BÜTÜNCÜL YÖNLERİYLE
ALEVİLİK
(Tarih-Felsefe-İnanç-Toplum-Teoloji ve Kültürel Boyutlarıyla)
Yazan: Süleyman ZAMAN
Alevlik Nedir?
Soruna yaklaşım nasıl olabilir ve nasıl bir tanım yapılabilir?
Alevilik nedir? Sorusuna verilebilecek birçok yanıt vardır. Bu yanıtlar kişilerin
doğaya, Tanrı’ya, insana ve toplumsal değerlere bakış açısına göre farklı yanıtlar içerir.
Ama her şeye karşın “ortak aklın ve ortak duyuncun” belirlediği genel-geçer bir tanım
her konuda, her zaman yapılabilir. Bu anlamda “Alevilik” konusunda da, hereksin
kabul edebileceği, genel-geçer ortak bir tanım yapmak olasıdır. Ama bu tanım tek bir
doğruyu içermez. Çünkü doğrular bir tane değildir. Dünyada ne kadar insan varsa o
kadar da doğru vardır.
Şu bir gerçek ki, bir konuda, ortak görüşlerin ve düşüncelerin benzerlikleri ve
birbirine yakınlıkları arttıkça, toplumsal anlamda da, o konuda, genel bir algı oluşmaya
ve topluma egemen olmaya başlıyor. Süreç içinde, söz konusu bu algı genel-geçer bir
düşünceye dönüşerek, herkesin kabul göreceği, ortak bir görüşü var kılıyor. Doğru ve
geçerli olan da, bu ortak tanım üzerinde geçerlilik kazanıyor. Buradan hareketle,
toplumda var olan, genel geçer anlayışa göre, Alevilik için şöyle bir tanım yapılabilir:
Alevilik, felsefi anlamda, Tanrı-Doğa-İnsan birlikteliğini savunan, bu dünyanın
gerçekliğine inanan, var olan tüm şeylerin birbirleriyle bağıntılı olduğunu söyleyen, her
şeyin görüntüsünden çok, özün önemli olduğunu belirten, devriye kuramıyla sonsuz bir
evrimi var gören, Bâtıni, tasavvufi ve gizemci bir öğretidir. İnançsal anlamda,
Hak+Muhammed +Ali’ye sevgi besleyen, Hz. Ali ve onun ailesine bağlı olan, Teberra ve
Tevella’yı ilke edinen, Kerbelâ kıyımının acısını özünden duyan ve Oniki İmam’a bağlı
olan bir inançtır. Alevilik, toplumsal anlamda, insanı merkez alan, sevgiyi en üstün
değer olarak gören, hümanist bir anlayışı savunan, eşitlikçi/paylaşımcı ve dayanışmacı
modeli öngören, bir toplumsal duruşu ortaya koyar.
Alevilik, her şeyden önce muhalif bir inanç ve öğreti olarak ortaya çıkmıştır.
Alevilik, insanlığın var olduğundan bu yana, geliştirmiş olduğu en geçerli, en temel ve en
güzel değerleri özüne katarak, o değerleri yaşatmaya çalışan, bir inanç ve öğretidir.
Bundan dolayı hiçbir dinin içine sığdırılacak kadar da sınırlı değildir.
Alevi-Bektaşilik, Bâtıni (gizemci) -tasavvufi ve gnostik (derin ve içsel bilgi) bir
inanç; dünyevi, akli ve seküler (çağdaş) bir öğreti ve eşitlikçi-paylaşımcı bir toplumsal
anlayıştır. Bu öğreti şiiri, müziği, (sazı-sözü), kısacası sanatı içselleştiren ve öğretisini
sanatla ortaya koyan, bilgiye değer veren ve bilgiyi herkese ulaştırmayı hedefleyen bir
aydınlık yoldur. Alevilik, inancı akla taşıyarak bilime, akla-mantığa uymayanları
eleyen; bilgelerin, ozanların, düşün insanlarının, velilerin, pirlerin, dervişlerin vs. ortaya
koyduğu kendine özgü bir inanç ve öğretidir.
Alevilik-Bektaşilik; kendisini sürekli yenileyen, inancı akla taşıyan ve aklın
ölçütlerini kabul eden kendine özgü bir inançtır. En az on bin yıllık insanlık tarihinin,
en güzel ve en insani değerlerini, inancının ve öğretisinin temeline koymuştur. Söz
konusu bu değerleri, yaşatan ve yaşatmaya çalışan; bu değerlerin içine “İslam”dan da
bir takım değerleri katarak özünü zenginleştiren, “Rıza Kenti ve “Güruh-u Naci”
görüşüyle, insanlığın “kurtuluş ütopyasını” ortaya koyan bir inanç ve öğretidir.
O halde, Aleviliği tek bir değere indirgemeden, bütünsel yönleriyle ele almak ve
onu var eden tüm yönleriyle, belirli başlıklar altında değerlendirmek ve onu bütün
boyutlarıyla birlikte incelemek gerekmektedir. Nasıl ki atmosfer dediğimizde, onu
oluşturan bütün öğeleri, bütün gazları (azot, oksijen, argon, karbondioksit, metan, su
buharı) anlıyorsak, Aleviliği de böyle anlamalıyız. Nasıl ki atmosferdeki gazlardan bir
tanesinin olmaması, atmosferin yapısını bozar veya bütünsel yapısını yok ederse; nasıl
ki, insan, bütün organlarının bir toplamıysa ve organlarından bir tanesinin eksik olması
durumunda bütünselliğini yitirir ve görevini tam yapamamasına neden olursa işte
Alevilik de böyledir. Bu anlamda, hiçbir bütünü, kendisini oluşturan parçalardan veya
öğelerden ayırmadan değerlendirmek hem akla, hem de bilimsel yönteme uygundur.
Bu anlamda baktığımızda, Aleviliğin boyutlarını kısaca, şu başlıklar altında
toplamak olasıdır:
1-) Coğrafik (mekânsal) Boyut: Dünyada var olan her şeyin bir mekânı ve
kendini var kıldığı bir süreci vardır. Mekân ve zamanın (uzamın) dışında hiçbir varlık
kendisini ortaya koyamaz. Buna kısaca boyut diyoruz.
Böyle baktığımızda da, Aleviliğin tarihsel süreç içinde belirli bölgelerde ve belirli
alanlarda beden bulduğunu görüyoruz. Bu sadece Alevilik için değil, aynı zamanda tüm
öğretiler ve tüm dinler için de geçerlidir. Bir şeyin bedenleşmesi, kendisini ortaya
koyabilmesi için, mevcut koşulların o şeyi var edecek kıvama gelmesi gerekmektedir.
Bu anlamda baktığımızda, Aleviliğin, daha çok Horasan, Nişabur, Toharistan,
Buhara, Semerkant, Kuhistan, Taberistan, Azerbaycan, Irak, Suriye, İran, Anadolu vs.
gibi bölgelerde ilk filizlenmelere başladığını ve süreç içinde daha çok Horasan, İran ve
Anadolu’da geliştiğini ve bu bölgelerde beden bulduğunu görüyoruz. Özellikle
Osmanlı’larla birlikte, Balkanlar’a kadar uzandığını da biliyoruz.
Demek ki, Alevilik, Orta Asya, Ortadoğu’nun doğu ve kuzey bölgelerinde,
Azerbaycan’da ve Anadolu’da gelişmiştir. İlk filizlendiği ve düşünce yapısını
oluşturduğu alan ise Horasan ve çevresi olmuştur.
Horasan, özellikle, 700-1100 yılları arasında, yakın çevresinde bulunan
devletlerin, baskılarından veya kıyımlarından kaçan, muhalif insanların, ailelerin ve
hatta aşiretlerin vs. kaçarak gelip, sığındıkları bölge olmuştur. O dönem, Budist,
Zerdüşt, İslam, Yahudi, Hıristiyan, Nizari; Bizans, Arap, Acem, Mısır, Kürt, Türkmen
vs. muhalifleri, Horasana gelmişlerdi. Burası, muhaliflerin yaşadığı bir alan olmuştu.
Muhaliflerin görüşleri, düşünceleri ve yaşam bakışları, egemen olana karşıttır. Bu
karşıtlık, süreç içinde, kendi diyalektiği gereği, farklı bir inanç da geliştirmiştir. Egemen
inancın karşısına, muhalif inancı geliştirmiştir. Bu inanç özünü “sevgi”ye
dayandırmıştır. Sevgi kavramının, yoğunlukla yaşanması, aşka dönüşmüş ve bu temel
üzerinden, bu bölgede, kendine özgü Bâtınilik ve tasavvuf düşüncesi ortaya çıkmıştır.
Özellikle 900-1100 yılları arasında bu bölgede Aleviliğe “beden” verecek olan tohumlar
atılmış, bu temel verilerden beslenen, inanç ve öğreti, yaklaşık 200 yıllık bir süreç
sonunda “Aleviliği” oluşturmuştur. Bâtınilik ve Tasavvuf konularına ileriki sayfalarda
daha geniş bir şekilde değinilecektir.
2-) Tarihsel Boyut: Tarih, insanların geçmişte yaşadıkları, ekonomik, siyasal
ve kültürel yaşantılarını anlatan ve gelişen olayları yer ve zaman bildirerek neden-sonuç
ilişkleri içinde açıklayan bir bilim koludur.
Evrende ve dünyada hiçbir olgu ve olay, birdenbire oluşmaz ve ortaya çıkmaz.
Her olayın ve olgunun, kendisini var eden nesnel koşulları vardır. Her olay ve olguyu
besleyen değerler vardır. Bu nedenle, nesnel koşullar ve değerler oluşmadan, hiçbir olgu
ve olay gerçekleşemez. Tohum toprağa atılmazsa, atılan tohum suya ulaşamaza, tohum
ışığı kendisine katmazsa, belirli düzeyde ısınmazsa; toprak+tohum+su+ışık ve ısı bir
araya gelmezse, toprağa atılan tohumdan ürün alınamaz. Demek ki her şeyin oluşumu,
belirli nedenlere ve koşullara bağlıdır.
Bu gerçeklik üzerinden hareketle, Aleviliği var kılan nesnel koşullara bakmamız
gerekmektedir. Bu diyalektik oluşum üzerinden bakarak, Aleviliği var eden toplumsal,
ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri ve bunların oluşmasının, nedenselliklerini
anlamak ve bu anlayış içinde Aleviliği ortaya çıkaran toplumsal olayları ve olguları
açıklamak gerekmektedir.
Öncelikle belirtelim ki, Alevilik de diğer tüm öğretiler ve inançlar gibi bir
tarihsel sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. Her olay ve olguda olduğu gibi, Aleviliğin
de bir mayalanma, bir gelişme ve bir de olgunlaşma dönemi vardır.
Özellikle, İslamiyet’in ilk yıllarında Emeviler döneminde Orta Asya’ya yapılan
baskınlar sonucunda, Arap- İslam ordularıyla Türkler karşı karşıya gelmişlerdir. Arap
orduları 651 yılında, Merv’i ele geçirmişlerdir. Daha sonraları, Kuteybe’nin orduları
Buhara, Semerkant, Baykant vs. gibi bölgelere yaptıkları saldırılar sonucunda (705-708
yılları arasında) bu bölgeleri ele geçirmişlerdir. Türkler bir yandan Arap Orularıyla
savaşırken, bir yandan da kendi içlerinde birbirleriyle savaşmışlar, diğer bir yandan da
Çin baskınları Türkmenleri güçsüz düşürmüştür.
Emevi orduları, Türkmenlere büyük katliamlar yapmış ve kadın, kız, çocuk, yaşlı
gözetilmeden insanlar korkunç bir şekilde acımadan öldürülmüştür. Bu katliamlar
sırasında, birçoklarının kafaları uçurulmuş ve birçoklarınında bedenleri ağaçlara
asılmıştır. İşte tüm bu baskılar ve savaşlar ister istemez, Türkmenleri İslam’a
yönlendirmiştir. Süreç içinde Türkmenlerin bir kısmı kendi isteğiyle İslam’ı seçerken,
büyük çoğunluğu da zorla İslamlaştırılmıştır. İslam’ı kabul etmiş olanlar, daha önce
yaşadıkları ve bilinçlerinde taşıdıkları öz ata inancıyla, yeni edindikleri İslam’ı, birlikte
yaşatmaya çalışmışlardır. Bu nedenle de, zaman içinde kültür etkileşimleri ve
birleşmeleri yaşanmıştır.
Diğer bir yandan, Emevi’lerin yıkılması (750) sonucunda kurulan, Abbasi’lerle
birlikte, Türkmenler, Çin’lilerle savaşmışlar ve bu geleneksel düşmanlarına karşı
Abbasilerle anlaşmışlardır. Bunun sonucunda 751 yılında Ebu Müslim’in önderliğinde
Abbasi ve Türkmen ordularının saldırısıyla Çin orduları yenilmiştir.
Ama Emeviler döneminde, Buhara, Semerkand, Merv vs. gibi bölgelerde yapılan
katliamlar, Türkmenlerin belleklerine yerleşmiş ve bu kıyımlar tarihsel süreçte asla
unutulmamıştır.
Bu dönemde, bu bölgelerde yaşayan birçok Türkmen Aşireti, ya Anadolu’ya veya
Horasan’a göç ederek, buralara yerleşmişlerdir.
