´‡A ÅBÆjI •A ÓËçA ÅAjZJºA ľ
“Manevi buhrandan Hakk’ın Burhan’ına”
ÀÍYjºA ějºA A ÀnI
Hz. Osman r.a., bir hutbe esnasında Allah Tealâ’ya hamd ü sena ve Rasul-i
Ekrem s.a.v. Efendimiz’e salât u selamdan sonra şunları söyledi:
Ey Ademoğlu!
Bil ki dünyada bulunduğun sürece canını almaya vekil kılınan ölüm meleği
her zaman senin arkandadır, seni izlemektedir. Ecelin geldiğinde senin ölümünü
erteleyip başkalarının canını almaz. Başkalarını atlayıp sana gelecekmiş gibi düşün.
Gafil olmaktan sakın ve ölüm meleğine hazırlıklı ol! Zira o senden hiçbir zaman
gafil değildir.
Ey Ademoğlu!
Bil ki eğer sen nefsinden gafil olur da ölüm meleği için hazırlanmazsan, başkası senin adına ona hazırlık yapamaz. Allah’a kavuşmak kaçınılmaz bir sondur.
Nefsin için tedbirini al ve kendi nefsinin işini başkasına havale etme! Vesselam…
Bir başka hutbesinde de Allah Teala’ya hamd-ü sena ve Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz’e salat-u selamdan sonra cemaate şöyle hitap etmiştir:
Ey insanlar!
Allah’tan ittika edin. Zira takva ganimettir.
En akıllı kişi, nefsine malik olup nefsini hesaba çeken, ölümden sonrası için
amel eden ve kabir karanlığını dağıtmak için Allah Tealâ’nın ihsan buyurduğu nurlardan bir nur edinendir.
Kul, Allah Tealâ’nın kendisini, bu dünyada gözleri görür iken, öte dünyada
kör olarak haşretmesinden sakınsın.
Hikmet sahibi olan, cevamiu’l-kelime (az kelime ile çok anlam ifade eden
söze) kavuşmuş ve ondan ibret almıştır. Sağır kimse ise kendisine çok uzak bir yerden seslenilen gibidir (duymaz ve ibret almaz).
Bilin ki, Allah Tealâ (rahmet, lütuf ve yardımıyla) kimin yanında ise, o kimse hiçbir şeyden korkmaz. Allah Tealâ’nın rızasından uzaklaşıp gazabına müstehak olan kimseye gelince, o kimse kimden medet umabilir?.. (İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-Nihâye, 7/226.)
Daha güzel Burhanlarda buluşabilmek dileği ile Allah’a emanet olunuz.
İçindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: 10 Sayı: 114
Mart 2015
SAHİBİ
Burhan Basın Yayın
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Serdar TAŞAR
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
YAYIN KURULU
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Salih AYDIN
Musa KARACA
GRAFİK TASARIM
Burhan Ajans
DAĞITIM ORGANİZASYONU
Asım AYDOĞDU
Gsm: 0538 233 5000
Fiyatı
Tek Sayı: 6 TL
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 72 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
Abonelik İçin Hesap Numaraları
Posta Çeki No: 5091167
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şti.
Müşteri No: 291928
IBAN:TR67 0020 6000 6300 2919 2800 01
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 1673–44165588-5002
IBAN:TR690001001673441655885002
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Mehmet Akif Mah.
Kuran Kursu Cad.No: 87
Sultanbeyli / İST.
Tel: +9 (0216) 498 94 00
Faks: +9 (0216) 398 94 69
İNTERNET ADRESİ
[email protected]
www.burhandergisi.com
BASKI
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Süreli Yayın
Gönderilen yazılarda editör ve yayın kurulu
değişiklik yapabilir. Gönderilen yazılar iade
edilmez. Yazılardan kaynak gösterilerek
alıntı yapılabilir.
Yayınlanan reklamlardaki ürün ve hizmetlerin
sorumluluğu reklam verene aittir.
Sahip Olduğumuz En Büyük Nimet
Yrd. Doç Dr.
4
İMAN
Hz. Pîr Seyyid Ahmed er-Rufai (k.s) den
Mustafa KARABACAK
7
İman İstikamettir
8
Ersan BİLGİN
Kalbin Ameli İman
12
Abdullatif ACAR
Kadın Merhamet Pınarıdır
19
Memduh ERGİN
Ehl-i Sünnet Tasavvuru
22
Dr. İhsan ŞENOCAK
Ehl-i Sünnet Çizgisinde
Müstakim Duruşumuz-2 30
Yusuf KARAGÖZOGLU
Ehl-i Sünnet Müdafaasında Tasavvufun
Merkeziyeti ve İngiltere Örneği 37
Mehmet CURA
Ehl-i Kitap ile İlişki Zeminimiz 42
Yrd. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
İlmihâlin Hikmet Boyutu 48
Arş-ın Meleklerinden
Prof. Dr.Ali AKPINAR
.
Kalbi Arş’ul Kur’an Olanlara Yakarış 52
Seval AĞARI ÇAKIR
Teknoloji Babalara “Babalığı” .
Unutturdu 56
Hz. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb (r.a) 60
Allah Dostları 66
Burhan Çocuk 70
Tazeden Yetiş (şiir) 72
M. Emin KARABACAK
Salih KAYA
Selami ŞEN
Musa KARACA
Zelilî
22
Ehl-i Sünnet Tasavvuru
Dr. İhsan ŞENOCAK
30
Ehl-i Sünnet Çizgisinde
Müstakim Duruşumuz-2
Yusuf KARAGÖZOGLU
37
Ehl-i Sünnet Müdafaasında
Tasavvufun Merkeziyeti
ve İngiltere Örneği
Mehmet CURA
56
Teknoloji Babalara
“Babalığı” Unutturdu
M. Emin KARABACAK
Sahip Olduğumuz En Büyük Nimet
İMAN
Yrd. Doç Dr. Mustafa KARABACAK
A
lver, A
e
s
n
i
ç
i
h
Allah
r, Alla
e
d
“Kim
e
t
e
in
n nefr
lah iç
l
lah i çi
A
e
erir v
emâle
k
ı
n
için v
a
rsa, im
u
l
o
i
n
mâ
tir.”
ermiş
4
B
llah’ın Rasûlü bir hadislerinde İmanı şöyle
tarif etmektedir: “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamet
gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmandır.” (Buhârî, İman, 37; Müslim, İman,
1- 7). Bu hadiste iman esasları altı olarak sayılmıştır. Türkiye’de camilerde yatsı namazından sonra
okunan ve hadislerde (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an,
10, 27, 34) de okunması tavsiye edilen Bakara sûresinin son âyetlerinde inanılması gereken esaslar
dört olarak sayılmıştır. “Peygamber ve inananlar, ona Rabbi’nden indirilene inandı. Hepsi
Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. ‘Peygamberleri arasında
hiçbirini ayırt etmeyiz, işittik itaat ettik.
Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş sanadır’ dediler.” (Bakara, 2/285). Aslında iman esaslarının
temeli de Allah’a ve Rasûlü’ne hatta sadece Allah’a
inanmak olarak da sayılabilir. Çünkü Allah’a inanan bir Mü’min doğru yoldan uzaklaşan insanları
uyarmak için peygamberler ve bunlara melekler
vasıtasıyla göndereceği ilkelere (kitaplara) de ina-
Mart
B
nır. Bu ilkelere uyan iyi insanların cennete; uymayanların cehenneme gideceğine (ahiret gününe) inanır.
Bütün bunların Allah’ın ezeldeki bilgisi dahilinde olduğuna yani kaza ve kadere de inanır.
Bir âyette Allah’a ve Rasûlü’ne itaat mü’min olmanın şartı olarak görülürken (Enfâl, 8/1), bir hadiste
ise bunlara inanmanın en üstün amel olduğu belirtilmiştir. (Buhârî, İman 18; Nesâî, İman 1).
İmanî Olgunluk
Rasûlüllah (s.a.v.) imanî olgunluğa ermeyi yaptıklarının Allah
için olmasına bağlamaktadır: “Kim
Allah için sever, Allah için
nefret eder, Allah için verir ve
Allah için mâni olursa, imanı
kemâle ermiştir.” (Ebû Dâvûd,
Sünnet, 16; Tirmizî, Kıyamet, 60).
İman, sahip olduğumuz en
büyük nimettir. Akıl, görme, işitme,
Allah’ın üzerimizde büyük birer nimeti olmak üzere dünyaya ait nimetlerdir. İman ise hem dünya hem
de ahiret hayatı ile ilgili nimettir.
Müslüman bir toplumda, Müslüman
anne babadan dünyaya gelen bizler bu nimeti hazır
bulduk. Bu nimete sahip olmak için büyük fedakarlıklar yapmadık. Allah bizi, fanatik bir Yahudi, bir
Hıristiyan veya Allah’ı tanımayan insanların oluşturduğu bir toplumda veya da Müslümanlara tamamen
terörist gözüyle bakan bir insan olarak da yarata bilirdi. Bu sebeple Allah’a ne kadar şükretsek azdır bu
nimete hazır konduğumuz için. Bu nimete kavuşmak
için emek harcamadık, fedakarlıklar yapmadık. Hiç
olmazsa bu nimeti korumak için çaba harcanması gerekir. Nimeti korumak ise büyük emek ister. Hayatını
Allah’a ibadetle geçirmiş 80 yaşında bir Müslüman
düşünüldüğünde bu 80 yaşın 10 yaşını çocukluk yıllarına çıkarılırsa 70 sene. Yani Allah’a ibadetle geçmiş
70 yıl. Bu Müslüman imanını korumak için 70 yılını
harcamıştır. Bu Mü’minin nazarında imanı çok değerlidir. Gerekirse canını verir ama imanını asla. Bunun
tersi olarak başka bir Mü’min ise iman nimetini hazır bulmuş bunu korumak için emek de harcamamış.
Bu kişi için iman dairesinde olup olmamak da çok
önemli değil; çünkü bulmak için emek harcamadığı
gibi korumak için de harcamamıştır.
Zaman zaman başka dinlerden olup da İslam
dairesine giren insanlar olduğunu şıkça duyarız. Ama
iman nimetini tattığı halde yani İslam dairesine girdiği
halde azda olsa bu daireden çıkan
insanları da duyarız. Şu da bir hakikattir ki, iman ile sonradan şereflenenler daha çok araştırarak imana
kavuşmuşlardır. İman dairesinden
çıkanlar ise dinleriyle ilgili bilgisi
olamayan insanlardır. İman dairesinden çıkan bu zavallılar zaten yaşantı olarak da imanlarını korumak
için çaba sarf etmediler. Bunların
nazarında zaten İslam dairesinde olmakla olmamak arasında fark yoktu. Onların imanlarını korumak gibi
bir dertleri de yoktu. İmansız kalbin
vücuda yükten başka bir şey olmadığının da farkına varmamışlardı.
İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy imanlı olan
kalple olamayanı şöyle tarif etmektedir:
“İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür!
İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!”
İmanın Tadını Almak
İçin…
İmanın tadını almak için Rasûlüllah’ın (s.a.v.)
tavsiyesi ise şunlardır: “Üç haslet vardır; bunlar
kimde bulunursa o kişi, imanın tadını tadar:
“Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı,
fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, Allah katından bir lütuf ve nimet sayesinde doğru yolda bulunanlardır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Hucurât, 49/7-8)
Mart
B
5
B
Allah ve Rasûlü’nü, bu ikisinden başka her
şeyden fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. (Allah kendisini küfürden kurtardıktan
sonra) küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin
ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, İman 9, 14, İkrah
1, Edep 42).
İman Davetçisine
Tavsiye…
İmanının tadını alan Mü’minler, bu tattan mahrum insanların da iman nimetini tatmaları için gayret
göstermelidirler. Bu daveti yapan kişi özü sözü bir
olmalıdır. Çünkü bazen sözden daha çok yaşantı etkili olabilmektedir. Ayrıca bunun sertlik ile değil, yumuşaklıkla yapılması tavsiye edilmiştir. Yüce Allah,
Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. Harun’a yönelik şöyle hitapta bulunmaktadır: “İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o, iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda
hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç
değilse biraz çekinir.” (Tâhâ, 20/44). Davette Firavuna dahi yumuşak davranılması tavsiye edilirken
elbette Müslümanların hata ve yanlışlarını düzeltirken
aynı hassasiyet, belki daha fazla, gösterilmelidir. Allah
Teâlâ, Rasûlüllah’a (s.a.v.) “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın.
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin
etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları
affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile.” (Âli Imrân, 3/159) buyurmaktadır.
İmanî daireye çağırırken bıkmadan usanmadan gayret sarf edilmelidir. Bizler sonuçtan sorumlu
değiliz. Mü’min bu yolda gayret sarf edip etmediğinden sorumludur. Kalpler Allah’ın elinde olduğu gibi
hidayet verip vermemek Allah’ın takdiridir. “Sen
6
B
sevdiğini hidayete erdiremezsin. Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi o bilir”
(Kasas, 28/56). “Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse
için iman etme (imkanı) yoktur...” (Yunus, 10/100).
Hidayet vermek Allah’ın elinde olmakla birlikte bu
uğurda çaba sarf etmek ve sonuçlar almak çok büyük
getirisi olan bir davranıştır. “Allah’a yemin ederim
ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Fezâilü’s-sahâbe, 9; Müslim, Fezâliü’s-sahâbe, 34).
Mü’min bu çaba ve gayretlerinde sıkıntıya düşebilir. Bu sıkıntılar onun bu çalışmalarından yıldırmamalıdır. Serzenişte bulunan bir sahabiye Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden önce
öyleleri vardı ki; vücudu etine-kemiğine kadar
demir taraklarla taranırdı. Ama bu bile onu
dininden döndürmezdi. Yakalanıp başının ortasına testere konulur ve adam ortadan ikiye
biçilirdi. Bu bile onu dininden döndürmezdi.
Allah’a yemin ederim ki, Allah bu dini mutlaka tamamlayacaktır. O kadar ki, bir süvari,
içinde Allah korkusundan başka hiçbir korku
olmadan, San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına gidebilecektir.” (Buhârî, Menâkıb, 25; Menâkıbu’l-Ensâr, 29; İkrâh, 1; Ebû Dâvûd, Cihad, 107).
Bütün bunlara rağmen iman dairesinde olmamız ve onu sevmemiz ve ondan çıkmayı çirkin görmemiz Allah’ın sayesindedir ve onun bir lütfudur.
“Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde
süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, Allah katından
bir lütuf ve nimet sayesinde doğru yolda bulunanlardır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”
(Hucurât, 49/7-8).
Selam ve dua ile…
*Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi.
Mart
Hz. Pîr Seyyid
Ahmed er-Rufai (k.s) den
Ey Irak halkı! Allah’a yemin ederim ki bu gaflet hepinizi umumi olarak kaplamıştır. Dikkat edin, uyanık olun. Ey avam ve hava, birbirinizi uyarın ve uyanık
olmaya davet edin. Efendiler, bu kadar lüks, konfor, aşırılık ve israf yeter. Yeter bu
uyku, yazıklar olsun bize. Zira bu salınmış sır ve gizlilik perdesinin arkasında nelerin
olacağından, nelerin bizi beklediğinden habersiziz.
Kan dökmek yaygınlaştı, belalar kaynaklarından fışkırdı, sükûnet halindeki
öfke, sabredemeyip feryadı bastı. Yeryüzünün sakin katmanları sarsıldı, demir demir üstüne geldi. Uzak yakın oldu. Yakın uzak oldu. Kâfirler yolun ortasını tutmuşlar.
Onların süvarileri, senin kötülüğün için kur’a çekiyor. Kader ordusunu sevk ettiğinde
kudretiyle ona yardım eden ve onu heybete bürüyen Allah’ı tenzih ederim. Ki o
kader ordusunu gören korkar.
Efendiler! Toprak üzerinde debeleniniz. Elbiselerinizi çıkarınız. Kapılar önünde
ruhlarınızı satınız. Allah için, boyun bükerek gelen bela şimşeklerini geri çeviriniz.
Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.
Ah! Keşke şeriatın kilidi, edep mührü olmasaydı da, ilmi lisan ile kader sayfalarından haber verseydi. Bundan önce de, sonra da işler Allah’ındır. Rabbin hiç
kimseye zulmetmez.
Not: 1182 senesinde vefat etmiş olan Rufai hazretleri (k.s) bu sohbetinde, cengiz hanın torunlarından olan hulagu’nun 1258 senesinde bağdatı işgal ederek orada
bebek, çocuk, kadın, yaşlı denemeden sayıları dörtyüz bine varan bir katlıam yapmış
ve taş üstünde taş baş üstünde omuz bırakmamış olduğu bu durumu (Allah’ın izni ve
bildirmesiyle) keramet gösterip haber veriyor sanki. Fakat şeriatın kilidi ve edep mührü
sebebiyle zahiren söyliyemediğini dile getiriyor.
7
İman İstikamettir
Ersan BİLGİN
D
inimiz İslam’ın özü ve esası Tevhid’tir. Tevhit, Allah’ı (cc) bir olarak tanımak, bir olan
Allah’a inanmaktır. Tevhit; en büyük zulüm (günah) olan şirkten uzak durmak ve şirkten
bir olan Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah (cc) buyuruyor; “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka
ilahlar olsaydı yer-gök fitne ve fesada uğrar,
kainatta nizam bozulurdu.”
ve Reh
a
l
l
inler A
“Mü’m
sonra
n
e
d
e
e iman
sulü’n
z Allah
ü
s
t
ü
d
d
da tere
ıyla ve
r
a
l
l
a
am
yolund
d eden
a
h
i
c
ıyla
canlar
sadıke
t
ş
İ
.
r
lerdi
kimse
ardır.”
l
n
o
r
la
8
İman, red ve kabuldür. İman eden kimse, küfrü, şirki ve batılı redderek, hakkı ve tevhidi kabul
etmiştir. İman netliktir ki şüphe ile iman bir arada
bulunmaz.
İman istikamettir. Döneklik kabul etmez.
“İlah” kelimesinin bütün olarak dört anlamı vardır.
Şuurlu mümin bunlara inanır, teslim olur ve hayatının tamamını bu esaslara göre devam ettirir. “İlah”
demek; a)Kulluk Yapılan, İbadet edilen, Rızası gözetilen, b)Yardım istenen, dua edilen, c) Kanun
koyan, hüküm veren, d) Rızık veren’dir. “Rab” ke-
B
Mart
B
limesinin manası ise, Terbiye eden, Yöneten, Mülkün
Sahibi, Koruyan, Yetiştiren, Büyüten’dir. İlahımız ve
Rabbimiz Yüce Allah’tır.
İman sayesinde insan, sadece yaratan, yöneten
ve yaşatan Rabbimiz’e güvenir, dayanır ve bağlanır.
Kaderden emin olan iman sahibi insan, kederden de
emindir. Hayatın zorlukları karşısında dirençli olur.
Mü’minler Kur’an-ı Kerim’de şöyle tarif edilmektedir : “Mü’minler Allah ve Resulü’ne iman
eden sonra da tereddütsüz Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir.
İşte sadıklar onlardır.”
Mü’min suresi 1-11 ayetleri arasında da
mü’minlerin namazlarını huşu içinde kılan, boş şeylere kulak asmayan, zekatını veren, namuslarını koruyan, sözlerinde duran, emanetlerine riayet eden, namazlarını kaçırmayan kimseler oldukları belirtiliyor.
“Kim; ‘Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, Resûl olarak Hz. Muhammed’i seçtim
(ve onlardan memnun kaldım, teslim oldum)’
derse cennet ona vâcib olur.” (Ebu Davud) İnsan aklının en büyük görevi, kendisini yaratan, yaşatan ve yöneten Yüce Allah’a inanmasıdır. Çünkü
Allah, en büyük gerçektir.
İman, insana güven, huzur ve şeref veren büyük bir güç merkezidir.
Sabredenlerin müjdesine erişir.
İmansız hiçbir şeyin kıymeti yoktur ve imanın
hakikati, mutlak tasdiktir. İman var, imkan var. İman
yoksa, hiç bir şey yok dünya senin olsa bile.
İman; Allah’a teslimiyet, sadakat ve en güzel
özgürlük’tür- hürriyet’tir. Şu ne güzel bir teslimiyet
örneğidir:
“Alkolü kat’i olarak yasaklayan Maide Suresi
90, 91. ayetler nazil olmuştu… Efendimiz (sas) bu
ayetleri ashabına okurken, ayetin sonundaki “Artık
vazgeçtiniz, değil mi?” kısmına gelince, Hz. Ömer
(ra) hemen: “Vazgeçtik! Vazgeçtik! Ya Rab!”
dedi. Sadece Hz. Ömer değil oradaki bütün Müslümanlar da “artık alkolden, kumardan vazgeçtik
Rabbimiz !” dediler. Rasulullah’ın emriyle bir münadi; “Haberiniz olsun ki içki haram kılınmıştır !” diyerek seslenince, tulumları delinip boşaltılan
ve küpleri kırılıp, dökülen içkiler, Medine sokaklarında su gibi aktı.” (İbn Hanbel,1,53)
İman, red ve kabuldür. İman eden kimse, küfrü, şirki ve batılı redderek,
hakkı ve tevhidi kabul etmiştir. İman netliktir ki şüphe ile iman bir arada bulunmaz.
Mart
B
9
B
Bir başka hakiki iman örneği… Hz. Aişe Annemiz anlatıyor: “Allah Teala, ilk muhacir kadınlara rahmet etsin, Nur sûresinin tesettür (örtünme) ile ilgili ayeti (yukarıdaki ayet) gelince,
erkekleri hanımlarına varıp Allah’ın indirdiği
ayetleri okumaya başladılar. Hanımların hepsi
(‘işittik ve itaat ettik’ bilinciyle) Allah’ın emrine uyarak, etekliklerini kesip (uygun ne buldularsa) bunlardan başörtüsü yaptılar ve örtündüler.” (Buhari)
Mehmet Akif bu sarsılmaz imanı;
“İmandır o cevher ki, ilahi ne büyüktür,
İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür”,
ifadesiyle anlatmaktadır.
“Başka bir ifade ile ‘güvence’ manasına gelen
‘emniyet’ ile ‘iman’ kelimesi aynı kökten gelmiştir.
Zenginken fakir, itibarlı iken hakir, sıhhatli iken hasta, aziz iken zelil, çocukken ihtiyar, ihtiyarken ölünen
bu dünyada kişinin kendisini vahşetten kurtarması,
korkularını atması ve güvence içinde yaşaması için
iman ne büyük nimettir. Onun için iman, yemekten,
içmekten, vb. şeylerden önce gelir.”
İman sevgidir. İman; herşeyden önce Allah’ı
ve Rasulü’nü sevmek ve tüm müminleri sevmektir.
“Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi
için istemedikçe (tam olarak) iman etmiş olamaz” (Buhari), buyuruyor Efendimiz (sas).
“Kim; ‘Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, Resûl olarak Hz. Muhammed’i seçtim (ve onlardan
memnun kaldım, teslim oldum)’
derse cennet ona vâcib olur.” (Ebu
Davud)
Rasulullah (sas) yine şöyle buyuruyor; “İmanın lezzetini şu üç haslet bulunan kimse tam
manasıyla tatmıştır: 1-) Allah Teala ve Rasulullah’ı dünyadaki herşeyden daha çok sevmesi, 2-) Allah’ın lütfuyla iman nasib olduktan
sonra yeniden küfre dönmeyi ateşe atılmak
gibi görmesi, 3-) Sevdiğini yalnız Allah için
sevmesi.” (Buhari)
İnşallah, bizler imanın lezzetini idrak eden,
imanın şuuruna varan, hayatın merkezine tevhidi ve
adaleti koyup bunlar için mücahede eden, iman ile
bu dünyadan irtihal eden ve iman nimeti emanetiyle diğer tüm insanlığı buluşturmak, ila-ı kelimetullah
için gayret eden Allah’ın kullarından oluruz. Rabbimiz, bizlere ve tüm Müslümanlara güçlü, sağlam ve
samimi iman ve salih amel nasib eyle… Şuur
ver, Allahım. (Amin)
Son cümle olarak diyelim ki, Allah (cc)
buyuruyor ki; “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Lakin asıl
iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere,
kitaplara, peygamberlere inananların iyiliğidir ve sevgisini yüreğinde duya duya
yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere infak eden,
namaz kılan, zekat veren ve söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenler, zorda,
darda ve savaş alanlarında sabredenlerin
iyiliğidir. İşte bunlar doğru olanlardır ve
Allah (cc)’a saygısıyla dolu olanlar da
ancak bunlardır.” (Bakara, 177)
10
B
Mart
Kitap Tanıtım
Türkiye’de Alanında
Yapılmış Tek İlmi
Çalışma
Allah Teâlâ insanlar içinde Hz. Muhammed’i (s.a.v.), şehirler içinde Mekke’yi aylar içinde ramazan ayını, geceler
içinde Kadir Gecesi’ni, günler içinde de
cuma gününü seçmiştir.
İnsanların bedenleri ve organları
birbirinden farklı olmadığı halde, Cenâb-ı
Hakk’ın bazılarına ihsan etmiş olduğu
akıl, anlayış, Rabbine ibadet, tâat sayesinde bu sıfatlar kendilerinde bulunmayanlardan elbette üstündür. Bunu inkâra imkân yoktur ve bu herkesin kabul ettiği bir
gerçektir. İşte bunun gibi bazı zamanların Allah
Teâlâ’nın ihsan etmiş olduğu özellikler sayesinde diğer zamanlardan üstün olmasında bir engel
yoktur. Vakitler de cüzleri itibariyle birbirinden
farklı olmadığı halde bazı zamanların üstün olması, diğer zamanlarda olmayan bir ibadetin
veya hayırlı bir işin o vakitte olmasındandır.
Yazar bu çalışmasında Mübarek geceler,
günler ve aylarla ilgili rivayetleri hadisçilik tekniği açısından incelemiştir. Yazar BU konudaki
bütün rivayetleri tek tek incelemiştir. Eser tebeşir
yayınlarından 286 sayfa olarak yayınlanmış bir
doktora çalışmasıdır.
Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARABACAK
Kalbin Ameli İMAN
Abdullatif ACAR
İ
yanan
l
i
d
n
a
ek
e içind
de
v
z
ü
s
z
ir. İçin
d
i
b
l
a
“Pürü
nk
aümini
m
ifakı b
p
n
l
a
e
k
d
m
r.
anı he
kalpti
k
ı
ş
a
hem im
arm
en
kalp k
n
beslen
a
r
e
ı
l
i
d
n
u
ı
s
r
ı
ve
an tatl
m
i
i
e kan
k
s
i
a
d
k
a
a
f
r
O
ni
Bu
a gibi,
l
k
a
bidir.
b
i
l
g
n
a
yeşi
çıb
çıkarslenen
n
e
ı
b
k
s
e
l
a
b
irin
- irin)
n
a
er”
k
e
l
i
nü giy
ü
m
k
iki (su
hü
onun
p
l
a
k
sa
12
B
man, emniyet etmek, güvende ve emniyette olduğunu bildirmek, boyun eğmek ve tasdik etmek
yani iman edilecek şeylere şek ve şüpheye, tereddüte yer vermeden, içten ve yürekten inanmak
manalarına gelir. Dini terimde ki manası; Allah’a
ve Hz. Muhammedin(s.a.v.) Allah tarafından haber
verdiği kesin olarak, belli olduğu şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak, şüpheye düşmeden
bunların doğru olduğunu içten tasdik ve itiraf etmektir. Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Ey müminler Allaha ve elçisine ve elçisine indirdiği kitaba( kurana) ve daha önce indirdiği
kitaplara iman edin”(1)Başka bir ayeti kerimede de:
“Gerçek müminler ancak Allah’a ve Rasülüne iman
eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte
doğrular ancak onlardır”(2) buyuruluyor.
Her şeyi hikmet üzere yaratan, bize bizden
daha yakın olan yüce Allah, akıl nimetini kullanmamızı, hak ve hakikat ile buluşmamızı, kendisine
iman etmemizi emir buyurmuş, iman edenlere mü-
Mart
B
kafatlar vaad etmiş, inkar edenlerin cezaya çarptırılacaklarını, dünya ve ahiretlerinin heba olacaklarını
bildirerek uyarmıştır. Bir ayeti kerimede Yüce Allah
buyuruyor ki: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan
ve zekat verenler var ya, onların mükafatları Rableri
katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler(3)
İnsanlara iman duygusunu vermesinde, bunu
fıtratlara yerleştirerek insanın tabiatı haline getirmesinde ‘ben kimim, neyim nereden geldim, nereye
gidiyorum’ gibi sorular sorup cevaplar aramak gibi
özellikleri vermesinde,
Allah’ın
merhametinin ne kadar büyük ve
engin olduğunu görüyoruz, çünkü
Allah’ın hidayeti olmadan kimse
iman edemez, kurtuluşa eremez.
Ancak akletmeyenler, akıllarını kullanmayanlar bu nimetten faydalanamaz, rezil ve rüsvah bir hayat
geçirmeye mahkûm olurlar.
Yüce Allah bir ayeti kerimede
de gerçek bir hidayetin ancak şirkle
(zulümle) kirletilmemiş bir imanla
gerçekleşeceğini şöyle ifade etmiştir: “İman edenler ve imanlarına
zülüm(şirk) karıştırmayanlar var ya,
işte güven onlarındır ve hidayete
ermiş olanlarda onlardır”(4) inkar
talihsizliğine düşenlerle ilgilide şöyle
buyuruluyor: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak
ölmüşlere gelince işte Allah’ın meleklerin, tüm insanların laneti onların üzerinedir. Onlar ebediyen lanet
içinde kalırlar, artık ne kendilerinden azap hafifletilir
nede onların yüzlerine bakılır”(5)
İman da artma ve eksime söz konusu değildir.
İman ya vardır ya da yoktur bir insanda. Hem iman
etmek, hem de etmemek mümkün değildir. Ya da
iman edilecek şeylerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak olmaz. İman bir bütündür. Bir insan
Allah’a inansa da peygamberleri reddetse, ya da bir
kısım peygamberleri inkara kalkışsa veya kitapların
hepsine iman etmese, imanın bütün esaslarına iman
ettiği halde ahiretin varlığından tereddüt etse ya da
Allah’ın emri kesin olan ibadetlerde şüpheye düşse,
“ benim kalbim temiz, ibadete ne gerek, faiz helaldir,
hac ibadeti gereksizdir” gibi sözlerle reddetse, ya da
bunları hafife alsa, o insan iman etmiş sayılmaz, iman
Mart
B
sahibiyse de mürtet durumuna düşer. (Allah muhafaza)
Ancak imanın zayıf ve kuvvetli olması söz konusudur. Bazı insanlarda ki iman adeta dağ gibi, volkan
misali, ruhunu sarıp sarmalerken, bedeniyle bütünleşmişken, hayatında, davranışlarını şekillendirmede
tek etken ve belirleyici unsurken, bazılarında adeta
kalbine pamuk ipliğiyle iliştirilmiş, bir küçük vesvesede, esintide çıtırtıda, hırıltıda üzerinden hemen kalkıverecek bir kuş gibidir. Bu sağlamlığın inşa edildiği,
bu gevşekliğin izale edildiği yer, asıl olarak kalptir.
Yani iman ederken kalbin mahiyetine, kalbin maharetine nazar etmeli.
Çünkü iman kalbin amelidir. İman
oranın tasdikiyle, referansıyla, onayıyla, güveniyle gerçekleşir.
Ehli sünnete göre iman kalp
ile tasdik dil ile ikrar şekline tarif
edilmiştir. Asıl olan kalp ile tasdik
olmasına rağmen, -insanlar kalplerimizden geçeni bileyemeyeceklerinden- şu dünyada mümin olduğumuza hükmedilebilmesi, Müslüman
olduğumuza şahitlik edilmesi açısından dil ile ikrar etmekte önemlidir.
Peygamberimiz (s.a.v) bir
hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:
“iman, kalbin niyeti (ve tasdiki) dil(inde ikrarı) ile; hicret ise şahsın kendi ve malı ile (göç
neticesinde) tahakkuk eder.”(6)
İmanı şekli olmaktan
kurtarmalı
Peygamberimiz bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: “iman dil ile ikrar yani ‘la ilahe illallah
demek’ kalp ile tasdik, azalar ile amel etmektir”(7)
İnsan, kalp ve kalıbıyla iman üzerinde olmalı,
bu hadis-i şerif kalple hakka, kalıpla halka müteveccih olan insanın hem hakkın hem de halkın nazarında
mümin olduğuna işaret ediyor. Dil ile imanın kalpte
mutlaka karşılığının, kalpteki imanında hayatta kar-
13
B
şılığının olması gerekir. Dil ile söylemek amel değil
ikrardır, ispat ancak amelle mümkündür. Hasını Hasrı
hazretleri (k.s) diyor ki: “iman, temenniler de bulunmak, süslü sözler söylemek değil, fakat iman iyice
kökleşen ve amellerin tasdik ettiği şeydir”.
