plandadır; Alîm ve
Allâm ismiyle vasıflandırılmaz; falan kimse âlimdir, denir, alîmdir, allâmdır
denmez; meğer ki araya bir kayıt gire. O takdîrde, falan kimse şu işe şu kadar
alîmdir, denir. Falan şu işte allâmdır, denmez. Mutlak bir şekilde allâm da denmez. Eğer bir şahsı bu vasıf ile vasıflandırmak gerekse "kezâ şu işte allâmdır" denilebilirse de, bu da mecâz şekliyle olur. Falan kimse allâmedir denilmesi ise, bu
türden değildir. Çünkü allâme, ilâhî isme mahsûs değildir; Allah allâmedir, denilmez, bunu anla!
Bunu şöyle; “Alîm” ilmin ta kendisi, “Âlim” ise bu işi bilen ancak bunun ilmini bir başka
yerden almış olan, tahsîl etmiş olan gibi, düşünebiliriz.
Bilesin ki: İlim, hayât sıfatına ilâhî sıfatlardan en yakın olanıdır; hayâtın, zâta
sıfatlar içerisinden en yakın oluşu gibi. Çünkü bundan önceki bölümde îzâh ettik
ki, bir şeyin kendisi için vücûdu, o şeyin hayâtının aynıdır. Bir şeyin vücûdu da
zâtından başka bir şey değildir.
171
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Netîce: Zât'a hayât vasfından yakın bir şey yoktur. Hayâta da ilimden yakın
bir şey yoktur. Çünkü her hayy olanın, elbette bir şey bilmesi lâzım gelir, yeryüzündeki hayvanât ve haşerâtın ilmi gibi ilhâmî olması, yâhut insanın ve meleklerin ve cinlerin ilmi gibi belirgin, zarûrî, tasdîkî olması farketmez. Hayvânât ve
haşerâttaki ilhâmî ilim, beslenme, barınma, hareket ve duruş gibi, kendilerine
lâyık olan ve olmayan şeylerde olabilir. Kısaca bu ilim her hayy için lâzımdır. Bu
açıklamalardan anlaşılır ki, ilim, sıfatlardan hayâta en yakınıdır.
Onun için Hak Teâlâ hazretleri, ilimden kinâye olarak Kur'ân'da ilme
"hayât"tır, dedi ve;
- “E ve men kâne meyten fe ahyeynâhu” (En'âm, 6/122) buyurdu. Ya'nî;
Câhil idi, biz ona ilim verdik, demektir.
- “Ve cealnâ lehu nûren yemşî bihî fîn nâsi” (En'âm, 6/122) "Ona nûr yaptık, insanlar içinde onunla yürür." Ya'nî ilminin gerekleriyle hareket eder,
demektir.
- “Ke men meseluhu fîz zulümâti” (En'âm, 6/122) "Onun durumu karanlıklarda olan kimse gibi midir". Ya'nî, cehâletin aynından ibâret olan tabîat
karanlığındaki kimse gibi midir.
- “Leyse bi hâricin minhâ” (En'âm, 6/122) "Oradan dışarı çıkamaz." Ya'nî,
karanlık ancak karanlığa sevk eder. Bundan dolayı cehâlet ile ilme ulaşmak mümkün değildir, demektir. Ya'ni, tabiî cehâlet ile ilme ulaşmak
mümkün değildir. Câhilin cehâlet ile, cehâletten çıkmasına imkân yoktur
- “Kezâlike zuyyine lil kâfirîne mâ kânû ya’melûn” (En'âm, 6/122) "İşte bu
şekilde kâfirlere kendi ilimleri ziynetli göründü."
Burada "kâfirîn", kendi vücûdlarıyla Hakk'ın vücûdunu örtenler demektir. O
sınıftan olanlar, kendilerinden ve mevcûdâttan yalnız mahlûkluklarını görürler,
başka bir şey görmezler; bu şekilde Allâh’ın vechini örterler ve dâimâ "Allah'ın
vasfı mahlûk olmamak, yoklukla öne geçmemektir", derler. Bilmezler ki, Hak
Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, her ne kadar mahlûkâtında açığa çıkmışsa da, o
mahlûkâtta kendisine lâyık olan yüce vasıf ile açığa çıkmıştır. Kendisine sonradan olma noksanlıklardan hiç bir şey bulaşmaz. Şayet, sonradan olma noksanlıklardan bir şey kendine istinâd ederse, derhal o noksanlarda kemâli açığa çıkıp, o
sonradan olmalardan noksan hükmü kalkar ve noksanlar, Hakk'a isnâd edilmekle kâmil olur. Kısaca kâmilden ancak kâmil olan şey vücûd bulur ve kâmile ancak
ona katılmaya lâyık olan şey, istinâd eder.
172
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu konuda ben aşağıdaki iki beyti söyledim:
Tercüme
"Hakk'ın cemâli, çirkin gibi gözükenin noksânını ikmâl eder. Çirkinde Hak
zâhir olunca, çirkinliği kalkar.
Hakk'ın celâli, zelîlin derecesini a'lâ eder; bundan dolayı orada ne noksan,
ne zelîl mevcûd kalır."
Küfür aslında iki türlüdür, biri gaflet hâlinde olarak yapılan küfür, diğeri de bilerek yapılan küfürdür. Gaflet hâlinde olan küfrü sıradan insanlar yapar, bilerek ise ehlullâh yapar.
Ehlullâh’ın küfrü kimseye zarar vermez ve çevresine fayda sağlar, gafletle yapılan küfür ise
hem o küfrü yapana hem de çevresine zarar verir.
Yukarıda da belirtildiği gibi küfür, örtme, gizleme ma’nâsına, gerçeği örtmek, gizlemek
ve yerine başka bir şey koymak demektir. İşte doğuda Allâh’ın varlığını gerçek yönüyle bilmeden hayâlî bir kurgu ile ortaya çıkarılan Allah anlayışıyla, Cenâb-ı Hakk’ın zâtı bu şekilde
gafletle örtülmekte ve hakîkati gizlenmektedir, batıda ise bu örtme kasten yapılmaktadır
ama bu kasten yapması da yine gafletinden kaynaklanmaktadır. Doğuda gafletle yapılan bu
örtme Cenâb-ı Hakk’ın “Ben kulumun zannı üzereyim” diye bildirmesiyle hoşgörü kapsamına
girmektedir, ancak bile bile ve inadına zarar verdirmek sûretiyle olursa bunun affı yoktur.
Hakk ehlinin örtmesi ise kendi varlığında Hakk’ı muhâfaza etmek sûretiyledir ki, burada taltîf
vardır.
Bu anlamda yaptığımız tenzîh de işte kendimizdeki noksan anlayıştan kendimizi tenzîh
etmektir yoksa Cenâb-ı Hakk’ın nesini, nasıl ve kimden tenzîh edebiliriz ki. Bizler Allâh’a
kendi anlayışımıza göre bir vasıf vermişiz, o vasıfların kötü taraflarından onu tenzîh ediyoruz,
iyi taraflarını ispatlamaya çalışıyoruz yoksa Cenâb-ı Hakk’ın tenzîhe ihtiyâcı yoktur.
Mahlûkatta görülen noksanlık bizim anlayışımıza göre olan izâfî bir noksanlıktır, o Hakk’a
bağlandığı anda noksan gibi görünen şeyin kemâl olduğu anlaşılır.
Yukarıda geçtiği şekilde ilim, hayâta lâzım olduğu gibi, hayât da ilme lâzımdır. Çünkü hayâtı olmayan bir âlimin vücûdu mümkün değildir. Bundan dolayı
ilim ile hayât, lâzım-ı melzûm ya’nî biri olunca diğeri de lâzım olan türündendir.
Bunu bilince, senin için "her ikisi de ne lâzımdır, ne melzûmdur" demek de
câizdir. Böyle dediğin taktirde, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarından her sıfatın Cenâb-ı
Hakk’ın kendisinde müstakil oluşunu düşünmüş olursun. İlâhî sıfatlardan her
sıfatta bu müstakil oluş olmasaydı, ba'zı sıfatların, diğer sıfatlarından terkîb
edilmiş olması; veyâhut sıfatlarının bir arada oluşundan dolayı terkîb olması
lâzım gelir. Oysa hakîkat böyle değildir. Cenâb-ı Hak, sıfatlarının bu şekilde
oluşmasından yana son derece yücelik ile yücedir.
173
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İşte bu anlatılan duruma göre, örneğin hâlikiyyet ya’nî halk edicilik sıfatı,
kudretten, irâdeden, kelâmdan oluşmuş değildir. Her ne kadar mahlûk, bu üç
sıfatla mevcûd ise de, Hak'da halk edicilik sıfatı, Hakk'ın müstakil vâhid ya’nî bir
olan sıfatıdır; diğerlerinden terkîb edilmiş değildir. Diğer sıfatlara nisbetle ne lâzımdır, ne melzûmdur. Diğer ilâhî sıfatlar için de aynı şey geçerlidir.
Bu mes'eleyi iyi düşün!
Hak hakkındaki bu îzâhımız geçerli olunca, aynı şekilde halk hakkında da
geçerli olur. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri, Âdem'i kendi sûreti üzere halk etti ve
bu nedenle rahmânî sıfatlarından her bir sıfatın insanda da bir nüshasının bulunması gereklidir. "Rahmân"a nisbet edilen her şey, insanda da mevcûddur.
Hattâ insan vâsıtasıyla muhâl ya’nî imkânsız olan bir şeyin vücûduna bile hükmedebilirsin. Görmüyor musun, imkânsız olduğunu farz ederek ilmi olmayan
"hayy" vardır, hayâtı olmayan "âlim" vardır, demek câizdir. O ilmi olmayan hayy,
yâhut hayâtı olmayan âlim, senin farz ettiğin âlemde ve hayâl âleminde
mevcûddur; o ise Rabb'in için mahlûktur. Çünkü hayâl, içinde olan ile berâber
Allah Teâlâ'nın mahlûkudur. Bu duruma göre diğerleri hakkında muhâl olan şey,
insan vâsıtasıyla âlemde mevcûd oldu.
Şurası da bilinmelidir ki, his âlemi, hayâl âleminin fer'idir. Çünkü hayâl, his
âleminin melekûtudur. Melekûtta bulunan şeyin de elbette mülkte de açığa çıkması gereklidir ve mülkte de, kābiliyyete, vakte ve hâle göre melekûtta mevcûd
olanın bir nüshası bulunur.
Bu mevzûdaki kelimelerin altında, şerhi mümkün olmayan ilâhî sırlar bulunmaktadır; bu sırları ihmâl etme! Çünkü bu sırlar, gaybın anahtarlarıdır. Senin
eline sağlam olarak geçerse, vücûdun a'lâsında ve esfelinde bulunan ne kadar
kilit varsa, o anahtarlarla açabilirsin. İnşâllâhu Teâlâ, bu kitâbın sâdece ona özel
bir mahallinde melekût âlemine âit olan ayrıntılar anlatılacaktır.
Yukarıdaki îzâhlara bakarak ilim ve hayât ve diğer sıfatlar hakkında, istersen
“biri olunca diğeri de lâzımdır” dersin, istersen "her ikisi de ne lâzımdır, ne
melzûmdur" dersin ve cenâb-ı ilâhîde Peygamber (s.a.v)’in lisânından “inne ardî
vâsiatun” (Ankebût, 29/56) ya’nî "Benim yerim geniştir" âyet-i kerîmesi gereğince, fikirlerin genişliği ile hareket edersin.
174
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 17.Bölüm İlim Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Manzumenin Tercümesi:
"Dâima heyecânla taşmakta olan denize hayret etmemek mümkün değildir.
Dâimâ kabarmakta, dâimâ dalgaları çarpmaktadır sâhile.
O denizin her köşesinden muhtelif rüzgârlar eser.
Dağ gibi olan dalgalarını sâhillerine yığar.
O denizdeki dalgalar, birdiğerini ta’kîb etmektedir.
Gök gürültüsünün sesi, dalgaların çarpışmasındaki heybetli ses gibidir.
O denizdeki şimşekler, her bakanın gözbebeğini kapar.
Şimşeğin çakması, kılıçların savaşta parlamaları gibidir.
O denizde bulutlar, üst üste yığılıdır;
Ve safhâ safhâ fezâsından daimî yağmurlar yağdırır.
Hâriçte, üst üste yığılan zulmetler, buradaki zulmetlere göre damla gibidir.
Böyle bir denizde kendi sıfatlar gemisi, zâtından isâbet alan, nasıl selâmete
nâil olur?
Ne yapabilir ki, eli ayağı yüzmekten kesilen bir yüzücü, ve onu kurtuluşa
kim sevk edebilir?
"Allahu Ekber" o denizde selâmet mümkün müdür?
Heyhât, heyhât, heyhât!"
175
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 18.Bölüm İrâde Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İrade Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"İrâde, ilâhî tecellîlerin meylinin evvelidir. Bu irâde, Hak için ve bizim için
nefhâların îcâbıdır. Belirli olmaktan yana, belirsizlik çeşnisi gösteren "gizli
hazîne"den ilâhî cemâlin zuhûru bu irâde iledir. O cemâlin güzellikleri, etrâfına
saçılmıştır. Halk olma vehimi, tecellîlerin bir nevi' sûretidir.
Hakk'ın güzellikleri, kendisinde mahlûkları vücûda getirmeyi gerektirmese,
mahlûkât mahlûk olmazdı. O mahlûkâtta olmasaydı Hak sırrı, sıfatların güzellikleri ile vasıflanmazdı. Mahlûkât Hak ile zâhir oldu. Hakk'ın cemâlinin
zuhûru, mahlûkât iledir. Her biri, dîğeri için güzelliklerinin görünme yerleridir.
Vâhîd ve Ferd, Mü'min olan Hak, mü'min için ayna gibidir. Bu konuda ulaşan hadîs, bunu te’yîd edicidir. Hak, Mü'min'dir; Mü'min olan kimse ile iki ayna gibi olup, bizzât karşı karşıya duruşları vardır.
Hakk'ın güzellikleri bizimle âşikâr oldu. Bizim güzelliklerimiz de Hak'la
âşikâr oldu. Arada ayrılık yoktur. O bizimle isimlendi, belki biz de onunla isimlendik. Her biri, dîğeri için âyetlerinin nüshasıdır.
Hakk'ın irâdesi bilinmekliğe bağlanmasaydı, ilâhî hazînede gizli olanları
açığa çıkarmazdı. Bunun içindir ki, irâdenin hükmü, diğer sıfatların önüne geçmiştir."
Bilesin ki; irâde, Hakk'ın ilminin, zâtî gerekliliğe göre tecellîsi sıfatından
ibârettir. İşte o gereklilik, irâdeden ibârettir.
Kısaca, ilmin gereğine göre Hakk'ın ma'lûmâtını ya’nî bilinenlerini vücûda
tahsîs etmesinden ibâret olup, Hak'daki bu vasfa "irâde" denilir.
Bizde mahlûk olan irâde, Hakk'ın irâdesinin aynıdır. Şu kadar ki, o irâde bize
bağlanınca, bize lâzım olan sonrada olmaklık,vasfımıza da lâzım olmuştur. Onun
için "bizim irâdemiz mahlûktur" dedik. Yoksa o irâde, Allah'a bağlanışıyla zâtî
kadîm irâdesinin aynıdır.
176
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 18.Bölüm İrâde Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Eşyâyı, isteğimiz şekilde ibrâz etmekten bizi men' eden, irâdenin bize
bağlanışıdır. İşte o bağlanış mahlûktur. Bize bağlanan o irâde kalkıp da, "olduğu
hâl üzere" Hakk'a bağlanırsa, eşyâ o irâde ile olan te’sîri kabûl edici olur.
Bunu anla!
Nitekim bizim vücûdumuz bize nisbetle mahlûk, Allah'a nisbetle kadîmdir.
Bu nisbet, zarûrî bir hakîkat olup, ona vâkıf olmak keşf ile, zevk ile ya’nî bizzât
yaşayıp tadmakla, ayn makâmına kâim olan ilim ile bilinebilir. Şu halde burada
dikkâte şâyân olan işte bu nisbettir, bunu anla!
Bilesin ki; irâdenin mahlûklarda dokuz görünme yeri vardır:
- İlk görünme yeri, kalbin meylinden, kalbin tâlibi olduğu şeye karşı
cezbedilmesinden ibârettir.
- Bu meyil kuvvetlenir ve devâm ederse ismine "velâ ya’nî sevmek" denir.
Bu, irâdenin ikinci görünme yeridir.
- Bahsedilen meyil, şiddetlenerek artarsa "sabâbet ya’nî şiddetli akış" denir.
Buna sabâbet denilmesinin sebebi, kalb kendisini sevdiğine karşı büsbütün salıverdiğinden, döküldüğü zaman suyun insıbâbına ya’nî akmasına
benzediği içindir. Çünkü, dökülünce suyun akmama ihtimâli yoktur. Bu
sabâbet, irâdenin üçüncü görünme yeridir.
- Kalbin bahsedilen meyli, kalbi tamamıyla diğer uğraşlardan uzaklaştırarak,
temkin kazanırsa ya’nî kalbi kendine mekân edinirse, "Şegaf" denir. Bu,
irâdenin dördüncü görünme yeridir.
- Kalbin bahsedilen meyli, gönülde kuvvetlenmiş olarak, onu başka şeye
meşgûliyetten büsbütün alıkoyarsa, adına "hevâ" denir. Bu, irâdenin beşinci görünme yeridir.
- Kalbin bahsedilen meyli, cesedde istilâ hükmünü gösterecek derecede şiddetli olursa "garâm ya’nî sevdâ" denir. Bu, irâdenin altıncı görünme yeridir.
- Kalbin bahsedilen meyli artarak, gerekçeyi izâle edecek hâle gelirse, adına
"hubb ya’nî muhabbet" denir. Bu, irâdenin yedinci görünme yeridir.
- Kalbin bahsedilen meyli, muhabbet edeni kendisinden fâni kılacak derecede heyecân peydâ ederse adına "vidd" denir. Bu, irâdenin sekizinci görünme yeridir.
177
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 18.Bölüm İrâde Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Kalbin bahsedilen meyli, kabararak muhabbet edeni ve muhabbet edileni
fânî edecek derecede şiddet kazanırsa, adına "aşk" denir. Bu makâmda
âşık, ma'şûkunu görünce, farkına varamaz. Yine o halde ma'şûkuna
feryâd eder. Buna misâl olarak yazıyorum: Leylâ bir gün Mecnûn'un yanına vararak, konuşmak için kendisini da'vet ettiği sırada, Mecnûn: "Beni
bırak, ben seni düşünemiyorum, ben Leylâ ile meşgûlüm" demiştir. Bu
mertebe, yakınlaşma ve kavuşma makâmlarının sonudur. Ârif, bu
makâmda ârif olduğu şeyi inkâr eder. Arada ne ârif, ne ârif olunmuş, ne
âşık, ne ma'şûk kalır; tek başına aşk kalır, işte bu tür aşk, resim, isim, nitelik ve vasıf altına girmeyen sırf salt zâttan ibârettir. O, ya'nî aşk, zuhûr
ânında âşıkı fânî ederse, âşık için ne isim, ne resim, ne nitelik, ne vasıf kalır. Âşık aşkında büsbütün mahvolursa bu sefer aşk, ma'şûku ve âşıkı fânî
etmeye başlar. Önce ismi, sonra vasfı, sonra zâtı fânî etmeye devâm eder.
O mertebede ne âşık kalır, ne ma'şûk! Bu mertebede âşık iki sûretle zâhir
olur, iki sıfatla vasıflanır; kendine âşık da denir, ma'şûk da denir.
Mecnûn’un Leylâ’ya olan meyli kendisindeki hakkânî arzunun Leylâ’nın cemâlinde zuhûra
çıkmasıdır, ya’nî kendine uygun sûrette ayna olmasıdır. İlk başlarda zannında oluşan bu
Leylâ’dan zaman içerisinde perdeyi kaldırınca, isim yine Leylâ olarak kaldı ancak vasıf değişmiş oldu.
“Âşık, ma’şûkunu hangi elbise içinde görse tanır” denilmesi de işte burada belirtilen aşk
içerisinde ilim ile kemâle erildiği zaman olmaktadır. Aşk ilimle birleştiğinde o bâtınî cezbe
ilme dönüşmüş olmaktadır ve ilim sâhibi olduktan sonra da ma’şûkunu nerede görürse görsün tanımaktadır. Mevlânâ hazretleri de “Aşk nedir?” sorusuna “Ben olda gör!” diyerek cevâp
vermiştir.
Burada anlatılan aşk, “Allah” kelimesindeki gizli “Elif”in “ah” ifâdesiyle “hüviyyet-i mutlaka”ya şiddetle ulaşmayı istemesidir.
Ben, bu konuda aşağıdaki üç beyti söyledim.
Beyitlerin Tercümesi:
"Aşk, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. O ateşin yanması ve sönmesi gönüllerde olur. Bu büyük bir haberdir (nebeil azîm; Nebe, 78/2). Bu mertebe ehli, bu
büyük haberde ihtilaf etmişlerdir. Ba'zısı mekânettetir, ba'zısı mekânette değildir, demiştir. O mertebede olanları, aşkın bir olan noktasında bir gördüğün
halde, onlardan her biri başlı başına farklıdırlar."
178
El-İnsân’ül Kâmil -Abdülkerîm Cîlî 18.Bölüm İrâde Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Şurası da bilinmelidir ki; "fenâ" kendinden geçme hükmünün istilâ etmesiyle
insanda oluşan şuûr yokluğundan ibârettir. Âşıkın kendisinden fenâsı, kendisine
şuûrunun olmayışı; mahbûbundan fânî olması ise, varlığının mahbûbunun varlığında mahvolması ve yok olması demektir. Özetle, "fenâ," sûfî terimlerinde, bir
şahsın kendi kendine ve kendi ihtiyâçlarına şuûrunun yokluğu demektir.
İşte burada belirtilen hallerde fazla durmamak lâzımdır çünkü kişinin hayâtını etkiler.
Yapılması gereken bunları bilip, kısa sürede yaşayıp geçmektir.
Bunu bildikten sonra şunu da bil ki, mahlûkları hallerine ve eşkâline tahsîs
eden ilâhî irâdede gerektirici illet ve sebeb yoktur. O irâde, Hak'dan sebepsiz
çıkmaktadır; sırf ilâhî tercîhden ibârettir. O, ya'nî irâde azamet hükümlerinden
bir hüküm, ulûhiyyet vasıflarından bir vasıftır. Kendisine mahsûs olan ulûhiyyet
ve azameti bir illetten, bir sebebten kaynaklanmamıştır.
Bu mes’elede İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a.) hazretleri bu görüşümüze
muhâliftir. Çünkü kendisi: "Allah'a muhtâr ya’nî tercîh edici denilemez; çünkü
Allah bir şeyi tercîhiyle işlemez; belki âlemin nefsindeki gereğe göre işler. Âlemin
nefsinden gerektirdiği şey de, o âlemin bulunduğu vecihten ibârettir. Bundan dolayı Hak muhtâr olmaz" demiştir.
İşte İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a.) hazretleri'in Fütuhât-ı Mekiyye'deki
sözü budur. Muhyiddîn-i Arabî (r.a) ilâhî irâde tecellîsinde muzaffer olduğu bir
sır üzerine, bu sözü söylemişse de, kendisini fevt eden sırlar, muzaffer olduğu
sırlardan daha çoktur. Bu da ilâhî azamet gereklerindendir. Biz, kendisinin muzaffer olduğu sırra mazhar olduktan sonra, ilâhî izzet tecellîsinde Hakk'ın eşyâda
muhtâr olduğuna ve zarûrete dayanmayan bir şekilde meşiyyetin ya’nî üst
irâdenin hükümleri ile eşyâda tasarruf edici olduğuna vâkıf olduk.
İrâde, ilâhî bir şe'n ve zâtî bir vasıftır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'ânKerîm’de kendisinden açık bir beyân ile “Ve rabbüke yahluku mâ yeşâu ve
yahtâr” ya’nî "Rabb'in dilediğini halk eder ve bunda muhtârdır" (Kasas, 28/68)
buyurmuştur.
Özetle: Hak, Kâdir-i Muhtâr, Azîz-i Cebbâr, Mütekebbir-i Kahhâr'dır.
179
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 19.Bölüm Kudret Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Kudret Hakkındadır
Kudret, zâtî kuvveden ibârettir ve Allah'dan başkası için olamaz. Kudretin
şânı, ilâhî ma'lumâtı ya’nî bilinenleri, ilmin gereklerine göre hâricî ayn’lar âlemine ibrâzdan ve açığa çıkarmaktan ibârettir.
Aynî âlem, bu tecellînin tecellî ettiği yerdir. Ya'nî aynî âlem, yokluktan vücûd
bulan ilâhî ma'lûmât ayn’larının görünme yeridir. Çünkü Cenâb-ı Hak, o
ma'lûmâtın yokluktan mevcûd olduğunu, ilâhî ilminde bilir. Bundan dolayı kudret, mevcûdları yokluktan açığa çıkaran kuvvetten ibârettir.
Ya’nî sâdece irâde yeterli değildir, irâdenin kudret ile desteklenmesi gereklidir. Bâtın
âlemdeki oluşumlar da kudret ile olmaktadır ancak bunların gözle görülür hâle gelmesi bu
âlemde olmaktadır.
Kudret, ilâhî nefsî sıfattır; rubûbiyyet onunla zâhirdir. O, bizde mevcûd olan
kudretin aynıdır. Yalnız kudretin bize bağlanmasına, "sonradan olma kudret";
Hakk'a bağlanmasına, "kadîm kudret" denir. Kudret, bize nisbetle vücûda getirmelerden yana âcizdir. Yine o kudret, aynıyla Allah'a nisbet edildiği zaman, eşyâyı îcâd eder ve yokluk gizliliğinden vücûdun müşâhedesine çıkarır.
Bunu iyi anla!
Bu kudret ba’zen Rahmân, ba’zen Cebbâr, ba’zen Kahhâr mevki’inde gelir.
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları insanda mevcût olduğuna göre kudret de insanda zûhur etmektedir. Burada işlediğimiz her şey kudrete bağlıdır. Bizler yaşadığımız sürece bu kudret bizden
çıkmaktadır dolayısıyla beşeriyetimize bağlanan kısmî bir kudrettir, ancak özü ve hakîkati
Allah’a bağlı olan ve ondan gelen bir kudrettir. Bizlerden çıkışı ise bizim bu âlemdeki kapasitemize göre olmaktadır. Bizler bunun böyle olduğunu bilirsek huzûrdayız, bunun böyle olduğunu bilmiyorsak gafletteyiz demektir. “Attığın zaman sen atmadın” âyet-i kerîmesinde
belirtilen hâli idrak ediyorsak eğer orada atmayı gerçekleştiren kudret ezelî ve ebedî kudrete
dönüşmüş olmaktadır. İşi buraya bağlamadan “Ben attım” dediğimiz zaman işte bu atış beşeriyetimize, nefsimize bağlanmış olmaktadır ve bu halde yaptıklarımızdan dolayı suçlu veyâ
180
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 19.Bölüm Kudret Hakkında-Terzi Baba Şerhi
mükâfat sâhibi olmaktayız. Bu durum Hakk’a bağlandığında işte mücâzat da, mükâfat da
kalkmaktadır.
Bu çok büyük bir sırdır ki, onu ehlullâhdan "zâtiyyûn ya’nî zât tecellîsine nâil
olanlar"dan başkasına açmak uygun değildir. Kudret, bizim indimizde yok olanı,
vücûda getirmekten ibârettir.
Bunları anlamak tabi’ki bir eğitim işidir, bu işlerle ve mevzûlarla ilgisi olmayan birine bu
hakîkatlerden bahsedildiğinde şaşkın şaşkın bize bakar ve ne dediğimizi de anlamaz, “bu
benden çıkıyor, ben yapıyorum işte, görmüyor musun!” der. Onun bu deyişi mertebesi
i’tibârıyla doğrudur ve yerli yerincedir.
İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a) bu mes'elede de muhâliftir. Çünkü kendisi: "Allah eşyâyı yokluktan halk etmedi, yalnız o eşyayı ilmî vücûddan, aynî
vücûda çıkardı" demiştir.
Bu sözün akılda dayandırılacak yönü varsa da, za'f üzerinedir. Çünkü yok
olanı îcâddan ve yok olanı salt yokluktan, salt vücûda ibrâz etmede, ilâhî kudretin acze düşmesinden ben, Rabb'imi tenzîh ederim.
Şu da bilinsin ki, İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a)’nın dediği inkâr edilecek bir şey değildir. Çünkü kendisinin bununla kastı, eşyânın ilâhî ilimde olan
vücûdu ve sonra onun aynî âleme çıkarılması olduğu için, bu çıkarma, ilmî
vücûddan, aynî vücûda karşı olmuştur.
Yalnız şurası gözden kaçmıştır ki ki, Allah'ın kendi kendinde, kendine vücûd
hükmü, eşyânın ilminde vücûduna olan hükmünden öncedir ve bu durumda o
ilâhî hükme göre mevcûdlar yoktur; vücûd yalnız Cenâb-ı Hakk'ındır ve Cenâb-ı
Hak için kadîm olması, işte bu şekilde yerinde olmuştur. Böyle olmasa, bütün
mevcûdların her şekilde, ilâhî kadîmlikle berâber yürümesi lâzım gelir. Cenâb-ı
Hak ise bundan yana yücedir.
Bundan çıkan netîce şudur ki, Cenâb-ı Hak eşyâyı ilminde yokluktan vücûda
getirdi; ya'nî Hak o eşyâyı kendi ilminde, yokluktan, mevcûd olarak bildi.
Bunu düşün!
Abdülkerîm Cîlî (k.s) hazretleri, Muhyiddîn İbnü’l Arabî (k.s) hazretlerinin eserlerini o
kadar incelemişler ki, her düşüncesini didik didik etmişler, tesbît etmişler, zuhûra çıkarmışlar
181
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 19.Bölüm Kudret Hakkında-Terzi Baba Şerhi
ve sonra da kendi kudretleriyle “şu şöyledir” diyecek şahsiyyete sâhip olmuşlardır. İşte ilim
bu demektir. Kişinin sürekli nakiller yerine, kendisinden bir tek şey söylemesi daha tercih
edilmesi gerekli birşeydir.
Nusret Babam (r.a) birgün kendisine evliyâ sözlerinden okuduğum sırada bana, “daha
ne kadar bu dedikodularla uğraşacaksın, kendi kudretinle kendi kaynağından ne çıkardın,
bana onu söyle” demiştir.
Seyr ü sülûk yolunda da yapmaya çalıştığımız az ama çok, kişilik yapısının ve kudretinin
oluşmasıdır. Tabi’ her şey bizim tarlamızda olmayabilir, bize mi’râs kalmış evliyâ sözlerini de
alacağız, ancak mühim olan kendi tarlamızı faaliyete geçirip, üretim yapmaktır. Bu kudretin
oluşması için de muhakkak ilâhî kudretten gelen bir vasfın olması gereklidir. İşte bu ilâhî
kudret tohumunun o tarlaya atılması lâzımdır ki, bâtındakileri zâhire çıkartabilsin. Sonuçta
bir sürü kitaplar yazılmaktadır ancak dikkat edersek büyük çoğunluğu beşeri kudrete bağlı
olarak yazılmaktadır. Kişi Hakk yolunda iyi bir eğitim alır ve kendi kudretinin kaynağının ne
olduğunu bilirse bu durumda bu kudret ilâhî ma’nâda kullanılmış ve Hakk’a bağlanmış olur ki
gerçek ve yerine oturan iş budur, diğerleri hayâlde kalan işlerdir.
Sonra o eşyâyı ilminde, ayn’da ibrâz ile vücûda getirdi. Bundan dolayı o eşya, aslında ilâhî ilimde, salt yokluktan vücûd bulmuştur. Kısaca, Hak Teâlâ,
eşyâyı salt yokluktan vücûda getirmiştir.
Şu da bilinmelidir ki;
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kendi kendisine ve mahlûklarına olan
ilmi, vâhid ya’nî bir ilimdir; zâtına olan ilminin kendisiyle, mahlûklarını da bilir.
Lâkin o mahlûklar Hakk'ın kadîm oluşuyla kadîm değildir. Çünkü Hak mahlûklarını sonradan olmaklıkları yönüyle bilmiştir. Mahlûklar ilâhî ilimde işin aslında
- Hükümle sonradan olma,
- Ayn’ında ise yoklukla öndedir.
Hakk'ın ilmi ise, kadîmdir, yoklukla öne geçmiş değildir.
Yukarıda "Hakk'ın vücûduna vücûd ile hükmü, mevcûdların vücûduna
hükmünden öncedir" demiştik. Bu öncelik burada, aslî hükümsel önceliktir;
zamâna bağlı bir öncelik değildir. Çünkü Hakk'ın nefsi ile müstakil olan vücûdu,
ilk vücûddur. Mahlûklarda Hakk'a ihtiyâç olduğu için, onların vücûdu, ikinci
derecede vücûddur. Bundan dolayı mahlûklar ilk vücûdda yoktur. Hak
Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, mahlûkları ilminde salt yokluktan ilâhî vücûda
getirme ile vücûda getirip, sonra kudretiyle ilmî âlemden, aynî âleme açığa çı-
182
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 19.Bölüm Kudret Hakkında-Terzi Baba Şerhi
karmıştır. Hakk'ın mahlûkları vücûda getirmesi, yokluktan ilme, ilimden ayn'a
getirme sûretiyledir; başka bir şekilde olmasına yol yoktur.
Bu izâha karşı, "Hakk'ın ilminde vücûda getirmesinden önce mahlûklara cehli lâzım gelir" diye i'tirâz edilmesin; çünkü burada zaman yoktur. Burada bulunan ancak hükümsel önceliktir. Bu hükümsel önceliği de, ulûhiyyet nefsiyle izzet
ve azametinden ve vasıflarından yana âlemlerden ganî oluşundan dolayı îcâd
etmiştir. O mahlûkların, ilminde vücûduyla aslî yokluğu arasında zaman yoktur
ki, ilminde vücûda getirmezden önce Hakk'a cehil lâzım gelir denilebilsin. Allah
bundan son derece yücelik ile yücedir.
Bu îzâhlarımızı iyi anla!
Bizim bu îzâhlarımız, ilâhî keşifden ihsân edilen îzâhlardır. Bunu bu kitâbda
yazmaktan maksâdımız, Allah için, Resûl'ü için, mü'minlere nasîhat olarak bir
tenbîhten ibârettir. İmâm Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (r.a) üzerine i'tirâz için de değildir. Çünkü kendisi, yukarıda îzâh edilen murâdına göre isâbetlidir, bizim
beyân ettiğimiz hükme göre hatâlıdır.
“Ve fevka külli zî ilmin alîm” (Yûsuf, 12 /76) ya’nî "Her ilim sâhibinin üstünde, alîm vardır."
Bu îzâhları bildikten sonra, şunu da bil ki, ilâhî kudret bir sıfattır ki, o sıfâtın
sâbitliğiyle Hak'dan bütün yönlerden âcizlik kalkmıştır. Bu ta'bîrimizden "Kudret
sâbit olmasaydı, âcizliğin sâbitliği lâzım gelirdi" ma'nâsı çıkarılamaz. Çünkü
kudret sâbittir. Sâbitliğin yokluğunun düşünülmesi câiz değildir. O kudret
ebediyyen sâbit, âcizlik de ebediyyen kalkıcıdır.
Ba’zı kimseler tevhîd ilmini tam almadan ve nefis mertebelerini aşacak gerekli eğitimi
almadan, bu yolda ba’zı sapmalara girmektedirler. Lisânen veyâ ilmen kendilerine gelen bilgilerin sonucunda herşeyi Hakk’tan zannetmekteler ve yazdıkları kitaplarına da bu nedenle
sahîh hükmünü vermektedirler. Bu hâl çok tehlikeli bir haldir. İşte bu nedenle kişi tevhid
hakikatlerini çok iyi anlamalıdır ki bu gelenlerin Hakk’tan mı yoksa hayâlden ve vehimden
mi olduğunu bilsin.
Tabi’ki Cenâb-ı Hak için âcizlik diye bir şey düşünülmesi mümkün değildir.
183
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Kelâm Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"Kelâm, hakkında zâhir olan vücûddan ibârettir; câiz olan vücûdun hükmünü de ihtivâ etmektedir. İlâhî ilimdeki kelâmlar, okunamayan harflerden
ibârettir. Çünkü orada ayrım yoktur; ayrım zuhûrdadır. O zuhûrdan "Kün-Ol!"
sözüyle ta'bîr ettiler. O zuhûr Hakk'ın bilinmesi içindir. Şunu bil ki: Hak için
"Kün-Ol!" demek haktır. O'nun "Kün-Ol!" demesiyle, âciz olan “varlık" var
olur. Kelâm Hakk'ındır; hakîkaten de olsa böyle, mecâzen de olsa böyledir. Her
ikisi de, câizdir."
Özet olarak bilesin ki; İlâhî kelâm, Hakk'ın ilmini açığa çıkartma i'tibârı ile,
ilmî tecellisinden ibârettir. İsterse o kelâmlar, mevcûd ayn’ların kendisi olsun,
isterse vahiy ile ilâhî kelâmlaşma, yâhut bunlara benzeyen şeylerle kulların anlayabileceği ma’nâlardan ibâret olsun farketmez. Çünkü ilâhî kelâm kendine âit
vâhid ya’nî bir olan sıfatların hepsinden ibârettir.
Konuşulan herşey bir ma’nâ ifâde etmektedir ve bu ma’nâlarda bir ilim ortaya getirmektedir. Her sesin bir ma’nâ ifâde etmesi gerekmez ancak ma’nâ ifâde eden seslere kelâm denir ve seste kelimeler yokken, kelâmda ses vardır çünkü kelimeler sese yüklenerek ortaya
çıkarılmaktadır.
İşte bu şekilde, ya’nî mevcût varlıklar şeklinde Allah’ın kelâmı her an kulağımıza ve gözümüze hitâp etmektedir. Daha da derinine girince her varlık birer harf hükmünde olmaktadır. İşte bütün bu mevcûtlar önce gözümüze, oradan aklımıza, oradan ilmimize hitâp ederek
sessiz ve sözsüz kelimeler meydana getirmektedirler. Dolayısıyla da kelâm, görünen ve gören cihetinden, eşittir ilim olmaktadır. Bizde bu varlıkları tanıma ilmi olmasa o kitabı okuyamayız. Beyit:
Hep kitâb-ı Haktır eşya sandığın.
Ol okur kim seyr-i evtân eylemiş.
İşte bu sessiz ve sözsüz âlem kitâbını okumaktır.
184
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu sıfatın iki yönü vardır:
İlk yönünün de iki türü vardır:
İlk Türü; Rubûbiyyet Arş’ının üstünden, ulûhiyyet emriyle, izzet makamından ilâhî kelâmın çıkmasıdır.
Bu kelâm öyle yüce bir emirdir ki, buna muhâlefete imkân yoktur. Kâinâtın
bu emre itâatının şeklini kâinât ne bilir, ne de anlar. Ancak Hak bu tecellîde,
vücûdunu takdîr etmeyi istediği varlığa kelâmını işittirir. Sonra varlık ne sûretle
emrolunduysa, o yönle cereyân eder. Bu Allah'dan bir inâyet ve öne geçmiş bir
rahmettir. Bu şekilde vücûda tâat ismi verilmesi geçerli olur ve o vücûd saîd olur.
Buna Cenâb-ı Hak, yere göğe hitâb ederek söylediği “i’tiyâ tav’an ev kerhen,
kâletâ eteynâ tâiîn” (Fussılet, 41/11) ya’nî "İsteyerek veyâ istemeyerek geliniz.
Yer gök dediler ki: İtâatkâr olarak geldik" âyet-i kerîmesiyle işâret etmiştir.
Hak, varlıklara tâatla hükmetti. Kâinât da zorlama ve mecbûriyet olmaksızın
geldi. Bu Allah'dan iyilik ve inâyettir Bunun için, rahmeti gazabının önüne geçmiştir. Çünkü kerih görmekle değil, itâatla hükmetti ve emretti; itâatkâr olan ise
rahmete nâil olmuştur.
Mecbûrî geliniz, diye hükmetseydi, o zaman bu hüküm iyilik değil, adâlet
olurdu. Çünkü kudrette kâinâtı, cebren var etme özelliği mevcûddur. Bunda
mahlûkların seçme şansı yoktur. Böyle kerih görmekle emretseydi gazab, rahmetin önüne geçmiş olurdu. Fakat rahmeti gazabının önüne geçtiği için, varlıklara
itâatle hükmetti. Bundan dolayı mevcûdlar, bütün herşeyiyle itâatkârdır.
Hakîkatte arada hiç âsî yoktur. Mevcûdların hepsinin itâatkâr olduğuna yukarıdaki âyet-i kerîmede geçen “eteynâ tâiîn” (Fussılet, 41/11) ya’nî "İtâatkâr
olarak geldik" yüce sözü şâhiddir. Her itâatkârın nasîbi de rahmetten başka bir
şey değildir.
Bunun içindir ki, cehennemin hükmü nihâyette Cebbâr'ın o cehenneme ayağını koymasıyla sona erer. Cebbâr, ateşe ayağını koyunca "yeter, yeter," diyerek
ateş söner ve ateşin yerine cırcır otu biter. Nitekim Nebî (s.a.v.)'den bu konuda
bir hadîs de ulaşmıştır; bunu inşâallahu Teâlâ bu kitâbın özel bir mahallinde
beyân edeceğiz. İşte bu îzâhlarımız ilâhî kadîm kelâmdan ilk yönün birinci türüne âittir.
Bu âlemlerdeki varlıklar zuhûra çıkıyorken biraz gazab hükmüyle ya’nî ateşe ateş olacaksın, suya su olacaksın gibi hükümle çıkmaktadır. Bir ağaç yıllarca aynı yerinde durmakta-
185
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
dır, bu ağaç “neden ben bu kadar yıl yerimden kıpırdamıyorum” diyebilir, dağların başlarında
taşlar yıllarca durmaktalar, işte bu şekilde bunların hepsi gazab sıfatıyla olmaktadır çünkü bu
sıfat kullanılmayıp sâdece rahmet sıfatı kullanılsa âlemin sistemi bozulur. Bâtından bu varlıkları zuhûra çıkarması ise rahmetidir ki, onlara yaşam vermektedir, her ne kadar zuhûra çıkarken zorlamışsa da netîce de rahmet doğmaktadır.
Kendimizi ele alalım; doğarken ne kadar zorluklar çekiyoruz, yaşadığımız süre içerisinde
ne gazablara ve zorluklara uğruyoruz, bir bakıyorsunuz hastalanıyoruz, bir bakıyorsunuz
ayağımız kırılmış, ancak bunlar olmazsa da biz zuhûra çıkamıyoruz. İşte bizlerin birey olarak
ortaya çıkmamız ve insan vasfını almamız O’nun rahmetidir ve bu rahmeti gazâbını örtmüş
olmaktadır. Netîce olarak da gazâbı bize rahmet olmaktadır. Eğer böyle bir oluşum neticesinde fayda sağlanmamış olsaydı Cenâb-ı Hakk gazab hükmünü ortaya çıkarmazdı.
İlâhî kadîm kelâmın birinci yönünün ikinci türüne gelince: Nebîlere indirilen mukaddes kitaplar gibi ve nebîler ve onların altında olan evliyâ ile ilâhî kelâmlaşma gibi; Hak ile halk arasında ünsiyyet diliyle rubûbiyyet makāmından
çıkan ilâhî kelâmdır.
Bu tür kelâm, ilk türde olduğu olduğu gibi emre muhâlefet etme imkânının
olmaması şeklinde olmayıp, indirilen kitaplardaki emirlere karşı mahlûktan itâat
ve âsilik gerçekleştirmiştir.
Çünkü bu türden olan ilâhî kelâm, ünsiyyet diliyle çıkmıştır. Bu konuda
me'mûr olanların itâatta serbestlikleri var gibidir. "Serbestlikleri var gibidir"
ta'bîriyle şunu kastediyorum ki;
- Âsilikte, azâb ile adâlet yönünden,
- İtâatta, sevâb ile mükâfât yönünden,
ilâhî iyilik olması için, fiillerinde tercih bağıntısını, Cenâb-ı Hak bu türden
me'mûr olanlara vermiştir.
Bu tür ilâhî kelâmda, tercîh bağıntısının me'mûr olanlara verilmesi, bir tür
ilâhî iyiliktir. Çünkü o tercih, onlarda ilâhî veriş ile hâsıl olmuştur. Bu şekilde
tercîh imkânı verilmesi, kendilerine verilecek sevâbın sıhhatine vesîle olması
içindir.
Netîce: Bu türde;
- Sevâb ilâhî iyilik,
- Azâblandırma sübhânî adâlettir.
186
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Cenâb-ı Hak bir lütuf vermek için insana serbestlik vermiştir. Yoksa mecbûrî olarak yapılan birşeyin karşılığında mükâfât beklemek abes olurdu. Bizler için önemli olan, nerede zorunluluklarımız var, nerede kendi sorumluluğumuz başlıyor bunun tahlîlini iyi yapabilmektir.
İlâhî kelâmın ikinci yönüne gelince:
Bilesin ki, Hakk'ın kelâmının bu yönü, imkân dâhilindeki ayn’ların kendisinden ibârettir; ve imkân dâhilinde olanlardan her bir mümkün Hakk'ın kelâmlarından bir kelimedir. Bunun için imkân dâhilinde olanların bitip tükenmesi
mümkün değildir.
Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerîm'de “Kul lev kânel bahru midâden li
kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi
mislihî mededâ” ya’nî "Rabb'imin kelâmlarını yazmak için deniz mürekkeb
olsa, Rabb'imin kelâmları bitmeden o deniz elbette biterdi. Yardıma bir o kadarını getirsek bile hüküm yine böyledir" (Kehf, 18/109) buyurması, bunun
apaçık delîlidir..
Bundan dolayı imkân dâhilinde olanlar Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin kelâmlarından ibârettir.
Bunun sebebi, kelâmın özet olarak;
- Kelâm edenin ilmindeki ma'nânın sûretinden ibâret olmasıdır.
Kelâm eden, bu şekilde o sûreti göstermekle o ma'nâyı işitenin anlayışına
ulaştırmak ister. İşte ilmindeki ma’nânın sûreti olan Allâh kelâmı, mevcûdlardan
ibâret olup, mevcûd, idrâk edilebilir, hissedilebilir aynî sûretten ibârettir. Bunlardan her birisi ilâhî ilimde mevcûd olan ma'nâların sûretleridir.
Bizler, duyduğumuz kelâm karşısında bildiğimiz ma’nâları sûretlendiriyoruz, bilmediğimiz
ma’nâları ise kendi hayâlimize ve vehmimize göre bizler mahlûk hükmüne sokuyoruz, bir
başkasına göre ise o bizim hayâlimizdeki ve vehmimizdekinden başka bir şey oluyor.
Örneğin bir masa düşünelim, o masa ona âit ma’nânın zuhûra çıkmış hâlinden başka bir
şey değildir. Aslı ise o maddî yönü değil bâtınıdır ki o da onun rûhudur.
İlâhî ilimde mevcûd olan ma'nâlar, sâbit ayn’lardan ibârettir.