Ayrıca, Hz. Muhammed’in ölmesiyle birlikte yönetimi ele geçiren Emevi ailesi,
daha ilk iktidar dönemlerinde, Hz. Muhammed ve onun ailesine baskı yapmaya
başlamşılar ve bunun sonucunda Hz. Ali’nin halife olmasını önlemişlerdir. Emevi ailesi
bölgenin egemeni ve en zengin ailesiydi. Emeviler, kendi dönemlerinde savaş yaptıkları
ve galip geldikleri bölgelerde büyük ganimetler yapmışlar, ama bu ganimetlerden halka
hiçbir kaynak aktarmamışlardır. Emevi yöneticileri, kazandıkları veya elde ettikleri
kaynakları, kendi yandaşlarına ve aile bireylerine sunmuşlardır. Bu yaşanılan adaletsiz
durum da, orada yoksul halkı rahatsız etmiştir. Hz. Ali, bu haksızlığa karşı çıkmış ve
yaşamı boyunca her zaman ezilen ve hakları elinden alınan insanların safında yer
almıştır. Bu durum, Emevi yönetimini (Muaviye’yi, Yezit’i, Mervan’ı …) daha çok
kızdırmış ve bu nedenle de onlar, Hz. Ali ve onun çocuklarına büyük bir düşmanlık
beslemişlerdir. İşte bu düşmanlık 680 tarihinde Kerbelâ Kıyımını doğurmuştur. Bu
kıyım sonucunda, Hz. Hüseyin ve 72 yandaşı acımasızca katledilmişlerdir. Bu
katliamdan sonra, Hz. Ali taraftarları Horasan, Deyleman, İran, Pakistan,
Türkmenistan, Kazakistan ve Azerbaycan gibi bölgelere sığınmışlardır.
Hz. Ali taraftarları, Horasan ve Deyleman bölgelerinde örgütlendiler ve süreç
içinde muhalif bir anlayış geliştirdiler. Zamanla bu örgüt içinde Türkmenler, Acemler,
Araplar ve Kürtler de yer aldılar. Bu birliktelik sonucunda Emeviler’in baskısına
dayanamayan halklar, bir arada güç birliği yaparak 750 yılında Emevi yönetimine son
verdiler.
Emevilerin yerine gelen Abbasiler de kısa sürede Hz. Ali ve onları destekleyen
halka karşı düşmanca yaklaştılar ve onlar da, Hz. Ali’nin yandaşlarına acımasıza
davrandılar. Bunun sonucunda, özellikle Deylemistan (Horasan’nın bitişiği) bölgesinde,
Abbasi Yönetimiyle, muhalif halk arasında büyük çatışmalar yaşandı.
Aleviliğin, kendi kimliğini oluşturması, beden bulması, yoğrulup pişmesi ve
kendini ortaya koyuşu, ortalama olarak 10. yüzyıl ile 13. Yüzyıllar arasına denk düşer.
Oğuz Türkmenleri’nin Horasan’a gelmesi, diğer bir yandan Emevi ve Abbasi’lerin
baskısından kaçan Ehlibeyt yanlılarının Horasan’a kaçması; yine Horasan’da bulunan
çok farklı halkların ve farklı inançlara sahip gurupların ve insanların, bir araya
gelmeleri sonucunda, bu bölgede yeni bir toplumsal yapı oluşmaya başlamıştır. Süreç
içinde çok farklı inanç ve öğretileri savunan birçok halk, bu topraklarda ortak bir
duyguda, bir inançta, bir görüşte ve ortak bir düşüncede buluşmuşlardır. Bu anlamda,
Horasan ve Deylem bölgesi, birçok inanca, felsefi görüşe ve toplumsal duyarlılıkları
farklı olan insanlara, guruplara ve topluluklara yurt olmuştur. Orada buluşan insanları
birleştiren en önemli olgu, oraya gelen insanların asıl yurtlarından göçüp gelmeleri ve
zorunlu olarak o topraklara yerleşmeleridir. Çünkü Horasan, o dönem muhalif
görüşlerin bir araya geldiği merkez konumunda bulunan, bir yerleşim alanıydı. Orada,
İslam’ı farklı yorumlayan, Yahudiliğe farklı yorum getiren, Hıristiyanlığı farklı
algılayan ve yaşayan; Zerdüşt, Budist, Şamanist ve Mani vs. inancına sahip insanlar ve
diğer bir yandan Kürt, Türk, Acem, Arap, Bizans vs. gibi farklı etnik yapıda bulunan
insanlar burada buluşmuşlardır. Yüzyıllar içinde, burada süreç içinde kaynaşmışlar,
birbirleriyle akraba olmuşlar ve orada yeni bir öğretinin, yeni bir inancın temelini
oluşturmuşlardır. Oluşan bu yeni inanç, Bâtıni öğeler taşıyan ve insanı merkeze koyan;
Tanrı’yı insanın özüne taşıyan, Tanrı, Doğa ve insanı bir bütünlük içinde gören bir
“Felsefi İnanç” niteliğinde gelişmiştir.
Felsefi İnanç, sorgulanan, her değere yorum katılan, akla taşınan, aklın
süzgecinden geçen ve akla uygun olan inançtır. İnancın felsefi olması, onun sorgulanıyor
olmasından kaynaklanır.
Bir yandan da Horasan da, farklı etnik yapıda bulunan insanlarda da süreç
içinde, bir kaynaşma, birbirini hoş görme ve sevgi ortamında buluşma vs. gibi çok insani
değerler gelişmiştir. Çünkü orada buluşan haklar, temelde ezilen, baskı gören, sürülen
ve zorunlu olarak bir araya gelmiş bulunan muhalif halklardı. Bunlar da, zamanla
ortak bir değerde buluşmuşlardır. Söz konusu bu ortak değerin özünü, zalime karşı
olma ve mazlumun yanında yer almadır.
Horasan, (Doğan Güneş Ülkesi) anlamına gelmektedir. Gerçekten de isminin
anlamına uygun olarak Horasan, orada yaşayan topluluklar tarafından insanlığın
üzerine bir güneş gibi aydınlık saçmıştır.
Horasan, birçok halkın karıştığı bir buluşma noktası ve bir yerleşme merkezi
olmuştur. Öyle ki, bu bölge, M.Ö. Büyük İskender (M.Ö. 356-323) döneminde ele
geçirilmiş; daha sonraları Parth’larla (M.Ö. 249-M.S. 228 yılları) birlikte İskitler
(M.Ö.600-250 yılları) egemen olmuşlardır. Partlar’ı yenen Sasaniler (224 - 652
yılları arasında Pers İmparatorluğunu (İran) yönetmiş olan hanedan) bu bölgeyi
ele geçirmişlerdir. Sasaniler, bu bölgede yaklaşık 400 yıl egemenlik kurmuşlardır. Daha
sonra 646 yılında, Halife Osman döneminde, Araplar buraları ele geçirmişlerdir.
Horasanlılar, ara sıra Araplara (Emevilere) karşı koysa da, bu girişimlerden başarılı
olamamışlardır. Süreç içinde, Emevilerin baskılarından, zulmünden kaçan Hz. Ali
yandaşları, yani Ehlibeyt çocukları, Horasan’a yerleşmişlerdir. Ebu Müslim-i Horasanî
(718-755) Emevilerin uygulamış olduğu zalimce davranışlara dayanamamış, Horasan
halkını Emevilere karşı örgütlemiş ve güçlü bir konuma gelince de Emevilere saldırarak
750 yılında Emevi İmparatorluğu’na son vermiştir. Bu tarihten itibaren de Abbasi
İmparatorluğunun kurulmasının koşullarını yaratmıştır.
Türkmenler, konar-göçer topluluklardır. Bu nedenle de konar-göçer
toplulukların, sürekli mekân değiştiren ve çok farklı yerlerde, çok farklı bölgelerde
yaşama alanı bulan bir yaşama biçimleri vardır. Konar- göçer topluluklar, her gittikleri
yerlerde belirli süreler kalırlar ve orada kaldıkları süre içinde, hem oranın kültürel
birikimiyle buluşurlar ve hem de kendi kültürel anlayışlarından, oraya da bir takım
değerleri bırakırlar.
Konar-göçer Türkmen toplulukları da geçtikleri her yerde, değişik inanç ve
kültürel değerlerle buluşmuşlar ve bu inançlardan etkilenmişlerdir. “Bu inançların
içinde Hind, Çin, İran, Tibet, Şamanlık..b.g. değişik yapıda dinlerin kalıntıları,
karışımları, öğeleri vardı. Bunu da, bu alanda yapılan araştırmalardan öğreniyoruz.
“Konar-göçer oymak bunları getirince, yeni yerleştiği yerde, getirdikleriyle pek
bağdaşmayan inanç öğeleri de buldu. Bu yeni bulduğu öğeler, yeni yerleştiği
toprağın koşullarına, doğal yapısına uygundu ama geldiği yerden getirdikleriyle
bağdaşmıyordu. Önce üretim ilişkileri-işlemleri başkaydı, sonra konut düzeni
değişikti, tarım ürünleri ayrıydı, özellikle yeşillikler doğal ortamın yapısı gereği
Asya’da görülenlere benzemiyordu. İşlenen toprağın verim oranı, yağmur,
sıcaklık-soğukluk, bitki örtüsü bambaşkaydı. Buna bir de yeni yerleşilen toprak
üzerinde önceden yaşamış insanlardan kalan gelenekler, görenekler, güncel
uygulamalar, alışkanlıklar, komşuluk ilişkiler eklenince sorun daha da
büyüyordu .”(İsmet Zeki Eyüboğlu; Alevi-Bektaşi Edebiyatı; Der Yay.1991 sayfa 19)
İsmet Zeki Eyüboğlu’nun, yukarıdaki alıntıda belirttiği gibi; her topluluk ve her
insan bir yerden bir başka yere gittiğinde, kendi kültürel değerlerini de birlikte götürür.
Süreç içinde gittiği yerin kültürel değerleriyle de uyuşmaya başlar ve zaman gelir,
topluluktaki veya insanlardaki kültürel birikim değişmeye başlar ve aradaki kültür
farklılığı büyük bir oranda ortadan kalkar ve öyle bir zaman gelir ki, bu iki kültürel
olgu “ortak bir kültüre” dönüşmüş olur. Bu durum, dünyanın her yanında böyledir.
Böylesi oluşumlarda, eski inançlar, yenisiyle harmanlanır ve sonuçta ne eskisi, ne de
yenisi özgünlüğünü koruyabilir. Gelişen yeni bir kültürel ve inançsal yapı yeni bir inancı
ve yeni bir felsefi ve toplumsal modeli yaratır. İşte Aleviliği de, bu olgular içinde
değerlendirmek gerekir.
10. Yüzyıldan itibaren Horasan’a gelen Türkmenler, daha çok Budist, Şamanist
ve Manieizm inancındaydılar. O dönem, Türkmenler, Horasan’a geldiklerinde burada
oluşan “mistik” bir çevreyle karşılaşmışlardır. Aynı süreçte, bu bölgede, özellikle
İsmaililik (Sebiye veya Yedicilik) hızla gelişiyordu. O dönemde kendisi de bir İsmail’i
olan Hasan Sabbah (1034-1124) Alamut Kalesi’nde bir “Bâtıni Devleti” kurmuştu.
Burası adeta bir okuldu. Alamut Kalesi’nde insanlar, Bâtıni bir eğitim alıyorlardı.
Horasan, İran’ın Kuzey Doğu’sunda bulunan bir bölgedir. Bu bölge ortaçağda
tüm doğuyu, İran’ı, bugünkü Afganistan’ın kuzey batısını ve Türkmenistan çöllerini
içine alan bir bölge olmuştur.
Horasan, ortaçağ’da birçok hakların uğrak yeri olmuş ve sisteme muhalif
olanların merkezi konumuna gelmiştir. Bu bölge çok önemli uygarlıkların yaşadığı bir
bölgedir. Bu anlamda da, burada önemli bir kültür birikimi oluşmuştur. Burası en son
İslam’ın etkisi altına girmiştir. Özellikle Emevi ve Abbasi zulmünden kaçanlar, burayı
yurt edinmişledir. Fatımi Devletinin Halifesi, Mustansır’ın oğlu Nizar’ın ismini alan,
Bâtıni bir özellik taşıyan Nizarilik, burada yaşama alanı bulmuş ve Hasan Sabbah
tarafından geliştirilmiştir. Mısır’dan kaçan Nizariler (İsmaililer) buraya yerleşmişler ve
görüşlerini, öğretilerini burada geliştirmişlerdir. İmam’ın yanılmazlığı ilkesine dayanan
İsmaililik; Hasan Sabbah tarafından daha da geliştirilerek, Bâtıniliğin içine
sokulmuştur. Bâtınilik, dinin biçimci yönünü dışlayan, Tanrı’yı-doğayı ve insanı
bütünleştiren bir anlayışla ortaya çıkmış ve Hasan Sabbah tarafından ezilen insanların
öğretisi durumuna getirilmiştir. Böylece zalime, zorbaya karşı direnen halkın dünya
görüşü olarak tarihin sahnesine çıkmıştır.
Hasan Sabbah, insanları kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmelerini, yaşama
değer vermelerini istiyor ve bu dünyanın gerçek bir dünya olduğunu belirtiyordu.
İnsanların, asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlüyor, her zaman, her yerde
haksızlığa karşı koymalarını ve güzel değerler için gerekirse yaşamlarını ortaya
koymalarını söylüyordu. Tanrı’nın insanın dışında bulunmadığını ve var olan her şeyin
Tanrı’yı yansıttığını anlatıyordu.