Kalp insani özelliklerin en önemli unsurudur;
acı tatlı, üzüntü sevinç, huzur, mutluluk, saadet, iman
inkâr, hep oradan zuhur eder. Bir insan bugün kalbim
sıkıntılı derken üzüntüsünü ifade etmiş olur, içimde
bir ferahlık var derken yine oraya işaret vardır, ‘kalbi
katı, yüreği taşlaşmış derken, insanın insafsız merhametsiz olduğuna, “yufka yüreklidir derken yumuşak
huylu olduğuna – kalbi kast ederek- işaret vardır.
Peygamberimiz (s.a.v.) kalbin her şeyin membaı olduğunu bir hadisi şerifle şöyle ifade ediyor:
“Bedende bir et parçası vardır ki, o salih olup
düzeldiği zaman, bütün beden salih olup düzelir, o fesada uğrayıp bozulduğu zaman da bütün beden fasit olup bozulur. O da kalptir”(8)
Kalp, bedenin adeta hükümranıdır; hükümran
ıslah edilmiş, iman tacını giymiş, hakikat koltuğuna
oturmuşsa verdiği emirler de doğal olarak bu minval
üzerinde olacaktır. Kalp inkâr bataklığına düşmüş,
küfür istilasına uğramışsa, azalardan zahir olan ameller de farklı olmaz; zilletten izzet, küfürden iman, nifaktan doğruluk zuhur etmez, batıl üzerine hak inşa
edilemez; temel bozuk olunca, hak adına hayatın inşası mümkün değildir; bal küpünden sızan bal, zehir
küpünden sızan zehirdir; İçteki şeyin dışa yansıması
farklı değildir. Hayat kalbin aynasıdır, Kalpte olmayanı ayna, hak adına yansıtmaz, eğri çubuğun doğru
gölgesi olmaz. Onun için, Allah’a gerçek bir kul olmak adına iman ederek kalpten başlıyoruz imtihana,
dolayısıyla ibadet ve itaatin start noktası da yine orasıdır. Olgunlaşmak, gelişmek, ilerlemek, yaklaşmak,
yakınlaşmak, sevgiyle boy vermek, muhabbetle
yoğrulmak, aşkla pişmek, sırlara vakıf olmak, ebedi
alemi temaşa etmek, ihsana ulaşmak, izzete kavuşmak, kısacası kamil bir mümin olmak ancak hakiki bir
imanla, oranın ıslah edilmesiyle mümkündür.
Peygamberimiz (s.a.v.) kalpteki baskın görüşün
kalbi nasıl etkilediğini şöyle ifade ediyor: “Pürüzsüz
ve içinde kandil yanan kalp müminin kalbidir. İçinde hem imanı hem de nifakı barındıran kalp karmaşık kalptir. Oradaki iman tatlı
su ile beslenen yeşil bakla gibi, nifak ise kan
ve irinle beslenen çıban gibidir. Bu iki (su ile
kan- irin) baskın çıkarsa kalp onun hükmünü
giyer”.(başka bir rivayete göre bu iki maddenin hangisi baskın çıkarsa kalbi denetimi altına alır)(9)
Ancak bazen olur ki kalp, tasdik etmeden, onaylamadan azalardan bazı davranışlar zuhur eder, kalbe
rağmen zuhur eden bu davranışlar yapmacıktan öte
ye geçemez, Böyle, hükmü olmayan davranışların
ilgili insanı sorumluluk altına sokacağı muhakkaktır.
Bu bağlamda kalpteki imanın zıddı azalarda görünürse, bu ancak taklidi bir davranış olur, taklitte de
rahatlık olmaz, içerisinde huzuru barındırmaz, taklitte
aldatma ve aldanma vardır. Bir insan kalbi ile inanmadığı halde, dili ile inandığını söylese o insan Allah
katında mümin sayılmaz. Nitekim böyleleri için yüce
Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah’a va ahiret gününe iman ettik derler hâlbuki onlar mümin değillerdir.”(10)
Biz iman edene, aynı zamanda Müslüman oldu
deriz. Çünkü aralarında çok sıkı bir ilişki söz konu-
“İman çıplaktır, onun örtüsü takva, süsü hayâ ve meyvesi ilimdir”
14
B
Mart
B
sudur, amel imandan bir cüz olmamasına rağmen
bazen birbirinden ayırmak, ayrı düşünmek mümkün
değildir. İmanın yeri kalp olduğu gibi, teslimiyetin
(amelin) yeri de azalardır. İman, mümin olmanın,
amel, teslim olmanın yani Müslüman olmanın adıdır.
Öyleyse her mümin aynı zamanda müslümandır. Ancak her Müslüman, mümin değildir diyebiliriz. Çünkü
teslim olmak ve onun gereklerini yapmak bazen istemeyerek, zoraki, farklı gaye ve niyetler nedeniyle yerine getirilebiliyor, Böyle bir teslimiyetin insana
sağladığı gerçek manada bir faydası olmaz. Çünkü bu
teslimiyet, kalpten tamamen bağımsız bir teslimiyettir;
kalpte karşılığı olmayan münafıkane bir teslimiyettir.
“Bedeviler, ‘ iman ettik’ demektedirler
(Ey Muhammed) de ki, ‘Siz iman etmediniz
fakat İslam olduk deyin, çünkü iman henüz
kalplerinize girmedi”(11) Ayeti kerimesi bunu ifade
etmektedir.
On üç yıllık vahyin, Mekke dönemine baktığımızda inen ayetlerin çoğunluğunun imanla ilgili olduğuna şahit oluyoruz. İlk önce imanın kalplere yerleşilmesi murat edilmiş, sindire, sindire pürüzsüz bir kabul
sağlandıktan sonra(Medine döneminde) ameli meseleler emir buyurulmaya başlanmıştır. Bu da gösteriyor
ki önceliğin iman olması, bu imanın da şüpheden,
tereddütten taklitten alabildiğine uzak olması İslam’ın
en önemli önceliğidir.
Evet, imansız amel, kökü olmayan ağaca benzer, amelsiz iman da dalı budağı kurumuş, yaprakları
solmuş meyve vermeyen ağaç gibidir.
Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) iman nedir diye
sorduklarında oda şu cevabı vermiştir: “İman, seni
dünyada mesut yaşatacak bir ahlak, Allah’ın
haram kıldıklarından vaz geçirecek bir takva
ve cahillerin cehaletinden uzak tutacak bir
hilmdir yani vakur bir duruştur”(12)
Evet, iman hayatın anlamı, hakikatin en bariz
numunesidir, karanlıklara nur, görünmezlere göz, bilinmezlere ilim, çıkmazlara çıkış yoludur, insanın fıtratıyla buluşmasıdır her şeyden önce. İman cevap
aranan sorulara illede bir cevap olsun diye değil, her
şeyin bizzat anlamıyla buluştuğu, şu kainatta zaten
verilmiş cevapları okuyarak, onları hayata nakşederek imtihanda başarıya ulaşmanın adıdır. İman bir
başlangıç olduğu halde hayatın her safhasında kendini göstermeli, madem iman bir nurdur, o nurun
aydınlattığı yer insanın hayatıdır. O, madem bir güneştir, ondan faydalanmak ancak hayatın perdelerini
açmakla, gafleti yıkmakla mümkündür. İman hayatın
ruhudur, kalbe hapsedilmiş bir ruh, hayatı asla ikame
ve inşa edemez.
Birçok ayeti kerimede imandan hemen sonra
amelin zikredilmesi gösteriyor ki, imanla amel adeta
bir birini tamamlayan, iç içe girmiş, bazen biri birinin
şekline bürünmüş, bazen biri ötekinin hakikatine sarmalanmış iki unsurdur. İman bir defa olabilecek şey
de değildir. İmanın devamı, onu her türlü hastalıktan
kötülükten, tehlikeli virüslerden korumakla mümkündür. Kalpteki imanın ışığının sönmemesi için ibadet
gereklidir. İmanın gıdası ibadet ve zikirdir. Aksi taktirde zayıflaması, güçten kuvvetten düşmesi, zamanla
sönmesi içten bile değildir. Onun aydınlığını, mahiyetini kayıp etmesi sinede adeta taşınamaz ağır bir
yük halini alır.
Bunu M. Akif ne güzel ifade etmiştir:
“imandır o cevherki, ilahi ne büyüktür
imansız yürek sinede yüktür”
Peygamberimiz (s.a.v.), imana hayatın yansımasının gerekliliği hususunda, imanla amelin ayrılmaz iki önemli unsur olduğuyla ilgili olarak şöyle
buyuruyor: “İman çıplaktır, onun örtüsü takva,
süsü hayâ ve meyvesi ilimdir”(Rumuzul ehadis)
Bir cenazede de şöyle duada bulunmuştur: “Allahım içimizde yaşattığın kimseleri islam üzere yaşat, aramızda vefat ettirdiklerini ise iman
üzere vefat ettir”(13)
Mart
B
15
B
Yüce Allah’ta: “Ey iman edenler! Allahtan
nasıl korkmanız gerekiyorsa öylece korkun,
sakın sizler müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin”(14) buyurmuştur.
Evet, iman, teslimiyetsiz kuru bir söz; teslimiyetsiz amel, şuursuz taklidi birer davranışlar yığınıdır.
Gerçek bir kulluk, asla imansız olamayacağı gibi, şuurlu ve akıllı bir varlık içinde itirazsız teslimiyet şarttır.
Bunun daha da ötesi vardır ki, biz buna, imanda da amelde de zirve diyoruz. Bunun adı ‘İhsan’dır
yani Allah’ı görür gibi yaşamak. Onu bu gözlerle gerçek mahiyetinde göremiyor isek de o bizi görüyor.
İman, İslam, ihsan, bu üç temel unsur yüce
dinimiz İslam’ın üzerinde bina edildiği en önemli
kavramlardır. Adeta, kalpte başlayan teslimiyetle ve
sadakatle devam eden ve Allah’a en yakınlığı yakalaya bilmek için ‘ihsan’ makamına yapılan yolculuğun
adıdır. Bu yolculuk zorlu ve meşakkatli yolculuktur.
Cibril hadisi diye meşhur olan hadisi şerifi Hz.
Ömer şöyle naklediyor: Bir gün Hz. Peygamber’in
(s.a.v.) yanında idik, yanımıza beyaz elbiseli,
nur yüzlü, üzerinde yolculuk alameti olmayan
bir adam geldi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dizinin dibine diz çöküp oturdu, dizlerini onun
dizlerine dayadı ve ellerini peygamberin dizlerinin üstüne koydu.
“Ey Muhammed islam nedir bana bildir”
dedi. Hz. Peyganber: “İslam Allahtan başka
ilah olmadığına ve Muhammedin Allahın elçisi olduğuna tanıklık etmen, namazı dos doğru
kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen kabeyi ziyaret
etmen(Hac yapman)” dır diye cevap verdi. O
dam:
“Doğru söyledin” dedi. Adam Hz. Peygamber’e tekrar:
“Şimdi de bana imanı anlat” dedi. Hz.
Peygamber:
“İman, Allaha, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir, yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” diye cevap verdi. Adam tekrar doğru
söyledin dedi.
“Peki ihsan nedir onu da anlat” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
“İhsan, Allaha, onu görüyormuşsun gibi
kulluk etmendir, Sen onu görmüyorsan da o
seni mutlaka görüyor”. O Adam:
“Doğru söyledin” dedi.
Sonra Hz. Peygamber bu gelenin Cebrail
olduğunu söyledi.(15)
Taklidi ve tahkiki
iman
Belki, bugün en fazla, hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir mesele bu. Alimler imanın bu yönünü, taklidi iman ve tahkiki iman diye iki bölümde
incelemişlerdir.
Allah şöyle buyuruyor: “Kim ihsan derecesine yükselerek özünü Allaha teslim ederse onun mükâfatı rabbinin katındadır”
16
B
Mart
B
Taklidi iman: Bir insanın araştırmadan, incelemeden, duyduğu ve gördüğü gibi; doğup büyüdüğü çevreden etkilenerek, imani meseleleri, taklidi
olarak kalben tasdik etmesi, inanmasıdır.
Tahkiki iman ise: Araştırma, teferruatlı bir
şekilde öğrenme neticesinde neden ve niçin lerin
cevabına ulaşarak elde edilmiş bir imandır. Burada
kuranın ve sünnetin aydınlığında, aklın kullanılması,
iradenin, işin bizzat içerisinde olması söz konusudur.
Tahkiki imanda sağlam bir şekilde ayaklar yere basmakta, kalple kabul gören imanın niye kabul gördüğü
bilinmektedir. Tahkiki imanda bilmek vardır, anlamak
vardır, akletmek vardır. Ancak taklitte, adından da
anlaşılacağı üzere adeta başkalarının iradesine iradelerimizi bağlamak, onların onayladığını onaylamak,
onların gördüğünü görmek, duyduğunu duymak vardır. Burada edata insani özellikler, üstünlükler devre
dışı kalmaktadır.
Allah muhafaza, bugün böyle bir Müslüman
toplumda doğup büyümeseydik, acaba neyi taklit
ederdik diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Böyle
bir nimete kavuşmuş olmanın şükrünü de ihmal etmeden, küfrün, isyanın kol gezdiği, şeytanın ve havarilerinin her tarafta bütün oyunlarını sergilediği, dinimize diyanetimize, imanımıza her koldan saldırıldığı,
atılan şüphe tohumlarının kök saldığı bir zamanda
niye ve neden inandığımızı bilmeliyiz.
Şunu unutmamalıyız ki bugün, hakkın ve hakikatin onurlu bir neferi olsak da, sahip olduğumuz
imanın gücü, ancak bizim savuna bildiğimiz kadardır. Galipler galibi Allah’a inanmışız, ona imanı taklit edecek kadar bir gevşekliğin ve samimiyetsizliğin
içerisinde olmamalıyız. Allah bizden kâmil bir mümin
olmamızı istiyor. İhlasla samimiyetle yapılmış amel
istiyor. Böyle bir payeye ulaşmak için, Allah’ın rasülü örnek alınmalı, O taklit edilmelidir. Çünkü Ona
uymak bizzat Allah’ın emridir, O; yanılmaz, hata
yapmaz, nefsinden konuşmaz, Allah’ın korumasında
olan bir örnektir, önderdir. Ona uymak bizzat ibadettir, yeter ki ona uymak taklidi yani samimiyetsiz bir
ittiba olmasın.
Allah’ın veli kullarını taklit etmek, onları örnek
almak ta kuru bir taklit değil, tahkike ulaşmanın, olgunlaşmanın, kâmil bir mümin olmanın vesilesidir;
onlar; duymayan kulakların, duymasına, görmeyen
gözlerin görmesine, katılaşmış kalplerin yumuşamasına, ıslah edilmemiş nefislerin ıslah edilmesine vesiledir.
Taklit tahkike götüren bir vesile olarak görüldüğünde iyidir, yeter ki kuran ve sünnetin ölçü ve kurallarının dışına çıkılmasın, aksi takdirde bakışlarımız
anlamsız, duyuşlarımız duyarsız, fikirlerimiz gayesiz,
ibadetlerimiz lezzetsiz ve tesirsiz olur.
Esas yaratılış gayemiz olan ibadette son derece
ciddiyet sahibi olmalıyız, her şeyden önce ‘kendimiz’
olmalıyız. Hep ilerilerin hasretiyle bakışlarımızı hikmete döndürmeli, balların balını tatmalı, imandan tat
alırken amelde zirvelere ulaşmalı, daha var mı çıkılacak yer, görülecek hakikat demeli, doydum, buldum,
erdim dememeli; hallettim, çözdüm hatasına düşmemeli. Şunu unutmamak gerekir ki; biz amellerimizle
değil, Allah’ın rahmetiyle muamele görüyoruz. Yeter
ki oraya götüren vesilelere sıkı sıkıyla bağlanalım, o
rahmet kapısının tokmağını vurmak için değil, açmak
için vuralım.
Evet, bu gün Müslümanların en büyük hastalığı, gayesi olmayan bir taklittir; adeta hastalık şeklini
almış bir taklit... Küfürde ki, isyanda ki taklidin ne kadar tehlikeli olduğu herkes tarafından zaten bilinen
bir gerçektir. Gördüğünüz gibi, bizim anlatmaya çalıştığımız, imanda ve teslimiyette yakalandığımız taklit
hastalığıdır.
İman taklidi olunca, insan neden ve niye inandığını bilemeyince, belki, bunun neticesi olarak amellerde ki taklitte kendini bariz bir şekilde gösteriyor.
Böyle bir insan çevresindeki baskın kabul edilen görüş ve düşüncelerle ibadetleri değerlendiriyor. Bu öyle
bir boyuta ulaşıyor ki, hurafeler din, bidatler ‘olmazsa
olmaz’ yapılması gereken şeyler olarak algılanıyor.
Mart
B
17
B
Bunlar dinin hayati önem arz eden emirlerinin önüne
dahi geçiyor. Böyle bir insan toplumda bu gibi yerleşmiş algıların, davranışların, inançların kuranda ki
ve sünnetteki karşılığını görüp araştırmak, doğrusunu
bulmak yerine, eline ve gönlüne tutuşturulduğu şekliyle hayatına tatbik ediyor. Yine ibadetler arasında
da gel gitler ve zıtlıklar yaşıyor. İmandaki bütünlükte
problemler yaşadığı gibi ibadetlerde de her şeyi yerli
yerine koyamıyor, ihlastan uzak, samimiyetten mahrum, şuursuz ve bilinçsiz bir ibadet anlayışıyla geçiriyor ömrünü.
Bu nenle de kılınan namaz fuhşiyattan ve münkarattan alıkoymuyor, rükûdaki tevazu, secdedeki
yakınlık bizi almıyor kucağına; namazla doymayan
gönüller, gıybetle dedikoduyla hak hukuk ihlalleriyle
boşandıkça boşanıyor. Oruçla mide boş bırakılırken,
teslimiyetteki staj, talim fayda vermiyor, nimetin kıymeti, öğrenilemiyor, çehreler hala fakirlerin yokluklarına doğru dönmüyor; o oruç sabrı öğretmiyor, bizi
tutmuyor; zekatla mallarımız temizlenirken, gönüldeki kirlilik hala devam ediyor, veren el olmakta bize
‘vermeyi’ sevdiremiyor. Hac temizlemiyor, bir ümmet
olma şuuru aşılayamıyor. Kurbanla, kurbiyet peydah
edilmeyince, kesilen sadece hayvan oluyor, nefis hala
dimdik ayakta insanı kendine kul köle olarak kullanmaya devam ediyor.
Evet, böyle bir anlaşılmazlığın girdabından kurtarmak için, özet olarak yapmamız gereken şey: ibadet ve itaatle kalpte ki imana takviye vermek, zikir
fikir ve tefekkürle, tahkike ulaşmak, oradan da ıslah
edilmeyen nefsi de ıslah ederek yekinle buluşmak,
bilmediklerimizi de öğrenmek, bildiklerimizin hamalı
değil uygulayıcısı olmak.
Kamil imana ulaşmak
Son olarak şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: tahkiki imana ulaşmak son nokta değildir,
kamil bir mümin olabilmek için iyi bir mesafedir, ancak yeterli değildir. Bunun örneklerine yakinen şahit
oluyoruz, nice insanlar var ki imani olarak bilinmesi
gereken her şeye vakıflar, bilerek, görerek müşahede
ederek inanıyorlar, ancak ibadetlerinde hala istenilen
bir seviyeyi yakalayamamışlar. Bunun en önemli nedeni, nefisin imani meselelerde ikna edilmemiş olması. Tahkiki imanla beraber, nefisin imanı da önemli.
18
B
Emmare seviyesindeki bu nefsi, mutmain bir nefis
haline getirmek için ciddi bir gayret ve mucahede etmek, işin en önemli yanını oluşturmaktadır. Böye bir
dereceye gelebilenler için yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim ihsan derecesine yükselerek özünü
Allaha teslim ederse onun mükâfatı rabbinin
katındadır”(16)
Şu hadise de çok ibret verici ve imrendiricidir:
Haris B.Malik el Ensari, Rasülüllahın yanından geçerken, “Nasıl sabahladın ey haris” diye sorar.
Oda: “Hakiki bir mümin olarak sabahladım
diye cevap verir”. Bunun üzerine Peygamber şöyle
der: “Ne söylediğine bir dikkat et, muhakkak
her şeyin bir hakikati vardır, peki senin imanın
hakikati nedir” Haris şöyle cevap verir: “Nefsim
dünyadan yüz çevirdi, gecemi uykusuz gündüzü susuz kaldım, sanki ben açık bir şekilde
Rabbimin arşına bakıyor gibiyim. Ve yine ben,
ziyaretleşen cennet ehlini ve bağrışan ateş ehlini görüyor gibiyim.” Bunun üzerine Peygamber
üç defa: “Ey Haris sen arif olup bu işi bildin
ona iyice yapış” diye buyurdu.(17) Allah bu işi bilenlerden ve muvaffak olanlardan eylesin.(âmin) imanlarıyla, amelleri arasında uyumu yakalayan, inandığı
gibi görünen, taklitlerden hayatını kurtarıp tahkike
ulaşan nefsinin imanını sağlayıp, tam bir teslimiyetle
ihsan makamında ömrünü geçirebilen ve o hal üzerine emanetini teslim eden kullarından eylesin(âmin)
Selam ve dua ile...
…………………………………….............
1( Nisa,36), 2(Hücürat,15), 3( Bakara,277), 4(Enam,82), 5(Bakara,161-162), 6( Feyzül Kadir,c. 1,s.,188), 7(Şirazi ve Deylemi, Hz Aişeden rivayet etmişlerdir), 8(Buhari,52; Müsli,1599), 9( Mükaşefetül
gulup- Imam Gazali), 10(Bakara,8), 11( Hücürat 14), 12(Taberani,Mu’cemul-Evsat,hadis no.,5005), 13(Ebu Davut, Tirmizi), 14(Ali
imran,102), 15( Müslim, iman,1,5,ı,37,40), 16(Bakara,112), 17(Taberani,3367)
Mart
Kadın Merhamet Pınarıdır
Memduh ERGİN
G
kadına
a
d
r
a
l
yon
üya
televiz
n
ü
erek g
g
r
e
t
s
Her
ö
ma
eti g
rlar. A
n şidd
o
a
y
l
ı
ı
n
p
a
a
s
y
n
rini
yapıla
ecekle
,
l
r
i
a
b
l
e
n
y
yayı
önle
m
ar. Bu
l
r
o
yor. Ta
y
ü
ı
l
l
ı
k
n
ü
r
a
y
a kö
kü
r. Çün
daha d
o
ı
y
ş
i
ı
l
d
n
e
ya
sı
vik
. Ceza
eta teş
k
d
o
a
y
e
ı
n
s
eza
tersi
uyok. C
ı
ğ
ı
l
ğı olm
ı
ı
l
ş
ı
r
c
a
ı
r
k
ı
bir
u
ayd
lıyor. B
ca da c
a
n
ı
k
y
r
a
a
olm
ına k
lere
ın yan
n
a
lı aciz
p
l
a
a
v
Y
a
.
r
z
yo
da
.
a olan
d
m
oluyor
u
r
a
r
a
du
fl
ı
, zay
oluyor
Mart
B
eçtiğimiz günlerde Türkiye büyük bir travma yaşadı. Gençliğinin baharında bir genç
kızımız vahşice katledildi. Özgecan kızımız
hunharca öldürüldü. Bu vahşet karşısında herkes
yüksek perdeden tepkilerini gösterdi ki haksızda sayılmazlardı. Herkes bir anda o kızın yerine kendi
kızlarını koydular. Aynı vahşice ölüm benim kızımın
başına gelseydi ne yapardım diye düşündüler. Düşüncesi bile insanı sarsmaya yetiyor. Ya o kızımızın
o vahşice ölüm esnasında yaşadıkları duyguları. Allah kimsenin başına öyle bir bela vermesin.
Ya bu işi yapan kişinin ruh hali. Allah’ım bir
insan nasıl olurda bu kadar vahşileşir. Nasıl bir ruh
halidir bu? Hepimiz bu olayların bir daha yaşanmaması için dualar ediyoruz. Bitsin artık bu vahşet
diyoruz. Ama bitmiyor. Biz buna benzer bir vahşeti
daha önce de yaşamıştık. Kobani gösterileri sırasında Yasin kardeşimiz de aynı vahşice duyguların
kurbanı olmadı mı? Oldu. Demek ki bu işler bitsin,
son olsun demekle son olmuyor. Bitmiyor. Demek
ki bizler bir şeyleri yanlış yapıyoruz.
19
B
Her gün televizyonlarda kadına yapılan şiddeti
göstererek güya önleyebileceklerini sanıyorlar. Ama
yanılıyorlar. Bu yayınlar, yapılan yanlışı daha da körüklüyor. Tam tersine adeta teşvik ediyor. Çünkü bir
karşılığı yok. Cezası yok. Cezası olmayınca da caydırıcılığı olmuyor. Yapanın yanına kar kalıyor. Bu durumda olan da zavallı acizlere oluyor, zayıflara oluyor.
Olaylar olduktan sonra çıkıyor süslü sözlerle
tepkimizi ortaya koyuyoruz. Koyalım. Koyalım da
sadece tepki koymak yetmiyor. Nasıl oldu da bu
toplum nasıl bu hale geldi
onu anlamaya çalışalım.
Biz ki karıncayı bile incitmeyen, zavallıya, düşküne, âcize yardım etmeyi
kendisine düstur edinmiş
bir milletken vahşice insan öldüren bir topluma
dönüştük.
Milletimizin
psikolojisi bozuk. Psikopat bir topluma dönüştük.
Sürekli gergin haldeyiz.
Sinir ve asabiyet yüklüyüz. Hiçbir şeye tahammülümüz kalmadı. İncir
çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden dolayı
insan öldürebiliyoruz. Allah aşkına kartopu oynarken cam kırıldı diye insan
öldürülür mü?
Hep sonuçlar üzerinde duruyoruz. Sebepler
anlaşılmadan yapılan sorunların üstesinden gelemeyiz. Önce bu toplum, bu insanlarımız nasıl bu hale
geldiler, onu anlamaya çalışalım. Anladıktan sonra
işimiz daha kolay. Doğru çözüm önerileri getirebiliriz. Nasıl bu hale geldiğimizin birçok nedeni var ve
birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz. Bakın televizyon
dizilerine topluma şiddet ve gerilim yüklüyor. Ana haber bültenleri başından sonuna iç karartıcı haberlerle
dolu. Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri cinayet sahneleriyle dolu. İletişim çağındayız, bilgiye çok çabuk
ulaşıyoruz. İyi bir şeymiş gibi görünüyor ama aslında
öyle değil. Bu tam bir medeniyet krizidir. Bu iletişim
sayesine dünyadaki her şeyden haberdar oluyoruz.
Dikkat edin haberdar olduğumuz şeylerin de büyük
çoğunluğu kötü şeyler. İnsanın psikolojisini alt üst etmeye yeter.
Bizim tekrar normale dönmemiz gerekiyor.
Bunun için de şefkate ve
merhamete
ihtiyacımız
var. Sevgiye, saygıya ihtiyacımız var. Hoşgörüye ihtiyacımız var. Bütün bunların kaynağı da İslam
ahlakı ile ahlaklanmaktan
geçer. Çünkü İslamiyet
insana sevgiyi ve merhameti emreder. Şefkat ve
merhamette kadın önemli
bir yere sahiptir. Cenabı
Allah erkeğe merhameti
kadın vasıtasıyla vermiştir.
“O’nun (varlığının ve
kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size
içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı
sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır.”[2]
Rum,21.
Havva annemizin yani kadının yaratılışı ile ilgili
çeşitli rivayetler vardır. Onlardan bir tanesi şöyledir.
İblis’in Allah’a isyan edip, cennetten çıkarılışından
sonra, Âdem (a.s) cennete yerleştirilir. Kendisi ile te-
“Kadınlara iyi davranın, çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga
kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi haline
bırakırsan sürekli olarak eğri kalır. O halde kadınlara karşı iyi davranın.”
20
B
Mart
B
selli olacağı bir eşi olmaksızın yalnız başına bir süre
dolaşır. Bir ara uykuya dalıp uyanınca başucunda,
kendi türünden bir canlı görür. “Sen kimsin?” diye
sorar ve “Bir kadın” cevabını alır. Daha sonra, kadına
yaratılış nedenini sorar. Kadın; “Benimle teselli bulman için yaratıldım” der. Bu arada, yanlarına gelen
melekler, kadının kim olduğunu sorarlar. Hz. Âdem,
onun “Havva” olduğunu ve canlı bir şeyden yaratıldığı için, kadına bu adı verdiğini söyler. (İbn Kesir,
Muhtasar Tefsîr, İhtisar ve Tahk. M. Alî es-Sâbûnî, 7.
baskı, Beyrut 1402/1981, I, 112vd.)
vara dönüşüyoruz. Peygamberimizin söylediği gibi:
“Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse
değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür. [İ.Asakir]
Allah’ın erkeklere bir emaneti olan kadınlara
nasıl böyle davranıyoruz? İnsan emanetine ihanet
eder mi? Oysa mensubu olduğumuz din ve bu dinin
etrafında teşekkül eden medeniyetimiz kadını evimizin başköşesinde duran bir kristal çiçek gibi görür.
Nasıl kristalin kırılmaması için özen gösterirsek, tıpkı
kadını da kırmamak için öyle titiz davranırdık. Ama
Kadının yaratılma hikmeti her ikisinin yani şimdi öyle mi? Alıyoruz elimize büyük bir hınçla yere
hem erkeğin hem de kadının birbirlerini muhabbet- çalıp tuzla buz ediyoruz. Ve bundan da büyük bir
zevk alıyoruz. Oysa mensubu olduğule, sevgiyle teselli etmesi, sukuta ermuz din ve onun eşsiz peygamberi
dirmeleridir. Hayatı daha güzel ve
Kadının
erkeğin
iki cihan güneşi peygamberimiz Hz.
anlamlı yaşamaları içindir. İnsani
Muhammet(sav) bu konuda ne builişkilerin sevgi ve merhamet temekaburga kemiğinden
yurmuştur:
line oturtmaları içindir. Bu anlamda
yaratılmış olması
kadın Allah’ın hikmeti olarak mersözde modernist kadın
hametin kaynağı olarak yaratılmıştır.
Ebû Hüreyre (r.a.), iki cihan
hakları savunuculaİşte bugün yaşadığımız sorunların
güneşi Hz. Peygamber (SAV) den
rını rahatsız ediyor.
üstesinden gelmemiz de kadınlarışöyle bir hadis nakletmiştir: “Kamızla tekrar merhamet noktasında
dınlara
iyi davranın, çünkü
Böyle söylemekle güya
buluşmamıza bağlıdır. Burada en
kadın kaburga kemiğinden yakadını küçük düşürüönemli görev biz erkeklere düşüyor.
ratılmıştır. Kaburga kemiğinin
yormuşuz. Hayır, tam
Allah’ın bir hikmeti olarak merhamet
en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu
tersine kadını yüceltipınarı olarak yaratılan kadınlarımıza
doğrultmaya kalkarsan kırarsın,
yoruz.
iyi davranalım. Onların kıymetini bikendi haline bırakırsan sürekli
lelim. Bakın bizler onlarsız bir canaolarak eğri kalır. O halde kadınlara karşı iyi davranın.” (Buhârî,
Enbiyâ, 1, Nikâh, 80; Müslim, Radâ, 60; İbn Mâce,
Tahâre, 77; Dârîmî, Nikâh, 35; Ahmed b. Hanbel. V,
8.)
Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış
olması sözde modernist kadın hakları savunucularını
rahatsız ediyor. Böyle söylemekle güya kadını küçük
düşürüyormuşuz. Hayır, tam tersine kadını yüceltiyoruz. Burada kadının fıtratına vurgu yapılıyor. Nasıl
kaburga kemiği çok hassassa kadında öyle hassastır.
Onlar nazik ve zarif ruhlu insanlardır. Erkekle birbirini
tamamlayan elmanın iki yarısıdır. Oysa sizler ne yapıyorsunuz? Kadını erkekleştiriyorsunuz. Kadını erkekleştirmek, erkek gibi düşünmek kadına yapılabilecek
en büyük haksızlıktır. Onların omuzlarına kaldıramayacakları yükü yüklemektir. Bugün yaşadığımız temel
sıkıntının sebebi kadını erkekleştirmektir. Kadın özgür
değil. Ne zaman ki özgür kalır, asli fıtratına döner, işte
o zaman bu millet huzura erer.