- İstersen o sâbit ayn’lara “Eşyânın hakîkatleri" de;
- İstersen "Ulûhiyyet tertîbi" de;
187
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- İstersen "Vahdetin basîtliğidir" de;
- İstersen "Gaybın tafsîlidir" de;
- İstersen "Cemâlin sûretidir" de;
- İstersen "İsimlerin ve sıfatların eserleridir" de;
- İstersen "Hakk'ın ma'lûmâtı ya’nî bilinenleridir" de;
- İstersen "hurûfât-ı âliyât ya’nî yüce harfler" de!
Muhyiddîn Arabî hazretleri "sâbit ayn’lar"a, "hurûf-ı âliyât" ta'bîrini kullanmış ve "Biz henüz söylenmemiş, okunmamış hurûf-ı âliyeden ibâret idik," demiştir.
Kısaca: Kelâm eden, bir sözü söylemek için irâdeye âit bir harekete ve gayb
sayılan göğüsten, zâhir sayılan dudağa çıkan harfler ile karışmış nefese muhtâc
olduğu gibi, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri de, mahlûkları gayb âleminden,
şehâdet âlemine çıkarmak için önce irâde eder, sonra kudretle o mahlûkları açığa
çıkartır.
- Hak'da irâde, kelâm edenin nefesindeki irâdeye âit harekete karşılıktır.
- Kudret ise, gayb âleminden, şehâdet âlemine çıkarmak için, harfler ile göğüsten dudağa çıkan nefese karşılıktır.
- Mahlûkları var etme ise, kelâm edenin nefesindeki kendine mahsûs olan
esâs üzerine kelimenin düzenlenişine karşılıktır.
Sübhandır o Hakk ki, insanı kendisi için kâmil bir nüsha olarak halk etmiştir.
Kendine bakarak tetkîk edersen, Hakk'ın her sıfatına karşı, kendinde bir nüsha
bulursun.
- Bu durumda hüviyyetine bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Benliğine bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Rûhuna bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Aklına, bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Fikrine bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Hayâline bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Sûretine bak, hangi şeyin nüshasıdır?
188
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Acâib olan vehmine bak, hangi şeyin nüshasıdır?
- Aynı şekilde görmene bak, hâfızana bak, işitmene, ilmine, hayâtına, kudretine, kelâmına, irâdene, kalbine, kalıbına bak;
Bunların her biri, hangi ilâhî kemâlin nüshası ve hangi ilâhî cemâlin güzelliğinin sûretidir?
Bizler o vehmi hakîkî hayâle ya’nî hayâl-i ilâhiyyeye döndürebilirsek o genişlikte gerçek
ma’nâlara ulaşmış oluruz, ama bunu yapamazsan hayâlî ve nefsî olarak kalırız, nüsha da
olamayız. Bütün bunları kendimize mal edersek nefsânî olur, Hakk’a ve oradan da hakkânî
varlığımıza bağladığımız zaman, ne kadar kendimizi yüceltirsek yüceltelim azdır ve benlik de
yapmış olmayız. Çünkü insanı anlatmaktan yana insan âcizdir. İnsanın gerçek hâlini idrak
etmemiz mümkün değildir çünkü bu durumda bu dünyânın bir özelliği kalmaz ki bu da bize
rahmet içindir. Dünyâ yaşantısında bu hakîkatleri ilmî bir müşâhede ile anlayanlar, âhiret
âleminde bunu yaşayacaklardır. Bu hakîkatleri idrâk edenlerin âhirette bulunacakları cennetleri de başkadır.
Ölüm ânında bütün insanlar bir şok yaşayacaklardır ancak irfan ehlinin bu hâli çok kısa
sürecektir çünkü o eğitimi bu dünyâ yaşantısında almışlar ve bâtın âleme kendilerini uydurmuşlardır ki bu dünyâdaki en büyük şans bu eğitimi alabilmektir. Nasıl ki uzay yolculuğuna
çıkacak astronotlar, bu yolculuğa çıkmadan önce dünyâda özel odalarda gidecekleri mahalle
aynı şartları taşıyan özel odalarda alıştırmalar yapıyorlar ve oraya uyum sağladıktan sonra
uzaya çıkıyorlar, işte bunun gibi bizler de kabir kapısından geçerek âhiretteki yolculuğumuza
çıkacağız. O nedenle gerekli eğitimleri burada almalıyız ki gideceğimiz ortamın şartları karşısında şok olmayalım ve kısa sürede uyum sağlayalım.
Bağlandığımız ahde koşulmuş bir şart olmasa, bu anlattığımızdan daha açık
şekilde beyânlarda bulunur ve o beyânları samedânî ya’nî muhtaçsızlığa âit sarhoşluğa uğrayanlara iştâh açıcı ve ayılanlara safâ gıdâsı yapardım. Fakat, az biraz
basîreti olan kimse için bu kadar işâret yeterlidir.
Bu bölümde söylediğim sırların üzerine dikkat çekme izninin benden önce
kimseye verildiğini bilmiyorum. Ben bunları emrolunduğum için söyledim. Bu
kitâbın geneli bu türdendir. Fakat ben kabuğu, özün üzerine kap yapıyorum.
Ulü'l-elbâbdan olan, o kabuğu atar ve özünü bulur, o sırları anlayarak telaffuz
edebilir. Kabuğunda kalıp da, sırra vâkıf olmayan, olduğu yerde durur.
Allah hakkı söyler ve doğru yola hidâyet eyler.
Bir çok kişiler bu kitabın alıp okuyorlar fakat anlatılanlar kendilerine hayâl gibi geliyor
çünkü insanlar kendilerine bir şey anlatılırken karşılarında cisimden bir şey ya’nî silüet arıyorlar, burada ise silüet yok ancak Allah’ın bütün âleme yayılmış varlığı vardır ve dolayısıyla
189
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 20.Bölüm Kelâm Hakkında-Terzi Baba Şerhi
silüet arayanlar burada bir şey bulamıyorlar. Ancak silüetten kaçanlar ya’nî sınırlara hapsolmayanlar bunun sonsuzluğunda yüzebiliyorlar, aksi halde iki adımdan sonra o boşlukta kaybolup gidiyorlar veyâ korkup geri çekiliyorlar ya’nî kitabı okumayı terk ediyorlar. Bu kişilerin
ilgisine çekebilmek için anlatılanlarda nefsî yaşantılara dönük bir yön olması gerekiyor, böyle
bir şey de bu kitapta olmadığı için Hakk’tan perdelenmiş oluyorlar ve içinden alacak nasipleri
olmuyor. Rabb’ımıza bizi, bu hakîkatler karşısında öne alanlardan eylediği için ne kadar şükretsek azdır.
190
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 21.Bölüm Sem’ Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Sem’ (İşitme) Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"İlâhî işitme, Hakk'ın eşyâyı konuşmaları yönüyle bilmesi demektir.
Eşyâdaki konuşma ba'zen lafzî olur, ba'zan hâl dili ile olur. Hâl dili ile olan,
duâ demektir. Bu hâl dili ile olan nutk, Cenâb-ı Hakk’ın indinde fasih nutk gibi
gereğe mutâbık olarak söylenen nutk değildir."
Bilesin ki: İlâhî işitme, ma'lûm olanı ya’nî bilineni ifâde yoluyla Hakk'ın ilminin tecellîsinden ibârettir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, her işittiğini işitmezden önce ve işittikten sonra bildiği için işitme, bunun ma'lûmdan hâsıl oluşu
yoluyla Hakk'ın ilim tecellîsinden başka bir şey değildir; ma'lûm olan şey, isterse
Hakk'ın nefsi olsun, isterse mahlûkları olsun farketmez, bunu anla!
İlâhî işitme, Hakk’ın nefsî vasfından ibârettir. O vasfı Hakk'ın nefsindeki
kemâli gerektirmiştir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri;
1. Nefsinin kelâmını ve;
2. İşlerinin kelâmını işitir. Aynı şekilde mahlûklarının kelâmını da hem
konuşmaları, hem de halleri yönüyle işitir.
Kendi kelâmı yönünden nefsi için olan birinci işitmesi, ma'lûmdur.
İşleri i'tibârı ile kendine mahsûs olan ikinci işitmesi, isimlerindeki ve sıfatlarındaki i'tibârlar bakımından ve te’sîr edicileri taleb etmesi bakımından, isimlerinin ve sıfatlarının gereğidir. Bu duruma göre kendi nefsine olan icâbeti, o gereği
ibrâz etmekten ve o eserlerin isimler ve sıfatlar için açığa çıkmasından ibârettir.
Peygamber-i zî-şânına "Kur'ân ehli, ehlullâhdır ve Hakk'ın seçkinleridir"
buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf ile kendilerine işâret edilen ve zâtiyyûndan ya’nî
zât tecellîsine nâil olan kullarına Rahmân'ın Kur'ân ta'lîmi, bu ikinci işitme, ya'nî
zâtî işlerini işitme türündendir.
191
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 21.Bölüm Sem’ Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Zâtiyyûndan olan kul, isimlerin, sıfatların, zâtların kendisine olan hitâblarını
işitir ve o hitâb edenlere, kendisinde sıfat bulunanın o sıfatına icâbet edişi gibi
cevap verir. Bu ikinci işitme, kelâm ile olan birinci işitmeden daha kıymetlidir.
Ehlullah ya’nî ehl-i Beyt, zât mertebesinin zuhûr mahalleri demektir. “Abduhu ve
resûluhu” ifâdesi gereğince bunların abdiyyetleri risâletlerinden önce gelmektedir ki buradaki
abdiyyet aynı zamanda velâyeti ma’nâsınadır. Çünkü velâyeti olmayanın risâleti olmaz ya’nî
her peygamberin evvelâ velâyeti vardır ve bu velâyetin zuhûra çıkmasının aldığı isim
risâlettir. Velâyet bâtında, risâlet zâhirdedir. İşte bu nedenle zâhir olarak ulaştırılacak bir şey
kalmadığından dolayı risâlet sona ermiş ancak velâyet etmektedir. Peygamberler yeryüzünün
direkleriydi ve onlar gittikten sonra yerlerine velîler kalmıştır.
Kur’ân ehli ise Kur’ân’ı sâdece zâhirî olarak okuyanları ef’âl mertebesi i’tibârıyla içine
almakla berâber burada bahsedilen Kur’ân ehli zâtî mertebe i’tibârıyla olan Kur’ân ehlidir.
Bunun neden daha kıymetli olduğunun îzâhına gelince;
Kelâm ile olan birinci işitmede, Cenâb-ı Hak kuluna işitme sıfatını emânet
olarak verince o kul, Allâh’ın kelâmını ilâhî işitme ile işitir. O işitmede adetlere
ayrılma olmadığı gibi, sıfatların ve isimlerin zât ile berâber zâttaki hallerini bilmez.
Burada bir işitme vardır ancak bu işitmede o kulun vâsıtasıyla işiten Allah’tır ve o kul
bunu idrâk eder ki buradaki duyuştan kasıt da bu idrâk ediştir. Bu durumun ilk kemâl hâli de
bilindiği gibi ilk olarak Mûsâ (a.s)’dan zuhûra geldi. Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ (a.s)a olan “Ve
enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ” ya’nî “Ben seni seçtim, öyleyse vahyolunanı
dinle!” (Tâhâ, 20/13) hitâbı zâtî mertebeden olan zuhûru göstermektedir. Bu zuhûrdan sonra onun müşâhede edilmesi vardır ki bu hal ise Muhammediyyet mertebesine âittir.
Oysa Rahmân'ın, kullarına Kur'ân ta'lîmi şeklinde olan ikinci işitme, ya'nî işleri i’tibârı ile olan işitmede bu bilinir; çünkü işitmeye âit sıfat, bu ikinci tür işitmede kul için zâtî hakîkattir. İlki gibi emânet olarak alınmış değildir ve başka bir
yerden istifâde edilmiş de değildir.
Kulun zâtı için bu işitme tecellîsi geçerli olunca, o kul için rahmâniyyet arşı
kurulur. Rabb'i o arş üzerinde istilâ ile tecellî eder. Eğer o kulun ilk önce işleri
işitmesi olmasaydı, Zât-ı Deyyân'dan isimler ve sıfatlar bu işitmeyi gerektirmezdi
ve o kulun, Rahmân'ın huzûrunda Kur'ân’ın edebleriyle edeblenmesi mümkün
olmazdı.
192
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 21.Bölüm Sem’ Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu yazılan öyle bir sözdür ki, bunu garîblerden emîn kimseler olan edeb
sâhiplerinden başkası anlayamaz. O emîn kimseler olan edeb sâhipleri, bu ikinci
“kelâmı işitme” husûsunda, tahakkuk mertebesine ulaşan "ferdler"den ibârettir.
Kur’ân-ın edebiyle edeblenmeye “Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanın” hadîs-i şerîfiyle de işâret
edilmektedir.
Garîb, nefsten yana garîb olanlardır, onların nefsâniyetlerinden haberleri yoktur.
“Müferridûn” terimiyle de burada belirtilen”ferdlere” işâret edilmektedir. Kişinin bu şekilde
“ferd” olması için önce vitr olması lâzımdır. Ferdiyyete yol ancak bu vitriyyetten geçmektedir
ki, günlük olarak vitr namazını da bu sebeple kılmaktayız. Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki,
“Allah vitrdir, vitrleri sever”, dikkât edersek “vâhid ya’nî bir” denmemiş, vitr denmiştir.
“Vitr” kelimesini oluşturan harflerden “vâv” harfi vâridat-ı ilâhiyyete, “te” tam tevhîd, “rı” ise
bunun zuhûru olan rahmâniyyet ve rubûbiyyet mertebelerinde kişinin bu vasıflar ile kendini
bulmasıdır. Kişi vitriyyette kendi kişiliğini idrâk eder ki, bir bakıma burası îseviyyet mertebesi
ya’nî kendisinde Hakk’ın varlığını bulduğu teşbîh mertebesidir. Ferdiyyet ise tevhîd mertebesi
ya’nî genel âlemde kendi varlığının zuhûrunu hissetmesi veyâ bütün âlemi kendisinde veyâ
kendisini bütün âlemde yaygın olarak bulmasıdır.
"İkinci kelâmı işitme" dediğimizdeki kelâm için bir son yoktur. Çünkü Hakk'ın kelâmlarına son yoktur. Bu kelâmlar, bahsedilen bu ferdler hakkında
tecellîlerin çeşitlenmesi demektir. O yüce erlerde, isimlerin ve sıfatların lügatı ile
zâtın hitâb etmesi dâim olup, bu kelâmlaşmalara onların icâbet etmeleri de zevâl
bulmaz. Ve bu icâbetleri, zâtlarının hakîkatiyle olup, kendisinde sıfat olanın sıfatına icâbet etmesi gibidir.
Bu bahsettiğimiz “isimlerin ve sıfatların lügatı ile zâtın hitâb etmesi”ndeki,
isimler ve sıfatlar, bizim elimizde bulunan, ya'nî irfân derecemize Hakk'ın isimlerinden ve sıfatlarından dâhil olanlar türünden olmayıp, bu bahsedilen isimler ve
sıfatlar, o erlere tahsîs edilmiştir. O erler için bildiğimiz isimlerden ve sıfatlardan
başka Hakk'ın ilminde seçilmiş bir takım isimler ve sıfatlar vardır. O isimler ve
sıfatlar, Allah'ın indinde bu dereceye ulaşanlara mahsûstur. Bu seçilmiş isimler,
Cenâb-ı Hakk'ın o kulu ile işlerine ve o kulunun Cenâb-ı Hak ile olan ve bahsedilen işlerden ibâret olan hallerine mahsûstur.
O haller kula nisbetle mahlûk, Hakk'ın işlerine nisbetle kadîmdir. İsimlerden
ve sıfatlardan nezd-i ilâhîde olan işler, gayb-ı ilâhîde seçilmiş olan sırlardır. Bu
nükteyi anla! Çünkü bu nükte, zamânın nâdirlerindendir.
193
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 21.Bölüm Sem’ Hakkında-Terzi Baba Şerhi
“İkinci kelâm işitme” cümlesinden belirttiğimiz kelâmı okumaya;
“İkra’bismi rabbikellezî halak; Halakal insâne min alak; İkra’ ve rabbükel
ekrem; Ellezî alleme bil kalem; Allemel insâne mâ lem ya’lem” (Alak, 96/1-5)
"Oku! Halk eden Rabb’inin ismiyle! O, insanı alaktan halk etti. Oku! Ve senin
Rabb’in en kerîmdir. O ki kalemle öğretti. İnsana bilmediklerini öğretti."
âyet-i kerîmesinde Nebiyy-i zî-şâna işâret vardır.
Çünkü bu okuma, iş ehlinin okumasıdır. "İş ehli" dediğimiz ise, Kur'ân ehli
olanlardır. Kur'ân ehli dediğimiz ise, muhammediyyûndan "zâtiyyûn ya’nî zât
tecellisine nâil olanların" içerinde bulunanlardır. İşte bu zâtiyyûn, ehlullâhın
içinden, "seçkinler" denilen "ferdler"dir.
İlâhî kelâmı okuma ve Allâh’ın zâtından ilâhî işitme ile olan birinci işitmeye
gelince:
Bu işitme, Kur'ân okuma değil, Furkân okumadır. Furkân okuma, sâfiyete
ermişlerin okumasıdır. Bunlar, "Mûseviyyûn-ı nefsiyyûn" derecesine varanlardır.
Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ'ya “Vastana’tuke li nefsî” (Tâhâ, 20/41) ya’nî "Ve seni
nefsim için seçtim" buyurdu. Bu nükteden dolayıdır ki, mûseviyye sınıfı,
"nefsiyyûn"dur.
Daha önce anlatılan sınıf ise zâtiyyûn ya’nî zât tecellisine nâil olanlar olup,
Cenâb-ı Hak bunun için Hz. Muhammed'ine (s.a.v) “Ve le kad âteynâke seb’an
minel mesânî vel kur’ânel azîm” ya’nî "Sana seb'-i mesânîyi ve Kur'ân-ı azîmi
verdik" (Hicr, 15/87) buyurdu.
- Seb'-i mesânî, Cenâb-ı Hakk'ın yedi olan zâtî sıfatlarından ibârettir. Bu
husûsu, “El-Kehfü ve'r- Rakîm Fî Bismillâhirrâhmânirrahîm" adlı kitabımızda îzâh ettik.
- Kur'ân-ı azîm de, Allâh'ın zâtından ibârettir. Bu ma'nâya da Hz. Peygamber (s.a.v.) "Kur'ân ehli, ehlullâhdır ve Hakk'ın seçkinleridir" hadîsiyle
işâret etti.
Özetle; Kur'ân ehli zâtiyyûn, Furkân ehli nefsiyyûndur; ikisinin arasındaki
fark, Habîb makāmı ile, Kelîm makāmı arasındaki farktır.
Allah hakkı söyler, Allah her şeyi bilicidir.
194
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 21.Bölüm Sem’ Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Kur’ân okuduğumuzda sem’ sıfatı o anda bizde gerçek olarak faaliyette ise örneğin “yâsîn” hitâbını kişi anlar, ancak bu sıfat gerçek olarak faaliyete geçmediği sürece bu hitâb binlerce kez okunsa da bir şey anlaşılmaz sâdece kelâm olarak ağızdan çıkmış olur.
Bu okunan hitâbların sâhibi Cenâb-ı Hakk olduğundan o ma’nâları bize kendi lisânımız ile
o söylemiş olur. Bunun anlaşılması için de işte ilâhî sem’ dediğimiz sıfatın faaliyete geçmiş
olması lâzımdır.
Her şeyde olduğu gibi bu sıfatında en kemâlli görünme yeri Efendimiz (s.a.v) dir ve bunun yanında Cenâb-ı Hakk ile karşılıklı konuşması da vardır. Bu da sem’in yanında kendisinde faaliyete geçen ilâhî kelâmı da göstermektedir.
“İkrâ” ya’nî “Oku” hitâbı Kur’ân-ı Kerîm’de 3 yerde geçmektedir. “Kul” ya’nî “de, söyle”
hitâbı daha fazla geçmektedir. Bu iki hitâb arasındaki fark şudur;
“İkrâ’” ya’nî “kıraât etmek” bir metinden olur ve o metin bir başkasına âittir. “Kul” ya’nî
“de, söyle” ise bu “İkrâ’” hitâbıyla çıkan risâletin başkalarına söylenerek devâm ettirilmesidir.
İkisi de emir olduğu halde “kul” hitâbında içinde bulduğun hakîkatleri söyle ma’nâsı vardır.
Muhammedî dışında birinin Kur’ân ehli olması da mümkün değildir, o kişi her şeyin ehli
olur ancak Kur’ân ehli olmaz.
Kur’ân ehline bir başka ifâde ile “mâhiyyun” ya’nî “ayyüzlüler”, nûru muhammedîyi yansıtanlar da denilmektedir.
195
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 22.Bölüm Basar Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Basar (Görme) Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"Allah'ın görmesi, ilminin tecellî mahallidir. Allah kendisini gördüğü gibi,
âlemi de görür. Allah'ın ma'lûmunun hepsi, görmesinin aynıdır. Allah’ın bunların hepsini ayânen görmesi dâimdir."
İlâhî görme ve müşâhede de zuhûru i’tibâriyle Hakk'ın ilminin aynıdır. Bu
gerekli bir husûstur. Cenâb-ı Hak, ma'lûmunu zâtıyla müşâhede eder. Hakk'ın
bu müşâhedesi, azîm ilimden ibârettir. İlim ve görme, Hakk'ın iki vasfıdır.
Hakîkatte bir şey' ise de, iki sıfat i'tibâr edilince bu başka, diğeri başkadır.
Çünkü görücülük ve bilicilik bir değildir; ayrı ayrı sıfatlardır."
Cenâb-ı Hak bizi ve seni muvaffak etsin. Bilesin ki; Hak Teâlâ'nın görmesi,
ma'lûmâtını ya’nî bilinenlerini görmesi i'tibârı ile zâtından ibârettir. Çünkü
Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, ilmine âit çıkış yeri i'tibârı ile zâtının aynıdır. Çünkü Hak,
zâtı ile bilir ve zâtı ile görür ve zâtında adetlere ayrılma yoktur. İlminin mahalli,
görmesinin mahallidir. İlim ile görme her ne kadar hakîkatte bir şey' ise de, iki
sıfattır.
- Bundan dolayı görmesi ile kastedilen, ayânen görmeye âit olan yerde ilminin tecellîsinden başka bir şey değildir.
- Aynı şekilde ilmi ile de kastedilen, ayn âlemindeki bakış yerlerini idrâkten
başka bir şey değildir.
Cenâb-ı Hak, hem zâtı ile zâtını, hem de zâtıyla mahlûklarını görür. Bundan
dolayı zâtını görmesi, mahlûklarını görmesinin aynıdır. Çünkü görme, ilâhî tek
bir sıfattır. Aradaki fark, görünenlerdedir.
İşte bu şekilde Hakk'ın eşyâyı görmesi zevâl bulmaz bir durumdur. Şu kadar
var ki, irâdesi bağlanmadıkça, bir şeye bakmaz. Bu şerefli bir inceliktir, bunu anla!
196
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 22.Bölüm Basar Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Sohbetlerimizde olsun başka yerlerde olsun sürekli dediğimiz gibi, gönlümüzden dünyâ
sevgisini çıkaralım ve orayı mümkün olduğu kadar boşaltalım ve gönlümüzü genişletmeye
çalışarak Allah’tan Kur’ân-ı Kerîm’inin hakîkati ne ise onu bize anlatmasını niyâz edelim.
Bu izâha göre eşyâ ebediyyen ve kat’iyyen Hak'dan yana örtülü değildir. Lâkin az önce izâh edildiği şekilde meşiyyeti ya’nî üst irâdesi bağlanmadıkça bir
şey üzerine bakması gerçekleşmez.
İşte nebevî hadîs ile ulaştığı şekilde, “Allah'ın kalbe şöyle ve şöyle her gün
bakışı vardır,” buyurulması bu türdendir.
Ammâ Kur'ân'da “ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim” ya’nî
"Allah onlara söz söylemez ve onlara bakmaz" (Âl-i İmrân, 3/77) buyrulması bu
türden değildir. Çünkü bu âyetteki bakış, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine yaklaştırdığı
kullarına lütuf buyurduğu ilâhî rahmetinden ibârettir. Üstteki hadîsteki bakış ise
böyle değildir. O bakış kalbedir; hadîste ulaştığı yönledir.
Yukarıda, ilâhî bakış sıfatına âit söylenen îzâhlar, yalnız bakışa âit sıfata
mahsûs olmayıp, diğer ilâhî sıfatlar için de geçerlidir.
“Ve le neblüvenneküm hattâ na’lemel mücâhidîne minküm ves sâbirîne“
(Muhammed, 47/31) ya’nî "Sizden mücâhidleri ve sabredenleri bilmek için elbette sizi tecrübe edeceğiz" âyetini görmüyor musun? Zannetme ki, Cenâb-ı Hak
onları tecrübe etmeden önce bilmiyordu; Allah, cehâletten yana yücedir.
Aynı şekilde kalbe bakışta da, “her gün şöyle şöyle baktığı kalb”, ilâhî bakıştan hiçbir zaman kaybolmuş değildir.
İlâhî bakış hakkındaki bu îzâhların altında öyle sırlar saklanmıştır ki, bu şekilde dikkât çekmekten başka bir şekilde o sırları açmak mümkün olmaz. İrfânı
olan irfânına sımsıkı sarılır ve durmadan bunun üzerinde çalışır. Te'vîl yoluna
giden elbette bir tür boşluğa düşme tehlikesindedir. Bunu anla!
Bilesin ki: Göz bebeğinden, eşyâya bakıcı olan bakışa âit idrâk kuvvesi, insandaki görmeden ibârettir. Bu göz bebeği, eşyâya kendisinden bakmayıp da,
kalb mahallinden bakarsa, o görmenin adına "basîret" ismi verilir. İşte bu basîret,
aynıyla Hakk'a nisbet edilen "kadîm görme"dir. Bu sır senin için açılırsa, -o da
ancak Allah'ın lütfuyla açılır- eşyânın hakîkatlerini olduğu gibi görmeye muvaffak olursun. Görüşünden hiç bir şey perdeli ve örtülü olmaz.
197
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 22.Bölüm Basar Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu kelâmlar ile sana işâret ettiğim acâib sırrı anla!
O kelâmların gelin gibi olan ma'nâlarından, duvağını kaldır. İşini Cenâb-ı
Hakk'a çevir; sen, sensiz sen ol! Hattâ sen de olma; belki istediği gibi sende tasarruf eden Allah olsun. "İstediği gibi tasarruf" dediğim, sıfatlarının ve isimlerinin
gereklerine göre tasarrufu demektir.
Bu kelâmlardaki örtücü kabuğu at! Parlayan özünü al!
“İnnî veccehtu vechiye lillezî fatares semâvâti vel arda hanîfen ve mâ ene
minel müşrikîn” (En'âm, 6/79) ya’nî "Muhakkak ben hanîf olarak yüzümü yeri
ve göğü fıtratlandırana çevirdim.Ben müşriklerden değilim" âyetinin hakîkatini
anla!
Kim ki burada anlatılan ma’nâ i’tibârı ile vechini Hakk’a döndürürse, Cenâb-ı Hakk’ta
kendi vechinden ihsanda bulunur. Ya’nî zâtî tecellî ihsânında bulunur ki, bu da maddî
ma’nâda cennet arzûları içerisinde olan bir tecellî değildir. Kul yönünden de istenen budur ki,
gerçek kul olabilmek için dünyâ ve âhiret sevgilerinden soyutlanmış olmak gereklidir. Bundan sonra o boşalan yerlere Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti gelir.
“Hem dünyâyı seviyorum hem de Hakk’ı seviyorum” şeklinde bir iddiâ garîb olur. Ancak
herşey terk edilecek ve onlara karşı hiçbir şey yapılmayacak da değildir. Yapılması gereken
şudur; Hakk sevgisi bütün sevgilerin üstünde olacaktır, bireysel varlığımız ve fizîkî bir yaşantımız var ya’nî kulluk yönümüz ve beşeriyetimiz var, bunlar da bir gerçektir. Bir kulun sürekli
ulûhiyyet hâliyle yaşaması mümkün değildir.
Kişinin herhangi bir varlığa olan muhabbeti Hakk’a olan muhabbetinin üstünde ise ya’nî
birinci derecede beşerî münâsebetlerdeki muhabbetimiz varsa, o kişi gizli de olsa şirk ehlidir.
198
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 23.Bölüm Cemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Cemâl Hakkındadır
Bilesin ki, ilâhî cemâl Allah'ın pek yüce sıfatlarından ve güzel isimlerinden
ibârettir. Bu umûmî bir ta’bîrdir.
Husûsî olarak îzâh olunursa;
- Rahmet sıfatı, ilim sıfatı, lütuf sıfatı, ni’metlendirme sıfatı, cömertlik ve
ihsân sıfatı, rızık vericilik ve halk edicilik sıfatları, yararlılık sıfatı ve bunlara benzeyen sıfatların hepsi cemâlî sıfatlardandır.
- Burada bir de müşterek sıfatlar vardır. O sıfâtın bir yüzü cemâle, bir yüzü
celâle bakıcıdır. "Rab" ismi gibi, çünkü;
• Terbiye ve vücûda getirme i'tibârı ile Rab, cemâl ismidir.
• Rubûbiyyet ve kudret i'tibârı ile, celâl ismidir.
Allah ve Rahmân isimleri de böyledir. Rahîm ismi böyle değildir; çünkü
Rahîm, cemâl ismidir. Başka sıfatları da bunlara kıyâs et!
Rab ismi celâliyle de terbiye etmektedir, cemâliyle de terbiye etmektedir. Rahîm ismi
sâdece celâldir çünkü orada kırma dökme yoktur, sâdece rahmet vardır.
Bilesin ki, Hakk'ın cemâli ne kadar çeşit çeşit olsa da, iki çeşitten hâriç değildir:
- İlk çeşit, ma'nevidir. Bu da güzel isimlerin ve pek yüce sıfatların
ma'nâlarından ibârettir. Bu çeşit, Hakk'ın kendisini müşâhedesine mahsustur.
- İkinci çeşit, sûrîdir. Bu da bütün dalları ve çeşitleri i'tibârı ile mahlûklar
denilen mutlak âlemden ibârettir. O mutlak âlem ilâhi bir tecellîgâhda açığa çıkan ilâhî mutlak güzelliktir. "Halk" dediğimiz işte bu tecellîgâhın ismidir. Bu isimlendirme de, ilâhî güzellik cümlesindendir.
199
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 23.Bölüm Cemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Çeşitlenme, cemâl i'tibârı ile olmayıp, ilâhî cemâle tecellîgâh olması i'tibârı ile
bu âlemden her çirkin ve güzel olan gibidir. Çünkü vücûddaki mertebesini
muhâfaza etme yönünden;
- Çirkin cinsini çirkinliği üzere açığa çıkarmak, ilâhî güzellikten olduğu gibi,
- Güzel cinsini güzelliği üzerine açığa çıkarmak da, yine onun vücûddaki
mertebesini muhâfaza etme yönünden ilâhî güzelliktendir.
Şunu da bil ki, eşyâda çirkinlik, o şeyin kendisi için olmayıp, i'tibârîdir. Bu
îzâha göre, bu âlemde çirkinlik adına ne varsa hepsi i'tibârîdir. Bu durumda mutlak çirkinlik hükmü, vücûddan kalkınca, mutlak güzellikten başka bir şey kalmaz.
İ’tibârî ya’nî aslında olmayan ama öyle kabûl edilen ma’nâsınadır. İlâhî cemâl bütün varlıkta zuhûra gelmişse bu çirkin dediklerimiz bizim beşerî anlayışımızla isimlendirdiğimiz şeylerdir, yoksa Hakk’ın indinde böyle değildir.
Âsîliklerin çirkinliğini görmüyor musun? O çirkinlik, yasak oluşları i'tibârı ile
ortaya çıkmıştır. Kötü kokuların çirkinliği görmüyor musun? O çirkinlik,
tabîatına hoş gelmeyen kimseye göredir. Ammâ pislik böceğine ve çirkin koku
tabîatına hoş gelen kimseye göre, kötü kokulardaki çirkinlik, güzel tavırlı bir çirkinliktendir. Aynı şekilde görmüyor musun ateşte yanmayı? Bunun çirkin olması, ateş içinde insanın helâk ve telef olması i'tibârı iledir. Oysa, o ateş semenderin
indinde son derece güzeldir. Semender bir hayvandır ki, hayâtı ancak ateşte olabilir.
Nefsimiz yönünden ona güzel gelenlere güzel, çirkin gelenlere ise çirkin diyoruz ancak
aynı şekilde bizim çirkin dediğimiz bir başka varlığa güzel gelmektedir. İşte bu nedenle çirkinlik asâleten olmaz göreceli ya’nî i’tibârî olur. Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemdeki varlıklarda
zuhûra geldiğinden ve o bütün varlıklar ona bir tecellîgâh olduğundan bütün güzellikler
O’ndan olmuştur.
Bu mevzû bize gerçek tenzîh hakîkatini hatırlatmaktadır. Hani Allâh’ı noksan sıfatlardan
tenzîh ediyoruz ve güzellikler ile çirkinlikleri ayırıyoruz ya, işte bu bahiste anlatılan îzâhlar
dikkâte alındığında yapmamız gereken tenzîh kendi anlayışımızı ve idrâkimizi çirkin görmekten tenzîh etmektir. Görüldüğü gibi zâhir ilim Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz diyerek O’na
elbise biçmekte ve O’nu kendi anlayışı doğrultunda vasıflandırmaya çalışmaktadır. Oysa mutlak çirkinlik diye bir şey olmayıp mutlak güzellik vardır ki o da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl tecellisinden meydana gelmektedir.
200
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 23.Bölüm Cemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Günümüzde îmâl edilen parfüm ve benzeri güzel koku olarak adlandırılan maddelerin
içerisine üreticiler çok kötü kokulardan da belirli oranlarda karıştırmak sûretiyle değişik kokular elde etmektedirler. İşte o çirkin denilen şey aslında kendi kemâlindedir yoksa çirkinlik
değildir. Çok kötü bir koku ne kadar sert olursa ondan yüzümüzü çeviririz ki o orada
kemâlâtını bu şekilde ortaya koymaktadır. O koku orada geçicidir oysa mutlak olması için
ebedî olması gerekmektedir. Bu nedenle âlemde zevâlde olan bir şeyin olduğunu söylemek
onun sâhibinin Cenâb-ı Hakk olduğu söylemek olur. Oysa Cenâb-ı Hakk nerede neyi meydana getirmişse o orada mutlak bir kemâlattır.
Kısaca, bu îzâhlara göre âlemde çirkin adına bir şey yoktur. Allah'ın halk ettiği her şey bizzât güzeldir. Çünkü güzelliğinin ve cemâlinin sûretidir. Şu halde
eşyâda, eşyâya çirkinlik bağlanması i'tibârî olmaktan başka bir şey değildir.
Hattâ güzel kelimeyi de görmüyor musun, ba'zen çirkin olur; bu da i'tibâra
tâbi'dir. Çünkü güzel kelime, nefsinde güzeldir.
Netîce: Bu bilgilerden şu anlaşıldı ki, vücûd, bütün kemâliyle ilâhî güzelliğin
sûretleri olup, cemâl görünme yerlerinden ibârettir. Bizim, "vücûd, bütün
kemâliyle" dediğimiz ta'bîre;
- Hissedilebilir,
- Akledilebilir,
- Vehmedilebilir,
- Hayâl,
- Evvel,
- Âhir,
- Zâhir,
- Bâtın,
- Sözler,
- Fiiller,
- Sûretler ve
- Ma'nâların hepsi dâhildir.
Çünkü bunların hepsi, cemâl sûretleri ve kemâl tecellîleridir.
Benim bu ma'nâda Kasîde-i Ayniyye'de söylediğim sözler aşağıdadır.
201
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 23.Bölüm Cemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Kasîdenin Tercümesi:
"İlâhî! Tecellî ettin eşyâya halk ettiğin anda. O eşyâ senden uzak değildir.
Senin azamet perdelerin o eşyâdadır. Halkı güzelliğinin zâtından ayırmakla
meydana getirdin. Halk sana ne birleşiktir, ne de senden ayrılmıştır. Eşya, ulûhiyet rütbesinin gerektirdiği hükümlerden ibârettir. Zıtları toplamak, ulûhiyettedir. Halk, hak olarak sensin. Sen imâmımızsın; senden ibârettir, ulvî ve süflî ne
varsa.
Halk misâlde kar gibidir; sen, o karı oluşturan su mesâbesindesin. Hakikatte kar sudan başka bir şey değildir. Yalnız şerîatların gerekli kıldığı hükümlerde
su ile kar birbirinden ayrılır. Kar eriyince aldığı hüküm kalkar. Onun yerine su
hükmü konur. Bu bir emr-i vâki'dir.
Zıtlar, güzelliğin birliğinde bir aradadır ve ayrılık yine o güzelliğin birliğidir. O güzelliğin birliği, zıtların çeşitliliğinden parlayıcıdır. Her kemâle gelmiş
olan fidana benzeyen kâinat üzerindeki sûretten tecellî eden cemâlindeki her
güzellik;
- Kâküllerinin safları arasında görülen her siyâhlık;
- Al yanaklarındaki sâfî ve hâlis olan her allık;
- Hint kılıcı gibi şiddetle te'sîr eden ve kesen kirpiklerle âşıkını öldüren her
sürmeli göz;
- Salınan saçlarla, bölük bölük zînet gösteren güzel ve muntazam asmalarda hurma salkımı gibi olan her esmerlik;
- Cemâliyle safâ tezyin eden her güzel; hüsnü latîf veyâ kesîf görülen latîf;
- Latîfliğinin güzelliğiyle güzellik gösteren her kesîf; Güzelliği müşâhede
edilen her cemîlin cemâli; Bu sayılan güzelliklerin hepsi, onları halk edenin güzelliğinden ibârettir. Sen bunları halk edeni tevhîd et; kat’iyyen O'na ortak koşma! O'nun küllî şumûlü her şeyi ihâta etmiştir. Aslâ o güzelliklere "geçicidir" deme. Çünkü güzellik ve çirkinlik, bizzât O'na dönücüdür. Her çirkini ne zaman O'nun güzelliğine bağlarsan, derhal zihnine
güzellikleri ihtivâ eden ma'nâlar gelir. Çirkinin noksânı, O'nun mükemmel cemâlidir. O'nun tecellî ettiği şeyde, noksan ve çirkinlik olması
ihtimâli yoktur. O'nun celâli, derecesi âdînin derecesini yükseltir. O celâl
nerede parlar ve âşikâr olursa, orada âdîlik düşünülmesi ortadan kalkar.
Kısaca, Hakk'ın yapması de her gördüğüne. Bütün müşâhede ettiklerin, o
Hâlık'ın kudret tecellîgâhıdır.
202
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 23.Bölüm Cemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Şurası da bilinsin ki; ma'nevî Cemâl,—ki ilâhî isimlerin ve sıfatların
ma'nâlarından ibârettir— o isimleri ve sıfatları hakîkatiyle tecellî etmiş olan
kemâlî müşâhede etmek, Hakk'a mahsûstur.
Ammâ isimleri ve sıfatları mutlak âlem üzere müşâhede, sâdece Hakk'a
mahsûs değildir. Çünkü kendine has inanış sâhiplerinden her kimse için kendine
has inanışta bulunduğu rab hakkında bir çeşit inancı vardır:
- Yâ, rabbı hakkında "güzel isimleri ve yüce sıfatları hakedicidir" der;
veyâhut başka türlü bir inancı vardır. Her kendine has böyle bir inancı olanın, bu sûretini müşâhede etmesinde, sûret, bu müşâhede için zarûrîdir. İşte o
sûret de, bu şekilde ilâhî cemâl sûretidir. Bu duruma göre o sûrette ilâhî cemâlin
zuhûru, sûrî zuhûrdur, ma'nevî değildir.
Bu açıklamalardan çıkan netîce şudur ki:
Kemâliyle ma'nevî cemâli müşâhede etmek, Hak'dan başkası için muhâldir.
Bu hakîkati idrâk edemeyenlerin sözlerinden Allah son derece yücelik ile yüce ve
mukaddestir.
203
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Celâl Hakkındadır
Bilesin ki, ilâhî celâl, Hakk'ın o isimlerde ve sıfatlarda aslî mâhiyyetleri üzerine olduğu gibi zuhûruyla zâttan ibârettir. Bu, icmâl yollu bir ta'rîftir. Tafsîlatlı
olarak ta'rîf edilirse;
İlâhî celâl, azamet ve kibriyâ, mecd ü senâ ve her türlü cemâlden ibârettir.
Çünkü cemâlin zuhûrunda şiddet olursa, ona da "celâl" denilir. Tıpkı ilâhî celâlin
halk üzerine ilk zuhûrunda, celâle, "cemâl" denildiği gibi.
"Her cemâlin celâli ve her celâlin cemâli vardır," diyen, bu sözü bu inceliğe
göre söylemiştir. Fakat halkın halka göre gerçekleşen ellerindeki ilâhî cemâl,
kendileri için ortaya çıkışı i'tibârı ile ancak ya cemâlin celâli, yâhut celâlin
cemâlidir. Mutlak cemâli ve mutlak celâli müşâhede ise, Hak'dan başkası için
olamaz. Halkın o mes'eleye münâsebeti yoktur.
- Celâli îzâh ederken, "hakîkatiyle ilâhî isimlerde ve sıfatlarda, aslî
mâhiyyetleri üzerine zuhûruyla zâttan ibârettir". Bu müşâhede de yine
Hak'dan başkası için mümkün değildir,
- Cemâli îzâh ederken de, "cemâl yüce sıfatlardan ve güzel isimlerden
ibârettir" demiştik. Burada da ilâhî isimleri ve sıfatları seçmek halk için
mümkün değildir. Çünkü Allah'ın indinde ilâhî seçime mahsûs ilâhî isimler vardır; onlar da cemâldir, demiştik;
Bundan dolayı şu sâbit olur ki, mutlak cemâli ve mutlak celâli müşâhede,
Hak Teâlâ'ya mahsûstur. Bunu bildikten sonra, şunu da bil ki, Hakk'ın isimleri ve
sıfatları hakikatlerinin gereklerine göre dört kısımdır:
1- Zâtî isimler ve sıfatlar
2- Celâlî isimler ve sıfatlar
3- Kemâlî müşterek isimler ve sıfatlar
4- Cemâlî isimler ve sıfatlar
204
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Aşağıda hepsini kısımlarına göre sıralamış bulunuyorum.
1. Zâtî isimler ve sıfatlar
Allah
es-Samed
el-Ahad
el-Kuddûs
el-Vâhid
el-Hayy
el-Ferd
en-Nûr
el-Vitr
el-Hakk
2- Celâlî isimler ve sıfatlar
el-Kebîr
er-Rakîb
Zü'l-batş
el-Müteal
el-Vâsi'
el-Basîr
el-Azîz
eş-Şehîd
ed-Deyyân
el-Azîm
el-Kavî
el-Muazzib
el-Celîl
el-Metîn
el-Mufaddıl
el-Kahhâr
el-Mümit
el-Mecîd
el-Kâdir
el-Muîd
Zü'l-havl
el-Muktedir
el-Müntakim
-ellezî lem yekûn lehü küfüvven ahad
el-Mâcid
-Zü'l-Celâli ve'l-ikrâm
eş-Şedîd
el-Mütekebbir
el-Mâni'
el-Kâhir
el-Kâbız
ed-Dârr
el-Gayyûr
el-Hâfız
el-Vâris
Şedîdu'l-ikâb
el-Müzil
es-Sabûr
el-Cebbâr
205
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
3- Kemâlî müşterek isimler ve sıfatlar
er-Rahmân
el-Vâlî
el-Müteâlî
el-Melik
el-Kayyum
Malikü'l-Mülk
er-Rab
el-Mukaddim
el-Muksid
el-Müheymin
el-Muahhir
el-Câmi
el-Hâlik
el-Evvel
el-Ganî
es-Semi'
el-Âhir
ellezî leyse ke müslıhi şey’ün
el-Basîr
el-Hakem
el-Adl
el-Hakîm
ez-Zâhir
el-Bâtın
el-Velî
el-Mütekellîm
el-Muhît
es-Sultan
el-Mürîd
4- Cemâlî isimler ve sıfatlar
el-Alîm
el-Muiz
el-Vâcid
er-Raşîd
er-Rahîm
el-Hafîz
ed-Dâim
el-Karîb
es-Selâm
el-Mükît
el-Bâkî
el-Mücmil
el-Mü'min
el-Mükît
el-Birr
el-Mucîb
el-Bâri
el-Hasîb
el-Münim
el-Kefîl
el-Musavvir
el-Cemîl
el-Afüvv
el-Hannân
el-Gaffâr
el-Halîm
el-Gatûr
el-Mennân
el-Vahhâb
el-Kerîm
er-Raûf
el-Kâmil
el-Fettâh
el-Vekîl
el-Muğnî
-lem yelid ve lem yûled
el-Bâsit
el-Hamîd
el-Mûtî
el-Kâfî
er-Rafi'
el-Mübdî
en-Nafî'
el-Cevâd
el-Latîf
el-Hayy
el-Hâdî
Zü't-tavl
el-Habîr
er-Rezzâk
es-Sabûr
el-Bedî'
eş-Şâfî
el-Mütekellim
el-Müafî
206
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bilesin ki, ilâhî isimlerden ve sıfatlardan her ismin ve her sıfatın eseri vardır.
İşte o eser cemâlin yâhut celâlin veyâhut kemâlin görünme yeridir.
Örneğin;
- Ma'lûmât ya’nî bilinenler umûmiyetle "Alîm" isminin eseridir. O ma'lûmât,
Hakk'ın ilminin görünme yeridir.
- Aynı şekilde rahmet edilenler, ilâhî rahmetin görünme yerleridir.
- Selâmete nâil olanlar "Selâm" isminin görünme yerleridir.
Hiç bir mevcûd yoktur ki, salt yokluktan yana selâmette olmasın. Hiç bir
mevcûd yoktur ki, ona ilâhî rahmet erişmesin. Rahmetin erişmesi, ya Hakk'ın
rahmeti vücûda getirmesiyle veyâhut bir şeyin vücûdundan sonra "özel rahmet"e
nâil olmasıyladır. Aynı şekilde, hiç bir mevcûd yoktur ki, Allah'ın ma'lûmu olmasın.
Bu îzâha göre mevcûdların hepsi, mutlak sûrette cemâlî isimlerin görünme
yerleridir. Çünkü cemâlî isimlerden ve sıfatlardan hiç bir isim ve hiç bir sıfat yoktur ki, eseri i'tibâriyle vücûda kapsam olmasın. Bu kapsam umûmî yâhut husûsî
olabilir. Kısaca mevcûdların hepsi, Hakk'ın cemâlinin görünme yerleridirler.
“Nereye dönerseniz orada Allâh’ın vechini görürsünüz” (Bakara, 2/115) âyetkerîmesi de bu hâlin en büyük delîlidir. Bu hâl zât olsun, esmâ olsun, sıfat mertebesinden
olsun farketmez, kişinin değerlendirmesine bağlıdır. Bu nedenle her kişi bu âlemi bir başka
türlü değerlendirmektedir ama işin aslı burada anlatılandır. Ve hâkîkatte her mahalde Cenâbı Hakk’ın bir başka vechi vardır.