Özellikle, Emevi ve Abbasi yönetiminin baskısından, zulmünden kaçan Hz. Ali
yanlısı Araplar, Horasan bölgesine gelip yerleşmişlerdi. Süreç içinde buraya gelen faklı
guruptan ve farklı kökenden insanlar birbirleriyle kaynaşmışlar ve zamanla
arkadaşlıklar, dostluklar ve akrabalıklar oluşturmuşlardır. Dolayısıyla, süreç içinde,
burada farklı kökenden (ırktan) gelen insanların birbirleriyle evliliği söz konusu olmuş,
zamanla hısımlıklar ve akrabalıklar kurulmuştur. Orta Asya’dan, İran- Horasan üzerinden, Anadolu’ya akan göç dalgaları, kısa
sürede Bizans surlarını yıkarak Anadolu’yu yeni yurtluk haline getirdi. Anadolu’ya
gelen bu kitleler zaman içerisinde, Anadolu’nun yerleşik halklarıyla kaynaşıpkarışarak, hem Anadolu’ya sosyal ve kültürel açıdan yeni bir ortam kazandırdı, hem de
süreç içerisinde kendisi de Anadolulaştı.
Anadolu’da, 1040-1308 yılları arasında egemenlik süren, Anadolu Selçuklu
Devleti kuruldu. Kısa sürede Anadolu’da genişlemeye başlayan Selçuklu devleti, kırsal
alanlarda yaşayan halk zümreleri üzerinde sömürü ve baskıyı arttırdı. Çünkü kendisine
kaynak gerekiyordu. Kaynağı da ancak halka baskı yaparak elde edebilirdi. Selçuklu da
bunu yaptı.
Bu nedenle, Anadolu’ya gelen Türkmenler ve diğer halklar büyük baskı altında
kalmışlar ve büyük bir yoksullaşma yaşamışlardır. Bunun sonucunda, Baba İlyas ve
Baba İshak önderliğinde, tüm Anadolu’yu kapsayan bir halk hareketi (1239-1240)
gelişmiştir. Bu ayaklanmaya yüz binlerce Türkmen ve diğer alt tabakadaki ezilen
halklar katılarak destek vermiştir. Fakat başkaldırı, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Halk
Hareketi bastırıldıktan sonra, ayaklanmanın önderleri (Baba İlyas ve Baba İshak başta
olmak üzere) ile birlikte, binlerce derviş ve “baba” idam edilmiştir. Özellikle bu dönem,
Aleviliğin, Anadolu’da filizlenmeye başladığı dönemdir. Bu olayların neden olduğu
olgular sonucunda Alevilik, bir muhalif hareket olarak gelişmiştir.
Anadolu, insan yerleşimi açısından 9000 yıllık bir tarihi kapsamaktadır.
Mısırlılar, Anadolu halkı için; “Denizin yüre ğinde ya şayan insanlar” ;
Sümerliler ise “Sahildeki güne ş bahçesinde ya şayan insanlar ” derlermiş. (İskender
Ohri; Anadolu’nun Öyküsü; Bilgi Yayınları 4. Baskı; 1987 yılı; sayfa 14)
Homeros, Anadolu’dan “Asia ” diye söz etmiştir. Anadolu’ya, daha sonraları
büyük kıtadan ayırmak için “küçük Asya “ denmiştir. (age)
Bizanslılar Anadolu’ya, Güneşin doğduğu yer anlamında, “Anatole ” ismini
koymuşlar. Türkler bu sözcüğü biraz değiştirerek “Anadolu ” diye kullanmışlar. Anadolu, yani gelen herkese bağrını açan, kimseyi reddetmeyen, onları besleyen, üreten, bir
ana kucağı gibi, gelenleri kucaklayan, sahiplenen onları doyuran, koruyan bir anaç
(Kibele) olmuştur. Bu toprakların insanları birçok Tanrı ve Tanrıça yaratmıştır.”
İsmet Zeki Eyubo ğlu; “Anadolu’yu Tanrıların Vatanı olarak değerlendirmiştir”.
İsmet Zeki Eyuboğlu der ki: “Dünyanın en eski uygarlığı Sümer ve Mısır
uygarlığı olarak bilinir. Yazıyı ilk kullananların Sümerliler olduğu söylenir. Bu
uygarlığın tarihi İ.Ö. 5000 yılları dolaylarıdır. Bu tarihte 7000 yıllık bir tarih kapsar.”
Oysa Anadolu tarihi en az 10.000 yıllık bir tarihi kapsamaktadır. Bu toprakların
tarihinin ilk dönemlerinde, Hattiler (Kızılırmak çevresi), Hurriler (Maraş, Malatya
yöresi), bu bölgelerde ayrıca Luvitler, güneyde Arzava’lar gibi halklar yaşamışlardır.
O dönemlerde bu topraklarda, maden işletmeleri (özellikle Tunç) ve büyük
kervanlarla ticaret yapılıyordu. Toprak işlenerek (yani bir tarım) üretim
gerçekleştiriliyordu.
Anadolu’da, daha sonraları Hititliler, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar,
Karyalar, Likyalılar, İonlar, Grekler, Miktaniler, Hattiler, Galatyalar, Luviler,
Miletliler, Kapadokya, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar vs. gibi
uygarlıklar yaşamışlardır.
Bu topluluklar ve uygarlıklar birbirlerine bir şeyler eklemleyerek büyük düşünce
kalıplarının oluşmasını ve kendine özgü “Anadolu Felsefe ”sinin doğmasını
sağlamışlardır.
Anadolu, tarihsel süreçte, birçok irili, ufaklı yaklaşık 30-35 uygarlığın gelipgeçtiği zengin topraklar alanı olmuştur.
Anadolu, çok farklı inançların, çok farklı üretim zenginliklerinin, dillerinin
konuşulduğu, çok farklı kültür harmanın bulamaçlaştığı topraklar bütünüdür. Bu
topraklarda büyük ve kalıcı sanat eserleri, özgün düşünce kalıpları yaratılmıştır. Bu
düşünce sisteminin özü, insanı merkeze koyan bir felsefi öğretiyi ve sevgiyi önceleyen bir
inancı var kılmıştır. Özgün görüşleriyle ve var ettiği toplumsal değerleriyle insanlığa
örnek olan Anadolu, ismine uygun olarak, uygarlığın anası olmuştur.
Anadolu, çok farklı insan topluluklarının uğrak yeri ve yerleşim alanı
konumundadır. Belki de dünyanın hiçbir yerleşim alanı, bu kadar çeşitli, zengin insan
topluluklarına mekân olmamıştır.
Anadolu, aynı zamanda Tanrı’lar diyarıdır. Öyle ki bu yerleşim bölgesinde
hemen her doğa olayını yöneten bir Tanrı vardır.
Anadolu’da uzun süre totemizm ve animizm gibi doğal dinler egemen olmuştur.
Bir bakıma Anadolu aslında Tanrı’ların yurdudur.
Dünyada, evreni, doğayı, insanı, varlığı araştıran ve sorgulayan büyük filozoflar,
yazarlar ve ozanlar Anadolu’da yaşamışlardır.
Anadolu, Filozoflarıyla, ozanlarıyla, şairleriyle, sanatçılarıyla çok verimli bir
yaşam alanı olmuştur.
Anadolu, hiçbir zaman tek bir milletin, hiçbir ırkın, hiçbir aşiretin vatanı
olmamıştır. Bu topraklar, birçok milletin, ırkın, birçok aşiretin ve farklı insan
topluluklarının yaşam alanı olmuştur.
Tarihimizi, 1200’lü yıllarla başlatıp, ondan öncesini yaşanmamış olarak kabul
eden bir anlayış Anadoluluk anlayışı olamaz. Böyle bir anlayış Anadolu gerçekliğinden
uzaktır ve Anadolu’yu kendisine yabancılaştırır, onu özünden koparır. Bu bir insanın
ellerini, kollarını, bacaklarını koparıp, gövdesini bütünden ayırması gibi bir şeydir.
Anadolu’yu gerçek anlamda ve onu bütünlüğü içinde kavramak gerekir.
Böylesi zengin kültürlerin yaşadığı ve çok önemli uygarlıkların buluştuğu
topraklar üzerinde, doğal olarak kendine özgü bir öğretinin ve farklı bir inancın
doğması da kaçınılmazdır.
İşte Alevilik-Bektaşilik, Anadolu’daki, bu özgün öğretinin ve inancın sonucu
olarak, bu topraklar üzerinde bedenleşmiş ve kimlikleşmiştir. Alevilik, Anadolu
Uygarlığının on bin yıllık kültürel üretimini özüne taşıyıp, onun üzerine, İslam’ın da
bazı önemli değerlerini katarak, düşünsel ve inançsal yapısını oluşturmuş, bir inanç ve
öğreti olarak varlaşmıştır. Bu inancı özü, Tanrı’yı insan da gören, her şeyin insanda
mevcut olduğuna inanan, dünyanın gerçek ve yaşamın da çok değerli olduğunu belirten,
Hakk’ı halkta, halkı Hak’ta gören, “insan merkezli” bir inanç ve öğretidir.
3-) Kültürel yönü: Kültür; insanın, evren, doğa, insanlık ve toplum karşısında
ki davranışlarını belirleyen duygu, düşünce ve bilgilerimizin toplamıdır.
Bu niteliklerin her biri, her çağda, her toplulukta, her gurupta ve her inançta
farklı biçimlerde algılanmış, farklı davranışlar ve tepkiler gösterilmiş, farklı etkileşimler
oluşmuş ve tüm bu olgular farklı olarak yaşanmıştır. Bundan dolayı da, kültürel
farklılıklar meydana gelmiştir. Buda çok doğal bir gelişim. Çünkü her insanın, her
bireyin, her toplumun ve gurubun doğayı, insanı ve çevresini algılama ve yorumlama
biçimi farklı farklıdır. Yine bir olay karşısında, her birey farklı etki ve tepki gösterir.
Toplumlarda öyle. Çünkü toplum, insanların oluşturduğu bir yapıdır. İnsan
davranışlarının, toplumsal davranışlara dönüşmesi doğası gereğidir. Davranışların
toplumda genel kalıplar oluşturması, kültürün toplumsallaşmasıdır. Toplumsallaşan
kültürel birikim, insan davranışlarını etkiler, kısıtlar veya özgürleştirir. İnsanlar ise,
toplumda kalıplaşmış davranışlara, bazen tepkide ve bazen de etkide bulunurlar. Bu,
karşılıklı ve zorunlu ilişkiler bütünü, toplumsal olayları ve olguları belirler. Bir
toplumun bulunmuş olduğu gelişmişlik düzeyi onun kültürel gelişimini de belirler. Bu
anlamda her toplumun kültürel değerleri de farklılık gösterir. Gelişmiş Kültürler, o
dönem yaşanılan, en ileri “insani değer”leri içeren değerlerdir. Bu anlamda, insan
davranışları, her toplumun kültürel birikimiyle şekillenir. Kültürel birikim ise, insanın,
insanlara, doğaya veya topluma karşı geliştirdiği veya yaptığı bilinçli (maddi ve
manevi ) eylemler bütünüdür. Şurası bir gerçek ki insanı, insanlaştıran kültürdür.
Kültürel birikim olmazsa, insan bilgisini ve becerisini arttıramaz ve insanlaşamazdı.
İşte, bir toplumdaki kültürel birikimler ve yaratımlar, temsil yeteneği olan,
ayrıcalıklı ve seçkin insanlar tarafından geleceğe aktarılır. İnsanlık bu üstün ve
yetenekli insanlar sayesinde geçmişin değerlerini, öğrenebiliyor ve bugünü geçmişten
aldığı birikimle zenginleştirmeyi ve yeni şeyler üretmeyi başarabiliyor.
İnsanın olduğu her yerde kültür de vardır. Kültürsüz bir topluluk düşünülemez.
Ama herkes kendi toplumsal kimliği içinde, kendi bilinç ve bilgi düzeyinde kültüre katkı
sağlar.
Kimi insan, var olan kültürel değerleri korumaya çalışır. Buna karşın bazı
insanlar, ne kadar var olanla yetinmeye çalışsa da uzun süre bunu devam ettiremez.
Çünkü insan, daha iyi yaşamak ve daha kolay ve çok üretim yapmak için, doğayı daha
kolay işleyebilmesi için, daha gelişmiş araçlar ve daha çok bilgiye gereksinim duyar. Bu
durum, insanları, sorgulamaya, araştırmaya iter. Olanla yetinmeyen insan, daha
gelişmişini ve daha iyisini bulmak için bir çaba içine girer. Bu da ona enerji verir. İnsan,
bu itici güçle, yeni yaratımlar ve yeni değerler ortaya çıkarır. Bu durum da, tarihin ve
toplumun gelişim yasalarının zorunlu bir sonucudur. Çünkü her şey değişim ve
dönüşüm içindedir. Bir şeyin değişimi ve dönüşümü, aynı zamanda, başka şeylerin de
değişimini ve dönüşümünü demektir. Özel değişiyorsa, genel de değişir.
İnsanın, her türlü birikimi, doğaya, insana ve topluma bakışları, o insanın
kültürel birikiminin niceliğini ve niteliğini de gösterir. Bu durum toplumlar içinde
geçerlidir.
İnsanların tüm davranış kalıpları, inançları, üretim biçimleri, üretimde
kullandıkları araçları, bu araçları kullanım biçimleri, oturup-kalkmaları, ağlamalarıgülmeleri, tepkileri, sanata bakışları, dinledikleri müzikler, giyim-kuşam, karşı cinse
bakış, gelenek ve görenekleri vs. hepsi kültürün içindedir ve kültürü oluştururlar.