Mart
B
21
Ehl-i Sünnet Tasavvuru
Dr. İhsan ŞENOCAK
İ
an,
başlay
e
l
y
e
k id
ünnet , a
ne dön
ü
ü
t
S
ü
i
b
l
Eh
bir
,
melle
ıkıhta
f
a
,
e
e
v
d
r
e
ü
k id
tefekk
siştur. A
u
l
o
yatta,
r
i
a
b
v
e
r
d
i
e
tta,
şen b
iyetin
m
e, sana
e
d
c
e
ı
c
l
ı
n
has
düşü
yin
atta,…
s
i
t
yatı ta
k
i
a
,
h
e
t
n
t
ı
’
e
yas
lam
ji,
nde İs
ideolo
i
s
e
e
n
b
ş
u
i
ed
her ş
reptir.
u tayin
ş
e
B
.
r
m
i
e
d
i
ne d
etmes
ânzheb,
e
m
e mek
r
i
v
b
n
i
a
n
e
r zam
ne y
de
m’ı he
a
l
s
k şekil
İ
e
e
c
c
e
l
e
i
d
b
Sa
ete
atı yön
y
tır.
a
h
a
d
kumak
o
n
e
d
yeni
22
B
slam coğrafyası yaklaşık iki asırdır akidede, ilimde, fikirde sürekli yeni sorunlar üreten bir kriz
ikliminde kalmaya mecbur edilmiştir. Siyasi, ictimaî ve iktisadi buhranlara da kaynaklık eden bu
iklim, İslam ümmetini metin ve şerh kitaplarını tarihî vesikalar niyetine okuyup tercüme eden gelenekçilerle, Batı’nın buyurgan aklının etkisinde kadimi reddeden modernistler arasında çare aramaya
mahkûm etmiştir. İki zıt kutbun, “reddiye” zarfında
yürüttükleri “karşılıklı itham savaşları” krizi her geçen gün daha da derinleştirmektedir.
İslam ümmeti, tarihi süreç içerisinde günümüzdekine benzer krizler yaşamış fakat bunlar ulemanın ilmî birikimimizi ve tarihi tecrübemizi dikkate alarak yaptığı inşa faaliyetleriyle kısa zamanda
aşılmıştır. Farklı medeniyetlerle “tedahül” neticesinde ortaya çıkan zihniyet kirliliğini, vahiy ortamında önce izale sonra ise asla uygun bir surette imar
etmek olarak cereyan eden inşa, kriz dönemlerinde
Ebû Hanife, İmam Gazzalî, İmam Rabbanî, Halid
Bağdadî (rahimehumullah) gibi büyük ruhlu âlim-
Mart
B
lerin delaletiyle “ne, niçin, nasıl anlaşılırsa muradı
ilahiye muvafık olur?” sorularına cevap üretmiştir.
Tabiûn kuşağından günümüze kadar farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşayan münşî âlimlerin ortak
özelliği krizi, vahiy ortamında kalarak yönetip-çözmeleridir. Bu durumun kavramsal ve kurumsal karşılığı
olan “Ehl-i Sünnet”, tarihin bu en derin krizini aşabilmenin de yegâne yoludur.
Ehl-i Sünnet’in yeniden inşası üzerinde
isti’mali fikirde bulunabilmek için önce onun
ne olduğunu, Müslümanların neden kendilerini “Sünnî” ya da “Ehl-i Sünnet”
kavramlarıyla tanımladıklarını,
Ehl-i Sünnet’in hangi alanlarda
temsil imkânı bulduğunu, sosyal bir olgunun ürünü mü, yoksa İslam’ın yekün ifadesi mi olduğunu anlamak gerekir.[1]
Bazı çağdaş araştırmacılar, Ehl-i Sünnet’in siyasî ve ictimaî gelişmelerin ürünü olduğunu, “bu durumu” algılayacak
donanımdan uzak olan ulemanın ise onu İslam’ın yekün ifadesi olarak görme yanılgısına
düştüğünü savunmaktadır.[2]
Oryantalizm ise, İslam coğrafyasındaki
büyük çoğunluğun Ehl-i Sünnet aidiyetini, İslam öncesi Arapların kültürleriyle münasebeti
çerçevesinde tanımlamış ve bu çerçevede Sünneti, kendi varlık alanından koparıp -Kur’an-ı
Kerim’in hakikati anlayamamanın gerekçesi
olarak zikrettiği- atalar geleneğiyle ilişkilendirmiştir. Nitekim Montgomery Watt, göçebe
Arapların hayatta karşılaştıkları zorlukları
atalarının izinden giderek aşma anlamında
kullandıkları “sünnet” kelimesinin, İslam toplumunda Hz. Peygamber’in Sünnetini takip
etme şeklinde tezahür ettiğini söylemiştir.[3]
Bu kurgu bazı müslümanları da etkilemiş
ve İslamî nasslarda karşılığı “istikamet” olarak yer alan “Sünnete ittiba” tam aksi bir içerikte yorumlanmıştır. Bu noktada muasır bir
araştırmacı şunları söylemektedir: “Arapların
yaşantıları ve kültürlerinde önceden var olan,
geçmişten gelenlere bağlılık anlamındaki sün-
Mart
B
net telakkisi, dogmatik zihniyetin temsilcisi
olan ulema tarafından Kitap, Sünnet, Sahabe
ve Tabiûna ittiba şeklinde anlaşılmıştır.”[4]
Ehl-i Sünnet’i dogmaların mecmuası olarak gören modernistler, son iki asırda yaşanan tüm krizlerin
faturasını ona kesmiştir. Bu yüzden İslam Ümmetine
önerdikleri gelecek tasavvurunun özünde Ehl-i Sünnet’ten kopuş vardır. Nitekim Hasan Hanefî’nin bu
çerçevede kaleme aldığı eserlerin bir kısmının adı şu
şekildedir: “mine’l-Akide ila’s-Sevra” (Akideden Devrime); “mine’n-Nassı ila’l-Vakı’” (Nastan Gerçeğe);
mine’l-Fenâ ile’l-Bekâ (Yokoluştan
Varoluşa); mine’n-Nakl-i ile’l-İbda’
(Nakilcilikten Yaratıcılığa). Buna
göre, akideyi, nassı, yokoluşu ve
nakilciliği Ehl-i Sünnet; devrimi,
gerçeği, varoluşu ve yaratıcılığı modernizm temsil etmektedir.
Merkez meselesini Ehl-i
Sünnet’in teşkil edeceği bu makalede, önce mevzunun kavramsal
tahlili yapılacak, ardından çağdaş
bir müşkil olarak modernitenin
mustagriblerin İslam algısına etkisi
incelenecektir. Son alarak da akideden amelî boyuta kadar hayatın
her şubesinde “Ehl-i Sünnet’in topyekün inşası nasıl
olmalıdır?” sorusuna cevap aranacaktır.
I. TARİHİ SÜREÇ
Ehl-i Sünnet’in[5] kavram olarak ortaya çıkması
ile alakalı esasta iki farklı görüş vardır. İslam ulemasının benimsediği birinci görüşe göre kavram, Allah
Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e aittir. Ehl-i Sünnet’in sosyo-politik ortamın ürünü olduğunu iddia
eden oryantalistlere ve onlarla fikir birlikteliği içerisinde olan müslüman araştırmacılara göre ise, “sunî”
kelimesi ilk olarak hicri dördüncü asırda ya da daha
sonraki bir zamanda kullanılmıştır.[6]
Konu ile alakalı rivayet ve değerlendirmeler birinci görüşü teyit etmektedir. Zira Allah Resulü “Fırka-i Naciye (kurtulan fırka)”den bahsettiği bir hadisinde, kendisine yöneltilen soru üzerine kurtulanların,
“cemaat”,[7] bir başkasında ise, “kendisi ve ashabının
23
B
benimsediği yolda” sebat gösterenler olduğunu ifade etmiştir.[9] Buna göre “kurtulan”, zarurat-ı diniyye
kapsamında değerlendirilen esasları kabul ederek Sahabe ve sevâd-ı azamın yolu üzerinde olandır.[10] Sahabe de kavramı aynı çerçevede kullanmıştır. Nitekim
İbn Abbas (radiyallahu anh); “Nice yüzlerin ağardığı,
nice yüzlerin de karardığı kıyamet gününü düşün.”[11]
mealinde ki ayeti tefsir ederken, yüzleri ağaranların,
“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olacağını belirtmiştir.[12]
Tabiûnden el-Hasanu’l-Basrî (v. 110), Eyyüb es-Sehtiyanî (v. 131), etbau’t-tabiînden de Süfyân es-Sevrî
(v. 161)[13] başta olmak üzere pek çok âlim Ehl-i Sünnet kavramını aynı anlam çerçevesinde kullanmıştır.
[8]
Yukarıdaki ifadeler Ehl-i Sünnet’in Eş’arî ya da
Maturidî tarafından kurulan bir mezheb olduğu yönündeki iddiaları da reddetmektedir. Müctehit İmamların da “münşi” olmadıkları sadece mevcudu tedvin
ve beyan ettikleri gerçeğini ifade noktasında İbn Teymiyye şunları söylemektedir: “Ehl-i Sünnet, Ebû Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel yaratılmadan
çok önce var olan mezhebin adıdır.”[14]
Dış unsurların etkisiyle Hz. Osman devrinden
itibaren kendini gösteren “fitne”, kısa zamanda Haricilik, Şia ve Mutezile gibi isimlerle kurumsal bir hüviyet kazanınca[15] büyük kopuşun ardından geride,
ümmet yapısı içerisinde kalan bütünü kayıtlarla ifade
etme ihtiyacı ortaya çıktı. Sünnetin bid’atin, cemaatin
de bölünmenin karşıtı olması, Ehl-i Sünnet’in İslam’ın rükünlerini koruyan, ana bünyesine dahil olmayan unsurları da dışarıda bırakan bir
kavram olarak iştihar (şöhret bulması) etmesine zemin hazırladı. Yani Sünnet ve cemaat
kavramları İslam’ın ne olduğunu beyan etmenin yanında, İslam içerisinde farklı temayüllerle temayüz eden Harici, Şiî, Rafizî ve Kaderî
gibi siyasi ve akidevî kopuş ve oluşların da
hangi hususlarda inhiraf içerisinde olduklarını
tespit etti.
İlerleyen yıllarda fitne ve bid’at, akidevî ve ictimâî anlamda bir karışıklığı ve karşıtlığı anlatırken;
Sünnet Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi
inanıp yaşamayı, cemaat ise ayrılmadan bütün içerisinde kalmayı ifade etti. Sünnet ve cemaatin; bid’at
ve fitneyle tam bir zıddıyet içerisinde olması tarih
boyu devam etti ve hâdise literatüre “Ehl-i Sünnet”
ve “Ehl-i Bid’at” mezhepler olarak geçti. Modernist
Müslümanlar tarafından, ötekileştirme olarak algılanıp eleştirilen bu tasnif, insanların hangi ölçüleri esas
almaları durumunda müstakim olabileceklerini, nerede, niçin yer almaları gerektiğini belirlemelerine katkı
sağladı.
Yukarıdaki ifadelerin bir hulasası olarak Ehl-i
Sünnet’i, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet bütünlüğü içerisinde şekillenen, Sahabe tarafından da yaşanarak
temessül eden “müesses İslam” olarak tarif etmek
mümkündür. Nitekim müçtehit imamların kelam ve
fıkıh meclislerindeki inşaî beyanlarından Ehl-i Sünnet’in İslam içinde bir bölünme olmadığı, bilakis hayatı Kur’an ve Sünnet’e göre tayin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Ehl-i Sünnet’in vaz-ı cedide
karşı devam-ı hal için yapılan keşf-i kadim olduğu
yönündeki tezi desteklemektedir.
Bu anlamda “Ehl-i Sünnet”, fırkalar
mahşerine dönen İslam coğrafyasında hangi
esaslar dahilinde Müslümanca var olunabileceğinin adresi olmuştur. Bu yüzden o, İslam
içerisinde yeni bir oluşumun adı değil, İslam’a
nisbet edilen inanış sistemleri içerisinde ya da
“alternatif İslamlar” arasında Allah’ın indirdiği dinin kendisidir. Bu durumda Ehl-i Sünnet’i
sosyo-politik şartların ürünü olarak göstermek mevcudu gerçeğe aykırı bir şekilde tanımlamak olur.
“Ehl-i Sünnet, Ebû Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel yaratılmadan çok
önce var olan mezhebin adıdır.”
24
B
Mart
B
Akideden Ameli
Hayata Ehl-i Sünnet
Ehl-i Sünnet, belli bir zümrenin adı olmaktan
ziyade İslam’ın yekun ifadesi olduğuna,[17] bunun da
fıkıh, tefsir, kelam, hadis, edebiyat, mimari gibi temel
İslami disiplinlerde ve ictimaî hayatta farklı temsil
alanları oluşturduğuna göre akidede ya da tefsirde
“Ehl-i Sünnet’e göre…. “ diye başlayan bir ifade “İslam’a göre….” şeklinde başlayan bir ibareyle ayniyet
arz etmektedir. Zira bu şekilde başlayan her hüküm
Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden, Sahabe tarafından
uygulanma imkânı bulan bir rüknün arzıdır. Ehl-i
Sünnet’e göre diye başlayan ifadeler aslında “münzel
dine göre…” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumu yanıltıcı bir beyan olarak görmek[18] ya bir algı yanılması
ya da şuur kaybıdır.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dini tebliğ ettiği ilk dönemdeki İslam
algısı etrafında oluşturulan akidevî riskler,
Ehl-i Sünnet kavramının iştihar döneminde
de benzer yoğunlukta olmuştur. Müşrik kültür havzalarında üretilen ideolojilerin ihtiva
ettiği tehlikeler müstakim âlimlerin Allah Resulü’nün ve Ashabının[16] sahih tevhit tasavvurunu esas alarak geliştirdikleri risk analizi
yöntemleriyle tasfiye edilmiştir.
Bu yüzden Ehl-i Sünnet kavramı ilk olarak akide alanında iştihar etmiş, zamanla Hanefîlik,
Allah ResuMalikîlik, Şafiîlik, Hanbelîlik
lü’nün İslam’ın
gibi amelî mezhepleri de içine
cahilliye kültüalarak, “fırâk-ı dalle/sapık harü ile sentezini
reketler”e karşı “vahyedilen İslam”ın müesses hali olmuştur.
reddetmesi gibi,
Bu müesses hal neticesinde Kur’an’ı
Ehl-i Sünnet de
murad-ı ilahiye göre anlama faailiyeEhl-i Sünnet’e mensup müctemodern zihniyetti tefsir, Sünnet’i muhafaza ve rivayet
hitlerin, asılda aynı olmakla beraber
etmek hadis, tafsılî delillerden ameli
le tedahüle karşı
ictihadi hususlarda farklı mutalalara
şer’î hükümleri bulup çıkarmak fıkıh,
çıkar.
sahip olmalarını onun standart bir
imanın mahiyetine dair kabuller ve
öğretisinin olmadığına gerekçe yapdüşünceler de kelam başlıkları almak[19] ya iradî bir yönlendirmeden
tında teşekkül etmiştir. Zamanla ilim
ya da âdem-i vukufiyetten kaynaklanmerkezleri kurumsal kimlik kazandı ve
maktadır.
İslami disiplinler kökleşti. Ulema halkla nass, devletle
nass, harici siyasetle nass arasında nasstan hareketle
Ehl-i Sünnet ulemasının Kur’an ve Sünnet çerçözüm ve çareler üretti. Ehl-i Sünnet ilmi disiplinlerle,
fıkha, tefsire, kelama, fikre, sanata, mimariye, şiire ve çevesinde belirlediği esaslar, neyin “tekfir” mevzuu
nesire dönüşerek hayatın her şubesinde muşahhas olacağı ya da olmayacağını beyan ederek ümmet
arasındaki “temel ihtilaf alanlarını” ortadan kaldırbir hal aldı.
mıştır. Abdulkâhir el-Bağdâdî, kimin “Sünnî” addedileceğini belirtme sadedinde bu esasları şu şekilde
hulasa etmektedir: “Âlemin hadis olduğunu, onu
yaratanın birliğini, kadim oluşunu, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, hiçbir şeye benzemediğini kabul eden;
Allah Resulü (sallalalhu aleyhi ve sellem)’in nübüvvetine, onun evrensel olduğuna, şeriatının ebediliğine, getirdiği her esasın hakikat olduğuna, Kur’an-ı
Kerîm’in şer’î hükümlere kaynaklık ettiğine, Kabe’nin
namaz için kıble olduğuna inanan ve bu inanca -kişiyi küfre sürükleyecek- bidat karıştırmayan mümine
Sünnî denir.”[20]
Ehl-i Sünnet’in
İttifak
Noktaları
Mart
B
25
B
Ehl-i Sünnet - Sünnet
İlişkisi
Şia, Mutezile, Havaric gibi Ehl-i Sünnet dışı
mezheblerin Sünnet’e tabi olma noktasında Ehl-i
Sünnet’ten farklı olmadıklarını, dolayısıyla Sünnet’e
bağlılık iddiasının Ehl-i Sünnet’le sınırlandırılmasının doğru olmadığını söylemek[21] pek çok yanıltıcı
bilgiler ihtiva etmektedir. Zira söz konusu fırkalardan
günümüzde en etkin olanı Şia, hadisleri Sahabe üzerinden reddetmiş pek çok Sahabeyi de tekfir ederek
onların rivayetlerine itibar etmemiştir. Aynı durum
Mutezile’yi teşkil eden isimler için de söz konusudur.
Nitekim direkt olarak hadisleri reddedemeyen Mutezile en fazla hadis rivayet eden sahabeleri yalancılıkla
itham etmiştir.[22]
Ehl-i Sünnet’in Allah Resulü (sallallahu aleyhi
ve sellem)’in Sünnetini takip eden büyük çoğunluk
olduğu gerçeğini yanıltıcı bulan kimi araştırmacılar
arasında bazı hadisçilerin de yer alması düşündürücüdür.[23]
II. MODERN MÜŞKİL
Ortaya çıkan ya da çıkacak olan sorunları
Kur’an ve Sünnet’i esas alarak çözen, böylece de “sahih İslam”ın sürekliliğini temin eden Ehl-i Sünnet, ana
bünyeyi muhafaza ederek sürekli bir var oluşu hedefler, hayatı, Kur’an ve Sünnet’e göre tayin eder.
Bu yüzden İslam’ın ne olduğunu ya da ne olmadığını
anlayabilmek için ulemanın İslam kelimesine düştüğü
“Sünnet” ve “Cemaat” kayıtları her dönemde olduğu
gibi günümüzde de hayati bir önemi haizdir.
Ehl-i Sünnet, dış unsurları tasfiye etmeyi, inşanın hareket noktası olarak kabul eder. Bu yüzden
onun önerdiği var oluşla modernitenin benimsediği
sentez esasta birbirinden farklıdır. Birincisi İslam ümmetinin medeni birikimi ve tarihi tecrübesi içerisinde
inşayı/var oluşu önerirken, ikincisi tedahülü tavsiye
eder.
İnşa ve tedahül Hz. Ali (radiyallahu anh) döneminden itibaren devam eden iki esas ameliyedir.
Dolayısıyla mevzunun vuzuha kavuşması için inşa
gibi, “fırak-ı dalle”nin ameliyesi olan tedahülün de
günümüzde neye karşılık geldiğini ve bu karşılığın
nasıl oluştuğunu bilmek gerekir.
Kökleri itibariyle Batı’ya ait olan ya da Batı’da
kurgulanıp İslam coğrafyasına uyarlanan modernizm,
tedahülün muasır versiyonudur. Batı’ya ait bir kurgunun İslam’a uyarlanması, mevcut krizleri çözüp inşaî
ruhu uyandırma yerine ilmî ve fikri enkazlara yeni harabeler eklemiştir. Batı, kurgusunu İslam coğrafyasına
uyarlarken İslam’ı iman, ahlak ve ibadet esaslarından
mürekkeb bir din olarak tanımlamış; Müslümanların
siyasî, iktisadî ve ictimaî hususlardaki eserlerini ilgili
alanların müzelerinde ya da kütüphanelerinde sergilenecek tarihî unsurlar olarak göstermiştir.
Batılılar, Mısır gibi İslam ülkelerinde uyguladıkları eğitim sistemi vasıtasıyla -büyük
çoğunluk tarafından- İslam’ın sadece belli ibadet, zikir ve ahlak nazariyelerinden ibaret bir
din, Kur’an-ı Kerîm’in de teberrük için okunan
bir kitap olarak algılanmasını başarmışlardır.
Nitekim modern dönem İslam tasavvurlarından dinin hukuk, siyaset, edebiyat, sanat gibi
siyasi ve sinaî boyutları hazfedilmiştir. Böyle-
“Ehl-i Sünnet’e göre…. “ diye başlayan bir ifade “İslam’a göre….” şeklinde başlayan
bir ibareyle ayniyet arz etmektedir. Zira bu şekilde başlayan her hüküm Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden, Sahabe tarafından uygulanma imkânı bulan bir rüknün arzıdır.
26
B
Mart
B
ce yegane iktisat, siyaset, eğitim nazariyeleri- çerçevede yakın tarihte, Batı düşüncesini eskinin tam
nin mimarlarının Batılılar olduğu, bu yüzden aksi istikamette kurgulayan Descartes (1650), Spimüslüman alimlerin onları taklit etmekten noza (1677), Kant (1804) ve Hegel (1831) gibi hür
başka çareleri olmadığı hissi uyandırılmıştır. olduğunu zannettikleri isimler aramışlardır. Batı’nın
Okullarda İslam’ın ana mevzuları yerine -müs- her yaptığını doğru kabul etmekten ya da bir
teşriklerin uydurduğu iftiralara dayalı- şüphe- şeyin doğru olabilmesi için Batı ile ayniyet arz
ler esas konular olarak okutulmuştur. Dünya- etmesi gerektiği inancından kaynaklanan bu
ya, medeniyeti Romalıların, insan haklarını arayış, müslüman modernisti meselenin esas
Fransız devrimcilerin, demokrasiyi de İngiliz problemini görmekten mahrum bırakmıştır.
halkının hediye ettiği, buna mukabil, İslam’ın Bu yüzden modernist, Mustafa Sabri Efendi, İmam
“kadını erkeğin yarısı gören, ona yalnızca ev Kevserî, Yusuf ed-Dicvî gibi âlimleri varlık alanlarının
ortamında bir yaşam vaat eden, zekât ve öşürle tam aksi istikametinde yani kriz üretme merkezinde
insanların bir kısmının gelirini diğerlerine da- görür ve onlardan istifade edemez. Onun nazarında
ğıtan, hırsızın elini kesen” bir sistem önerdiği, Keşmirî’nin söyledikleri lisans düzeyindeki bir oryantalistin ifadeleri kadar önem arz
bununla da günümüz dünya sisetmez. Bu yüzden Arap olmayan ilatemleri içerisinde yer almasının
hiyatçılar Batı dillerini öğrenebilmek
imkânsız olduğu telkin edilmişiçin yoğun gayret sarf etmektedirler.
tir. İslam Medeniyeti’ni kendi
Ehl-i Sünnet’e göre
[24]
varlık ortamında öğrenme imkâdiye başlayan ifadeler
nı bulamayan modernist müslüaslında “münzel dine
Batı intelijansiyası, düşüncemanlar Batı’nın toplumsal kölegöre…” şeklinde anlayi kilisenin baskısından kurtarabillik sistemini sürekli kılabilmek
şılmalıdır. Bu durumek için farklı modeller inşa etmek
için, kendi sistemini mutlak
zorundaydı. Zira mevcut dini yapı,
doğru kabul ederek geliştirdiği
mu yanıltıcı bir beyan
ıslah kabul etmediğinden sorunları
mücadele tarzını ıslahat reçeteolarak görmek[18] ya
ancak onu reddederek azaltmış olasi olarak benimsemiştir. Sonuçbir algı yanılması ya
caktı. Fakat İslam sahih bir din olduta göremeyen, düşünemeyen,
da şuur kaybıdır.
ğundan tarihi süreçte yaşanan krizdoğruları ancak Batı’nın değer
ler yeniden ona dönmek suretiyle
yargıları üzerinden belirleyen,
aşılabilmiştir. Nitekim Ehl-i Sünnet’e
İslam adına sadece tartışılan ya
mensup büyük münşiler kriz ortamlada Batıların eleştiri için gündemde tuttuğu konuları bilen bir nesil oluşmuştur. rında, -yaşadıkları zamanı da dikkate alarak- Kur’an
ve Sünnet’i yeniden okumuşlardır. Bu yüzden hale
İslam medeniyetine karşı güven krizi yaşayan çare arayan Hegel eskiyi reddeder, Şeyhulislam Musbazı müslüman araştırmacılarda Batı’nın kıstasları- tafa Sabri Efendi ise kadimi yeniden okur. Hadisenin
nı esas alarak İslam’ı okuma iştiyakı oluşmuştur. Bu bu boyutundan mahrum bir araştırmacı, Hegel’in kayıtlı olduğu düşünce kulübünde Şeyhulislam’ı bulamayınca o ve emsalinin tefekkürünü inkâr eder. Bizdeki redd-i kadimin özünde bu nev’i bir aramadan
kaynaklanan yanılgı vardır.
Müstakim ilim adamları mutlak doğruların
yalnız Kur’an’a ve Sünnet’e ait olduğuna inandıklarından entellektüel birikimlerini de onları anlamaya
adamışlar ve neticede bağımsız düşünürler olmaktan
ziyade vahiy ortamında vahye bağlı mütefekkirler
olmayı tercih etmişlerdir. Bu tercihi imanlarının bir
gereği olarak yapmışlardır. Bu yüzden onları esasta birbirinden farklı şeyler söyleyenler olarak
düşünmek var oluşlarına aykırıdır.
Mart
B
27
B
Batı düşüncesini İslam coğrafyası şartlarında tercüme edip yeniden üretme ödevini üstlenen
modernistler bu ameliyeleriyle şunu da telkin etmektedirler: Her şeyin en doğrusu Batı’ya aittir. Dolayısıyla ona entegre olmak tercih edilecek tek yoldur.
Modernistlerin telkini neticesinde mustagribler
arasında üç ayrı algı oluşmuştur. Birinci algının sahipleri bütünüyle dini reddetmiştir. İkincisi İslam’ı,
Batı’nın tayin ettiği anlama disiplini çerçevesinde
iman, ibadet ve ahlaktan müteşekkil bir din olarak
algılamış, aklı esas alarak dini yenilenmeyi savunmuştur. Dini devletten ya da devleti dinden ayırmıştır. Üçüncüsü ise İslam’ı bir bütün olarak kabul
etmiş fakat Batı’nın tenkitine maruz kalan recm, el
kesme cezası, başörtüsü gibi hususları farklı yöntemlerle reddetme yoluna gitmiştir.
Ehl-i Sünnet, dış unsurların tedahülü ile yaşanan ayrışma karşısında hayatı İslam’a göre tayin
etme ödevini modernite karşısında da yaptı. Fakat
oryantalist propagandanın etkisiyle varlık alanı, ya
sınırlandı ya da yokluğa mahkûm edildi. Ana başlıkta
üç, alt başlıklarda ise pek çok fırkaya ayrılan modern
dönemdeki parçalanma Hz. Ali (radiyallahu anh)
sonrası başlayan kırılmayla benzerlik arz etmektedir.
Bu durumda, vahiy ortamında kalarak akideden
ameli alana kadar hayatı İslam’a göre yeniden tayin
etme zorunluluğu hâsıl olmuştur.
III. YENİDEN İNŞA
Bugün bütün İslam ülkelerinde, eğitim sistemleri, yönetim biçimleri, siyasi oluşumlar, iktisadi kurumlar, sanatsal aktiviteler, giyim tarzları, tüketim kriterleri
esasta Batı’ya aittir. Ehl-i Sünnet, hayatın her şubesinde müessir olma refleksine ve kriz dönemlerinde
yeniden İslam’a dönüşün tecrübesine sahip olması
hasebiyle bugün yeniden okunmalıdır. Bunun ilk adımı “tevhid”in muhtevasını tahlil etmek olmalıdır.
Ehl-i Sünnet varlığını iki rükün üzerine
bina eder: “Lailahe illelah Muhammed Resulüllah.” Müslüman birinciyle bütün ilahları
reddeder, ulûhiyeti, rububiyeti, iradeyi, hâkimiyeti sadece Allah Teâlâ’ya tahsis eder. Bu
şekilde iman eden bir müminin hayatında vahiyden korunmuş bölgeler olmaz. O, akidede,
28
B
amelde, ahlakta, siyasi duruşta, yaşayışta topyekun müslümandır ve İslam, hayatının her şubesinde müessirdir.
Ehl-i Sünnet amelden mücerret bir iman nazariyesi değildir. Bu yüzden müslüman kimliğinin oluşması sürecinde akideyi ibadet ve fiilî var oluş takip
eder. Yani o, ne tek başına akidevî bir nazireye ne de
sadece ibadetler mecmuasıdır. Eğer bir mümin akidede ve ibadette müslümanca davranıyor, siyasi ve ictimaî hak ve sorumluluklarında ihtiyari olarak modern
zihniyeti benimsiyorsa fiilî olarak İslam’ın varlığına
dahil olmamış kabul edilir. Bu nev’î insanlar modern
toplum içerisinde varlıklarını sürdüren nazariyât müslümanlarıdır. Hayatları gibi duygularını da modern
toplumun iniş ve çıkışlarına göre belirlerler. Mesela
faizi bir realite olarak gören ve bu doğrultuda ticari
işlemler yapan müslümanın sevincine ve hüznüne faizdeki iniş ve çıkışlar tesir eder. Dolayısıyla nazariyât
müslümanı kapitalist ya da sosyalist sistemi savunacak, onun için sevinecek ve üzülecektir. Entelektüel
birikimini, tecrübesini hep onun daha iyi olması için
harcayacaktır. Böyle bir inanış, parçacı olduğu gibi
İslam toplum yapısının oluşmasını da geciktirecektir.
Allah Resulü’nün İslam’ın cahilliye kültürü ile
sentezini reddetmesi gibi, Ehl-i Sünnet de modern
zihniyetle tedahüle karşı çıkar.
Ehl-i Sünnet vatanda, ırkta, renkte ve dilde birlikteliğe karşı, akide ve amelde vahdeti önerir. Her
toplumu, farklı renk, ırk, dil ve kültürleri içerisinde
Müslüman olarak yeniden var eder. Ona, adı ümmet
olan yeni bir kimlik verir. Kesrette vahdeti gerçekleştirir.
Mart
B
Ehl-i Sünnet, insanı, şehvet gibi hayvanlarla ortak olan hususiyeti yerine iman ve ahlak gibi sadece
ona has olan özellikleriyle yüceltir.
her dönemde metin, şerh, haşiye, talik başlıkları altında eser telif eden fakihlerle pratik çözümlere dönüştürür. Müctehid sahabelerden günümüze kadar vahyi
idrak edip hayata tatbik etme ameliyesi bu şekilde tahakkuk etmiştir. Leknevî, Keşmîrî, Kandehlevî, Mustafa Sabri Efendi, Kevserî (rahimehumullah) gibi ulu
hocaların telakkileri de bu minvaldedir. Yani ders
halkalarını ve telif edilecek eserleri, Nusûs-i İslâmiyyeyi ve mütûn-u mübârekeyi müesses kaideler çerçevesinde anlayacak ve bu güne aktaracak bir yapıda
yeniden inşa etmek kaçınılmazdır. Bunun başarılmasıyla redd-i kadim ve gelenekçilik, târihî birer vâkıa
haline dönüşecek ve Ehl-i Sünnet müessir olacaktır.
Ehl-i Sünnet’in modern değerlerle iç içe olmayı
reddetmesi, onların varlığını dikkate almaması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu gün bir medresede sanayi
devrimi öncesi zamanlarda yazılan “muhalled” eserleri, dünyadaki değişimi görmeden okumak, Ehl-i
Sünnet’in değil onu temsil makamında olduğunu
zanneden insanların zafiyetidir.[25] Aslında bu durum
dolaylı olarak modernizme hizmet etmektedir. Zira
böyle bir din modern zamanda yaşayan bir insan için
müesses bir nizam olmaktan ziyade tarihi değere sahip bir mefhum olarak algılanacaktır.
İki asırdır pek çok yerde medreseEhl-i Sünnet
lerin ibare okuma ve tercüme etme
amelden mücerret bir
merkezleri olarak faaliyet göstermesi
iman nazariyesi değilaslında modernizmin planlayıcıladir. Bu yüzden müslürının da hedeflediği bir durumdur.