Aynı şekilde, her celâlî sıfat da eseri gerektirir, Kâdir, Rakîb, Vâsi' isimleri gibi. Çünkü bunların eserleri vücûda sirâyet etmiştir. Mevcûdlar, ba'zı celâlî sıfatlar
i'tibârı ile celâl görünme yerleridir. Çünkü hiç bir mevcûd yoktur ki, o mevcûd
Hakk'ın celâlinin sûreti ve görünme yeri olmasın.
İşte bu varlığı ilk önce güzellikleriyle seyretmek gerekiyor ki cemâlin önde oluşu da bu
yüzdendir. Bütün bu âlem bir ayna olduğuna göre ilk olarak seyredilmesi gereken şey
farkıyyet gözetmeksizin tüm olarak Allâh’ın bir olan cemâlidir. Ama bu cemâlin ortaya çıkması için de celâl gerekmektedir. Toprak altında celâllerini yaşayan tohumların toprağın üstüne
çıkmalarının onların cemâlini oluşturması gibi. Toprağın üstüne çıktıktan sonra sararıp solmaları celâl sıfatının orada tekrar ortaya çıkmasının netîcesidir.
207
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Celâl ve cemâl birlikte sürmektedirler. Günlük yaşantımızda da bunun oluşumunu sıkça
bir şekilde görmekteyiz. Eğer yaşantımız sürekli cemâl olsa gaflette oluruz, hep celâl olursa
da hayâtın yaşanacak kısmı bulunmaz.
Celâlî isimlerden bir kısım da vardır ki, mevcûdlardan ba'zısına tahsîs edilmiş
olup, dîğer mevcûdlarda bulunmaz; Müntakim, Muazzib, Dârr, Mâni' ve bunlara
benzeyen dîğer isimler gibi. Çünkü mevcûdların ba'zısı bu isimlere görünme yeri
olup hepsi bu isimlere görünme yeri değildir. Ammâ cemâl isimleri böyle değildir. Çünkü cemâl isimlerden her biri vücûda kapsamdır. İşte "Rahmetim gazabımı geçmiştir" hadîs-i kudsîsinin sırrı budur. Bu îzâhları iyi anla!
Ya’nî her varlıkta ne varsa, ister celâl tecellîsinden gelen bir sıkıntı olsun onun ismi yine
cemâldir, Allah’ın vechinin açılmasıdır. Allâh’ın vechinin ama zorlukla ama kolaylıkla görüntüye çıkması cemâl ismini almaktadır.
Kemâlî müşterek isimlere gelince:
- Rahmân, Melik, Rab, Mâlikü'l-Mülk, Sultân, Velî isimleri gibi ba'zı kemâlî
isimler, mertebe içindir. Bunların hepsinde genele dönüklük ve kapsam
olmaklık vardır. Vücûd, "tümüyle" mertebe isimlerden her ismin görünme
yeri ve sûretidir. "Tümüyle" ta'bîrinden kasıt, her yönle ve her i'tibâr ile
demektir. Bundan dolayı mevcûdlar mertebe isimlerden her ismin sûreti
olmuş olur. Ammâ cemâl ve celâl isimleri böyle değildir. Bunlarda vücûd,
her ismin görünme yeridir;
• Ammâ bir yön veyâhut sınırlanmış çeşitli yönler ile.
• Aynı şekilde bir i'tibâr ile veyâhut sınırlanmış çeşitli i'tibârlar ile.
Bunu anla!
- Müşterek isimlerden ba'zıları da vücûdun tümüne görünme yeri olmaklığı
gerektirirse de, bu bütün yönlerden değildir. Basîr, Semî', Halik, Hakîm ve
bunlara benzeyen ilâhî isimler bu türdendir.
- Müşterek isimlerden ba'zıları da, mevcûdların o isimlere sûret ve görünme
yeri olmasını gerektirmez. Ganî, Adl, Kayyûm ve bunlara benzeyen ilâhî
isimler gibi. Bu kısımdan olan ilâhî isimler, zâtî isimlere dâhildir. Bunlara,
"müşterek isimlerdendir" dememizin sebebi, bu tür isimlerde cemâl ve celâl kokusu olduğundan dolayıdır, bunu anla!
208
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu anlatılanlara vâkıf olduktan sonra, şunu da bilmen gerekir ki;
İnsân-ı kâmil, ilâhî isimlerin hepsine görünme yeridir. O ilâhî isimler ister
müşterek olsun ister olmasın, ister zâtî, ister celâlî, isterse cemâlî olsun, farketmez. İnsân-ı kâmil, bu türlerin hepsine görünme yeridir.
- Mutlak cemâlin görünme yeri olan cennet;
- Mutlak celâlin görünme yeri olan cehennem;
- Dünyâ ve âhiret denilen iki âlem;
insân-ı kâmilden başka bütün mevcûdlarıyla berâber mertebe isimlerinin görünme yerleridirler. Fakat zâtî isimlerin görünme yerleri değildirler. Zâtî isimlerin ve dîğer isimlerin tam olarak görünme mahalli, tek başına insân-ı kâmildir.
Mevcûdlardan hiç bir şeyin bu zâtî isimler açısından kesinlikle ve kesinlikle kudreti ve münâsebeti yoktur.
“İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en
yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân, innehu kâne zalûmen
cehûlâ “ ya’nî “Biz emâneti göklere, yere, dağlara arz ettik; o emâneti yüklenmekten çekindiler ve o emânetten kaçtılar. O emâneti insan yüklendi. Muhakkak o çok zulmedicidir, çok câhildir” (Ahzâb, 33/72) âyet-i kerîmesi bu sırra
işârettir.
Bu âyetteki emânetten kasıt, zâtı ve isimleri ve sıfatları i'tibârı ile Hak'dan
başkası değildir. Vücûdda bütün varlığıyla bahsedilen bu emâneti, insân-ı kâmilden başka yüklenen yoktur. İşte bu ma'nâya Peygamberimiz (s.a.v) "Kur'ân benim üzerime bir cümle olarak indirildi" hadîs-i şerîfiyle işâret buyurmuştur.
Özetle:
- Gökler, daha yukarısı ve aşağısı;
- Yeryüzü, altında ve üstünde bulunan mahlûk türlerinin hepsi,
- Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının hepsiyle tahakkuk etmekten âciz oldukları için, o isimlerden ve sıfatlardan “çekindiler”. Çünkü kābiliyyetleri
buna müsâid değildi.
- Bu isimler ve sıfatlardan “kaçtılar”, kusûrları ve za'fları buna sebep oldu.
- Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının hepsini “insan yüklendi.”
209
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Bundan dolayı, nefsine “çok zulmedici” oldu. Ya'nî nefsine hakkını
tamâmıyla vermesi kendisi için mümkün olmadı. Nefsine hakkını
tamâmıyla vermek, Cenâb-ı Hakk'a senâyı hakkıyla tam olarak yapmaya
bağlıdır. Oysa Cenâb-ı Hak, “Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” ya’nî
"Allah'ın kadrini hakkıyla takdîr edemediler" (Zümer, 39/67) buyurdu.
İnsanın "çok zulmedici" olması demek, nefsini hakkıyla takdîr edemediğinden dolayı nefsine zulüm etti demektir.
- Sonra bu âyette Cenâb-ı Hak, insanı "çok câhil" vasfıyla vasıflandırarak
ma'zûr olduğunu da bildirdi. Ya'nî, insanın kadri çok büyük olduğu halde,
insan buna câhildir ve bundan gâfildir. Bundan dolayı ma'zûrdur. Çünkü,
Allah'a hakkıyla senâ ederek, nefsinin kadrini takdîr etmedi.
Bu âyet-i kerîmenin ikinci bir yönü daha vardır. O da şöyledir:
Bu âyetteki "zalûm" ism-i fâil ya’nî kendisinden fiil çıkanın sıfatı değil, ism-i
mef'ûl ya’nî kendisine fiil te’sîr edenin sıfatıdır. "İnsan zalûmdur", demek, "insan
mazlûmdur" demektir. Çünkü, insân-ı kâmilin derecesi yüksek, mevki’ çok büyük olduğu için, onun hukûkuna tam olarak riâyet etmeye kimse kâdir değildir.
Bu bakış açısından mahlûkların insân-ı kâmile muâmelesi i'tibârı ile insân-ı kâmil
mazlûmdur.
Aynı şekilde "cehûl" kelimesi ism-i fâil değil, ism-i mef'ûldür; ya’nî
mechûldür demektir. Çünkü insân-ı kâmilin hakîkati, uçsuz bucaksız olduğu için
bilinemez. Ve bu ma'nâya göre “cehûl” ta'bîri, diğer mahlûkların, insân-ı kâmile
karşı muâmeleyi bilememekte ma'zûr olduklarını Hakk'ın beyânıdır. Bu özür ile
insân-ı kâmile muâmele zulmünün vebâlinden mahlûklar kurtulurlar. Ve ilâhî
zâtın, ilâhî isimlerin ve ilâhî sıfatların açığa çıkmasından ibâret olan insân-ı kâmilin âhirette, derecesi üzerindeki perde açıldığı zaman, bu ma'zeret bu vebâl
sâhiplerine bağışlanma sebebi olur.
İnsân-ı kâmile âid mertebelerin ba'zısı, bu kitâbın özel bir bölümünde gelecektir, bunu anla!
Allah, hakkı söyler ve doğru yola hidâyet eyler.
İşte görüldüğü gibi âyet-i kerîmeleri ilk anlaşılan halleriyle kolayca alıp kabûllenmek insanın şânını ve hakîkatini kapatmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bir şeyin hakîkatine âit
söylenmesi gerekenler söylenmediği vakit o hakîkat perdelenmiş olmaktadır.
Diğer mahlûklarda da bir rûh vardır ancak Cenâb-ı Hakk bunların üstünde olarak “ve
nefahtü” ifâdesiyle belirtilen hakîkati emânet etmiştir. Bu oluşumlar bütün insanlarda vardır
210
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 24.Bölüm Celâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
fakat aradaki fark birinin bunları bilmesi diğerinin bilmemesi yönündendir. Bilmemesi yönünden nefsâniyyet zâhire çıkmakta, bilişi yönüyle ise kendi kimliği bâtın, ilâhî varlığı ise zâhir
olmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm ilk olarak bir def’ada Hazret-i Resûlullâh (s.a.v)’in gönlüne inmiştir. Ancak peyderpey zuhûra çıkması 23 senede olmuştur. Çünkü bizlere hepsi bir anda bildirilseydi
anlayamazdık. İşte peyderpey zuhûra çıkmada baştan i’tibâren sırayla açılma şeklinde değil,
ihtiyâç durumuna göre ilgili mevzûlar hakkında olmuştur. Nasıl ki bir kitabın içeriğinde aradığımız bir bilgi için önce fihristine bakıyorsak, aynı şekilde bu yaşanan hadîseler karşısında
inen âyet-i kerîmelerden ihtiyâcımız olan ma’nâlara ulaşmaktayız.
Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri Hak olarak halk etti ya’nî Hak esmâsının arasına bir
âlem (lâm)ı ilâve edilince o halk oldu. Bu durumda Hakk bâtın halk zâhir olmuş oldu. İşte bu
zâhirdeki halk kendisini tanımadı ve ne olduğunu bilemedi, ancak insân-ı kâmil o varlığın o
eşyânın Hakk olduğunu idrâk etti, çünkü emâneti ona verdiler. Bizler de aynı şekilde kendimizi tanımadığımız sürece bu âlemi hep halk yapmaktayız ve Hakk bâtın, halk zâhir olmaktadır.
Nefsimizde mevcût olan gerçek hakîkatler idrâk edilemeyip bâtında bırakıldığından ve
zuhûra çıkarılamadığından o hakîkatlere zulmetmiş oluyoruz. Yoksa nefsime zulmedeyim ve
onu biraz aç bırakayım da terbiye edeyim anlayışı daha tarîkat düzeyinin başlangıcında eğitim devresinde olan hâdiselerdir.
Bu âyet-i kerîmeye başka bir yönden bakarsak da:
İnsan “zâlum”dur ki burada “karanlık” ma’nâsı da vardır. Bu karanlık ise a’mâiyyet mertebesinin karanlığına ulaşılan bir karanlıktır. A’mâiyyet mertebesinin hakîkati kendisinde olduğundan bu emânet ona verilmiştir.
“Cehûl”dur ya’nî kendi beşerî benliğinden ya’nâ câhildir, kendisinde “ben” diye ayrı bir
varlık anlayışı kalmamıştır ve kendi varlığının Hakk’ın varlığı olduğuna kendisinde emînlik
hâsıl olmuştur, kısaca nefsinden yana câhil kalmıştır.
Bir insan ne kadar insân-ı kâmil hakîkatiyle dahi kendisini tanımış olsa sonuna kadar
kendi hakîkatini idrâk etmiş olması mümkün değildir. İlimde, bilgide, muhabbette olur ancak
tabi’i olarak fiilde yaşanmaz. Böyle bir şey eğer dünyâ yaşantısında ortaya çıkmış olsa dünyâ
yaşantısından kopar giderler ki bu şekilde de dünyâ sistemi bozulur. Şu kadar ki burada ilmî
olan bilişler âhirette aynî olacaktır. Ya’nî bu dünyâ yaşantısında bu ilim ve yaşantı alınmazsa
âhirette bunların tutulması ve o sahalara ulaşılması mümkün değildir.
“Kadrini takdîr edemediler” derken;
- Şerîat mertebesindekiler tarîkat mertebesindeki rahmânî bilişin kadrini takdîr edemediler,
- Tarîkat mertebesindekiler ise hakîkat mertebesindeki rahmânî bilgiyi takdîr edemediler,
- Hakîkatte olanlar ise ma’rifet mertebesi i’tibârıyla Allâh’ın kadrini takdîr edemediler,
demektir ki, her birerlerimize tenbîh vardır.
211
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Kemâl Hakkındadır
Bilesin ki, Allah'ın kemâli, mâhiyetinden ibârettir.
Allah'ın mâhiyeti ise idrâki ve bir varış noktası olmayan mâhiyettir. Allah'ın
kemâlinin ne bir son noktası, ne nihâyeti vardır. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, kendi “mâhiyetini bilir” ve “mâhiyetinin idrâk edilemeyeceğini de idrâk
eder.” Ve ilâhî mâhiyetin ne Hak için, ne de başkası için nihâyeti yoktur ya’nî
demek istiyorum ki; Cenâb-ı Hak, zâtî mâhiyetinin kendi nefsindeki hakîkati ile,
ne kendisi için, ne başkası için idrâk edilemeyeceğini idrâkten sonra, kendi
mâhiyetini bilir.
"Mâhiyetini bilir” dediğimiz,
- Hakk'ın, ilmî ihâtasındaki kemâlden ve bilmeme diye bir şeyin olmayışından dolayı, hak ettiği mertebenin gereğine göredir.
"Mâhiyetin ne kendisi için, ne başkası için idrâk edilemeyeceğini idrâk
eder" dediğimiz ise,
- Kibriyâsı ve nihâyetinin olmayışı yönünden istihkâkının gereğine göredir.
Çünkü bir şeyin nihâyeti olmadıkça idrâk edilemez. Ya'nî idrâk edilen şeyin mutlakâ bir nihâyeti vardır. Oysa Cenâb-ı Hakk'ın nihâyeti yoktur.
Nihâyeti olmayan bir şeyi idrâk etmek ise mümkün değildir.
Şu halde, Cenâb-ı Hakk'ın mâhiyetini idrâk etmek hükmîdir. İlmî kapsamına
ve nefsine bilmemezliğin olmayışı husûsundaki istihkâkına dönüktür. Yoksa
mâhiyeti her bakımdan idrâki kabûl eder demek değildir.
Bunu anla!
Bu çok gizli olan mühim bir mes'eledir. Sakın ola ki, bu mes'elede ayakların
kaymasın. Bu mes'ele hayret makāmının mes'elesidir. Yine bu ma'nâdan olarak
yazdığım uzun bir kasîdeden aşağıdaki üç beyti söyledim.
212
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Tercümesi:
"Ey bütün sıfatlarını cami' olan Allah’ım! Bana haber ver. Toplu veya ayrıntılı olarak zâtının tamâmını ihâta ettin mi? Yoksa zâtın özü ile ihâta edilmekten
yana yüce olduğu için, zâtının ihâta edilemeyeceğini mi ihâta ettin? Zâtının
nihâyetinin olmasından seni tenzîh ederim. Ve zâtının, zâtına câhil olmasından
da seni tenzîh ederim. Ah!.. Hayret...Tecellîlerindeki hayretten âh!.."
Bilesin ki: Cenâb-ı Hakk'ın kemâli, mahlûkların kemâline benzemez. Çünkü
mahlûkların kemâli, zâtlarına katılan ma’nâlar iledir. O ma’nâlar, mahlûkların
zâtlarına aykırıdır. Oysa ilâhî kemâl zâtı üzerine ilâve edilen ma’nâlar ile olmayıp, zâtıyladır. Zâtı üzerine ilâve ma’nâlar ile olmaktan Cenâb-ı Hak, son derece
yücelik ile yücedir.
Özetle:
Hakk'ın kemâli zâtının aynıdır. Bunun içindir ki, Hak için mutlak olarak ganî
oluş ve tam bir kemâl geçerli olmuştur. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri için
kemâlî ma’nâlar akledilse de, o ma’nâlar zâtının gayrı değildir.
Hakk'ın kendisine mahsûs ihâta edici kemâlinin akledilebilir oluşu, zâtî bir
husûstur. Zâtı üzerine ilâve de değildir ve zâtına aykırı da değildir. Hattâ o
akledilen kemâlin ta kendisi de değildir.
Böyle bir hüküm, Allah'dan başkası için mümkün olamaz. Çünkü mevcudlardan her hangi bir mevcûdu bir vasıf ile vasıflasan, o vasfın o mevcudun gayrı
olması gerekir. Çünkü mahlûk, kısımlara ayrılmayı ve adetlenmeyi kabûl edicidir. Öte yandan o vasfın o mevcûda nisbetle aynı olması da gereklidir. Çünkü o
vasıf, o mevcûdun üzerine gerekli olan bir hüküm demek olduğu gibi, vücûduna
terkîb sebebi olan ta'rîfi de demektir. Örneğin:
"İnsan konuşan hayvandır" desen, bu ta'bîrde;
- “Hayvânlık”, aslında ve akledilebilirliğinde insana aykırıdır.
- Yine aynı şekilde “konuşma” da, kendi başına düşünülünce, insana ve
hayvanlığa aykırıdır.
- Bu böyle olmakla berâber, “hayvân”lığın ve “konuşmak”lığın, insanın aynı
olması da gereklidir. Çünkü insan, bu ikisinden terkîb olmuştur. Bu ikisi
olmadıkça, kendisi için vücûd yoktur. Bundan dolayı insan bu ikisine aykırı değildir.
213
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu îzâha göre, mahlûka âid olan vasıf,
- Kısımlara ayrılma yönüyle zâtının gayrıdır;
- Terkîb olma yönüyle zâtının aynıdır.
Oysa Hak hakkında bu husûs böyle değildir. Çünkü kısımlara ayrılma ve
terkîb olma, Hak hakkında mümkün değildir. Hakk'ın sıfatları için "kendinin aynı değildir, zâtının gayrı da değildir," denilemez;
- Böyle bir ta'bîr ancak, sıfatların adetlenmesi ve bir dîğere zıd olması bakımından, bizim akledişimiz yönüyle olabilir.
- O, ya'nî Allah'ın sıfatları, kendisindeki hakîkatiyle demek olan mâhiyeti ve
hüviyyeti yönüyle zâtının aynıdır.
Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk için "sıfatları kendinin aynı değildir," denemez.
Bu şekilde de Cenâb-ı Hakk mahlûk hükmünden ayrılır. Çünkü mahlûkun sıfatları, zâtının gayrı değildir, aynı da değildir.
Bu hüküm Cenâb-ı Hak hakkında ancak mecâz yoluyla geçerli olabilir.
Bu bir mes'eledir ki, bunda kelâm âlimlerinin birçoğu hatâ etmiştir. İmâm
Muhyiddîn Arabî, bu mes’eleyi bizim îzâhımıza uygun olarak bildirmişse de,
onun bu îzâhı bizim bakış açımızdan ve yazdığımız ibâreden farklıdır. Belki başka ta'bîr ile başka ma'nâ ile söylemiştir; O,
“Kelâm âlimlerinin birçoğu "Hakk'ın sıfatları, kendisinin aynı da değildir,
gayrı da değildir" dedikleri için yanılmışlardır. Ve "bu ta'bîr işin aslına göre câiz
olmayan bir ta'bîrdir," demiştir.
Biz, ilâhî keşf ile vâkıf olduk ki, Hakk'ın sıfatları, zâtının aynıdır. Fakat bu
aynılık, sıfatların adetlenmesi veyâ adetlenmemesi i'tibârı ile değildir. Ben bu
mes’elede yüce bir misâl olarak “nokta”yı müşâhede ettim.
- O “nokta” dediğimiz, ilâhî mertebeye lâyık bir şekilde her türlü cemâli, celâli, kemâli toplamış ve ihtivâ etmiş olan ilâhî kemâlâtın akledilirliğinin ta
kendisidir.
- Şunu kastediyorum ki, bu toplu kemâlât, noktanın vücûdunda helâk olmuş
olduğu gibi, nokta da kemâlâtın vücûdunda helâk olmuştur.
- O, ya'nî nokta ve kemâlât olarak ta'bîr ettiğimiz şeyin, ahadiyyetine ya’nî
tekliğine bir sonun olmadığı düşünülmelidir.
214
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Ve o teklikte bir başlangıç önceliği düşünmek de mümkün değildir. Hattâ
bu mes’elede öyle gizli, öyle hassas, öyle azîz, öyle celîl şeyler vardır ki,
ta'bîr etmek mümkün değildir.
Beytin Tercümesi:
"Anlatmak istemediğim şeylerden oldu olan.
Sen hayra yor da haber sorma ondan."
Şunu da bil ki, bu “nokta” misâli Zât-ı Müteâl'e bağlanmaya lâyık bir misâl
değildir. Çünkü misâl, aslında mahlûktur. Hak ise bu verilen misâl gibi değildir;
çünkü Hak kadîmdir, halk ise hâdis ya’nî sonradan olmadır. Misâl âleminin anlatım ibâreleri bizzât yaşanılan hakîkat ma’nâlarını yüklenici değildir. Bizzât yaşanan hakîkatlere âit ma’nâları yüklenebilmesi, bunları tadma husûsunda kemâl
yönünden geçmişi olan kimse için olabilir. İbâreler, o zaman bizzât yaşanan
hakîkate binek olabilir. Çünkü ibârelerin, mühim bir ilâhî husûstaki mes’eleyi
olduğu gibi yüklenmeye tâkatları yoktur. Olsa olsa, o mühim husûstan bir parça
alabilirler.
“Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi“ ya’nî “Ve insanlar için bu misâlleri veriyoruz” (Haşr, 59/21) âyet-i kerîmesinde de belirtildiği üzere hakîkatler ancak misâller ile anlatılmıştır ve ancak bu misâl kapılarından girerek bu hakîkatleri anlamak mümkündür yoksa
başka türlü mümkün değildir. Buradaki misâllerden kasıt ayrıca da “misâl âleminden gelen,
misâller ile size anlatmaktayız” ma’nâsınadır. Misâl âlemi ise içinde bulunduğumuz bu
şehâdet âleminin bir üstündeki âlemdir. Eğer bu misâller beşeriyet misâlleri olsaydı o anlatılmak istenenlerin anlaşılması daha da zor olurdu.
İşte Kur’ân-ı Kerîm’i sâdece zâhiri olarak okumak, arının bal yaptığı peteğine benzer. Dışarıdan bakıldığında petek olarak gözükür, ancak içerisindeki baldan haberi olmayan kimse
gördüğü boş bir peteği alır ve tadsız tuzsuz bir şekilde olarak onu çiğner durur, sonunda yutamaz ve ağzından çıkarır atar.
Zaman zaman mevzûu olduğu gibi Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’i Rabbça’dan Arapça’ya
tercüme ederken bu hakikatiyle birlikte ibâreye koydu. Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in
ma’nâsı Rabbça, lafzı ya’nî ibâresi Arapça oldu. Ancak özünden, aslından bir şey kaybetmedi
ve Arapça ibâreler üzerine o ma’nâlar yüklendi. Arapça’dan bir başka lisâna tercüme edildiği
zaman o ma’rifetullah dalı orada kalmakta ve sâdece yeni harfler ile yeni bir petek oluşmaktadır ancak bu yeni oluşumun içerisindeki hakîkat ballarının oranı oldukça düşmektedir. Bizlerin yapması gereken de elimize kalan bu hakîkat ballarını mümkün olduğu kadar gönül peteklerimize işleyebilmektir yoksa başka türlü o balların tatlılığına ulaşabilmemiz mümkün
değildir.
215
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
“Kelime-i Tevhîd” çalışmamızda bu hâli biz de yaşadık ve gördük ki “Kelime-i Tevhîdi”
kendi orijinal hâlinden başka bir şekilde telaffuz etmek mümkün değil. Tabi’ki bu şekilde çeviri olmaktadır ancak bu çeviriler artık mahlûk hükmüne girmektedirler ya’nî bu çeviriyi yapanların “Kelime-i Tevhîd”i olmaktadırlar yoksa Allah’ın “Kelime-i Tevhîd”i olmaz çünkü harfleriyle berâber, sayı değerleriyle berâber herşey “Kelime-i Tevhid”in orijinal hâlinde
mevcûttur ancak.
Bir ibâre ki, lafza, sese dönüşmüştür, muhattabın kulağına ses olarak gitmektedir. O sesin içerisine ma’nâsı yüklenmelidir, rûhu yüklenmelidir ve nûru da yüklenmelidir ki o nûr o
ma’nâların ulaştığı yerde saha açıp aydınlatsın onu. Bir kelâm üzerinde bu dördü varsa ancak
kemâlli bir iletişim olmaktadır. Kim kendisinde bunları kucaklarsa, bunlardan en çok istifâde
eden o olur. Bu tek seferde olmaz, ancak her dinlenildiğinde biraz birşeyler katıldıkça kişi
kendi Kevser havuzunu oluşturur.
Her kim, "Ya'kûb gibi hüzünlü" olursa, müjdecinin Yûsuf'un gömleğini getirip üstüne atmasıyla gözündeki körlük açılır. Geçmiş bir yaşanmışlık yok ise, talep edilen üzerine idrâkin gerçekleşmesi uzaktır. Eğer ki, îmân ve tasdîk sâhibi
olup ve indinde olanı terk ederek, Hakk'ın kendine naklettiği hakîkati alabilirse,
o zaman “ev elkâs sem’a ve hüve şehîdun” ya’nî “nakledileni işitebilen ve
şâhid olan” (Kâf, 50/37) sırrına mazhar olarak işâret edilen kimselerden olur.
Ya'nî îmânının kuvvetiyle kendisine söylenen sözü tasdîk ederek, aynen
müşâhede etmiş gibi olur; ya'nî, geçmişte bizzât hakîkati yaşamışlığı olan keşfedici olur. Keşfedici ise, her tarafı kalb olan kimsedir. Çünkü Cenâb-ı Hak;
“İnne fî zâlike le zikrâ li men kâne lehu kalbun ev elkâs sem’a ve hüve
şehîdun” ya’nî "Muhakkak bunda, kalbi olan veyâhut nakledileni işitebilen ve
şâhid olan kimse için hatırlatma vardır" (Kâf, 50/37) buyurmuştur.
Ufkun sonsuz genişliğine bizlerin ulaşması mümkün değildir ancak Allâh’ın bize ulaşması
mümkündür ki, bunun içinde aklı geliştirmek, en azından kapıları zorlamak lâzımdır.
Kur’ân’ın nâzil olması bu demektir zâten ya’nî insana lütfedilmesidir. İnsan gökyüzüne
uzanıpta Kur’ân’dan o bilgileri alamaz ancak buna dâimâ açık olması gereklidir, kendi bireysel varlığına göre bir mi’râc gecesinin yaşanması gereklidir, bir kadir gecesinin yaşanması
gereklidir. İslâmî hakîkatler ne ise, hattâ daha ileriye gidelim ki, Âdem babamızdan başlayarak evvelki kavimlerin başından neler geçmişse ve Allah ile olan ünsiyyet nasıl başlamışsa ilk
def’a her peygambere neler öğretilmişse onların eğitimini alalım. Bu şekilde beşer kabuğunu
açarak Mi’rac’da açan Sidre ağacı gibi gönlümüzde ağaçlar açılsın.
Tabi’ki Cenâb-ı Hakk vermeyince de yapacak bir şey yoktur, ancak Cenâb-ı Hakk’tan bu
talep edilmedikçe de Cenâb-ı Hakk bunu vermez.
Bir dilenci oldukça görkemli bir köşkün kapısına dilenmeye gitmiş. Bir müddet sonra kapı
açılmış ve içeriden bir el uzanıp kendisine bir paket vermiş. Dilenci bunu almış az ötede ke-
216
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 25.Bölüm Kemâl Hakkında-Terzi Baba Şerhi
nara çekilip açtığında bakmış ki bir somun kuru ekmek var sâdece. Hemen eline bir balta
alarak kapıyı parçalamaya başlamış. İçerideki görevliler hemen koşup gelmişler ve:
-
“Dur kardeşim, sen ne yapıyorsun, neden kapıyı parçalıyorsun” demişler.
Bunun üzerine dilenci:
-
“Ya kapınıza göre verin ya da verdiğiniz şeye göre bir kapı yapın” demiş.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın kapısı da olabildiğince büyüktür ve Cenâb-ı Hakk da kapısına gelene ona göre lütufta bulunur çünkü Hakîm’dir. Bizlerin yapması gereken o kapıya gidip içeridekileri orada olduğumuzu göstermektir.
Bu nedenle biraz çalışmak gereklidir, devâmlı aynı zikirler ve okumalar ile olduğumuz
yerde kalırsak ilim oluşmaz. Bu haldeki bir muhabbet ilme perde olur ki bundan geçmek lâzımdır.
Şerîat mertebesinde yaşadığımız beden varlık perdesini aştıktan sonra, tarîkat mertebesindeki duygularla olan muhabbet perdesi vardır ki tarîkat mertebesinde olanların çoğunun
aşamadığı bir perdedir. Burada duygusal muhabbet ile ilimsel muhabbet arasındaki fark ayırt
edilemez ve sâlik farkında olmadan olduğu yerde saymaya devâm eder. Yapılması gereken
duygusal muhabbetten ilimsel muhabbete geçecek bilince ulaşmaktır. Duygusal olan muhabbet bir gün gelir biter, bu ilimle desteklendiğinde yerine oturur ve oradan artık geriye dönmek zor olur.
Yûsuf gönlü temsil etmektedir, işte kim ki gönlünden bir ma’nâ kendisine ulaşıp ortaya
çıkarırsa onun babası olan nefsinin kapalı olan gözleri hakîkat-i ilâhiyye ile açılır. Gömlek ise
“ilmek ilmek dikilir” şeklinde söylenen aşk gömleğidir.
İndinde olanı terk etmesi demek, herşeyi bırakıp gitmesi demek değildir. Kendisine günlük yaşayış için gerekli olanları kullanır ancak Allah hakkındaki hayâlî bilgilerini hakîkat-i
ilâhiyye çevirir.
217
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
26.Bölüm Hüviyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Hüviyyet Hakkındadır
Hakk'ın hüviyyeti, isimlerinin ve sıfatlarının tamâmı dikkâte alınarak zuhûru
mümkün olmayan gaybından ibârettir.
Gûyâ hüviyyet, vâhidiyyetin bâtınına işârettir. Burada "gûyâ" dememin sebebi, hüviyyetin;
- İsme, yâhut
- Sıfata, yâhut
- Niteliğe, yâhut
- Mertebeye, yâhut
- İsimler ve sıfatlar i'tibârı olmaksızın mutlak zâta,
tam bir tahsîsinin olmayışından dolayıdır.
Belki hüviyyet, toplu oluşlarıyla ve tek tek oluşlarıyla bunların hepsine
işârettir. Hüviyyetin şe'ni, bâtın oluşu ve gayb oluşu bildirmekten ibârettir.
"Hüviyyet" kelimesi gâibte olana işârete mevzû' olan "hüve" lafzından türemiştir. Cenâb-ı Hak hakkında hüviyyet, gayb olma kavramıyla berâber isimleri
ve sıfatları i'tibâra alarak "öz"e ve "zât"a işâretten ibârettir. Aşağıdaki şiir, bunun
için söylenmiştir.
Tercüme:
"Hüviyyet, Vâhid olan zâtın gaybıdır.
O hüviyyetin müşâhede ile zuhûru, mümkün değildir.
Gûyâ hüviyyet, batnların şe'ni üzerine olan niteliktir.
Ve bunu da inkâr edecek kimse yoktur."
218
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
26.Bölüm Hüviyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Ya’nî hüviyyeti zuhûra çıkararak maddî bir şekilde ortaya koymak tecellî i’tibârı ile mümkün değildir. Bu sâdece bilinçte düşünülebilir. Bunu düşenecek aklında mutlak sûrette tecrîd
edilmiş bir akıl olması gereklidir ya’nî beşeriyetinden, nefsâniyetinden, ef’âl, esmâ, sıfatından
soyunmuş zâtî bir akıl ya’nî akl-ı küll olması lâzımdır.
Hüviyyet elle tutulur, gözle görülür bir şey olmamasına rağmen bütün sıfatları ve isimleri
de bünyesinde toplamıştır ki, bunları toplamazsa hüviyyet olmaz zâten. Nasıl ki her birerlerimizin bir hüviyyeti var ve onun hakkında bilgiler var ve onlar dahi o hüviyyetin gerçek hâli
değilse.
Bilesin ki: Bu isim Allah isminden, daha özele dönüktür. "Hüve" Allah isminin sırrıdır, dikkât edersen kendine has yazım şekli üzere "Allah" lafzında
mevcûd oldukça, o lafzın ma'nâsı vardır. Ve o ma'nâ Hakk'a dönüktür. Allah lafzının diğer harfleri kaldırılsa, kalan harfler yine de ma'nâyı ifâde eder.
Meselâ, Allah isminden;
- Baştaki "Elif" harfi çıkarılsa, geriye "Lillâh" kalır; ma'nâsı vardır.
- "İlk Lâm" harfi de çıkarılsa, geriye "Lehû" kalır, yine ma'nâsı vardır.
- "İkinci Lâm" da çıkarılsa, geriye "He" kalır. Bu "He" de, "Hû"nun aslı olan
"He"dir. "Hüve"nin aslı, "Vav" harfi olmaksızın "sâdece Hâ" harfinden
ibârettir. "Vav" harfinin ona katılması işbâ' ya’nî Arapça gramerde harfi
doyurmak için ona bir harf ilâve etme türündendir. Gramerdeki olağan
istimrâr ya’nî devamlılık kuralı, bu iki şeyi, bir kelime yapmıştır. "Hüve"
ismi, en fazîletli isimdir.
“He” harfi söylemde ve yazımda sondadır ancak oluşumda baştır. Bütün âlem, bütün
varlıklar ondan meydana gelmiştir. Bundan sonra meydana gelen ulûhiyyet mertebesi ki o da
bâtın mertebedir, “Allah” lafzının ikinci “Lâm”ının önünde yazı da olmayıp ma’nâda olan “Elif”
harfi zâhire çıkmadan bâtın halde hüviyyet-i mutlakadan ayrılması kendisine büyük bir ıztırab
vermiştir. İşte bu oluşum öyle bir “ah” çekmektedir ki bütün muhabbetler onun iştiyâkından
ve arzûsundan kaynaklanmaktadır. İşte bu “Hâ”nın ya’nî hüviyyet-i mutlakanın içinde iken
zât mertebesi i’tibârıyla kendisine bir varlık, kimlik tanındığından dolayı kendi varlığına aldığı
bu kimlikle hakîkî varlığından ayrıldığından, o hâlini özleyerek oraya “ah” etmektedir.
Mevlânâ hazretlerinin kabrine yaptığımız bir ziyârette bir tablo dikkâtimi çekti. Tablonun
yarısının üzerinde sâdece bir “Elif” ve “He” vardı, ya’nî sâdece “ah” vardı. Altında ise
“Muhammedür Resûlullah” yazıyordu. Bu “ah” ahadiyyeti oluşturmaktaydı ve bunun içerisine
bir hakîkat-i muhammedî “Mîm”i konulunca “Ahmed” olmaktadır. Bu da bizlere zâhirde açılan
muhabbeti göstermektedir. “Ah” çeken o görünmeyen “Elif” beşeriye dönüştükçe, zuhûra
geldikçe, mertebeler oluştukça ve makām-ı muhammedî ortaya gelince “Ahmed” olmaktadır.
219
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
26.Bölüm Hüviyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
“Mîm” harfinin “Dal” harfine uzanması işte bütün âlemlere bu “ah”ın yayılmasıdır
ma’nâsınadır.
Âşıklar da bu “ah” demelerinin içinde gizliden Allah’ı işâret ederler ve bu “ah” demek O
“Allah” demektir. İşte bu yönden de bu “ah” daha özele dönük olmaktadır. Beşeriyeti ile yaşayanlar da dahi bulunan bu hakîkati onlar ortaya çıkaramadıklarından dolayı bilmezler ve
“insan da bilmediği şeyin düşmanı olur” sözü gereği onu ifâde etmeye çalışarak “Hû” zikri
çekenlere de düşman olurlar.
é
“He” harfinin sonda “ ” şeklinde tek gözlü olarak yazılması mutlak hüviyyete işârettir.
Burası başlangıç olduğu için hiçbir iştirâk yoktur. Sonradan zuhûr haline gelince ve ba’zı varlıklarla zuhûra çıkmaya başlayınca “He” harfinin diğer harflerle birleştiğinde aldığı şekildeki
è
gibi “ ” iki gözlü olmaktadır. Bu gözün biri mutlak hüviyyeti, diğeri de bulunduğu mertebedeki varlığa verdiği o varlığın hüviyyetidir.
İşte bu hakîkatleri idrâk eden kişinin de enniyyeti oluşmaktadır. Bu enniyyet oluşup
idrâk edildiğinde ancak oradaki hüviyyetine ulaşılmaktadır. Bu idrâk etme elle tutulur, gözle
görülür bir ma’nâda değildir, maddesiz ve vasıfsız ancak hepsini de kendi bünyesinde toplayarak.
Mekke-i Mükerreme'de 799 yılında ba'zı ehlullâh ile bir arada bulundum. Benimle "İsm-i A'zam" hakkında konuştular. Ve;
“Resûlullâh (s.a.v.) “İsm-i A’zam” hakkında "Bakara sûresinin âhirinde ve
Âl-i İmrân sûresinin evvelindedir" buyurmuştur. Bundan anlaşıldığına göre
İsm-i â'zam, "Hüve" kelimesidir; çünkü;
- “Hâ” “Bakara sûresinin âhiri” ta'bîrinde âhir kelimesinin “Hâ”sıdır,
- "Vâv" dâ “Âl-i İmrân sûresinin evveli” ta'bîrindeki evvel kelimesinin
“Vâv”ıdır,” dediler.
Bu ârifin söyledikleri her ne kadar makbûl ise de, ben "İsm-i A'zam" için başka koku alıyorum. Bu ârif-i billâhın sözünü buraya yazmam, bu ismin şerefine ve
nebevî işâretin bu yönde olan bir işâretine dikkât çekmek içindir.
“İsm-i A’zam” olması ilk faaliyet sahasına geçiş olması ve bütün varlıkların ve bütün
isimlerin ondan ortaya çıkmış olmasındandır.
Bizlerin de ilâhî kokular alabilmemiz için yapmamız gereken en iyi islâmî faaliyet
“Rabb”ım bana ne dedi” yönünde kendimizi geliştirmektir.
220
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
26.Bölüm Hüviyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bilinsin ki, "hüve" zihinde hâzır olan şeyden ibârettir. O hâzır olan ise, histe
zâhir olandan, hayâlde gâib olana dönük bir işârettir. Eğer o "gâib olan" diye
ta'bîr ettiğimiz şey, hayâlden de gâib olsaydı, kendisine "hüve" lafzıyla işâret
edilmezdi. Bundan dolayı "hüve" lafzıyla olan işâret, ancak hâzır olanadır.
Dikkât et! Bir şey zikredilmedikçe, zamîr ona dönük olamaz. Bu zikredilme;
- Ya söylemek ile;
- Ya işâret ile;
- Veyâhut erille başlayan cümlelerdeki şân zamîri;
- Veyâ dişille başlayan cümlelerdeki kıssa zamîri gibi ya’nî kendilerinden
sonra gelen cümlenin ma’nâsını ifâde eden zamirler gibi hâl ile olabilir.
Bu îzâhın anlatmak istediğimize faydası şudur ki, "hüve" lafzı, kendisinde
yokluk, veyâhut gayblık, yâhut fenâya âit yokluğa benzeyen şeyin bulunmaması
şartıyla, salt vücûd üzerine konmuştur. Çünkü gâib olan, müşâhede edilebilir
olmayışı yönüyle yok demektir. Bundan dolayı yok olan şeye "hüve" lafzıyla
işâret etmek geçerli olmaz. Bu anlatımdan şu netîceyi alırız ki:
- "Hüviyyet" vücûda âit ve müşâhedeye âit her kemâli toplamış olan âşikâr
salt vücûddan ibârettir.
- Hükmün “gaîb olmaklıkla” gerçekleşmesinin sebebi, salt vücûdu seçip ayırıp belirgin bir hâle sokmak mümkün olmadığı içindir.
- Salt vücûdu seçip ayırıp belirgin bir hâle sokmak mümkün olmadığı gibi,
idrâk dahi edilemez.
- Bunun için hüviyyet, kendisine idrâk bağlanmadığı için, gaybdan ibârettir,
denilmiştir.
Bu sırrı anla!
Bunu demekle anlayışını zorlamamızın sebebi şudur ki:
Hakk'ın gaybı şehâdetinden ve şehâdeti de gaybından başka bir şey değildir.
Fakat insan ve diğer mahlûklardan hiçbir mahlûk böyle değildir. Bunların
şehâdeti ve gaybı varsa da, şehâdeti bir yöndendir ve bir i'tibâra göredir. Gaybı
da dîğer yöndendir ve dîğer bir i'tibâra göredir. Ammâ Hakk'ın gaybı,
şehâdetinin aynı, şehâdeti de gaybının aynıdır. Daha da doğrusu Cenâb-ı Hakk'ın
nefsine göre ne gayb vardır ve ne de şehâdet. Belki O'nun nefsindeki gaybı, kendine lâyık olan gaybtır ve şehâdeti, kendisine lâyık olan şehâdettir. Bunu Cenâb-ı
221
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
26.Bölüm Hüviyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Hak, kendi nefsi için bilir. Bunu bizim akletmemiz mümkün değildir; çünkü
Cenâb-ı Hakk'ın gaybını da, şehâdetini de hakîkatıyla bilmek ancak zâtına
mahsûstur.
222
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Enniyyet (Benlik) Hakkındadır
Hakk'ın enniyyeti, kendisine mahsûs olan şey ile kendisini ta'rîf husûsunda
yine kendine mahsûs kastından ibârettir. Enniyyet, zâhir olanın bâtın olana kapsam oluşu i'tibârı ile Hakk'ın zâhirine işârettir. Cenâb-ı Hak:
- “innehû enallâhu” ya’nî “mutlaka O (Hû), Ben Allah’ım” (Neml, 27/9);
- “lâ ilâhe illâ ene” ya’nî “ilâh yok; ancak Ben varım;” (Tâhâ, 20/14)
buyuruyor ki "hüve-hû" lafzıyla işâret edilen hüviyyet, "ene-ben" lafzıyla
işâret edilen enniyyetin ya’nî benliğin aynıdır. Bundan dolayı hüviyyet,
enniyyette anlaşılmıştır. Bu îzâh bizim "Hakk'ın zâhiri bâtınının ve bâtını da
zâhirinin aynıdır; yoksa bir yönden bâtındır, dîğer yönden zâhirdir demek değildir" dediğimizin ma'nâsıdır.
Bir bak! Cenâb-ı Hak bu cümleyi “inne” ya’nî “mutlaka” ile nasıl kuvvetlendirdi. Sözü “inne” ile kuvvetlendirerek getirmesinin sebebi şudur ki;
- Her hangi bir sözde, işitenin zihninde tereddüt olursa, o sözde kuvvetlendirme yapmak iyidir.
- Her hangi bir sözde dinleyenin inkârı olursa, o sözde kuvvetlendirme
yapmak zorunludur.
Ammâ dinleyen hayâle âit zihin olursa, kuvvetlendirmeye ihtiyâç yoktur.
“Vahdet”te ya’nî “birlik”te bâtın olan ile zâhir olanı bir görme i'tibârında, akıl
için tereddüd ve olmayacak bir şey gibi görme vardır. Akıl der ki:
- Bir şeyin bâtını nasıl zâhiri ve zâhiri nasıl bâtını olabilir?
- Ve bir olan şey’i, zâhir ve bâtın kısımlarına ayırmanın faydası nedir?
- Nefsin bu mes’elede ya tereddüdü yâhut inkârı vardır.
Onun için Cenâb-ı Hak “inne” ya’nî “mutlaka” lafzıyla kuvvetlendirerek,
Hz. Mûsâ'ya;
223
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- "Hüviyyet-hû ile işâret edilen bâtın ahadiyyet;
- "Ene" lafzıyla işâret edilen zâhir enniyyetin ya’nî benliğin aynıdır;
- Ve sen bu ikisi arasında herhangi bir yönden gayrılık, yâhut ayrılık, yâhut
kopukluk vardır, diyerek yanlış zannda bulunma!" dedi.
Ve sonra, bu ma'nâyı gramer kuralı olan “bedel” kâidesiyle ya’nî “sıfatı ile
berâber söylenen bir şeyde (enallâhu sözünde) kastın sıfat (ene) değil de zât (Allah) olması şeklinde tefsîr etti. Bedel dediğimiz, zâtî âlemden ibâret olan "Allah"
ismidir.
Ve bunda ulûhiyyetin içine aldığı toplayıcılığa ve kapsama işâret vardır.
Çünkü Cenâb-ı Hak Mûsâ'ya: "Hakk'ın bâtın oluşu ve gaybı, zâhir oluşu ve
şehâdetinin aynıdır" diyerek, bu mes’elenin ulûhiyyet hakîkatinden olduğunu
îkâz etti. Çünkü ulûhiyyet, kendisindeki ahadiyyet ya’nî teklik hükmüyle ve
gayrılık oluşumunda dahî, zıtlığın olmaması i'tibârı ile iki zıdda kapsam olmayı
gerektirir. Bu mes’ele, hayret mes’elesidir.