Konumuza dönersek:
Özellikle, 900’lü yıllardan itibaren, Horasan bölgesinde bir araya gelen farklı
kültürel kimliklere ve farklı düşünsel ve algılara sahip insanlar ve topluluklar bir
yandan geldikleri yerden getirdikleri kendi öz kültürlerini yaşatmaya çalışırlarken,
diğer bir yandan da farklı kültürlerle de tanışmışlar ve onlarla uyum sağlamaya
çalışmışlardır. Süreç içinde bu farklı kültürler, farklı inanç ve öğretiler, farklı görüş ve
düşünceler ve farklı toplumsal değerler birbirleriyle harmanlanmış ve zamanla bu
harmanlanan kültürel birikimler senkretik (birle ştirici, ba ğda ştırıcı ) bir yapıya
dönüşmüştür. İşte, Alevilik bu senkretik oluşum içinde kendi değerlerini oluşturmuş ve
tarih sahnesine bu yapılanmayla (yani çok farklı kültürlerle, çok farklı inançlarla
ve ö ğretilerle ) ortaya çıkmıştır.
Bir yandan, Türkmenler geldikleri yeni yerleşkelere kendi özgün inançlarını,
kendi dillerini, kendi gelenek ve göreneklerini ve kendi folklorlarını taşıyıp getirirken,
diğer bir yandan da orada bulunan, Acem, Kürt, Arap, Bizans, v.s gibi halklar da kendi
dillerini, gelenek ve göreneklerini, inançlarını ve folklorlarını yaşıyorlardı. Tüm bu
olgular içinde, bu farklı kültür birikimlerine sahip, topluluklar arasında, zaman içinde,
kültür alışverişleri oluşmuştur. Bundan dolayı da, kültür etkileşimleri, benzeşmeleri,
ortaklaşmaları yaşanmıştır. Böylece, süreçte, gelenek ve göreneklerde farklılaşmalar ve
kaynaşmalar, inanç kaymaları, birbirlerine dönüşen davranış kalıpları, kültür öğeleri ve
folklorda da büyük etkileşmeler meydana gelmiştir.
Alevilik, tüm bu kültürel birleşimin, kaynaşmanın ve zenginleşmenin bir sonucu
olarak bedenleşmiş ve bu olguların beslediği bir yapıyla kimlik bulmuş ve bu kimlik
üzerinden, kendine özgü bir kültür geliştirmiştir. Oluşan bu özgün kültürel yapı; insanı
geliştirici, akılcı, birikimci, kaynaştırıcı, bağdaştırıcı, özgürleştirici, barışçı, birleştirici
ve insanileştirici bir eksen üzerinden yapılanmıştır.
Bu gelişen yeni kültürel oluşum; herkesi eşit gören, paylaşan, sevgiyi öne çıkaran,
muhabbeti ve sohbeti önemseyen, insanı merkeze koyan, barışı önceleyen, toplumun
çıkarlarını bireysel çıkarın önüne koyan bir kültürel oluşumdur. Bu kültür değerlerinin
özü; dünyayı yaşanılır olarak gören, kadın ve erkeği bir bütün olarak değerlendiren,
müziğe ve sanata değer veren, her türlü değeri insana indirgeyen, güler yüzü ve
hoşgörüyü ilke edinen, şiiri ve bağlamayı bir bütünlük içine taşıyan, akılcı bir dil
kullanan v.s. bir kültürel yapıyı içermektedir. Aleviliğin, tarihsel seyri de bu yönde bir
gelişim göstermiştir.
Saz, söz, müzik, semah, şiir v.s. Aleviliğin olmazsa olmazdır. Zaten Alevliği temel
kılan asıl öz’de bu değerlerdir.
Kadın-erkek eşitliği çok temel bir anlayıştır. Aleviler yaşamın her alanını kadın
ve erkek birlikte paylaşırlar. Biri diğerinden üstün değildir.
İnsan doğarken suçlu doğmaz. Suç denilen kötü davranışlar toplumsaldır.
Alevilik öğretisi insanı kötülüklerden arındırmayı ilke edinir. Suç işleyen bir insanı bile
kazanmayı ve topluma yararlı bir konuma getirmeyi ilke edinir.
Alevilik, bir “arınma kültürü” dür.
Alevilik, insanı özgürleştiren bir kültürel kalıta sahiptir.
Alevilik, insanı doğanın içinde görür.
Alevilik, Tanrı’yı, insan gönlüne taşır ve sevgiyi temel alır.
Alevilik, bir rızalık kültürüdür. Herkesin birbirine yaşam hakkı tanıdığı ve
yaşamı çok değerli gören bir anlayışı savunur.
Alevilik, suçluyu eğiterek, onu, topluma kazandırmayı içeren bir kültürdür.
Alevilik, sevgiyi merkezine alan ve “insan merkezli” bir kültürdür.
Alevilik, “Naci” kültürüdür. İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayı ve Güruh-u
Naci” anlayışıyla, toplumsal kuruluşu savunan bir evrensel kültürdür.
Alevilik, kadın ve erkeği eşit gören bir kültüre sahiptir. Bundan dolayı da tek
eşlilik egemendir.
Alevilik de edep ve ahlak anlayışı her değerin üstündedir. Namuslu olmak,
çalışmak, üretmek; namuslu, yararlı, paylaşımcı olmak, tüm insanlığın çıkarını
gözetmek, doğayı korumak, iyilik yapmak, güzelliği egemen kılmak vs. Aleviliğin en
temel ahlaki anlayışını oluşturur.
4-) Tasavvuf Yönü: Orhan Hançerlioğlu’na göre; Tasavvuf “varlık birliği” ve
“dinin yüzeyiyle yetinmeyerek derinliklerine inme” eğilimi olarak tanımlar. (Baki
Öz; Alevilik Nedir; Der Yay.1995; Sayfa 109 ) adlı kitaptan aktarılan) . Tasavvuf
yoruma dayanır, olayların ve inancın özünü ve temelini araştırır. Ana kaynağın ne
olduğunu sorgular.
Tasavvuf, İnancın bir dış ve bir de iç yanının bulunduğunu ve esas olanın onun iç
yanının olduğunu, açık anlam karşısında, gizli anlamın da bulunduğunu anlatan bir
felsefi bakıştır.
Tasavvuf, Ortodoks inancın insan bilincinde varlaşan kimi sorulara, kimi
olaylara ve olgulara yanıt vermekte yetersiz ve etkisiz kalmasıyla ortaya çıkan ve
genelde yoruma dayanan bir anlayışla ortaya çıkmıştır. Hangi nesne, hangi toplumsal
değer ve hangi kültürel öğe olursa olsun, hiçbir şey sonsuzca yanı konumda kalamaz.
Bugün için, bir olay veya nesne için geçerli olan bir düşünsel değerlendirme, birkaç yıl
sonra geçersiz konuma gelebilir. Bu çok doğal ve devinimsel bir olgudur. Bu durum aynı
zamanda inançlar içinde geçerlidir. Öyle olaylar ve olgular gelişir ki, inanılan
değerlerle, o olayı açıklama olasılığı ortadan kalkar. Bu durumda ister istemez, yeni
değerlendirmeler ve görüşler varlaşır. Tasavvufun gelişimi de bu olgular üzerinden
olmuştur.
Esat Korkmaz, Tasavvufu “Tanrı-Evren- İnsan ilişkisini bir bütünlük içinde
gören ve insanın tanrısal erdemlerle donanmasını, gönlünü Tanrı sevgisine bağlamasını
amaçlayan dinsel-felsefi düşünce olarak”(Esat Korkmaz ; Ansiklopedik Alevilik Bekta şilik
Terimleri Sözlü ğü Ant Yay. 2. 2005 ) tanımlar. Bu tanımlamaya göre insan, Tanrı’nın
bütün niteliklerini taşıyan bir varlıktır. Tasavvuf, insanda ki bu tanrısal özelliği
bulmamızı sağlayan bir felsefi akımdır. İnsanın kendi özünde, başka varlıklarla olan
ilintisini araştırması ve kendisiyle diğer varlıklar arasında ilişkinin var olduğunu
düşünmesi, en eski inanç birimlerinde de bulunmaktadır. En eski toplumlarda,
dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar kendi varlığıyla, diğer varlıklar arasında
bağıntı olup- olmadığı konusunda kafa yormuşlardır. Bu anlamda birçok felsefi ve
inançsal ekoller meydana gelmiş ve bu ekoller birbirlerini etkilemiş ve bu felsefi ve
dinsel ekoller dünyadaki kültürel oluşuma büyük katkılar sunmuşlardır. Özellikle eski
Hint, İran, Yunan, Mısır, Roma, Orta Asya ve Bizans bölgesinde oluşan felsefi ve dinsel
akımlar, Anadolu düşüncesinde ve inanç oluşumunda da çok önemli etkilerde
bulunmuşlardır.
Tasavvufa göre, insanın Tanrı’ya ulaşması ancak sevgiyle olur. Tanrı’ya
ulaşmak, onunla bütünleşmek, onun varlığında birlenmek, onunla ölümsüzleşmekle söz
konusudur. Evren Tanrı’nın görünüş alanıdır. (İsmet Zeki Eyübo ğlu; AlevilikSünnilik- İslam Dü şüncesi Der Yay.1989; Sayfa 125.). Bu görüşte, Tanrı+Doğa
birlikteliğinin öne çıktığını görmekteyiz.
Buna göre, Tanrı-Doğa-İnsan birdir. Tanrı insanda ortaya çıkmış, kendisini
insan bedeniyle ortaya koymuştur. İnsan Tanrı’nın özüdür. Evren de Tanrı’nın özünden
ortaya çıkmıştır. Bu bir elma tohumu gibidir. Öz olan, elmayı var eden, elmanın
tohumudur. Elma, elmanın tohumunda gizlidir. Tohum kendini elmayla ortaya koyar.
Bu ortaya koyuş, ben varım, benim görüntüm seni aldatmasın, benim özüm tohumdadır
der. Tanrı da böyledir. Buna göre, öz olan, Tanrı’nın kendisidir. Evren onun görünüş
alanına çıkmasıdır. Tasavvufun konusu öz olanı araştırmak, öz olanın farkına
varmaktır. Buna göre varlığın görüntüsü değil, onu var eden ana öğesi önemlidir.
Tasavvuf, insanı kendi özüne döndürme ve evrenle kendi arasındaki bağıntıyı
kurma eylemidir. Tasavvufta yaratan- yaratılan söz konusu değildir. Tasavvufa göre
evren, daha önce var olanın kendisini göstermesi ve açığa çıkması olayıdır. Ölüm yok
oluş değildir. Tinin veya özün kendi kaynağına, geldiği esas yere dönmesi, özüne
katılması, kendisini bütüne karıştırmasıdır.
Tasavvuf, Tanrı ile evrenin birliğini savunur.
Alevi Tasavvufu, bir yaratılışı ön görmez. Alevi öğretisinde, yaratma eylemi
yoktur. Alevi Teolojisi, evrenin, var olandan (Tanrı’dan) fışkırarak oluştuğunu öne
sürer. Buna göre, evren, Tanrı’nın açığa çıkmasıdır. Buna “Sudur ” denir. Sudur
öğretisine göre, doğa, Tanrı’nın görünüşe çıkarak var olmuştur. Tanrı’nın açığa çıkışı
bir çağlayanda, boranca akan suyun fışkırması şeklindedir.
Alevilikte, tasavvuf anlayışı çok önemlidir. Aleviliğin tüm yapısını, iskeletini
tasavvuf oluşturur. Alevi tasavvufu “Bâtıni ” bir tasavvuftur. Tümevarımcı (yani var
olandan hareket ederek, Tanrı’ya ula şır ) bir yöntem kullanır. Vahdet-i
Mevcutçudur. Buna göre vücut mevcuttan oluşur. Ama mevcutta vücuda dönüşür.
Aslında ikisi birbirini var kılar. Ama insan bilincini vücuda taşıyan, mevcuttur der.
Olgulardan, olaylardan hareket ederek, yani somuttan, soyuta vararak, oluşu
çözümlemeye çalışır. Yöntemi akıl ve sezgidir.
Alevi-Bektaşi öğretisinde, var oluşun nedeni sevgiye bağlanır. Alevi tasavvufuna
göre, Tanrı gizli bir hazineyken (Küntü Kenz) kendi kendine yabancıydı. Oysa Tanrı
mutlak güzelliği, sevgiyi, bilgiyi kendi içinde barındırıyordu. Kendi gizliliğinin,
kendisini göstermeye engel oluşturduğunu anladı ve kendine döndü. Tanrı kendine
dönüşle güzelliğinin farkına vardı. Güzelliğini ortaya koymak ve bu yabancılaşmadan
kurtulup kendini açığa çıkarmak istedi. Bu yüzden mutlak olandan, değişir olana
yöneldi. Evren, Tanrı’nın mutlak olandan sıyrılıp, kendini açığa çıkarması, görünür
olmak istemesiyle oluştu.
Alevi öğretisine göre, evren Tanrı’nın güzelliğini yansıtan bir aynadır. Yani
Tanrı’nın kendisidir. Güzele âşık olan, güzel olanı seven kişi, aynı zamanda Tanrı’yı da
sevmekte, Tanrı’ya âşık olmaktadır. Çünkü görünen her şey, Tanrı’nın yansımalarıdır.