İman, ibadet ve ahlak konularını
man kimliğinin oluşihtiva eden “ilmihal” literatürünün
ması sürecinde akideyi
imamların da “başvuru kitabı” haibadet ve fiilî var oluş
line dönüştürülmesi bu planın bir
takip eder. Yani o, ne
parçasıdır. Bununla İslam’ın, kul ile
tek başına akidevî bir
Allah arasında bir alana hapsedildiği
nazireye ne de sadece
dolayısıyla siyasi, ictimaî ve iktisadî
ibadetler mecmuasıboyutlarının olmadığı ezberletilmekdır.
tedir. Gerçekte ise Ehl-i Sünnet, fıkıh
disipliniyle vahiy kıstasını esas alır ve
fertten cemiyete, evden devlete bütün
bir hayatın sorunlarını çözmeye talip olur. Bunu da na’da aksiyon
Sonuç olarak, Ehl-i Sünnet,
akideyle başlayan, tefekkür ve amelle bir bütüne dönüşen bir var oluştur. Akidede, fıkıhta, düşüncede,
sanatta, edebiyatta, siyasette, iktisatta,… hasılı cemiyetin her şubesinde İslam’ın hayatı tayin etmesidir.
Bu tayin ediş ne ideoloji, ne yeni bir
mezheb, ne de meşreptir. Sadece İslam’ı her zaman ve mekânda hayatı
yönetebilecek şekilde yeniden okumaktır. Bu anlamda Ehl-i Sünnet,
Keşmirî ve Kevserî’de ilim, Necip
Fazıl’da fikir, Ali Haydar Efendi’de
zühd, II. Abdulhamid’te siyaset,
İmam Şamil’de cihad, Hasan el Benolarak tezahür eder.
.............................................................
Dipnotlar
[1]- Bu sorular farklı kültür havzalarında neş u nemâ bulan zihniyetler
tarafından birbirine tam aksi içerikte anlaşılma riskine sahiptir. [2]Mehmet Evkuran, Sünni Paradigmayı Anlamak, Ankara Okulu, Ankara, 2005, 99. [3]- W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslam
Vahyi, ter. Mehmet S. Aydın, Hülbe Yay., Ankara, 1982, 56-57. [4]Kısmi tasarruf yapılarak alınmıştır. Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât Dergisi, IV, Ankara,
2001, sy., 4, 27-28. [5]- Bk. Ebû İshak İbrahim b. Musa eş-Şatıbî, elİ’tisâm, Beyrut, 1997. II, 509. [6]- W. Montgomery Watt ve Zeki Necib
Mahmud’un değerlendirmeleri için bk. Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, 358; Dâru’n-Nedveti’l-Alimiyye, el-Mavsûatü’l-Müyessere fî’l-Edyân-i ve’l-Mezâhib, Riyad, 1424, II, 979. [7]- İbn Mâce,
Fiten 17. [8]- Tirmzî, Îman 18. [9]- eş-Şatıbî, a.g.e., II, 458-538;
Kevserî, a.g.m., 5-7. [10]- Muhammed Zahid Kevserî, “İftiraku’l-Ümme ala’l-Fırak”, (İsferâyinî’nin et-Tabsîr-u fi’d-Din adlı kitabının mukaddimesi), Kahire, ty. 6. [11]- Âl-i İmran (3): 106. [12]- Abdullah
Muhammed b. Ahmed Kurtubî, el-Camiu’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut,
2000, IV, 107. [13]- Celalüddin es-Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne fî’l-İhticâci bi’s-Sünne, Mısır, ty., 46; Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Telbîs-u
İblîs, İskenderiyye, ty., 9- 10. [14]- İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Dâru’l-Hadis, Kahire, 2004, II, 266. [15]- Muhammed Abdurrahman el-Mubârekfurî, Tuhfetü’l-Ehvezî, Kahire, 2001,
VII, 54; Kevserî, a.g.m., 4. [16]- Bakara (2): 137. [17]- Fazlurrahman
Mart
B
29
Ehl-i Sünnet Çizgisinde
Müstakim Duruşumuz-2
Yusuf KARAGÖZOGLU
D
n
al e d di
m
e
C
a
Misir’d
mmed
a
a
f
h
e
u
d
Il k
si M
grenci
ö
e
tilan “
v
a
l
î
s
n
a
a
b
g
Ef
an
urafind
a
t
h
ne, Su
i
u
t
e
k
e
Abd
har
nde
islah”
î
m
lari içi
â
r
l
i
n
Is
i
s
a
’in
e ortay
bistan
d
a
n
r
i
s
A
e
i
d
ölg
le
ecid b
N
n
reket i
a
a
n
h
u
i
l
k
u
b
r’da
ren
e Misi
v
n
llendi
i
a
d
k
i
çi
r
e
ml
n
hhab’i
r söyle
e
e
v
z
l
i
n
e
d
b
. Ab
arekemed b
h
”
m
a
k
i
h
bîl
Mu
Vahha
ir.
“
ü
g
ü
nmist
e
d
k
i
yürütt
l
î
e Selef
tine d
30
B
aha önceki yazımda Ehl-i Sünnet Çizgisinde Müstakim Duruşumuz-1 başlığıyla;
Ehl-i Sünnet’ten ayrılan itikadi bozuklukları, sahabeye hakaretleri, Kuran’ın tahrifine yönelik
şüpheleri ve sünni düşmanlıklarıyla bilinen şia ve
şianın günümüzde temsilcisi olan zalim Esad’ın
yanında yer alarak İran’ın ümmetin mazlumlarına
yapılan zulümde ortaklığından bahsettik.
Bu yazımdaysa, selefilik akımından ve bu akımın yansımalarından bahsedeceğim. Kökleri İbn-i
Teymiyye’den Muhammed Bin Abdulvahab’a, Cemaleddin Afgani’den Muhammed Abduh’a kadar
uzanan selefilik konusuna değinmek istiyorum. Bu
selefilik çeşitlerinden birisi vahhabilik diğeri de neomuteziledir. Bu konuda Türkiye’de Ehl-i Sünnet’in
müdafaalığını yapan keskin kalemlerden biri olan
Ebubekir Sifil hocanın beyanatlarına yer vermek
istiyorum. Ilk defa Misir’da Cemaleddin Efganî ve
ögrencisi Muhammed Abduh tarafindan baslatilan
“ Islâmî islah” hareketine, Suudi Arabistan’in sinirlari içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çikan
Mart
B
ve Misir’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren
Muhammed b. Abdilvehhab’in yürüttügü “ Vahhabîlik ” hareketine de Selefîlik denmistir. (Ebubekir Sifil - Selef ve Selefilik - Semerkand Dergisi)
Şeri hükümlerde akıl ile nakil çeliştiğinde; mutezile akılla tevil ederek ifrata girerken, vahhabilik de
nakle göre karar verdiklerinden tevil etmeden zahirine sarılarak tefrite girer. Öyle ki vahhabilik, Kuran’da
ve hadislerde geçen yed (Fetih / 10, Sad / 75); vech
(Rahman / 27), ayn (Taha / 39), istiva (Taha / 5),
meci (Fecr / 229), ityan (Bakara / 210); nüzul (Buhari, Teheccüd, 14; Müslim, Salatul
Müsafirin, 24 ) gibi Allah’ın haberi
sıfatları konusunda zahire göre anlayıp tevil etmedikleri için teşbih ve tecsime düşerler. İşte Allah’ı yaratıklara benzettiklerinden ve cisim olarak
tasvire yeltendiklerinden itikadi olarak müşebbihe ve mücessime ismiyle anılırlar. Halbuki, “Hiçbir şey
O’nun benzeri değildir” (Şûrâ /
11) mealindeki ayeti esas alsaydılar;
Cenab-ı Allah’ın tenzihi (selbi) sıfatlarından muhalefetun lil- havadis ve
kıyam bi nefsihi sıfatları olduğunu
dikkate alarak O’na organ izafe edip
zaman ve mekan isnad etmeden, O’nu cisim ve şekle
benzetmeden münezzeh tutarlardı.
Zira haberi sıfatlardan; yed: nimet ve kudret,
vech: zat ve vücud, ayn: basar, hıfz ve gözetim, istiva: istila, hakimiyet ve yücelik, meci: Allah’ın emrinin gelmesi, ityan: Allah’ın azabının gelmesi, nüzul:
Allah’ın rahmetinin inmesi manasına tevil edilmiştir.
(İbni Haldun, Mukaddime, II, 1093-1107)
İbn Teymiyye’nin görüşlerinden ilham alınarak
İbn Abdulvahhab’a nispet edilerek ortaya çıkan, fıkıhta genelde Hanbeli mezhebi meşrepli olan Vahhabilik zamanla Suudi Arabistan Krallığı’nın resmi
mezhebi haline gelmiştir. Kendilerinden olmayanları tekfir eden vahhabiler Allah’a mekan isnad eder,
kabir ziyareti ve şefaati şirk sayar, böyle yapanları
müşrik olmakla itham ederler. Ayrıca tasavvufa düşman olan vahhabiler, keramete inanmaz, inkarcı kafirlerin cehennemde sonsuz kalmayacaklarını iddia
ederler. Vahhabilerin ileri gelenlerinden Muhammed
bin Salih el Useymin kabir ziyaretiyle ilgili şöyle demiştir: “Peygamber’in kabri olsa da kadınların kabir
ziyaretine gitmeleri haram olup büyük günahlardandır.” (Fetavi Muhimme, syf, 149-150,) Useymin’in
bu görüşlerine reddiye olarak İmam İbn-i Kemal’in
bu konudaki değerlendirmelerine yer vermek isityorum. İmamlarından Kemaluddin İbn Humam Fethul
Kadir kitabında Rasulullah s.a.v in
kabrini ziyaret edenin yapması gereken amelleri aktarırken peygamber
alehiselamın şefaati hakkında şöyle
söylüyor: Nebinin (a.s) huzurunda
olmasıyla tevessül ederek yüce Allahtan ihtiyacını talep eder. Meselelerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi
ise hayırlı ölümü, Allahın rızasını ve
bağışlanmasının istenmesidir. Sonra
Nebi (sallallahu aleyhi vesellem)’
den şefaat isteyerek şöyle der ; Ey
Allahın Rasulu senden şefaat istiyorum.Senin dinin ve sünnetin üzre
Müslüman olarak ölmem için Seninle Allaha tevessül ederim. (Kemaluddin İbnu
Humam Fethul Kadir lil Acizil Fakir 3/169)
Abdul Aziz bin Baz ise mekan isnadıyla ilgili
olarak şöyle demiştir: “Allah zatiyle Arşın üstündedir”. (Hac Dergisi Yıl 49 11. bölüm 1425 H. Mekke.
S:73–74) Allah’ın sıfatlarını olduğu gibi alıp zahirine
yoran İbn-i Baz’ın bu görüşlerinin tutarsızlığını ve şeriate aykırılığını yukarıda İbn-i Haldun’un görüşlerinden alıntı yaparak açıkladığımdan tekrar bu konuya
girmek istemiyorum.
Kafirlerin cehennemde sonsuz kalmayacaklarını iddia eden İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini paylaşmak istiyorum. İbni Teymiyye, er-Redd alâ Men
Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr ve Beyânu’l-Akvâl fî
Sonra Nebi (sallallahu aleyhi vesellem)’ den şefaat isteyerek şöyle der ; Ey Allahın
Rasulu senden şefaat istiyorum.Senin dinin ve sünnetin üzre Müslüman olarak ölmem
için Seninle Allaha tevessül ederim.
Mart
B
31
B
Zâlik (Muhammed b. Abdillah es-Semherî tahkikiyle,
Dâru Belensiye, Riyad-1415/1995) isimli risalesinde
kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarını inkâr etmiştir. İbn-i Teymiyyenin bu görüşünü talebesi İbn-i
Kayyım el- Cezviyye ve sonraki Nasıruddin Elbani
gibiler dillendirmişlerdir. İbn-i Teymiyye de “Şu halde
Cehennem’in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem’in baki
olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet,
ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır ” demiştir.
Takiyyüddin es-Sübkî, İbni Teymiyye’nin bu görüşlerini çürütmek için el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’nNâr adlı eser ortaya koymuş, Şeyhülislam Mustafa
Sabri Efendi de, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan Kazan’lı
Musa Carullah Bigiyefin yazmış olduğu Rahmeti İlahiye Bürhanları adlı eserine reddiye olarak Yeni İslam
Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi kitabını yazmıştır.
Cehennemin sonsuz olduğuna dair ayetlerden bazısı şöyle : “Şüphesiz suçlular cehennem
azabında devamlı kalacaklar. Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” (Zühruf Sûresi /74–75)
“Şu muhakkak ki, Allâh kâfirleri rahmetinden
kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost
bulabilirler, ne de bir yardımcı.” (Ahzâb Sûresi
/64–65) bu ayetlere ilaveten Cin Sûresi /23,Mâide
Sûresi /37,Fâtır Sûresi /36, Secde Sûresi /20, Bakara
Sûresi /81, Nisa Sûre¬si / 168–169, Enbiyâ Sûresi/
98–99 ve daha birçok ayet-i kerime ve mutevatir hadis (Müslim, Kitâbü’l-Cennet:¬13, no:2849, 4/2188;
Buhârî, Tefsîr:221, no:4453, 4/1760; Tirmizî, Kitâb-u
Tefsîri’l-Kur’ân, Hadis no:3156, Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:10384, 10/179-180) cehhenemin sonsuz olduğuna, ebedi olduğuna kati delildir. Bu kati
nasslarla beraber Sahabe, Tabiin ve Mezhep imamlarının bu konuda icması vardır. Değerli alimlerimiz
cehennemi sonsuz olmadığını söyleyenlerin küfre gi-
Bu işin özü safsata, sonu zındıklıktır.
Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy
ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir
doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir.
32
B
receklerini belirtmişlerdir. Bununla ilgili olarak Kadızade Ahmed Efendi şöyle demiştir:
“Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek
küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun.”
(Birgivi Vasıyetnamesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)
Zahid el-Kevseri de : “Cennet ve Cehennem’in ya da bunlardan birisinin baki olduğunu inkar edenlerin tekfiri, Ehl-i Hakk’ın
icmâ’ına dayanır.”(Makalat, 377) “Cennet ve
Cehennem’in baki olduğu hususu Kur’an, sünnet ve yakini icma ile sabittir.”(Makalat, 450)
demiştir.
Şüphesiz icma-ı ümmete muhalefet edip Ehl-i
Sünnet’in müstakim yolundan ayrılıp kendi bidat
görüşleri ardınca gidenler, Peygamber’e karşı çıkar,
ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa(Nisa 115)
ayetinin hükmüne girmiş olurlar. Bilelim ki, kurtuluş
yolu ayet ve hadisleri en iyi anlayan sahabe, tabiun
ve müctehid imamların yoludur, Allah muhafaza diğer tüm yollar biz bidat çukuruna yuvarlar.
Şimdi de vahhabilik çizgiindeki selefilik anlayışından sonra Afgani-Abduh çizgisindeki selefilik (neo-mutezile) anlayışını açıklamak istiyorum.
Neo-mutezile çizgisi tek bir mezhebe bağlı olmayı
reddedip bütün fikhî mezhepleri birleştirme (“Telfîk-i
Mezâhib”) amacı taşır. Tıpkı islami vahdet adı altında
şianın kendi doğrularını sünnilere kabul ettirme amacıyla ortaya çıkardığı “et-Takrib beyne’l-Mezahib”
(mezhepleri birbirine yaklaştırma) projesi gibi.
Telfik (mezhepleri birleştirme) yapmak, Kasım
b. Kutlubuğa, İbn-i Hacer Heytemi, Remli, Ömer B.
Mart
B
Nüceym ve İbni Abidin’in de aralarında bulunduğu
çok sayıda muhakkik fakihin icmasına göre mutlak
haramdır. Böyle yapmakla telfikin önünün açılmasıyla büyük günahlara meşruiyet kazandırılır.
terirler: “Şu dinlerini parça parça edenler ve
kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya,
(senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.” (En’am /
159) “Dinlerini darmadağınık edip grup grup
olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her
bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm / 31-32) Bununla
da kalmazlar; ayrıca Peygamberimizin (s.a.v) mezhebinin olmadığını bu yüzden sonradan çıkan mezheplerin bidat olduğunu idddia ederler.
Böyle bir davranış fıkhın kısmen yada tamamen bozulmasına sebebiyet verir ve haramların mübaha dönüşmesine yol açar. Örneğin bekar bir kadınla gayrimeşru bir şekilde birleşmek isteyen kişi;
telfik yaparak İmam-ı Azam’ın nikahta veliyi zorunlu
görmemesinden hareketle velisiz, İmam Malik’in şaMezheplerle ilgili bu açıklamalardan sonra avahitleri şart koşmamasını taklit ederek şahitsiz nikah
mın
mezhep
imamları olan müctehidlere uymasını
akdetse akdi batıl olur. Çünkü yeni icat edilen bu
hüküm yapılmak istenen zina için takdir edilen meş- emreden ayetleri delil olarak vermek istiyorum. Usul
alimlerinin çoğu bu ayeti (Nahl suresi
ruiyet kılıfıdır. Ve şeri hiçbir dayanağı
43.ayeti) mukallidlerin müctehidleri
yoktur. (Hakk Dinin Batıl Yorumtaklid etmesine dayanak olduğunda
larına Cevaplar Misvak neşriyat,
Ahmed Davuittifak etmişlerdir. “… Eğer bilmiSayfa; 142; Muhammed İbradoğlu
merhum,
yorsanız bilenlere sorun.” (Nahl / 43)
him Hafnâvî, Tabsirü’n-Nüceba
onun için, “Seyyid
bi Hakikati’l-İctihad ve’t-Taklîd
“Müminlerin hepsinin birve’t-Telfik ve’l-İftâ, Darü’l-HaKutub bir ediptir,
den
topyekün
savaşa katılmaladis, Kahire, 1995, s.270, 281,
biraz dini kültürü
rı uygun değildir. Her kabileden
282; Muhammed Saîd el-Bâni,
vardır. Sözü dinde
bir kısım insanlar din ilimleUmdetu’t-Tahkîk fî’t-Taklîd, Dirinde derinleşmeli ve kabileleri
sened olamaz.
meşk, 1341, s.101)
savaştan dönüp gelince onları
Çünkü, (icazetli)
uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın
Mukallidlerin (bir mezhebe
din alimi değildir”
azabından sakınırlar.” (Tevbe
mensup olanların) tek bir müctehide
demiştir.
/122) ayetindeyse Cenab-ı Hakk
bağlı olmadan herhangi bir mezhep
müminlerin toptan savaşa gitmeyip
müctehidinin ruhsata uygun olan
müminlerden bir kısmının geride kasözlerini alması keyfinin istediğini
lıp
dini
ilimlerde derinleşmesini emrediyapmakla eş anlamlıdır. Böyle davranmak mutezilenin görüşleri arasındadır, asıl olan mukallidlerin yor, böylelikle dini ilimde derinleşenler, savaşa giden
muayyen bir mezhebe bağlanıp bu mezhep mücte- müminler döndüklerinde onları uyarsınlar.
hidinin fetva ve ictihadlarına uymasıdır. Bir müctehide bağlı olmaksızın, maslahatına uygun olarak (işine
geldiği zaman) herhangi birinin sözleriyle amel etme
hususunda İmam Ebu İshak el - İsferayini şöyle demiştir: Bu işin özü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü
müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında
gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir. (Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür
/ Muhammed Zâhid el-Kevserî) Nitekim yalnız
müctehidlerden birinin mezhebine uyan, onu taklid eden kimse şeri mesuliyetten kurtulmuş olur, isterse müctehid hata etsin yada etmesin. Eğer hata
ederse, bir ecir isabet ederse iki ecir alır. Mezheplere
bağlananları kör taassup sahibi olmakla itham edip
sapkınlıkla suçlayan mezhepsizler, şu ayeti delil gös-
Mart
B
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre
itaat edin. ” (Nisa / 59) Ayette geçen “ulü’l-emr” tabirinden kasdın âlimler olduğu Kur’an’ı en iyi anlayan
İbn-i Abbas, Cabir İbni Abdullah, Mücahid, Hasan,
Ata ve birçok âlim tarafından rivayet edilmiştir. İmam
Kurtubi, tefsirinde İmam Malik’in de aynı görüşte olduğunu nakleder. İmam Dahhak’a göre de ulü’l-emr;
dini en iyi bilen fıkıh âlimleri olarak mana verilirken,
Celalettin Suyuti “Itkan” adlı eserinde ulü’l-emre din
ve fıkıh âlimleri manasını vermiştir.
Allah Resulü, Sahabeden Muaz bin Cebel’e kitap ve sünnette delil bulunmadığında kendi reyiyle,
yani kendi ictihadıyla karar vermesine izin vermiştir.
Nitekim Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, Muaz
33
B
bin Cebel’i, İslâm’ı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında
Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muaz (R.a) şöyle
anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken
şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne
ile hükmedeceksin Ben: “Allah’ın kitabındakilerle” diye cevap verdim.
“Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne
ile hükmedeceksin?” dedi. “Allah Rasûlü’nün
hükmettiği ile”, dedim. “Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde:
“Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü:
“Nebisini, razı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, size
ashabımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir
kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı. (İbn Sâ’d, Tabakât, III, 583-590; Tirmizî, Ahkâm:
3; Ebû Dâvud, Akdiyye: 11; İbni Mâce, Menâsik: 38.)
Bugün fıkhi konularda mezheplere uymayıp
kendi aklınca gidip hevai yorumlarıyla mesnedsiz
açıklamalar yapan, o konudaki kesin nassları ve ümmetin din büyükleri olan selefi salihinin görüşlerini
hiçe sayıp mezhep imamlarına uymayı bağnazlık olarak görenlerin kulakları çınlasın. Dört mezhebe uymayı taassupluk olarak adlandıranlar bilmelidirler ki,
Sahabe ve Tabiin devrinde halkın sordukları sorulara
cevaben verilen fetvalara ve şeri hükümlere uyma
konusunda kimse tereddüt etmediği gibi bunu taassup olarak algılamamıştır, bu konuda icma-ı ümmet
vardır.
Sahabe devrinde fıkıh, rivayet ve delillerden
hüküm çıkarma melekesine sahip belli ve sınırlı sayıda sahabe fetva verirdi. Bunların en meşhurları dört
halife, Abdullah b. Mesud, Ebu Musa el- Eş’ari, Muaz
b.Cebel, Ubey b. Ka’b ve Zeyd b. Sabit radıyallahu
anhum hazeratıdır. Bu zatların görüşlerini, mezhep-
lerini ve fetvalarını taklid edenler ise hadsiz, hesapsızdır. Tabiin zamanında ictihad halkası genişlemiş,
bu devirde müslümanlar sahabenin izlediği aynı yolu
izlemiş, ancak ictihad; rey ve hadis mezhebi olmak
üzere başlıca iki mezhepte kendini göstermiştir. Rey
mezhebinin Irak’taki temsilcilerinden bir kısmı şu zatlardı: Alkame b. Kays en - Nehai, Mesruk b. El- Ecda
el – Hemedani, İbrahim b. Zeyd en- Nehai ve Said b.
Cübeyr. Irak ve çevresinde bulunan insanlar bu mezhebi taklid ederler ve buna herhangi bir şeklide karşı
çıkmazlardı. Hadis mezhebinin Hicaz’daki temsilcilerinden bir kısmı da şu zatlardı: Said b. El - Müseyyeb
el Mahzumi, Urve b. ez Zübeyr, Salim b. Abdullah b.
Ömer, Süleyman b. Yesar ve Nafi Mevla Abdullah b.
Ömer. Hicaz ve çevresindeki insanlar ise reddetmeksizin bu mezhebi taklid ederlerdi. (Mezhepsizlik
Bid’attır; Syf, 109-110 / Said Ramazan El-Buti)
Tekrar neo - mutezili selefilik düşüncesinin temsilcisi sayılan Muhammeed Abduh hakkındaki değerlendirmeleri aktarmaya çalışmak isityorum. Şeyhulİslam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıf-ul Akli vel İlmi adlı
eserinde Abduh için şöyle demektedir: “Abduh’un
tuttuğu bozuk yolun hülâsası şudur: Ehl-i sünnet
îtikâdı üzere tedrisât yapmasıyla tanınmış olan Ezher Üniversitesini karıştırıp Ezherlilerin çoğunu adım
adım dinsizlere yaklaştırmış, ama dinsizleri bir adım
Seyyid Kutub’un akidesi tam netleşmediği için ilk döneminde Fizilal-il Kuran’ın tefsirinde akideye uymayan birtakım yanlış görüşleri olmuştur. Fakat daha sonraki döneminde sağlam bir akideye sahip olduğu zaman Yoldaki İşaretler adlı kitabı yazmış, hapishane
hayatında Fizilal-il Kuran’ı 13. cüze kadar tekrar gözden geçirmiştir,
34
B
Mart
B
bile dîne, yaklaştırmamıştır. Hocası Cemâleddîn Efgânî vâsıtasıyla Ezher’e masonluğu sokan odur. Nitekim bir takım yanlış işlerin revaç bulması husûsunda
Kasım Emînî’yi teşvik eden de odur...”
lanarak talebesi Reşid Rıza’yla çıkardığı Menar Tefsiri’nde Fil suresini tefsir ederken, mucizeye inanmadığı için bu surede adı geçen ebabil kuşlarını sivrisinek,
attıkları taşları da mikrop diye tefsir etmiştir. Maalesef
Seyyid Kutupta bu akımdan çok etkilenmiş olduğu
için Fizilalil Kuran tefsirinde mutezili akımın etkisini
görmek mümkündür. Tabi men belirtelim rahmetli
Seyyid Kutup sonraki yıllarda bu düşüncelerinden
sıyrılarak vazgeçmiştir. Allah (c.c), İsa aleyhisselâmın
öldürülmediğini, asılmadığını Kur’ân’ı Mubin’inde
açıkça bildirdiği halde Seyyid Kutup buna muhalefet
edere şöyle demektedir:
Yine Muhammed Abduh, Mısır müftüsüyken
kendisine teklif edilen istinaf mahkemesi müsteşarlığını da kabul etmiştir. Hatta hakkında bazı kimseler :
‘’ Şeyh burada şeriat kanunu ile, orada Fransız kanunu ile hükmediyor!’’ demişlerdir. Mustafa Sabri Efendi merhum da şöyle der: bunda şaşılacak bir cihet
yok! çünkü şeyh camid (donuk ) ulemadan değildir.
Üstelik müçtehittir, şeriat kanunu ile Fransız kanunu“Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme
nu biraraya getirerek ikisi ile de amel etmeye, ona
alınmış bu incilerde…”( Fizilâlkuran
içtihadı müsaade etmiştir. Lakin bir
tefsiri, Maide süresinin 115. ayet-i
islam müftülüğünde Allah’ın indirdikerimesini tefsir ederken yazmış).
ği kitapla fetva veren, istinaf mahkeakideye ters düHalbuki ayeti kerimede çok açık
mesinde Allah’ın indirmediği ile hükşen düşünce ve göve anlaşılır bir şekilde İsa Aleyhismeden Şeyh Muhammed Abduh’un
rüşleri ayıklamış,
selam’ın öldürülmediği belirtiliyor.
islam’da Ebu Hanifete’n Numan’ın
Nisa suresi 157. Ayetinde: “ O’nu
fakat tamamını
haiz olduğu gibi ictihat rütbesini haiz
öldürmediler ve asmadılar”düzeltmeye ömrü
bir imam olması, din ve ilim namıbuyruluyor. Ahmed Davudoğlu
yetmeden kafir
na, fazilet, adalet ve emanet namına
merhum, onun için, ”Seyyid Kutub
zulümdür; haramdır’ !Ebu Hanife ki,
Mısır yönetimi
bir ediptir, biraz dini kültürü vardır.
hapishanede ölmüş, vera ve takvası
tarafından hapisSözü dinde sened olamaz. Çünkü,
Abbasi Halifesi Cafer-i Mansur za(icazetli) din alimi değildir” demiştir.
hanede asılarak
manında şeri kadılığı kabule müsaa(Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir
şehid edilmiştir.
de etmemiştir.’’ (Ahmet DavudoğDavasında Din Tahripçileri)
lu - Dini Tamir Davasında Din
Tahripçileri- Sayfa, 130)
Seyyid Kutub’un akidesi tam
Muhammed Abduh müslümanların gerilemesinin nedeni olarak dini (kendi tabirleriyle geleneksel
din) görecek ki, zorlama tevillerle aklı ve bilimi kul-
netleşmediği için ilk döneminde Fizilal-il Kuran’ın
tefsirinde akideye uymayan birtakım yanlış görüşleri olmuştur. Fakat daha sonraki döneminde sağlam
bir akideye sahip olduğu zaman Yoldaki İşaretler adlı
kitabı yazmış, hapishane hayatında Fizilal-il Kuran’ı
13. cüze kadar tekrar gözden geçirmiştir, akideye ters
düşen düşünce ve görüşleri ayıklamış, fakat tamamını düzeltmeye ömrü yetmeden kafir Mısır yönetimi
tarafından hapishanede asılarak şehid edilmiştir.
Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet” adlı
eserinde Hz. Osman ve Hz. Muaviye hakkındaki bazı
sözlerine de burada bir açıklık getirmek istiyoruz:
Seyyid Kutub’un akidesi netleşmeden önce yazmış
olduğu, akideye ters düşen yazı ve sözleri sanki müslüman olduktan sonrada aynı düşüncedeymiş gibi insanlara yaymaya çalışan ve ona reddiyeler yazanlar;
her iki dönemini de bir birinden ayırmadan reddiye
yazıp kendisini tekfir etmişlerdir. Seyyid Kutub bu
Mart
B
35
eserini 1946’da yazmaya başlayıp 1948
de bitirmiştir. Eseri çok rağbet görmüş
zamanla, İngilizce, Fransızca, Almanca,
Türkçe ve Farsça’ya tercüme edilmiştir.
Bu eserin ilk baskılarında Hz. Muaviye
ve onunla birlikte bulunan sahabe-i kiram ile Hz. Osman’ı tenkit eden sözler
sarf edilmiştir. Bu sözlerinden dolayı Allame Mahmud Şakir ve diğer bazı ilim
adamları tarafından tenkit edilmiştir.
Kutub, sağlığında bu konudaki yanlışlarını bizzat kendisi düzeltmiş ve adı geçen
kitabın altıncı baskısında tenkit konusu
sözleri tamamen çıkarmıştır. Kitabın son
şekli 1964’te basılmıştır. (Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine’l-Milad
ile’l-İstişhad - Doğumundan Şehadetine
Seyyid Kutub, sh. 540)
B
Kitabın Türkçe tercümelerinde ilk baskılar esas
alındığından hala bazı tercümelerde bu sözlere rastlamak mümkündür. Ancak hakikat yukarıda belirtildiği
gibidir. Fi Zilal’la ilgili iddialara Muhammed Kutub
tarafından, Seyyid Kutub’un İslam Düşüncesi ve
Esasları adlı kitabına yazdığı mukaddimede cevap verilmiştir. (Bu kitap Resul Tosun tarafından Türkçe’ye
çevrilmiştir.) (Seyyid Kutub’u Yanlış Anlayanlar
ve Hatalı Tekfir Edenlerin Hatası)
Oryantalist düşünceden etkilenen Afgani- Abduh çizgisindeki neo – selefilik görüşüne yakın diğer
bir görüşte Fazlurrahman’ın ortaya attığı Kuran tarihselliğidir. Fazlurrahman’ın Kuran tarihselliği görüşü,
Kuran-ı Kerim’i Allah merkezli vahiy yerine insan
merkezli tarihi metine dönüştürmeyi hedefliyor; bu
amaç uğruna Hz. Peygamberin (S.A.V) hüküm koyamayacağı, sünneti nakledenlerin güvensizliği, hadislerin kesin ilim değil, zan ifade ettiği gibi vehim ve
kuruntularla sünnet ve hadis etrafında inkarcılık ve
şüphecilik çıkarıyor. Tarihselcilerin iddiası şu: Kuranın
nazil olduğu hükümlerinin o günkü Arap toplumunun has olduğu, şartların değiştiği günümüz modern
toplumlarına uygulanamayacağı; bu yüzden yeni yorumlar ve hükümler ortaya konulması gerektiği şeklindedir.
Aslında, anahatlarıyla fikirleri Ehl-i Sünnetle
bağdaşmayan, üç değişik görüşü anlatmaya çalıştık.
Bunlar sırasıyla, harici – vahhabi, reformcu - mutezili ve modernist – tarihselci anlayışlardır. İngiliz
36
B
ajanı Lawrence’den etkilenerek vahhabiliği ortaya
atan Muhammed Bin Abdulvahab kendisinden olmayanları dışlamak suretiyle tekfir etmeye başlayıp
kendisinden sonraki cihadcı takipçilerine selefi- tekfirci bir miras bırakmıştır. Dinde yenilikçi - reformcu
düşüncenin temsilcilerinden Muhammed Abduh ise
aldığı mantık dersleriyle neo - mutezili düşüncesine
yön verirken, bir taraftan da Mısır’da hem laik - seküler Fransız kanunu, hem de islamın şeriat kanununu
bir arada yürütmeye çalışması; (hem İslamcılar hem
de sömürgecileri razı etmeye çalışması) müstemleke sömürgeciler tarafından kendisine verilen göreve
bağlılığını yansıtıyordu. Mezhep ve hadisleri hedef
alan Muhammed Abduh’un aksine batı oryantalizmi
ve felsefesinden etkilenen Fazlurrahman, eleştirilerini
Kuran-ı Kerim’e yöneltmiştir. Kuran ayetlerini evrensel ve tarihsel olarak kategorize ederek faiz, miras,
zekat, kadının şahidliği ve hadler gibi birtakım hukuki kaidelerin günkü o Arap toplumunun ihtiyacını
karşıladığı için şimdiki çağdaş medeni topluma cevap
veremez olduğunu iddia etmiştir. Böyle bir iddia bazı
ayetlere beşeri müdahalenin yolunu açıyor ki bu hem
hitabı ve hem de hükmü evrensel olan Kuran’ın korunmuşluk ilkesine aykırıdır.