Sonra Cenâb-ı Hak “innehû enallâhu” ya’nî “mutlaka O (Hû), Ben Allah’ım” cümlesini, “lâ ilâhe illâ ene” ya’nî “ilâh yok; ancak Ben varım;” ile tefsîr
etti. Ya'nî "İbâdet edilen ilâhlar, benden başka değildir." O putlarda ve feleklerde
ve tabîatlarda ve her millet ahâlîsinin ibâdet ettiği şeylerde, kudreti zâhir olan
benim. "Zuhûr yeri olmaları i'tibârı ile o ilâhların hakîkatte hepsi benim" demektir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, "ilâhe" kelimesini kullandı ve onları bu "ilâh"
kelimesiyle isimlendirdi.
Bu isimlendirme, onların tefekkürleri yönünden hakîkatte Hakk'ın hakîkî
ma’nâda isimlendirilmesidir, mecâzî isimlendirme değildir. Yoksa zâhir ehlinin
bu mes’elede: "Hakk'ın bu ta'bîr ile kastı, onların "ilâh" ismini vermeleri yönündendir; yoksa hakîkatte onların kendilerinde bu isimlendirmeyi yapabilmeleri
yönünden değildir" diye zannettikleri gibi değildir. Bu, onlardan ya'nî zâhir ehlinden çıkan bir hatâ ve Hakk'a iftirâdır. Çünkü;
- Eşyânın hepsi, belki vücûd sırrında bulunanların hepsi, Allâh’ın zâtı yönünden hakîkate nisbet edilince, bu isimlendirme hakîkî isimlendirmedir.
Çünkü;
- Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, eşyânın aynıdır ve ilâhlıkla isimlendirilmesi, hakîkî isimlendirmedir. Perde ehlinden olan taklîdçilerin zannettiği gibi, mecâzî isimlendirme değildir.
224
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Eğer öyle olması gerekseydi, sözün meali: "O taşlar, o yıldızlar, o tabîatlar,
o şey’ler ki, siz onlara ibâdet ediyorsunuz; bunlar ilâh değildir, benden
başka ilâh yoktur, bana ibâdet ediniz!" demek olurdu.
- Oysa Cenâb-ı Hak, o inanç sâhiplerine, onların, o ilâh zannettikleri şeylerin
sâdece zâhirinden ibâret olduğunu beyân ederek, bu duruma göre
ulûhiyyet hükmünün bahsedilen şeylerde hakîkat olduğunu bildirmek istedi.
- Onların hakîkat olduğunu bilmeyerek bu zuhûr yerlerine karşı yaptıkları
ibâdetin, hakîkatte Allah'a dönük olacağını beyân ederek "Lâ ilâhe illâ
ene" dedi.
- Demek istiyor ki: İlâh olarak isimlendirilen her şeyin hakîkati benim.
Âlemde benden başkasına ibâdet edilmesi mümkün değildir.
- Benden başkasına nasıl ibâdet edebilirler? Ben onları, bana ibâdet etmeleri
için halk ettim. Ve bu âlemde benim halk ettiğim şeyden kastım ne ise,
ondan başka bir şeyin olmasına imkân yoktur.
İşte Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in bu makâmda "Kim ne için halk edilmişse, o şey kendisine kolaylaştırılmıştır" buyurması, bu inceliğe dayanmaktadır. Ya'nî “Hakk'a ibâdet husûsunda ne için halk edilmişse” demektir. Çünkü
Cenâb-ı Hak;
- “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ li ya'budûn” ya’nî "Ben insanları ve
cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye halk ettim" (Zâriyât, 51/56); aynı
şekilde,
- “Ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî” ya’nî "Her şey hamdı ile
O’nu tesbîh eder" (İsrâ, 17/44) buyurmuştur.
Özetle, Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya şöyle tenbîh ediyor:
"O ilâhlara ibâdet edenler, Cenâb-ı Hakk'a ibâdeti o zuhûr yerlerine tahsîs
ederek ibâdet etmişlerdir. Yâ Musâ! sen Cenâb-ı Hakk'a bütün zuhûr yerleri yönünden ibâdet et! "Lâ ilâhe illâ ene" dememin ma'nâsı budur. Ya'nî hakîkatte
benden başka ilâh yoktur. Onların ilâh dedikleri şeylerin hepsi, benim!”
İşte putlara tapmanın suç oluşu da belirtildiği şekilde, ilâhlığı o putlarla sınırlamış olmalarına dayanmaktadır. İlâhtan maksad tapınılacak şey ma’nâsında değil ilâhî varlığın
mevcûdiyetinin belirtilmesi ve bilinmesidir.
225
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu kastedilen ilâhlar ayrı bir varlık olarak görüldüğü sürece küfür hükmünde olur, ancak
o varlıkta Hakk’ın varlığı müşâhede ediliyorsa o zaman hakîkî ma’nâda ilâh olmaktadırlar.
Yapılan namaz ibâdetinde kıbleye dönülmenin şart olması bir bütünlük meydana gelmesi
içindir. Eğer kendi başına bir ilâh ortaya koyar ve ona doğru dönerse kıble karışır ve birlik
bozulmuş olur. Ka’be-i Muazzama’ya döndüğümüz zaman bir taşa dönmekteyiz ve o bir ilâh
olmaktadır ancak hakîkatini bilmeden onun sâdece taşına yönelirsek küfür ehli oluruz çünkü
tek bir yere bağlamış oluruz.
Bütün varlıklarda Hakk’ın zuhûru vardır ancak insanda kemâliyle ve zât mertebesinin
hüviyyeti ve enniyyeti ile zuhûru vardır. İşte bu hakîkati bilen de bilmeyen de yaşasın diye
Ka’be-i Muazzama merkez olarak gösterilmiştir. Ka’be-i Muazzama’da zâtî tecellînin zuhûru
olduğu için hem zâtî tecellîye ma’nen, hem de zâtî tecellî maddeten yönelinmiş olmaktadır,
ama her yönden. Ka’be-i Muazzama’yı bir vinç ile yukarıya çektiğimizde görünen sahne insanların birbirlerini ilâh edinmesinden başka bir hakîkat değildir. Bu ise Hakk’ın kurduğu bir
ilâh edinme sistemidir yoksa insanın kendi aklından çıkan bir kurgu değildir. Bu nedenle burada çok büyük hakîkatler vardır.
Her ne kadar bu hakîkatler zâhir ehli tarafından böyle bilinmiyorsa da işin hakîkati budur. Bu madde âleminde Cenâb-ı Hakk’ın en kemâlli olarak zuhûru insân-ı kâmildir. Bu bildiği
zaman taşa, toprağa yönelmektense insana yönelmek çok büyük bir oluşum ve gerçek bir
hakîkattir çünkü bu âlemde Cenâb-ı Hakk’ın insandaki zuhûrundan daha büyük bir zuhûr
noktası bulmak mümkün değildir. Bunu ise ancak hakîkatini bilen yapar yoksa zâhir olarak
bu iş olmaz. Zâhir ehli hakîkatini bilmeden yaparsa bu putperestlik olur. Bâtın ma’nâda bunu
idrak eden kişi, kendi acziyyeti ile karşısındakinin hakîkatine ve karşısındaki de aynı şekilde o
kişinin hakîkatine yönelmelidir ki, gerçek olan hâdise budur. Bu nedenle merkez zâtî tecelli
olarak Ka’be-i Muazzama oraya konuş ve dünyânın heryerinden insanlar oraya yönelmişlerdir.
Ka’be-i Muazzama madde varlığı olarak nihâyet bir taştır, ancak insan Cenâb-ı Hakk’ın
rûhunu taşımaktadır, ef’âlini, esmâsını, sıfâtını ve zâtını birlikte yüklenmektedir. Buna göre
de kendi hakîkatini bilen bir insan Ka’be-i Muazzama’dan daha değerli bir durumdadır.
Mâdeniyât mertebesinde olan Ka’be-i Muazzama’ya nasıl ki Cenâb-ı Hakk zâtî tecellîsini yapınca bütün insanlar tarafından muhabbet mevzû’ olmaktadır? Ya insan mertebesindeki insana zâtî tecellîsini yapınca Cenâb-ı Hakk nasıl bir hâdise ortaya gelir? İşte bunu tasavvur etmek dahi mümkün değil aslında.
Cenâb-ı Hak bu hitâbı Mûsâ'ya:
"Ene" ya’nî “Ben”, Allah ismiyle mertebesine işâret edilen "hüve"nin ya’nî
hüviyyetin aynıdır. Bundan dolayı, Yâ Mûsâ, bana hüviyyetin aynından ibâret
olan zuhûr yerlerinin hepsini toplamış olan "enniyyet" yönünden ibâdet et!" diye
bildirdikten sonra yapmıştır.
Bu hitâb, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberi olan Hz. Mûsâ'ya bir inâyetidir. Şöyle
ki, Hz. Mûsâ bütün zuhûr yerleri i'tibârı ile ibâdet edince, Cenâb-ı Hakk'a bir
yönden ibâdet edip, dîğer yönden ibâdet etmeme kusûrundan kurtulmuş olur.
Bir yönden ibâdet edip, dîğer yönden ibâdet etmese, ibâdet etmediği yönden
226
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Hakk'ı kaybetmiş olurdu. Bundan dolayı bir yönden hidâyete nâil olsa da, dîğer
yönden dalâlete düşmüş olurdu. İşte farklı din anlayışlarına sâhip olanların ilâhî
yoldan sapmakla dalâlete düşmesi, ibâdeti bir yöne tahsîs etmelerindendir.
Eğer oraya hüviyyeti yönüyle değil de bir başka şekilde yönelirse onun dışında başka tür
ibâdetler yapmayacağından Hakk’ın vechini ayırmış olur ve bir vechine yönelerek diğer
vechini inkâr etmiş olur. Oysa ibâdet Hakk’a ise her vecihten Hakk’a ibâdet gerekir. İşte
İslâmiyetin genişliği buradadır, “Her nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” diyerek bu
genişlik gösterilmiştir. Ancak bunların hakîkatlerini görmeden kuşa kuş, toprağa toprak diyerek yöneldiğin zaman bu putperestlik olur. Özleri i’tibârıyla onlara olan yönelme ise
Hakk’adır, doğrudan doğruya Hakk’ın hüviyyetinedir.
Fakat "Lâ ilâhe illâ ene" ifâdesiyle şerh ve Allah ile tefsîr edilen enniyyetin,
hüviyyetin içeriğindeki;
- Akledilmiş olan zuhûr yerlerini;
- Ve tecellîleri;
- Ve işleri;
- Ve gerekleri;
- Ve ilâhî kemâlâtın hepsini toplamış olan enniyyet noktasından Cenâb-ı
Hakk'a ibâdet edilirse, o ibâdet lâyık olduğu şekilde bir ibâdet olur.
İş bu ma'nâya Cenâb-ı Hak Kur'an'da “Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen
fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferreka biküm an sebîlih” ya’nî "Ve muhakkak bu doğru yoldur. Öyleyse ona tâbi' olun ve doğru yoldan ayrılmanıza
sebep olacak olan farklı yollara tâbi' olmayın" (En'âm, 6/153) âyet-i kerîmesiyle
işâret etmiştir. Farklı yollara ve inançlara tâbi' olanlar da Allah yolu üzerine ise
de, farklı yollara tâbi’ olmakla ayrılığa düştüklerinden, inançlarına şirk ve inkâr
girmiştir.
Ammâ tevhîd ehli olan Muhammedîler böyle değildir. Onlar hakîkî yol üzerinedir. Hangi kul Allah yolu üzerine yürürse; "Kendine ârif olan, Rabb'ine ârif
olur" sırrı kendine açılır. Bu sır kendisine açıldıktan sonra Allah'a hakkıyla
ibâdetin yolunu arar.
Kişi, “Yakîn gelene kadar Rabb’ine ibâdet et!” hükmüyle belirtilen hâl kendisinde oluşana
kadar yaptığı iyi niyetli ibâdetlerde ma’zûr sayılır. Çünkü yakîn haliyle idrak etmezden evvel
227
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
27.Bölüm Enniyyet Hakkında-Terzi Baba Şerhi
ayrı ayrı varlıklar hayâlinde vardı ve muhabbetiyle onlara yönelmişti. Yakîn geldikten ya’nî bu
ilmi idrâk ettikten sonra ibâdeti yukarıdaki şekilde hakkıyla yapmaya çalışır.
Hakkıyla Hakk'a ibâdet ise, ilâhî isimlerin ve sıfatların hakîkatiyle tahakkuk
etmekle olur. Bu anlatılan ibâdeti yapan kul, Hakk'ın zâhir ve bâtın şey’lerin aynı
olduğunu bilir. Ve bunu bilince Hakk'ın Mûsâ diye ta'bîr edilenin aynı olduğunu
bilir. O zaman Mûsâ, Hak için hakîkati bularak, hakkıyla ibâdet etmenin yolunu
tam anlamıyla bulmak için, ilâhî isimleri ve sıfatları gerektiren kemâlâtın
icâblarını Hakk'ın kendine ne şekilde bildirdiğini taleb etmeye başlar. Oysa bunu
da seçip ayırıp, belirgin bir şekle sokmak mümkün değildir. Bundan dolayı
Cenâb-ı Hakk'a hakkıyla ibâdet etmek de mümkün değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak,
sonsuzdur ve isimlerinin ve sıfatlarının da sonu yoktur. Sonuç olarak hakkıyla
ibâdet etmenin de sonu yoktur. Bu makâmda Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v):
"Yâ Rabbî, seni hakkıyla bilemedik ve senin kendini senâ ettiğin gibi sana
hakkıyla ibâdet edemedik" buyurmuştur. Bu makâmda Hz. Sıddîk (r.a) da:
"İdrâk etmekten yana âcizlik, bir tür idrâktir" buyurmuştur.
Zâten belirtilen şekilde hakkıyla ibâdet etmemize gerekte yoktur, çünkü bir meyve türünü tanımak için bir tanesini tanımak yeterlidir.
Ben aşağıdaki beyitleri bu ma'nâ için yazdım. Tercümesi:
"Ey ma'nâsı akılları hayrete düşüren sûret! Ey oluşumu varlıkları gaflete uğratan dehşet! Ey sonların, en son noktası! Ve ey sonsuzluğun sonu! Ki ma’nâsını
düşünürken en akıllıyı hayrete düşüren! Kereminle kendini hakkıyla senâ etmek,
yine sana âittir. Sen hamd ü senada, senâ edenden ve ortaktan münezzehsin.
Akıllı kimse seni idrâk ile emeline nâil olamaz. Büyüklük ve azamette senin bir
sonunun olmasından seni tenzîh ederim. Benim seni bilmek husûsunda bilgim
kusûrumu i'tirâf etmekten ibârettir. Seni idrâke ulaşmaktan âciz olmak, bizim
için idrâktir."
Ba'zen de sûfîler, enniyyeti kul kavramı üzerine verirler. Çünkü enniyyet
ya’nî benlik, hâzır olup müşâhede edileni bildirir. Her müşâhede edilenin
hüviyyeti ise onun gaybıdır. Bundan dolayı hüviyyeti gayba ya'nî Hakk'ın zâtına,
enniyyeti de şehâdete ya'nî akledilir olan kula verdiler.
Bu hassas bir noktadır, bunu anla!
228
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
28.Bölüm Ezel Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Ezel Hakkındadır
Ezel, "öncelik" kavramından ibârettir. O ya’nî “ezel” öncelikle, "Cenâb-ı
Hakk'ın kemâlindeki zâtî gerekliliğiyle hükmedilmiştir" demektir. Yoksa, sonradan olanlar üzerine uzun bir zamân ile Hakk'ın öne geçişi ma'nâsına olarak "ezel"
denilmemiştir.
Ârif-i billâh olmayan kimselerin anlayışına ikinci şıkkın gelmesi, onların
noksânı olup, Cenâb-ı Hak ondan son derece yücelik ile yücedir. Ezele, bu şekilde
ma'nâ verilmesinin bâtıl olduğunu bu kitâbın daha önceki kısımlarında izâh ettik.
- Bizim varlığımızdan evvel Cenâb-ı Hak mevcûd olduğu gibi, O'nun
ezeliyyeti şu anda da mevcûttur.
- Ezeliyyette hiçbir zaman değişim yoktur.
- Ebedlerin ebedinde de ezelî olarak zevâl bulmayandır.
Ebedin ma'nâsı, bu bölümü tâkib eden bölümde inşâllâh beyân olunacaktır.
İşte Cenâb-ı Hak hakkındaki ezel, yukarıda îzâh edildiği şekildedir.
Sonradan olan vücûd için de ezel vardır. Sonradan olan vücûdun ezeli, sonradan olanın vücûduna öncelik kazanan zamândan ibârettir. Bundan dolayı her
sonradan olanın ezeli, dîğer sonradan olanların ezelinden başkadır. Bu îzâha göre
ma'denin ezeli, bitkinin ezelinden başkadır. Çünkü ma'den bitkiden evveldir. Ne
kadar bitki varsa, onların vücûdu, ma'denin vücûdundan sonradır. Şu halde bitkiye göre ezeliyyet, ma'denin vücûdu zamanı olur. Ya'nî ma'denin vücûdundan
daha evvelki zaman, onun ezeli demek değildir.
- Ma'denin ezeli de, cevherin vücûdu zamanıdır.
- Cevherin ezeli de, heyûlânın vücûdu zamânıdır.
- Heyûlânın ezeli de hebânın vücûdu zamanıdır.
- Hebânın ezeli de, tabîatların vücûdu zamânıdır.
- Tabîatların ezeli de, unsurların vücûdu zamânıdır.
229
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
28.Bölüm Ezel Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- Unsurların ezeli de, illiyyînin vücûdu zamanıdır.
- "İlliyyîn" dediğimiz, "kalem-i a'lâ, akıl, rûh" olarak isimlendirilen melek ve benzeri şeylerdir. İşte bunların ve âlemin tamâmının ezeli, “hazret kelimesi”dir.
- "Hazret kelimesi" dediğimizin ma'nâsı ise, Cenâb-ı Hakk'ın bir şeye "Kün-Ol!"
dediği anda, onun vücûd bulması demektir.
Ammâ mutlak ezele Cenâb-ı Hakk'ın kendisinden başka hiç bir şeyin hak edişi yoktur. Mahlûklardan hiçbir şeyin mutlak ezelde ne hükmen, ne de aynî olarak
vücûdu yoktur.
Yolumuz sâliklerinden bir zât "Ezelde biz Allah'ın indinde idik" demişse de,
onun dediği ezel, halk ezelidir. Yoksa Hakk'ın ezeliyyetinde, halktan hiç bir şey
mevcûd değildir. Hakk'ın ezeli, "ezellerin ezeli"dir. Bu ezellerin ezeli, Hak için
zâtî hükümdür, ona zâtî kemâliyle hakedicidir.
Bilinsin ki, "ezel" ne vücûd ile ne de yokluk ile vasıflanamaz.
- Vücûd ile vasıflanamaması ezelin hükmî bir husûs olup, aynî ve vücûdî bir
husûs olmayışındandır.
- Yoklukla vasıflanamaması, bağıntıdan, hükümden, salt yokluktan evvel olmasından dolayıdır. Ne bağıntıyı, ne de hükmü kabûl etmez. Onun için
kendisinden hükmî vasıflandırma kalkıcıdır.
Özetle, Hakk'ın ezeli ebedi; ebedi ezelidir.
Bilinsin ki, Hakk'ın ezeli, kendisine mahsûs olduğu için, halk kavramı o ezelde ne hüküm olarak, ne de aynî olarak mevcûd değildir. Çünkü Hakk'ın ezeli
kendine mahsûs olan öncelik hükmünden ibârettir. Bundan dolayı Hakk'ın o önceliğinde halk için hiçbir yönden hüküm yoktur. Burada,
- "ilmî taayyün yâhut vücûdî taayyün i'tibâriyle halkın da, Hakk'ın önceliğinde vücûdu vardır" denilemez.
Çünkü halk için ilmî vücûd ile hükmedilse, halkın Hakk’ın vücûdu ile
berâber mevcûd olması lâzım gelir. Oysa Hak, bu yaptığımız îzâhı “Hel etâ alel
insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ” ya’nî “İnsan üzerinden
“hîn” ya’nî öyle bir zaman geçmedi mi, ki “dehr”de zikredilir bir şey değildi”
(İnsân, 76/1) âyetiyle te'yîd etmiştir. Bu âyette âlimlerin hepsi, "hel" ya’nî “mi”
edatının, kesinlik ifâde eden "kad" edatı ma'nâsında olduğunda birleşmişlerdir.
230
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
28.Bölüm Ezel Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu durumda âyet-i kerîmenin ma'nâsı "İnsan üzerine “hîn” ya’nî öyle bir zaman
geçmiştir ki, insan “dehr”de zikredilir şey’ değildi" demektir.
- Bu âyette "dehr" Cenâb-ı Hak'dan ibâret;
- "hîn" ilâhî tecellîlerden bir tecellî demektir.
- Âyetteki "lem yekûn şey'en" ya'nî “şey’ değildi” ifâdesi “onun o tecellîde
vücûdu yoktu" ma'nâsınadır. "O tecellîde vücûdu yoktu" dediğimiz, aynî
ve ilmî vücûdu da kapsamaktadır. Çünkü insan o tecellîde zikredilir şey'
olmadığı için, ma'lûm değildir.
İşte bu bahsedilen tecellî, Hakk'ın kendisine mahsûs olan ezelidir.
Ammâ Cenâb-ı Hakk’ın ezelde rûhlara buyurduğu “e lestü birabbiküm,
kâlû belâ” (A'râf, 7/172) "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? Evet! dediler," şeklinde olan rivâyete gelince:
- Oradaki ezel, mahlûkların ezellerindendir.
- Dikkat et! Cenâb-ı Hak, o rûhları "min benî âdeme min zuhûrihim
zurriyyetehüm” ya’nî “Âdemoğullarının zuhûrundan zerrelerini çıkardım" diyor. Bunun ma'nâsı ise, ma'lûmâtın ilmî âlemde taayyün etmesi hâlinden ibârettir. Rûhları zerrelere benzetmesi, gâyet latîf oldukları içindir.
- Cenâb-ı Hakk'ın onlara "e lestü birabbiküm" ya’nî “Ben sizin Rabb’iniz
değil miyim?” buyurması, onlarda ilâhî isti'dâd oluşturmasından ibârettir.
- Rûhların da "belâ" ya’nî “evet” cevâbını vermesi, ilâhî zuhûr yerleri olmayı
kabullerine sebeb olan kābiliyyet ve isti'dâdlarına işârettir.
- Cenâb-ı Hakk’ın onlara, "e lestü birabbiküm" tarzında sorması, onlara
ihsân ettiği isti'dâdın gereklerini bildiği için ve kendilerine verdiği fıtrî
kābiliyyetin rubûbiyyeti kabûl ederek, inkâr edemeyeceğini bildiği içindir.
Onun için rûhlar, "belâ" ya’nî “evet” cevâbını verdi.
Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân'da onlara bu şekilde şâhidlik etmesi, bizim kıyâmet
gününde onların rubûbiyyete îmân ettiklerine ve tevhîde inanmış olduklarına
şâhidlik etmekliğimiz içindir. Çünkü biz, ya'nî "Ümmet-i Muhammed" kıyâmet
gününde insanlar üzerine şâhid olacağız. Kıyâmet gününde meleklerin o rûhlara
küfür veyâ inkâr isnâd etmeleri makbûl değildir. Çünkü bu şâhidlik, onlar için
işin esâsı yönünden oluşmuş değildir. Çünkü melekler örneğin küfür zannettikleri şeyin bâtınına olan ilâhî bilgiye vâkıf değildirler. Bundan dolayı onların
231
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
28.Bölüm Ezel Hakkında-Terzi Baba Şerhi
şâhidliği işin hakîkatinden dolayı olmayıp, bizim şâhidliğimiz işin hakîkatine dayanmaktadır. Çünkü bu hakîkati Cenâb-ı Hak bize haber vermiştir. Bundan dolayı bizim delîlimiz, apaçık sağlam bir delîldir; çünkü bizim delîlimiz Cenâb-ı
Hakk'ın halka karşı saâdetle olan şâhidliğinin delîli demektir. Meleklerin delîli
bâtıldır; çünkü melekler zâhire göre hükmetmektedirler. Meleklerin hükümleri,
zâhirden başkasına bağlanmaz.
Yânî melekler dışa bakarak karar vermektedirler ve iç bünyeyi bilememektedirler.
Görmüyor musun, Âdem (a.s.) kıssasında Âdem'in yeryüzünde bozgunculuk
yapacağına hükmederek ve kendilerinin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve takdîs ettiklerini düşünerek, "biz ıslâh edicileriz" dediler.
Oysa Âdem'in bâtınında olan rahmânî hakîkatler ve rabbânî sıfatlar hakîkati
yönünü de düşünemediler. Cenâb-ı Hakk'ın Âdem üzerine sıfatlarıyla tecellîsi
ortaya çıkınca ve melekleri ve diğerlerini ihâta eden ilâhî ilim sıfatının Âdem'de
bulunduğunu meleklere bildirince “subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ”
ya’nî “Sen subhânsın. Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur”
(Bakara, 2/32) i'tirâfını yaptılar. Bu da gösteriyorki onların bu âyet-i kerîmedeki
ilimleri kayıtlı ilimdir, ya'nî zâhire bağlıdır. Ammâ Âdem böyle değildir. O,
eşyâyı mutlaklık üzere ilâhî ilim ile bilir. Çünkü ilâhî ilim ile kasıt, Âdem'in bahsedilen bu ilmidir.
-
Hakk'ın sıfatları, onun, ya'nî Âdem'in sıfatlarıdır;
-
Hakk'ın zâtı, onun, ya'nî Âdem'in zâtıdır.
Bu sırrı iyi anla!
Melekler Subbûh ve Kuddüs isimlerinin zuhûrları olduklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’ı
tesbîh ve takdîs etmektedirler.
232
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
29.Bölüm Ebed Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Ebed Hakkındadır
Ebed, “Allah için” sonralık kavramından ibârettir.
Zâtî zorunlu vücûdunun gereği yönünden Allah için "ebed" bir hükümdür.
Çünkü Allah'ın kendi nefsi için olan varlığı, zâtı ile kâimdir. Zâtı ile kâim olduğu
içindir ki, kendisi için bakâ, geçerli olmuştur. Çünkü Allah, yoklukla öne geçmiş
değildir. İmkân dâhilinde olandan evvel ve sonra, kendisine bakâ ile hükmedilmesi, işte bu şekilde zâtıyla kâim olup, başkasına ihtiyâcının olmayışından dolayıdır.
İmkân dâhilinde olan ise böyle değildir. Her ne kadar o da sonsuz ise de,
vücûdu kesintiye uğramaya mahkûmdur. Çünkü yokluk ile öne geçmiştir. Her
yokluk ile öne geçenin, dönüş yeri yine yokluktur. Bundan dolayı imkân dâhilinde olanın üzerine yokluğa gitme ile hüküm zarûrîdir. Böyle olmasa, imkân dâhilinde olanın da bakâda Hak ile berâber yürümesi lâzım gelir; bu ise muhâldir.
Bu şekilde imkân dâhilinde olanın yokluğa gitmekle ve Hakk'ın bakâ ile vasıflanmasından dolayıdır ki, Allah için sonralıkla hüküm geçerli olmuştur.
Bilinsin ki, sonralık ile öncelik, Allah için hükümseldir, zamânsal değildir.
Çünkü Allah üzerine zamân geçmesi muhâldir. Bu işâret ettiğimiz şeyi anla!
Özetle, Hakk'ın ebedi, imkân dâhilinde olanın vücûdunun kesintiye uğramasından sonra Hakk'ın vücûdundaki devamlılığı i'tibârı ile zâtî işinden ibârettir.
Bilinsin ki; imkân dâhilinde olanlardan her birinin de ebedi vardır.
- Dünyânın ebedi, dünyanın âhiret hâline geçmesiyledir.
- Âhiretin ebedi, âhiretin Hakk'a geçmesiyledir.
Şu kadar var ki, imkân dâhilinde olanların ebedlerinin kesintiye uğraması
hükmü zarûrîdir. O ebedler, ister cennet ehlinin ebedleri, isterse ateş ehlinin
ebedleri olsun. Bu tür ebedler ne kadar devâm da etse, ne kadar devamlılığı uzun
da olsa, yine kesintiye uğramaya mahkûmdur. Çünkü Hakk'ın ebediyyetini ta-
233
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
29.Bölüm Ebed Hakkında-Terzi Baba Şerhi
savvur etmek, Hak'dan başkasının kesintiye uğramasına hükmetmeye bizi
mecbûr kılmaktadır. Bundan dolayı Hakk'ın bakâsına kadar, mahlûkun
vücûdunun devâmına imkân yoktur. Biz sâdece bu mes’elenin îzâhını anlaşılabilir bir ibâre hâline sokmuş olduk; çünkü biz, apaçık bir keşf ile müşâhede ettik.
İsteyen bu îzâhımıza îmân eder, istemeyen etmez.
Zaman öncelik ve sonralık hükmü meydana getiriyor ise ve bunu ortaya Hakk çıkarıyor
ise o zaman O’nun önceliği ve sonralığı söz konusu olamaz. Bir çember düşünelim, o çemberin her bir yerinde bir işaret olmadıkça orada ne öncelik vardır ne de sonralık. Ancak bu
çemberin üzerine bir benlik konulduğunda ya’nî kendi vücûd benliğimizi, varlığımızı koyduğumuz zaman, bize göre öncelik ve sonralık ortaya çıkar. Bu da yine çembee göre değil bize
göredir.
Cennet ve cehennem hakkında bahsedilen ebediyyet bizim kapasitemize göre olan bir
ebeddir yoksa Allah’a göre olan bir ebed değildir. Ancak yine de cennet ve cehennemde bulunacak olanlar için olacak sonluk bizim aklımızın alacağı ma’nâda bir sonluk değildir. Bu durum çok uzun bir sonluluk hâli olduğundan bize göre ebedî yaşam hükmündedir. Şunu da
düşünebiliriz, bu ebedi yaşamlarda bizim kimliklerimizin tamâmen ortadan kalkması gereceği
yönünden bir ebediliktir. Nihâyet ne kadar üzerimizde zâtî tecellî de olsa, hüviyyet-i mutlaka
üzerimizde de olsa bu iş bir yönüyle yine de sonradan olmadır, ancak farkı diğer varlıklar
ef’âl, esmâ tecellîleri olanlardır, bu ise zâtidir. Diğer varlıkların ebedleri buradaki süreleri kadardır, insanın ise âhireti olduğundan dolayı ebedi devâm ediyor. Evvelâ bireysel olarak
dünyânın bitimine kadar bir ebed oluyor; mahşere kadar kabirde bir ebed oluyor; mahşerden
sonra cennet veyâ cehennemde bir ebed oluyor, işte bu şekilde ne kadar beşer idrâkinin
alamayacağı daha nice ebedler varsa, bu kadar bunların sonu vardır. Bizim hesâbımız,
kitâbımız bittikten sonra bizdeki tecellî bitmiş olur ve Cenâb-ı Hakk bizlerden sonra bir başka
varlıkları ve sistemi ortaya getirir ve o zaman da onları ezelleri ve ebedleri olur. Ma’kûl olan
da budur çünkü bütün bunların sonunda bir başka âlemin yaşantısı olması lâzımdır ki ondan
da bahsedilmemiştir. Tabi’ bu bahsettiğimiz ebedler daha önce de söylediğimiz gibi çok çok
uzun süreler olup beşer aklıyla idrâk edilecek bir süre değildir.
Başkasına ihtiyâç duymayan kendi varlığımız ile var olmamız gerekiyor ki bizim de müstakil bir ebedimiz olsun. Biz dünyâya geldik ve bir başlangıcımız olduğunu bilebiliyoruz, her
ne kadar bu bilme hesap ile olmasada ilmî olarak biliyoruz. Buna bakarak ebedimiz olduğunu
da biliyoruz.
Bilinsin ki, âhiret hallerinde her bir hâl için "ebediyyet" hükmü vardır. O haller ister rahmete nâil olanların, isterse azâba dâhil olanların halleri olsun,
farketmez. Bu azîz bir sırdır ki, bu sırrı, keşfe nâil olanlar ancak bizzât hakîkati ile
yaşayabilir. Ve o kimse, o âhirete âit hâlde ebediyyen kesinti olmadığını bilir. Bu
âhirete âit hâl, kendine has bir hâldir. Ba'zen o hâl, olduğu şekilden başka bir hâle
intikâl eder, ba'zen de intikâl etmez. Başka bir hâle intikâl ederse, bahsedilen
“kendine hâs bir hâl olma” hükmü ikinci halde de dâimdir. Bu hüküm, âhiret
234
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
29.Bölüm Ebed Hakkında-Terzi Baba Şerhi
hallerinden ne kesilir, ne de ayrılır. Bu müşâhedeye âit bir husûstur, aklın bunda
mecâli yoktur. Çünkü akıl, bunu halledemez. İnşâllâhu Teâlâ cennet ve cehennem bahislerinde bu söylediğimiz hakkında yeteri kadar îzâhlar gelecektir. Kısaca, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin ebedi, ebedlerin ebedidir; ezeli de,
ezellerin ezelidir.
Bilinsin ki, Hakk'ın ebedi, ezelinin; ezeli, ebedinin aynıdır. Çünkü ebed, izâfî
olan iki tarafın (evvelliğin ve âhirliğin) Hak'dan kesilmesinden ibârettir. Hakk'ın
bakâ ile zâtının ferdliği, bununla tahakkuk eder.
- Evvellik izâfetinin Hak'tan kesilmesiyle, evvellik bağlantısından evvel,
Hakk'ın vücûduna "ezel" ismi verilir.
- Hak'dan âhirlik izâfetinin kesilmesiyle, âhirlik bağlantısından sonra Hakk'ın
bakâsına, "ebed" ismi verilir.
Bu ikisi, ya'nî ezel ile ebed Allah için iki vasıftır. Zorunlu vücûdun
akledilmesi için zamânsal izâfet bu vasıfları çıkartmıştır. Yoksa, ne ezel vardır, ne
de ebed vardır. Kendisiyle berâber hiçbir şey olmamak üzere Allah mevcûddur.
Ve şu an dahi o vücûd ile yine Hak mevcûddur.Yine kendisiyle beraber, kendisinden başka bir şey yoktur. Allah için, ebedden ibâret olan ezelden başka bir vakit yoktur. "Ebed" dediğimiz, kendi üzerine zaman geçmesi olmaksızın, Hakk'ın
vücûduna hüküm ile beraber, zamân hükmünün ilâhî bakâya uzayabilmesi
hükmünün kesintiye uğramasından ibârettir. Kısaca, Hakk'ın bakâsı, zamanın
kesintiye uğramasından ve Hak ile berâber zamanın devâmı olmasından ibâret
olup, "ebed" dediğimiz işte budur.
Ya’nî akıl yolundan Cenâb-ı Hakk’ın evvelliğinin ve âhirliğinin düşünülmesi için bu terimler kullanılmıştır oysa bu evvel ta’birinin konulmasından öncede Cenâb-ı Hakk vardır, âhir
tâbirinin kalkmasından sonra da olacaktır. İşte bu idrâke geldikten sonra ya’nî aklın ile O’nun
ebedine ve ezeline bir sınır çizemediğini anladığın zaman bu “ezel” ve “ebed” olur ki, yine de
beşerin anladığı bir “ezel” ve “ebed” olur.
235
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
30.Bölüm Kıdem Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Kıdem Hakkındadır
Kıdem, zâtî zorunlu oluş hükmünden ibârettir. Zatî zorunlu oluşu Hak için,
Hakk'ın “Kadîm” ismi zâhire çıkarmıştır. Çünkü her, zâtıyla zorunlu olan şeyin
vücûdu, yokluk ile öne geçici olamaz. Her, yokluk ile öne geçmeyen şeyin de,
hükümde kadîm olması zarûrîdir. Yoksa Allah kıdemden yana da yücedir. Çünkü kıdem, kadîm üzerine zamanın geçişinin uzamasından ibârettir. Hak bundan
yana yücedir.
Şu halde Hakk'ın kıdemi, zâtî zorunlu oluşuna lâzım olan hükümden
ibârettir. Yoksa Allah ile halk arasında her ikisini cem' eden vakît ve zaman yoktur. Belki Allah'ın vücûdunun, mahlûklarının vücûduna önceliği, "kıdem" denilen şeydir. Mahlûkların sonradan olması, onu vücûda getiren mûcide
ihtiyâcından dolayı olup, "sonradan olan" ismiyle isimlendirilen de budur.
Sonradan olan için ikinci bir ma'nâ daha vardır. O da zikredilir bir şey’ değilken, bir şeyin vücûdunun zâhir olmasından ibârettir. Çünkü mahlûk hakkında
lâzım ve bilinmiş olan sonradan olma, o mahlûkun kendisini vücûda getiren
mûcide ihtiyâcından başka bir şey değildir. İşte mahlûka “sonradan olma” ismini
gerektiren şey, bu ihtiyâç hâlidir.
Hakk’ın bize olan tecellîsi bizim için değil Hakk kendisi için ebedîdir. Bizim öz cevherimiz
bize âit bir varlık olmayıp Hakk içindir ve Hakk’tandır. Cenâb-ı Hakk’ın bizde bir zâtı var, bir
rûhu var işte bu bizde ebedî ama bizim için değil Hakk’ın kendisi bakımından ebedî. İşte bu
bize âit bir varlık değil ve mahlûk olmayanda budur. Biz ona hükmedemiyoruz ve o bize bize
hükmediyor. En sonda ya’nî cennet veyâ cehennemin tükenişinde bu Hakk’a geriye gidecek
ve bizden ortada hiçbirşey kalmayacaktır çünkü kıdem odur. İşte bu yüzden cennette ebedî
değildir, cehennemde ebedî değildir, insanlar da ebedî değildir ve olamaz da zâten mümkün
değildir.
“Halidîne fîha ebedâ” âyet-i kerîsinde belirtilen ebedîlik ise hakîkî ma’nâda ebedîlik
değil, mahlûk hükmündeki ebedîliktir. Mahlûkat olarak bu süre idrâk edilemeyecek kadar
uzun bir süre olduğundan kendisine göre ebedî sayılır, ancak ulûhiyyete göre sonludur.
Her ne kadar fiilen ve fizîken ya’nî gerek rahmânî gerek cismânî olarak kimliklerimiz sona eriyor isede repertuarda isimlerimiz sona ermiyor. Ya’nî Levh-i Mahfûz’da sanki geçmişte-
236
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
30.Bölüm Kıdem Hakkında-Terzi Baba Şerhi
ki hâtıralarmış misâli yazılmaktadır. Cenâb-ı Hakk bu repertuarı mutlaka yapar çünkü o
tecellî ettiği zuhûrunu da gözden çıkarmaz.
Kişi Hakk’tan aldığı enerjisini o ebedîlik içerisinde bir şekilde tüketiyor ve kullanıyor hepsini sonra geriye bir tek zâtı kalıyor, fizîkî, rûhî neleri varsa hepsini tüketiyor. Bu da Hakk’a
döndüğünde repertuara geçmektedir.
Bizler vücûd dendiği zaman maddî ma’nâda bir vücûd düşünüyoruz, ancak vücûd-u mutlak diye belirtilen anladığımız şeklî ma’nâda bir vücûd değildir. Bu vücûd kendi kendinden
kendisiyle mevcûd olan vücûddur, zâtî mevcûddur. İşte “vücûd” insâniyye hakîkatı olan
vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi
nefs ma’rifeti, ya’nî kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri halk edicisine ma’rifet, yânî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü var edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir.
Ba’zı terimler hemen bizi Hakk’tan ayrı kesrete düşürmekte ve kendi kendimize bir kimlik vermemize sebep olmaktadır ki bu şeriat mertebesine âit anlayış olmadan da bu işin içerisine girmeye imkân yoktur. Her mertebedeki yaşantı ve idrâk derecesi ayrıdır. Bizlere lâzım
olan ise şerîat ve tarîkat mertebesi üzerine kurulmuş hakîkat ve ma’rifet mertebesine âit
bilgilerdir. Şerîat ve tarîkat mertebesinden bakıldığında kişi kendisindeki ulûhiyyet
hakîkatinin farkında olmaz sâdece Hakk’tan ayrı varlıklar olarak kendisini görür ve ötelerde
olan bir Allah’a yönelir. Hakîkat ve ma’rifet mertebesinde ise yine şerîat ve tarîkat mertebesindeki hüküm geçerli olmakla birlikte şerîat ve tarîkat mertebelerini hudûs ya’nî sonradan
olan tarafımıza vererek, özümüzde ise Hakk’tan ayrı olmadığımızı idrâk etmemiz gerekmektedir. Yine sonradan olmaklık vardır ancak bu sefer kadîme bağlı sonradan olmaklık vardır.
İşte kadîm olana bağlı olan yönümüzü bilirsek ancak kendimizi nefs ma’rifeti olarak tanımış
oluruz.
Kendimizi ne sâdece çok aşağı bir varlık olarak görerek, ne de çok aşırı derecede yüksek
bir varlık olduğumuzu idrâk ederek gurura ve kibire kapılmadan hayâtımızı Rabb’ımız ile birlikte sürdürmemiz gerekmektedir. “O sizinleydi, siz neredeydiniz” sorusunun cevâbını verebilirsek diğer cevaplar çok kolay olacaktır zâten. Biz “Ya Rabb’i zâten bir ömür boyu seninleydik” diyebildiğimiz anda melekler “biz zâten senin öyle diyeceğini biliyorduk” diyecekler diğer
soruları daha hafîf olarak geçeceklerdir.
Bu irfâniyeti burada iken elde edersek eğer dünyâ ve âhiretin bizim için hiçbir farkı olmaz, ayrı seyrin devâmı olur sâdece. Gerçekte zâten öyledir ancak farkında olunmadığı için
ayrı gibi görülmektedir.
Mahlûk, ilâhî ilimde mevcûd olmakla berâber, vücûdun kendisinde sonradan
olmuş olandır. Çünkü kendisini vücûda getiren bir mûcide ihtiyâç duymaktadır.
Bundan dolayı zuhûrundan önce ilâhî ilimde mevcûd olsa da, mahlûka kadîm
ismini vermek doğru olamaz. Çünkü mahlûkta başkasının vücûduyla mevcûd
olmak, aslî hükümdür. Şu halde mahlûkun vücûdu, Hakk’ın vücûdu üzerine
sâbitlenmiştir. İşte, “sonradan olma”nın "ikinci ma'nâ"sı budur.
Bu izâha göre ilâhî ilimdeki sâbit ayn’lar sonradan olmuştur; bu i'tibâra ve bu
bakış açısına göre kadîm değildir.
237
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
30.Bölüm Kıdem Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu mühim bir mes’eledir ki, irfân imâmları bu mes'elede gaflet etmişlerdir.
İrfân imâmlarından hiç birisi yoktur ki, izâhında sâbit ayn’ların kıdemine hüküm
vermeye dâir sözü olmasın.
Sâbit ayn’ların kıdemini söylemek de mümkündür. Fakat bu da, başka bir
i'tibâra ve başka bir bakış açısına göredir. İşte onu da sana izâh ediyorum:
- Bilindiği gibi ilâhî ilim kadîmdir; yâ'nî ilâhî ilim üzerine kıdem ile hükmedilmiştir.
- "Kıdem" de, zâtî zorunlu oluştan ibârettir. Çünkü Hakk'ın sıfatları, ilâhî hükümler yönünden bakıldığında cenâb-ı âlîsine lâyık olan her şeyde zâta katılmıştır.
- İlme ilim denilmesi, ma'lûmun vücûdu olmaksızın geçerli olamaz. Çünkü,
âlimin vücûdunun olmayışıyla, ilmin ve ma'lûmun vücûdu nasıl muhâl ise,
ma'lûmsuz ilmin de vücûdu muhâldir.
- Bundan dolayı sâbit ayn’lardan ibâret olan ma'lûmat, kıdem hükmünde ilme
katılmıştır.
- Bu durumda ma'lûmat, Hakk'a bağlanmakla kadîm, kendi mevcûdiyetlerine
göre ise sonradan olandır.
- Şu halde halk, Hakk'a sonradan katılma hükmü ile katılmış demektir. Çünkü
halka âit vücûdun Hakk'a dönmesi,emr-i vâkî' yönüyle aynî bir husûs, zâtları
i'tibârı ile hükmî bir husûstur.
Bu öyle mühim bir mes'eledir ki, bunu kâmil ferdlerden başkası idrâk edemez. Çünkü, ilâhî yaşantıdan olan bu tür yaşantı, tahkîk ehline mahsûstur. Diğer
ârif-i billâh olanların bu yaşantıda nâsibi yoktur.
İşte bu şekilde mahlûklar hakkında;
- Kıdemin hükmî bir husûs;
- Sonradan olmanın aynî bir husûs olmasından dolayı,
biz mahlûkların zâtları i'tibârı ile hakedişlerini hüküm yönünden, kendilerine
olan bağıntı üzerine takdîm ettik. O hüküm dediğimiz ise, ilâhî ilmin onlara bağlantısıdır. Bunu anla!
Hak olan özümüze bağlantımız kadar bizim kıdemimiz vardır ki bu kıdem de hükmî bir
kıdemdir ayrıca, mutlak kıdem değildir.
238
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
30.Bölüm Kıdem Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İlâhî ilim tümüyle birlikte bütün varlıklara yayılmış genişlikte sâdece tek bir varlığa verilemez, mümkün değildir. O birimde açığa çıkan esmâ-i ilâhiyye kadar kıdemi vardır.
Özetle;
-
Hakk'ın kıdemi Hak için zâtî zorunlu oluşa âit hükmî bir husûstur.
-
Halkın sonradan olan olması da, halk için zâtî zorunlu hükmî bir husustur.
Bu izâha göre mahlûklara "hüviyyetleri i'tibârı ile Hak'tır" denemez. "Hak'tır"
denilebilmesi, Hakk'a delîl oluşları i'tibâra alınarak, hüküm yönündendir. Yoksa
Hak aslında, zâtı yönünden eşyânın kendisine katılmasından münezzehtir.
Eşyânın Hakk'a katılması, ancak hüküm yönündendir.
İşte bu izâh ettiğimiz sonradan katılmanın, zâtî sonradan katılma olduğu keşf
sâhibi ârif için âşikâr olsa da, o ârifin bu vâkıf oluşu, kābiliyetinin derecesine göredir. Yoksa, Hakk'ın kendinden kendine karşı olan ilmi gibi değildir.
Şeriât lisânlarının bu konudaki izâhları, Hakk'ın zâtına mahsûs kemâl ile
ferdliğini açıkça anlatmaktadır. Şerîatın konulması, işin hakîkâti üzerine gerçekleşmiştir. Yoksa konulan şerîat, hakîkâtlerin hakîkatine vâkıf olmayanın zannettiği gibi değildir. Hakîkâtlerin hakîkatine vâkıf olmayanlara ba'zı şeyler zâhir olsa
da, ba’zı şeyleri de kaçırırlar. Bundan dolayı o kişiler;
- "Şerîat konulması, zâhir kabuktan ibârettir" der.
Bilmez ki konulan şerîat, işin hakîkâtinin içini de, dışını da toplamıştır. Hz.
Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v), emâneti hakkıyla ifâ etmiş ve ümmetine hakkıyla
nasîhatını yapmıştır. Hiç bir hidâyet bırakmamıştır ki, lâzım gelen tenbîhi yapmamış olsun. Hiç bir ilâhî bilgiyi terk etmemiştir ki, o ilâhî bilgiye hidâyet eylemesin. O Risâlet-meâb ne güzel kâmil emîn, ne güzel âlim-i billâh âmilidir!