Evren, Tanrı’nın kendisidir. Evrenin tümü Tanrı, Tanrı ise evrenin tümüdür. Bu
anlamda Tanrı evrenin dışında değildir.
Alevi-Bektaşi Tasavvufunda, aşk çok önemli bir yer tutar. Aşk, sevilene tutkunca
bağlanmaktır. Âşık olanın tininde, aşkından başka nesne yoktur. Aşığın gözünde tüm
nesneler anlamsızlaşır. Âşık olan birisi kendi tininde, sevgiden, aşktan başka bir nesne,
bir istek barındırmaz.
Tasavvufta aşk, insanın kendi benliğini Tanrı’ya yöneltmesidir. Tasavvufa göre
insanı ancak âşk Tanrı’ya götürebilir. Çünkü âşk insanı gerçeğe taşıyan, esas olana
götüren ve içten gelen bir duygudur. Âşık olan içten sever. Görüntü ve biçime önem
vermez. Onun için önemli olan özdür. Tasavvufta, âşk insanı olgunlaştırır, kişiyi ışıkla
doldurur, bilincini ve özünü aydınlatır. Kişiyi bir burgaç içinde çevrime uğratarak onu
asıl kaynağıyla buluşmasını sağlar. İnsan kendini sevdikçe Tanrı’yı, Tanrı’yı sevdikçe
de kendini sever. Aşk insanı ölümsüzlüğe götürür. Çünkü beden gelip- geçici olandır.
Ama tin ölümsüzdür. Ölümsüz olmak büyük bir âşkla kendi geldiği esas kaynakla
birleşmekle söz konusu olabilir.
Tasavvufa göre, Aşk yaratılışı kendi tininde duyumsaması, yaratanın gücünü
bütün benliğiyle fark etmesidir. Âşık olan kişi yaratılanı sevmek ona tüm benliğini
katmak, varlığıyla onda yok olmak, kendini tamlamaya yönelmek ister. Aşk kendini var
edene yönelmektir.
Yunus Emre, bir dörtlüğünde şöyle demiş:
Hem evvelsin, hem ahir
Kamu yerlerde hazır
Hiç mekân yoktur sensiz
Ya ben niçin görimezim? (A.Rıza Ergüven; Dinlerin Kökeni ve İslam’da
Reform; Berfin Yay. 1996, S. 478)
Bu dizeler, Alevi-Bektaşi tasavvufuna en güzel örnektir. Önsüz-sonsuz olan, her
yerde bulunan, “insana Şah Damarı”ndan daha yakın olan, var olan her yerde buluna,
“ben her yerdeyim, her yer benim” diyen, bir Tanrı, insanla da, her varlıkla da bir
bütündür. Bundan dolayı da, Alevi Tasavvufunda, Tanrı, var olanların toplamı olarak
görülmektedir.
Hatayi, bir şiirinde şöyle demiş:
Hû diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır. (Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi,
Çiviyazıları Yay. 5. Bas. 2004, S.82)
Ozan, bu dizelerinde, evrenin özünün “ışık” olduğunu belirtmektedir. Hû,
Tanrı’nın adını anarak anmaktır. Hatayi de, Tanrı’nın adını anarak, dizelerine
başlamış ve Tanrı’dan fışkırarak açığa çıkan Hakk’ın ışık biçiminde görünürlülüğe
çıktığını belirtmektedir. Işık, enerji anlamındadır. Bu anlamda, evrenin enerjiden
oluştuğunu belirtmiştir. Evrenin oluşumunu açıklayan Big-Bang’da evrenin, bir toplu
başı kadar küçük bir ışık noktasının (enerjinin) açığa çıkmasıyla oluştuğunu
açıklamıştır.
Derisi diri diri yüzülen Seyyit İmameddin Nesimi (1369-1417), Alevi tasavvufunu
şu dizelerle ortaya koymuştur:
Gör sen de seni, ne cism-ü cansen
Maksud-i, vücud-i “kun fe kan” sen (Özmen, cilt 1, s.269)
İnsan, kendi gerçeğini, kendisinde aramalıdır. İnsan, bedensel ve tinsel yapısıyla
bir küçük doğadır, mikro evrendir. Her şey kendi özünde mevcuttur. İnsanın bedeninde
hem maden (elementler, atomik cevherler, minareler, vs. bilimsel olarak, insan hücresinin
21 farklı elementten oluştuğu ortaya konmuştur. Osman Gürel, Yaşamın Kökeni,
Pan Yay. 1999, s. 25), hem nebatat (bitkiler, farklı besin maddeleri), hem su, hava
vs. bulunmaktadır.
İnsan tüm bu değerlerin toplamını içinde barındırmaktadır.
İnsanın tini (ruhu), insan bedenini oluşturan organların, bütünsel ilişkilerinin
sonucunda ortaya çıkan ve insan bedenine eylem katan, hareket ettirici güçtür. Ama bu
hareket ettirici güç, bedensel bütünlüğün etkin sonucudur. İnan, aradığı her gerçeği
kendi özünde aramalıdır. Nesimi, evrensel veya doğasal gerçeklik, insanın kendi
gerçekliğidir diyerek, insanın bedensel yapısının doğanın dışında olmadığını, dolayısıyla
doğanın bir parçası olduğunu belirtmektedir. İnsanın en büyük amacı ve isteği, evrensel
oluşu, varlığı ortaya koyarak, kendi özünü, varlığının kaynağını bulmaya çalışmaktır.
Doğada amaç olmadığına göre; varoluşta bir amaç arayan ve kendi varlığına anlam
yüklemeye çalışan insanın kendisidir. İnsan kendisini ararken, evrenin gerçekliğini de
birlikte aramaktadır. Çünkü insan evrenin veya doğanın dışında değildir. Etiyle,
kemiğiyle, özüyle, tiniyle doğanın bir eseridir ve doğanın kendisidir.
Vahdet-i Vücut: var olan her şey bir bedenden, bir vücuttan meydana gelmiştir
ve bedenle-varlığın birliği anlamındadır. Beden gerçek, varlık görünüştür. Görünüşten
başka bir şey olamayan varlık, geldiği bedene geri dönecektir.
Vahdet-i Mevcut: Var olanların birliği demektir. Bu anlayışa göre, görünen,
duyulan ve sezilen her şey gerçektir. Tanrı, bu gerçekliğin kendisidir. Tanrı’yı bu
gerçekliğin, yani doğanın dışında aramak yanlıştır. Gelip, geçici olan şey, değişim ve
devinimden başka bir şey değildir. Doğada eylem geçerlidir. Eylemin soyut algısı
“Tanrı”dır. Tanrı, açığa çıkmamış potansiyel nesnedir. Açığa çıkan da, çıkmayan da
hepsi bir bütün oluşturur. Bu bütünsel yapı “Tanrı’dır.”
5-) Bâtınilik yönü: Aleviliğin öğretisi ve inancı “Bâtıni” bir özellik taşır.
Bâtınilik olgu ve olayları anlamak ve onların nedenselliklerini çözümlemek için
başvurulan bir felsefi yöntemdir.
Alevilik olaylara ve olgulara tasavvuf açısından yaklaşır. Tasavvufi yorumlarını
tamamen Bâtıni yöntemle yapar. O halde Bâtınilik nedir? O’na bakalım:
Bâtıniliğin sözcük kökeni Arapçada “Bâtın”dan gelmektedir. Bâtın “iç, gizli,
görülmeyen, Tanrı, giz anlamlarını içerir. Karşıt madde, görünmeyen maddedir.
İnsanın algı boyutunun dışında kalan her türlü nesne “gizil nesnelliği” oluşturur. Peki,
bunları nasıl bile biliriz? Bilgeler, veliler ve Mürşitler, “aşamalar halinde bilgiye
ulaşarak” yanıtını vermişlerdir. Bu durum aklı aşan bir durumdur. Aklın eyleme
geçmesi ve bilmeye yönelmesi için, onu iten bir güç olmalıdır. Bu güç, sezgidir. Sezgi,
soyutu, belleğe taşıyarak, zihinde onu canlandırmaya ve ona beden vererek anlaşılır
kılmaya iten çok önemli bir işleve sahiptir. Bu itici güç de yalnızca insanda vardır. İşte,
Bâtınilik bu “sezgi” gücünün hareket kazanmasıyla ulaşılan, gizil, karşıt madde ve
görülmeyen nesneleri, görünür ve bilinir kılmaya çalışan işlevin adıdır. Bu bilgiye
herkes ulaşamaz. Gizil bilgilere ulaşabilmek için, eğitilmek gerekir.
Bâtıniliğin diğer bir ismi de “İçrekçiliktir.” Yani öze ait olmaktır.
Buna göre Bâtınilik, olayların ve olguların görüntüsünün insanı yanılttığını
söyler. Asıl olan, her şeyde “öz”ü kavramaktır. Bâtıniliğe göre tek gerçek Hak’tır. Hak,
Tanrı’nın açığa çıkmasıdır. Gördüğümüz, kavradığımız her şey Tanrı’nın açığa çıkmış
durumudur. Gerçek olan şudur ki, insan beyni her şeyi algılayamıyor. Bu nedenle açığa
çıkmamış her şeyde gizemlilik vardır. Gizemlilik bir anlamda Tanrısallıktır. Buna göre,
açığa çıkmamış her şey Tanrı’nın özündedir ve Tanrı’dır. Açığa çıkmış olan her şey ise
Hak’tır. O zaman her şey Tanrı’dan gelmektedir. Tanrı, var olan her şeyi de
kapsamaktadır. O halde her şey Tanrı’dır. İnsan’da Tanrı’nın bir yansımasıdır. Açığa
çıkmamış olan her şey insana bir gizdir. Bu gizi çözmek için insanın özünü geliştirmesi
ve kendisini aşması gerekmektedir. Bu da ancak kişinin kendisini eğitmesiyle söz
konusudur.
Alevilik öğretisi, insanı tanrısal olana yaklaştırmaya ve insanın kendisini
eğitmesine dönük bir felsefi inancı içerir. Bunun için de insanın eğitimini basamaklara
ve bölümlere ayırır. Dört kapı kırk makamın anlamı da budur.
Dört kapı, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikattir.
Şeriat: var olan gerçekliktir.
Tarikat: var olan gerçekliğin bilinmesini sağlayacak bilgiye yönelmektir.
Marifet: istenilen bilgiye ulaşmaktır.
Hakikat: Edinilen bilgiyi kendi bilincine katmaktır.
Bâtıniliğe göre, bilgiye aşama aşama ulaşılır. Dört kapı, kırk makam da,
aşamalar halinde bilgiye ulaşmayı içermektedir. Her kapıda onar basamak olmak üzere
kırk basamaklı bir aşama söz konusudur. Her aşama, bir sonraki aşamaya geçişin
nedenidir. Her aşama farklı bilgiyi içerir. Kişi olgunlaştıkça bir üst aşamaya geçer. En
son aşama olan Hakikat aşamasının onuncu basmağı olan, “Müşahede” basamağıdır. Bu
aşamaya ulaşan kişi artık mürşittir ve tüm gerçekleri öğrenmiş ve Tanrı’yı bilmiştir.
Örneğin, bir buğday tanesini toprağa attığımızda koşullar elverişliyse, yani
normal değerlerde ısı ve biraz da nem yani su varsa bunlar (toprak, su, ısı ve bu ğday )
bir araya geldiğinde buğday çimlenir, sonra filizlenir, sonra fidan olur dallanır ve sonra
başaklar oluşur ve en sonunda da buğdaylar meydana gelir. Biz toprağa bir buğday
ekmiştik ama tek bir buğday tohumundan, onlarca buğday çıkar. Peki, o onlarca
buğday neredeydi? Biz bu tek buğdayın içinde bu onlarca buğdayı neden göremedik?
Burada bize giz olan, bu onlarca buğdayın, o tek bir buğdayın içinde gizli olarak var
olmasıdır. İşte Bâtınilik bu gerçekliğin farkına varmanın yöntemidir.
Bâtıniliğe göre açığa çıkmamış olan her şey gizil olarak vardır. Yok, olsa da
vardır. Çünkü biz onu göremiyoruz, algılayamıyoruz. O zaman görünüşe
aldanmamalıyız. Şu an açığa çıkmış olan, yani kavradığımız her şey yokluğa yani
gizliliğe yönelmekte ve gizli olan da varlığa dönmektedir. Yani açığa çıkmaktadır.
Burada diyalektik bir mantık olduğu hemen görülmektedir.
Bâtıniliğe göre, Tanrı’nın özünde önce akıl açığa çıkmıştır. Aklın tek başına
üretici olması olanaksızdır. Çünkü üreme eylemi olması için her şeyin karşıtının olması
gerekir. Bundan dolayı da, daha sonra aklın karşıtı olan “nefsi” yaratmıştır. İşte, bu iki
karşıt güç arasında ki çelişkiden diğer tüm nesneler var olmuştur.
Bakınız Yunus Emre, insanı, Bâtıni ve zahiri olarak ortaya koymuş ve Bâtınilikle,
zahirilik arasında ki farklılığı ne güzel anlatmış:
Hem Batınım, hem zahirim
Hem evvelim, hem ahirim
Hem ben o’yum, hem o benim
Hem o kerim-ü han benim
İnsan, bir yönüyle hem gizli, hem de açıktır. İnsanın çözülemeyen birçok yönü
vardır. Karşımızda ki birisinin iç dünyasını bilemeyiz ama o insanı nesnel olarak
görürüz. Çevremizde olup biteni görebiliriz ama olup bitenlerin özünü kavrayamayız.