Rabbim bizleri “Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü
bir yer olan Cehenneme sokarız” (Nisa 115) ayeti gereği Resulü’ne uyan müminlerin yolundan ayırmasın. Yani Sahabe, Tabiin, Tebeuttabiin, Mezhep
imamları (selefi salihin) dahil olmak üzere Sevadul
Azam (Büyük cemaat) olan Ehl-i Sünnet vel Cemaat
yolundan ayırmasın.
Mart
Sufi Eslem (k.s.) Hazretleri
Ehl-i Sünnet Müdafaasında Tasavvufun
Merkeziyeti ve İngiltere Örneği
Mehmet CURA
N
üfusu 53 milyon olan İngiltere’de yaklaşık
3 milyon Müslüman yaşamakta. Hemen
her şehirde irili ufaklı birçok camii bulunmasına rağmen, insanın dikkatini ilk çeken durum
bu camilerde ve cemaatlerinde genel bir birlik ve
bütünlüğün olmayışı. Aynı mahallede birbirinden
neredeyse tamamen kopmuş bir Ehl-i Sünnet camii ile bir Vahabi- Selefi camii bulmak mümkün.
Bu tabloya sayıları az olmakla beraber Şia camileri
de eklenebilir. Sadece î’tikadi değil kavimsel olarak
da bir bölünmüşlükten bahsetmek mümkün. Pakistanlıların camileriyle Türklerin, Arapların camileriyle Bangladeşlilerin camileri birbirinden genelde
hem fiziki hem de manen kopuk. Her iki cami Ehl-i
Sünnet olmak kaydıyla kimi zaman Türk camilerine
Pakistanlılar, Pakistan camilerine de Türkler gelse
de ne cemaatler ne de imamlar arasında devamlı
bir işbirliği ve bütünlükten bahsetmek pek mümkün
değil.
n dün
r
e
d
o
eM
timi v
i
ğ
e
iş yeni
ı
t
m
ş
i
t
Ba
e
ey
ı
rleriyl
e
ğ
e
kısmın
d
r
i
ya
b
k
yü
et
çok bü
n
i
i Sünn
l
s
l
e
h
n
E
i
es
ğe
kip ail
e
ç
e
habili
e
n
i
V
iç
i
c
en
irçok g
b
n
a
l
o
lüyor.
sürük
Bu durum ortaya bazı ciddi sorunların çıkmasına sebep oluyor. İlk olarak İslam’a yönelmekte
olan bir gayrimüslim tek başınayken okuduğu bir
Mart
B
37
B
bütün olan İslamiyet’in bu zamanda nasıl uygulandığını görmek istediğinde karşılaştığı bölünmüşlük ve
farklılıklar kafasının karışmasına ve bazen de İslamiyet’ten soğumasına sebep oluyor.
Öte yandan, her ne kadar Müslüman olsa da
tam manasıyla İslamî bir hayata geçmek isteyen, yani
tabiri caizse yeni yeni dindarlaşan, Müslümanlar da
hem hangi cemaate girmek isteyecekleri konusunda
yaşadıkları tereddüt sebebiyle vakit kaybedebiliyor
hem de şevkleri kırılabiliyor.
Son olarak, bu bölünmüşlük belki de en çok
İslam düşmanlarının işine yarıyor. Her gerçekleşen
‘terörist saldırı’ sonrası gözlerin üstlerine çevrildiği ve
kendi aleyhlerinde birçok karar ve yasanın çıkarıldığı
Müslümanlar kendilerini korumak için ortak bir tepki
koyamıyor. Müslümanların gerçekte neye inandıklarını ve belli olaylar üzerinde nasıl düşündüklerini merak eden gayrimüslimler de belki aynı sokak üstünde
bulunan iki ayrı caminin iki ayrı imamının birbirine
zıt düşen görüşlerde olduklarını görünce akıl karışıklığına düşüyor ve medyanın İslam düşmanı propagandasına kapılıyor.
Bu karışık tablonun içinde Ehl-i Sünnet ve’l
Cemaat’in nerede ve ne halde olduğu sorusunu cevaplamak ise kolay bir iş değil. İlk önce Ehl-i Sünnet
ne demek bunu bilmek, sonra bu tanıma kimler ya
da hangi cemaatler giriyor bunu saptamak, en sonunda da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in İngiltere’deki
tarihini iyi anlamak lazım. Bu sayılan özelliklerin sahibi olması hasebiyle bu soruya en güzel cevabı verebilecek olan kişilerden biri de ilk gençlik yıllarından
itibaren Nakşibendi tarikatının Müceddidi kolunun
büyüklerinden Sufi Muhammed Eslem (k.s.) Hazretlerinin hizmetinde bulunup onun halifelerinden biri
olan Seyyid Şeyh Vahid Şah Saab (k.s.). Şah Saab’ın
(k.s.)dile getirmiş olduğu gerçekler hem Ehl-i Sünnet
inancının anlaşılabilmesini sağlar nitelikte hem de
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in içinde bulunduğu mücadelenin ve karşı karşıya kaldığı tehditlerin sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen her yerinde benzerlik
teşkil ettiğini göstermekte.
1950 sonrası İngiltere’ye büyük kafileler halinde yerleşmeye başlayan ilk halk Pakistanlılardı. Eski
bir İngiliz sömürüsünün vatandaşları olan bu insanlar
genelde maddi kazanç elde etme amacıyla bu ülkeye
göç etmişlerdi ve 1980’li ve 90’lı yıllarda diğer İslam
ülkelerinden İngiltere’ye büyük çaplı göçler başlayın-
38
B
Seyyid Şeyh Vahid Şah Saab (k.s.) Hazretleri
caya kadar da Müslümanların büyük çoğunluğunu
oluşturuyorlardı. Sufi Eslem (k.s.) Hazretleri gördüğü
bir rüya üzerine ve Mürşidi Kamil-i Sufi Navabuddin
(k.s.) Hazretlerinin talimatıyla irşad faaliyetleri yürütmek için 1960’lı yıllarda İngiltere’ye yerleşir. Maddi
kazanç için değil de Allah için İngiltere’ye giden ilk
kişi olarak tanımlanan Sufi Eslem (K.s.) Hazretleri, İngiltere’ye geldiğinde karşılaştığı tablo değil Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bidat arasındaki farkı abdest almayı bile
bilmeyen ya da unutmuş, içinde yaşadığı İngiliz toplumunun kötü özelliklerine bürünmüş bir Pakistanlı
toplumdu. Sufi Eslem (k.s.) Hazretleri bir fabrikada
işe başladıktan sonra 10 yıl boyunca sadece bir tek
müridi ile kendi evinde zikir yapıp sohbet etti. Bu zatın en belirgin özelliği karşısındaki insana gösterdiği
üstün şefkat ve anlayıştı. Karşılaştığı kişi en şeytani
bir insan bile olsa ona muazzam bir şefkat ve Allah
sevgisiyle sarılarak onu selamlayan Sufi Eslem (k.s.)
Hazretleri’nin sokaklarda motor çeteleriyle vakit geçirirken bulduğu birçok kimse onun bu güzel ahlakından etkilenerek İslamiyet’e girmiş ya da unuttuğu
Müslüman kimliğini hatırlayarak tarikatta halife olacak kadar yükselmişti.
Hristiyan ve Yahudilerin katıldığı birçok yerel
ve ulusal konferanslara katılmış, çiçek ve ağaçların
büyüyüp yeşermesi üzerinden çok kolay anlaşılır kısa
örneklerle gayrimüslimlere Allah’ı ve Hazreti Muhammed (sallAllahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i tanıtmış
böyle toplantılarda birçok Haham ve Papaz onunla
konuşur konuşmaz kendi cemaatleriyle beraber şehadet getirerek Müslüman olmuştu. Örneğin, kendisiyle
konuşan kimi Hristiyanlar ona Hazreti İsa’yı (aleyhisselam) sorduklarında onları ‘Eğer Müslüman olursanız, ben sizi Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) götürürüm’
diyerek etkilemiş bu sözü söylediği kimselerden aynı
gece Hazreti İsa’yı (aleyhisselam) rüyasında görüp ertesi gün Müslüman olanlar olmuştu.
Mart
B
Kısacası, 1960’lı yıllarda göreceli olarak az sayıda bir insana ve 1970’li yıllarda İngiltere genelinde
‘şuursuz’ Müslümanlar ile gayrimüslim gruplara yapılan tebliğ, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Bid’at ayrımından
çok genel manada ve saf Ehl-i Sünnet haliyle İslam ve
İman üzerine yoğunlaşmış, özellikle 1990’lı ve 2000’li
yıllara kadar ciddi bir Ehl-i Bid’at tehlikesinden bahsetmek pek mümkün olmamıştı. Bu Ehl-i Bidat tehlikesi 1980’li yıllarda kendini hafiften göstermeye
başladığı zamana kadar Sufi Eslem (k.s.) Hazretleri
ve ondan sonra İngiltere’ye gelen birçok Mürşid-i
Kamil ya da tarikat halifeleri İngiltere’nin hemen her
şehrinde büyük Ehl-i Sünnet cemaatler oluşturmuş,
bu şehirlerde irili ufaklı bir çok Ehl-i Sünnet camii ve
dergâhı inşa etmiş ve Müslüman halkın ekseriyetinin
ya bir tarikata bağlanmasını eğer bağlanmamışsa da
muhibbi olarak tarikat ehlinin yanında olmasını sağlamıştı.
Maalesef günümüzde bu durumdan bahsetmek
pek mümkün değildir. Eskiden İngiltere’deki Müslümanların neredeyse tamamını oluşturan Ehl-i Sünnet
özellikle 90’lı ve 2000’li yıllarda büyük kan kaybetmiş ve günümüzde azınlık durumunu almıştır. Seyyid
Şeyh Vahid Şah Saab’ın (k.s.) Müslümanların bu hale
geliş sürecinin nasıl gerçekleştiğini de içeren açıklamaları sadece İngiltere’yi değil aynı zamanda Türkiye
ve diğer ülkelerdeki Müslümanları da etkilemekte ve
bize ileride gerçekleşebilecek tehlikelere karşı alabileceğimiz en önemli tedbirin ne olduğunu da açıklamaktadır.
Seyyid Şeyh Vahid Şah Saab (k.s.) Tasavvuf’un
Ehl-i Sünnet’in kalbi olduğunu, Ehl-i Sünnet’in tasavvufsuz düşünülemeyeceğini, Sunnîlik ve Tasavvuf
(Sufizm) diye bir ayrımın mümkün olmayacağını ve
bu ayrımı yapmaya çalışan Tasavvuf dışı âlimlerin ha-
disler arasından bazılarını seçerken bazılarını attığını,
ancak Tasavvuf ehlinin hadislerin tamamını bir bütün
olarak kabul ederek Ehl-i Sünnet’in tam ve has temsilcisi olduğunu bildiriyor.
İngiltere’de Ehl-i Sünnet’in bir önceki paragrafta belirtilen yükselişi ve şimdi açıklanacak olan
azınlık durumuna düşüş süreci Ehl-i Sünnet’in müdafaasında Tasavvufun yardımcı değil bilakis merkezi
ve olmazsa olmaz bir role sahip olduğunu gösterir nitelikte. 1950’lerden başlayan ve günümüze gelen bu
süreç Türkiye’de de Ehl-i Sünnet’in geçirdiği süreçle
de çok büyük benzerlik ve son 60 yıllık gelişim sürecinde belki de bir bakıma aynîlik göstermesi açısından da oldukça dikkat çekici.
Maddi imkânsızlıklar sebebiyle İngiltere Müslümanlarından ancak ufak bir azınlığın gerçekleştirebildiği Hac ve Umre ibadetlerinde özellikle 90’lı yıllarda
büyük bir artış olmuş. Önceleri kendi Ehl-i Sünnet
cami ve dergâhlarından başka İslam dünyasıyla çok
büyük bir ilişkisi olmayan Pakistanlı Müslümanların
bir kısmı, Hac ve Umre ibadetleriyle sadece ümmetin
tamamıyla bir etkileşime girmemiş, ‘kutsal topraklarda ikamet edenler İslam dinini en iyi yaşayan kişilerdir’ düşüncesiyle oralarda öğrendikleri Vehabilik
gibi sapkın görüşleri de aynı zamanda beraberlerinde
getirmiş.
Öte yandan, 1980’lerin sonlarına doğru sadece
Pakistan’dan değil aynı zamanda Bangladeş, birçok
Arap ülkesi ve Somali gibi Afrika ülkelerinden de
büyük kafileler halinde göç almaya başlayan İngiltere’de Pakistanlılar sadece nüfus üstünlüklerini kaybetmekle kalmadı. Suudi Arabistan’ın hem maddi hem
dini etki ve propaganda alanı içinde bulunan bu ülkelerden gelen birçok insan kendilerine aşılanmış olan
Mart
B
39
B
Selefi – Vehabi ideolojisini de beraberlerinde getirdi.
Kendileri geçim sıkıntısı içerisinde olan bu insanlar
Suudi Arabistan’dan gönderilen büyük petrol paraları ve orada yetişmiş imamların sayesinde kısa sürede
birçok yerde kimi zaman irili ufaklı kimi zaman da
şaşalı camiler açtılar. (Tabii şunu da belirtmek gerekir
ki Selefi- Vehabi çoğunluğun bulunduğu bu ülkelerde
azınlık seviyesinde de olsa hala Ehl-i Sünnet insanlar
bulunmakta ve bu azınlıktan Ehl-i Sünnet inancını
tam manasıyla muhafaza etmekle de kalmayıp aktif
olarak Ehl-i Sünnet mücadelesinde bulunan birçok
insan çıkmakta.)
Ancak olay basit bir nüfus değişiminin çok ötesindeydi. Eğer bu ülkelerden göç eden Vehabi- Selefi zihniyetteki insanlar sadece kendi hallerinde yaşasalar ve sadece kendi çocuklarına bu ideolojileri
aşılasalardı, İngiltere’de Ehl-i Sünnet belki bugünkü
azınlık statüsüne düşmezdi. Mesela, Ehl-i Sünnet kökenli Pakistanlı nüfus İngiltere Müslümanları içinde
hala önemli bir nüfusa sahip. Ancak, özellikle Suudi
petrol paralarıyla desteklenen birçok Selefi-Vehabi
propagandası son 15-20 yıldır Ehl-i Sünnet kökenden gelen birçok ailenin çocuklarını da hedef almaya
başladı.
Ülke genelinde birçok üniversitenin Müslüman
Öğrenci Birliklerini eline geçirmekle ve buradaki öğrencilere Selefi-Vehabi ideolojiyi aşılamakla yetinmeyen Suudiler, aynı zamanda günümüz gençliğinin
sıkça kullandığı interneti ve birçok İslami kitapçı dükkanlarını kendi ideolojisini dayatan ve Ehl-i Sünnet
Ve’l Cemaat’e çirkince saldıran yayınlarla doldurdu.
Her ne kadar Muhtar Holland ve Cibril Haddad gibi
İslamiyet’i sonradan kabul etmiş ve tarikat ehli birçok
alim yaklaşık otuz yıldır Imam Gazali (k.s.) Hazretlerinin İhya’sı gibi bir çok eseri İngilizce’ye çeviriyor ve
Erkam Yayınları başta Osman Nuri Topbaş Hocae-
40
B
fendi gibi alimlerin kaleme aldığı tasavvufi Ehl-i Sünnet kitapları son yıllarda İngilizce’ye çevirip Vehabi
kitapçılara bile sattırabiliyor olsa da Vehabiler internet siteleri ve bastıkları kitapçıklar aracılığıyla özellikle
genç nesillerin büyük bir çoğunluğunu kolaylıkla etkisi altına alabiliyor.
Bu durum da gösteriyor ki Müslüman ya da
gayrimüslim olsun bir kişi bireysel okumalar yaparak
Ehl-i Sünneti bulmaya çalışsa bile Vehabi kaynakların hemen her yerde daha yaygın bir şekilde bulunması arayışta olan kişinin aradığını bulma ihtimalini
düşürüyor. Bu sebeptendir ki kendi başına araştırma
yaparak İslam’ı anlamaya çalışan Müslümanların ve
ya gayrimüslimlerin ekseriyeti 20-30 yıl öncesindeki
vaziyetin aksine kendilerini tasavvufi tarikatların yerine Selefi- Vehabi camileri ve toplantılarında buluyor.
Bu duruma karşı alınabilecek en büyük tedbir
ise tarikatların farklı cami ve dergâhlarda gerçekleştirdikleri sohbet ve zikirlere devam etmek olarak
karşımıza çıkıyor. Ehl-i Sünnet ile Vehabi camilerinin
neredeyse keskin bir şekilde ayrıldığı İngiltere’de bu
sohbetlere hiç katılmayan insanların büyük çoğunluğu geçen yıllar içerisinde kendilerini yeni açılan Vehabi camilerinde saf tutarken buluyor. Bunun en temel
sebeplerinden biri ise Vehabilerin onlara sundukları
basite indirgeyici ve Ehl-i Sünnet alimleri dinleme zorunluluğundan onları ‘kurtaran’ (!) benmerkezci yaklaşımları. Bristol gibi azımsanamayacak Müslüman
nüfusa sahip bir şehirde Seyyid Şeyh Vahid Şah Saab
(k.s.) ve müridleri geçtiğimiz 20 yıl içerisinde zikir ve
sohbetler sayesinde birçok insanın İslam’a ve dindar
kimliğe girdiğini gördüğü gibi bu zikir ve sohbetlere
bir süre devam ettikten sonra ayrılan ve sonunda
kendini ya Vehabi-Selefi ya da tamamen sekülerleşmiş bir hayat içinde bulan onlarca kişinin ayaklarının
nasıl kaydığına tanıklık etmiş.
Mart
B
Bireysel bazda bir kişinin kopuş süreci şu
şekilde özetlenebilir:
- İngiltere’de Tasavvuf ehlinin kurup ve ilerlettiği sohbetlere ve zikirlere düzenli olarak devam
eden kişi yavaş yavaş bu sohbetleri aksatmaya
ve sadece beş vakit namaz ile diğer farz ibadetlerle yetinmeye başlar.
- Ardından İngiltere gibi gayrimüslim çoğunluğun olduğu bir ülkede sınırlı sayıda cami olduğu için ‘imkânım buna yetiyor’ ve ‘zaten bunlar
da Müslüman’ düşünceleriyle yavaş yavaş Vehabi camilerine de gitmeye başlar.
- Zikir ve sohbetten bir süredir zaten soğumuş
olan kişi yavaş yavaş bu ibadetlerin zaruretini
sorgulamaya başlar. ‘Zaten gayrimüslim ülkede
yaşıyorum, Müslümanlar olarak birlik olalım’
diye düşünerek şu an çoğunluğu elinde bulunduran Selefi-Vehabi camilere gitmeye devam
eder ve vaktini Ehl-i Bidat ile geçirmeye başlar.
- Ehl-i Bidat Selefi-Vehabi’lerin cami ve cemaatleriyle geçirdiği vakitlerde onların sohbetlerine katılıp onların dediklerini dinlemeye başlar.
Sonuçta onlar da ‘Kur’an ve Sünnet kaynaklı’
konuşurlar.
- Selefi-Vehabi propagandası etkisinde kalan
kişi yavaş yavaş Ehl-i Sünnet’in temsilcisi Tasavvuf Ehl-i’nin yaptığı hareketleri sorgulamaya başlar. Etrafında Kur’an lisanı olan Arapça’yı
konuşan, birçok Kur’an ayeti ve hadisi ezbere
bilen, dış görünüşte belki de Sufilerin bir kısmından daha çok Şeriat’a uyan Vehabilerin dedikleri ona mantıklı gelmeye başlar. Doğru düzgün
bir ilmi olmayan bu kişi Sufilerin yaptığı Mevlüt
kutlaması, zikir ile Evliya ziyaretlerinin ‘Şeriat’a
uyup uymadığını’, bu ibadetlerin ‘hangi ayet
ya da hadise dayandığını’ ya da bahsi geçen
hadislerin ‘zayıf olup olmadığını’ sorgulamaya
başlar ki bu soruların bir alime danışmadan
kendi kendine cevaplayamayacağı, yani tabiri
caizse kendini aşan, meseleler olduğunu anlayamaz. Bunun en temel sebeplerinden biri de
kendisi gibi doğru düzgün ilmi olmayan Vehabi
‘çoluk çoçuğun’ ezberledikleri 3-5 Ayet ve Hadis ile etrafında alimlik taslamalarıdır.
- Daha sonra Selefi-Vehabilerin mi yoksa Tasavvuf ehlinin mi hak yol üzere olduğu konusunda ikileme düşer ve ‘Allah (c.c.) ahirette
bana neden araştırmadan Sufileri takip ettin
diye sorarsa ben ne derim’ düşüncesiyle Ehl-i
Sünnet’ten kendini koparır ve kendi başına
alim olmaya çalışan Selefi-Vehabi ‘kardeşleriyle’ ‘hakkı ortaya çıkarmak için bir arayışa’ girerek Hazreti Peygamber (sallAllahu aleyhi ve selem) Efendimiz’den bu yana bize gelen yaklaşık
1400 yıllık Ehl-i Sünnet yolunu bırakarak bid’at
ehlinin bir mensubu olur.
Bu yukarıda bahsettiğim süreç her ne kadar
uzun ve çetrefilli gözükse de şu an Batı eğitimi ve
Modern dünya değerleriyle yetişmiş yeni neslin çok
büyük bir kısmını içine çekip ailesi Ehl-i Sünnet olan
birçok genci Vehabiliğe sürüklüyor. IŞİD gibi radikal
ve Harici gruplara İngiltere gibi batı ülkelerinden çok
büyük katılımların olduğunu, bu katılan kişilerin birçoğunun Vehabi cemaatlerden çıktığını da göz önünde bulundurursak Ehl-i Bidat tehlikesinin Ümmet açısından ne kadar vahim sonuçlar doğurduğu apaçık
ortaya çıkıyor.
Seyyid Şeyh Vahid Şah Saab (k.s.) hem kendi hem de İngiltere’de hemen her şehirde bulunan
yüz binlerce Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mensubunun
tecrübesine dayanarak kâmil bir Mürşid’e bağlanıp
sohbet ve zikirlere devam etmenin Ehl-i Sünnet î’tikadında sabit kalabilmek için bir tercih değil bir zaruret
olduğunun altını çiziyor.
Rabbim ahirette bizi Hazreti Muhammed (sallAllahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Sancak-ı Şerif’i
altına bizi götürecek kâmil Mürşidlerin yolundan ayırmasın. Amin.
Mart
B
41
Ehl-i Kitap ile İlişki Zeminimiz
Yrd. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
S
e
diler v
u
h
a
y
e
üzde d
m
ü
rinden
n
e
l
ü
n
i
G
d
ne
î
yanlar
i
t
e tarih
s
i
v
r
ı
n
e
h
d
in
am
ltürler
ü
k
e
eçti. T
d
g
z
ne
a
v
n
anerinde
l
ş
i
m
üslüm
ç
m
ge
e
v
’a
n,
, İslâm
e
n
i
nk i k i
s
a
k
a
m
a
z
rşı her
larıyla
k
ı
l
ı
ç
lara ka
t
rsa
k ve fı
ı
l
n
a
r.
düşm
iyorla
d
e
t
e
k
hare
on ikiyüz elli yıldır İslâm dünyasına hakim
olan Batılılaşma anlayışıyla birlikte son derece önemli bir mesele gündeme geldi: Gayrimüslimlerle, özellikle de Ehl-i Kitap ile ilişkilerimiz
nasıl olmalıdır? Ülkeler arasında anlaşmalar, birliktelikler, paktlar olur; bu uluslararası siyasetin gereğidir. Peki dinler arası ilişki nasıl olmalıdır?
Ülkeler arasında çıkara dayalı birliktelikler
kurulabilir. Bunun için siyasi, ekonomik, askeri…
unsurlar bir araya getirilebilir. Çünkü bunların bir
araya gelmesi milletin kimliğine, şahsiyetine bir zarar vermez.
Fakat milletlere asıl karakterini veren dinî
inanç, değer ve kabulleri bir araya getirip ortak bir
zemin tedarikine çalışmak beyhudedir. Eşyanın tabiatına aykırı bu çabanın sonuç verebilmesi, ancak
tabiatınızı değiştirmenize, inancınızı dönüştürmenize bağlıdır.
Tarihte Ehl-i Kitap’ın (yahudiler ve hıristiyanlar) İslâm’a ve müslümanlara bakışı, insaf, hakkı
42
B
Mart
B
teslim etme, doğruyu ikrar etme noktasına hiçbir zaman ulaşmamıştır. Geçen ay Katoliklerin ruhani lideri
Papa 16. Benedikt’in sarf ettiği sözler de bunun açık
bir örneği olmakla yeni bir durum değildir. Dinler arası ilişkiler söz konusu olunca “ortak zemin teşkili” gibi
bir şeyin olabileceğini düşünmek ya sanrılı bir hayal
ya da kasıtlı bir aldatmadır. Ferdî hidayet hikâyeleri
dinlemek için buna gerek yok.
Geçmişten devralınan
miras
Yahudiler kendilerini son hak
dinin temsilcileri (!) olarak gördükleri için Hz. İsa a.s.’ın zuhurunu hazmedemediler ve o yüce peygamberi
öldürmeye kalktılar. Hıristiyanların
İslâm’a ve onun muazzez peygamberine bakışı da aynen böyle oldu.
Kur’an’ın nüzulü ve Rasul-i Ekrem
s.a.v. Efendimiz’in peygamberler silsilesinin son halkası olarak zuhuru,
Ehl-i Kitap’ın her iki kanadı tarafından bu sebeple asla hazmedilememiştir.
kasından yavaş yavaş bu çağrıya olumlu karşılık verilmesi gerektiğini dile getirenler görülmeye başlandı.
Bugün itibariyle başta hıristiyanlar olmak üzere
diğer din mensuplarıyla, görüşmeyi, konuşmayı, birlikte hareket etmeyi ve ortak noktalar tesisini amaçlayan oluşumlar, varlığını İslâm dünyasında sürdürmektedir. Bu durum ülkemiz için de söz konusudur.
Ancak gerek teorik zeminde, gerekse uygulamalar seviyesinde bu oluşumların doğurduğu bir takım
önemli problemler var ki, zaman zaman İslâm’ın tek
ve son Hak Din olduğu gerçeğinin
tartışma gündemine getirilmesi gibi
sonuçlar dahi doğurabilmektedir.
Bu bakımdan meselenin
Kur’an ve Sünnet çerçevesinde arz
ettiği manzara ile tarihî durumun
netleştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu düşünüyoruz.
Tarihî durum
Bununla birlikte geçtiğimiz
yüzyılda önce Katolik dünyası tarafından (1960-65 yılları arasında yapılan 2. Vatikan
Konsili’nde alınan kararlar doğrultusunda) dile getirilen, arkasından da diğer birçok hıristiyan mezhep
tarafından paylaşılan bir anlayış kendisini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Bu anlayış, savaşın kimseye fayda getirmediğini, insanlığın ortak problemlerine dinler tarafından ortak çözümler getirilebileceğini
söylüyor, daha da önemlisi, dinlerin arasında “ortak
noktalar” bulunduğunu ileri sürüyordu!
İslâm dünyası, alışık olmadığı bu tavır karşısında önce bir süre kararsız ve mütereddit davrandı. Ar-
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz
Mekke’de İslâm’ı tebliğe başladığında, ilk muhatapları müşrikler olmuştu. Çünkü Mekke’de o dönemde
Ehl-i Kitap’tan kimse ikamet etmiyordu. Hz. Hatice validemizin amcasının oğlu Varaka
b. Nevfel ve köle olduğu anlaşılan birkaç hıristiyan
dışında ne yahudi, ne de bir başka din mensubunun
Mekke’de ikamet ettiğine dair bilgi yoktur. Varaka b.
Nevfel’in, Efendimiz s.a.v.’in çağrısının Hak olduğunu ikrar ettiği ve kendisine icabet edilmesi gerektiğini
vurguladığı malumdur.
Mekke döneminde Efendimiz s.a.v., tebliğe
memur kılındığı yüce hakikatleri önce yakınlarına ve
yakın çevresindeki insanlara, ardından da Taif’teki
Abduyelîloğulları gibi civar kabilelere tebliğ etti. Bu
Ancak belirtmeliyiz ki, müminlerin Ehl-i Kitap ile kısmî yakınlığı Medine döneminde tamamen ortadan kalkmıştır. Zira bu dönem, müşriklerin etkinliğinin tamamen yok
edildiği, buna mukabil İslâm’a Ehl-i Kitap’ın cephe aldığı bir dönem olarak dikkat çekmektedir.
Mart
B
43
B
aşamada Efendimiz s.a.v. ile gayrimüslimler arasındaki ilişkinin daima “tebliğ” zemini üzerinde yürüdüğü görülmektedir.
Burada hatırlanması gereken bir diğer nokta
da, Habeşistan’a hicret meselesidir. Gayrimüslimlerle
ortak hareket edilmesi anlayışında bu olayın da etkili olduğu görülmektedir. Ancak hatırlamalıyız ki, bir
hıristiyan olan Habeşistan Necaşisi, ülkesine hicret
eden müminleri dinledikten sonra Efendimiz s.a.v.’in
Hak Peygamber olduğunu belirtmiş, Hz. İsa a.s. ile
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in tebliğleri arasında
herhangi bir farklılık bulunmadığını söylemiştir.
Hz. İsa a.s.’ın tebliğ ettiği tevhit inancını aslî safiyetiyle muhafaza eden bu adil hükümdar ülkesine
hicret eden sahabilerin tebliği sonucunda çok geçmeden müslüman olmuş, yıllar sonra bir müslüman
olarak ruhunu teslim ettiğinde vefat haberi Medine’de bulunan Efendimiz s.a.v. tarafından mucizevî
bir şekilde Sahabe’ye bildirilmiş ve cenaze namazı
kılınmıştır.
Medine dönemi
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz Medine’ye hicret
ettiğinde, Mekke’deki durumun aksine müslümanlarla yahudi ve hıristiyanlar arasında yoğun münasebetler oluştu. Mekke’de iken müşriklere muhalefet temel
strateji idi ve bu bağlamda Ehl-i Kitap’a kısmî bir yakınlık söz konusu idi. Hatta hıristiyan Bizans İmparatorluğu ile mecusi Sâsânî İmparatorluğu arasındaki
savaşta Sâsânîler’in galip gelmesi müşrikleri sevindirmiş, müminleri üzmüştü. Müşrikler, “Siz de kitap
ehlisiniz, onlar da. Şimdi kitap ehli hıristiyanlar Fars
kardeşlerimiz tarafından nasıl mağlup edildiyse, siz de
bizimle karşılaştığınızda aynen öyle mağlup olacaksınız!” diyerek müminleri tahkir ediyorlardı.
O esnada nazil olan Rum Suresi bu duruma
değinmiş, bir süre sonra ikinci bir savaş yapılacağını
ve bu defa Bizanslılar’ın galip geleceğini ve müminlerin sevineceğini haber vermişti (Rum, 2-4). Bunun
üzerine Hz. Ebu Bekr r.a. müşriklerle Bizans’ın 3 yıl
içinde galip geleceği konusunda bahse tutuşmuş ve
konuyu Efendimiz s.a.v.’e de bildirmişti. Efendimiz
s.a.v., süreyi 9 yıla uzatıp, bahsi de artırmasını söyledi. Hz. Ebu Bekr r.a., Efendimiz s.a.v.’in buyurduğu
gibi süreyi uzatıp bahsi artırdı. Nihayet aradan 9 yıl
geçtikten sonra Hudeybiye barışı zamanında Bizans
ile Sâsânîler arasında ikinci bir savaş daha oldu ve bu
defa Bizans galip geldi.
Ancak belirtmeliyiz ki, müminlerin Ehl-i Kitap
ile kısmî yakınlığı Medine döneminde tamamen ortadan kalkmıştır. Zira bu dönem, müşriklerin etkinliğinin tamamen yok edildiği, buna mukabil İslâm’a
Ehl-i Kitap’ın cephe aldığı bir dönem olarak dikkat
çekmektedir.