Şerîat mertebesinde ne hüküm konulmuşsa ma’rifet mertebesinde de hüküm aynıdır.
Yalnız birinde zâhiri ile diğerinden ise zâhiri ve bâtını ile birlikte anlamak şartıyladır. Şerîat ve
ma’rifet mertebeleri ayrı ayrı tahsîl edilecek mertebeler de değildir. Şerîat ehlinin sorulara
gerekli cevapları veremeyişleri bu mertebenin bâtınından haberlerinin olmayışından dolayıdır.
“Herşeyin bidâyeti nihâyetidir” denmiştir ki bize lâzım olan bidâyet ile nihâyet arasındaki yaşantıyı bilmektir.
Şerîatı sâdece dış görünüş olarak değerlendirenlere sözümüz, “o şerîat senin şerîatındır,
İslâm’da böyle bir şerîat yoktur. İslâm’ın şerîatı, eğer sen Resûlullah (s.a.v)’in ümmeti isen
onun fizîken yaptığının da, lisânen söylediğinin de arkasında olmaktır.”
239
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
30.Bölüm Kıdem Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Dînin tamâmını Resûlullah (s.a.v) Efendimiz getirmiştir ya’nî şerîat, tarîkat, hakîkat,
ma’rifet mertebelerini getirmiştir, ki buna inanılıyor ise bunların tamâmı şerîattır zâten,
sâdece namaz, abdest ve fıkıh ilmi şerîat değildir, hakîkat ilmi de şerîattır. Hadi dış görünüşünü eskiye uydurdun namaz kıldın, oruç tuttun, hani tarîkat nerede?
- Elhamdülillah biraz zikr yaptık, biraz da döndük.
Eee, hakîkat nerede?
- Ben bilmem, şeyhim bilir.
Onun bilgisinin ona faydası olacak, peki sana ne faydası oluyor. Ateşe hangi odun konulursa ateşte o odun yanmaktadır, yoksa ormanda beklemekte olan odun yanmıyor. Hattâ
ormanı bırak ocağın yanındaki odun dahi yanmıyor ve odun olarak kalıyor.
Artık ma’rifet nerede diye sormaya da gerek kalmıyor…
Netîce: Kıdem, vücûdu zorunlu zât için hükmî bir husûstur.
Ezel ile kıdemin farkına gelince;
- Ezel, Allah için öncelik kavramından ibârettir. Yâ'nî ezel, Hakk'ın eşyâdan
evvel vücûdunu ifâde eder.
- Kıdem ise Hakk'ın yokluk ile öne geçici olmadığını ifâde eder. Yâ'nî eşyâya
nisbetle olan önceliğinde, yokluğun öne geçmesi yoktur.
Bundan dolayı ezel ile kıdem, aynı ma'nâya gelmez. Bunu anla!
Manzûmenin Tercümesi:
“Kadîm, vücûdu zorunlu olandır. Cenâb-ı Hâlık için bu şekilde hüküm zorunludur. Allah'ın kıdeminde müddet yâhut bir diğerini ta'kîb eden zamanlar
kavramlarını dikkâte alma. Hakk'a, zatî husûs olan kıdemi bağla. O zâtî
husûstan dolayıdır ki, Hakk'ın zâtî zorunlu oluşuna hüküm zorunludur. Bunun
ma'nâsı, Hakk'ın vücûdu, yokluğa gitmekle ile öne geçmiş değildir. Ve vücûdu
yokluğa ma'rûz kalarak, kesintiye uğramaz ve zâil olmaz. Belki Hak, zâtındaki
ganî oluşundan dolayı "Kadîm" ismini almıştır. Bu hüküm, dâimî bir hükümdür."
240
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
31.Bölüm Allah’ın Günleri-Terzi Baba Şerhi
‫ِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
ِ ‫الرح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Allah’ın Yevmleri (Günleri) Hakkındadır
Hakk'ın günleri, kemâlât çeşitlerinden zâtının gereği i'tibârı ile tecellîleri ve
zuhûru demektir.
İlâhî tecellîlerden her tecellî için ilâhî hüküm vardır. O ilâhî hükme "şe'n"
ta'bîr edilir. O şe'nden ibâret olan ilâhî hükmün vücûdda o tecellîye layık eseri
vardır. Bundan dolayı vücûdun ihtilâfı yâ'nî her zamanda değişkenliği, o ilâhî
şe’nin eseridir. O ilâhî şe’ni değişkenlikle, vücûd üzerine hâkim olan tecellî gerektirir. İşte “külle yevmin hüve fî şe’nin” (Rahmân, 55/29) âyetinin ma'nâsı
budur. Bilinsin ki, bu âyet-i kerîme için ikinci bir ma'nâ daha vardır.
O ma'nâ Hakk'a dönüktür. Her tecellî için bir şe'n ve her şe'n için sonradan
olan vücûdda bir eser olduğu gibi, o tecellî için bir de gerek vardır. O gerek, zâtı
i'tibârı ile Hakk'ın nefsinde olan çeşitlenmeden ibârettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, her
ne kadar nefsinde değişkenliği kabul etmezse de, her tecellîde onun için bir değişkenlik vardır. İşte "sûretler için halden hâle geçme" dedikleri budur.
Özetle, Hak için değişkenliğin olmayışı zâtî hükümdür. Hak için, tecellîlerde
çeşitlenme ise vücûda âit aynî bir husûstur. Şu halde Hak, hem çeşitlenen hem
çeşitlenmeyen ma'nâsına olarak, hem değişken hem de değişken olmayandır.
Yâ'nî;
- Sûretlerde halden hâle geçicidir;
- Zâtî kemâlinin gereğine göre kendi zâtında halden hâle geçici değildir.
Çünkü Cenâb-ı Hak, zâtî kemâli ne ise onun üzerine olup, o kemâlden değişkenliği için imkân yoktur. Bu i'tibâr ile Allah değişkenlikten son derece yücelik
ile yücedir. İşte “külle yevmin hüve fî şe’nin” (Rahmân, 55/29) sözünün sırrı bu
olup, ikinci ma'nâsı dediğimiz budur.
Kendi birimsel varlığımız yönünden bunu anlamaya çalışırsak eğer, hareketsiz durduğumuz bir anda bizde gülmede, bağırmada, ağlamada mutlak olarak mevcûddur ve sâdece onlar vardır onlarla berâber hiçbir şey yoktur. Ancak örneğin gülmeye başladığımız zaman bu
241
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
31.Bölüm Allah’ın Günleri-Terzi Baba Şerhi
bizden çıkan şe’ndir. Gönül ise “hu”dur ve bu gülme orada bir değişiklik yapmaz ancak oranın nefsindeki değişkenlik gülme şe’nini ortaya getirmiştir.
Bilinsin ki, Cenâb-ı Hak, kulu üzerine tecellî edince Hakk'a nisbetle o tecellîye
"ilâhî şe’n", kula nisbetle ise "hâl" denilir. Bu tecellîye ilâhî isimlerden bir ismin
yâhut ilâhî sıfatlardan bir sıfatın hâkim olması zarûrîdir. İşte hâkim olan isim,
yâhut o sıfat, o tecellînin ismidir. Her ne kadar bizim kudret elimizde ilâhî isimlerden ve sıfatlardan bu tecellîye mahsûs bir isim yâhut sıfat yoksa da, tecellîye
zuhûr yeri olan velînin hâlinin ismi, o zuhûr yeri olduğu ilâhî tecellînin isminin
aynıdır. İşte,
- “Cenâb-ı Hak, yevm-i kıyâmette dünyâda etmediği bir takım hamd ve
senâlar ile nefsine hamd eder" hadîs-i şerîfi ile,
- “Ya Rabbi, ben kendini isimlendirdiğin, yâhut gayb âleminde kendine
seçtiğin ve tahsîs ettiğin her isim ile Sen’den isterim ve duâ ederim"
şeklindeki Peygamber (s.a.v)’in duâsının ma'nâsı budur.
• Hakk'ın nefsini isimlendiği isimler, kullarına nisbetle Hakk'ın bilinme
sebebi olan isimlerdir.
• Gayb âleminde kendisi için seçtiği ve tahsîs ettiği isimler ise, ilâhî
tecellîlere mazhar olan kullarının hallerini bildiren isimlerdir. O isimler,
tecellîye mazhar olanın gaybında seçilmiş ve tahsîs edilmiş isimlerdir.
• “Senden isterim ve duâ ederim"in ma'nâsı, "o tecellîye bağlı
usûllerden, riâyet edilmesi zorunlu olanlarla kâim olmak" demektir.
Bu bir bizzât yaşayıştır ki, bu şehâdet yerine ulaşmayan bunu bilemez.
Çünkü aklın fikrî görüş yolundan bu sırra erişmesi mümkün değildir;
meğer ki kuvvetli îmân sâhibi olup, îmânı aklın üstüne çıkarak, kilidi
açmış ola.
Kul, her yaptığı işte Allah’ın kendisindeki şe’nini idrâk ediyorsa bu ilâhî şe’ndir. Bu da
hem kul tarafından bilinen hem Hakk tarafından tatbîk edilendir. Ammâ kulun kendi varlığının hakîkatinden haberi yoksa, her ne kadar o şe’n bâtın yönden Hakk’ın şe’ni ise de zuhûr
ve tecellî yönünden kulun şe’ni olmaktadır ve buna da hâl denilmektedir.
Cenâb-ı Hakk genel olarak şe’nde ise de insanların diğer mahlûklardan farklı birer kimlikleri olduğundan ya’nî Cenâb-ı Hakk onlara birer kimlik verdiğinden ve izâfî istiklâlleri olduğundan taptığımız şe’nlerin bir kısmı bize bağlanmaktadır. Ya’nî şöyle belirtelim mutlak kader
242
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
31.Bölüm Allah’ın Günleri-Terzi Baba Şerhi
olarak yaptıklarımız Hakk’ın şe’nleri, bize bırakılmış olan muallak kader kısmı ise bizim
şe’nlerimiz olmaktadır.
Birde Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla tecellî ettiği ve mu’cîze denilen ilâhî mutlak şe’nlerin
zuhûra çıkması vardır.
Bu îmân ise tahkîki olarak başlayıp îkâna ulaşan îmândır.
Bu bilgilerden anlaşılmıştır ki, ilâhî gün, ilâhî tecellîden ibârettir, halk için
olan günler değildir. Çünkü, mahlûk olan günlerin ve zamanların Hak üzerine
geçmesi muhâldir.
Şu halde “lillezîne lâ yercûne eyyâmallâhi” (Câsiye, 45/14) âyetinin ma'nâsı,
"Allah'ın tecellîsini ummayan kimseler" demektir. Çünkü, bu tür umması olmayanlar, Hakk'ın vücûdunu inkâr edip, imân etmeyenlerdir. Bir şeyi inkâr eden
ve o şeyin olmadığına inanan, elbette o şeyin zuhûrunu talep etmez, demektir.
İşte o tür kimseler, “lâ yercûne likâenâ” ya’nî “Bizim likâmızı ummayanlar”
(Yûnus, 10/11) âyetiyle kendilerine işâret edilen kimselerdir. Çünkü Hakk'ın
likâsı, Hakk'ın yakınlığı ve tecellîsi demektir. İster bu tecellî dünyada, ister
âhirette olsun. Bunu anla!
Allah, hakkı söyler ve doğru yola hidâyet eder.
243
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
32.Bölüm Salsalatü’l Ceres-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Salsalatü’l ceres (Çan sesi) Hakkındadır
Salsalatü'l-ceres, ilâhî kudretlilik sıfatının şiddetli inkişâf etmesi demektir.
Bu inkişâf, bir çeşit azâmetle tecellî etme sûretiyle olur. Salsala, ilâhî kahır hâlinin zuhûrundan ibârettir. Bunun sebebi, ilâhî sâlik olan kul, kudret hakîkatiyle
tahakkuka doğru ilerleyince, bu hâlin başlarında kendisine salsala-i ceres zâhir
olur, işte o salsala, kulu kuvvet ve azâmet yoluyla kahreder. Bu kahır esnâsında,
hakîkatlerin şiddetli çarpışmasından bir çınlama ve inilti türünden ses işitilir. Bu
türden işitilen ses, dışarıdaki salsala-i ceres ya’ni çan sesi gibidir.
Bu bir mertebedir ki, o mertebe kalbleri azâmet hazretine girme cür'etinden
men’ eder. Bu men', o mertebeye erişeni kahır için, mâ'nevî bir kuvvet yüzündendir. Bu kahredici olan kuvvet, ilâhî mertebeyle kulların kalbleri arasına çekilen en büyük perdedir. Salsala-i ceresi işitmedikçe, ilâhî mertebelerin açılmasına
yol yoktur.
Bu haller tarîkattan hakîkate geçerken ve hakîkat ile ma’rifet mertebeleri arasında oluşacak olan hallerdendir.
Beni, birinci semâvâta yürüttükleri gece, bu yüksek makāma ve çok çok güzel
manzaraya ulaştığım zaman, o mahâllin hâlinden öyle müthiş bir hâlet oluştu ki;
- Aklî kuvvetlerim devre dışı, maddesel terkîblerim dağılmış, beden parçalarım
perişan, göğsümün kemikleri paramparça oldu.
- O esnâda heybetiyle dağları yıkma ve izzetiyle insanlara ve cinlere baş eğdirme kudretinde olan salsala-i ceresten başka bir şey işitmiyordum.
- Ateş sağnakları yağdıran ve fakat nûrlardan oluşmuş olan bulutlardan başka
bir şey görmüyordum.
- Bununla beraber ba'zısı ba'zısının üstünde yığılmış olan zât denizlerinin karanlıkları içinde idim.
244
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
32.Bölüm Salsalatü’l Ceres-Terzi Baba Şerhi
- O karanlıkların ne üstünde gök, ne altında yer var idi.
- Sâbit ve hareketsiz dağları yürütülmüş gördüm.
- Yeri bâriz olarak gördüm.
- “Ve yevme nuseyyirul cibâle ve terel arda bârizeten ve haşernâhum fe
lem nugâdir minhum ehadâ / Ve uridû alâ rabbike saffâ” ya’nî "Ve o gün
dağları yürüteceğiz ve yeri bâriz olarak görürsün. Ve Biz halkı hiç kimse
geriye kalmamak üzere topladık ve Rabb’larına saf saf arz olundular"
(Kehf, 18/47-48) âyetinin ma'nâsı tahakkuk etmişti. Halkın bu şekilde Hakk'a
karşı saf olarak durması, ezelen ve ebeden zâil olmayıp, dâimdir.
- Dedim ki: "Semâya ne oldu?"
- Denildi ki:
• “İzes semâunşakkat / Ve ezinet li rabbihâ ve hukkat” ya’nî “Yarıldı.
Rabb’ini dinledi, itâat etti ve hakettiği oldu" (İnşikak, 84/2).
- Dedim ki: "Yere ne oldu?"
- Denildi ki:
• “Ve izel ardu muddet / Ve elkat mâ fîhâ ve tehallet” ya’nî “Yer uzatıldı, içindekileri attı ve boşaldı" (İnşikak, 84/3-4).
- Dedim ki: "Güneşe ne oldu?"
- Denildi: “O zaman ki”;
• “İzeş şemsu kuvviret;” “Güneş dürüldü”
• “Ve izen nucûmun kederet;” “Yıldızlar karartıldı”
• “Ve izelcibâlu suyyiret;” “Dağlar yürütüldü”
• “Ve izel ışâru uttılet;” “Yüklü develer salındı”
• “Ve izel vuhûşu huşiret;” “Vahşiler bir araya getirildi”
• “Ve izel bihâru succiret;” “Denizler tutuşturuldu”
• “Ve izen nufûsu zuvvicet;” “Nefsler eşleştirildi”
245
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
32.Bölüm Salsalatü’l Ceres-Terzi Baba Şerhi
• “Ve izel mev’udetu suilet;” “Diri diri gömülen kız çocuklarına soruldu”
• “Bi eyyi zenbin kutilet;” “Hangi günah ile öldürüldü”
• “Ve izes suhufu nuşiret;” “Sayfalar neşredildi”
• “Ve izes semâu kuşitat;” “Semâ sıyrılıp kaldırıldı”
• “Ve izel cahîmu su’ıret;” “Cehennem kızıştırıldı”
• “Ve izel cennetu uzlifet;” “Cennet yaklaştırıldı” (Tekvîr, 81/1-13).
-
Dedim ki: "Bana ne oldu?"
Müşkillerimin çözücüsü dedi ki:
- “Alimet nefsün mâ ahdaret” ya’nî "Her nefs,hazırladığını bildi" (Tekvîr, 81/14)
Bu gerçekleşen müthîş hâl, benim için bir küçük kıyâmet idi. Cenâb-ı Hak
bunu benim gözümün önüne en büyük kıyâmete misâl olarak dikti. Bu hâl ve
vaziyetten haberdâr olayım da, irfân takımına girmeye hevesli olanları doğru yola hidâyet edeyim şeklinde beni uyarıyordu.
O sırada tetkîk sorucusu, tahkîk tercümânından:
- Sıfatlardan, zâttan câhil olmamak;
- İrfân hâsıl etmekle ilâhî makāmdan haberdâr olmak;
- İnsanın mâhiyetini bilmek;
- Ne şekilde insanın kitabı Kur'ân olur, bunu anlamak;
- Zü'l-celâli ve'l-ikrâma ulaşmakla sülûk işini sonlandırmak ne şekilde
mümkün olur? diye sordu ve îzâh istedi.
Tahkîk tercümânı önce tebessüm etti, sonra sûret ile gerçekleşen gülüşle güldü.
- "Bu sorduğun ibârelerin aşağıdaki kısımda işâretleri vardır" diyerek remzetti.
• “Fe lâ uksimu bil hunnes;” “Yemîn olsun ki; hunnese”
• “El cevâril kunnes;” “Durmadan dönen kunnese”
246
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
32.Bölüm Salsalatü’l Ceres-Terzi Baba Şerhi
• “Vel leyli izâ as’as;” “Kararmaya başladığında geceye”
• “Ves subhi izâ teneffes;” “Ağarmaya başladığında sabaha”
• “İnnehu le kavlu resûlin kerîm;” “Muhakkak o kerîm Resûl’ün sözüdür”
• “Zî kuvvetin inde zil arşi mekîn;” “Kuvvet sâhibidir, Arşi Mekîn sâhibi indinde”
• “Mutâin semme emîn;” “İtâat edilendir, orada emîndir” (Tekvîr, 81/15-21)
Tahkîk tercümânı, bu şekilde cevâb verince, iki gözünün arasından öptüm ve
anlatmak istediği işâretleri anladım.
Tetkîk sorucusu, kişinin kendi bireysel varlığı salsalatü’l ceres ile yok olduktan sonra tam
tetkîk hâline ulaşmasıdır. Gö gürlemesi, şimşek çakması bunun işâretidir. Bizim yolumuzdaki
sey ü sülûk sırasında “Kahhar” esmâsına gelindiğinde ortaya çıkar. Artık o kişinin kıyâmeti
kopmuştur ve kıyâm etmiştir ya’nî hakkânî varlığıyla ortaya çıkmış ve bu hakkânî varlığındaki özellikleri faaliyete geçirmeye başlamıştır. Bu özelliklerden birisi de “tetkîk”tir. Bu ise kişinin kendine bağlı olan eğitilmiş, sâflaşmış olan aklıdır. Ancak bu akıl mutlak akl-ı küll değildir. Tahkîk tercümânı “akl-ı küll”dür. Buradaki hâdisede “akl-ı küll”e bir bakıma gönlü de
diyebiliriz.
Bu kişinin kendi kendinde oluşan hâdisedir ancak beşerî anlamda olan bir kendi
kendindelik değildir. Bu ancak ilâhî bir kendi kendindeki varlığında ya’nî hakkânî varlığında
olmaktadır.
Manzûmenin Tercümesi:
"İlâhî kavuşma öyle bir hâldir ki, bunun ilâhını mübâh görmek doğru değildir. Sen ne zannedersen zannet. Bu çok geniş bir iştir. Âşık da, sevgilisi de halvetinin sahnesinde cilvegîr. Mülk, mülkün sâhibi, orduları hepsi bir yere toplanmış; Habîbine yakınlık sevdasındaki gelin, celâl mertebesinin zirvesinde
kemâl ile tecellî edici ve ışığı su gibi akmakta durmaksızın. Ufuk duvarında bulutlar, yağmur dökmekte; Gök gürültüsü, zorlama ve şiddet ifâsında; şimşek,
çakmasında devâm üzere. Deniz dalgalanmakta, rüzgar esmekte, ateş kıvılcım
saçmakta, sular fışkırmakta; Dönmekte olan felek, bütün heybetiyle İzzet
sâhibinin izzetine ma'rûz kaldığı şiddetle zelîl dönmekte; Ve İzzet sâhibine baş
eğmekte."
247
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Ümmü’l Kitâb Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"Ümmü'l-Kitâb’ın özü, ilâhî zâtta bir nokta olup, sıfatların neş'eti o noktadandır. Ümmü'l-Kitâb, mürekkeb gibidir. Harfler, o mürekkebden tertîblenme
hükmüyle vücûd yaprağı üzerinde âşikâr olur. Harflerden noktasız olanlar,
zâtıyla kadîm olana bağlı olanlardır. Noktalı olan harfler, sonradan olanlardan
ibâret olup, o sonradan olanlar o noktalar üzerine ârızdır. Harfler ne zaman birleştirilirse, kelimeler oluşur. İşte o kelimeler, mahlûkların aynıdır."
Bilinsin ki, "Ümmü'l-Kitâb", zâtî künhün ya’nî özün mâhiyetinden ibârettir.
Bu mâhiyete, ba'zı yönler i'tibârı ile "hakîkatlerin mâhiyetleri" ta'bîr edilmiştir.
Hakîkatlerin mâhiyetlerine isim, nitelik, vasıf, vücûd, yokluk, hak, halk gibi
ta'bîrler kullanılamaz.
- “Kitâb” ise, kendisinde yokluk düşünülmeyen mutlak vücûddan ibârettir.
- Bundan dolayı zâtın özünün mâhiyeti, “Ümmü'l-Kitâb” olmuştur.
Çünkü vücûd ya’nî “Kitab”, zâtın özünün mâhiyetinde ya’nî “Ümmü’l
Kitâb”ta harflerin mürekkebde bulunuşu gibi bulunmaktadır, ister noktasız harfler olsun, isterse noktalı harfler olsun. Mürekkebe hiçbir harfin ismi verilmez.
Bunlar hakkında biraz ileride izâhlar verilecektir
Harflerin isimlerinden hiç bir harfin ismini mürekkebe vermek câiz olmadığı
gibi, zâtın künhünün mâhiyetine de "vücûd" ve "yokluk" isimleri verilemez.
Çünkü zâtın künhünün ya’nî özünün mâhiyeti, akledilebilir işlerden değildir.
Akledilemeyen üzerine bir şey ile hükmetmek ise muhâldir. Bundan dolayı zâtın
özünün mâhiyetine "Hak'tır" yâhut "halktır", "gayrdır ve ayn'dır", denilemez.
Hakk'ın künhünün mâhiyeti öyle bir mâhiyettir ki, hiç bir ta'bîrin sınırlaması
altına giremez. Hangi ta'bîr ile ta'bîr edilse, her yönden o ta'bîrin zıddını da kapsamına alır.
248
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
-
Bir i'tibâra göre zâtın özünün mâhiyeti ulûhiyyetten ibârettir.
-
Bir i'tibâra göre zâtın özünün mâhiyeti eşyânın mahâlli ve vücûdun çıkış yeridir.
Vücûd, o mâhiyette bi'l-fiildir. Hurma ağacının hurma çekirdeğinde potansiyel olarak bulunuşu gibi, vücûdun da hakîkatlerin mâhiyetlerinde potansiyel olarak bulunduğunu akıl gerekli kılarsa da, mânevî müşâhede vücûdun o mâhiyette
potansiyel olarak olmayıp, fiilen olduğunu bildirmektedir. Hakîkatlerin mahiyetinde vücûdun fiilen olması ilâhî zâtî gereklilik icabındandır. Şu kadar ki;
-
Mutlak icmâl, akıl üzerine hüküm icrâ ederek aklı, vücûdun,
hakîkatlerin mâhiyetinde potansiyel olduğuna inandırmıştır.
-
Mânevî müşâhede ise böyle değildir. Çünkü, mânevî müşâhede, tafsilin icmâlde bâkî olduğu tasavvur edilmek üzere, o icmâl olanı sana
tafsîlli olarak bildirir.
Bu keşfe âit müşâhedeye dayalı bizzât yaşanan bir husûstur. Akıl bunu fikrî
bakış açısı yolundan idrâk edemez. Akıl ancak, bu mahalle kadar yükselir ve eşyâ
kendisinde tecellî edici olursa, o zaman bu hakîkâtı olduğu gibi kabul ve idrâk
edebilir.
Bu izâhlardan;
-
“Kitâb”ın mutlak vücûddan ibâret olduğu ve;
-
Vücûd ve yokluk ile kendisi üzerine hükmedilemeyen şeyin de,
“Ümmü'l-Kitâb” olduğu senin için belli oldu.
Şurası da belli oldu ki, "Ümmü'l-Kitâb" dediğimiz, hakîkatlerin mahiyetinden
ibârettir. Çünkü “Kitâb”, ondan doğmuş gibidir. Çünkü, “Kitâb”ta mâhiyetin
künhünün ya’nî özünün iki vechinden sâdece biri vardır. Çünkü mâhiyetin
vechinin biri;
-
Vücûd, diğeri;
-
Yokluktur.
Bunun içindir ki, mâhiyetin özü ya’nî “Ümmü’l Kitâb”, vücûd ve yokluk
ta'bîrlerini kabul etmemiştir. Çünkü mâhiyetin özünde çeşitli vecihlerden her
hangi bir vech bulunursa, zıddının da mevcûd olduğuna şübhe yoktur.
249
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
İşte buradaki “Ümm” hakîkatini anladığımız zaman ancak Hazret-i Resûlullâh (s.a.v)in
ümmîliğini bu yönden açık bir şekilde anlamamız mümkün olacaktır. Efendimiz (s.a.v) hakkında ümmîliği konusunda ne şekilde olursa olsun “okuma yazma bilmiyordu” diyenler ondan
o kadar uzaktırlar ki, yaklaşmaları mümkün değildir. Çünkü iyi niyetle de olsa bir şey hakkında onun hakîkatinin dışında bir şeyler söylemek o kişi için ıztırabtır. İyi niyet başka bir
şeydir gaflet başka birşeydir. Kişide iyi niyet olur ve gayretiyle çalışmalarını bir yere kadar
getirir ve sonra ben ancak buraya kadar anlayabildim daha ötesini anlamıyorum derse ve
aczini i’tirâf ederse bu ayrı birşeydir, bunun yanında daha öte olan hakîkatleri anlamadan
“İşte okuma yazma bilmiyormuş” şeklinde hüküm vererek gaflette olması apayrı bir şeydir
ki, çok büyük âlimler dahi bunu düşünmeden gafletle konuşmaktadırlar.
Bütün âlemlerin Efendisi, “rahmeten lil âlemin”, bütün kitaplar kendisi için yazılmış olan,
bütün lisânlar onun aklından çıkmış, bütün Kur’ân-ı Azîmuş’şan onun lisânından dökülmüş,
olana gel de sen “okuma yazma bilmiyordu” de. Okuma yazmayı 5 yaşında bir çocuk öğreniyorken, o büyük Sultan (s.a.v) bunu beceremeyecek mi?
İşte Efendimiz (s.a.v) öyle san’atkâr ve öyle muazzamdır ki, bir işi açmasını da, gizlemesini de bilmiştir. O ilmin anasıdır, biz âcizler gibi onun kağıda kaleme ihtiyâcı yoktur.
Kitabta kendisidir, kağıtta kendisidir, kalemde kendisidir. Eğer yazıyor denseydi o zaman
hatâ olurdu ancak çünkü o zaman, “eğitim görmüş, bir şeyler öğrenmiş” tarzında beşerî bir
eğitim almış hükmüne girerdi ki, ilâhiyyâtın ağırlığı hafîflerdi.
Cebrâil (a.s) ilk geldiğinde dört def’a “Oku!” dedi ki, bunlar ef’âl, esmâ, sıfat ve zât
âlemlerinin okunmasıdır. Efendimiz (s.a.v)’in “Okuyamam” demesi, nereden başlayayım bunları okumaya demektir, yoksa bilmiyorum okuyamam demek değildir. Bunun üzerine Cebrâil
(a.s) rubûbiyyet mertebesinden başla, demiştir.
Şu halde Cenâb-ı Hakk'ın peygamber lisânı üzerine indirdiği “Kitâb”,
hakîkatlerin mâhiyetinin ya’nî “Ümmü’l Kitâb”ın iki yönünden birisi olan mutlak
vücûd hükümlerinden ibârettir. Bu durumda mutlak vücûdu bilmek, “Kitâb”ı
bilmek demektir. Cenâb-ı Hak bu hakîkâte;
-
“Külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn” ya’nî “Herşeyi “İmâm-ı
Mubîn”de saydık” (Yâsîn, 36/12);
-
“Ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn” ya’nî “Yaş ve kuru hiçbir şey
yoktur ki, “Kitâb-ı Mübîn”de bulunmasın” (En’âm, 6/59);
-
“Ve külle şey’in fassalnâhu tafsîlâ” ya’nî “Herşeyi tafsîlli olarak
açıkladık” (İsrâ, 17/12) âyetleriyle işâret etmiştir.
“İmâm-ı Mubîn” anlam olarak “önde ve açık olan” demektir, öyleyse gözümüzün önünde
apaçık olan nedir? Apaçık önümüzde duran bu âlemdir. İşte ne zamanki bu âlemde gözükenlerin içindeki ma’nâyı okuyoruz ve sırları çözüyoruz, o zaman “önümüzde açık” duran kitap
olmaktadır. Bu kitapta irfâniyettir. İşte irfâniyetin yokluğuyla açalım dediğimiz yerleri kapatmaktayız.
250
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
“Kitâb-ı Mubîn” ise esmâ âlemini belirtmektedir.
“Ümmü'l-Kitâb”ın zâtın özünün mâhiyetinden ve “Kitâb”ın da mutlak
vücûd'dan ibâret olduğunu bildikten sonra, şurası da bilinsin ki;
- “Kitâb”, sûrelerden, âyetlerden, kelimelerden, harflerden ibârettir.
Sûreler; Kemâle dönük tecellîlerden ibâret olan zâtî sûretlerden ibârettir. Her
sûrede, o sûreyi diğer sûrelerden fark ve ayırt edecek özel ma'nânın bulunması
zarûrîdir. Şu hâlde her kemâlî ilâhî sûret için, zâtî bir şe’n zarûrî olup, o sûret, o
zâtî şe’n ile diğerlerinden ayrılır. Eğer sözün uzamasını gerektirmeseydi,Allâh'ın
Kitâb’ından her sûrenin ilâhî sûreti hakkında gerekli tenbîhleri ve tafsîlâtı yapardık.
Bu nedenle “Külle yevmin huve fî şe’nin” hükmüyle her an bir başka sûret ortaya getirilmektedir. Fabrikadan çıkan her araba birbirinin aynı gibi gözüküyorsa hepsi birbirinden
değişiktir.
Âyetler; Cem'in ya’nî bir araya getirmenin hakîkatlerinden ibârettir. Her âyet,
özel ma'nâsı i'tibârı ile ilâhî toplamaya delîl olur. O ilâhî toplama, okunan o
âyetin ifâdesinden anlaşılır. Her toplama için de, bir cemâlî isim ve celâlî ismin
bulunması zarûrîdir. O toplamadaki ilâhî tecellî, o isim dikkâte alınarak algılanır.
"Mevcûdda âyet, cem’den ibârettir" dedik. Çünkü âyet, çeşitli kelimelerden
oluşmuş bir tek ibâredir. Cem’ ise, Hakk’a dönük ilâhî bir tek göz ile, farklı farklı
müşâhede edilen eşyâdan başka bir şey değildir.
Kelimeler; İlâhî kelimeler, aynî mahlûkların hakîkatlerinden ibârettir. "Aynî
mahlûklar" ise, "şehâdet âleminde taayyün eden mahlûklar" demektir.
Ya’nî her bir kelime ifâde ettiği ma’nânın zuhûrundan başka bir şey değildir. Ve kelime
ile o ma’nâ ve o zuhûr birbirinden ayrı şeyler değillerdir. Böyle olmadığı gibi gâye de kelime
değildir. Oysa beşeri anlayışımızla sâdece kelimeyi gâye edinmişiz ve kelimenin özüne nüfûz
edememişiz. Bu nedenle de bu kelimeler bize perde olmaktadır. Oysa o kelime ifâde ettiği
ma’nânın o şekilde bir sûretidir. Bu nedenle önce aslını görmemiz ve kelime ma’nâsını o aslın
içinde düşünmemiz gereklidir. Tam tersi olarak önce kelimeyi düşünüp aslını o kelimenin
içine sokmamalıyız. Fiillerin isimlere, isimlerin sıfatlara, sıfatların zâta perde olması bu şekildedir.
251
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Harfler; İki kısımdır;
- Noktalı olan harfler ilâhî ilimdeki sâbit ayn’lardan ibârettir.
- Noktasız olan harfler ise, iki türdür.
- Bir türüne başka harfler bağlanırsa da, kendileri başka harfe bağlanmazlar. Bunlar beştir:
Elif (Q), Dâl (…), Ra (‰), Vav (ë), Lâm-elif (ü)
Bunlar kemâle âit gereklere işârettir. Kemâle âit gerekler de beştir:
- Zât,
- Hayât,
- İlim,
- Kudret,
- İrâde.
Bu beşten dördünün, zât olmaksızın vücûduna ihtimâl olmadığı gibi,
bu dört olmaksızın da zâtın kemâline ihtimâl yoktur.
- Noktasız harflerden ikinci tür o harflerdir ki, başka harfler kendilerine
bağlandığı gibi, bunlar da başka harflere bağlanırlar. Bunlar da dokuzdur:
Ha (), sin (), sâd (˜), ta (Ÿ), ayn (Ê), kâf (×), lâm (4), mim (â), he (ç)
Bu dokuz ile işâret, insân-ı kâmiledir. Çünkü insân-ı kâmil, ilâhî beş
hazerâtı topladığı gibi, halka dönük dört şeyden ibâret olan dört unsur
ile onlardan doğanları da toplamıştır.
“Kâmil” kelimesinin harflerinin noktasız olmasındaki sebep, Cenâb-ı
Hakk'ın insân-ı kâmili kendi sûreti üzerine halk etmesindedir. Fakat ilâhî mutlak hakîkatler, insânî kayıtlı hakîkatlerden ayrılmıştır. Çünkü insan, kendini vücûda getiren bir vücûda getiriciye dayanmıştır; her ne
kadar o vücûda getirici de kendisi ise de; insân-ı kâmilin hükmü, başkasına dayanmaktır. İşte bunun için noktasız harflerin bu türü, hem başka
harflere bağlanır, hem de başka harfler, o insanın harflerine bağlanır.
252
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Zâhir ile bâtın arasındaki bağlantıyı insân-ı kâmil kurmaktadır, eğer bu olmasaydı Allah’ın hakîkatinin ortaya çıkması mümkün değildir. İşte “Âdem” ismindeki Elif harfi ahadiyyet
mertebesidir ve on üç noktalıdır. Mim harfi ise hakîkat-i ilâhiyyenin zuhûr mahallidir, ikisinin
arasındaki bağlantıyı kuran ise Dal harfidir. Bu da ahadiyyetin, muhammediyyette zuhûrda
olduğunun delîlidir. İşte Dal harfi insân-ı kâmili ki rükû hâlinde olan insân-ı kâmili göstermektedir bir başka yönüyle.
Efendimiz (s.a.v)’in insân-ı kâmil olarak âlemler bazında bir varlığı vardır, bir de kendi
özel birimsel varlığı vardır. Ya’nî Efendimiz (s.a.v)’de bir tafsîl olarak âlemlerin varlığı vardır
bir de mücmel olarak vardır.
Harflerin hakîkâtlerini ve Elif harfinden nasıl oluştuklarını ve Elif harfinin,
noktadan oluşum esâslarını “el-Kehfu ve'r-Rakîmu fi-Şerh-i Bismillâhirrahmanirrâhîm" isimli kitâbımızda ayrıntılı anlattık. Öğrenmek isteyenler o kitabı
incelesinler.
Bir müşâhedemde Elif harfinin on üç noktadan oluştuğunu tesbît ettim ki, bu on üçüncü
nokta bâtın noktası olan, latîf noktadır. Bu nokta görünen bir nokta olmayıp ancak müşâhede
ile anlatılabilmektedir. Zâhirde gözüken on iki noktanın üzerinde bu şekilde bir on üçüncü
gayb noktası olmazsa Hazret-i Resûlullah’ın şifresi olan 13 rakamı da tutmamış oluyor zâten.
Vâcibü'l-vücûd'un ya’nî vücûdu zorunlu olanın, zâtıyla kâim olup, bütün
mevcûdların ona ihtiyâcıyla berâber onun vücûdda gayra muhtaç olmayışından
dolayı, “Kitâb”ta bu ma'nâya işâret için konulan harfler, ilk türdeki beş noktasız
harflerden olmuştur. Çünkü şimdi yazıldığı şekilde;
Elif (Q), Dâl (…), Ra (‰), Vav (ë), Lâm-elif (ü)
harflerine diğer harfler bağlantı ile muhtaçtır. Bu harfler ise, başka harflere bağlanma ve bitişme ihtiyâcı göstermemiştir. Çünkü bahsedilen bu harflerden her
birisi, diğer harflerden hiç birisine bağlanmayıp, diğer harflerin hepsi bahsedilen
bu harflere bağlanır ve bitişir.
“Lâm-elif (ü) iki harftir" diye i'tirâz edilmesin;
Nebevî hadîs, “Lâm elif”in tek harf olduğunu açıkça belirtmiştir.
Bunu anla!
253
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
33.Bölüm Ümmü’l Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Bilinsin ki, harfler, kelimeler değildir. Çünkü, sâbit ayn’lar, "Kün-Ol!" kelimesinin ihâtası altına girmemiştir. Sâbit ayn’lar ancak aynî olarak vücûda gelecekleri zaman "Kün-Ol!" kelimesinin ihâtası altına girer. Böyle olunca yüceliğin zirvesinde ve ilmî taayyününde tekvîn ya’nî var etme ismi, sâbit ayn’lar üzerine dâhil
olamaz.
Bu duruma göre sâbit ayn’lar, Hak'tır, halk değildir. Çünkü halk, "Kün-Ol!"
kelimesinin altına dâhil olan şeyden ibârettir. Sâbit ayn’lar ise, Allâh’ın ilminde
bu vasıf ile sonradan olma değildir. Belki, katılma hükmü ile sonradan olana katılmıştır. Bunun sebebi, “kendi zâtlarında sonradan olma vücûdların kadîm olana
ihtiyâcından” dolayıdır. Bunun beyânı, daha önce bu kitabta verildi.
Sonuç olarak harfler olarak ta'bîr edilen mevcûd ayn’lar;
-
İlmî âlemde ilâhî ilme;
-
İlâhî ilim de, zâtıyla Âlim olan Hakk'a katılmıştır.
İşte bu ikinci i'tibâr ile sâbit ayn’lar kadîmdir. Bunun ayrıntısı, "Kıdem" bölümünde geçmiştir.
Bu izâhlara göre harfleri, âyetleri, sûreleri toplamış olan mutlak vücûd'un,
her birinin hakîkatlerine olan işâretleri yönüyle, “Kitab”tan ibâret olduğunu bilmiş oldun.
Şunu da bil ki, “levh” ya’nî bunların yazıldığı “levhâ”, vücûdda taayyünü gereken şeyden ibârettir. Vücûdda taayyünün gerekmesi ise, tertîb etme hükmü
üzerine olur; sınırlanamaz olan ilâhî gerek üzerine olmaz. Çünkü bu ilâhî gerek,
“levh”te bulunmaz; cennet ehlinin, ateş ehlinin, tecellîler ehlinin ve bunlara benzer olanların hallerini tafsîl etmek gibi. Sınırlanamaz olan ilâhî gerek, ancak
“Kitâb”ta mevcûddur. Bu duruma göre;
-
“Kitâb”, genele dönük küll;
-
“Levh”, özele dönük cüz’dür.
Bunların ayrıntıları, inşaallahu teâlâ ileride gelecektir.
Allah, hakkı söyler ve yolu gösterir.
254
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
34.Bölüm Kur’ân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Kur’ân Hakkındadır
Manzûmenin Tercümesi:
"Kur'ân, salt zâttan ibârettir. O zâtın ahadiyyeti haktır, farzdır. Ahadiyyet,
Kur’ân'ın şehâdet yeridir. Hüviyyeti açısından anlaşılması son derece zordur.
Kur’ân'dan taleb ettiğini okursun. O ise, o Kur’ân'ın açığa çıkardığı hakîkattir.
Kur’ân'ı zevkiyle sırf senâdan ibâret olan latîfliği ile okumak Kur’ân'ın süsüdür.
Fakat zât bakış açısından Kur'ân için, ne bütünsellik ne de cüz’iyyet vardır.
Kur’ân’ın zâtındaki lezzeti, ma'nevî zevk yönündendir; maddî bir gıdâyı yemek
gibi değildir. O lezzeti idrâk edebilmek, Kur’ân'dır. İşte en büyük tâzelik o lezzetten ibârettir."
Bilinsin ki, Kur'ân bütün sıfatların kendisinde mahvolduğu zâttan ibâret olarak, ahadiyyet ismi verilen tecellî yerinden ibâret olmuş olur. Cenâb-ı Hak, bu
ma'nâca olan Kur’ân'ı, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz üzerine
indirdiği için Hz. Muhammed'in var edilmişlerde şehâdet yeri "ahadiyyet" oldu.
Kur’ân'ı indirmenin ma'nâsı, "azâmetin ulvî yüksekliklerinde yüce olan
ahadiyyet hakîkâti bütün kemâlâtıyla Muhammedî cesedde açığa çıktı" demektir.
Ahadiyyet hakîkâtinde iniş, çıkış muhâl olduğu halde, bahsedilen hakîkât ulvî zirvesinde Muhammed (s.a.v.) üzerine inmiştir. Bundan dolayı Hz. Muhammed'in cesedi, bütün ilâhî hakîkatler ile tahakkuk ederek, Hz. Muhammed, Vâhid
isminin tecellî yeri olmuştur. Hz. Muhammed cesedi ile ilâhî hakîkatlerin tecellî
yeri olduğu gibi, hüviyyeti ile de ahadiyyetin tecellî yeri olup, zâtı ile de ilâhî
zâtın aynıdır.
İşte bu inceliğe dayalı olarak, Hz. Muhammed (s.a.v) "Kur'ân, benim üzerime bir cümle olarak indirildi" buyurmuştur. Bu hadîs ile Hz. Peygamber, kendisinin yukarıda belirtilmiş olan tahakkukunun, cismânî küllî zâtî tahakkuk olduğunu bildirmektedir.
255
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
34.Bölüm Kur’ân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İşte, "Kur’ân-ı Kerîm" ta'bîriyle bu “bir cümle”ye mazhar olmaya işâret
edilmiştir. Bu ihsân, ilâhî tam keremdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendisinde hiç bir
şey bırakmayıp, kemâlâtın hepsini zâtî ilâhî kerem olarak, Hz. Muhammed üzerine feyzlendirmiştir.
“Kur’ân-ı Hakîm” ise, yine ilâhî hakîkatlerin inişi demek ise de, bunda ilâhî
hikmetin gereğine göre, derece derece inme sûretiyle kulun zâtında ilâhî
hakîkatler ile tahakkuka kulun urûc etmesi şarttır. Çünkü zâtta tahakkuk için,
ilâhî hikmetin gereği budur yâ'nî derece derece inme sûretiyle oluşması şarttır.
Başka bir şekilde o feyze ulaşmaya imkân yoktur. Çünkü, insanın halk edilişinin
başlangıcındaki cesedine ilâhî hakîkatlerin hepsinin bir def'ada tahakkuku mümkün değildir. Şu kadar var ki, fıtrâtında ulûhiyyet neş'esi üzerine halk edilen
kimse, ilâhî oluşumun gereğine göre, derece derece inme sûretiyle hakîkatler
kendisine açılarak yükselmeye başlar. Bu hakîkâte Cenâb-ı Hak Kur’ân'da; “ve
nezzelnâhu tenzîlâ” ya’nî "Biz onu tenzîli bir indirişle indirdik” (İsrâ, 17/106)
âyetiyle işâret etmiştir.
Bu derece derece yükselme hükmü, asla kesilmeyerek, kul terakkîde Cenâb-ı
Hak da tecellîde devâm üzere olur. Çünkü sonsuz olan şeyi bir def'ada seçip ayırıp belirginleştirmek mümkün değildir. Ve ma’lûmdur ki, Cenâb-ı Hak nefsinde
sonsuzdur.
Kur’ân-ı Kerîm 23 senede indirilmiştir ki (2+3=5) ya’nî 5 hazret mertebesine işârettir ki
ahadın içindeki nefs mertebeleriyle birlikte tamâmının 23 senede ortaya çıktığını göstermektedir. Eğer bu 23 sene değil de Îsâ (a.s)’a verildiği gibi kısa bir süre verilseydi, kargaşa bir
bilgi aktarımı kalırdı bizlere de, tıpkı Îsâ (a.s)’ın arkasından kaldığı gibi. Îsâ (a.s)’ın îseviyyet
hakîkatlerini anlatacak kadar süresi olmadığından dolayı arkasında çok büyük bir ilim bırakamadı. Îsâ (a.s)’ın yanında bulunan 12 havârî kendi anlayışlarına göre îseviyyet mertebesini
idrâk edebildiler ancak. Onların şerîatları da olmadığından dolayı o ma’nâları tam olarak oturtamadılar ve sâdece lisânlarında kaldı, bu şekilde de onların dîn anlayışları duygu üzerine
kurulmuş oldu.
Efendimiz (s.a.v) ise 23 senelik bir süre içerisinde her gelen hükmün tatbîkatını da yaptırarak bildirdi. Yaklaşık olarak ilk 10 sene ilimle ve eğitimle geçti, Medîne’ye hicretten sonra
farzların büyük bir kısmı geldi. Bu nedenle İslâmî hakîkatlere karşı ilgi duyanlara ilk anda
aşırı yüklemeler yapmayıp yavaş yavaş ısındırılarak, ilerlemeleri sağlanmalıdır.
İşte görüldüğü gibi tüm bunların ilâhî bir eğitimle tatbîkatlarıyla yaptırılarak her mertebede yaşantısının nasıl uygulanması gerektiği bizlere de bildirilmiştir.
256
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
34.Bölüm Kur’ân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu durumda "Kur'ân, benim üzerime bir cümle olarak indirildi" hadîs-i
şerîfinin ma'nâsı ve faydası nedir?" diye sorulursa, iki yön ile cevâb veririz.