Bir çiçeğin varlığını görebiliriz ama o çiçeğe o rengi ve biçimi veren özü göremeyiz. Yanı
başımızdaki gölü, denizi görebiliriz ama içinde ki varlıkları çıplak gözle göremeyiz.
Cevizi dış kabuğuyla görebiliriz ama cevizin kendisini kabuğunu kırmadan göremeyiz.
Dolayısıyla, her görünen ve bilinçle ve duyu organlarıyla algılanan her nesne veya “şey”
kavranmış ve bilinmiş olan nesne ve “şeydir. Bilinen ve görülen her şey zahir (bilinir ve
algılanır) olmuştur. Zahir olan bir şey gizli değildir artık. Evrende hiçbir şeyin bir
başlangıcı yoktur. Bir şey bir şeyden çıkıyorsa, o şey vardır ve yokluk yoktur. Yokluk
yoksa başlangıç da yoktur. Olaylar, olgular, değişimler, devinimleri geliş-gidişler vs.
vardır. Doğa bu konumdaysa hepimiz, her şey başlangıçsız ve sonsuzdur. Yine her şey,
her şeyden çıkıyorsa, her şeyin kaynağı aynıdır. Her şey aynı kaynaktan besleniyor ve
çıkıyorsa çıkan ve çıkılan da yanıdır. Küçük büyükten geliyorsa, büyük küçüklerden
oluşuyorsa, büyükte küçükte aynıdır. Yunus, bu görüşleri ortaya koyuyor ve bu
anlayışıyla, panteist bir anlayışı sergiliyor. Panteizm, her şeyin toplamı Tanrı’dır der.
Bu görüşler Alevi-Bektaşi teolojisinin de temelidir.
Seyyit Nizamoğlu (XVI. Yy. Ozanı), Yunus Emre geleneğini sürdüren önemli
ozanlardan birisidir. Bakın ne demiş:
Yüzünde ayet-i Kur’an yazılmış
Anı kim okumaz, Hak’tan cüdadır
Senin Seyyit Nizam oğlu yolunda
Nesimi gibi can verse revadır… (ÖZMEN, İsmail; Alevi-Bektaşi Şiirleri
Antolojisi, Cilt 2, Saypa Yay.1995, s. 486)
Bâtıni öğretide, varlığın özü, onun bütünselliği içinde gizlidir. Biçim aldatıcıdır.
Öz, var edici güç veya enerjidir. Her varlık veya nesne, kendisini oluşturan var edici
gücün bedenleşmesi sonucuyla varlık bulmuştur. İnsan da kendisini var kılan özle varlık
bulmuştur. Söz konusu bu öz, insan bedenini oluşturan organların toplam ilişkilerinin
ortaya çıkardığı sonuçla belirginleşir ve kendini ortaya koyar. Bunun herkes farkına
varamaz. Her nesnenin içinde, kendisini var kılan temel güç saklıdır. Ozan, insanın
yüzünde, söz konusu temel gücü, var edici özü bulmak olasıdır demektedir. Kuran’ı
insan yüzünde gördüğünü belirten ozan, insan yüzünde gerçeği, özü, oluşu, temel varlığı
görenlerin Kuran’ı okumalarına gerek yoktur demektedir. Ozan’a göre, insanın
yüzünde Tanrı’yı göremeyenler, ondan uzaktır. Bunu başaranlar, var edici gücü,
tanrısal özü, nesnelerde ve insanın yüzünde bulanlar, tutucu ve biçimsel değerlendirme
içinde olanlar bu gerçeği anlayamadıkları için, bunu açıkça dile getirdikleri
öldürmüşler, asmışlar veya Nesimi gibi derisini yüzmüşler. Nizamoğlu, ben de bu
gerçekleri söylüyorum, isterlerse beni de yüzsünler demektedir. Bu görüş Bâtıniliğin
özüdür. Tüm bu baskılar ve biçimci bakışlar, bilgeleri gizli iletiler sunmaya itmiştir.
Bâtınilik bu gizli iletilerle beslenmiş ve bir akım olarak ortaya çıkmıştır.
Bâtıniliğe göre başlangıçta her şey Tanrı’ydı. Tanrı kendisini açığa koyunca Hak
oldu. Daha sonra ilk akıl oluştu. İlk akıldan akıl ve daha sonra nefis meydana geldi.
Nefis, aklın yetkinliğe ulaşmasını isteyince harekete gereksinim duydu. Hareketin
oluşmasıyla gök katları, her gök katının kendi akılları oluştu. Daha sonra bu oluşumda
da soğukluk-sıcaklık-kuruluk-yaşlılık, bundan da, hava, su, ateş ve toprak meydana
geldi. Daha sonra madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar oluştu. En sonunda da
Kâmil İnsan’a ulaşıldı. Kâmil-insan Hak’la Hak olan insandır. Bâtıniliğe göre her şey
bir döngü içindedir. Tanrı’dan gelen yine Tanrı’ya dönecektir. Bu dönüş de “Devriye
Kuram”ıyla ortaya konmuştur.
Bâtınilikte, Tanrı, en üstün niteliklere sahiptir. Tüm olgular ve olaylar orada
tekliğe ulaşır ve tüm olumlu ve olumsuzluklar, orada nötrleşir, yani etkisizleşir. Açığa
çıkmış nesnellik içinde, Tanrı, sıfatlarıyla bilinebilir. Olgular ve olaylar içinde Tanrı’yı
bulabilmek olasıdır. Bunu da ancak eğitilmiş insanlar, (mürşitler, veliler vs.)
başarabilir.
Çevrim ya da Devriye: Devriye Arapça “dönmek” anlamındadır. Bu kavram,
tasavvufta evrenin oluşumunu ve insanın geçirdiği farklı aşamaları ve dereceleri
belirten bir kavramdır.
Bu kavrama göre, önce tanrısal evrende bulunan tin (ruh) ; değişik aşamalardan
geçtikten sonra görünüş alanına çıkmıştır. Görünüş alanına çıkan tin, gök katlarından
basamak, basamak inerek en sonunda insan gövdesine girmiştir. Ölüm gerçekleşince, tin
yeniden, geldiği aşamalardan geçerek tanrısal öze doğru yükselir. Ancak tin bulunduğu
bedende, hangi aşamaya kadar çıkmasına elverişli başarı elde etmişse o kata kadar
çıkar ve orada kalır. Bütün varlık türlerinin tanrısal örneklerinin bulunduğu bu yüce
evrene “Lâhut” denir. Oluş, bu evrenden bir aşama altta bulunan “Ceberut” evrenine
inişle başlar. Sonra sıra ile “Melekût” evrenine en sonra da insanın bulunduğu
dördüncü evrene “Nasut” a iner. (İsmet Zeki Eyüboğlu; Bütün Yönleriyle Tasavvuf
Tarikatlar, Mezhepler Tarihi, Der Yay. 1993)
İşte aşamalı olarak, gelişli-gidişli veya inişli- çıkışlı bu dönüşüme devriye denir.
Alevilikteki devriye inancı, evrenin sonsuzluğunu simgeler. Evrendeki nesneler
yaratılmamıştır. Her nesne bir başka nesnenin kendisini, başkalaştırmasından,
dönüştürmesinden meydana gelmiştir. Bu anlamda, ölen birisinin tini, bütünsel tine
karışır. Doğa bu bütünselin içindeki tini (enerjiyi) belirli bir biçimde yeniden açığa
çıkararak onu görüntü alanına taşır. Görüntü alanına taşınan tin, ya bir hayvan, ya bir
bitki, ya bir insan v.s. olarak evrende ki yerini alır. Tin, aşama bakımından hangi
gövdeye ilişkinse, o bedene girer.
Bu anlayışa göre, değişip dönüşen ve basamak, basamak yükselen tin, ete kemiğe
bürünerek (bedene girerek ) insanı var etmiştir. İnsanın da gelişim aşamaları
bulunmaktadır. Tin, girdiği bedende önce ham bir insandır. Ama zaman içinde pişer
“olgun insan ”a dönüşür. Bu devinim, bu varoluş sonsuza kadar böyle sürer gider.
Devir inancına göre, varlığın dönüşümü en basitten basamak, basamak artarak
en yükseğe doğru olur. En üst aşamada kâmil insana varılır. Bu aşama artık en üst
aşamadır. Bu aşamaya gelmiş bir insan, Tanrısal özle buluşmuştur. Geldiği kaynağa
ulaşmış ve âşkını, susuzluğunu gidermiştir. Bu aşamada kişinin, ulvi âşkla yanıp tutuşan
tini, kendi gerçekliğinin ayırtına varmış ve artık istediğini elde etmiştir.
Alevi-Bektaşilik öğretisinde “Devriye Kuramı” doğasal diyalektiği yansıtır. Her
şeyin değişim ve dönüşüm içinde olduğunu belirtir ve bu anlamda evrenin sonsuz
olduğu, sonsuzluğun içinde sonlar bulunduğu ve aslında her sonun sonsuzluğu
oluşturduğu gerçeğini yansıtır. Tanrı, bu sonsuzluğu oluşturan sonların, sonsuzca var
olmasındaki gizil nesnelliği yansıtır.
Yunus Emre (1235?- 1321) bir dörtlüğünde şöyle diyor:
Ben bu suretten ileri
Adım Yunus değilken
Ben ol idim, ol ben idi
Bu aşkı sunan da idim… (Gülçiçek, Ali Duran; Alevilik Bektaşilik, Kızılbaşlık
ve Onlara Yakın İnançlar; Anadolu Etn. Arş. Ve Klt. Mrk. Yay. 2004, cilt 3, s. 1071)
Yunus, ben daha dünyaya gelmeden, doğum beden almadan, bu biçime
girmeden, ismim “Yunus” olarak konmadan önce de vardım diyor. Bedensellik kazanıp,
açığa çıkmadan önce, kendisini var kılan gizil nesnelliğin, özün (tanrısal alanın) içinde
bulunduğunu belirten Yunus, doğanın bütününü kapsayan, her şeyin onda açığa çıktığı
var edici özle birlikte olduğunu açıklamaktadır.
Devriyeyi en anlaşılır dizelerle anlatan ozanlardan birisi de Gufrani (18631926)’dir. Ozan Gufrani şöyle demiş:
Katre idim, ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip âlemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir
./.
Kaç kez gani oldum, kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum, kaç kere bakır
Bilmem ki kaç kâtip ismini okur
Kaç deftere kaç dürüldüm kim bilir…. (Gülçiçek, age, s. 1074)
Ozan Gufrani, damla, nokta kadar bir nesneyken, bütünselliğe karıştığını,
bütünsellikten kopup damla olduğunu; bu geliş gidişin sonsuzca tekrarlandığını ve
tekrarlanacağını söylemektedir. Burada ölümsüzlükten ve geliş-gidişlerden söz eden
Gufrani, bütün ve parça arasındaki sonsuz bağı da ortaya koymaktadır. İnsan ruhu
(tini) hamlıktan, olgunluğa ulaşana ve tanrısal gerçeğe varana kadar, dünyaya gelipgider. Olgunluğa erişen ruh, Hak’la Hak olur ve dinginliğe ulaşır. Ruh, kendisinin bir
parçası olan yeni bedenlere girerek, farklı bedenlerde, farklı kimlikler yaşadığını da
söyleyen ozan, insanın dünyaya her gelişinde gelişim ve aşamalar geçirdiğini de
belirtmektedir. Ozan, madenlerden (bakır, demir vs.), nebatata, oradan da hayvanata
ulaştığını, hayvanattan da insana ulaştığını ve bu sıfatlarla çok gelip gittiğini ortaya
koymaktadır. Sonsuzca oluşum ve devinim içinde, her şey her şeye dönüşebilir. Bu
dönüşüm içinde, farklı nesnelerle gelinip- gidilir. Bütünden parçaya, parçadan bütüne
karışımılar sonsuzca gerçekleşir. Gizil nesneden, açığa çıkarak bedenleşen, kimlik bulan
nesneler, dağılarak başka şeylere dönüşebilir. Deme ki doğada süreklilik, devinim ve
hareketlilik söz konusudur. Ozan bu evrimsel, devinimsel ve dönüşümsel olguları ortaya
koyuyor.
Devriye teorisi, Alevi-Bektaşiliğin temel görüşlerindendir.
Yine 20. Yüzyıl ozanlarından biri olan Mahzuni Şerif (1939-2002) şöyle diyor:
Ben Mehdi değilim, ama erenler
Bugün ölür, yarın gene gelirim
Ya bir ceylan canda, ya bir çiçekte
Değişerek başka şekil gelirim. (Süleyman Zaman; Mahzuni Felsefesi,
Sanat yay. 2005, s. 14)
Bu dizeler, evrensel ölümsüzlüğü anlattığı gibi, devriye kuramını da açıkça dile
getirmiştir. Hulul (bir şeyin, bir başka şeyin içine girmesi) inancının ortaya konduğu bu
dizeler, değişimi, dönüşümü ve devinimi de anlatmaktadır. Ölümün, kesin yokluk
olmadığını, her ölümün yeni bir başlangıç olduğunu belirten ozan; nesnelerin birbirine
dönüşümünü de anlatmaktadır. Bütüne katılan özün, hangi nesnede açığa çıkacağı belli,
olmaz. Bugün çiçek olan, yarın bir başka nesnede açığa çıkabilir. Bugün insan olan,
öldükten ve tini bütünsel varlığa katıldıktan sonra, bir başka can olarak beden bulabilir.