Katolik dünyası tarafından (1960-65 yılları arasında yapılan 2. Vatikan Konsili’nde
alınan kararlar doğrultusunda) dile getirilen, arkasından da diğer birçok hıristiyan
mezhep tarafından paylaşılan bir anlayış kendisini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Bu
anlayış, savaşın kimseye fayda getirmediğini, insanlığın ortak problemlerine dinler tarafından ortak çözümler getirilebileceğini söylüyor, daha da önemlisi, dinlerin arasında
“ortak noktalar” bulunduğunu ileri sürüyordu!
44
B
Mart
B
Yahudilerle ilişkiler
Medine döneminde gayrimüslimlerle ilişkilerin
biraz daha farklı bir zeminde geliştiği görülmektedir.
Efendimiz s.a.v.’in burada uygulamaya koyduğu
“Medine Sözleşmesi”, yahudi kabilelerini de içine
alan bir çerçeve getirmiş, yahudilerle ilişkiler belli kurallara riayet ettikleri sürece barış zemininde yürütülmüştür.
Nihayet Hz. Ömer r.a. dönemi geldiğinde Medine’de kalan küçük gruplar da taşkınlığa devam ettikleri için buradan sürülmüştür.
Efendimiz s.a.v.’in yahudilere muhalefet tavrı,
Aşure orucu meselesinde de net bir şekilde gözlenmektedir. Medine’ye ilk hicret vaki olduğunda buradaki yahudilerin Muharrem ayının 10. günü oruç
tuttuğunu gördüler. Efendimiz s.a.v., Hz. Musa a.s.’ın
İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarışının anısına tutulan
bu orucu hemen benimsedi; ancak yahudilere muhalefet olsun diye Muharrem’in 10. gününe, öncesinden veya sonrasından bir gün daha eklenmesini
emir buyurdu.
Bu sözleşmenin metnini yakından inceleyenlerin, hakim mevkide bulunanlar ile teba arasındaki ilişkileri düzenleyen bir hava sezmemesi mümkün değildir. Bundan daha tabii bir şey olamaz.
Zira Medine’nin iki hakimi olan Evs
Efendimiz s.a.v.
ve Hazreç kabileleri müslümandır ve
Ehl-i Kitap’a muhaleyahudiler de bu iki kabile ile aralarınfeti fiilî olarak ortaya
da bulunan anlaşmalar çerçevesinde
koyduğu gibi, ümmeorada ikamet etmektedir. Efendimiz
tine de “Ehl-i Kitap’a
s.a.v. buraya hicret ettiğinde İslâm’ın
muhalefet edin.” talihakimiyeti tartışmasız biçimde tescillenmiş ve ilan edilmiş oldu.
matını vererek (Mu-
Keza Medine’ye hicretin ilk
zamanlarında -tıpkı Mekke’deki gibinamazlarda Beyt-i Makdis’e doğru
dönülürken, bilahare Kur’an’ın emriyle kıble olarak Kâbe tayin edilmiştir (Bakara, 141-144). Burada da
yahudilere muhalefet tavrını görmemek mümkün değildir.
vatta, Nesâî, Ahmed
Bir süre sonra Medine’deki bu
b. Hanbel), bunun
yahudi kabileleri birer birer sözleşbir “davranış biçimi”
meyi ihlal etmeye başladığında, kenhaline getirilmesini
dilerine karşı Hayber, Benî Kaynuka,
istemiştir.
Benî Mustalık… gazveleri düzenlenmiş, kimi Medine dışına sürülmüş,
kimi de daha sıkı şartları kabul ederek
Medine’de kalabilmiştir.
Bu dönemde hıristiyanlarla ilişkiler
de yoğun bir mahiyet arz etmiştir. Bilhassa
Yemen tarafında bulunan Necran hıristiyanları ile ilişkilerin önemli bir yere sahip
olduğunu görüyoruz. Âl-i İmrân Suresi’nin
ilk 80 küsur ayetinin inişine sebep teşkil
eden hadise şöyle gelişmiştir:
Hıristiyanlarla
ilişkiler
Efendimiz s.a.v., tebliğ vazifesi çerçevesinde, komşu devlet başkanlarına ve
kabile reislerine İslâm’a davet mektupları
göndermiştir. Bu meyanda hicretin 8 veya
9. yılında Efendimiz s.a.v., Necran hıristiyanlarına da bir davet mektubu gönderdi.
Bunun üzerine Necran hıristiyanları, başlarında ileri gelen din adamları ve kabile
reisleri olmak üzere 60 kişilik bir heyeti Medine’ye gönderdiler.
Mart
B
45
B
Heyet geldiğinde Efendimiz s.a.v. ile görüşmelerde bulundu ve mesele gelip Hz. İsa a.s.’da kilitlendi. Onlar Hz. İsa a.s.’ın -hâşâ- ilâh olduğu iftirasını tekrarlayınca, Âl-i İmrân Suresi’nin 61. ayeti
indi. “Mübâhale/lânetleşme ayeti” denen bu ayette
Efendimiz s.a.v.’e Necran heyeti ile “Allah’ın, lânetini
yalancılar üzerine yağdırması için” lânetleşmesi emir
buyuruldu.
Heyet konunun ciddiyetini anlayıp, ilâhi gazaba muhatap olmaktan korktuğu için lânetleşmeye yanaşmadı ve Efendimiz s.a.v.’in (cizye vergisi ve diğer)
şartlarını kabul ederek Necran’a döndü.
Daha sonraki dönemler
Efendimiz s.a.v. Ehl-i Kitap’a muhalefeti fiilî olarak ortaya koyduğu gibi, ümmetine de “Ehl-i Kitap’a
muhalefet edin.” talimatını vererek (Muvatta, Nesâî,
Ahmed b. Hanbel), bunun bir “davranış biçimi” haline getirilmesini istemiştir.
Bu sebeple tarih boyunca müslümanlar, Ehl-i
Kitap ile bir arada yaşamış olmasına rağmen asla onlarla kaynaşmamış, onların değerlerini paylaşmamış,
onlara ihtiram ve saygı anlamına gelecek davranışlardan titizlikle uzak durmuştur. Zira onların inanç ve
değerlerine saygı göstermek, küfre saygı göstermek
demekti.
Özellikle Hz. Ömer r.a. döneminden itibaren
yaygınlaşan fetihler sonucunda İslâm ülkesinin sınırlarının hızla genişlemesi, başta Ehl-i Kitap olmak
üzere farklı dinlere mensup toplumlarla yoğun bir
ilişkiler süreci yaşanmasına yol açtı. Müslümanlarla
fethedilen bölgelerde yaşayan yerli halk arasında yaşanabilecek kaynaşma ve etkileşimin doğurabileceği
sakıncaları ortadan kaldırmak üzere Hz. Ömer r.a.,
temelini Efendimiz s.a.v.’in uygulamalarında bulan
bir dizi tedbir aldı.
“Şurût-u Ömeriyye” diye bilinen bu tedbirler,
gayrimüslimlere müslümanlara mahsus kıyafetleri
giymekten, çocuklarına müslüman isimleri koymaya
kadar birçok hususta yasaklama ve sınırlama getiriyordu.
Hz. Ömer r.a. bununla da kalmamış, fetih için
yabancı topraklarda bulunan İslâm askerlerine kendi
giyim-kuşam tarzlarını, yemeklerini, hatta davranış
biçimlerini değiştirmemeleri konusunda uyarılarda
bulunmuştur ki, bunların İslâm askerlerini gayrimüslimlere benzeyerek “kültür erozyonu”na uğramaktan
korumaya dönük tedbirler olduğu açıktır.
Daha sonra Emevîler, Abbâsîler ve nihayet Osmanlılar döneminde Ehl-i Kitap’ın müslümanlarla
birlikte iç içe yaşadığını, ancak genel olarak din ve
kültür farklılığının hep muhafaza edildiğini görüyoruz.
Bürokraside bir yabancının çıkabileceği en üst mev-
Osmanlılar döneminde Ehl-i Kitap’ın müslümanlarla birlikte iç içe yaşadığını, ancak genel olarak
din ve kültür farklılığının hep muhafaza edildiğini görüyoruz. Bürokraside bir yabancının çıkabileceği en üst mevkilere kadar çıkabilmiş olmaları Ehl-i Kitap’ın İslâm toplumlarında (istisnai durumlar dışında) herhangi bir baskıya maruz kalmadığını gösteren en önemli göstergedir.
46
B
Mart
B
kilere kadar çıkabilmiş olmaları Ehl-i Kitap’ın İslâm
toplumlarında (istisnai durumlar dışında) herhangi
bir baskıya maruz kalmadığını gösteren en önemli
göstergedir.
Günümüzde durum
saldırıları, Amerika ve İngiltere’nin başını çektiği batılı
devletlerin Afganistan ve Irak ile başlayan ve nerelere
kadar uzanacağı kestirilemeyen işgal politikaları ve
nihayet Papa 16. Benedikt’in İslâm’a hakaret içeren
mesajları bütün açıklığıyla bu gerçeği teyit ediyor.
Aralık 2004’te basına yansıyan bir haber şöyleydi:
Bütün bunlar bir noktayı açık biçimde dikkati“İslâm dünyasına yönelik büyük bir haçlı sefermize sunmaktadır: Tarih içinde müslümanlar ile Ehl-i
Kitap arasında hep savaşa, çatışmaya, gerginliğe da- berliğine hazırlanan Vatikan, İslâm’a karşı başlattığı
yalı bir ilişki yürütülmüş değildir. Aksine, İslâm top- savaş ve mücadele politikasını kamuoyuna açıklalumunda yaşayan Ehl-i Kitap’ın, ülkenin aslî unsuru dı. Milan’daki Katolik Üniversitesi profesörlerinden
olan müslümanlardan ayrı bir millet olarak varlığını Vittorio Parsi tarafından yazılan ve İtalyan Papazlar
Konferansı’nda okunan bildiri, İngiliz
sürdürmesi, kendi dinî ve kültürel
gazetesi Daily Telegraph’ta yayınkimliğini muhafaza etmesi temin
landı. (…)
edilmiştir.
“Şurût-u Ömeriyye”
Öte yandan ne Ehl-i Kitap’tan
ne de müslümanlardan, İslâm ile diğer dinler arasında ortak noktalar temin ve tesisine çalışmak gibi bir çaba
müşahede edilmiştir. Herkes kendi
dinî ve kültürel varlığını muhafaza
etmiştir. İslâm’ın diğerlerine tebliği
dışında müslümanlarla Ehl-i Kitap
arasındaki ilişki, İslâm alimleriyle
diğer dinlerin müntesipleri arasında
ilmî münakaşa ve münazaralar cereyanı şeklinde vücut bulmuştur.
diye bilinen bu tedbirler, gayrimüslimlere
müslümanlara mahsus
kıyafetleri giymekten,
çocuklarına müslüman isimleri koymaya
kadar birçok hususta
yasaklama ve sınırlama getiriyordu.
Günümüzde de yahudiler ve hıristiyanlar ne
dinlerinden ne de kültürlerinden ve tarihî geçmişlerinden vazgeçti. Tam aksine, İslâm’a ve müslümanlara karşı her zamanki kin, düşmanlık ve fırsatçılıklarıyla hareket ediyorlar. İsrail’in son Filistin ve Lübnan
Daha önce Kasım 2003 tarihinde Vatikan İslâm’a karşı resmen
entellektüel düzeyde savaş açmış
ve yeni bir strateji belirlediğini açıklamıştı. Bir yıl sonra ise Vatikan askeri düzeyde de savaş ilan etti. Bu
savaşın ana hedefi İslâm dünyasında müslüman hükümetlerin iktidara
geçmesini engellemek. Vatikan geçtiğimiz aylarda yayımladığı ‘Milyonlar Muhammed’e karşı’ raporunda
da İslâm dünyasındaki yeni misyonerlik çalışmaları hakkında detaylar
sunmuştu…”
Bu tavır, Ehl-i Kitap’ın müslümanlara bakışını
net olarak gösteriyor. Onlardan farklı bir tavır beklentisi içinde değiliz. Sorun biz müslümanların Ehl-i
Kitap’tan iyi niyet bekleme hatasına düşmemiz. Ehl-i
Kitap ile olsun diğer gayrimüslim kesimlerle olsun,
ilişkilerimizi farklı zeminler üzerine kurmak durumundayız.
Gerek Ehl-i Kitap ile, gerekse diğer din mensuplarıyla mesela içki ve uyuşturucu kullanımı, fuhuş,
insan ticareti, organ kaçakçılığı… gibi insanlığın ortak
problemlerinin çözümü için işbirliği yapabiliriz. Fakat
herhangi bir din ile ortak zemin arayışlarına, İslâm
dışındaki herhangi bir dinin de Hak Din olduğu ve
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in peygamberliğini kabul etmenin zorunlu olmadığı anlamına gelebilecek
tavır ve beyanlardan mutlaka uzak durmalıyız.
Mart
B
47
İlmihâlin Hikmet Boyutu
Prof. Dr.Ali AKPINAR
İ
ız¸
tabım
i
k
u
ğ
t ço
r.
lere ai
m
i
l
e başla
i
z
î
ö
s
a
l
Din
y
onusu
ve her
r
i
d
i
l
iman k
nem
ır¸
man ö
i
e
imand
t
t
ü
e
k
n
Elb
ü
Ç
ve
cedir.
n
ö
n
ndıran
e
a
z
a
k
şeyd
er
n.
re değ
çıkara
e
l
l
a
e
n
u
m
t
a
yu
adet bo
a
b
i
limi n
ı
e
r
g
a
z
l
ö
n
s
o
ye
lan
z yapı
en öte
ı
t
t
s
e
n
k
a
e
İm
ar
¸
fıkça h
a
n
n oruç
ü
a
l
m
u
¸
t
z
u
ma
ız t
ey
İmans
.
z
e
a bir ş
k
m
ş
a
b
geç
en
revind
g
k
ı
l
ç
a
ir.
d eğ i l d
48
B
lmihâl¸ kişinin içerisinde bulunduğu halin ilmi
demektir. Kişinin içerisinde bulunduğu hâlin ilmini bilmek farz-ı ayındır. Yani her Müslüman
hangi konumda bulunuyorsa¸ içerisinde bulunduğu konumla ilgili dinî bilgileri bilmelidir. Sözgelimi
ticarî hayatla meşgul olan bir kimse¸ ticaretle ilgili
dinin hükümlerini¸ alış verişte neyin helal¸ neyin
haram olduğunu bilmek zorundadır. Tıpkı ticaretin
yapıldığı yer yahut yerlerde yasalara uygun olarak
nasıl yapılacağını bilmesi¸ yasal bir zaruretse; konu
ile ilgili dinî hükümlerini de aynı şekilde bilmesi dinî
bir zorunluluktur. Bunun için İslâm’ın ilk emri ‘Oku’
olarak gelmiştir. Buna göre mü’min¸ önce neye nasıl inanacağını okuyup öğrenmeli¸ sonra inanmalıdır. Önce hangi ibadeti¸ ne şekilde ve niçin yapacağını bilmeli ve ona göre ibadetini yapmalıdır. Diğer
konularda da durum böyledir.
Her Müslüman¸ iman ve ibadet konusunda
müşterek bir takım sorumlulukları yerine getirmekle
yükümlü olduğu için bu konularla ilgili bilgileri de
bilmesi her Müslümana farzdır. Nitekim bir hadis-
Mart
B
te¸ “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır.” buyurularak bu konuya işaret edilmiştir.
Buna göre zekât¸ hac¸ kurban gibi maddî alanlarla
ilgili dinin hükümlerini öncelikle zengin Müslümanların bilmesi farzdır. Ancak¸ bu ibadetlerden faydalanma söz konusu olduğunda fakir Müslümanların da
bu konularla ilgili kendilerini ilgilendiren hükümleri
bilmeleri farzdır.
İlk dönemlerde İslâmî ilimler birbirinin içerisinde idi. Ayrışma sonraları olmuştur. Şöyle ki¸ hadis¸
fıkıh¸ tefsir¸ zühd gibi ilimler birbirleriyle iç içe idi.
Zira bu ilimlerin her Müslümanı ilgilendiren tarafları
vardı. Daha sonra insanların seviyeleri¸ dine ilgileri¸ meşgale alanları farklılaşınca¸ bu ilimlerin sınırları
genişleyince ilimler arasında ayrışma oldu. Ancak sonuç böyle de olsa bu dinî ilimlerin birini merkeze alıp
diğerlerini dışlama¸ diğerlerinden bütünüyle kopma
anlamına gelmemelidir. Ne var ki çoğu zaman ilimler ayrışmış¸ onlarla ilgilenen ilim adamları da kendi
alanlarının dışındaki ilimlerden uzak kalmaya başlamışlardır. Sözgelimi ilmihâl kitaplarımızın çoğu¸ ele
aldıkları konuların fıkhî hükümlerini tüm ayrıntılarıyla
açıklarken¸ o hükümlerin hikmetini¸ ruhunu mesela tasavvuf ilmine bırakmışlardır. Yine açıkladıkları
hükümlerin temel dayanakları olan ayet ve hadisleri genellikle tefsir ve hadis kitaplarına bırakmışlardır.
Tabi ki bunları kısmen de olsa birlikte zikreden ilmihâl
kitaplarımız da vardır.
Hikmet Hâl ile Yaşanır
Bir yaklaşıma göre de hükümlerin hikmetleri¸
ruhu sözle anlatılmaz¸ hal ile yaşanır yaklaşımıyla
bunlar zikredilmemiştir. Oysa sözle anlatılmayan bu
yönler¸ zamanla yaşanılmaz hale gelmiş; artık insanlar
ilmihâl kitaplarından öğrendikleri bilgilerle ibadetlerin
şeklî yönlerini yerine getirirken¸ onların ruhî yönlerini
ihmal eder olmuşlardır. Hâlbuki ruh ve beden¸ mana
ve madde gibi¸ ruh ve şekil de bir bütünün birbirini
tamamlayan parçalarıdır. Biri olmazsa diğeri eksik ka-
lacaktır. Bu yüzden ibadetler işlenirken¸ onların manevî yönleri¸ hikmet boyutu üzerinde de durulmalı¸
bu konuda İslâm büyüklerinin hayatından yaşanmış/
yaşanabilen canlı örnekler anlatılmalıdır.
İşte bu tespitlerden yola çıkarak biz bu yazı serimizde¸ ilmihâl kitaplarımızda işlenen ve Müslümanlar
olarak hepimizi ilgilendiren temel konuları hikmet boyutuyla ele alıp sunmaya gayret edeceğiz. Amacımız
daha şuurlu¸ daha bilinçli ibadetlerin adamı olmaktır.
Hikmet Boyutuyla
Taharet/Abdest-Gusül-Teyemmüm
Fıkıh kitaplarımız hikmeti¸ “Bir mesele hakkında şerî hükmün dünya ve ahirette amaçlanan hedefi¸ hikmeti¸ maddî ve manevî¸ ferdî
ve ictimaî kazanımı.”[i] diye tanımlarlar.
Dinî ilimlere ait çoğu kitabımız¸ iman konusuyla
söze başlar. Elbette iman önemlidir ve her şeyden öncedir. Çünkü imandır¸ amellere değer kazandıran ve
onları ibadet boyutuna çıkaran. İmansız yapılan söz-
“İnananlar ancak¸ o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer¸ O’nun ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler.”
Mart
B
49
B
gelimi namaz¸ münafıkça hareketten öteye geçmez.
İmansız tutulan oruç¸ açlık grevinden başka bir şey
değildir. İmansız yapılan yardım¸ insancıl bir verişten
ibarettir. İmansız yapılan savaş¸ sonucunda şehidlik
ve gazilik kazanımı olmayan bir mücadeledir. Onun
için iman önemli ve öncedir. Şunu da belirtmeliyiz
ki¸ İslâm’ın bizden istediği bilinçli bir imandır. Zira
mü’minlerin bilinç seviyesi arttıkça iman gücü de artacaktır. Bilinç seviyesi düşük olan iman¸ her zaman
yok olmaya mahkûm cılız bir imandır. Bu yüzden pek
çok ayet¸ Kâinat kitabının ve Kur’ân’ın ayetlerine dikkat çeker¸ bu ayetleri okuyup üzerinde düşünmenin
imanı artıracağına¸ kuvvetlendireceğine vurgu yapar.
“İnananlar ancak¸ o kimselerdir ki Allah
anıldığı zaman kalpleri titrer¸ O’nun ayetleri
okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır.
Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf
ederler.”[ii]
“De ki; Kur’an’a ister inanın¸ işten inanmayın¸ O’ndan önceki bilginlere o okunduğu
zaman¸ yüzleri üzerine secdeye varırlar ve
Rabbimiz münezzehtir. Rabbimizin sözü şüphesiz yerine gelecektir¸ derler. Ağlayarak yüz
üstü yere kapanırlar; bu¸ onların gönüllerindeki samimiyeti/huşu’u artırır.”[iii]
Gönül Huzuru İçin
Manevî Temizlik
Gönül dünyasının şirk-küfür-nifak kirlerinden
arındırılması demek olan iman yani kalp temizliğinden hemen sonra ilmihâl kitaplarımız¸ taharet
konusuyla söze başlar. İslâm’ın temeli olan namaz
ibadetinin öncelikli ilk iki şartı hadesten taharet
ve necasetten taharettir. Bunlardan ilki¸ büyük
küçük abdestsizlik halinden temizlenmek; ikincisi ise
beden¸ elbise ve namaz kılınacak yerdeki fizikî kirlerden temizlenmek demektir. Aslında abdestsiz olan
bir kimsenin üzerinde görünür herhangi bir pislik yoktur¸ ancak o kimse hükmen temiz sayılmadığından
gusül yahut abdest ile mükelleftir. Zaten biz dünyaya
geldiğimizde yunup yıkandık¸ dünyadan giderken de
benzer şekilde yıkanıp defnedileceğiz. Temiz geldik¸
temiz gidelim diye. Ama asıl olan maddî ve zahirî temizlikleri yerine getirdiğimiz gibi manevî temizlikleri
de gerçekleştirebilmektir. Çok daha önemlisi hiç kirlenmemektir¸ ne var ki insan olmanın gereği insan
hem maddî kirler¸ hem manevî kirlerle kirlenebilir.
Hükmî kirleri abdest ve gusülde su¸ su bulunamadığı
zamanlarda toprakla gidermek mümkündür. Manevî
günah kirleri ise dua¸ istiğfar¸ iman tazeleme ile
giderilecektir. Onun için abdest organları yıkanırken
İslâm’ın bizden istediği bilinçli bir imandır. Zira mü’minlerin bilinç seviyesi arttıkça iman gücü de artacaktır. Bilinç seviyesi düşük olan iman¸ her zaman yok olmaya
mahkûm cılız bir imandır.
50
B
Mart
B
bu organlara zahiren abdest aldırıldığı gibi¸ sözgelimi tevhid sözüyle kalbe abdest aldırılacak¸ eûzü
besmele ve diğer dualarla ile beyne abdest aldırılacaktır. Bunun için Huzur’a çıkacağımızın
bilincinde abdest almalıyız. Abdestin herhangi bir
temizlik ameliyesi olmadığını düşünmeliyiz. Huzur’a
kabul edilmeden önce abdest almanın¸ mescide gitmek için yürümenin¸ ezana icabet etmenin¸ kâmet
etmenin manen Huzur’a hazırlık aşamaları olduğunu
unutmamalıyız.
Abdest yahut gusül abdesti alırken insan bedenini tümüyle yahut abdest organlarını temizlediği gibi¸ bu organlarıyla yaptığı manevî kirlerden de
tevbe-istiğfar ile arınmaya niyet edecek¸ zihnen bu
arınmayı yapacaktır. Onun için İslâm büyüklerinden
biri abdestini şöyle tanımlar:
“Benim abdestimin bir görünen tarafı vardır¸
bir de görünmeyen tarafı. Zahiren ben¸ abdest organlarımı¸ dinin emrettiği ve belirlediği şekilde¸ suyla
iyice yıkar ve temizlerim. Ama onları yıkarken¸ onlarla işlediğim günah ve hatalarımı düşünür onlardan
da arınmaya çalışırım. Mümkün mertebe abdestimi
bozmamaya çalıştığım¸ abdestimi bozduktan sonra
hemen abdest almaya çalıştığım gibi; günah işlememeye ve günah işledikten hemen sonra tevbe istiğfara sığınırım. Şöyle ki¸ ellerimi yıkarken ellerimle işlediğim günahlarımı hatırlar ve onlardan tevbe ederim.
Zekât¸ hac¸ kurban gibi maddî
alanlarla ilgili dinin hükümlerini öncelikle zengin Müslümanların bilmesi
farzdır. Ancak¸ bu ibadetlerden faydalanma söz konusu olduğunda fakir Müslümanların da bu konularla ilgili kendilerini ilgilendiren hükümleri bilmeleri
farzdır.
Yüzümü yıkarken gözüm¸ ağzım ve yüzümle işlediğim günahlarımı hatırlar¸ onlardan arınmaya¸ tekrar
günahlarla o organlarımı kirletmemeye gayret ederim. Başımı mesh ederken yakışıksız düşüncelerim
için Yüce Rabbimden af dilerim. Kulaklarımı mesh
ederken¸ işittiğim uygunsuz söz ve seslerden dolayı¸
ayaklarımı yıkarken yanlış yerlere attığım adımlardan
dolayı Rabbimden bağışlanmamı dilerim. Organlarımı bu bilinçle yıkar¸ dualarımı bu bilinçle okurum.
Manen ve maddeten tertemiz eylediğimi düşündüğün organlarımı tekrar kirletmemeye gayret ederim.”
Büyüklerimizin abdest ortamlarını seçerken¸
kıbleye yönelme¸ abdest alırken konuşmama¸ abdest alana selam vermeme gibi âdaba riayet etmeleri
de bu anlatılanları sağlamak için değil midir?
Nitekim abdestten sonra okunan şu Peygamber duası ne kadar kapsamlı ve anlamlıdır: “Allahümmecalnî mine’t-tevvabîn
vecalnî mine’l-mütetahhirîn/ Allah’ım
beni manevî ve maddî kirlerden arınanlardan eyle!”
Öyleyse abdest alırken¸ ne yaptığımızın bilincinde olalım¸ abdestle manen ve
madden arınalım. Hep temiz olalım ve hep
temiz kalalım. Abdestli iken yeniden abdest
almak¸ nûr üzerine nûr ise¸ abdest bilinci
bizim maddî ve manevî pırıltılarımızı artırsın.
Zira biz¸ kıyamet günü abdest organları
nurlular olarak çağrılacağız ve Peygamberimizle o halde buluşacağız inşallah!
.......................................................
[i] Bilmen¸ Hukukı İslâmiyye¸ I¸ 18.
[ii] 8/Enfâl¸ 2-3.
[iii] 17/İsr⸠108-109.
Mart
B
51
Arş-ın Meleklerinden
Kalbi Arş’ul Kur’an Olanlara Yakarış
Seval AĞARI ÇAKIR
M
in
n bitk
ü
g
o
ş ve
arılmı
y
elekler
k
ö
M
.
r
“G
i
t
iş
ün
le gelm
a
h
r
Ve o g
i
.
r
b
i
d
e
ind
a
çevres
n
larınd
u
n
n
o
o
ı
n
ı
şr.”
nin Ar
ükleni
y
i
Rabbi
s
e
n
ta
e sekiz
d
n
ü
7)
t
s
ü
a 16-1
(Hakk
52
B
elekler Allah-u Teala’nın nurdan yarattığı
varlıklar. Günahları olmayan , yeme içmeleri bulunmayan Rabbimizin kendilerine
çeşit çeşit görevler verdiği sayıları Rabbimiz tarafından bilinen melekler tahayyül edildiğinde Rabbimin müthiş kudretini göstermektedirler. Bu yazımızda dört büyük melek olan ve çok bilinen Cebrail,
Mikail, İsrafil, Azrail dışındaki meleklerin görevleri
hakkında malumat verip içinde çok hikmetleri barındıran Hamele-i Arşı yani arşı taşıyan melekleri
inceleyeceğiz.
Kiramen Katibîn
Melekleri
Kişinin sağında ve solunda bulunan meleklerdir. Sağımızda olan melek iyi işlerimizi, solumuzda
olan melek ise kötü işlerimizi yazar. Bu meleklere
Hafaza melekleri de denir. Kıyamet günü hesap sırasında yaptığımız işler hakkında şahitlik yapacaklardır.
Mart
B
“İki mütelakkiyan (yazıcı melek, insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazarlar. (İnsanın) her sözünü yanındaki gözetleyici
ve yazmaya hazır bir melek yazar.”Kâf 17, 18
Münker ve Nekir
Ölümden sonra kabirde sorguya çekecek meleklerdir. Ölüye daha önce hiç görmediği bir şekilde
gelecekleri için bu adı almışlardır.
Kul kabrine defnedilip de arkadaşları
onu terk ettiğinde bu iki melek onun yanına gelir ve onu;
Rabbin kim? Dinin ne? Şu Muhammed denilen kimse hakkında ne dersin? Şeklinde üç soru
sorarak sorgularlar. (Ebu Davud
4753, Terğib ve Terhib 7/75, Tirmizi, İbni Hibbân)
Mukarrebûn ve
İlliyyûn
Allah’a çok yakın ve O’nun
katında şerefli mevkii bulunan meleklerdir, Allah’ı tesbih ve anmakla
görevlidirler.
“Hiçbir zaman Mesih de Allah’ın bir kulu
olmaktan çekinmez. Melaike-i Mukarrebun da
ve her kim O’na ibadetten çekinir ve kibirlenirse, bilsin ki o yarın, hepsini toplayıp huzuruna haşredecek.” (en-Nisâ 4/172).
Muakkibat melekleri
Koruyucu meleklerdir.
“Onun (insanın)
önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan muakkibât (takip edici melekler) vardır…”Ra’d 11
Cennetle Görevli Melekler
Cennetle görevli meleklerin başı Rıdvan isimli
melektir. Onlar cennet ehlini orada ebedi kalmakla
müjdelerler. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
Mart
B
“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar
bölük bölük cennete sevk edilirler. Kapıları
açılmış olduğu halde oraya vardıklarında bekçileri onlara: ‘Selamun aleykum! Tertemiz oldunuz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya!
derler.”Zümer 73
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “…Ve melekler de her kapıdan onların yanına girerler:
‘Sabretmenize karşılık selam size! Dünya yurdunun sonu ne güzeldir derler.”Ra’d 23, 24
Cehennem Görevlisi Melekler
Başları Malik isimli melektir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sekar’ın ne olduğunu sen
nereden bileceksin? O ne bırakır, ne de vazgeçer, İnsanın
derisini kavurur. Üzerinde on
dokuz (melek) vardır. Biz cehennemin işlerine bakmakla,
ancak melekleri görevlendirdik. Onların sayısını da, ancak
inkârcılar için bir fitne yaptık…” Müddessir 27, 31
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Malik!
Rabbin bizim işimizi bitirsin diye seslenirler.
Malik der ki: Siz (öylece) kalacaksınız.” Zuhruf 77
Müjdeleyici Melekler
Bunlar mü’min kulların üzerine inerler, vefatları anında ve kıyamet gününde onları korkudan yana
emin olma ve cennet ile müjdelerler.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki:
‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip dosdoğru olanların
üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın ve
üzülmeyin. Size vaat olunan cennetle müjdelenin. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin
dostlarınızız. Gafur ve Rahim olan Allah’ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır derler.” Fussilet 30, 32
53
B
İnsanı Sûretlendirip Rızkını,
Ecelini, Cinsiyetini ve Halini
Yazmakla Görevli Melekler
Nutfe, ana rahmine düştükten 40 bazı rivayetlerde 42, 45, 120 gün ve gece geçtikten sonra Allah
ona bir melek gönderir. Melek onu sûretlendirip kulağını, gözünü, derisini, etini ve kemiğini oluşturur ve
o cenin hakkında Allah’ın buyurduğu şu dört hususu
yazar; Erkek mi, dişi mi? Şaki mi, Said mi? Yani: Cennetlik mi? Cehennemlik mi? Rızkı, Eceli.
Akabinde emrolunduğu şeyler üzerinde artırma
ve eksiltme yapmayarak elinde bir sahife ile “…Şüphesiz
ki sema gıcırdadı. Semanın gıcırdaması ise haklıdır. Çünkü semada, meleklerin
Allah’a secde etmek için alnını koymasından dolayı dört parmaklık (bile boş)
yer yoktur…”Tirmizi 2414, İbni Mace 4190
çıkar.