-
Cevâbın birisi, hüküm yönündendir. Çünkü kâmil kula Cenâb-ı Hak
zâtıyla tecellî edince, o kâmil kul, müşâhedesinin gereği olarak tecellî edenin sonsuz zât olduğuna ve o zâtın aslındaki ulvî yüceliğinden ayrılmaksızın indiğine hükmeder.
- İkinci cevâbımız, beşeriyete âit artıkların ve halk edilişe dönük eserlerin
kemâliyle dağılıp gitmesinin netleştirilmesi bakış açısındandır. Çünkü ilâhî
hakîkatler, eserleriyle ceseddeki a’zâlardan her uzuvda açığa çıkınca, halk
edilişe dönük eserlerin dağılıp gitmesi zarûrî olur. Şu halde hadîsteki, "bir
cümle olarak" kaydı, yine hadîsteki "benim üzerime" kaydına bağlıdır. Bu
duruma göre, ikinci yönünün ma'nâsı, ilâhî hakîkatlerin tahakkuku ile,
halk edilişe dönük noksanlıkların hepsinin zevâl bulması demektir.
Bunu te’yîd edici olarak diğer nebevî hadîste “Kur'ân bir def'ada dünyâ
semâsına indirildi. Sonra Cenâb-ı Hak, o Kur’ân'ı parça, parça âyet olarak bana
indirdi" buyrulmuştur.
İşte bu ikinci hadîs, ilk hadîsin ma'nâsı demektir. Bu izâha göre;
- Kur'ân'ın bir def'ada dünyâ semâsına indirilmesi, zâtî tahakkuka işâret olup;
- Parça parça âyetlerin indirilmesi de, kulun zâtında derece derece yükselmesiyle berâber, isimlerin ve sıfatların eserlerinin açığa çıkmasına işârettir.
Kişinin kendi hakîkatinde Allah’ın zâtının hakîkati tümüyle mevcûttur, fakat bunun tafsîl
sahasına gelmesi için peyderpey zaman gereklidir. Bu yöndeki her çalışmamız, farzları edâ
etmemiz, zikr yapmamız, kitaplar okumamız, sohbetler dinlememiz, Kur’ân’ın bize zâtî olarak
peyderpey gelmesi hükmündedir.Buna da “seyrifillah” denilmektedir ki, bunun da sonu yoktur.
“Ve le kad âteynâke seb’an minel mesânî vel kur’ânel azîm” ya’nî
“Andolsun ki, sana seb-i mesânîyi ve Kur'ân-ul Azîm'i verdik” (Hicr, 15/87)
âyet-i kerîmesindeki;
- Kur’ân'dan kasıt, zâtî indirme ve zâtî yücelik i'tibârı olmaksızın zâtî cümleden ibârettir; yâ'nî mertebelerin, sıfatların, işlerin, i'tibârların hepsini toplamış
olan mutlak hüviyyetten ibâret olarak, mutlak zâtî ahadiyyet demektir. Bu bah-
257
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
34.Bölüm Kur’ân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
sedilen mutlak ahadiyyete bütün kemâlâtıyla berâber, "sâde zât" olarak ta'bîr
edilmiştir.
- İşte, Kur’ân bu azâmetten dolayı, "azîm" ta'bîrine bitişik olmuştur.
- Âyetteki "seb-i mesânî" ise, madde beden vücûdda zâtî yedi sıfatın tahakkukuyla kulda açığa çıkmış olan feyizden ibârettir.
“Er rahmân / Allemel kur’ân” (Rahmân, 55/1-2) âyeti de kul üzerine,
Rahmân’ın tecellîsiyle kulun nefsinde bulduğu rahmânî lezzete işârettir.
- O lezzeti, zâta olan âriflik kazandırır ve o zaman kul, sıfatların hakîkatleriyle
tahakkuk etmiş olur.
- O zaman, kula Kur’ân'ı ancak Rahmân öğretmiştir.
Bu izâha göre bütün isimlerden ve sıfatlardan ibâret olan Rahman tecellîsi
olmaksızın, zâta ulaşma imkânı yoktur. Çünkü ma'lûmdur ki, Cenâb-ı Hak ancak
isimleri ve sıfatları yolundan bilinebilir.
Bu izâhı iyi anla! Bu izâhı gurebâdan başkası anlayamaz. "Gurebâ" dediğimiz,
en kâmil ferdlerden ibârettir. "En kâmil ferdler" dediğimiz, Allâh’ın kulları arasından ilâhî özel nazargâh olan evliyâdır.
Allah, hakkı söyler ve yolu gösterir.
“Gurebâ” hakkında söyleyebileceğimiz bir başka ifâde ise bu âlemin insanı olmayıp bu
âlemde gaîb kalmış olduklarıdır. Efendimiz (s.a.v) insanın üç yerde garîb olduğunu buyurmuştur ki bunların içinde en garîb olan “câhiller içinde kalmış olan âlimdir.” Bunu “avam içinde kalmış insân-ı kâmil olarak” da tefsîr edebiliriz. Bunlar Allah’ın zâtıyla yaşarlar ama dışarıdakiler bundan habersizdir.
258
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
35.Bölüm Furkân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Furkân Hakkındadır
Beyitlerin Tercümesi:
"Allâh’ın zâtı Kur'ân, Allâh’ın sıfatları Furkân'dır. Cem'in farkı, tahkîkdir;
farkın cem’i, vücûddur. Sıfatlardaki farklılık ve ihtilâf iki nitelik olup, iki cem'dir. Tevhîdin ahadiyetinde zâtın hükmü, Furkân'dır. Çünkü vasıf, ilâhî zâttan
ayrılmaz bir şe'ndir."
Bilinsin ki; Furkân, çeşitlenmenin ihtilâfına i’tibâr edilmek üzere, isimlerin ve
sıfatların hakîkatlerinden ibârettir.
O çeşitlenme i'tibârı ile her sıfat ve her isim, diğer sıfatlardan ve isimlerden
ayrıldığı için, güzel isimler ve yüce sıfatlar i'tibârı ile Hakk'ın nefsinde fark hâsıl
olması demektir. Çünkü;
"Rahîm" ismi, "Şedîd" isminin; "Mün'im" ismi "Müntakîm" isminin gayrı olduğu gibi; "rızâ" sıfâtı da "gazâb" sıfâtından başkadır.
“Rahmetim gazabımın önüne geçmiştir“ peygamberî hadîs-i kudsîsinde buna işâret vardır. Çünkü öne geçen, önüne geçilenden daha üstündür.
Bu durum mertebeye âit olan ilâhî isimlerde de böyledir. Rahmâniyyet mertebesi rubûbiyyet mertebesinden, ulûhiyyet mertebesi ise diğerlerinin hepsinden
a'lâdır.
İşte bu şekilde isimlerin ba'zıları ba'zılarından ayrılarak, isimlerde fark oluşmuştur. A'lâ olan ilâhî isim, mertebede kendisinin altındaki isimden daha üstündür. Şu halde Allah ismi, Rahmân isminden; Rahmân ismi, Rab isminden; Rab
ismi, Melik isminden daha üstündürt. Diğer isimler ve sıfatlar da böyledir.
"İsimlerde ve sıfatlarda birbirine üstünlük" dediğimiz, onların ayn’larında
sâbittir; yoksa "onlardan bir şeyde noksanlık yâhut üstünlük i'tibârı vardır," demek değildir. Belki, isimlerin ve sıfatların birbirlerine üstünlüklerinde ayn’larının
gerektirdiği şeyden dolayıdır.
259
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
35.Bölüm Furkân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bunu mutlak üstünlük olarak düşünemeyiz ki, isimlerin ve sıfatların hepsi zâtına bağlı
olduğundan ve zâtı da kendisinde tek, mutlakiyyet olduğundan sıfatlar ve isimler yönünden
söylenen üstünlük hükmî bir üstünlük olur. Bu mertebeler de olmazsa ulûhiyyetin kemâli
ortaya çıkmaz ve tafsîl âlemi ortaya çıkmaz.
Bunun için ba'zı isimler ve sıfatlar, diğer isimlerin ve sıfatların üzerine hâkimdir. Bu inceliğe dayalıdır ki, hadîs-i şerifte, “Allâhümme innî eûzü bi-rızâke
min sahatik ve bi-muâfâtike min ukûbetik, ve eûzü bike minke, lâ uhsî senâen
aleyke” ya’nî “Allah’ım muhakkak rızân ile sana sığınırım gazâbından ve affınla sana sığınırım azâblandırmandan, ve senden sana sığınırım. Ben sana
hakkıyla senâyı edemem" buyrulmuştur. İşte bu hadîsten anlaşıldığı şekilde,
zâtın nefsinde fark vardır. Hadîsteki “muâfât” ya’nî “af” kelimesi, mufâale
bâbındandır ya’nî bir işin karşılıklı yapıldığını gösterir. Af fiili, azâblandırma fiilinden daha üstündür. Bunun için azâblandırmadan, af ile sığınılmıştır. Gazâbtan
da rızâ ile sığınılmıştır. Rızâ sıfâtının, gazâb sıfâtından daha üstün olduğunu daha yukarıda söylemiştik.
Yine hadîste zâtından zâtına sığınmıştır. Şu halde farkın vücûdu fiillerde ve
sıfatlarda gözüktüğü gibi, zâtın vâhidiyyetinde de fark hâsıl olmuştur. Zât’ın
vâhidiyyetinde fark olmaması lâzım ise de, muhâl ve vâcib gibi iki nakîzı toplamak zâtın işlerinin garîbliklerindendir. Akılda muhâl olan ve ta'bîr edilmesi câiz
olmayan her şeyi, zâtta vücûdu i'tibârı ile lâzım olan hükümlerden olarak
müşâhede edersin. Bu inceliğe dayanmaktadır ki, İmâm Ebû Saîd el-Harrâz "Ben
Allah'a iki zıddın arasını cem' etmesiyle ârif oldum" demiştir.
Zannetme ki, Allah, sâdece evveli, âhiri; zâhiri, bâtını toplamıştır. Belki Allah,
bunları toplamış olduğu gibi, Hakk'ı da, halkı da; üstün olmayı da, olmamayı da;
muhâli de, vâcibi de; yok olanı da mevcûdu da; sınırlıyı da ve bunlardan başka
ne kadar noksanlar ve zıtlar var ise bu şekilde devâm eden diğerlerinin hepsini
toplamıştır. Cenâb-ı Hak, bunları zâtî şe’ni ile toplamış olup, hüviyyeti de bundan ibârettir.
İşte Ebû Saîd el-Harraz'ın “Bunu hemen anla! Ârif olunca riâyet et” diye
işâret ettiği ma'nâ, bizim izâhımızdan ibârettir.
Allah, doğruya hidâyet eder. Her şeyde küllî dönüş O'nadır
260
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
35.Bölüm Furkân Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Kişi eğer iki zıttı cem’ edemiyorsa ve bunları mutlak olarak birisini halka, diğerini Hakk’a
nispet ediyorsa o zaman onun irfâniyyet yolunda hakîkat-i ilâhiyyeyi anlayabilmesi için çok
dirsek çürütmesi lâzımdır. Kişi zıtları ne kadar çok cem’ edebilirse Rabb’ını o kadar yönüyle
tanımış olur ki başkada yolu yoktur zâten.
Tabi’ şerîat mertebesi i’tibarıyla halka bağlı fiiller, Hakk’a bağlı fiiller ile bu cem’ etmenin
içinde günahlar ve sevablar olarak ayrılmış fiiller de vardır. Şerîat mertebesinden sonra gelen
tarîkat, hakîkat ve ma’rifet mertebelerinde bu husûsların hepsinin mertebelerine has îzâhları
mevcûttur.
İnşallah burada belirtilen önemli hakîkatler karşısında Cenâb-ı Hakk sadrımızı mümkün
olduğunca açsında özümüzde olanı ortaya çıkarmaya çalışalım.
261
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Tevrât Hakkındadır
Cenâb-ı Hak, Tevrât'ı Mûsâ (a.s) üzerine dokuz levhada indirdi ve bu dokuz
levhadan yedisini ümmetine tebliğ edip, diğer iki levhayı terk etmesini emretti.
Çünkü, beşerî akıllar o vakitte, o iki levhada mevcûd olan sırları kabûl etmeye isti’dâdlı değildi. Mûsâ (a.s), o iki levhayı da ibrâz etseydi, esâs istenilen şeyi
yitirmiş olurdu. İnsanlardan hiç bir kimse, kendisine îmân etmezdi. O iki levha, o
zamanın ahâlisine mahsûs olmayıp, yalnızca Mûsâ (a.s)a mahsûs idi.
Bu dokuz levha ya’nî dokuz hakîkat seyr ü sülûk yolunda 9. Mertebe olan Mûsâ (a.s)
mertebesini de tasdîk etmektedir. Yedi levha, yedi nefs mertebesine karşılık, iki diğer levha
ise iki hazret mertebesine karşılıktır. Kimse îmân etmezdi çünkü o iki levha şerîat mertebeleri olmayıp tevhîd mertebeleridir. Mûsâ (a.s)’ın Hızır (a.s) ile olan arkadaşlığı bu iki levhanın
zuhûra çıkarılışıydı.
Teblîğ etmekle emrolunduğu yedi levhada, evvelin ve âhirin ilimleri mevcûd
idi. Yalnız Muhammed (s.a.v), İbrâhîm (a.s), Îsâ (a.s) ile Muhammed (s.a.v)’in vârislerine mahsûs olan ilim, o levhalarda mevcûd değildi. Tevrât'ın içinde barındırmadığı bu özellik, Muhammed (s.a.v) ve velâyetine vâris olanlarla, İbrâhîm
(a.s) ve Îsâ (a.s)’a bir tür ikrâmdır.
Tebliğe memûr olduğu yedi levha, mermer taşından idi. Kendine mahsûs
olan iki levha ise mermerden olmayıp, nûrdan idi. O yedi levhanın taştan olması,
mûsevî zümrelerinden Mûsâ (a.s)’a inanmayanların kalplerinin kesâfetine sebep
olmuştur. Levhaların ihtivâ ettiği ilâhî emir ve yasaklar levhaların sayısına uygun
olarak yedi kısımdır.
− Birinci levha nûr,
− İkinci levha hüdâdır.
Cenâb-ı Hak Kur'ân'da “İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ hüden ve nûrun,
yahkumu bihen nebiyyûn” ya’nî "Tevrât'ı muhakkak Biz indirdik. Tevrât'ta
262
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
hidâyet ve nûr vardır. Nebîler onunla hükmederler" (Mâide, 5/44) âyetiyle bu
iki levhaya işâret etmiştir.
− Üçüncü levha, hikmete;
− Dördüncü levha, kuvvetlere;
− Beşinci levha, ilâhî hükümlere;
− Altıncı levha, kulluğa;
− Yedinci levha, saadet yolunun şekâvet yolundan ayrılmasıyla evlâ olan hükümleri beyâna âittir.
İşte bu yedi levha ile Mûsâ, kavmine teblîgât yapmakla emrolunmuştur.
Mûsâ'ya mahsûs olan iki levhaya gelince;
− Birinci levha, rubûbiyyete,
− İkinci levha, kudrete dâirdir.
Dokuz levhanın hepsinin teblîğiyle Mûsâ me'mûr olmadığı için, Mûsâ
aleyhisselâm'ın kavminden hiç bir kimse kâmil olarak zuhûr etmedi.
Mûseviyyet mertebesi rubûbiyyet mertebesidir ki burada da âşikârdır.
Fakat Muhammed (s.a.v.), böyle değildir. Çünkü Muhammed (s.a.v), hiç bir
şeyi terk etmeyerek, hepsini bize teblîğ etti. Kur'ân'da;
− “mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in” ya’nî “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik
bırakmadık” (En'âm, 6/38)
− “ve külle şey’in fassalnâhu tafsîlâ” ya’nî “Ve herşeyi detaylı olarak
tafsîl ettik“ (İsrâ, 17/12) âyetleri bu iddiâmızın delîlidir.
Bunun için Ahmedî ümmet, ümmetlerin hayırlısı oldu ve Muhammed dîni ile
diğer dinlerin hepsi iptâl edildi. Çünkü Muhammed (s.a.v.) diğer dinlerdeki hükümlerin hepsini bize teblîğ ettiği gibi, diğer dinlerde olmayan hükümleri de diğer dinlerin üzerine ilâve olarak ümmetine teblîğ etti. Bundan dolayı diğer dinler
noksanı ihtivâ ettiğinden iptâl edilmiş ve Muhammedî din kemâl ile tanınmış oldu.
263
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Cenâb-ı Hak Kur'ân'da “el yevme ekmeltü leküm dîneküm ve etmemtü
aleyküm ni’metî” ya’nî “Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki
ni'metimi tamamladım” (Mâide, 5/3) âyetiyle Muhammedî dînin kemâlini açık
bir şekilde buyurmuştur.
Böyle bir âyet Muhammed (s.a.v)'den başkasına inmedi. Eğer başka bir
nebîye böyle bir âyet inseydi, o nebînin "nebîlerin sonuncusu" olması lâzım gelirdi. Hatemü'l-enbiyâ ya’nî nebîlerin sonuncusu olmak, ancak Muhammed (s.a.v)
için geçerli oldu. Çünkü Muhammed (s.a.v.) hikmet, hidâyet, ilim, sırlar adına hiç
bir şeyi bırakmadan, uygun bir beyân ile; sırlardan olanı ya açıkça, ya lüzûmu
kadar açıklığıyla, ya işâret, ya kinâye, ya benzetme, yâhut muhkem, tefsîrli,
te’vîlli, müteşâbih ve daha başka türlü beyân şekilleri ile, gerekli olan teblîgâtı
yaptı. Bundan dolayı başkası için teblîgâta dâhil olmaya mahâl kalmadı. Muhammed (s.a.v), teblîğ işinde müstakil oldu. Nebîlik, kendisiyle sonlandırıldı.
Çünkü ihtiyaç duyulan hiç bir şeyi terk etmeyip, onu Hak'tan ümmetine getirmiş
oldu. Ondan sonra gelebilecek kâmiller için beyânı ve tebliği gerektirici bir şey,
hiç kimse bulamaz. Çünkü gerekeni, Muhammed (s.a.v) işlemiş olduğundan, gelecek kâmilin ona tâbi' olması zarûrîdir.
Sonuç olarak, Muhammed (s.a.v) ile birlikte şerîat getiren nebîlik hükümleri
kesilmiş ve Muhammed (s.a.v) kemâliyle bize getirmiş olduğu ve başka kimsenin
getirmediği hükümler ile “Hatemü'l-Enbiyâ” olmuştur.
Eğer Mûsâ (a.s), kendine mahsûs olan iki levhanın teblîğiyle emrolunmuş olsaydı, kendisinden sonra Îsâ (a.s)’ın nebî olarak gönderilmesine gerek kalmazdı.
Çünkü Îsâ (a.s)’ın kavmine yaptığı tebligât, o iki levhadaki sırlardan ibârettir.
Bunun içindir ki, Îsâ (a.s) ilk adımda kudret ve rubûbiyyetiyle göründü. Beşikte söz söyledi, anadan doğma körü ve abraşlıyı iyi etti ve ölüleri diriltti ve
Mûsâ (a.s.)'ın dînini iptâl etti. Çünkü Mûsâ (a.s.)'ın teblîğ etmediği şeyi teblîğ etti.
Fakat, sırlardan olan bu hükümleri açıkladığı için, kavmi kendinden sonra dalâlete düştü ve Îsâ (a.s)’a ibâdete başladılar. "Allah üçün üçüncüsüdür" demeye
cesâret ettiler. "Üç" dediğimiz, baba, ana, oğuldan ibâret olup, "teslis" dedikleridir.
Îsâ kavmindeki bu dalâlet, aralarında fırkalaşmaya sebep olmuştur. Ümmetinden ba'zıları;
- Îsâ, Allah'ın oğludur, dediler. Îsâ ümmetinden melekiyye denilen bunlardır.
Îsâ kavminden ba'zıları da;
264
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- "Cenâb- ı Hak inerek âdemoğlunu aldı, tekrar semâya döndü, dediler. Îsâ
kavminden "Ya'kûbiyye" denilenler de bunlardır. Yine Îsâ kavminden ba'zıları;
- "Allah aslında üç şeyden ibârettir ve o üç şey, "Rûhu'l-kuds" denilen baba;
"Meryem" denilen ana; "Îsâ" denilen oğuldur" dediler.
Sonuç olarak Îsâ kavminin hepsi dalâlete düştüler. Çünkü inandıkları şeylerin
hiçbirisi, Îsâ (a.s)'ın getirdiği sırlara uygun değildi. Kavminin zâhiren anladıkları
şey, kendilerinin uğradıkları dalâlete sebep oldu. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak
Îsâ'ya;
- “e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâhi” ya'nî
"Sen mi insanlara, "beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edinin” dedin?"
(Mâide, 5/116) diye sorunca,
- “subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakkın” ya’nî “Sen
subhânsın, hakkım olmayan bir şeyle söylemem olmaz” (Mâide, 5/116) diyerek
ve bu teşbihte tenzîhi öne geçirerek, cevap verdi. Yâ'nî demek istedi ki;
- “Senin ile benim aramda nasıl gayrılık yapabilirim ve nasıl Allah'ı bırakıp
da bana ibâdet edin diyebilirim? Oysa benim hakîkâtimin ve zâtımın aynısın. Ben
de senin hakîkâtinin ve zâtının aynıyım. Benimle senin aranda gayrılık yoktur."
Îsâ (a.s), bu sözleriyle kendini kavminin inandığı şeyden tenzîh etti. Çünkü
kavmi, tenzîhi terk ederek mutlak teşbîh ile inandılar. Oysa bu, Cenâb-ı Hakk'a
nisbetle lâyık değildir. Sonra İsâ (a.s);
- “in küntü kultuhu” (Mâide, 5/116) ya’nî "böyle söylediysem,
- “îseviyye hakîkatinin Allah olduğu nisbetini söylemiş” isem",
- “kad alimtehu” (Mâide, 5/116) ya’nî "Sen, onu bildin" dedi.
- Yâ'nî, "Benim bu konuda söylediğim söz, tenzîh ile teşbîh arasını cem' etmekten başka bir şey değildir ve çokluktan birin zuhûrunu ta'rîfe bağlıdır. Kavmim, kendi anlayışlarına göre dalâlete düştüler. Onların anlayışları benim isteğim değildir."
- “ta’lemû mâ fî nefsî” (Mâide, 5/116) ya’nî "Sen, benim nefsimde olan şeyi
bilirsin."
- Yâ'nî ilâhî hakîkâtlerin açığa çıkmasına ilişkin teblîğ ettiğim hükümler, onların inançlarına uygun mudur, değil midir? Benim bu konudaki murâdım nedir?
Onu Sen bilirsin.
265
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- “ve lâ a’lemu mâ fî nefsike” (Mâide, 5/116) ya’nî "Ben senin nefsinde olanı bilmem."
- Yâ'nî, ben onlara lâzım gelen hükümleri teblîğ ettim. Fakat Senin onları
hidâyetten dalâlete sevk edeceğini bilmiyordum. Eğer bilmiş olsaydım, onları
dalâlette bırakacak hiç bir şeyi teblîğ etmezdim.
- “inneke ente allemul guyûb” (Mâide, 5/116) yâ'nî “Muhakkak Sensin Sen
gaybları en iyi bilen."
- Ya’nî, oysa ben gaybları bilmem, beni ma'zûr gör.
- “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” (Mâide, 5/116) ya’nî "Ben onlara
senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim."
- Ya’nî kendimde bulduğum ilmi, onlara teblîğ ettim ve onlara lâzım gelen
nasîhatı verdim. Onlar da kendilerinde hakikâte yol bulsunlar, dedim. Onlara
ilâhî hakîkâti zâhir ettim. O hakîkâtin kendi nefislerinde zuhûrunu bulsunlar,
bilsinler, dedim.
- “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî "Sizin ve benim Rabb’im olan
Allah'a ibâdet edin" dedim.
- Ya’nî, ilâhî hakîkati kendime tahsîs etmedim. Belki bu hakîkâtin onları da
kapsadığını mutlak olarak söyledim. Yâ'nî Senin benim Rabb’im, yâ'nî hakîkatim
olduğun gibi, onların da Rabb’i ve hakîkati olduğunu onlara bildirdim."
Özetle, Îsâ (a.s)’ın yukarıdaki şekilde getirmiş olduğu ilim, Tevrât üzerine
ilâveden ibârettir. Bu ilâvede rubûbiyyet sırrı ile kudret vardır. Îsâ (a.s) bunu
zâhire çıkarttığı için, kavmi küfre düştü. Çünkü rubûbiyyet sırrını ifşâ etmek küfürdür. Îsâ (a.s), bizim Peygamberimiz (s.a.v)’in yaptığı gibi bu ilmi örterek,
ibârelerin kabukları ve işâret perdeleri arasında söylemiş olsaydı, kavmi kendinden sonra dalâlete düşmez ve dînin kemâli hakkında kendisinden sonra Muhammed (s.a.v)'in Furkân'da ve Kur'ân'da getirmiş olduğu ulûhiyyet ve zât ilminden başkasına ihtiyaç kalmazdı. Kur'ân ve Furkân hakkında zât ve sıfâttan
ibâret olduklarına dâir izâhlar yukarıda yapılmıştır.
Cenâb-ı Hak Peygamberimiz (s.a.v)e zât ve sıfât ilimlerini bir âyette toplayarak bildirmiştir. O âyet de “leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr”
(Şûrâ, 42/11) âyetidir. Misli olmaması zâta, duyucu ve görücü olması sıfatlara
bağlanmıştır.
266
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Mûsâ (a.s), Îsâ (a.s)’ın teblîğ ettiği rubûbiyyet ve kudret sırlarını kavmine
teblîğ etmiş olsaydı, kavmi Firavun'u katletme mes'elesinde Mûsâ (a.s’ı ithâm
ederdi. Çünkü Firavun, “ene rabbükümül a’lâ” ya’nî “Ben sizin a’lâ rabbinizim” (Nâziât, 79/24) demiştir. Rubûbiyyet sırrını ifşa ise, Firavun'un iddiâ ettiğinden başka bir şey değildir. Lâkin Firavun, bu sözü hakîkate vâkıf olmadan
söylediği için, Mûsâ (a.s) onunla çarpıştı ve ona gâlib geldi.
Mûsâ (a.s), Tevrât'ta rubûbiyyet ilminden bir şey göstermiş olsaydı, kavmi
ona karşı küfre düşer ve Firavun ile çarpışmasında Mûsâ (a.s)’ı ithâm ederlerdi.
Bunun için Cenâb-ı Hak, rubûbiyyet sırrını gizlemekle Mûsâ (a.s)’a emretti.
Burası çok önemli bir mes’eledir. Mûsâ (a.s) kendisinde olanı rububiyyet ve kudret levhaları dâhilinde açıklamış olsaydı aynı şekilde Firavun'un söylediği sözü söyleyecekti ya’nî
lisânen ağzından o çıkacaktı. Gerçi Firavun, beşerî nefsinden bunu söyledi, Mûsâ (a.s) ise
ilâhî nefsinden söyleyecekti. Halk bu durumu anlayamayacak ve aynı şeyleri söylerken neden
çekişiyorsunuz birbirinizle, diyecekler ve bunun sonrasında Firavun’a daha çok yöneleceklerdi
çünkü Firavun’un görünüşteki kuvveti ve zenginliği daha fazla idi ve Mûsâ (a.s)’a fazla i’tibâr
etmeyeceklerdi. Bu nedenle bunun açılması îseviyyet mertebesinde olmaktadır.
Cenâb-ı Hak, Muhammed (s.a.v)'e de başkasının idrâk edemeyeceği şeyleri
gizlemekle emretmiştir. Peygamberimiz (s.a.v)den rivâyet edilen hadîs-i şerîfte
şöyle buyrulmuştur: "Mi'raca çıktığımda bana üç türlü ilim verildi. Birisinin
gizlenmesi içinn benden mîsak alındı. Öbürünün tebliğinde serbest bırakıldım. Diğer bir ilmin de, teblîğiyle emrolundum".
- Teblîği ile emrolunduğu ilim, şerîatlara âit ilimdir.
- Teblîğinde serbest bırakıldığı ilim, hakîkatler ilmidir.
- Gizlemekle me'mûr olduğu ilim, ilâhî sırlardır.
Bunların üçünü de Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Azîm'inde beyân etti.
- Teblîği ile emrolunduğu ilim, zâhir ilmidir.
- Tebliğinde serbest bırakıldığı ilim, bâtın ilmidir.
• “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene
lehüm ennehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi dışta ve içte onlara göstereceğiz. O'nun hak olduğu onlara belli olsun diye”(Fussilet,41/53) ve;
267
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
• “Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ illâ bil hakkı”
ya’nî “Biz gökleri ve yeri ve o ikisinin arasındakileri, ancak hak olarak halk ettik” (Hicr, 15/85) ve;
• “Ve sahhare leküm mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu”
ya’nî “Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden sizin emrinize amâde kıldı” (Câsiye, 45/13) ve;
• “ve nefahtü fîhi min rûhî“ ya’nî “Ona rûhumdan üfledim” (Hicr,
15/29);
âyetleri bâtın ilmi ile alâkalı olan âyetlerdir.
Bu âyetlerin hakîkatlere işâret eden yönü olduğu gibi, şerîatlara bağlanan yönü de vardır. Bundan dolayı tercîhe bırakılmış gibidir. Kimin anlayışı ilâhî olursa
en son maksada erişir. Kimin anlayışı o mertebede olmayıp da, hakîkatler kendisine ansızın söylendiğinde inkâr edecek kimselerden olursa, o en son maksâda
erişemez. Bundan dolayı hakîkî ma’nâ onlardan gizlenmiştir. Bu şekilde iki yön
ile ma'nâyı kapsamak olmasaydı, anlayışın yokluğu dalâlet ve şekâvete sebep
olabilirdi.
- Gizlemek ile me'mur olduğu ilim de, Kur'ân'a konulmuştur, ancak bu te'vîl
sûretiyledir. Çünkü bu gizlilik, çok gizli şekildedir. O tür gizliliklere önce ilâhî
keşf yoluyla nefsinde hakîkat ilmi peydâ olan ve ancak ondan sonra, Kur’ân'ı işiten kimseler vâkıf olabilir. Bu tür yüce idrâke nâil olanlar, Nebî (s.a.v)in gizlemek
ile me'mûr olduğu şeylerin Kur’ân'daki yerini bilirler.
“Ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh” ya’nî “Onun te’vîlini ancak Allah bilir”
(Âli İmrân, 3/7) âyetinde “Allah” kelimesi üzerine duran okunuşa göre bu âyet,
söz konusu olan ilme işârettir. Çünkü nefsinde te'vîle vâkıf olan, "Allah ile isimlendirilmiş" demektir.
Bunu anla!
Kalemi tutan parmaklarım, beyân vâdisinde yine küheylânlık ederek,
ebediyyen açığa çıkması hâtıra gelmeyen şeyi açığa çıkardı. Tevrât'a bağlı
izâhlara tekrâr geri dönüyoruz.
Eğer hiç açılmayacak birşeyler olsaydı Efendimiz (s.a.v)’den sonra bir başka peygamberin daha gelmesi gerekirdi ki onları açsın. Böyle bir şey de söz konusu değildir. Efendimiz
(s.a.v) teblîğinin zâhirini tenzîh üzerine bâtınını ise tenzîh ve teşbîhi toplayacak şekilde
268
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
tevhîd üzerine yapmıştır. Bu nedenle bu teblîğ günümüze sağlam olarak ulaşmıştır. Öncekiler
ise herşeyi sâdece zâhiri üzerine kurduklarından dolayı bozulmuştur.
Efendimiz (s.a.v) açtıkları ile kapattıklarını ayrı ayrı taraflara atmadan birleştirebilmiştir.
Bunu da ancak ehli anlayabildi. Sâdece zâhirine takılıp kalanlar bâtınına ulaşamadılar. Eğer
İslâm dîninde bu bâtın yön olmasaydı sâdece zâhiri üzere kalır ve bütün ümmet şerîat ehli
olurdu.
Efendimiz (s.a.v) hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur: “şerîat sözlerimdir; tarîkat fiillerimdir; ma’rifet tavırlarımdır, gerçi tavırlarda fiil yönündedir ancak tavırdan kasıt belirli bir sistemi olmayan ve karşısına gelen kişilere gerektiği şekilde davranmaktır ki, bu da çok büyük
mbir incelik istemektedir; hakîkat ise sırlarımdır, ya’nî gizli olarak belirtilen şeyler hakîkat
mertebesinin içindedir ve bunlar ancak bu yaşantıda anlaşılır demektir.
Burada dikkat çeken bir şey vardır ki, hakîkat ve ma’rifet mertebelerinin literatürdeki sırasının değişikliğidir. Burada bir yanlışlık yoktur ve yerli yerincedir; Şerîat mertebesinde fıkıh
bilgisi öndedir ya’nî farzları düzenleyen hukûklar bu mertebenin içindedir. Tarîkat ise ne yazık ki günümüzde ba’zı kimseler için lafzını duyunca tüylerini diken diken eden bir kelime
hâline dönüşmüştür ve bunu kendilerine düşman olarak görmektedirler. Oysa tarîk sözlük
anlamı olarak “yol” demektir ve her insanın da mutlaka bir yolu vardır ve her yolu olan da
işin aslında şu veyâ bu şekilde bir tarîkat ehlidir. Kimin önüne hangi eylem geçmişse o onun
yoludur, işte kimisi de Hakk’ı önde almıştır ve onun da yolu ya’nî tarîkatı odur. Bu nedenle
bu kelimeyi bütün insanlar üzerinde kullanmak gereklidir ki adâletli olan da budur. Efendimiz
(s.a.v)’in tarîkat fiillerimdir dediği fiiller ise sâlih amellerdir ve sâlih amel dışında bir zerre
kadar fiili yoktur. Bu nedenle bilgisi Hakk’tan tatbîkatı kuldan olan sâlih amellerin her birerlerimizin fiilleri olması gerekmektedir. Bu nedenle ma’nâsı Hakk’tan tatbîkatı kuldan olan
herşey tarîkat hükmündedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu fiillerin kulların kendi
kafalarına göre ürettikleri şeyler olmayıp Efendimiz (s.a.v)’in tatbîk ettiği fiiller olmasıdır.
Bunun anlamı da bu fiiller Hakk’tan aldığım yolun netîcesinde kat’ ettiğim ma’nâsınadır.
Ma’rifetteki tavır ise Efendimiz (s.a.v)’in karşısına gelen kişinin mertebesine göre tavır
sergilemesidir. Bu tavır hem fiilleriyle hem de lisânıyla ve hem de içindeki sırları iledir. “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” sözü bu anlatılmak isteneni çok açık olarak ifâde etmektedir. Bu tavırların takınılması için de karşısına gelen bütün mertebelerin hakîkatlerinin bilinmesi gerekliydi ki hakîkat ve ma’rifet mertebesinin sıralamadaki yer değişikliği de bundan
kaynaklanmaktadır. Ya’nî kişi önce şerîat mertebesi ile yaklaşmaya başlar, tarîkat ile devâm
eder ve bunların hakîkatlerini idrâk etmeye başlayınca kendisinde bu hakîkatlere âit sırlar
oluşmaya başlar, bunların netîcesinde kendisinde meydana gelen tavırlar da kendisinin
ma’rifeti olmaktadır.
İşte bu mertebeler İslâm’ın içerisinde olmamış olsaydı Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönden tanımaya bize yol açılmamış olurdu. Bunlar mevcûttur ancak bunun yanında bir de sistemin
oluşturulması gerekmektedir.
Allah ismiyle isimlenme teşbîh mertebesi i’tibârıyla değildir, bu konu yanlış anlaşılmasın,
ya’nî şu demektir ki; “o anda onu idrâk eden ondaki Allah’tır” demektir. Çünkü beşeriyyet
idrâki ile müteşâbih bir âyeti anlamak mümkün değildir. İşte “hakîkat esrârımdır” hadîs-i
kudsîsinde belirtilen sır da “Hakk’ın ta kendisidir.” Çünkü kendi ilmini ancak Hakk bilir başkası bilmez. Bu isimlenme o anda “Allah” ismiyle isimlenmedir yoksa diğer zamanlarda yine
nefsiyle başbaşadır.
269
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Cenâb-ı Hakk kendisinin ne şekilde bulunacağını ve ne şekilde idrâk edileceğini yine
kendisi bildirmektedir. Ondan başka O’nu bildirecek varlık da yoktur ki bildirsin.
Bu konuda son olarak Muhyiddîn ibnü’l Arabî (k.s) hazretlerinin sözünü de ilâve edelim:
“Kendi hakîkatinde, varlığında ilâhî hakîkatleri bulmuş olan bir zuhûr mahalline mahlûk denmez.”
Bu sözler her ne kadar zâhirde ya’nî şerîat mertebesinde tenzîh hakîkatine göre küfür
hükmünde ise de tenzîh ve teşbîhi birleştirerek varlığındaki Hakk’ı bulanlara karşı tam bir
ilim ve ulaşılabilecek tam kemâlli bir netîcedir ayrıca. Çünkü insanlık bilse de bilmese de bu
hakîkate ya’nî kendi hakîkatine ulaşmak için bu dünyâ meydanında koşuşturmaktadır.
Bilinsin ki, Tevrât ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîlerinden ibârettir. Bu
tecellî, Cenâb-ı Hakk'ın Hakk’a dönük zuhûr yerlerinde zuhûru demektir. Çünkü
Cenâb-ı Hak, isimlerini sıfatlarına; sıfatlarını ise zâtına delîl olarak ta’yîn etmiştir.
İlâhî sıfatlar, Hakk'ın zuhûr yerleridir. Hakk'ın halkta zuhûru ise, isimler ve
sıfatlar vâsıtasıyladır. Başka türlü zuhûra imkân yoktur. Çünkü halk, ilâhî
ma’nâların hepsinden hâli olarak, sâde halk edilmiştir. Sâde olmakla berâber, beyaz kumaş gibidir, karşısında bulunan şeyin nakşı ile nakışlanır. Şu halde isimleriyle Hakk'ın isimlenmesi, sıfatları üzerine halkı delîl bulsun diyedir. Halk Hakk'ın sıfatlarını isimleriyle bilir ve Hak ehli, bu vâsıta ile hidâyete nâil olur. Bundan
dolayı Hak ehli, isimlerin ve sıfatların aynası gibidir.
Hak ehlinde ilâhî isimler ve sıfatlar açığa çıkınca, nefislerini zâtî isimlerden ve
ilâhî sıfatlardan nakışlanmış olan şey ile müşâhede ederler. Onlar Allah'ı zikrettiğinde, zikrettikleri isim ile zikredilen kendileridir.
Bu ma'nâ “Tevrât” kelimesinin türediği kök olan "tevriye"den ibârettir. Tevriye ise, “birkaç ma'nâsı olan bir kelimenin en uzak olan ma’nâsını kastetmek "
demektir.
Hakk'ın avâm lisânında açık bir şekilde zikredilmesi, hayâl inancından başka
bir şey değildir. Avâm için bundan başkası da yoktur. Âriflere göre ise Hak,
zâtlarının hakîkâtinden ibârettir. Zât ile kasıt âriflerdir. İşte konuştuğumuz lisân,
Tevrât'taki işâret lisânıdır.
Mûsâ'ya indirilen yedi levhanın içeriğine gelince;
Bilesin ki, bir levhanın aldığı isme sebep, o levhada bahsedilen bir tür ilimdir.
Fakat levhada sâdece o ilmin bulunması şart değildir. Belki levhada isimlendirilmesine sebep olan ilim ile, diğer levhalardaki ilimlerden de bulunabilir. Şu kadar var ki, bir levhada hangi hüküm gâlip ise levha onunla isimlendirilir. Kur'ân
270
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
sûrelerinde de böyledir. Hangi sûrede hangi ilmin hükmü gâlip ise, sûre o şekilde isimlendirilir. Oysa o sûrede isimlenmesine sebep olan şey ile berâber başkası
da mevcûddur.
- "Nûr" Levhasında;
• Cenâb-ı Hakk'ın bir olma ferdliği;
• Mutlak tenzîh;
• Hak için halktan ayırt edilme sebebi olan şeyler;
• Hakk'ın vasıfları ve Hakk'a mahsûs olan hükümleri vardır.
• Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimleriyle, pek yüce sıfatlarıyla berâber Hakk'a
mahsûs olan rubûbiyyet ve kudrete âit beyânlar da bu levhadadır.
• Bunların hepsi, "nûr levhası" olarak isimlendirilen levhada Cenâb-ı
Hakk'ın kendisi için hakedici olduğu kudsiyyet ve tenzîh yoluyladır.
İşte Abdülkerîm Cîlî (k.s) hazretleri görüldüğü gibi şu an mûsevilerin ellerinde olan
Tevrât’tan daha güzel ve gerçekçi bilgiler, daha öz bilgiler vermektedir çünkü ümmet-i Muhammed vârisleridir ve velîlerinden olduğu için onlardan daha yüksek ilme sâhiptir.
- "Hüdâ” Levhası;
Bu levhada zevkî ya’nî hakîkatini bizzât yaşamaya dayalı ilâhî haberler vardır. Bu da îmân edenlerin kalbinde olan ilhâmî nûrun iniş yeridir. Çünkü hüdâ,
zâtî mâhiyyetinde vücûda âit ilhâmî sırdan ibârettir. Allah’ın kullarının kalbine
ansızın geliverir. İşte bu gelen sır, ilâhî cezbe nûrudur. Ârif, o cezbedilişin içinde
ilâhî yolda ulvî menzillere yükselir. "İlâhî yol" dediğimiz, sırâtullâhtan ibârettir.
Bu cezbediliş nûru, insânî görüntüye indirilen ilâhî nûrun kudsî mahalline ve ulvî mekânına geri dönüşü husûsundan ibârettir. Şu halde hüdâ, o nûra mazhar
olan kimsenin ahadiyyet yoluyla yakınlaşma rütbesine ve çok güzel bir seviyeye
ulaşma husûsunda nâil olduğu dereceden ibârettir.
Bu yükselişteki başlangıç ve sonda mekân düşünülemez. Ulaştığı yer, mekânsız mekândır. Şehâdet âleminin hallerine, geçmiş ve gelecek ümmetlerin haberlerine, rûhlar âleminden ibâret olan melekûta, rûhlar âlemi üzerine hâkim ceberûta;
yâ'nî kudsî hazrete bağlı olan ilimlerin hepsi bu ikinci levhadadır. Berzâha,
kıyâmete, mîzâna, hesâba, cennete ve cehenneme dâir olan ilimler de bu ikinci
271
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
levhanın içeriğindendir. Meleklere âit haberler de bu levhadadır. Şekillere, tılsımlara ve bunlara benzeyen efsun gibi şeylere bağlı olan sırların ilmi de bu levhadadır.
Benî İsrâil'den bu tür ilimdeki sırlara vâkıf olanlar, o sırlar vâsıtasıyla harikulâde şeyler yapmış ve gösterdikleri kerâmetleri de bu sâyede göstermişlerdir.
Tılsım türü işler en çok benî İsrâil tarafından biliniyordu ki kitaplarında olan bu işler bugünlere kadar da onlardan gelmiştir.
- "Hikmet Levhası;
Bu levhada ağırlı olarak, ilâhî kudsiyyette tecellî ve zevk ya’nî hakîkatini bizzat yaşamak yoluyla kalb sülûkunun esâslarını bilmek anlatılmaktadır.
• Nalınlarını çıkarmak;
• Tûr'a çıkmak;
• Ağaç ile konuşmak;
• Karanlık gecede ateş görmek, bu sülûkun kısımlarındandır. Çünkü
bunların hepsi, ilâhî sırlardandır. Bu levha, ilâhî hikmete âit kısımların
hepsini toplamıştır.
• Sihir ya’nî itâat ettirme yoluyla rûhânî tenezzüllere âit ilim ve bunlara
benzeyen ilimler, yine bu levhanın içeriklerindendir.
• Felek ilmine, yâ'nî kozmoğrafyaya, astronomiye, matematiğe, biyolojiye ve bunlara benzeyen şeylere dâir ilimler de bu levhanın içeriklerindendir.
Benî İsrail'den bu levhada olan ilmi, iyi bilenlere "râhib" derler. Râhib, benî
İsrâil lügatında, "dünyayı terk edip, mevlâsına rağbet eden dîn âlimi " demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ (a.s)’dan bahseden âyetler tevrâtî âyetlerdir. İşte bu âyetler
Kur’ân’ın içindeki Tevrât’tır.
272
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- “Kuvvetler” levhası;
Beşerî kuvvetlerdeki hikmetlere âit inenlerin ilmi mevcûddur. Bu, zevklere
ya’nî hakîkatlerini bizzât yaşamaya âit bir ilimdir. Benî İsrâil'den bunu öğrenen
kimseye "hibr" derler. Mûsâ (a.s)ın Tevrât'ındaki ilimlere vâkıf olanların en yüksek mertebesi, bu "hibr" mertebesidir. Ve bu levhanın büyük çoğunluğu rumûz,
misâller ve işâretlerdir. Cenâb-ı Hak, bunları ilâhî hikmetin beşerî kuvvetlerde
geçerli olması için Tevrât'ta yazmıştır.
Kur’ân’da Yahyâ’ya hitâben “Yâ yahyâ huzil kitâbe bi kuvvetin, ve
âteynâhül hükme sabiyyen” ya’nî “Ey Yahya! Kitâbı kuvvetle al. Ve Biz, ona
çocuk olduğu halde hikmet verdik” (Meryem, 19/12) denilmesi işte, o rumûz ve
işâretlere dikkât çekmektir.
Kitabı kuvvetle alabilmek, ilim ve hikmeti öğrenmekle, ilâhî nûra hidâyet bulucu olarak, ilâhî hikmetin gereği yönüyle, o nûru beşerî kuvvetlerinde geçerli
kılabilen kimseler için olur. Başkası için olamaz. Bu zevkî ya’nî hakîkatini bizzât
yaşamaya bağlı bir iştir. Bunu tahsîl etmeyen kimse anlayamaz. Bu seçkinlere
mahsûstur, avâm için değildir.
Simyâ ilmi, kerâmete benzeyen âlî sihir ya’nî itâat ettirme husûsu da, bu levhanın içeriklerindendir. Âlî sihir demem, o tür sihir, araya maddî bir iksir, zâhirî
bir fiil, dille söyleme girmeksizin sâdece insandaki itâat ettirici sihir kuvveti ile
yapıldığı içindir. Bu kuvvete sâhip olanların arzusu ne yönde ise, mutlaka işleri o
yönde cereyân eder. Bu kuvvete mazhar olan, vücûdu ancak hayâlde tasavvur
edilen şeyi, histe mevcûd ve algılanabilir olarak gösterebilir. Hatta bu kuvvette
olan sihir sâhibi, kendine bakanların bakışını kendisindeki hayâle dâhil ederek,
istediği şeyi tasvîr eder ve bu kendisine bakanların bakışlarıyla tasvîr edilen bu
şekli gösterebilir. Bu gösterme, hayâlde olduğu halde, yanında bulunanlar onu
his âleminde zannederler. Ben tevhîd yolundaki sülûkumda, bu tür hallere
marûz kaldım. Vücûdda mevcûd hangi bir sûretle istersem, tasavvura muktedir
olurdum. Hangi işi işlemek istersem, onu yapmaya kâdir olurdum. Fakat, bu hâlin helâk edici olduğunu bildiğim için, onu terk ettim. Nihâyet Cenâb-ı Hak, bana
"Kâf" ve "Nûn" arasında muhâfaza edilen kudret ve dereceyi ihsân buyurdu.