Bu dizeler “devriye” kuramını ortaya koymaktadır.
6-) Felsefi Yönü: Felsefe varlığın en genel yasalarını bilme sürecidir. Bu tanımdan
hareket ederek felsefe, bilinmeyeni bilmeye yönelmektir. Bu anlamda Aleviliğin de
felsefi bir duruşu vardır. Kaldı ki her öğretinin, her inancın ve her toplumsal anlayışın
bir felsefi duruşu bulunur. Burada önemli olan “nasıl” sorusuna verilen yanıt önemlidir.
Alevilik nasıl bir felsefedir?
Bu sorunun yanıtı: Alevilik Nesnel İdealizm ve Materyalizm karışımı bir felsefi
duruşu içerir.
Nesnel İdealizm; Varlığı insan düşüncesine bağımlı olarak görmez. Yani varlık
insan düşüncesinin dışındadır. Buna karşın tüm varlığı kapsayan, tümel (bütünü
kapsayan) bir akıl ya da Tanırsal bir düşünce olduğunu kabul eder. Buna göre Alevilik
öğretisi, vahdet-i mevcut anlayışıyla bu görüşe yakın durur ve var olanların toplamını
Tanrı olarak görür ve doğanın da bir aklının olduğunu var sayar.
Doğanın sonsuzca var olduğunu, hiçbir güç tarafından yaratılmadığını, her şeyin
değişim ve dönüşüm içinde bulunduğunu, doğanın kendi yasaları içinde devindiğini ve
maddenin hiçbir irade tarafından yönlendirilmediğini ve hiçbir şeyin yoktan
yaratılmadığını savunan materyalizmle de belirli yerlerde uyuşmaktadır. Materyalizme
göre evrenden bulunan tüm maddeler birbirleriyle ilişki içindedir. Yine her şeyin bir
karşıtının olduğunu ve var olan bu karşıtların birbirleriyle savaşım içinde olduklarını
belirtir. Bu savaşımın özü, birinin diğerini kendisine katmaya çalışmasını içerir. Çünkü
her şeyde bir eksiklik vardır. Madde kendi eksikliğini gidermek için, başka bir maddeye
gereksinim duyar; işte bu gereksinimin doğurduğu yönelme isteği sonsuz eylemi var
kılar. Dolayısıyla her şey her şeyden bir şeyler almaya çalışır ve her şey hareket eder.
Hareket maddenin var oluş yasasıdır.
Alevilik-Bektaşilik felsefesi, maddedeki bu eksikliği gidermeye yönelmesini “aşk”
olarak açıklar. Çünkü aşk, bir nesnenin, ulaşmak istediğine sonsuz tutkuyla bağlanması
ve o nesneye yönelme güdüsüdür. Alevi-Bektaşi pirleri, velileri, Tanrı’yı ulaşılması
gereken en büyük âşk olarak görmüşlerdir. Çünkü Tanrı, maddenin özündeki en temel
ve en genel eksikliğin en genel adıdır. Tanrı, bir yanıyla da nesnelerdeki devinimi var
kılan sonsuz enerjinin, eylemin, hareketin, soyutlanması ve kavramsallaşmasıdır.
Yine Alevilik, devriye kuramıyla her şeyin değişim ve dönüşüm içinde
bulunduğunu açıkça ortaya koymuştur. Tanrı’nın açığa çıkıp Hakk’a dönüşmesi ve
sırasıyla en az “akıl” taşıyan cansız dediğimiz maddeden başlayarak, en üst aşamadaki
“üst aklı ta şıyan ” olgun insana gelene kadar geçirdiği aşamalar şeklinde bir değişim
ve dönüşümü kabul eder. Bu tez’de diyalektik bir bakış vardır.
Yine Alevilik-Bektaşilik her şeyin değişim ve dönüşüm içinde olduğunu ve her
şeyin her şeye dönüştüğünü savunur.
Alevilik-Bektaşilik her şeyi tek bir Tanrı’ya indirger. Tanrı’yı tek gerçeklik
sayar. Her şeyin Tanrı tarafından ortaya konduğunu ve açığa çıkarıldığını öne sürer.
Görünen her şeyin (maddenin) aslında tek bir özden var olduğunu ve bu özün de Tanrı
olduğunu belirtir. Bu görüşünü de “ışık” felsefesiyle açıklar. Buna göre Tanrı’nın
özünden fışkırarak açığa çıkan ışık (enerji), dönüşümler geçirerek süreç içinde görünen
evreni maddeyi var kılmıştır. Işık maddeye dönüşürken, madde de ışığa dönüşmektedir.
Ama temel olan, her şeyin Tanrı’dan çıkmış olmasıdır. Bu anlamda, Tanrı her şeyin
başlangıcını oluşturmaktadır. Tanrı’nın kendi karşıtına dönüşmesi ve kendi kendisine
yabancılaşması sonucunda da evren var olmuştur. Var olan her şey de yine Tanrı’ya
dönecektir. Bu anlamda tek gerçek Tanrı’dır.
Yunus der ki;
Hak cihana doludur
Kimsene Hakk’ı bilmez
O’nu sen sende iste
Ol senden ayrı olmaz. (Battal Pehlivan, Alevi-Bektaşi Düşüncesine
Göre Allah; Pencere Yay. 1991, s. 77)
Tanrı’nın bir yansıması ve dışa akışı olan Hak, doğanın kendisidir. Doğa, nesne,
madde… kısacası var olan her şey Hak’tır ve Hak, Tanrı’dan açığa çıkmıştır. Bu
anlamda Hakk’ı, doğanın dışına çıkarıp onu, doğadan soyutlamak doğru değildir. İnsan
da var oluşuyla Hak’tır. Çünkü Hak, var olan tüm gerçekliktir. İnsan da varlığın bir
parçasıdır. O halde insanı Hak’tan ayrı düşünmek, onu bütünselliğinden ayırmaktır.
Bir nesne, bir bütünün parçasıysa, o nesne aynı zamanda o bütündür de. Bütün
parçadan, parça bütünden ayrı düşünülemez. Bu anlamda Hak benimi ben de Hakk’ım
diyen Yunus, doğayı ve onu var eden bütünselliği birbirinden ayırmıyor ve tanrı’yı
doğanın dışına atmıyor. Alevi Teolojisi bu temel değerler üzerine kurulmuştur.
Derviş Ruhullah (1885- ?) bir dörtlüğünde Alevi-Bektaşi felsefesini şu dizelerle
ortaya koymuştur.
Vahdet badesiyiz, mestiz ezelden
Elest kadehinden tadanlardanız
Nur alır çeşmemiz, her bir güzelden
Arıyız bala bal katanlardanız. (Özmen, 5. Cilt, s. 169)
Yukarıdaki dizelerde, evrenin bir bütün olduğu, her şeyin birbirleriyle ilişkili ve
bağıntılı bir konumda bulunduğu belirtilmiştir. Evrende var olan, bir bütünlük
içindedir. Çokluk bu bütünlükten çıkmıştır. Her parça, her nokta, her nesne birlikten
gelmiştir ve oradan beslenmektedir. Bedenimizin her bir organı, bir başka organla
ilişkili içindedir. Dışarıdan aldığımız havayla, suyla, bin bir çeşit besinle yaşamınızı
sürdürürüz. Bizim varlığımız yediklerimiz ve içtiklerimizdir. Bizi var eden maya,
varlığın özünde sonsuzdan bu yana vardı. Biz öldükten sonra da, bizi var eden maya
sonsuzca var olmayı sürdürecektir. Çünkü biçim geçicidir ama öz kalıcıdır. Elest, yani
insanın var oluşundan bu yana, ben bu oluşun içindeydim diyen ozan, varlığımla o
oluşun, o mayanın enerjisini özümde taşıyorum demektedir. Var olan her nesnenin,
kendine özgü bir güzellik taşıdığını söyleyen ozan, her varlık doğaya farklı bir tat,
zengin bir görüntü sunduğunu belirtmektedir.
Doğada bulunan her varlık, doğaya bir şeyler katar. Her şey her şeyden beslenir
ve bu anlamda her besin, kendisini tüketen varlıkları yaşatır. Yine her varlık, kendine
özgü bir enerji taşır ve kendisini var kılan enerjiyi süreç içinde harcar. Varlığın
potansiyel enerjisi bittiğinde kendi varlığını sonlandırır. Buna “ölüm” diyoruz.
Enerji varlığın var oluş nedenidir. Her varlığın enerji yoğunluğu farklıdır ve her
nesnenin enerjisi kendi öznel yapısında sonludur. Bu sınırsız ama sonlu enerji alış verişi
içinde, varlıklar, nesneler değişir ve devinir. Bu olgu sonsuzca sürer. Her son, yeni bir
başlangıçtır ve bu anlamda sonların sonu, sonsuzca olguları ve olayları var kılar. Bu
görüş Alevi-Bektaşi öğretisinin, felsefesinin temelidir.
Alevilik öğretisinde, Mutlak Hiçlikte (yani algımızın dı şında kalan açı ğa
çıkmamı ş gizillik konumu) bir Tanrı’nın varlığını kabul eder. Yani evreni başlatan
veya var kılan evren öncesi bir varlığı (yani açı ğa çıkmamı ş Tanrı’yı ) öngörür.
Burada da maddeci bir anlayışla uyuşur. Akıl, her şeyi açığa çıkaracak olan yetidir. O
halde insan Tanrı’yı, aklı sayesinde düşüncede açığa çıkarabilir.
Sonuç olarak Alevilik-Bektaşilik bir yanıyla Maddeci ve diğer bir yanıyla da
idealist bir öğretiyi özünde barındırır. Bu bir çelişki gibi görünse de var oluşun yasasına
da uygun düşmektedir. Çünkü her şey kendi karşıtıyla vardır. Eğer madde varsa, karşıt
madde de vardır. Karşıt maddeyi algılayamadığımızdan onun davranışlarını ve
yasalarını açıkça ortaya koyamıyoruz.
Yasalarını açığa çıkaramadığımız ve farkında olamadığımız her şey bize bir
gizdir. Bu durum, insanı idealizme götüren en temel işlevdir. Gizli ve algılanamayan her
şey insan da, mistik duygular yaratır ve bu olgu, insanı, görülmeyen üstün bir güce
yönlendirir. Bu da idealizmin temelini oluşturur. Algımız dışında kalan, görünmeyen
evreni, diğer bir anlatımla “Tanrı”yı, yani açığa çıkaramadığımız gizemliliği, akılla ve
sezgiyle düşüncede açığa çıkarabiliriz.
Akıl, beynimizdeki Biyo-Kimyasal etkileşimler sonucu varlaşan, elektriksel
ilişkiler bütününün ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Dolayısıyla nesnel olguların
belirleyiciliği ortadadır. Bu nesnel olguyla, gizil nesneyi tanıyabiliriz.
Alevilik-Bektaşilik, akıl ve sezgi yoluyla idealist alanı bilinir alana taşımaya
çalışan bir felsefi, akılsal ve bilimsel öğretiyi kapsar.
7-) Ehlibeyt Yönü: Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, İslam içinde farklı
tartışmalar ve ayrılıklar da ortaya çıkmaya başladı. Bu ayrılıkların en belirgini Emevi
Aile’siyle, Hz. Muhammed’in taraftarları ve ailesi arasında yaşandı. Emeviler, bölgenin
zengin aşireti ve egemenleri olarak, Hz. Muhammed’in kesin bildirimine karşın, Hz.
Ali’ye ve Hz. Muhammed’in gerçek taraftarlarına, yönetimin geçmesine engel
olmuşlardır. Böylece, ilk ayrılıklar daha Hz. Muhammed’in bedeni toprağa
gömülmeden başlamıştır.
Mekke’de Ümmiye Aşireti içinde bölgenin en zenginleri vardı. Hz.
Muhammed’in ailesi olan Haşimi ailesiyse orta halli insanların bulunduğu bir aşiretti.
Ayrıca çok yoksul aileler de bulunmaktaydı. Tüm bu aşiretler ve aileler arasında da
ekonomik sorunlar ve kavgalar yaşanmaktaydı.
Hz. Ali ve onun taraftarları, yoksul insanların ve halkın yanında yer almışlardı.
Hz. Ali ve taraftarları, Emevilerin halka yaptıkları baskılara karşı çıkıyorlardı.
Emeviler ise, Hz. Ali’yi yönetimden dışlayarak, Hz. Muhammed’in ailesine baskı
uyguluyorlardı. İşte bunun sonucunda birçok olaylar ve savaşlar yaşandı. Bu savaşımın
sonucunda, Hz. Ali ve çocukları, Muaviye ve Yezit tarafından katledildiler. Bunun
sonucu olarak, Kerbelâ da büyük bir kıyım yaşandı. Yaklaşık 89 yıl süren Emevi
yönetimi ve yöneticileri, Hz. Muhammed’in ailesine büyük bir hınçla yaklaştılar ve Hz.
Muhammed’in torunlarını, en yakınlarını acımasızca öldürdüler, Ehlibeyt’e ve onun
yandaşlarına eziyet ettiler.