Müslim 2643, 2646, Buhari
6487, 6488
Allah’a ibadet eden melekler bu melekler için
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Semada bulunan
meleklerden, durmaksızın Allah’ı zikreden,
O’nu tesbih eden, O’na rükû ve secde edenler vardır. Onlar bunu yaparken kibirlenmez,
usanmaz ve yorulmazlar.” A’raf 206, Enbiya 19, 20
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hususu bize şöyle haber verdi:
Salih insanların cenazelerine katılan melekler
Bazı melekler, Müslümanlarla beraber cenazeye
katılır ve define iştirak ederler. Ebu Davud 3177, Nesei 2057
Cuma Günü Mescide Gelenleri Yazan Melekler
Cuma günü olunca mescit kapılarının her birinde gelenleri sırasıyla yazan, imam minbere çıkınca
da sayfaları dürüp hutbeyi dinleyen melekler vardır.
Buhari 891, Müslim 850/24, 25
Dua yahut beddua
eden melekler
“Her günün sabahında iki melek iner ve
bunlardan birisi: ‘Ey Allah’ım! (Malını) infak
edene bir bedelini ver.’ diye dua eder. Diğeri
ise:‘Ey Allah’ım! (Malını) tutana telef ver.’ diye
beddua eder.”Buhari 1364, Müslim 1010/57
Seyyahun melekleri
Seyyahun melekleri gezici meleklerdir.
Bu melekler yeryüzünü gezerek zikir meclisi
ararlar. “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere
bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine
sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.” (Müslim, Zikr 39, 38)
Amin demekle görevli
melekler
Namazda Fatiha Suresi bitiminde amin demekle görevli melekler vardır.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İmam ‘Amin’ dediği vakit
siz de ‘Amin’ deyiniz. Zira kimin
‘Amin’ demesi meleklerin ‘Amin’
demesine denk gelirse, o kişinin
geçmiş günahları affolunur.” buyurmuştur (Buhari, Ezan, 111-112;
Müslim, Salat, 62, 87).
54
B
Mart
B
İnsana hayrı ilham eden
melekler
“İnsanoğluna şeytanın bir dokunması olduğu gibi, meleğin de dokunması vardır. Şeytanın dokunması şerri vaat etme ve hakkı yalanlamadır. Meleğin dokunması ise hayrı vaat
etme ve hakkı doğrulamadır.” (Tirmizi, 3172)
Arş-ı taşıyan melekler
Kur’an ve hadiste ilâhî hükümranlık ve taht
anlamında kullanılan bir terim olan Arş, Cenâb-ı
Hakk’ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî
ettiği yerdir. Arşın büyüklüğü hayalimizi zorlar niteliktedir. Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde arşın
büyüklüğünü şöyle tasvir etmiştir:
“Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a kasem
ederim: yedi sema ve yedi arz, Kürsi’nin yanında çöl bir araziye atımış bir (demir) halkadan
başka bir şey değildir. Arş’ın Kürsi’ye olan üstünlüğü de tıpkı bu çölün o halkaya üstünlüğü
gibidir. (İbn-i Kesir Tefsir 1- 550)”
Arşın sütunları üzerinde kelime-i tevhid yazılıdır
sağında Hz. Peygamber’e
tahsis edilen Makam-ı Mahmûd bulunmaktadır (Tirmizî,
“Menâkıb”, 1; Müsned, I, 398). Göklerle yeryüzünün yaratılmasından önce su üzerinde bulunan arş, yedinci göğün
üzerindeki firdevs (veya adn) cennetinin üstündeydi.
Allah da arşın fevkindedir (Buhârî, “Tevhîd”, 21, “Bediü’l-halk”, 1,
“Cihad”, 4; Tirmizî, “Tefsîr”, 6, 58, 68, “Sıfatü’l-Cenne”, 4). Alt, üst, sağ,
sol gibi yönleri, ağırlığı, gölgesi, köşeleri, sütunları bulunan bu arş göğün üzerinde kubbe şeklinde duran
büyük ve değerli bir nesnedir (Buhârî, “Tevhîd”, 22, 23, “Tefsîr”,
(Süyûtî, el-Hasâisü’l-kübrâ, I, 12-13);
Akılla anlaşılması mümkün olmayan ancak
duyu ve hissiyatımızla anlayabileceğimiz hamele-i
arşı Hz. Peygamber (sav) şöyle anlatmıştır. “Bana
Allah’ın meleklerinden olan arşın taşıyıcılarından bir melek hakkında rivayette bulunmam
için bana izin verildi. Onun kulak yumuşağı ile
ensesi arasındaki uzaklık yediyüz senelik mesafedir.” (Ebu Davud, Sünnet 19, (4727))
“Arşı taşıyan meleklerden İsrafil adında
biri vardır. Arşın köşelerinden biri onun omuzu üzerindedir. Ayakları aşağı arzı, başı da yedinci semayı delip geçmiştir. Halık mahluktan
büyüktür.” (Kütüb-i Sitte, c: 6, 366)
“(meleğin) ayakları ile topukları arasında
altıyüz yıllık (yürüyüş) mesafesi vardır. Topukları ile ayak çukurları arasında altı yüz yıllık at
yürüyüşü mesafesi vardır.” (Kütüb-i Sitte, c: 6, 367)
Hamele-i Arş denen bu meleklerin tesbihi sübhanallahi ve bihamdihidir. Bu tesbihle Arş-ı tavaf ederler. Büyüklükleri tahayyülün ötesinde olan
bu melekler mü’min kullar için dua etmektedirler.
Mü’min suresi 5. Ayette: “Arş’ı yüklenen ve bir de
onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey
Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna
gidenleri bağışla, onları cehennem azabından
koru! (derler).” Diye niyazda bulunurlar.
, c: 3 s: 406-409, 1991)
Yalnız bu müthiş meleklerin bağışlanmasını istediği kulların özellikleri var. Bütün mü’minler için dua
etmiyorlar. Tevbe eden, yaptıklarına pişman olan,
af dileyen mü’minlere dua ediyorlar. Lakin sadece
tevbe etmek de yetmiyor, bir de Allah’ın yolundan
gitmek gerekiyor diyorlar. Ayetin bu kısmına dikkat
edelim. “Tevbe eden ve senin yolundan gidenleri bağışla ve cehennem azabından koru.”
Arşın büyüklüğü bu kadar muazzam iken arşı
taşıyan meleklerin büyüklükleri de muazzam olmalıdır. Arşı taşıyan melekler sekiz tanedir. “Gök yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir. Melekler
onun çevresindedir. Ve o gün Rabbinin Arş-ını
onlarında üstünde sekiz tanesi yüklenir.” (Hakka 16-17)
İşte mü’min öyle bir tevbe yapacak ki onun tevbesi onun bütün hayatını değiştirip Hakk yolunda gitmesine vesile olacak. Gözyaşlarıyla kalbi günah kirlerinden arındırıp; kalbi, Hakk’ın istivasına uygun hale
getirecek. İşte o zaman mü’min kulun kalbi Arş’ul
Kur’an olacak. İşte o zaman Arş-ın Melekleri kul için
yakarışta bulunacak.
65/5; Müslim, “Îmân”, 327, “ (Yusuf Şevki Yavuz, Diyanet İslam Ansiklopedisi,
Mart
B
55
Teknoloji Babalara “Babalığı”
Unutturdu
M. Emin KARABACAK
Ruhen Evde Olmayan
Babalar!
tik
n k ama
a
b
e
c
de
inin sa
n baba
v
e
e
n
r
ü
ö
ş
ü
G
la
ğunu d
u
d
l
l arınız
o
k
i
v
u
e
c
r
o
gö
er, ç
timci l
i
, baba
ğ
u
e
B
a
.
d
r
a
a
l
lar
or
ece
un diy
l
o
ş
iği sür
a
d
d
e
a
k
m
r
a
ön
sn eve d
e
h
eği gö
u
c
r
e
d
n
e
ı
r
la
am
en
ın dev
r
a
l
ı
lar ruh
t
a
n
b
a
b
sıkı
in
anun iç
O
.
a o d al
r
d
o
r
y
a
i
l
r
k
e
t
cu
nce ço
ü
n
ö
ır.
d
eve
kacakt
ı
ç
a
d
rın
56
B
Eskiden anneler çocuklara “Dinimizin direği namaz, evimizin direği babanız!” derlerdi.
Oysa günümüzde babaların yükleri ağırlaşıp evlerde fazla duramayınca ailenin direkleri de zayıflamaya başladı. Babaların yükleri ağırlaşınca çocuklara
gereken zamanı ayırıp onlarla ilgilen(e)memektedirler.
Eskiden evlerde televizyon, telefon, buzdolabı, bilgisayar, araba tekti. Bunlar, tüm ailenin ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bunlar ortak paylaşım olunca hem aile bireyleri birlikteliklerini sağlıyor hem de
ailenin ekonomik gücünü fazla zorlamıyordu.
Oysa günümüzde her odada bir televizyon ve
salon içinde dev ekranlı plazma, herkesin elinde birer dokunmatik telefon ve internetiyle beraber, buzdolapları yetmez oldu derin dondurucular, araba
Mart
B
eşlerin yanında çocuklara da alınmaya başlandı. Aile
bireylerinin teknolojik ihtiyaçlarının yanı sıra eğitim
ihtiyaçları da aile bütçesini zorlamaya başladı.
Hayat teknolojiye bağlı kalınca babalarda daha
fazla kazanmak için daha fazla çalışmaya başladılar.
Eve geç saatlerde gelen babalar, çocuklarına gereken
ilgi ve alaka gösteremeyeceklerinden aile bağlarını
ayakta tutan direklerde zayıflamaya başlayacaktır.
Daha düne kadar sabah kahvaltıları ailecek birlikte yapılır, işine giden işine okuluna giden okuluna
giderdi. Günümüzde sabah kahvaltıları kalktı. Babalar işyerlerinde, çocuklar okulda kahvaltı yapmaktadır.
olur. Yumuşak yatakta yatırmak doğru değildir. Hafif
sert yatakta yatırılırsa bedeni kuvvetli olur. Çocuğa
fazla baskı yapmamalıdır. Sıkılmaktan ve üzülmekten
dolayı kötü huy peyda eder ve kalbi katılaşır.
Herkese karşı alçakgönüllü olmanın faziletini
tekrar tekrar anlatmalıdır. Çocuğun kimseden para
almamasını, bilakis daima para vermesini teşvik etmelidir. Fazla konuşmamasını, katiyen yemin etmemesini, sorulmadan cevap vermeye kalkmamasını,
kendinden büyüğüne karşı saygı göstermesini ve
onun önünden yürümemesini, dilini kötü söz söylemekten, sövmekten ve lânetten korumasını öğretmelidir.”
Akşam yemekleri ise çocuklar, okuldan gelince yiyor ve odalarına çekilmektedirler. Baba işten ne zaman gelirse o zaman
yiyor. Baba çocukların çocuklarda babaların yüzünü görmemektedirler.
Oysa eskiden aile bireyleri akşamları
yemekte birlikte olunur ve günü değerlendirirlerdi. Aile değerlerinden tutunda toplumsal kurallara kadar her şeyi çocuklar burada
öğrenirlerdi. Harçlıklar babadan alınır ve
babalarında evde bir ağırlığı vardı.
Çocuklar eskiden babalarında çekinirdi, annelerde bunun için söz dinlemeyen çocukları babalarıyla korkuturdu. Günümüzde ise çocuklar iş yoğunluğunun içinde babalarını gör(e)memektedir. Görenlerde
geç saatlerde görmekte ve “Aaa, babam gelmiş!”
“Meraba baba!” diyerek odalarını çekilmektedir.
Ailede babanın ağırlığına dikkat çeken İmam
Gazali Hazretleri, baba ve çocuk terbiyesi hakkında
şöyle demektedir:
“Baba, baba olduğunu, büyüklüğünü
hissettirmelidir. Anne de çocuğunu baba ile
korkutmalıdır. Gündüz uyutmamalıdır, zira gevşek
Sonuç olarak babalar, ruhen evde olamayınca
vicdanen de rahat olmayacaklardı. Günümüz babaları çocuklarına yeterli zaman ayır(a)mayıp onlarla
ilgilen(e)medikleri için kendilerini suçlu hissedeceklerdir. Buda babaların çocukların her istediklerini almalarına neden olacaktır. Başka bir ifadeyle babalar,
kişilikleriyle değil aldıklarıyla çocuklarının yanlarında
olduklarını hissettirmeye çalışacaklardır. Bunu sonucunda da günümüz çocuklarının tüm ihtiyaçları
karşılanmamış fakat baba ihtiyaçları karşılanmamış
çocukların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Babaların tekrar eve dönmeleri içinde aile ihtiyaçları
tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Çünkü çocukların
babalara, babalarında çocuklarına ihtiyaçları vardı.
Çocuklara aile olduğunu hissettirebilmek içinde onlarla nitelikli zaman geçirmek
gerekir. Bunun içinde çocuklarla sabahtan akşama kadar beraber olmak gerekmiyor.
Paylaşımların olabileceği ortamlar oluşturarak değerlendirmek gerekir.
Mart
B
57
B
Kuma’sız Babalara
İhtiyaç Var...
Bazı babalar işe, evden erken çıkıp geç gelirken
bazı babalarda eve bedenen gelirken ruhen gel(e)memektedirler. Sadece bedenen eve gelen babalar, evi
de sadece karnının doyurmak ve yatmak için kullanmaktadırlar. Bu babalar, eve geldikleri zaman soracakları ilk şeyde; “Televizyonun kumandası nerdedir?” olacaktır. Kumanda sormayan babalar da
internette sanal alemde gezintiye çıktıkları için yine
ruhen evde olmayacaktır.
Bu babalar internete ya da televizyona ayırdığı
zamanın üçte birini çocuklarına ayır(a)mazlar. Ya da
internette cetleştiği insanlara verdiği değeri çocuklarından esirgerler. Yani başkalarına gösterdikleri ilgi ve
alakayı çocuklarına çok görürler. Bankamatik görevinden başka görevi olduğunu düşünmeyen babalara bir şey sorduğunu zamanda verecekleri tepkilerde
bellidir.
Babamla bir konuda konuşmak istediğimde;
“Seni dinliyorum.” der. Bunun üzerine ben de başlarım anlatmaya. Fakat babam bir taraftan beni dinlerken bir taraftan da elinde televizyon kumandasıyla
kanal kanal gezer. Konuşmamın sonunda baba bu
konuda ne diyorsun dediğimde:
“Hangi konuda?” der. Ben de istemeyerek tepki verdiğimde ise:
“Öf ya, ağız tadıyla bir haber dahi seyrettirmiyorsunuz!” diyerek tepki gösterir.
Görevinin sadece bankamatik görevi olduğunu düşünen babalara da eğitimciler, çocuklarınızla
arkadaş olun diyorlar. Bu, babaların ruhen eve dönmediği sürece sıkıntıların devam edeceği gösteriyor.
Onun için babalar ruhen eve dönünce çocuklarda
odalarında çıkacaktır. Odalarından ve sanal alemde
çıkan çocuklarda aile hayatının bireyi olduğunu fark
edeceklerdir.
Çocuklara aile olduğunu hissettirebilmek içinde
onlarla nitelikli zaman geçirmek gerekir. Bunun içinde çocuklarla sabahtan akşama kadar beraber olmak
gerekmiyor. Paylaşımların olabileceği ortamlar oluşturarak değerlendirmek gerekir.
Babadan Hatıra’sız
Büyüyen Çocuklar!
Çocukların hayatında babalar ne kadar önemli
ise baba ile ilgili hatıralarda o kadar önemlidir. Düşünüyorum da yenil nesil ilerde babalarıyla ilgili hatıra olarak neler anlatacaklar diye. Kendi odalarında
sanal âlemde yaşayan bu çocuklar, ilerde herhalde
sorulursa hatıra olarak şunları anlatacaklardır:
Bizim el kadar bir cep telefonumuz ve bunda
da internetimiz vardı. Biz internette gezinmeye de sanal âlem derdik. Bütün işlerimiz oradan hallederdik.
Hatta oyunlarımız da orada oynardık. Eskiler gibi iletişimimizi ve ihtiyaçlarımızı gidermek için fiziksel gücümüzü kullanarak yapmazdık. Tek parmakla bunu
yapardık.
Yine eskiden insanlar paylaşımlarını sosyal hayatta yaparlarmış. Bizler ise paylaşımlarımızı sanal
Babalar bankamatik görevinin yanında buzdolabı gibi soğuk olunca çocuklar da istemez psikolojik olarak kendilerini yalnız hissedeceklerdir.
58
B
Mart
B
âlemde yapardık. Eskiler hasta ziyaretleri, düğünler,
taziyeler ve bayramlaşmalar için bizzat evlere giderlermiş. Oysa biz odamız tek parmakla bunları hallediyorduk.
Eskiden çocuklar babalarından izin almadan
dışarı çıkamazlarmış. Hatta birçok yerlere de birlikte
giderlermiş. Biz kendi odamızda elimizdeki telefonla
dünyayı dolaşırdık da babamızın ruhu duymazdı.
Birçokları için hayal gibi de olsa bu, aslında
hayatın ta kendisidir. Çünkü çocuklar sanal âlemde,
babalarda iş güçte oldukları sürece hatıra olabilecek
en küçük birliktelikleri olamayacaktır.
Hal böyle olunca günümüz çocukları ilerde
babasıyla anı’sı olmayan çocuklar olacaklardır. “Babamla şunu yaptık, bunu yaptık; şuralara gittik, buraları gittik…” diye çocuklarına anlatacakları bir hatıraları dahi olmayacaktır.
Neden Bu Hale
Gelindi?
Teknoloji çağındaki gelişme ve yenilikler aile
bütçelerini zorlamaktadır. Teknolojideki yenilikleri
takip edebilmek içinde fedakârlık gerekiyor. Ailenin
asli olduğu kadar asli olamayan ihtiyaçları karşılamak
için babalar; ya mesaiye kalıyorlar ya da ikinci bir işle
uğraşıyorlar. Buna bağlı olarak babalar, evlere bedenen oldukları kadar ruhen de yorgun döneceklerdir.
Babalar eve bedenen oldukları kadar ruhen de yor-
gun döndüklerinden, çocuklarına vakit ayırmak bir
yana, en küçük sese tahammül edememektedirler.
Babalar eve geç saatlerde ve yorgun dönünce
ister istemez çocuklarla da ilgilen(e)meyeceklerdir.
Birliktelik sadece bedenen olacağı için bu da çocukları tatmin etmeyecektir. Çocuklarla biraz ilgilen denildiği zamanda: “Ben zaten onlar için çalışıyorum,
ben parayı mezara mı götüreceğim, onların rahatı ve
geleceği için çalışıyorum.” diyerek işin içinden çıkmaya çalışacaklardır.
Babalar bankamatik görevinin yanında buzdolabı gibi soğuk olunca çocuklar da istemez psikolojik
olarak kendilerini yalnız hissedeceklerdir.
Çocuklar ilerde; “Sağ olsun babam buzdolabı
gibi soğuktu, fakat bizim için gecesini gündüzünü kattı.” diye gurur mu duyacaklar. Yoksa “Keşke babamız
iki kazanacağına bir kazansaydı da ruhen bizimle beraber olsaydı. Karnımız düşündüğü kadar ruhumuzu
da düşünseydi” mi diye içerleyeceklerdir.
Çocuklar ilerde babam meşhurdu, zengindi
gibi şeyleri anlatarak mutlu olmayacaklaradır. Benim
babam bakan, benim babam başkan, benim babam
fabrikatör, benim babam müdür, benim babam gazeteci, benim babam yazar… diyene de pek rastlayamazsınız. Çünkü bunlar babasına ait ve kendisine ait
bir şey yoktur. Arkadaş ortamlarında bunlardan pek
bahseden de olmaz. Bahsedilse dahi diğer çocuklar
tarafında pek tasvip edilmez.
“Biz yazın babamla köye gittik, tatile
gittik, piknik yaptık, derece yüzdük, balık tuttuk, eşeğe bindik, dağlara çıkıp mantar topladık, kartopu oynadık, kardan adam yaptık,
bunu yaptık şunu oynadık…” gibi kendisine
ait olan kendisinin de içinde olduğu şeyleri
paylaştıklarında mutlu olmaktadırlar. Bu, diğer çocuklar tarafından hayranlıkla dinlenilmektedir.
Sonuçta çocuklar; babalarının malı
mülküyle değil, çocukla geçen hatıralarıyla
gurur duyacaktır. Çocuklara gerçek miras bırakmak isteyen babalar, çocuklarıyla yaşanmış dolu dolu hatırlar bırakabilmelidirler.
Mart
B
59
Hz. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb (r.a)
Salih KAYA
İ
kinci halife Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu ve mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’nın ana-baba bir kardeşi,
fâkih ve muhaddis sahâbî. Ebû Abdurrahman
künyesi ile tanınan Abdullah’ın annesi Zeynep bnt.
Maz’un el-Cümeyhî’dir.
60
sıl
cın na
a
ğ
a
,
n
’i
asınEkrem
i
m
l
a
l
û
s
k
ı
a
ç
a
“R
uğunu
d
l
uğu
o
ç
a
acı old
ğ
a
bir ağ
a
m
ce hur
abası
B
.
i
d
e
dan ön
”d
doğdu
e
u söym
n
i
b
u
b
k al
n
e de
h
Peki n
“
,
r
b du l l a
e
A
,
e
Öm
c
in
n
? ” de y
n
i
d
nda s e
e
u
r
u
lem
z
hu
llah’ın
u
l
konuş
û
n
s
e
a
k
r
“R
u
dur
Bekir
m”
û
b
E
rme di
ve
ö
g
n
u
yg
mayı u
Abdullah b. Ömer’in, peygamberliğin üçüncü
yılında doğdugu kaydedildiği gibi onun nübüvvetten bir yıl önce dünyaya geldiği söylenmektedir.
(İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Kahire 1286, 111, 230).
B
Mart
Babasıyla birlikte, küçük yaşta İslâm’a girdi ve yine babası ile birlikte Medine’ye hicret etti.
Tamamıyla İslâm toplumunda ve İslâm terbiyesiyle
yetişti. Yaşı küçük olduğu için Bedir ve Uhud gazalarına Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından katılmasına müsâde verilmedi. (Buhârî, Megâzi, 6). Ancak
onsekiz yaşlarında iken Hendek gazvesine ve daha
sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında meydana
gelen bütün savaşlara katıldı. Mekke fethinde, Mûte
savaşında, Tebük seferinde ve Vedâ Hacc’ında bulundu.
B
Abdullah b. Ömer, İslâm devleti bünyesinde
meydana gelen anlaşmazlıklarla ortaya çıkan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karışmadı, tarafsız
kaldı ve devlet kadrolarında vazife almadı. Zira oğlunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: “Bir evden bir kurban yeter” demişti. Babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye
görevli olan şûrâ’ya sadece müşâvir olarak katıldı.
Hz. Ömer oğluna şûrâ’ya katılmasını ancak aday olmamasını tavsiye etmişti. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmilfi’t Tarih, 111, 65 vd.)
Hz. Osman (r.a.) zamanında,
İbn Ömer, devlet işlerine müdahalede bulunmuyordu. Bir gün Hz. Osman, İbn Ömer’e kadılık yapmasını,
müslümanların arasındaki hukukî
anlaşmazlıkları hâlletmesini teklif
edince özür dileyerek kadılık vazifesini kabul etmemiş, Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)’in bir sözünü hatırlatmıştı;
- Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuşlardır ki: “Kadılar üç çeşittir. Birincisi câhillerdir. Bunların yeri Cehennemdir. İkinci
zümre âlimleridir, fakat dünyaya meyilleri vardır, ilimleri ile
amelleri bir değildir, bunlarda Cehennemliktir.
Üçüncü zümre ise hem âlim, hem de dünyaya
meyli olmayanlardır.” (Ebû Dâvud, Akdiye, 2).
- Hz. Osman, Hz. İbn Ömer’e dedi ki: “Ama,
senin baban Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında
kaza işleri ile uğraştı ve kadılık yaptı.”
- “Evet, doğrudur, fakat babam bir mesele ile karşılaşınca Rasûl-i Ekrem’e müracâat
eder, müşküllerini hâlletmede zorluk çekmezdi. Çünkü Rasûl-i Ekrem müşkil bir mesele ile
karşılaşınca onun da müşkilini vahiy hâllederdi. Şimdi Rasûl-i Ekrem aramızda yok ki prob-
lemlerimizi ona götürelim. Allah şimdi bizim
yardımcımız olsun.” Hz. Osman da bu hususta
Hz. İbn Ömer’e fazla ısrarda bulunmadı.
Hz. İbn Ömer, hükümet ve devlet işlerinden
uzak kalmasına rağmen hak yolunda cihâd edip İslâm fetihlerine katıldı. Nitekim Hicret’in yirmiyedinci
yılında Afrika’da Tunus, Cezayir, Merakes seferine
katılmıştı.
İbn Ömer Hicret’in otuzuncu senesinde Horasan ve Taberistan fetihlerinde bulundu ve onun Taberistan fethinde bir Dihkan’ı öldürdüğü bilinmektedir. Ancak hükümet ve
devlet işlerine müdahâle hususunda
çok ihtiyatlı davranıp, daima uzak
kalmayı tercih etti.
Hz. Osman’ın şehâdetinden
sonra ilmî yüceliği, kahramanlığı ve
mücahidliği Hz. Ömer’in oğlu olması sebebiyle halîfe olması istendiyse
de kabul etmedi. Hz. Ali tarafında
yer aldı. Dahilî olaylara karışmadı.
Sıffin olayından sonra da halifelik
tekliflerini reddetti. Muâviye zamanında 669 yılında Hz. Peygamber’in
güvenini kazanmış ve bayraktarlığını yapmış olan Halid b. Zeyd Ebu Eyyub el-Ensâri
ile İstanbul surları önlerine kadar gelip, İstanbul’un
ilk muhasarasına katıldı. Onun devlet bünyesinde
ve islâm toplumunda meydana gelen iç karışıklıklar
sırasında temkinli davrandığını görmekteyiz. Fakat
Sıffin’de Hz. Ali’ye muhalefet edenlere ve Abdullah
b. Zübeyr’i Kâbe’de muhasara edip şehid edenlere
karşı savaşmadığına pişman olduğunu bizzat kendisi
ifâde etmiştir. (İbn AbdülBerr, el-istiâb, II, 345), Haccac’a karşı savaşmadıysa bile onun zulmünden asla
çekinmeden islâmî ahkâmı çiğnemesine karşı susmayıp onu gerektiğinde sert bir şekilde uyarmıştı. Hattâ
onun bu gibi uyarılarına kızan Haccac b. Yusuf, Abdullah’ı öldürtme yollarını aramıştı.
Çok hadîs bilmesine rağmen büyük titizliğinden çok az rivâyette bulunurdu.
Abdullah b. Ömer’den Nâfi ve İmam Mâlik b. Enes’in rivâyetleriyle gelen hadisler en
sağlam rivâyetler olarak değerlendirilmekte ve bu rivâyet zincirine “Altın Zincir” adı verilmektedir.
Mart
B
61
B
Nihâyet hicretin yetmişdördüncü yılında Abdullah b Ömer seksendört veyahut seksen beş yaşında
iken vefat ettiği (İbn Sa’d, Tabakat, IV, 187), başka
rivâyetlerde de onun seksenaltı yaşında vefat ettiği
kaydedilir. (İbnü ‘l-Esir, Üsd ü ‘l-Câbe, I V, 230-23 1)
Hac mevsiminde adamın biri ucu zehirli bir mızrak ile Abdullah b. Ömer’i ayağından yaraladı. Vücûdu zehirlendi. Bu zehirlenme vefatına sebep oldu. Bir
rivâyete göre yukarıda söylediğimiz gibi bu yaralama
Haccac b. Yusuf’un tertibi idi.
İbnü’l-Esir’in kaydına göre, Haccac b. Yusuf
minberde hutbe okuyordu. Hutbe’de Abdullah İbn
Zübeyr’e ağır sözler söylemiş ve bazı ithamlarda bulunmuş, onun Kur’ân-ı Kerim’i tahrif ettiği iddiasını
ortaya atmıştı. İbn Ömer düşünmeden ve çekinmeden Haccac’a bağırıp: “Yalan söylüyorsun, bunu
ne İbn Zübeyr yapardı, ne de senin bu işe gücün yeter!...” demişti.
İbn Ömer’in halkın toplu bulunduğu bir yerde
böyle sert konuşmasından Haccac fena halde bozulmuş, ona kin besleyip çok kızmıştı. Açıktan açığa
ona bir şey yapamayacağından gizlice ve hainlikle
intikam almayı düşünmüştü. (İbn Hallikân, Vefayatü’l Ayan, II, 242). Ancak İbnü’l-Esir Haccac’ın hutbe
meselesini başka türlü anlatmaktadır. Ona göre, Haccac hutbeyi çok uzatmış, o kadar uzatmıştı ki, ikindi
namazına vakit daralmıştı. Bu ara ibn Ömer, “Güneş
seni beklemiyor” diye ihtarda bulunmuştu. İkinci bir
rivâyete göre, İbn Ömer’in onu beklemeyip kıymet
vermemesine Haccac’ın canı sıkılmış, firavunluğu tutmuştu. Fakat Emevi hükümdarı Abdülmelik b. Mervan’ın korkusundan İbn Ömer’e karşı gelemiyordu.
Bu meselenin iç yüzünün bu şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa imkân bulduğu takdirde Haccac, İbn
Ömer’i bir an evvel ortadan kaldırmada tereddüt etmezdi. (İbnü’lEsir, Üsdü’l-Gâbe, 111, 230)
Hac mevsiminde halkın kalabalık bulunduğu
bir sırada kim vurduya getirmek için Haccac bu hâdi-
seyi tertiplemişti. Hattâ İbn Ömer hastalandığı sırada
Haccac ziyaretine gitmiş suçlunun yakalanıp cezalandırılması meselesi söz konusu olmuştu. İbn Ömer o
sırada Haccac’a:
“Sen silahla Harem-i Şerif’e girilmesine
müsâade ettiğin için bu olay meydana geldi.
Harem-i Şerif’e silahlı girmenin doğru olmadığını biliyordun. Bunun önüne geçmiş olsaydın bu hâdise olmazdı” demiş, o da susmustu (İbn
Sa’d, Tabakat, IV, 187 vd.).
İbn Ömer Medine’de vefat etmeyi arzu ediyordu. Zira son günlerde Mekke’de vaziyetin iyi olmadığını sezmişti. Cenab-ı Hakk’a dua ediyor: “Allah’ım,
beni Mekke’de öldürme!” diye yalvarıyordu. Oğlu
Sâlim’e şöyle vasiyet etmişti: “Ben Mekke’de ölürsem
beni Harem hududu civarında defnet, sen de buradan göçüp git!” İbn Ömer bu vasiyetinden birkaç gün
sonra vefat etti.
Vefatını müteakip vasiyeti gereğince halk toplandı. Haccac da suçluluğunu örtbas etmek için cenaze namazına katıldı. Hatta namazını Haccac’ın kıldırdığı bilinmektedir. (İbn Sa ‘d, Labakat aynı yer). Vefat
ettiğinde onbiri erkek onbeş çocuğu vardı.
Abdullah b. Ömer helâl ve harama ait hadisleri en çok bildiren râvidir. Genellikle
işittiği hadisleri yanılgıyı azaltmak, unutkanlığı ortadan kaldırmak için devamlı yazardı. Gerekmedikçe de hadis rivâyet etmezdi.
62
B
Mart
B
Muhit ve aile olarak tamamen islâmî terbiye
ile yetişmesi ve Rasûlullah’ın sohbetlerinde devamlı
bulunması ona bizzat hizmet etmekle şereflenmesi,
fıtraten üstün hâllere sahip olmasından dolayı zamanının bütün ilimlerinde mâhir ve üstad olmasını sağladı. Her konuda çok dikkatli araştırmayı, incelemeyi
severdi. Sahâbe içinde dünyaya önem vermemesi
örnek gösterilirdi. Haram ve şüpheli konularda çok
titiz davranırdı.
Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri hususunda da sahâbenin ileri gelenlerindendi. Bir gün Hz. Peygamber, ashâb-ı kirâm’a İbrahim sûresi Yirmidördüncü âyetinde
geçen “ağaç”ın nasıl bir ağaç olduğunu sormuş. Hiç
kimse cevap verememişti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun
“hurma ağacı” olduğunu açıklayıp da oradakiler dağılınca Abdullah b. Ömer yolda giderken babasına
“Rasûli Ekrem’in, ağacın nasıl bir ağaç olduğunu açıklamasından önce hurma ağacı olduğu kalbime doğdu” dedi. Babası Ömer, “Peki
neden bunu söylemedin?” deyince, Abdullah
“Rasûlullah’ın huzurunda sen ve Ebû Bekir
dururken konuşmayı uygun görmedim” demişti
(İbn Hâcer, Fethu’l-Bârî Serh Sahihi’l-Buhâri, Mısır
1959, IX, 449). Bu da onun Allah’ın âyetlerine vukûfiyetini gösterir.