Bir şeyi kuvvetle almak demek, ona çok iyi sarılmak demektir ya’nî hakîkatini idrâk etmek demektir. Örneğin 50 kg.lık bir şey var ise onun tamâmını almak demektir, yoksa 10-20
kg.nı alıp kalanını geriye bırakmak onu kuvvetle almak demek değildir.
273
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Hayâl âleminde oluşan bir şeyi bizler şartlanmalarımızdan dolayı his âlemindeymiş gibi
hissettiğimizden dolayı onu his âlemine indirip ona silüet kazandırıp var görürüz.
Bu tür sihir işlerine devâm edenler hem kendilerini tahlikeye sokmaktadırlar hem de karşı tarafı tehlikeye sokmakta ve zarar vermektedirler. Nefsânî yönle yapılan bu işten dolayı
kişiler neler kaybettiklerini bir bilselerdi. Hem yapanlar hem de bunları yaptıranlar.
Seyr ü sülûkta bu yaşam ba’zı kişilerde az ba’zılarında daha çok çıkar. Eğer kişi burada
oyalanırsa işi çok güçleşir ve orada kalır. Bu vâdiden geişmesi de lâzımdır ya’nî Tevrât’tan
İncil’e geçiş ancak bu vâdilerden olmaktadır. Buralardan geçilmezse kişi bunları yaşayamamış ve bilememiş olur. Ancak kişi burada takılıp kalırsada ne seyr ü sülûku kalır, ne de
Hakk’a ulaşması kalır. Bu takıldığı yerde ba’zı muvaffakiyetler gösterir ve onun varıp varacağı en son yerde orası olur ancak. Zaman içerisinde bunların hükmü altına girer ve sonra onlar ona öyle bir oyun yaparlar ki, kendisine ne olduğunu anlayamaz bile. Bu nedenle buralar
çok tehlikelidir ve hiç durmadan geçip gitmek lâzımdır çünkü her ne isimle olursa olsun mahlûkla münâsebetler devâm etmektedir. Bize ise lâzım olan mahlûk değil onun Hâlık’ıdır.
- "Hükümler” levhası;
İlâhî emir ve yasaklar bu beşinci levhadadır. Emirler ve yasaklar dediğimiz,
Cenâb-ı Hakk'ın benî İsrâil'e helâl veyâ haram olarak farz kıldığı hükümlerdir.
Yahûdiliğin üzerine dayandığı "Mûsâ (a.s)’ın getirdiği şerîat" bu levhadadır.
- “Kulluk” levhası;
Bu levhada zillet, ihtiyâcını gösterme, korku, tevâzu gibi halka feyz sebebi
olacak gerekli hükümler mevcûddur.
Hattâ Mûsâ (a.s) ahlâkı ıslâh etmede gösterdiği şiddetin gereğindendir ki,
"Sizden biriniz fenâlığa fenâlıkla karşılık verirse, Firavun'un rabblık da’vâsındaki
hatâsını iddiâ etmiş olur" demiştir. Çünkü kul için rabblık iddiâsına hak yoktur.
Teslîm, tevekkül, işi Allah’a bırakma, rızâ, korku, ümîd, rağbet, zühd, Hakk'a yönelme ve benzerlerine âit sırların ilmi de bu levhadadır.
Bizde de denir ya “Kötülüğe karşı kötülük her kişinin harcıdır; kötülüğe karşı iyilik ise er
kişinin harcıdır” diye.
- Cenâb-ı Hakk’a ulaşma yolu ve saadet yolunun şekâvet yolundan ayrılması levhası;
Saâdet yolunda esâsen câiz olduğu halde, işlenmemesi daha iyi olan hareketleri beyân da bu levhadadır.
274
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 36.Bölüm Tevrât Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Mûsâ kavminin dinlerinde rağbete ve rûhbâniyete âit meydana çıkardıkları
asılsız yeniliklerin hepsi, bu levhadan çıkarılmıştır. Bu asılsız yenilikleri çıkaranlar, kendi fikirlerini ve kendi akıllarını vâsıta yaparak Mûsâ (a.s)ın kelâmından,
belki ilâhî kelâm hükümleri çıkarırız diye düşünmüşlerdir. İlâhî hükümlere hakkıyla riâyet etmemişlerdir. Eğer yaptıkları bu birşeyden yeni başka bir şey çıkarma işini, ilâhî haberler ve ilâhî keşf sûretiyle yapmış olsalardı, Cenâb-ı Hak o yeni
çıkanları onlar için kudret sebebi yapardı. Yoksa Cenâb-ı Hak, bu kendi fikir ve
akılları vâsıtasıyla yeni çıkardıklarında onlara nasıl kudret verir?
Şu da varki, eğer onların bu yeni hükümlere hakkıyla riâyet etmeleri mümkün olsaydı, elbette Cenâb-ı Hak o hükümleri, nebîsi olan Mûsâ (a.s)’ın diliyle
emrederdi. O tür hükümlerden Mûsâ (a.s)ın yüz çevirmesi, o hükümleri bilmediğinden değildir. Belki kendi haklarında iyilik ve merhâmetten dolayıdır. Böyle
asılsız yenilik olarak hükümler çıkaranlar ve ilâhî hükümlere hakkıyla riâyet etmeyenler, yaptıklarının cezâsı olarak azâblandırmaya tutuldular. Dîn ve beden
ile ilgili bir çok ilim yine bu levhada geçmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın ihsân ettiği keşfin gereklerine göre bu sayfalarda Tevrât'ın
barındırdığı hükümlerin hepsini toplamış oldum. Kastımız kısa kesmek olmayıp
da, geniş izâhlara girişseydik, işi çok uzatmak gerekirdi. Oysa işi fazla uzatmakta
fayda yoktur.
İşte Tevrât'ın barındırdığı hükümlerin kısaltılmış hâli yukarıdaki özet
izâhlardan ibârettir. Bunu anla!
Allah hakkı söyler ve doğru yolu gösterir.
Tevrât tenzîh hakîkatini ortaya getirdi çünkü o zamanda benî İsrâil beşerî teşbihte idiler
ya’ni maddeye tapınıyorlardı. Gerçek teşbîhi bilmedikleri için putperest oldular. Onları bu
putperestlikten kurtarmak için “Rabb’ınız ötelerdedir” denildi. İbrâhîm (a.s)’da başlayan
tevhîd-i ef’âl ya’nî Allah’ın bütün varlıktan fiillerinin zuhûr ettiği idrâki, Mûsâ (a.s) zamânına
gelmeye başladıkça maddeyi putlaştırma yönünde gelişmeye başladı. “Buzağı sevgisi bize
içirildi” dediler çünkü oraya dönük yaşantıları vardı. Mısır’da bulundukları sırada inek kutsaldı
ve her bir yerinden istifâde ediyorlardı. Bu nedenle o buzağı heykelini kendilerine rabb olarak
bilip tapmaya başladılar. Mûsâ (a.s) onları bu anlayıştan kurtarmak için “Rabb’ınız sizin anlamayacağız bir şekilde yukarıdadır” diyerek, onların bakışlarını oraya çekti. Bu durumda da
insanlık âlemi için hayâli rabblar edinme durumu ortaya çıktı. Bundan da uzaklaştırmak için
Cenâb-ı Hakk Îsâ (a.s)’ı kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşâhede etmiş olarak gönderdi
ki, bu tam ve gerçek teşbîh idi. O zamanda da insanlık âlemi gerçek tenzîh ve gerçek teşbîhi
tam olarak bilemediği için hep hayâl âleminde yaşadılar.
275
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Zebûr Hakkındadır
Zebûr, Süryânice bir kelimedir ve "kitap" ma’nâsınadır. Bunu, Arablar da kullanmıştır. Hatta Kur’ân'da “Ve küllü şey’in fe alûhu fîz zubur“ ya’nî “Ve onların yaptıkları herşey kitaplarda vardır” (Kamer, 54/52) âyeti inmiştir. Burada
"zubur," kitaplar demektir.
Zebûr, Dâvud (a.s)'a kısım kısım âyetlerden ibâret olarak inmiştir. Fakat
Cenâb-ı Hakk'ın indirmesi tamamlanarak Zebûr meydana gelmedikçe, Dâvud
kavmine Zebûr'u çıkarmamıştır. Zebûr âyetlerinin inmesi tamamlanınca, bir
def'ada kavmine çıkarmıştır.
Dâvud (a.s.) konuşma işinde kelâmı insanların en latîf olanı; karakter i'tibârı
ile de, insanların en güzeli olanı bir zâttır. Zebûr'u okuduğu zaman, sesini işiten
vahşi hayvanlar ile kuşlar durmaya mecbûr olurdu. Dâvud (a.s), zayıf bedenli,
kısa boylu bir adamdır. Fakat şiddetli kuvvet sâhibi idi. Zamanında kullanılan
ilimlere en çok vâkıf olan bir zât idi.
Bilinsin ki, Cenâb-ı Hakk'ın nebîler üzerine indirdiği her kitâba koyduğu
ilimler, o nebînin malûm olan derecesi ile uyumludur. Bu ilâhî bir hikmettir.
Nebînin kendisine mensûb olan kavmine getirdiği kitapta kendisinin bilmediği
bir şeyin bulunması, ilâhî hikmete aykırıdır. Bundan dolayı nebîlere inmiş olan
ilâhî kitâbların ba'zısı, ba'zısından üstün olmakla ayrılmıştır. Bu ayrılma, bir
resûlün diğer bir resûle göre olan ayrılmasıyla uyumludur. Bunun için Cenâb-ı
Hakk'ın nebîlere indirdiği kitâblar içinde Kur'ân, kitâbların en üstünüdür. Çünkü
Muhammed (s.a.v), nebîlerin en üstünüdür.
İlâhî kelâmdan bir kısmının diğer kısımlarından daha üstün olmaması gerekmez mi? diye bir soru soracak olursan, cevâben deriz ki:
- Fâtîhâ'nın Kur'ân âyetlerinin en üstünü olduğuna dâir hadîs ulaşmıştır.
Kur'ân âyetleri arasında bir diğerine üstünlük geçerli olunca, ilâhî kitablar arasında da üstünlük farkları bulunmasında bir engel yoktur.
276
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bilinsin ki;
- Zebûr'un genellikle âyetleri öğüt ve nasîhatlardır.
- Bunların dışındaki diğer âyetleri, Cenâb-ı Hakk'a hakettiği şekilde hamd ve
senâdan ibârettir.
- Şerîatlara dâir olan âyetler, özel âyetlerdir.
- Şu da var ki, o nasîhatlarda, hamd ve senâlarda, ilâhî hakîkî ilimlere âit
âyetler olduğu gibi; Mutlak vücûda, Hakk'ın halka tecellîsine, sihire ya’nî itâat
altına almaya, idâreye, mevcûdların hakîkatlerinin gereklerine, kābiliyyetlerle,
isti'dâdlara, tâbîat ilimlerine, matematiğe, mantığa, bahislere, hikmete, firâsete ve
bunlara benzeyen önemli ilimlere dâir bilgiler mevcûddur. Bunların her birisi
işâret yoluyladır.
- Açıklanmasında zarar olmayan bir kısım ilâhî îzâhlar da vardır, ancak bunlar ilâhî sırlardan bir sırrı ifşâ etmeye sebep olmayacak şekildedir.
Dâvud (a.s.) çokça ibâdet eden bir zât olup, ilâhî keşif ile kuş dilini de bilirdi
ve ilâhî kuvvet ile kuşlarla görüşürdü ve istediği ma'nâları hangi söz ile olursa
olsun, kuşların kulaklarına ve zihinlerine ulaştırırdı.
Dâvud aleyhisselâm'ın kuşlarla konuşması, yukarıda belirtildiği şekilde ilâhî
kuvvet ile olup, onun hâlini bilmeyenlerin zannettiği gibi değildir. Bu şekilde
zannedenler, kuşların terimlerine mahsûs sözler üzerine bir lügat ile Dâvud'un
onlarla konuştuğuna inanırlar. Oysa hakîkât böyle değildir. O kuşların muhtelif
seslerinden çıkan muhtelif ma’nâları anlamak sûretiyle, kuşlarla konuşurdu. Bu
ilâhî keşif yoluyla gerçekleşen bir hâldir. Dâvud (a.s)’ın oğlu Süleymân (a.s)’ın
“ullimnâ mentıkat tayrı“ (Neml, 27/16) "Kuş dili bize öğretildi," demesinin
ma'nâsı, bu keşfe işârettir.
Bu kuşlarla konuşma, Dâvud (a.s)’da süreklilik arz eden özel bir hâl olduğundan, yukarıda belirtildiği şekilde, kuşların arasında birbirleriyle konuşmaya
mahsûs bir lügat vardır, zannına kapılanlar olmuştur.
Bu tür yanlış zanna kapılanlar, “Dâvud (a.s)'ın bu konudaki idrâkinin ve konuşmasının, bu husûsta belirlenmiş olan o lügatı bildiğinden dolayı olduğu,” düşüncesindedirler.
Oysa hakîkât böyle olmayıp, belirlenmiş bir lügat olmadığı halde, Dâvud'un
anladığı ma'nâ, kuşların çıkardığı seslerdendir. Kuşlara bir hâl geldiği vakit, çıkardığı sesi kuşların ve başkalarının anlaması, ilâhî ilhâm türündendir. Çünkü
277
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
kuşların rûhunda latîflik vardır; kendilerine mahsûs hallerde, o hâle uygun bir
tür ses çıkarırlar ve o sesi kuşlardan yâhut insanlardan ilhâm ile anlayabilen anlar. Bu durum diğer hayvanlarda da aynen böyledir. Kısaca, Dâvud (a.s.) kuşların
seslerinden olsun, diğer hayvanların seslerinden olsun, anladığını, ilâhî keşif ile
anlardı.
Dâvud (a.s), kuşlardan veyâ diğer hayvanlardan birine bir şey söylemek istediğinde, isterse Süryânîce söyler, isterse başka dille, isterse kuşların veyâ diğer
hayvanların sesleriyle ses çıkararak, o hayvana ilâhî kuvvet ile ne istediğini anlatırdı. Bu yüksek hâl, Dâvud (a.s) için ilâhî bir ihsandır. Bu şekilde konuşma,
sâdece Dâvud (a.s) ile Süleymân (a.s)'a mahsûs ve onlarla sınırlı olmayıp, bütün
halîfeleri kapsamına alan genel bir husûstur. "Halîfeler" derken, en büyük ilâhî
halîfeliğe nâil olan yüce zâtları kastediyoruz.
Bu konuşmanın Dâvud (a.s) ile Süleymân (a.s)'a tahsîsi edilmesi ve kendileri
ile sınırlanması, mûcize şeklinde ortaya çıkmasındandır. Yoksa “ferdler”den ve
“kutublar”dan her zât için, vücûd memleketinin her yerinde tasarruf hakkı vardır. O tür yüce erler, gecede ve gündüzde gerçekleşen her hareketi bilebilirler.
Kuşların lügatını anlamak ise, onlar için en kolaydır. Hattâ Şiblî (k.s) demiştir ki:
- "Karanlık gecede, kara taş üzerinde kara karınca hareket eder ve ben onu
işitmezsem, bana verilen velâyetin hîleli ve hakîr olduğuna inanmam lâzım gelir." Başka birisi de,
- "Ben, bu tür hareketleri bilmem, nasıl diyebilirim; çünkü, o tür hareketler
benim kuvvetim sâyesinde oluşan şeylerdir. Onların hareket ettiricisi benim. Hareket ettiricisi olduğum şeyi, ben nasıl bilmem, derim?" demiştir.
Hadîs-i şerîfte de ulaşmıştır ki, “Resûlullah (s.a.v), bir cinnîyi tutarak mescidin direğine bağlamak istedi. Sonra, Süleymân (a.s)'ın duâsını tefekkür etti
de, cinnîyi salıverdi.” İşte bu izâhtan anlaşılmıştır ki, Süleymân (a.s)'ın
“rabbigfir lî veheb lî mülken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî” (Sâd, 38/35)
"Rabbim mağfiret et, bana bir mülk ihsân et ki, benden sonra o mülk kimseye
verilmesin" demekten kastı, bu tür ilâhî halîfelik ile iddiâyı ve zuhûru talep etmektir.
İşte bu Süleymân (a.s)'ın istediği, tam bir şekilde kendisinden sonra kimseye
verilmemiştir. Fakat ba'zı husûslarda olmak üzere, nebîlerde ve nebîlere tâbi'
olan evliyâda o ilâhî halîfelik zuhûr etmiştir.
278
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bilinsin ki;
- Zebûr, işârette fiilî sıfatların tecellîlerinden ibârettir.
- Tevrât ise, yalnız sıfâtî isimlerin hepsinin tecellîlerinden ibârettir.
- İncil, yalnız zâtî isimlerin tecellîlerinden ibârettir.
- Furkân, ister zâtî olsun, ister sıfâtî olsun, isimlerin ve sıfatların hepsinin
tecellîlerinden ibârettir.
- Kur’ân ise, zâtın saltlığından ibârettir.
Kur’ân'a, Furkân'a, Tevrât'a âit gerekli izâhlar yukarıda geçmiştir.
Zebûr'un fiilî sıfatların tecellîlerinden ibâret olmasının sebebi, ilâhî kudrete
dönük fiillere âit kısımların tafsîline âit olmasındandır. Bunun için Dâvud (a.s.);
- Âlemde Allâh’ın halîfesi oldu ve Zebûr da, kendisine vahyolunan hükümler
ile zuhûr etti.
- Sâbit dağları yürütür;
- Demiri yumuşatır;
- Mahlûkların hepsine hükmü geçerli olurdu.
Sonra bu mânevî saltanâta Süleymân (a.s) vâris oldu. Süleymân (a.s), Dâvud
(a.s)'ın vârisi, Dâvud (a.s) ise mutlak olan Hakk’ın vârisidir ki, bundan dolayı
Dâvud (a.s), daha üstündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, halîfeliği ilk olarak ona ihsân
etti ve “Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı” ya’nî “Ey Dâvud, muhakkak ki Biz, seni yeryüzünde halîfe kıldık” (Sâd, 38/26) ilâhî hitâbına o mazhar
oldu. Süleymân (a.s) için de böyle bir mazharlık olmuşsa da, kendisiyle sınırlı
olarak sâdece gerçekleşen ihsânı daha sonradır.
Dâvud (a.s), ilâhî halîfeliğin zâhiren ve bâtınen tek bir kimseyle sınırlandırılamayacağını bildi. Cenâb-ı Hak ona bu halîfeliği zuhûr yönüyle verdi. Dikkât
edersen, Süleymân (a.s)
- “Rabbigfir lî veheb lî mülken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî” (Sâd, 38/35)
"Rabbim mağfiret et, bana bir mülk ihsân et ki, benden sonra o mülk kimseye
verilmesin" diye talepte bulunduğu zaman, Cenâb-ı Hak cevâben;
- “Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî” ya’nî “Bunun üzerine Biz, rüzgârı
ona itâatkâr yaptık; emriyle eserdi” buyurdu. Sonra da Süleymân (a.s)'a ihsân
edilen ilâhî iktidârları Cenâb-ı Hak Kur’ân'da saydı. Fakat "Süleymân'a istediğini
279
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
verdik" demedi. Çünkü, Süleymân'ın istediği, halk edilmişlerden hiç bir kimseye
mahsûs olamaz. O ilâhî bir tahsîsdir. Hak Teâlâ hangi zuhûr yerinde zâtıyla
zuhûr etmek isterse, o zuhûr yeri yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olur.
“Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min ba’diz zikri ennel arda yerisuhâ ibâdiyes
sâlihûn” ya’nî "Biz zikrden (Tevrât’tan) sonra Zebûr'da, arzda kullarımız içinde sâlihler vâris olur diye yazdık" (Enbiyâ, 21/105) âyeti, buna işârettir.
- "Sâlihler"den kasıt, ilâhî verâsete sâlih olan kimse, demektir.
Günümüzde benî İsrâil birazda bu âyete bakarak dünyâ üzerinde hareket etmektedirler.
Sâlihliğin ma’nâsı Hakk’tan olduğu için ve fiili kendisinden olduğu için kişi zamân içerisinde
bu fiilleri yaptıkça ve hakîkatleri idrâk ettikçe ilâhî verâsete ehil olunmaktadır.
- "Arz" ile kasıt, "Hakk’a dönük tecellî yerleri ile halka dönük ma’nâlar arasında kastedilen vücûda âit hakîkatler” demektir, “inne ardî vâsiatun fe iyyâye
fa’budûn” ya’nî “muhakkak arzım (vücûda âit hakîkatlerim) geniştir; öyleyse
Bana ibâdet edin” (Ankebût, 29/56) âyeti buna işârettir.
- "İlâhî en büyük memleket Allah'tan, yâ'nî, süleymânî hakîkatten sonra başkasına layık olmaz şeklinde i'tibâr edilirse, Süleymân (a.s)'ın duâsı geçerli olduğu
için, ona icâbet edilmiştir," dersen, sözünde doğrusun.
- Yok eğer, "ilâhî halîfeliğin Süleymân (a.s) ile sınırlanması mümkün olmadığından ve Süleymân (a.s)'dan sonra “kutublar” ve “ferdler” için de bu halîfeliğe
nâil olmak mümkün bulunduğundan, Süleymân (a.s)'ın duâsına icâbet edilmemiştir," dersen, yine sözünde doğrusun.
Artık nasıl istersen, öyle i'tibâr et!
Dâvud (a.s), ilâhî halîfeliğin kendisiyle sınırlanmasını imkân dışı gördüğünden, bu talebini terk etti. Süleymân (a.s) ise, kendisine âit mânevî Hakk’ın ilâhî
zuhûr yerlerinde ferdliğini istediği için, ilâhî edeb yönüyle hareket ederek, ilâhî
halîfeliğin kendisiyle sınırlanmasını taleb etti. Her ne kadar bu tür bir taleb imkân dışı ise de, ilâhî kapasite ve vücûda âit imkân i'tibârı ile câizdir. Lâkin böyle
bir devlete bir kimse nâil olmuş mudur, olmamış mıdır? Burası bilinmez.
İşte bu makâmda Cenâb-ı Hak evliyâsından haber vererek;
- “Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” ya’nî “Allah’ın kadrini hakkıyla
takdîr edemediler” (En'âm, 6/91) ve;
280
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- “Subhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yasifûn” ya’nî “İzzet sahibi olan
senin Rabb’ın onların vasıflandırmalarından münezzehtir” (Sâffât, 37/180) buyurmuştur.
Bu bakış açısından Süleymân (a.s)'ın talebi gibi bir taleb, imkân dışıdır. İşte
bunun içindir ki, Sıddık-ı Ekber (r.a), "İdrâke ulaşmaktan âciz olmak, idrâktir"
buyurmuştur. Yine bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) "Senin kendi nefsine ettiğin senâ gibi, ben sana hamd ve senâ edemem" buyurmuştur.
Bu durum bizler için de geçerlidir ya’nî bir şeyi taleb ederken kendi kapasitemizi göz
önünde bulundurmamız gereklidir.
Resûlullah (s.a.v), hâsıl olması mümkün olmayan şeyi talep etmekte edeb
göstererek Rabb’ının kemâlatını zuhûra çıkartmak için aczini i'tirâf etmiştir. Oysa
Resûlullah (s.a.v), Cenâb-ı Hakk'a Hz. Süleymân (a.s)'dan daha fazla âriftir.
Süleymân (a.s), isteğini sonlu zannederek hâsıl olmasını taleb etti. Resûlullah
(s.a.v), sonun olmayışını tamamıyla idrâk etmiş olduğundan, idrâk edilemeyecek
şeyin idrâkini talep etmekten yana edeb gösterdi. Ya’nî demek istiyorum ki, edeb
göstererek öyle bir maksadın hâsıl olmasına ilişkin duayı terk etti. Çünkü
Resûlullah (s.a.v), Allah’ın bu ilâhî halîfeliğin bir yer ile sınırlanmasını kimse için
yapmadığını biliyordu. O zâtî husûsî bir mes'eledir ve onu Cenâb-ı Hak, bütün
mahlûklarından gizli olarak, kendisi için seçmiştir.
Bu izâha göre sen, iki zâtın arasındaki farkı düşün! Birisi Rabb’ına ma'rîfet
husûsunda sonlu bir haddi, öbürü de Rabb’ına ma'rifet husûsunda nihâyet olmadığını söylemektedir!
İşte bu makâmdadır ki, evliyâdan "Muhammediyyûn" sınıfına dâhil olanlar
bir takım sözler söylemişlerdir. Örneğin;
- Şeyhimiz Abdülkâdir Geylânî hazretleri, nebîler zümresine hitâben "Size
nebîlik lâkabı ihsân edildi Bize size ihsân edilmeyen ihsân edildi" demiştir. Bunu
İmâm Muhyiddin İbnü-l Arabî hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye'de geçerli isnâd
ile beyân etmiştir.
- Şeyh Velî Ebû'l-Gays İbn Cemîl hazretleri de "Biz evliyâ, bir denize daldık
ki, nebîler o denizin sâhilinde durmaktadır" demiştir.
281
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
37.Bölüm Zebûr Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Bu tür sözlerin te'vîl ile başka yönleri olsa da, bizim görüşümüzde mutlak
nebî, mutlak velîden daha üstündür. İnşaallâhu Teâlâ, nübüvvet ve velâyete âit
bu kitabta özel bir bölüm gelecektir.
Allah, doğru yola hidâyet eder.
282
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İncil Hakkındadır
Cenâb-ı Hak, İncil'i Îsâ (a.s)'a Süryânî lügatıyla indirdi ve İncil, onyedi lisân
üzerine okundu.
Kur'ân'ın başının "Bismillâhirrahmanirrahîm" oluşu gibi, İncil'in başı da "Biismi'l-Eb ve'l-Üm ve'l-İbn"dir. Îsâ (a.a)'ın kavmi, bu besmeleyi zâhirine bağlayarak, baba, ana, oğul denileni "Rûhu'l-Kuds, Meryem ve Îsâ"dan ibârettir zannettiler. Onun için "Allah, üçün üçüncüsüdür" dediler. Bilmediler ki;
- "Eb ya’nî baba" ile kasıt “Allah” ismi;
- "Üm ya’nî ana" ile kasıt "hakîkatlerin mâhiyeti" ta'bîr edilen zâtın özü;
- "İbn ya’nî oğul ile kasıt ise “Kitâb”, yâ'nî mutlak vücûddur. Çünkü mutlak
vücûd, zâtın künhünün ya’nî özünün fer'i ve netîcesi olduğundan "ibn" demektir.
Kur'an'da “ve indehu ümmül kitâb” ya’nî “Ümmü’l Kitâb O’nun indindedir”
(Ra'd, 13/39) buyrulması, bu bahsettiğimize işârettir.
Bunun ayrıntıları “Ümmü’l Kitâb” bahsinde geçmiş idi.
Îsâ (a.s)’ın kavminin yaptıklarına karşı cevâb olarak Cenâb-ı Hakk'a;
- “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” ya’nî "Ya Rabbi, ben kavmime
senin (teblîğ hakkında) emrinden başka bir şey söylemedim" (Mâide, 5/117)
demesi buna işârettir. Îsâ (a.s)'ın teblîği ise;
- “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî "Benim ve sizin Rabb’ınız olan
Allah'a ibâdet edin" (Mâide, 5/117) demesidir.
Îsâ (a.s)'ın bu şekildeki cevâbından besmelenin zâhiri üzerine yüklenmemesinden ve bahsedilen âyet-i kerîmedeki sözü ilâve etmesinden de belki o besmelenin ma'nâsını beyân ve izâhta kavminin vehmettiği şeyi kaldırdığı anlaşılır.
Kavminin vehmettiği şey ise, yukarıda söylediğim şekilde besmelenin zâhirine
bağlamakla “ibn, üm ve rûhu'l-kuds”dan ibâret olduğu şeklinde yanlış bir zanna
kapılmalarıdır.
283
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Îsâ (a.s)ın bu beyân ve izâhtaki ilâvesi Allah indinde kendinin berâatini sağlamıştır. Çünkü Îsâ (a.s) kavmine hakîkati beyân ve izâh etti, fakat kavmi, Îsâ
(a.s)’ın izâhı üzerinde durmayarak, Allah'ın kelâmından kendi anladıkları ne ise,
o şekilde yanlış bir zanna kapıldılar.
Şu halde Îsâ (a.s)'ın cevâb makāmında;
- “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” ya’nî "Ya Rabbi, ben kavmime
senin (teblîğ hakkında) emrinden başka bir şey söylemedim" demesi, kavmi
için özür beyânından ibâret olmuş olur. Yâ'nî Îsâ (a.s);
"Önce bahsedilen bu besmeleden ibâret olan İncil ile beni kavmime gönderen
Sensin. Ve ben onlara Senin emrini teblîğ edince, senin kelâmından zâhir olan ne
ise, onun zannına kapıldılar. Onların bu zannları kendilerinde oluşmuş olan ilmin netîcesidir. Onları azarlama ve ayıplama, yâ Rabbi!"
tarzında bir ma'zeret beyân etmiştir.
Bu izâha göre onların şirkleri, tevhîdin aynından ibâret olmuş olur. Çünkü Îsâ
(a.s)'ın kavmi, kendilerinde vukû' bulan ilâhî haber ile kendilerinde oluşmuş olan
ilmin gereği ne ise, onu işlediler. Bundan dolayı onlar ictihâd edip de, ictihâdında
hatâ eden ictihâd verici gibidirler. İctihâdında hatâ eden ictihâd verici için, yine
de ictihâdı için mükâfat vardır.
Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’i Rabçadan Arapçaya tercüme ederken ma’nâsını da o kelimelere yüklemiştir. İşte burada da aynı olay vardır, îsevîlerin besmelesinin içine Cenâb-ı
Hakk ma’nâsını da yükledi, ancak onlar bu kelimelerin içinde yüklü olan ma’nâyı anlayamadılar. Nasıl ki Mûsâ (a.s)’ın hakîkatini Îsâ (a.s) açtıysa, Îsâ (a.s)’ın hakîkatini ve âyetler ve
sûretler dediğimiz âlemin hakîkatini ise Efendimiz (s.a.v) açmıştır.
Îsevîler tarafından zâhire bakılarak anlaşılan bu husûsların yanlış olduğunu belirtmek
için Kur’ân-ı Kerîm’de İhlâs sûresi gelmiştir.
Îsâ (a.s)'a Cenâb-ı Hakk’tan:
- “e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâhi” (Mâide,
116) yâ'nî, "Sen Allah'ı bırakın da, beni ve vâlidemi ilâh olarak edinin diye insanlara söyledin mi?" diye, ilâhî soru sorulunca, Îsâ (a.s) yukarıdaki ma'zereti
öne sürdü. Bunun içindir ki,
- “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî "Benim ve sizin Rabb’ınız olan
Allah'a ibâdet edin" (Mâide, 5/117) cevâbını verdikten sonra;
284
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
- “ve in tagfir lehüm fe inneke entel azîzul hakîm” ya’nî "ve eğer onları
mağfiret edersen, o zaman muhakkak ki Sen Azîzü’l-Hakîm’sin" sözünü de
ilave etti.
Böyle demeyip de, "Onlara azâb edersen, Sen şedîdü'l-ikâbsın" veyâ buna
benzer başka bir şey söylemedi. Belki mağfireti zikretti ve mağfireti zikretmekle
Hak'tan onlara mağfiret taleb etmiş oldu. Bundan anlaşılır ki, Îsâ (a.s) kavminin
haktan dışarıya çıkmadığına hükmetti. Çünkü nebîlerden hiç birisi, azâbı
haketmiş olan bir kimse için mağfiret talebini Hak'tan istememiştir. İbrâhîm (a.s)
hakkındaki:
- “Ve mâ kânestigfâru ibrâhîme li ebîhi illâ an mev’ıdetin vaadehâ iyyâhu,
fe lemmâ tebeyyene lehû ennehuaduvvün lillâhi teberre’e minhu” ya’nî
“İbrâhîm ona olan vaadinden dolayı babası hakkında mağfiret vaad etti, ne
zaman ki onun Allah düşmanı olduğu belli oldu, ondan uzaklaştı" (Tevbe,
9/114) âyeti bu konuda kesin delîldir.
Nebîlerin hepsi böyledir. Azâbı haketmiş olan kimse için mağfiret taleb etmemişlerdir. Bundan dolayı Îsâ (a.s)'ın kavmine mağfiret taleb etmesi, onların bu
mağfireti hakettiklerini bildiği içindir. Çünkü, kavmi işin hakîkatinde bâtıl üzerine olsalar da, kendi nefislerinde oluşan vâkıf olmaya göre hak üzerinedirler.
Bundan dolayı işlerinin hakîkati gereği yönünden bâtıl üzerinde oldukları
için, azâba uğramaya tutulsalar da, kendilerine mahsûs inanışlarında hak üzerine
oldukları için, işlerinin nihâyeti inanışları yoluyla zuhûr eder.
Onun için Îsâ (a.s) ifâdeyi gâyet güzel yaparak “İn tuazzibhüm fe innehüm
ibâduke” (Mâide, 5/118) ya’nî "Eğer azâb edersen muhakkak onlar senin kullarındır" dedi.
Yâ'nî sana ibâdet ediyorlardı ve sana karşı inatları yoktu ve Mevlâ’sı olmayan
kâfirler gibi, Mevlâ’sı olmayanlardan da değillerdi. Şu da var ki hakîkatte onlar
haklıdır. Çünkü Hak, Îsâ (a.s)'ın, vâlidesinin ve Rûhu'l-kuds'ün hakîkatidir; belki
Hak, her şeyin hakîkatidir. İşte Îsâ (a.s)'ın dediğinin ma’nâsı budur.
Îsâ (a.s), kavminin Allâh’ın kulları olduğuna şâhidlik etti. Bu şâhidlik ise yeterli bir şâhidliktir. Yine bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak sonrasında gelen âyette
“hâzâ yevmu yenfeus sâdikîne sıdkuhüm” ya’nî “Bu o gündür ki, sâdıklara
sadâkatları fayda verir” (Mâide, 5/119) buyurdu.
Bu âyet, Îsâ (a.s)'ın taleb ettiği şeyi, Cenâb-ı Hakk'ın kabûl ettiğine işârettir.
Bundan anlaşılıyor ki, Îsâ (a.s) "Kavmim işin hakîkatine göre muhâlefette iseler
285
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
de, kendilerine zâhir olan şey ile benim sözümü te'vîl etme husûsunda ve bu
i’tibâr ile nefislerinde sâdık oldukları için bu sadâkatları Allah'ın indinde kendilerine menfâat sağlar" demek istiyor.
Şu kadar var ki, bu şekilde menfâat sağlamaları, Rabb’larının indindedir, başkasının indinde değildir. Çünkü biz, zâhire ve işin hakîkatine göre onların dalâlette olduğuna hükmederiz. Bunun için "azâba tutulmuşlardır" deriz.
Îsâ kavminin kendi nefislerindeki inanışlarının hakîkati, netîce i'tibâriyle Allah ile berâber bir tür hak üzerine olduğu için, onların bu inanışlarındaki
sadâkatları Allah indinde kendilerine menfâati gerektirmiş olarak, hükümlerinin
netîcesi de ilâhî rahmet ile netîcelenmiştir. Cenâb-ı Hak, onlara nefislerinde Îsâ
(a.s) hakkındaki inanışları yönüyle tecellî etmiş ve inanışları bu şekilde gözükmüş olduğundan, bu bakış açısından hak üzerine oldukları anlaşılmıştır.
Sonuç olarak; Hak, onlara inanışları yönüyle tecellî etmiştir. Çünkü, Cenâb-ı
Hak kulunun kendine zannı ne yönde ise, ona göredir.
Îsevîler “baba, ana ve oğul” hükmünde zâhirinde de olsa ne kadar samîmi iseler, onlara
bir yön ile ya’nî Rabb’larının indindeki yönüyle bir faydası olur, bu samîmiyetin dışındaki bütün yönlerde kendilerine bu şekilde dahi bir fayda yoktur.
Bahsedilen bu izâhlardan netîce olarak şu anlaşılır ki, İncil zât isimlerinin
tecellîlerinden ibârettir. Yâ'nî, zâtın isimlerdeki tecellîsi demektir. Bundan dolayı
Îsâ da, Meryem de, Rûhu'l-kuds de Cenâb-ı Hakk'ın Îsâ kavmine vâhidiyyetle
tecellîsidir ve bu tecellî bahsedilen tecellîlerdendir. Yâ'nî zât isimlerinin tecellilerindendir.
Îsâ kavmi, Hakk'ı bu zuhûr yerlerinden her zuhûr yerinde gördüler. İşte bu
tecellî i'tibârı ile, Îsâ kavmi zanlarında haklı olsalar da, hatâya ve dalâlete de
düşmüşlerdir. Hatâları şundandır ki;
- Hakk'ın Îsâ’da, Meryem’de ve Rûhu'l-kuds'de sınırlandığını zannettiler.
Dalâletleri şundandır ki;
- İzâh edilen bu vâhidiyyette mutlak cisimlenmeye ve kayıtlı teşbîhe inandılar. Oysa vâhidiyyette bu şekilde kayıtlamak câiz değildir.
İşte hatâ ve dalâletlerinin kaynağı budur. Bunu anla!
286
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
İncil'de en esaslı bir şekilde bahsedilen ilâhî kâide, lâhutî nâmûsun nâsût
vücûdda kıyâmı kâidesidir. Bu da, Hakk'ın halkta açığa çıkışının gereğinden başka bir şey değildir.
Fakat Nâsâra, bu mes'elede cisimlendirmeye ve ulûhiyyetin belirli bir yer ile
sınırlanması gibi yanlış bir fikre kapıldıkları için, İncil'de bulunan bahsedilen bu
kâideye muhalefet etmişlerdir.
Hakîkatte ise İncil hükümleriyle hareket eden "Muhammedîyyûn"dur. Çünkü
İncil, bütün kemâliyle öz olarak Kur'ân âyetlerinden bir âyette bulunmaktadır. O
âyet de “ve nefahtü fîhi min rûhî” ya’nî “ve ona rûhumdan üfledim” (Hicr,
15/29) âyetidir. Allah'ın rûhu ise, Allah'tan gayrı bir şey değildir.
Cenâb-ı Hak, bu âyetle Âdem'de açığa çıkışını haber vermiştir ve bu haberini
“Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehül
hakk” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz. O'nun hak olduğu onlara belli olsun diye” (Fussilet, 41/53) âyetiyle de te'yîd etmiştir. Yâ'nî
"âfâk" denilen âlemin tamâmında ve “enfüste” ya’nî kendi nefislerinde hak olan
O'dur. Sonra da o geçmişteki haberi;
- “İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâhe” ya’nî “Muhakkak ki
sana bîat edenler Allah’a bîat ederler” (Fetih, 48/10) ve;
- “Men yutiır resûle fe kad atâallâhe” ya’nî “Kim Resûl’e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) âyetleriyle açık bir şekilde söylemiştir.
İşte açıklanan bu şekil yönüyle ümmet-i Muhammed, işin hakîkatine vâkıf
olma husûsunda hidâyete nâil olmuşlar ve Hakk’a âit vücûdu sâdece Âdem (a.s)
ile sınırlamamışlardır.
Her ne kadar, “ve nefahtü fîhi min rûhî” ya’nî “ve ona rûhumdan üfledim”
(Hicr, 15/29) âyeti, yalnız Âdem'i belirtmişse de, ümmet-i Muhammed edeb göstererek, Âdem ile kastedilenin insânî türün ferdlerinden her ferd olduğunu bilmişler ve Hakk'ı vücûd cüz’lerinin her cüz'ünde kemâliyle müşâhede etmişlerdir.
Ve bu şekilde, Cenâb-ı Hakk'ın “hattâ yetebeyyene lehüm ennehül hakk” ya’nî
“tâ ki hak olduğu onlara belli olsun” (Fussilet, 41/53) ilâhî emrine uymuşlardır.
İşte Muhammed (s.a.v) ve ona tâbi' olan müslümanlar, bu şekilde tam olarak
hak üstündedirler. Eğer bu âyet, İncil'de inmiş olsaydı, Îsâ (a.s)'ın kavmi de bu
hakîkate vâkıf olurlardı. Fakat böyle olamaz, yâ'nî İncil'de nâzil olamaz. Çünkü
Cenâb-ı Hak, indirdiği her kitâb ile bir çoklarını dalâlette bırakmış ve bir çokları-
287
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
nı da hidâyete ulaştırmıştır. Nitekim, Kur'ân-ı Azîm'de buna dâir âyet-i kerîme
vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Îsâ (a.s) hakkında geçen bütün âyetler incilî âyetlerdir ve İncil’in
hakîkatleridir. Aynı şekilde Mûsâ (a.s)’dan bahseden âyetlerin tamâmı da gerçek Tevrât’tır.
Ve diğerleri de aynı şekilde olunca, Âdem (a.s)’dan i’tibaren gelmiş olan bütün suhuflar ve
kitaplar Kur’ân-ı Kerîm’de mevcût olmuş olur.
Bütün bu âlemlerde Cenâb-ı Hakk bâtından Hak esmâsıyla zâhire çıkmıştır ama bu çıkma yine kendi varlığıyla ve zâtıyladır.
Resmî âlimleri görmüyor musun ki, yukarıda geçen iki âyetin te'vîlinde nasıl
dalâlete düştüler de, kendi zannlarına kapıldılar. Her ne kadar onların kapıldıkları zann da Hakk'ın vecihlerinden bir vecih ise de, resmî âlimler indinde muhkem olan zâhir usûl gereğince kendileri Allah'tan ve Allah'ı bilmekten uzak düşmüşlerdir. Fakat hakîkat erbâbı, yine bu iki âyet ile ma'rifetullâha nâil olma
hidâyetine mazhar olmuşlardır. Öbürleri için dalâlet sebebi olan şey, bunlar için
hidâyet sebebidir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'da “yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî
kesîrân ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn” ya’nî "Cenâb-ı Hak, bununla bir çoklarını dalâlette bırakır ve bir çoklarını hidâyete erdirir ve dalâlette bıraktıkları
fâsıklardan başkası değildir" (Bakara, 2/26) buyurmuştur.
Araplar, yumurta büzülüp de yavru çıkarmaya elverişli olmadığı zaman
“fesekatü’l beyza” ya’nî “yumurta cılk oldu” derler. Burada "fâsıkîn" ya’nî
“fâsıklar”dan kasıt, "ilâhî tecellîyi kabûlden yana kâbiliyyetleri cılk olmuş olan
kavim" demektir. Çünkü bu tür kimselerin indinde, "Allah, halkta zâhir olamaz"
düşüncesi sâbittir. Hakk, halkta zâhir olamaz değil, belki o tür kimselerde zâhir
olmaz.
Şerîat mertebesinde ikilik gereği olduğundan bu âyetlerdeki birlik anlaşılamamıştır.
Hakk’ın ma’rifeti hangi hadîslerle hangi âyetlerle elde edilecekse onun talebinden bulunmak
lâzımdır yoksa şerîat mertebesi talebinde değil. Şerîat sırât-ı müstâkîme götürür ancak
sırâtullâh’a götürmez, ancak tabîîdir ki sırât-ı müstâkîm olmadan da sırâtullah olmaz, ancak
bütün ömrümüzü sâdece fıkıh ilmi öğrenmekle geçirirsek, o zaman onun kuralları içerisinde
yaşarız ve ipek böceğinin kendi kozasından çıkamayıp, içerisinde kalması misâli kalır gideriz.
Yumurtanın cılk çıkması üretimin olmamasına işârettir ve bir şeyin üretimi yoksa eldeki
de tükenmeye mahkûmdur. Bunların ölçüleri ve kıstasları değiştiği için ya’nî ikilik üzere olduğu için kâbiliyyetleri cılk olmuştur. Dînimiz tevhîd dîni olduğu halde, mes’elelere bu şekilde
değilde ikilik üzere baktıklarından üretimleri olmamaktadır.
288
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
38.Bölüm İncil Hakkında-Terzi Baba Şerhi
Tenzîh mertebesi i’tibârıyla Allah ötelerde, kul buralarda anlayışı sürüp gider ve bu anlayışla buralarda güzel iş yapan kul kendisini ona sevdirmeye çalışır. Bu anlayış ile milyarlarca
yıl ömrümüz olsa da Allah’a ulaşmamız mümkün değildir.
Resmî âlimlerden bahsediyorduk. Resmî âlimler, kendi kapıldıkları zannın
yönüyle “ilâhî zât” hakkındaki hükümlerden olan tenzîhe âit usûl ve kâidelerden
bu şekilde bildikleri te'yîdler ile hareket ederek, aynî husûsları terk etmişler ve
hükmî vasıfları almışlardır. Bilmiyorlar ki, o hükmî vasıflar ayniyle ve kemâliyle,
aynî husûslar ve Hakk’a âit halka dönük vücûd içindir.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'in bir çok yerlerinde bu hakîkati kendinden haber vermiştir.
- “fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh” ya’nî “Artık ne tarafa dönerseniz
dönün, Allah'ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) ve;
- “Ve fî enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” ya’nî “Ve kendi nefslerinizde de vardır. Hâlâ mı görmüyor musun?” (Zâriyât, 51/21) ve;
- “Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı” ya’nî
“Biz semâları ve yeryüzünü ve o ikisinin arasındakileri ancak hak olarak halk
ettik” (Hicr, 15/85);
- “Ve sahhare leküm mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu” ya’nî
“Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden size amâde kıldı” (Câsiye,
45/13)âyetleri bu konuda kesin delîllerdendir.
Bunları insana amâde kıldı çünkü insanda zât tecellîsi olduğundan bu belirtilen esmâ ve
sıfat tecellîlerini bize amâde kıldı.
Bundan başka Hz. Peygamber'in "Allah, kulunun kulağı, gözü, eli ve dilidir" ma'nâsında olan hadîsi de, bu konuda delîldir. Bunlardan başka sayılması
mümkün olmayan bunlara benzee delîller de vardır.
Bunu anla!
Allah hakkı söyler ve yolu gösterir.
289
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 39.Bölüm Dünyâ Semâsına İniş-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ‫ ا‬
ِ ‫لر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Cenâb-ı Hakk’ın Her Gecenin Son Üçte Birinde
Dünyâ Semâsına İnmesi Hakkındadır
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in "Cenâb-ı Hak, her gecenin son üçte birinde
dünyâ semâsına inerek "bir şey isteyen yok mu?" der" hadîs-i şerîfi, Cenâb-ı
Hakk'ın vücûd zerrelerinden her zerrede açığa çıkışına işârettir. Bu hadîsteki;
- "Gece" ile kasıt, halka dönük zulmet ya’nî karanlıktır.
- "Dünyâ semâsı" ile kasıt, halkın vücûdunun zâhiridir.
-"Son üçte bir" ile kasıt, halkın vücûdunun hakîkatidir. Çünkü mevcûdlardan
her şey, üç kısma ayrılır:
• Bir kısmı, zâhirdir. Bu kısma "mülk" ismi verilir.