Abdullah b. Ömer helâl ve harama ait hadisleri
en çok bildiren râvidir. Genellikle işittiği hadisleri yanılgıyı azaltmak, unutkanlığı ortadan kaldırmak için
devamlı yazardı. Gerekmedikçe de hadis rivâyet etmezdi.
İbn Ömer tefsirde olduğu kadar hadis ilminde
de ileri gelenlerden de hadis hâfızları arasında ün kazanmış sahâbîlerdendir. Elimizde mevcut hadis kitaplarında İbn Ömer’den ikibinaltiyüzotuz hadis rivâyet
olunmuştur.
Bunlardan yüzaltmışsekiz tanesi Buhârî ve
Müslim tarafindan müştereken rivâyet edilmiştir.
Buhârî’de seksenbir, Müslim’de de otuzbir; Ahmed b.
Hanbel’in Müsned’inde ikibinondokuz hadis ayrıca
naklolunmaktadır.
İbn Ömer Rasûl-i Ekrem’in sözlerini, fiillerini
sevk ve zevk ile izlerdi. Ekseriya Rasûl-i Ekrem’in hizmetinde ve huzurunda bulunurdu. Bulunmadığı zaman da Rasûl-i Ekrem’in söz ve fiilini huzurda bulunanlardan sorar, tetkik ederdi. Bir meselede şüpheye
düştüğü, yahut iyi anlamadığı takdirde hemen Rasûl-i
Ekrem’e gidip öğrenirdi. Bu suretle Rasûl-i Ekrem’in
söz ve fiillerine ait hadisleri toplamış, hıfzetmişti.
Hadîs-i Şeriflerin ümmet içinde yayılması
ve ümmetin evlatlarına öğretilmesi hususunda İbn
Ömer’in büyük hizmeti olmuştur. Hadisi iyi bilip,
iyi tetkik edenlerdendi. Bildiğini öğretmekten büyük
zevk duyardı. Rasûl-i Ekrem’in vefâtından sonra altmış yıl yaşadı. Ömrü boyunca Rasûlullah’ın hadislerini islâm ümmeti arasında yaymakla vakit geçirdi.
Nitekim elimizde bulunan hadislerin nakil silsilesinin
çoğu Abdullah İbn Ömer’e dayanmaktadır.
İbn Ömer, Medine’de ders halkası oluşturarak
hadîs öğretirdi. Bundan başka her zaman hac mevsiminde Mekke’de islâm dünyasının dört bir yanından
gelen hacılara Rasûlullah’ın hadislerini öğretme konusunda büyük gayret sarfederdi.
Çok hadîs bilmesine rağmen büyük titizliğinden
çok az rivâyette bulunurdu. Abdullah b. Ömer’den
Nâfi ve İmam Mâlik b. Enes’in rivâyetleriyle gelen hadisler en sağlam rivâyetler olarak değerlendirilmekte
ve bu rivâyet zincirine “Altın Zincir” adı verilmektedir. Abdullah b. Ömer’den hadis öğrenimi görenler
arasında başta Abdullah b. Abbâs olmak üzere Câbir
b. Abdullah, Saîd b. el-Müseyyeb, Said b. Cübeyr,
Abdullah b. Keysân, Hasan-ı Basrî, Nâfi, Mücâhid,
Tâvûs, Enes b. Sîrin gibi meşhur muhaddisler ve
oğullarından Hamza, Bilâl, Abdullah ve Ubeydullah
vardır. İbn Ömer bu hadis ilminden dolayı çok hadis
rivâyet eden Muksirûn sahâbeler arasında yer almaktadır.
Mart
B
63
B
Abdullah’ın, muhaddisliğinin yanı sıra fakîh bir
sahâbî olduğu da bilinen bir husustur. İbn Ömer ömrünü Medine’de geçirmiş ve fıkıh üzerinde çalışmıştır.
Medine’nin fıkıh âlimlerinin birçoğu fetvalarında İbn
Ömer’in bilgisinden faydalanmışlardır. Ehl-i Sünnet’in dört imamından biri olan İmam Mâlik’in fıkhı,
Abdullah İbn Ömer’in fetvaları ile doludur. İmam Mâlik’in dediği gibi, Abdullah b. Ömer fıkıh âlimlerinin
başında gelenlerdendi. Eğer İbn Ömer’in fıkıhtaki fetvaları toplansa büyük bir eser meydana gelir. Nitekim, Mısır’lı âlim M. Revvâs Kal’acı “Mevsû ‘atu Fıkhî
Abdullah b. Ömer” (Abdullah b. Ömer’in Fıkıh Ansiklopedisi) adıyla bir eser vücûda getirmiştir. (Beyrût 1986). İslâm fıkıh ulemâsının en ileri gelenlerinin
bildirdiklerine göre, islâmî meselelerde İbn Ömer’in
sözleri ile amel etmek yeterlidir.
Abdullah b. Ömer uzun bir ömür sürdüğünden
peygamberimizden sonra altmış yıl müddetle fetva
vermiştir. Ancak fetva verme konusunda çok ihtiyatlı
hareket ederdi. Şahsiyet olarak; iyilik etmeyi, sadaka
vermeyi, hayır yapmayı, hele köle azad etmeyi çok
severdi. Sağlam karakterli, iyi ve güzel huylu olup,
kötülüklerden kaçınırdı. Her yaptığı işi Allah rızası
ıçın yapardı. Kendi yüzük taşında: “Allah Teâlâ’ya,
Allah için hâlis ibâdet etti.” ibâresi yazılıydı.
Dünya malına, dünya zevklerine hiç gönül vermezdi. Sahâbe’den Câbir b. Abdullah: “Ömer ve oğlu
Abdullah’dan başka içimizde dünyaya meyli
olmayan kimse yoktur.” derdi.
İlimde imamlığa yükselen muhaddis ve tâbiînin
büyüklerinden olan Nâfi, Abdullah b. Ömer’in azatlısıdır. Nâfi köle iken İbn Ömer onu onbin dirheme
satın alıp, “Seni Allah rızası için azat ettim”
diyerek kölelikten kurtarmıştır. Kölelerinden ibâdet
edeni gördükçe hemen onu âzad ederdi. “ibâdeti göstermelik yaparak âzad olmak isteyenler olursa
ne yaparsınız?” diye ona sorulduğunda Abdullah’ın
“Hayır için aldanmaktan iyi şey var mıdır?”
buyurdukları meşhûrdur. İmam Nâfi, Abdullah için:
“Her zaman dualarında belirttiği gibi bin köle
âzad ettikten sonra vefat etti.” demişti. Çoğu
zaman sırtındaki kaftanını çıkarıp gördüğü bir fakire
verirdi.
Abdullah b. Ömer’in evinde misafir eksik olmazdı. Akşam yemeklerini yalnız yediği nadirdir.
Mutlaka misafiri olur, olmazsa arar bulurdu. Kendisi
de dostlarının evinde üç günden fazla misafir kalmaz-
64
B
dı. Evinde en zarûrî ihtiyacını karşılayan eşya bulundururdu. Cuma’dan önce mutlaka yıkanır, abdest
alır, güzel kokular sürünürdü. Her namaz için abdest
alır, geceleri çok namaz kılardı.
Abdullah’ın oğlu Hâlid’in âzad ettiği Ebû Gâlib
şöyle anlatır: “Abdullah b. Ömer Mekke’ye geldiğinde sık sık bize misâfir olurdu. Geceleri teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabah namazı
yaklaştığı zaman bana “Kalkıp namaz kılmayacak mısın? Kur’ân’ın üçte birini de okusan
yeter.” dedi. “Sabah yaklaştı, kısa zamanda
Kur’ân’ın üçte birini okuyup yetiştiremem”
dedim. Bana dönerek: “İhlâs sûresi Kur’ân’ın
üçte birine eşittir.” dedi.
İmam Nâfi’nin naklettiğine göre, Abdullah b.
Ömer mûsikîyi sevmezdi. Teganni ve saz seslerine kulaklarını tıkardı. Bir gün birisi yanına yaklaşarak: “Abdullah, Allah için seni çok seviyorum” dedi. Abdullah
da: “Ben de Allah için seni hiç sevmiyorum.
Çünkü sen ezanı teganni ederek, şarkı söyler
gibi okuyorsun” buyurdu.
Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Kötülüğe karşı hep iyilikle karşılık verirdi. Zeyd b. Eslem şu
olayı anlatır: “Adamın birisi yolda Abdullah b.
Ömer’e sövüp saymaya başladı. Abdullah evinin kapısına varıncaya kadar onu sabırla dinledikten sonra adam dönerek, “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz” dedi.
Mart
B
Çok az yemek yerdi. Hele acıkmayınca hiçbir
sey yemezdi. Bir gün dostlarından birisi ona hazım
kolaylaştırıcı bir ilâç hediye etmek istedi. O dostuna
şu cevabı verdi: “Ben hiçbir yemekten karnımı
doyururcasına yemedim. Hazım ilâcına ihtiyacım olacağını zannetmiyorum.”
Bu kadar tok gözlü olmakla beraber aynı zamanda son derece müstağni bir kişi idi. Kimseden bir
şey istemezdi. Herkes ona hizmet etmek ister, fakat o
asla kabul etmezdi.
Bir oturuşta binlerce dirhem para dağıtmış olan bir
zâtın bütün ev eşyası bir halı veya kilim ve bir de yataktan ibaret idi. Bunların bütün kıymeti yüz dirhem
tutmazdı.
Abdullah varlıklı olmakla beraber yaşayışı işte
bu kadar sâde idi. Cuma günleri hariç, güzel koku
kullanmazdı. Yalnız cuma günü iyi elbise giyerdi. Bir
gün Cuma’dan sonra yolculuğa çıkması gerekti. Güzel elbiselerini giymişti. Bu elbiseyi eve gönderip değiştirdi ve normal elbiselerini giydi.
Bir ara Abdülaziz b. Hârun ona haber gönderip ihtiyaçlarının ne olduğunu bildirmesini istemiş,
İbn Ömer onun davranışına karşı şu cevabı vermişti:
“Siz, geçimleri size ait olanların, geçimlerini
üzerinize almış bulunduğunuz kimselerin ihtiyaçlarını temin ederseniz daha iyi olur” (İbn
Sa’d, Tabakat, IV, 174).
İbn Ömer şekil ve şemâli hususunda babası
Ömer’e çok benzerdi. Uzun boylu ve esmerdi. Sakalı
ağardığı zaman koyu sarıya boyardı. Zira sakalının
rengi de koyu sarıydı.
Ancak İbn Ömer bir şey hediye edildiğinde onu
geri çevirmezdi. Nitekim Muhtar mal ve mülkünün bir
çoğunu İbn Ömer’e hediye etmiş, o da kabul eylemişti. “Bize hediye edilenleri biz de hediye eder,
Hak yolunda dağıtırız.” demişti. Ve bütün hediyeleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştı.
- İnsanoğlu Allah’tan başka hiçbir şeyden
korkmazsa Allah’u Teâlâ ona hiçbir şeyi musallat etmez.
Bir ara İbn Ömer’in halası Ramle ona ikiyüz
dinar altın para göndermişti. Emir Muâviye ise bir
aralık onun ihtiyaçları için yüz bin dinar yollamıştı.
Muâviye bu parayı gönderirken İbn Ömer’in Yezîd’e
bey’at etmesini de düşünerek buna başvurmuştu. İbn
Ömer bunu kabul etmemiş, “Benim imanım sizin
paranızdan daha değerlidir.” demişti . (İbn Sa ‘d,
aynı yerler).
Abdullah b. Ömer’in yaşayışı her türlü gösterişten uzak idi. O bu hususta mükemmel bir örnektir.
Abdullah b. Ömer’in Bizzat Peygamber Efendimiz’den Duyarak Naklettiği Bazı Hadisler
- Nasihat olarak ölüm yeter.
- İstediğini ye, istediğini giyin. İnsanları
yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür.
- Sağlığında hastalığın ve hayatında ölümün için tedbir al.
Abdullah İbn Ömer (r.a.) buyurdu ki:
- Ey insan bedeninle dünyada ol, kalbinle
âhireti bul.
- Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az
konuşmaktır.
- Haramdan kaçınmadıkça ibâdetler kabul olunmaz.
Ebû Seleme b. Abdullah şöyle demiştir: “Abdullah İbn Ömer vefat etti. O fazilette babası Ömer’e çok benzerdi. Hz. Ömer kendisinin
benzerlerinin çok olduğu bir zamanda yaşamıştı. Fakat Abdullah İbn Ömer ise kendisinin bir benzeri bulunmayan bir dönemde yaşamıştı.”
Mart
B
65
Allah Dostları
Selami ŞEN
T
in için
t
e
m
üm
i
iz, bu
s
e
h
lplerin
p
a
k
a
“Şü
l
uy
e
’ın nur
h
a
terbiy
l
l
i
A
n
i
r
e
de
l
efis
ymış, n
r
ı
lmasa
d
o
n
ı
r
a
l
ar
n
sa
uh
âmil in
k
ş
i
an ve r
m
m
i
et
,
r
n la
i.
slüma
ü
çökerd
m
,
n
ı
a
d
t
k
ço
amber
ından
g
m
y
ı
e
k
P
a
.
z
b
H
saydı,
an
a
m
l
o
yesi ol
a
g
ş
i
Onlar
l
i
er
si
n gönd
erbiye
t
s
i
f
e
s.a.v.’i
en
zliği v
i
m
e
t
i.
kalp
şmezd
e
l
k
e
ç
ger
66
B
asavvufun, tarihte oynadığı rolün önemi
çok büyüktür. Çünkü, müslüman toplumların tarih boyunca yaşadıkları bunalım ve
çalkantı dönemleri, tasavvuf büyüklerinin davet
ve irşad faaliyetleri sayesinde aşılmıştır. Kalplerin Allah’la, toplumun ahlâkla irtibat ve ilgisinin
azaldığı, batınî hastalıkların iyice yayılarak, tamah ve ihtirasın gözleri bürüdüğü zamanlarda,
imdada yetişen hep onlar olmuştur.
Allah dostları, bu dünyaya hizmet etmek
için geldiklerini düşünmektedirler. “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran, 110) ayetinin övdüğü
kimselerden olmak için insanlara hizmeti tercih
etmişlerdir. Rasullulah s.a.v. Efendimiz’in, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı
olandır.” (Tebaranî; İbnu Ebi’d-Dünya) hadisindeki ‘hayırlı insan’ olmayı hayatlarının prensibi
edinmişlerdir.
Mart
B
İnsanlığın
Hizmetkârları
Allah dostları, ilim öğretmekten ilim ehlinin ihtiyaçlarını karşılamaya, fakir, yetim ve garipleri gözetmeye, hastaları ziyaret edip, gerektiğinde savaşa
gitmeye kadar her hizmete talip olmuşlardır. Cami,
aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının da inşasında öncülük etmişlerdir.
Onlar, vakıf insanlar olarak tanınırlar. Maddi-manevi neye sahip iseler, hepsini Allah yolunda
harcayıp ahiret sermayesi yapmışlardır. İslâm alemindeki vakıfların çoğu, sufilerin başında bulunduğu hizmet birimleri idi. Günümüze kadar gelen bu hizmet
kervanı, ancak gönlü zengin, eli açık, mert ve cömert
insanlar tarafından yürütülmüştür.
Allah dostları, halka hizmeti ve insanların yükünü çekmeyi peygamberlerin başta gelen sünnetlerinden görüyorlardı. Bu sünneti ihya etmek için sadece
mallarını değil, canlarını bile veriyorlardı. Herkesin
hayranlıkla andığı büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s.
şöyle der:
“Sufi ,toprak gibidir. Üzerinde iyileri de
kötüleri de taşır. Bulut gibidir, herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir, herkese rahmet olur,
fayda verir. Üzerine her türlü pislik atıldığı
halde, bu pislikleri içinde eriten, temizleyen
ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak
gibidir.”
Büyük veli Sehl b. Abdullah k.s. da sufiyi şöyle
tanıtır: “Sufi, herkese kanını helal, malını mübah gören kimsedir. Yani sufi, neyi varsa onu
Allah için başkalarına feda eden kimsedir.”
Gerçekten de onlar, davet ve irşatlarında, mümin-kâfir bütün insanlığa bir aile gibi bakıp, bu ailenin bütün fertlerini muhatap almışlardır. Herkese,
şefkatle, ayrım yapmadan muamele etmişlerdir. Çünkü onlar Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkını temsil
ediyorlardı. Efendimiz s.a.v.’in,bütün insanlara peygamber gönderildiği gibi, onun vârisi olan bu kâmil
insanlar da bütün insanları muhatap alıyorlardı.
Allah dostları, İslâm’ı aşk ile yaşayıp yaymaya,
kalbleri fethetmeye çalıştılar. İnsanları Allah için sevip,
ilâhi dava uğruna kendilerini feda ettiler. İnsanların
önünde maddi ve manevi güzelliklere ayna oldular.
Sevenlerine asla ihanet etmediler. Onlara da
Allah için sevmeyi öğrettiler. Kötü sıfatlarını değiştirdiler, kendilerine benzettiler. Allah dostlarındaki edeb ve
güzel ahlâkı gören müslümanlar dinlerini daha iyi tanıdılar. Müslüman olmayan pek çok kimse de İslâm’a
girdi. Onların vefatlarına müslümanlar da, müslüman
olmayanlar da ağladı. Çünkü, kâmil insanlar bütün
insanlığın ortak değeri güzel ahlâkı temsil ediyorlardı.
Bütün tasavvuf büyüklerinin bağlılarından istediği ilk şey, sağlam bir iman ve güzel
bir tevbeden sonra, dini Sünnet’e uygun yaşamalarıdır. Bu halleriyle sufiler, İslâm aleminde bid’atların, yanlış ve bozuk inançların önünü kesmişlerdir.
Mart
B
67
B
İmam Şaranî k.s. naklediyor: “İmam Ahmed
b. Hanbel r h.a. vefat ettiğinde, yahudi, hıristiyan ve mecusilerden yirmibin kişi cenazesine
katıldı ve bir çoğu o gün müslüman oldu.”
Mevlana Celaleddin Rumî k.s. vefat ettiğinde
ise bütün dinlerden binlerce insan ağladı. Cenazede
büyük bir izdiham oldu. Kimi müslümanlar, yahudi ve
hıristiyanlara: “Sizin bu cenazeyle ne ilginiz var, kendi işinize bakın!” dediklerinde, haham ve papazlar:
“Biz geçmiş peygamberlerin asıl davalarını, insanlara
anlatmaya çalıştıkları gerçekleri, onun sözlerinde bulduk. O bizim de alimimizdir.” cevabını verip, kendi dil
ve dinlerine göre dualar ederek cenazeye katıldılar.
Kur’an ve Sünnet
Yolunu Gösterdiler
Allah dostları, Allah’ın boyası ile boyanmış kimselerdir. Bu büyükler Yüce Allah’a nasıl dost olunacağını bir ömür boyu yaşantıları ile göstermişlerdir. Bu
dostluklarını Kur’an ve Sünnet’e uyarak yapmışlardır.
Böylece İslâm’ı hakkıyla yaşayıp, bir hayat tarzı olarak insanlığa sunmuşlardır. Kur’an ve Sünnet’e uymayan bütün söz, davranış, yaşayış ve halleri boş ve
batıl görmüşlerdir.
Bütün tasavvuf büyüklerinin bağlılarından istediği ilk şey, sağlam bir iman ve güzel bir tevbeden
sonra, dini Sünnet’e uygun yaşamalarıdır. Bu halleriyle sufiler, İslâm aleminde bid’atların, yanlış ve bozuk inançların önünü kesmişlerdir. İnsanları Allah ve
Peygamber sevgisi etrafında toplamışlardır. Yaşadıkları her devirde, ibadet neşesini, Peygamber aşkını,
Kur’an sevgisini, edep, hürmet ve halka hizmet anlayışını yeniden canlandırmışlardır.
Ebu’l-Hasen en-Nedvî rh.a., Allah dostları için
şunları söylüyor: “Şüphesiz, bu ümmetin içinde
Allah’ın nuruyla kalplerini arındırmış, nefis-
lerini terbiye etmiş kâmil insanlar olmasaydı,
müslümanlar, iman ve ruh bakımından çoktan çökerdi. Onlar olmasaydı, Hz.Peygamber
s.a.v.’in gönderiliş gayesi olan kalp temizliği
ve nefis terbiyesi gerçekleşmezdi.
Bu hedeften uzaklaşan İslâm ülkelerine bakınız.
Korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu
uçurumu ne ilimde derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne
de edebiyat zenginliği doldurabilir.
Bu durum, devası olmayan ruhi ve ahlâki bir
buhrandır. Çözümü hiç de kolay olmayan toplumsal
bir meseledir. Zira o buhranda insanlar, madde ve
malın kurbanı, toplumsal hastalıkların müptelasıdır.
Gerek dinî, gerekse milli kültür almış olan aydınlar, makam-mansıp kurbanı, riya, benlik, yükselme aşkı, iki yüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilmek gibi hastalıklarla karşı karşıyadır.
Politik ve toplumsal hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden, bir kör dövüşü halindedir.
Kurumlar, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi,
sorumluluk duygusunun yok denecek kadar kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden
laçkadır.
“Sizin bu cenazeyle ne ilginiz var, kendi işinize bakın!” dediklerinde, haham ve papazlar: “Biz geçmiş peygamberlerin asıl davalarını, insanlara anlatmaya çalıştıkları gerçekleri, onun sözlerinde bulduk. O bizim de alimimizdir.”
68
B
Mart
B
Alimler ve din adamları gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, üst tabakanın ve
insanların gazabından korkmaları, rahat ve konforlu
bir hayata fazlasıyla alışkın olmaları sebebiyle, irşad
ve ıslahta cılız kalmakta, vazifelerini yapamamaktadırlar.
Evet, ruhi ve ahlâki buhranın olduğu yerlerde
durum budur. Bütün bunların devası ise, Kur’an’ın
emrettiği ve Hz.Peygamber s.a.v.’in gerçekleştirmek
üzere gönderildiği, iç temizliği, nefis ıslahı, yani insan
terbiyesidir. Bu terbiyeyi verecek olanlar da, hiç şüphesiz, kendileri terbiye olmuş kâmil insanlardır.”
Zor Günlerin Ümit
Kaynakları
Allah dostları en bunalımlı dönemlerde bile
ümit kaynağı olmuşlardır. Onlar, Yüce Allah’a güvenerek üstlendikleri ıslah ve irşad işinde hiçbir zaman
ümitsizliğe düşmemişlerdir. Tek başlarına bir beldeye
gidip aşk, ihlâs, edep ve takva ile orayı ihya etmişlerdir. İnsanlar hayır ve güzellik adına her şey bitti diye
düşünürken, onlar her şeye yeniden başlamışlardır.
Allah’ın izniyle ölü kalpleri diriltmişler, yeniden bir
insanlık inşa etmişlerdir. Bunu bir örnekle anlatalım:
Moğollar, Harzemşah devletini istila edip, her
tarafa dehşet ve korku salmışlardı. Bu durum karşısında bütün İslâm alemini öldürücü bir ümitsizlik bulutu kaplamıştı. Artık halkta Moğolları mağlup etmenin imkansız olduğu kanaati uyanmıştı. O kadar ki,
‘Moğollar bozguna uğradı denilirse inanma!’ sözü, bir
deyim olarak dilden dile dolaşmaya başlamıştı.
Fakat bu durum Allah dostlarını asla ümitsizliğe
itmedi. Ümit ve inançla vazife ve cihadlarına devam
ettiler. Toplumun yeniden kendine gelmesine, özgüvenini kazanmasına vesile oldular. İrşadları öyle etkiliydi ki, bazı Moğol hanları bile müslüman oldular.
“Sufi ,toprak gibidir. Üzerinde
iyileri de kötüleri de taşır. Bulut gibidir,
herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir,
herkese rahmet olur, fayda verir. Üzerine her türlü pislik atıldığı halde, bu pislikleri içinde eriten, temizleyen ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak
gibidir.”
Benzeri bir olay Hindistan’da da yaşandı. Burada Ekber Şah yönetimi açıkça İslâm düşmanlığı
yapıyordu. Etrafında da onu bu zulüm ve haksız işlerinde destekleyen son derece zeki bir ekibi vardı.
Diğer taraftan, görünürde bu durumla baş edebilecek
hiçbir hareket yoktu. Şartların iyiye gideceğine dair
bir ipucu görünmüyordu.
İşte böyle bir zamanda Cenab-ı Hak, sevdiği
kullarından birini halkı ıslah ve dini hayatı ihya etmek
için hazırladı. Bu Allah dostu, tek başına, peygamberî
ahlâkın gerektirdiği hikmet ve öğüt ile insanları irşada başladı. Sonuçta işbaşına gelen her hükümdar bir
öncekinden daha iyi olmaya başladı. Nihayet, İslâm
tarihinde eşine az rastlanan, dinî gayret sahibi, faziletli bir zat Evrengzip Han hükümdar oldu. Bu sessiz-sedasız değişimin önderi, Nakşî Müceddidî tasavvuf
kolunun mürşidi, İmam Rabbanî k.s. idi.
Tarihin gerçek sufilerde şahit olduğu güzellikler
sadece bunlar değildir. Onların daha pek çok saklı
güzellikleri vardır. Bütün kötülemelere ve kasıtlı olarak ortaya atılan kötü örneklere rağmen, bu güzellikler her devirde vardı ve var olmaya devam edecek.
Evet; Allah dostları, bütün müminleri samimi
olarak sevmişlerdir. Onlar için her şeylerini feda etmişlerdir. Buna karşılık olarak müminler de hiç görmemiş olsalar bile onları sevmiştir. Gönüllerdeki bu
sevgi, Yüce Allah’ın sevdiklerine bir ikramıdır.
Kısaca, Allah aşkını biricik hedef edinen Allah
dostları, tarih boyunca insanlığın yolunu ve gönlünü aydınlatan güneş olmuşlardır. Onlarsız bir tarihin
sayfaları, karanlık, nursuz ve soğuktur. Dün öyleydi,
bugün ve yarın da öyle olacak.
Mart
B
69
Musa KARACA
ÇANAKKALE DESTANI
18 Martta Çanakkale Zaferinin yüzüncü yılını kutlayacağız. Tam bir asır önce dedelerimiz insanlık tarihinin en şanlı destanlarından birini yazmıştır.
Çanakkale Destanı: 1915-1916 yılları arasında, Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u ele geçirmek isteyen İtilaf Devletleri ile Osmanlı ordusu arasında yapılmış bir bağımsızlık savaşıdır.
Birinci Dünya Savaşının başlamasının akabinde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ittifak anlaşması imzalanmış, Alman donanmasına ait iki gemiye Osmanlı bayrağı çekilerek Rus limanları
bombalanmıştır. Bunun üzerine Rusya, İtilaf Devletleri ile birlikte hareket ederek Osmanlı’ya karşı savaş
ilan etmiştir.
Çanakkale Zaferi tek bir devlete
karşı değil; onlarca milletten oluşmuş,
teknolojik olarak çok üstün güce sahip
milletlere karşı kazanılmış bir zaferdir.
Bu milletlerin başında İngilizler, Fransızlar, Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar,
Hintliler, Gurkhalar, Bahicilar, Madrassiler, Rawalpindiler, Napaller, Yahudiler,
İskoçlar, İrlandalılar, Gallerliler, İspanyollar, İsviçreliler, İsveçliler, Finliler, Danlar,
Lehler, Rumlar, Ermeniler, Senegalliler
gelmektedir. İstiklal şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un ifadesiyle:
“Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk: / Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ.../ Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!”
İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının kontrolünü ele geçirmek için 1915 yılının ilk günlerinde Çanakkale’ye girmişler, ama hiç beklemedikleri bir savunmayla karşılaşmışlardır. Osmanlı bir anda devleşmiş, tek yürek olmuş, toplara göğsünü
siper etmiş ama düşmanın geçmesine izin vermemiştir. Osmanlı ordusu düşman donanmasının büyük bir
bölümüyle Çanakkale açıklarında mücadele etmiş, kara harekâtında da İtilaf Devletlerini, büyük kayıplar
vererek Çanakkale’den çekilmek zorunda bırakmıştır. Bu savaş düşmanlara bir ders olmuş en zayıf durumda bile Osmanlı Devleti’nin savaşta yenilemeyeceğini göstermiştir.
Çanakkale modern silahlarla donatılmış düşman ordusunun karşısında, tüfeklerle, toplarla, yalın
ayak, aç bir şekilde, daha on beş yaşında bugünkü lise çağındaki öğrencilerimizle yaşıt, çocuk yaştaki
kahramanlarla kazanılmış bir zaferdir. Çanakkale; metrekareye altı bin mermi düşmüş, her santiminde bir
şehit yatan, her zerresi şehit kanıyla sulanmış, şanlı bir destandır.
Gelin, bu destanı daha iyi öğrenebilmek için bu ay “Çanakkale Zaferi” ni anlatan bir kitap okuyalım. Mümkünse Çanakkale şehitliğini ziyaret edelim. Canlarıyla kazanıp bize emanet bıraktıkları bu
cennet vatan için dedelerimizin mezar başlarında dualar edelim. Minnet duygularımızı onlara sunarken,
aynı ruhla bu vatanın kalkınması için çalışacağımıza manevi huzurlarında söz verelim. Ruhlarınız şâd
olsun aziz büyüklerimiz.
70
Çanakkale Kahramanları / Kınalı Hasan
Çanakkale, bir ölüm kalım savaşıydı. Çanakkale, uğranılan saldırıya karşı, etten ve kemikten
bir savunmaydı.
Ülkenin her köşesinden, kopup gelen çocuk yaştakilerin, ana kuzularının aslana dönüştüğü
yerin adıydı Çanakkale. Ana kuzuları, Kınalı Kuzular.
Anneler, kuzularını kınalayarak gönderiyorlardı Çanakkale’ye. Her kınalı kuzu; bir kahramandı, bir destandı. Tıpkı yozgatlı Hasan gibi…
Annesi, saçlarını kınalayıp göndermişti cepheye. “Haydi yavrum; köyüne, nişanlına veda et.
Sabanını, tarlanı, her şeyini feda et; O silâha sarıl. Böyle günde bir erkek, elindeki dualı demirden
başka bir şey kullanmaz. Bunu tutan bir bilek, köleliğin uğursuz zincirine uzanmaz. Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım; şu yaralı bağrıma kara taşlar basayım. Haydi, oğlum,
haydi git! Ya gazi ol, ya şehit!”
Kumandanı Hasan’ın saçlarını kınalı
görünce yanına çağırır ve sorar: “Oğlum
bir erkek saçlarını kınalar mı?” Hasan bir
cevap veremez, çünkü sebebini kendisi
de bilmez. Hemen bir arkadaşına annesine göndermek üzere bir mektup yazdırır.
“Anacığım, kardeşlerimi askere gönderirken başına kına koyma... Zabit (rütbeli asker) Efendi bana saçımın kınasını sordu cevap veremedim.
Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar.”
Mektubu alan annesi, yüreğinin sıcaklığını yansıtan bir mektup yollar oğluna.
“Ey oğlum, gözümün nuru Hasan’ım! Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın. Beni ve seni Allah yarattı,
vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni yaşattı. Bu vatanın ekmeğini yedin, suyunu içtin, topraklarında hayat sürdün.
Zabit Efendi’ye söyle biz kurbanlık koçları kınalar, öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail’sin. Sen orada şehit olacaksın inşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa,
ben de senin saçını öyle kınaladım.” Allah seni Peygamber’in yolundan ayırmasın. Seni melekler
şimdiden rahmetle anıyor. Gözlerinden öperim. Anan Hatice...”
Hasan şehadet şerbetini içer. Arkadaşları cebinde mektubu bulurlar. Hasan komutanına kınanın sebebini söyleyememiştir ama yine arkadaşına not düşürmüştür mektubun sonuna.
“Anam yakmış kınayı aday diye
Ben de vatan için kurban doğmuşum.
Anamdan Allah’a son bir hediye,
Kumandanım! Ben İsmail doğmuşum.”
Alıntı
71
Tazeden Yetiş
Ezelden açayım künh-i bağını
Medet et Allah’ım ta ezelden yetiş
Dilemem cihanın hiç varlığını
Geçtiğim günlerim tazeden yetiş
Irak yola düştün ismin okunmaz
Derdim fazlalaştı merhem dokunmaz
Kurudu gözyaşım dimağan akmaz
İsmine yandığım ezelden yetiş
Nedir bu hicranın ötesi bilmem
Kitabet senindir deme ki silmem
Lütfü ihsan senin her bir kelimen
Değil dünya ruzi cezadan yetiş
Zelil Mehmet yine firaka dalmış
Bu feyzi rabbani bariden almış
Serine aşkıyla sevdayı salmış
Yandı yüreğimiz azadan yetiş
Zelilî (Mehmet Çağlayan)
1982-1927
Download

10 Sayı: 114 Mart 2015