• Bir kısmı, bâtındır. Bu kısma, "melekût" ismi verilir.
• Üçüncü kısım, mülke ve melekûta dönük kısımlanmadan yana münezzehtir. İşte hadîs-i şerîfte işâret diliyle "son üçte bir" denilen bu
kısım, ilâhî ceberûta âit kısımdır.
"Ceberûta âit kısım, kısımlanmadan yana münezzehtir", dedik. Çünkü, bir şeyin kısımlanamaması dikkâte alınırsa;
-
O şey için sûretinden ibâret olan zâhirinden, nefisten ibâret olan
bâtınını akletmek zarûrî olduğu gibi;
-
O şeye kıyâm sebebi olacak bir hakîkâtin varlığının bulunması da
zarûrîdir.
İşte “son üçte bir” ile işâret edilen âşikâr oldu
- “Hakk'ın inmesi“ ise, halka dönük teşbîh nefsinde Hakk'ın tenzîh ile
zuhûru demektir.
290
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 39.Bölüm Dünyâ Semâsına İniş-Terzi Baba Şerhi
Bu hadîs-i şerîfle başka bir işâretle, başka bir i'tibârı dikkâte almak da mümkündür. Bu işâret bundan önceki işâretten daha yüksektir. Bunun izâh edilmesi,
aşağıdaki ilme bağlıdır.
- "Son üçte bir" ile kasıt, kul üzerine tecellî eden ilâhî sıfatlardan ibârettir. Ve
zât hakîkâtinin zuhûru ancak, o tecellî eden sıfatın sonlarındadır; ne başlarında,
ne ortalarında olmaz. Bu bizzat yaşanan bir husûstur, ancak keşf ile bilinir.
“Zât hakîkatinin zuhûru, tecellî eden sıfâtın sonlarındadır” dedik, oysa sıfatlardan hiç bir şey için de, bir son yoktur. Bahsettiğimiz son ise, zât hükümlerinin
başlamasıdır. Bu durumda zâtın zuhûru, sıfâtın gecesinin son üçte birinde zâhir
olur demektir.
- “Dünyâ semâsı” ta’biri, Hakk'ın, ilâhî isimler ile halk tarafından bilinmesine
sebeb olan sıfatlara inmesi demektir. Zâta ve sıfatlara nisbetle ilâhî isimler, dünyâ
demektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın pek yüce sıfatlarına karşı, halkın da ona karşı
ubûdiyyeti ya’nî kulluğu vardır. Ubûdiyyet ya’nî kulluk, ulviyyetin tam zıddı
olan "denâet ya’nî alçaklık"tan türemiş olarak, dünyâdır. İlâhî isimler ise, halkın
ubûdiyyetine kıyâm sebebi olan dünyâ semâsı demektir.
Bahsedilen bu i'tibârlar yönüyle şu anlaşılır ki; Cenâb-ı Hak, kullarına o kulların bilmiş olduğu sıfatlarda zâhir olur ve bu zâhir olma, o sıfatların zuhûrundaki nihâyetlenmenin zamanında oluşur. Yâ'nî ilâhî kullar, bahsedilen sıfatların zuhûrunun kemâlinden evvel sıfâtla berâberdirler, Allah ile berâber değildirler. İlâhî sıfatlar zuhûrda nihâyetlenmeye başlayınca, ilâhî kullar sıfât ile değil,
zât ile berâber olurlar. Bunu anla!
Bu hadîs-i şerîfin sır yoluyla başka bir işâreti de vardır. Bu son işâret
evliyâdan kâmil olanlar hakkında gerçekleşir. Bunun izâhı şöyledir:
- "Gece" ile kasıt, ilâhî zâttır;
- "Son üçte bir" ile kasıt, zâta nisbetle mümkün olan ma'rifetin ya’nî ârifliğin
kemâlidir. Çünkü Hakk'ı ârif olmak, iki şekilde olur. Birisi, kemâlini idrâk etmenin mümkün olduğu ma'rifet, diğeri de, kemâlinin idrâk edilmesi mümkün olmayan ma'rifettir. İşte “son üçte bir” ile kastedilen, Hakk'a nisbetle mümkün olan
ma'rifetin kemâlidir. Çünkü velînin Cenâb-ı Hakk'ı ma'rifeti üç şekilde olur:
• Birinci ma'rifet, "Nefsine ârif olan, Rabb’ına ârif olur" hadîsinin ma'nâsını
ma'rifettir. Bunun ma'nâsı üçüncü bölümdeki “SIFÂT” bahsinde geçti.
291
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 39.Bölüm Dünyâ Semâsına İniş-Terzi Baba Şerhi
• İkinci ma'rifet, ulûhiyyeti ma'rifettir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın zâtını
hakettiği sıfatlarla bilmektir. Bu ikinci ma'rifet, nefse ârif olmakla kaydedilen Rabb’ına ârif olmaktan sonra olur.
• Üçüncü ma'rifet, ilâhî bir yaşayıştan ibârettir ki, kulun vücûduna sirâyet
eder ve kul o ma'rifetle Rabb’ı hakkında gaybtan şehâdete iner. Yâ'nî,
madde bedeninde rubûbiyyet eserleri açığa çıkar. Bu derecede kulun eli
için kudret, dili için tekvîn, ayağı için adım ve gözü için kendisinde hiç bir
şey gizlenmemek üzere açılma, kulağı için vücûda âit hazretteki her konuşanın sözünü dinleme kudreti oluşur. Bu ma'nâya Resûlullah (s.a.v)
meşhûr olan “Ben onun işiten kulağı, gören gözü olurum…” hâdis-i
kudsîsinde işâret buyurmuştur. Bu derecede Hak zâhir, kul bâtındır.
Üçüncü ma’rifet nâfilelerle yaklaşma makâmından sonra oluşan ma’rifettir.
Bu izâhlardan şu şekilde anlaşılır ki,
- “Rabb’ın inmesi”, rubûbiyyettin gereklerinden olan ilâhî eserlerin ve sıfatların zuhûrudur.
- "Dünyâ semâsı" ile kasıt da, velînin zâhir cismidir.
- "Son üçte bir" ile de kastedilen, kulun vücûduna sirâyet eden ilâhî yaşantının ma'rifetidir. İşte ilâhî kul için mahk ve sahk denilen çok yüksek hâl, bu şekilde oluşur ve bu şekilde tamâm olur. İlâhî kul bu dereceye ulaşınca, Hak kendisinde tahakkuk eder.
- “Her gece” ta'bîrinden murâd, her bir velîdeki her zâtî zuhûrdan ibârettir.
Bunu anla!
Bizim bu konuda izâh etmeye çalıştığımız bu hadîsin pek yüksek ibâresine
dâir olan sözlerimizden dolayı, hadîsi zâhir ifâdesinden çıkarma! Sen bizim
dikkât çektiklerimizle tahakkuk etmekle berâber, hadîs-i şerîfin zâhirî ifâdesini
de terk etme! Çünkü Risâlet-meâb (s.a.v) hazretlerinin hadîsleri, sonu olmayan
sırları ihtivâ edicidir.
Resûlullah (s.a.v)’in kelâmının zâhiri de vardır, bâtını da; her bâtının zâhiri
olduğu gibi, her zâhirin de bâtını vardır. Bu yedinci bâtına kadar tahakkuk edebi-
292
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 39.Bölüm Dünyâ Semâsına İniş-Terzi Baba Şerhi
lir. Çünkü Resûlullah (s.a.v) "Kur'ân âyetlerinin birbiri içinde yedi bâtını vardır" buyurmuştur.
Resûlullah (s.a.v)’in kelâmı da, ilâhî kelâmdan bir şu'bedir. Çünkü Resûlullah
(s.a.v), hevâsından konuşmaz. Söyledikleri Cenâb-ı Hak'dan kendisinde vukû'
bulan vahiylerdir. Cenâb-ı Hakk'ın salâtı, selâmı, teşrîfi, ta'zîmi, temcidi, tekrîmi,
o Resûl’e olsun.
Îsevîler sâdece işin zâhirinde kalmışlardı ve “İncil” bölümünde açıklandığı üzere bâtınına
geçemediler, ümmet-i Muhammed’e verilen ise hem zâhiri hem bâtını yaşama kemâlatıdır ve
bizim bu hakîkatimiz vardır.
Bizden şerîat mertebesinde olanlar bu zâhir yaşantıyı tatbîk ederek tahakkuk ettirdiklerinde cennet ehli olabilmektedirler, bâtını ile birlikte zâhirini de tatbîk edenler ise ehl-i kemâl
olmaktadırlar.
Güzel bir inanç ve tatbîkatla Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek zâhirine dahi yapışsak Cenâb-ı
Hakk’a Zâhir esmâsı yönünden yaklaşmış oluruz ve bu da Hakk’ın ta kendisidir zâten.
Bâtın kişinin irfâniyetine göredir, ilk bâtın ise kişinin zâhir varlığı dışında bir varlığı olduğunu bilmesidir ki bu bilgi ile kişi bâtınına doğru yönelmeye başlar.
293
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Fâtiha-i Kitâb Hakkındadır
“Fâtiha-i Kitâb”, seb-i mesânîden ibârettir. Seb-i mesânî de yedi nefsî sıfattır.
Onlar da hayât, ilim, irâde, kudret, semi', basar, kelâmdır.
Resûlullah (s.a.v), "Cenâb-ı Hak, Fâtiha’yı kuluyla kendi arasında taksîm etti" buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, vücûdun halk ile Hak arasında taksîm edilmiş
olduğuna işârettir.
Zâhiriyle halk olan insan, bâtını i'tibâriyle Hak'tır. Şu halde vücûd, bâtın ile
zâhir arasında taksîm edilmiştir. Dikkât et, nefsî sıfatlar ayniyle Resûlullah
(s.a.v)’in sıfatlarıdır. Cenâb-ı Hak hayydır, âlimdir denildiği gibi, Resûlullah
(s.a.v) hakkında da hayydır, âlimdir denilir. Diğer beş sıfât da böyledir. İşte bu
izâh, Fâtiha’nın Allah ile kul arasında taksîmi demektir.
Fâtiha-i şerîf, ihtivâ ettiği kendisine delîl olunanlarla insânî yapıya işârettir.
Çünkü Cenâb-ı Hak, vücûdun kilitlerini o insanî yapı ile açmıştır.
“Besmele her kapının anahtarıdır” sözünde “Besmele” zâten insanın ta kendisidir. Besmele söylendiği zaman, Allah’ın zâtî zuhûru, oradan rahmâniyyet zuhûru, oradan rubûbiyyet
zuhûrudur.
Fâtiha’nın Allah ile kulu arasında taksîmine gelince;
Bu taksîm, insan her ne kadar zâhiren halk ise de, Hakk'ın insânî hakîkat olduğuna işârettir. Çünkü insan, kulluk vasıflarını ihtivâ ettiği gibi, rubûbiyyet vasıflarını da toplamıştır. Çünkü Allah, onun hakîkatidir. O hakîkat dahi, Muhammed (s.a.v.)’den ibârettir. Bu konuda Muhammed (s.a.v)'den başka bir şey yoktur. İki mertebede mu'teber olan, iki memlekette mevcûd olan odur. Bundan dolayı Hak da odur, halk da odur.
294
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Bu hakîkatin Efendimiz (s.a.v)’e âit oluşu en geniş ma’nâsı ile ona âit oluşudur.
Mü’minlere de ondan yansıyan şekliyle âittir ve gerçektir. Zâten ortada Muhammed (s.a.v)
den başka bir varlık yoktur ve bizler onun nûrlarından başka bir şey değiliz.
Hele bir bak! Cenâb-ı Hak, Fâtiha’yı;
- Allah üzerine hamd ve senâ arası ile;
- Kula duâ arasında nasıl taksîm etmiştir.
Bundan dolayı kul;
- Vücûda âit aynî ve hükmî ilâhî kemâlât arası ile,
- Şuhûda âit halka dönük aynî noksanlıklar arasında taksîm edilmiştir.
Şu halde kul, fâtihatü'l-kitaptır, seb'u'l-mesânîdir.
Bu sûre-i şerîfte sayfaların sığdıramayacağı sırlar olduğu gibi, bize göre de
açıklanması câiz olmayan sırlar vardır. Bundan dolayı ilâhî kelâmı bereketlendirme maksâdına dayalı olarak Fâtiha sûresinin zâhirine bağlı sözler söyleyeceğiz.
“Bismillâhir rahmânir rahîm; El hamdu lillâhi rabbil âlemîn”
Kur'ân’ın başı olan, besmeleye bağlı olarak "El-Kehfu ve'r-Rakîmu Fî Şerhi
Bismillâhirahmânirrahîm" isminde yazdığımız kitapta, besmele için yeterli
izâhlar vardır. Besmelenin şerhini anlamak isteyenler, o kitabı incelesinler. Burada da besmeleye bağlı işâret yoluyla biraz söz söyleyeceğiz çünkü yeri gelmiştir.
Arâpça âlimleri, “besmelenin başındaki “B” harfi istiâne ya’nî yardım istemek
içindir" demişlerdir. Bunun ma'nâsı, "Allah'ın adı ile şunu şunu yaparım" demektir.
“B”nin tamamlayıcısı olan fiilin düşmüş olması, her şeye kapsam olması içindir. Besmelede işâret diliyle fiil düşünmek gerekse “Bismillâhi yuârefullahu”
ya’nî "Allah ismiyle Allah’a ârif olunur" deriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a ârif olmak
için Allah isminin, senin üstüne tecellîsinden başka yol yoktur. Çünkü Allah ismi,
kemâlâtı müşâhede için aynadır. İşâret ettiğimiz kemâlâtı anla!
İnsan kendi yüzünü ancak bir aynaya baktığı zaman görür ve insan “fe eynemâ tüvellû
fe semme vechullâh” hükmüyle Allah’ın vecihlerinden bir vecihtir.
295
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
- “Ve kâlerkebû fîhâ bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ” (Hûd, 11/41) ya’nî
“Hakîkât denizinin gemisi, Allah ismiyle yürür ve Allah ismiyle durur; başka bir
isimle yürümez ve durmaz. Kalb gemicisi, tevhîd denizinde Allah ismi gemisine
biner.”
Bu âyet-i kerîmeyi Nûh (a.s) yaptığı gemiyi hareket ettirmek ve durdurmak için söylüyordu. Ve bu âyeti kerîmede günümüzde ancak gözükmeye başladığı üzere araçların komutla
hareket etmesi ve durması üzerine olan hakîkat dahi belirtilmektedir.
- “Ben Rahmân’ın nefesini, Yemen tarafından alıyorum" hadîsinin çevresinde rahmâniyyet rüzgarı eserse, Rahîm isminin hidâyete rahmetiyle zât sâhiline
ulaşır.
- Kalb gemicisi, îzâh edilen bu yönle zât sâhiline ulaşınca, isimlerde ve sıfatlarda münezzeh oluşa nâil olur. İşte o zaman vücûd fâtihasını fethederek, ibâdet
eden ibâdet edilenin aynı olarak tahakkuk eder.
İşte Kur’ân-ı Kerîm de Fâtiha ile açılmakta, fakat bu sûrenin için de”Fâtiha” diye bir kelime geçmemektedir ancak bu kelimenin ma’nâsı bu sûrenin içinde yüklüdür.
İşte o neşve ile "El-hamdulillâh" der. Allah, kendi zâtına hakettiği kemâl ile
senâ eder. Allah'ın kendine senâsı, kendisi için olan kemâlatta aynı ile açığa çıkması ve tecellîsi demektir.
"El-hamdulillâh" kelimesindeki, "El” târif harfi de, kapsamlaştırma ve genelleştirme içindir. Bundan dolayı, "El-hamdulillâh" "Külli elhamdulillâh ya’nî "Bütün hamd Allah'a mahsûstur" demektir.
Bu durumda, Hakka dönüklük ve halka dönüklük ile hamd edilmiş sıfatların
hepsinden murâd, o Allah'tır. Bundan dolayı nefsine hamd ve senâsı;
- İlâhî mertebelerde ve halka dönük mertebelerde;
- Vücûdun hakîkî mâhiyyetiyle berâber zuhûruyla olur, demektir.
Ehl-i Sünnet'in "El” ta'rîf harfindeki görüşü, işte bu izâh ettiğimiz şekilde
kapsamlaştırma ve genelleştirme içindir.
296
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Zâhir ehli bu konuda “Hamd Allah’a edilir” der. Ya’nî hamdı kul yapar diye söyler, oysa
böyle olması için ibârenin “lillah” değil “ilallah” şeklinde olması gerekirdi. Çünkü kul Allah’ı
hamd etmekten yana âcizdir. Kişi ancak tam olarak bildiği bir şeyi hamd edebilir, bilemediği
bir şeyi hakkıyla hamd etmesi mümkün değildir.
Kul bu hamdı yapmaktan yana âciz olduğunu anlayıp, “Yâ Rabbi ben seni hamd etmekten âcizim” dediği anda, sözü Cenâb-ı Hakk alır ve kendisi kendini hamd eder ve bunu yine
kulun lisânından söyler ama kendisi söyler. Bu durumun ismine de “ubûdet” denir ki bu fiil
kulun değil Allah’ın fiilidir.
Mu'tezile ile Ehl-i Sünnet âlimlerinden ba'zıları, "El” ta'rîf harfi, ahd içindir"
dediler. Buna göre ma'nâsı, "Allah'a lâyık olan hamd, Allah içindir" demektir. Ve
bu i'tibâra göre "el-hamd"daki işâret, ilâhî azamet ve rütbedeki hakedişe göre,
Cenâb-ı Hakk'ın kendine senâsınadır.
Özetle, hamd makâmı, makâmların â'lâsıdır. Bunun için Muhammed
(s.a.v)’in sancağı, “livâü'l-hamd” ya’nî “hamd sancağı” oldu. Çünkü Resûlullah
(s.a.v), ilâhî rütbenin hakedişine göre ecell ve â'lâ Zât’a hamd ve senâ ederek,
Hakk’a dönük ve halka dönük mertebelerde zâhir oldu. Onun bu iki şekildeki
zâhir oluşu, vücûdun hakîkî gerekleridir.
“Livâü’l-hamd”, hamd mertebelerinin sekizincisi ve sonuncudur. Âhirette ehl-i islâmın altına sığınacağı sancaktır.
“Allah” isminin “hamd”a tahsîs edilmesindeki sebebe gelince;
Ulûhiyyet, vücûdun bütün ma'nâlarını ve mertebelerini toplamıştır. Çünkü
Allah ismi, vücûd hakîkatlerinden her hak sâhibine hakkını veren demektir. Bu
ma'nâ, Allah isminin dışındaki isimlerde yoktur. Bunun beyânı, “Ulûhiyyet” bölümünde geçmişti. İşte bundan dolayı Allah ismi, “hamd”a tahsîs edilmiştir.
İşte bu tahsîsten sonra, bizim "insânî hakîkatten ibârettir" dediğimiz Allah
ismi, "Rabbü'l-âlemîn" ya’nî “Âlemlerin Rabb’ı” olarak vasıflandı ki;
- Âlemlerin sâhibi ve;
- Âlemlerin benzersiz halk edicisi ve;
- Âlemlerde kâim olan ve;
- Âlemlerin zuhûr yeri ve zuhûra getiricisi demektir.
297
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Bundan dolayı ilâhî âlemlerde ve kula dönük âlemlerde Allah'tan başka bir
şey yoktur. Zâhir de O’dur, Bâtın da O’dur; Rahmân ve Rahîm ile kasıt da odur.
Rab ismine ve Rahmân ismine âit gerekli tefsîrler, bu kitabın önceki bölümlerinde geçmişti, oradan tetkîk edilsin.
İşte bu anlatılan hakîkatleri idrâk eden kişinin diyeceği sözde “innâ lillahi ve innâ
ileyhi râciun” dur. O kişi her ne kadar şu an kendisinde halk edilmişlik görüyorsa da onun
Rabb’ından başkası olmadığını ve netîcede O’na döndürüleceğini bilir.
Bilinsin ki;
- “Rahmân” “Rahîm”den daha genele dönük; Rahîm Rahmân’dan daha özele
dönüktür.
- “Rahmetî vesiat külle şey’in” ya’nî “Her şeye kapsam olan ve her şeyi ihâta
etmiş olan rahmet” (A’râf, 7/156), “Rahmân” isminin feyzidir.
- “Sakınanlarla, zekât verenlere” (A’râf, 7/156) mahsûs olan rahmet, “Rahîm”
isminin feyzindendir.
- Bu konuda aslî kâide şudur ki, Rahmân isminden anlaşılan rahmete hoş olmayan şey karışabilir. Merhâmeti barındıracak şekilde, çocukları dövmekle terbiye etmek gibi ve hastaya merhametten dolayı tadı iğrenç olan ilaçı içirmek gibi.
Bu iki örnekte merhâmet mevcût olmakla berâber, içine hoş olmayan şey de karışmıştır.
- Kısaca Rahmân, nerede olursa olsun ve nasıl olursa olsun ve içine hoş olmayan şey karışsın karışmasın, her türlü merhâmeti kapsar.
- Rahîm ismi böyle değildir. O isim, hiçbir şekilde içine hoş olmayan şey karışmayan rahmete mahsûstur. Bu sebebtendir ki, Rahîm isminin âhirette zuhûru
daha kuvvetlidir. Çünkü cennetin ni'metlerine hoşnutsuzluk kederinin karışma
ihtimâli yoktur. İşte bu salt feyz, Rahîm isminin eseridir.
Dünyâ yaşantısında Rahîm isminin tecellîsi ise; Cenâb-ı Hakk’ın kişinin özüne verdiği sırf
muhabbet, irfâniyyet ilmidir. Bu durum ise ancak tevhîd ehline hastır. Zâhirdeki olaylarda
Rahîm ismine celâlî isimler karışmaktadır, ancak gönülden gelen Rahîm ismine hiç birşeyin
karışması ihtimâli yoktur.
298
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Bir bak! Resûlullah (s.a.v), "Ümmetin şîfâsı üç şeyden birindedir: Ya
Kur'an'dan bir âyette, yâhut bal yalamakta, yâhut ateşle dağlanmakta. Fakat
ümmetimin ateşle dağlanmasını sevmem" hadîs-i şerîfinde, ümmetinin ateşle
dağlanmasını sevmediği için Cenâb-ı Hak ona;
- “Sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Size çok düşkündür, mü’minlere karşı harîstir, raûftur, rahîmdir." (Tevbe, 9/88) âyetinde "Rahîm" demiştir. Çünkü,
Resûlullah (s.a.v)’in rahmetine, hoş olmayan şeyin kederi karışmamıştır. Onun
için "rahmeten li'l-âlemîn" ya’nî “âlemlere rahmet” olmuştur.
Cenâb-ı Hak, fâtihâda “el-hamdulillâh” dedikten sonra, “el-hamdulillâh”ın
tefsîrinde izâh edilen insân ferdlerinden her ferdin zâtının aynı olan hakîkât-ı
muhammedîye'yi “Mâliki yevmü’d-dîn” diyerek vasıflandırmıştır.
- Melik, kuvveti şiddetli olan hâkim demektir.
- Yevm, Allâh’ın günlerinden birisi olan ilâhî tecellî demektir.
- Dîn, "edâne" kelimesinden türemiştir; "borç vermek" demektir.
Şu halde yevmü'd-din, mevcûdların kabûle mecbûr olduğu rabbânî tecellîden
ibârettir. Cenâb-ı Hak o tecellî ile, eşyâda dilediği gibi tasarruf eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mevcûdların Melik’idir.
Bu âyette “Dîn gününün sâhibi” şeklinde okunuş da vardır. Bu okunuşa göre, “Dîn gününün sâhibi” bâtın âleminin sâhibi demektir. "Bâtın âlem" dediğimiz, kıyâmet ve saât olarak ta'bîr edilen âlem demektir. O bâtın âlemi, içinde bulunduğumuz âlemdeki hissedilebilir sûretlerin ma’nâsı, mevcûdların rûhâniyetlerinin mahallidir. Bunu anla!
“İyyâke na’büdü”
Yâ'nî, kendine kendisiyle hitâb ederek, "Sana ibâdet ederiz; başka kimseye
ibâdet etmeyiz" dedi. Bu âyette Arab edebiyâtının usûlünce iltifât vardır. İltifât,
“söyleyen yerinde iken muhâtaba, muhâtab yerine ise söyleyene” söylemek gibi,
bir çeşit ifâde tarzıdır. Bir şâir kendisine hitâb ederek şöyle dedi:
Tahâbike kalbün;
Fîl hısânî tarûbün.
299
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Ya’nî, “Kalb seni götürdü; güzellere, neş’elenmekte.”
Burada, "kalb beni götürdü" demesi lâzım gelirken, "kalb seni götürdü" diyerek, kendisini muhâtab makâmına koymuştur.
İşte Cenâb-ı Hak da “İyyâke na’büdü”de kendisini muhâtab alıyor. Yâ'nî
mahlûkâttaki zuhûr yerleri ile kendisine ibâdet eden odur. Çünkü;
- Mahlûklarda fâil;
- Mahlûkların hareket ettiricisi;
- Mahlûkların durduranı,
Cenâb-ı Hak olduğu için, mahlûkların Hakk'a ibâdeti, Hakk'ın kendisine
ibâdeti demektir. Esâsen Cenâb-ı Hakk'ın mahlûkları vücûda getirmesi, isimlerine ve sıfatlarına hakkını vermek içindir.
Özetle; Hak, kendi kendisine mahlûklar ile ibâdet etmiştir.
“ve iyyâke nestaîn”
Cenâb-ı Hak “İyyâke na’büdü”dedikten sonra, halk lisânıyla kendisine hitâb
ederek, “ve iyyâke nestaîn” buyurdu.
Halk lisânıyla dememizin sebebi, halk ile de Hak ile de kastedilen kendisi olduğu içindir. Cenâb-ı Hak;
- İsterse, Hak kelâmı ile kendisine hitâb edip, halkın kulağıyla onu işitir;
- İsterse, halk kelâmı ile kendisine hitâb edip, Hak kulağıyla o kelâmı işitir.
İşte bu şekilde mahlûklar ile kendisine ibâdet edenin Hak olduğunu bize bildirince, bu hakîkatin bizde de müşâhedesine dikkât çekerek, “ve iyyâke nestaîn”
buyurdu. Hakîki ibâdet edici olunca biz, ibâdet vesâireyi Hakk'a isnâd ederek
güçten, kudretten, kuvvetten berî olmuş oluruz.
Ve bu hakîkati kendimizde ve kendimizden tefekkür ederiz ve vâhidiyyetine
ârif olmaya yükselmek için Hak'tan gafil olmayız ve ilâhî tecellîler ile devlete nâil
oluruz. İşte kendileri için ezelî saâdet öne geçmiş olanlar, bu şekilde saâdetli olurlar.
Bu “iyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn”cümlelerinde o kadar çok büyük
ma’nâlar vardır ki, bu sayfalar onun şerhine dar gelir. Bundan dolayı yaptığımız
izâh ile yetinmeye mecbûruz. Çünkü maksâdımız uzatmak değil, kısa kesmektir.
300
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
“İhdinas sırâtel mustakîm”
Sonra Fâtiha’da Cenâb-ı Hak, yine halk lisânıyla “İhdinas sırâtel mustakîm”
buyurdu.
“Bismillâhir rahmânir rahîm”den “Mâliki yevmid dîn”e gelinceye kadar
olan kısım, Hakk'ın lisânıyla Hakk'ın kendisinden haber vermesidir.
Fâtiha’nın ikinci yarısı ise, halk lisânıyla Hakk'a karşı hitâb etmedir. Bundan
dolayı “sırât-ı müstakîm”, Hakk'ın zâtıyla zâtına tecellîsinden ibâret olan ahâdî
şehâdet yerinin yoludur. Kur'ân'da "sırâtullâh" ta'bîri, buna işârettir; zuhûr
tecellîsine giden yol demektir.
Cenâb-ı Hak “İhdinas sırâtel mustakîm” buyurduktan sonra, sırâtullâh
ta'bîrindeki bütünlüğü ta'kîben, ahâdî şehâdet yerinin ehlini ayırıcı lisânıyla vasıflandırdı ve: “Sırâtallezîne en’amte aleyhim” buyurdu.
Ya’nî "Vücûdunla ve müşâhedenle ni'metine mazhar olanların yolunu göster." Bu tür ni'mete nâil olanlara Cenâb-ı Hak, ilâhî yakınlığının ni'metleriyle
tecellî eder ve onlar "mağdûb-ı aleyh" ya’nî “üzerlerine gazab edilenler” değildir.
“Gayril magdûbi aleyhim” buyurması bunun içindir. "Mağdûb-ı aleyh" ya’nî
“üzerlerine gazab edilenler”, Allah'ın Muntakîm isminin tecellîsine uğradıkları
için uzaklık ehlidirler.
Cenâb-ı Hakk'ın "ve lâd dâllîn" buyurması "Hakk'ın hidâyetinden yana dalâlete uğramayanlar" demektir.
Şu halde âyetin ma'nâsı: "Dalâlete uğramayanlar ve üzerlerine gazab edilmeyenlerden olarak, vücûdunla ve müşâhedenle ni'metine nâil olanların yolunu bize göster" demektir.
Dalâlette olanlar, Hakk'ı bulmayanlardır. Bunlar yine de “üzerine gazab edilenler” değildirler. Bunlar, Allah'ı bulmamışlar ise de, rızâsını bulmuşlardır. Hak,
bunları indinde değil, civârında sâkin kılar. Bu türden olanlar o kimselerdir ki,
Hak onlara:
- "Ey kullarım benden dileyin" dediği zaman,
- "Yâ Rabbi rızânı temennî ederiz" demişlerdir. Cenâb-ı Hakk cevâben,
- "Benim rızâmın mükâfâtı, sizi civârımda sâkin kılmaktan ibâret kalır, daha
başka dileyin" diye onlara tekrar sorduğu zaman, yine;
- "Yâ Rabbi, rızândan başka bir şey temennî etmeyiz" demişlerdir.
301
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî
40.Bölüm Fâtiha-i Kitâb-Terzi Baba Şerhi
Çünkü, bu zümreden olanlar, Hakk'ı bilemezler; bilselerdi Hakk'ı temennî
ederlerdi. Kısaca bu zümreden olanlar, cennet bahçelerinde var edilmişlerin
ni’metleriyle ni'mete nâil olmuşlardır. Fakat Hak, onlara zâtıyla tecellî edici değildir. Onlar Rahmân’dan dalâlettedirler, cennetlerin lezzetleriyle ni'mettedirler.
Bunu anla!
Allah, hakkı söyler ve doğru yolu gösterir.
Yâsîn sûresinde belirtildiği üzere, cennet ehli o gün cennetin meyveleri ile meşgûldürler
ama Cenâb-ı Hakk zâtıyla meşgûl olunmasını istemektedir.
302
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
‫الرحِيم‬
ِ ‫ِب ْس ِم‬
َّ ‫من‬
َّ ِ ‫الر ْح‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti Hakkındadır
Cenâb-ı Hak, bizi ve seni yardımına mazhar kılsın! Bilesin ki, bu bölüm bu kitaptaki bölümlerin dayanağıdır, bundan dolayı burada söylenecek sözlerde kalb
huzûru ile derin düşünmeyi ve tefekkürü kendine şart kılmalısın. Sözlerin zâhir
yönüyle yetinme; yapacağımız tenbîhlerimizdeki işâretlerden yana kastımızı ve o
işâretlerdeki incelik taşıyan ibârelerimizden daha ötede olan sırları taleb et.
Bilesin ki, Tûr ve Kitâb-ı Mestûr ile berâber bölümlerin hepsinde bahsedilen
ma'nâlar, şerîatların sâhibinin sözü üzerine zâhirine sarf edilmekle berâber, bâtınî
yönden bunların hepsiyle murâd sensin. Senin enniyetin ya’nî benliğin, o ibarelerin hepsini toplamıştır. Ma'nâların çoğalması, senin benliğindeki yönlerin çoğalmasından dolayıdır. O ma’nâların hepsini kendinde dikkâte al; o isimler ile isim
almış olan ve o sıfatlar ile sıfat almış olan sensin.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm insana gelmiştir ve insan buradaki ibâreleri anlamayacak olsaydı
hitaplar ona olmaz, o ibâreleri anlayacak birimlere olurdu. Bu nedenle bütün bu ibârelerin
karşılığı ve yaşam sahnesi insandadır.
- “Vet tûri” (Tûr, 52/1)
Bilesin ki, Tûr ile kasıt, nefsindir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'da “Ve nâdeynâhu
min cânibit tûril eymeni” ya’nî "Biz Mûsâ'ya Tûr-ı Eymen tarafından seslendik" (Meryem, 9/52) buyurdu. "Tûr-ı Eymen tarafından” demek, nefis tarafından
demektir. Ancak bu ta'bîrden şu da anlaşılır ki, orada Tûr-ı Eymen'den başka,
"eymen olmayan” bir Tûr daha vardır. İşte bu Tûr, Mûsâ'nın kendisinde halvet
ettiği dağdır. Esâsen ehlullâh tarafından mağara ve benzeri tenhâ yerlerde halvetin tercîh edilmesi usûldendir.
Özetle, orada Mûsâ'ya olan tecellî nefis tarafındandır, dağdan değildir. O dağ,
Mûsâ'nın ibâdet ettiği mekânın bulunduğu yerin adıdır.
303
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
- Dağın parçalanması, Mûsâ'nın ilâhî bakâ tecellîsiyle kendisinden fânî olmasından ibârettir.
- Mûsâ'nın bayılması, nefsin tam parçalanıp yok olması demek olan, mahk ve
sahktan ibârettir. Mûsâ yok oldu; kul olan Mûsâ'dan eser kalmadı. Hak, zevâl
bulmaz olarak bâkî kaldı.
- Bundan dolayı Mûsâ Rabb’ını görmedi, Allah, Allah'ı gördü. Bununla
berâber arada Mûsâ olarak ta’bîr edilmiş olan zâttan başka da bir şey yoktur.
Bu ma'nâya Cenâb-ı Hak Kur'an'da “len terânî” ya’nî “sen beni elbette göremezsin” (A’râf, 7/143) demekle, işâret etmiştir. Bu sözün ma'nâsı odur ki, "sen
mevcûd oldukça, ben senden kayıbım. Eğer beni bulursan, sen kaybolursun."
Kadîm olanın zâhir oluşu ânında sonradan olanın bâkî kalmasına imkân yoktur.
Bu ma'nâya Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, "Sonradan olma olan, kadîme bitişince
sonradan olmanın eseri kalmaz" sözüyle işâret etmiştir. İmâm Ali (k.A.v) de, "Ben
gaîb olunca, o âşikâr oldu. O âşikâr olunca beni gaîb etti" diye buyurmuştur.
Mûsâ (a.s) yakarışında "Yâ Rabbi, sana nasıl ulaşırım" dediği zaman, Cenâb-ı
Hakk'ın "Nefsini bırak da öyle gel" cevâbını vermesi de bu ma'nâya işârettir.
Bu izâhlara göre Tûr'un, nefsinin bâtınından ibâret olduğunu bildin. İnsanda
"ilâhî hakîkât" diye ta'bîr edilen, işte budur. Çünkü insana "halk" denilmesi
mecâzîdir.
İşte bu ifâdelerin hepsi birer terimdir, sonradan var edilen diye de bir şey yoktur, ancak
sâdece zuhûr vardır. Cenâb-ı Hakk’ın kendi varlığında olup, bâtındayken silüet kazanarak
zâhire çıkmaktan başka bir şey yoktur.
Sonradan olandan eser kalmaması; anlayıştaki değişiklik demektir, yoksa ortada gözüken varlıkta bir değişiklik yoktur. Aslı zâten kadîm olanı biz sonradan olma olarak gördüğümüz için bu ismi vermişizdir ki insanın tabîî yaşamının bir parçasıdır, çocukluktan i’tibâren
çevre ve şartlanmalar bunu oluşturmuştur.
Hadîs-i şerîfe bak! Resûlullah (s.a.v), “Rahmân’ın nefesini yemen tarafından
buluyorum” buyurmuştur.
- Daha önceki izâhta demiştik ki, Tûr-ı Eymen nefisten ibâret olup, eymen
olmayan ise, Tûr Dağından ibârettir.
Resûlullah (s.a.v) bu hadîste yalnızca “yemen”i zikretmekle yetinerek;
- Rahmân'ın nefesini, nefsinin nefesinden bulduğuna dikkât çekmiştir.
304
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
- Rahmân’ın nefesi ise, Rahmân'ın isimlerinde ve sıfatlarında zuhûr etmesidir.
Cenâb-ı Hak Kur'an'da “Ves subhı izâ teneffes” ya’nî “Nefeslenmeye başladığında sabaha and olsun” (Tekvîr, 81/18) diye buyurmuştur.Burada “teneffes”
ya’nî “nefeslenme” ile kasıt, zuhûr demektir.
Efendimiz (s.a.v) “cevâmiu’l-kelîm” olduklarından dolayı “yemen” ifâdesiyle hem Veysel
Karânî hazretlerine iltifât etmişler, hem de buradaki hakîkatleri belirtmişlerdir.
Her kişinin birimsel varlığında bu sabâh, ma’nâ âleminden gelen bir nûr ile ya’nî ilâhî
sohbetlerle olsun, kitaplarla olsun, işte bunlar ile aydınlanmaya başlayınca nefeslenme başlar.
“Ve kitâbin mestûrin” (Tûr, 52/2)
Şimdi, bu izâhlara bakarak bilmen lâzımdır ki, “Kitâb-ı Mestûr” bütün dallarıyla, bütün aksâmıyla ve bütün Hakk’a dönük ve halka dönük i’tibârlarıyla mutlak vücûddan ibârettir.
- Mestûr ya’nî satırlanmış olan odur, yâ'nî mevcûddur.
- Melekût ya’nî rûhlar âleminde dahi müşâhede edilen ve “Levh-i Mahfûz”
dahi budur. Şöyle ki; Bunun mülk âleminde benzeri, insandaki “insânî edilgen
kuvve ya’nî kabûl edici kuvve”dir.
“Fî rakkın menşûrin” (Tûr, 52/3)
"Rakk-ı menşûr," olarak ta'bîr edilen de işte bu “insânî edilgen kuvve ya’nî
kabûl edici kuvve”dir.
İnsanî rûhtaki edilgenliği ya’nî kâbul ediciliği “rakk”a ya’nî “sayfa”ya benzetmenin bağlantısı şu yerden dolayıdır ki; Eşyâ rûhî kabûl edicilikte, aslî fıtratına dönük tab’ olmuşlukla mevcûddur. Mevcûdların o kabûl edicilik ile var olması, hiç bir şeyin ondan eksik olmaması şekliyledir.
İşte "menşûr" ya’nî neşredilmeyle ta'bîr edilen budur. Çünkü kitab, neşredilince, o rakk-ı menşûrda ya’nî neşredilen sayfada ne varsa hepsi ma'lûm ya’nî
bilinen olur.
İşte o “rakk-ı menşûr” ya’nî neşredilen sayfa, “levh-i mahfûz”dur. Onun benzeri, mevcûdların hepsini kabûl ettiği ve kendisinde tab’ edilmiş kıldığı için, in-
305
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
sanî rûhtur. O insanî rûh da, “levh-i mahfûz”un zâtı olduğu için, arada gayrılık
yoktur.
Herbirerlerimizin kendi ma’nâlarımızın zuhûra çıkmış olduğu bir yer vardır, işte o zuhûra
çıkmış olduğumuz yer “rakk-ı menşûr”dur.
Bizlerin şu görünen varlığımız dahi bir “levh-i mahfûz” ya’nî “muhâfazalı levhâ”dır.
“Vel beytil ma’mûri” (Tûr, 52/4)
“Beyt-i ma'mûr”a gelince; Allah'ın zâtına tahsîs ettiği mâ'nevî mahallidir.
Cenâb-ı Hak, onu yerden semâya yükseltti ve melekler ile ma'mûr kıldı.
Bunun benzeri insanî kalbdir. O, Hakk'ın mâ'nevî mahallidir.
Kalb, ebediyyen kendisini i'mâr edenlerden hâriç değildir. İ’mâr edenler ise;
- Ya ilâhî kudsî rûhtur;
- Ya melekî rûhtur;
- Ya şeytânî rûhtur;
- Veyâhut hayvanî rûhtan ibâret olan nefsânî rûhtur.
Kısaca, içindeki sâkinleriyle kalb dâi'mâ ma'mûrdur.
Cenâb-ı Hak, Kur'ân’da “İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi” ya’nî “Allah’ın mescîdlerini ancak Allah’a îmân edenler i’mâr eder” (Tevbe,
9/18) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu bu âyetteki "i'mâr," ikâmet demektir. Yâ'nî "ilâhî mescîdlerde mü'minler ikâmet eder" demektir. Zâten i'mâret
de, "mesken" ma'nâsınadır.
Bizim şunu da bilmemiz lâzımdır ki; “Beyt-i ma’mûr” esmâ mertebesini bildirmektedir
ya’nî Cenâb-ı Hakk’ın zâtî tecellîsinin esmâ mertebesini bildirmektedir. “Beytü’l-Makdîs” sıfat
mertebesini ifâde etmekte, “Beytü’l-Harâm” ise zâtî mertebeyi ifâde etmektedir.
Ka’be-i Şerîf’in içine evvelki dönemlerde putlar doldurulunca oradaki esmâ ve sıfat tecellisi “Beytü’l-Makdîs”e kaydırıldı ve orada o zamanda sâdece ef’âl tecellîsi ya’nî İbrâhîm mertebesi kaldı. Efendimiz (s.a.v) gelip kıble Ka’be-i Muazzâma’ya çevrilince bütün tecellîleri
kapsamına alarak “Mescîdi’l-Harâm”a kaydırıldı. “Beytü’l-Makdîs”de şu anda İslâm’ın sâdece
temsilciliği vardır ve o da Hazret-i Resûlullah’ın Mi’rac Gecesinde üstüne çıktığı taştır.
306
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
“Ves sakfil merfûi” (Tûr, 52/5)
“Sakf-ı merfu'”, kalbteki pek yüce ilâhî kuvvetten ibârettir.
Cenâb-ı Hak, kalbi “beyt-i ma'mûr”a benzetince, ilâhî hakîkati o beyte yüce
bir çatı yaptı. Çatı da, beyttendir. “Beyt-i Ma'mûr”un çatısı, ulûhiyyettir.
Beyt, kalbtir. Çatı da beytten ve ona mahsûs bölümlerden ve onun parçalarından olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ı sığdıran kalb de O’ndandır ve O’nun bir parçasıdır. Çünkü sığdıran küldür, sığdırılan cüz’dür.
Bu ta'bîr ise, işin hakîkatine bakarak mecâzen, anlamı genişleterek anlatabilme lisânıyla söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın hükmü ve vasfı ise, eşyâya kapsam
olmasıdır. Hiç bir şey Hakk’ı ihâta edemez. O'nda külli olma ve cüz'î olma i'tibârı
da câiz değildir. Belki kudsîyyetinde bunların hepsinden münezzehtir.
İşte bu izâha göre sen;
- Aynî vücûd yönünden Allah için olanı ve;
- Hükmî vücûd yönünden Allah için olanı ve;
- O’nun kim olduğunu ve;
- Senin ne olduğunu ve;
- Senin ne ile olduğunu ve;
- O’nun ne ile sen olduğunu ve;
- Senin ne yönle ona gayrılık gösterdiğini ve;
- Ne ile O’nun senin noksanlıklarından münezzeh olduğunu bil!
Bunu bilmekle berâber;
− Senin ile O’nun arasındaki bağlantının ne şekilde geçerli olup da, O’nu
bulduğunu ve;
− Ne yönle seninle O’nun arasında bağlantının kesilerek onu gayb ettiğini
de bil!
− Bu ibârelerin açıklığında ve işâretlerinde içinde barındırdığı ilâhî sırları da
düşün!
307
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
“Vel bahril mescûri” (Tûr, 52/6)
“Bahr-ı Mescûr”a ya’nî “kendisinde hiç boşluk olmayan denize” gelince; korunmuş ilim, gizlenmiş sır, Kâf ile Nûn arasındaki hazînede gizli olan sır demektir. İşâret lisânıyla olan ta'bîri budur.
Zâhir ilmine göre ta'bîre gelince;
“Bahr-ı mescûr”; Arşın altında bir denizdir. Cebrâil ona her gün girer. O denizden çıkınca kanatlarını silkeler; kanatlarını silkeleyince yetmişbin damla dökülür. Allah her damladan bir melek halk eder. O melekler, ilâhî ilmi taşıyıcıdır.
İşte bu melekler her gün, “Beyt-i Ma'mûr”un bir kapısından girerek diğer kapısından çıkarlar ve kıyâmete kadar bir daha geri gelmezler.
Bizim açık anlatımdaki işâretlerimizi ve işâretlerdeki remizlerimizi iyi anla!
− O deniz neden mescûr oldu?
− Bu şafak niçin sökmedi? Bunu düşün!
− Bu, senin aklının idrâkindeki kusûr nedeniyle midir?
− Yoksa ilâhî kıskanma, bu hakîkati keşfe mâni' olduğundan mıdır?
Bu husûsları iyice tefekkür et!
Resûlullah (s.a.v)’ın, "Mi'râc’a çıktığım gece, bana üç tür ilim verildi. Bu
ilimlerin birisi zâhir, birisi bâtın idi, birisinin de gizlenmesi için benden söz
alındı" ma'nâsındaki hadîs-i şerîfindeki “gizlenme husûsunda söz alınmasını” iyi
anla!
Özetle, bizim bu satırlarda ortaya koyduklarımız, o “Bahr-ı Mescûr”un köpüklerindendir; yoksa “mescûr”un sözlükteki diğer anlamı olan gerdanlara takılmak için hazırlanmış incilerden değildir.
Bununla berâber, biz elimizden geldiği kadar gizlemeye de gayret ettik. Bunların hepsini ibârelerdeki remiz ile işâretlerdeki bilmecelerle ve açık açık anlatırken, o anlatımı terk edip, gizleme yoluna dönmekle beyân ettik.
Bu kitap öyle bir kitaptır ki, onun gibisini zaman meydana getirmemiş, beyân
şeklini geçmiş asırlar izâh etmemiştir.
Bu kitabı anla, düşün! Bahtiyâr oğlu bahtiyâr, bu kitabı okuyup da anlayan
kimseden ibârettir.
Allah, hakkı söyler, doğru yolu gösterir.
308
El-İnsân’ül Kâmil-Abdülkerîm Cîlî 41.Bölüm Tûr Sûresi İlk Altı Âyeti-Terzi Baba Şerhi
Gerçekten de bu kitaplar ve Muhyiddîn ibnü’l Arabî hazretlerinin kitapları, Kur’ân’dan ve
hadîslerden sonra gelen ve zâtî hakîkati anlatan en önemli kitaplardır. Çünkü islâmiyyet zâtî
hakîkati anlatmak için gelmiştir.
Bu kitabı okuyup anlayamayanlar ise bu kitabı anlayanlar ile birlikte okumalıdırlar ki anlama yolu kendilerine açılsın.
309
310
Download

İnsân- Kâmil 1.Cilt İNDİR