Ehlibeyt, “ev halkı” anlamına gelir. Söz konusu Ehlibeyt, Hz. Muhammed’in
ailesini anlatan bir kavramdır. Bu durumda, Ehlibeyt sözcük olarak; Hz. Muhammed,
kızı Fatma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşan beş kişilik
bir topluluğu anlatır. Ehlibeyt’e, bazen Pençe-i Al-i Aba da denir. Penç Farsça da “beş”
pençe ise “el, parmak” anlamındadır. Bu durumda, Pençe-i Al-i Abâ, bir elin beş
parmağıyla simgelenen, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin’inden oluşan topluluğu içerir. Ehlibeyt, bazen dört kişiyle de anılır. Bu
durumda da ona “dört sevgili” denir. Bu dört sevgili, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin’den oluşan topluluğa denir.
Alevi-Bektaşi inancında, Ehlibeyt sevgisi çok temel bir anlayıştır. Aleviliğin,
İslam’a en yakın olan yanı bu yönüdür. Çünkü Ehlibeyt, İslam’ın kurucusu ve
Peygamberi olan, Hz. Muhammed’in ailesidir. Hz. Muhammed’e sevgi besleyen her
insan, onun ailesine de sevgi beslemeli ve saygı duymalıdır. İslam’a inanan ve Hz.
Muhammed’e sevgi besleyen herkes Ehlibeyt’i de sever. Bu anlamda Ehlibeyt’e sevgi
beslemeyen hiçbir Müslüman gerçek anlamda İslam’a inanmamış olur. Bugün, Ehl-i
Sünnet’e inananlar da Ehlibeyt’i severler. Ehlibeyt sevgisi yalnızca Alevilere, Şiilere ve
Caferilere özgü değildir. Hemen her Müslüman gurup ve Mezhepteki insanlar,
gönüllerinde bu sevgiyi beslerler. Alevi- Bektaşilikteki Tevella ve Teberra sözcükleri de
bu anlamda ortaya çıkmıştır. Bu iki sözcük, Ehlibeyt sevgisini bir ilke konumuna
sokarak bunu formülleştirmiştir.
Buna göre;
-Teberra: Ehlibeyt soyundan gelenlere ve bunları sevenlere düşmanlık
besleyenleri ve onlara destek verenleri de sevmemek ve bunlardan uzak durmayı ilke
edinmektir.
-Tevella ise, Ehlibeyt soyundan gelenleri ve onları sevenleri de sevme ilkesine
dayanır.
Bu durumda Aleviler, Ehlibeyt’i seven herkesi sever, sevmeyenleri de dışlar.
Demek ki Alevi-Bektaşiliğin en önemli temellerinden birisi Ehlibeyt sevgisidir. Peki, bu
sevgi hangi nedenlere dayanmaktadır. Bunun en büyük nedeni “Kerbelâ Kıyımını” na
duyulan acıdır. 680 yılında Yezit ordularının, Hz. Hüseyin ve 72 yandaşını acımasızca
katletmesi ve bu katliamın bir öç almaya dönüşmesi asla ve asla özünde insan sevgisi
taşıyan hiçbir kişi ya da toplum tarafından benimsenemez ve bu kıyım hiçbir zaman
bağışlanamaz.
Alevi-Bektaşiler de, bu kıyıma karşı duydukları acıyı, elemi ve üzüntüyü, her yıl
anmışlar ve o günü yas haline getirmişler; bu insanlık dışı “kıyımı” en yoğun bir karşı
duruş geliştirip, ritüelleştirerek, matem gününe dönüştürmüşlerdir. Bu yolla da, orada
öldürülen insanlara sahip çıkmışlardır.
Alevilik-Bektaşilik, özünde ezilen ve baskı gören insanların ve toplulukların, her
zaman yanında yer almıştır. Doğal olarak da bu duruşuyla Hz. Ali’yi ve Hz. Hüseyin’i
bağırlarına basmışlardır. Bu, Aleviliğin insana vermiş olduğu değerle de ilintilidir.
Şu da bir gerçek ki, Aleviliğin, Hz. Ali algısı asla şekilci bir algı değildir. Hz. Ali
taraftarlığı da asla biçimsel bir içerik taşımaz. Alevilik de, Hz. Ali, sevginin, iyiliğin,
güzelliğin, dostluğun, paylaşımın vs. taşıyıcısı ve bedenleştiricisi olarak algılanır. Tüm
bu insanı insanileştiren, en güzel ve en iyi toplumsal değerler Hz. Ali’de
kimlikleştirilmiştir.
Bu anlamda, Hz. Âli’siz Alevilik düşünülemez.
Yine, Kerbelâsız, Hz. Hüseyin’siz, On İki İmamsız, Teberra ve Tevellasız, bir
Alevilik olamaz. Bin yıllardır Alevilik, bu değerler üzerinden kimlik bulmuştur. Bu
değerler olmadan Alevilik, bütünselliğini var kılamaz.
Alevilik- Bektaşiliğe göre, Tanrı’ya da aşkla ve sevgiyle ulaşılır. En üst sevgiyi, en
üst aşkı vs. Hz. Ali’ye yükleyen Alevilik, Hz. Ali’ye yüklediği değerlerle onu Tanrı’ya en
yakın insan görür. Öyle ki Hz. Ali, Tanrısal nitelikler taşıyan en kâmil insan olarak
görülür.
Yine, eşitlikçilik, paylaşımcılık, dayanışmacılık üzerine kurulan toplumsal
anlayışını, Bâtıni duruşunu, tasavvuf yönünü, devriye kuramını, “sudur teoremini”,
sazı, söz, semahı, kısacası sanatsal uygulamalarını, kadın-erkek eşitliğini,
Tanrı+Doğa+İnsan bütünlüğünü ortaya koyan panteist yaklaşımını, hulul ve tenasüh
inancını vs. dışlayarak da Alevilik-Bektaşilik düşünülemez. Dolayısıyla, Aleviliği,
bütünselliği içinde alıp, onu tüm yönleriyle ortaya koymak, yapılması gereken en doğru
yöntem olacaktır. Alevi-Bektaşiliği gerçek anlamda çözümlemek ve olup-olmadığını
öğrenmek için, bu inancının taşıyıcıları ve öncüleri olan, ozanların diline ve söylemlerine
baksınlar. Söz konusu ozanların eserlerinde, tüm bu gerçekler bulunmaktadır.
ŞİİLİK
Emevilerin, baskılarından kaçan Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in taraftarları Horasan
ve Deylem bölgelerine gidip yerleştiler. Burada diğer muhalif güçlerle bir araya gelen ve
süreç içinde örgütlenen bu muhalif Arap göçerler, burada Emevi Saltanatını yıktılar.
Daha sonra Hz. Muhammed’in amcası olan Abbas’ın soyundan gelenlere yönetimi
verdiler. Böylece Abbasi yönetimini kurdular. Ama süreç içinde Abbasilerde Emevileri
aratmadı. Bu iki temel olgu, baskıcı İslâm anlayışını sorgulamayı da birlikte getirdi. Bir
şey sorgulandığında, hemen karşıtı da ortaya çıkar. Böylece yıkan, öldüren, kıyıma
uğratan, bencil, baskıcı ve sevgiden uzak bir “İslâm” anlayışı yerine; bu değerlerin tam
karşıtı olan değerlerle ortaya çıkan ve iskeletini “İslâm”ın oluşturduğu bir Heterodoks
inanç ve muhalif duruş olarak gelişen, bir inançta bedenleşmeye başladı. Bu gelişen
inanç ve öğreti muhalif bir hareketti. Heterodoks, halkın geliştirdiği bir inanç ve
öğretidir. Merkezden ayrı düşen, merkezi inançtan farklı inanan bir anlayışı, bir inancı
içerir. Özünde genel geçer olan inançtan ayrılan, bir dinin kuruluş ilkelerinin tamamına
uymayan ve bazen de bir dinin tüm değerlerine karşı çıkan ve yeni bir inanç ve öğreti
geliştiren inançtır. Söz konusu olan Heterodoks inanç, Sünni İnanca karşı gelişen bir
inançtır.
Şiilik de bu koşullarla doğdu. Var olan İslâm dininin birçok ilkelerine uymayan
ve kendisine göre yorum ve ibadet geliştiren bir Heterodoks hareket olarak gelişti. Şiilik,
genel de Arap olmayan topluluklar (Özellikle Fars, Acem ağırlıklı) arasında, sonradan
İslâm’ı kabul etmiş bulunan topluluklar içinde gelişti. Bir yönüyle de Arap İslâm’ına
karşı gelişen bir karşı inanç olarak doğdu. Bu inanç “Şiilik” adı altında kimlik kazandı.
Şia; Arapça da ayrılanlar anlamındadır. Bu sözcük aynı zamanda taraftar,
yandaşlar, takipçiler veya izdeşler anlamına da gelmektedir. Bu kavram, bir olaya, bir
olguya yandaş ya da taraftar olmak, daha önceden var olan bir ilkeden, bir inançtan
farklılaşmak veya ayrılmak anlamını da içerir.
Bu anlamda da Şia, merkezi inançtan farklılaşan, farklı yorum ve uygulama içine
giren ve yeni bir yol, yeni bir yöntem geliştiren gurup ya da topluluklara denmiştir.
Şia, yeni gelişen İslâm dininin temel ilkelerini kabullenen ama kendilerine gereken
değeri bulamayıp dışlanan, siyasal desiseler yöntemiyle hak edip de elinden yönetimi
alınan, Hz. Ali’ye, Kerbelâ da kıyıma uğrayan Hz. Hüseyin’e duyulan sevgiyle
bedenleşmiştir. Bu değerli ulu insanların, haklarına sahip çıkan, onları savunan ve
onların savunduğu değerleri öne çıkaran ve yaşatan insanların, süreç içinde yeni bir
anlayış ve yorumla ortaya koyduğu görüş, düşünce ve ritüellerle ortaya konan bir
inançtır.
Bu inanç süreç içinde örgütlü ve güçlü konuma gelince de Şiilik adı altında bir
mezhebe dönüşmüştür. Yani, Şiilik, Şia’dan gelmektedir.
Şiilik, inancını ve öğretisini tasavvufi ve Bâtıni bir düzlem üzerinde geliştirmiştir.
Anadolu’ya özellikle 1100’lü yıllarda gelen bu tasavvufi ve Bâtıni görüş ve
düşünceler, Anadolu’daki muhalif görüşlerle birleşerek, burada Aleviliği var eden
değerlerin içinde yer almış ve Aleviliğin içinde yer bulmuş ve Alevi-Bektaşiliğin de
iskeletini oluşturmuştur.
Tarihsel süreç içinde, Hz. Ali ve yandaşlarına yapılan haksızlıklara karşı
gösterilen tepki, Aleviliğin önemli değerleri arasında yer buldu. Süreç içinde de bu tepki
Hz. Ali, Ehlibeyt, Oniki İmam sevgisine dönüştü.
Ehlibeyt Sevgisi, Oniki İmam İnancı ve Hz. Ali tutkusu, Aleviliğin olmazsaolmazıdır. Alevi-Bektaşi Edebiyat’ının omurgasını Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Kerbelâ,
Ehlibeyt, Oniki İmam, Teberra ve Tevella vs. oluşturur.
Şu bilinmelidir ki, başlangıçta, devrimci, ilerici, akılcı ve sorgulayıcı olan Şiilik;
İran’da 1500’lü yıllarda Şah İsmail tarafından Safevi Devleti’nin (1501-1736)
kurulmasıyla yönetime gelmiş ve süreç içinde merkezi bir konuma gelmiştir.
Merkezileşen bu inanç, süreç içinde tutuculaşmış, Şiiliği, başlangıçtaki karşıtlığına
dönüştürmüş ve günümüzde artık baskıcı ve Şeriatçı bir anlayışla buluşturmuştur. Bu
da diyalektiğe uygundur. Çünkü her şey kendi karşıtına dönüşür. Merkezileşen her şey,
çevresindekini yutmaya çalışır. Bu durumda o şeyi zamanla gericileştirir. Bu olgu
tarihin diyalektiğine de uygundur.
Ama Anadolu’da, Alevilik, hiçbir zaman yönetime gelmediği ve her zaman
muhalif kaldığı için, bugün de ilerici, devrimci, akılcı ve sorgulayıcı bir anlayışın, bir
inancın ve öğretinin temsilcisi olarak varlığını sürdürmektedir.
Günümüzde, Alevi-Bektaşilik, merkezileşmiş, tutuculaşmış ve gericileşmiş
Şiilikle, aynı konumda ve inançta değillerdir. Günümüz de Şiilik, Sünniliğe çok daha
fazla yaklaşmış bulunmaktadır. Alevilik ise, muhalif inancını sürdürmektedir.
ŞİİLİKLE ALEVİLİK ARASINDA Kİ FARKLILILAR
Şiilik, İran’da etkin olan ve İslam Mezheplerinden birisidir. İslam’ın beşinci
mezhebidir. İslam’ın temel değerlerini ve ibadetlerini ve inanış biçimlerini
benimsemiştir. Hz. Muhammed’e ve Kuran’a bağlıdır. Şiiliğin ve Caferiliğin, Sünnilikle
farklılığı özde değil biçimdedir. Örneğin, Mehdi’nin ölmediği, Allah’a tapınmanın
zamanla bir ilişkisinin bulunmadığı, namaz rekâtları vs. gibi Şiilikte bulunan ve
Sünnilikte olmayan bazı farklılıklar bulunmaktadır. Oysa benzerlikler çok daha
fazladır. Örneğin, Sünnilikte olduğu gibi, Şiilerde, Allah’ın yaratıcı olduğuna, Allah’ın
tekliğine, Vahiy’e, Peygamberlere ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğuna,
Cennet ve Cehennem’e, Ahret gününe, öldükten sonra dirilmeye, dört kadınla evliliğe,
vs. inanç vardır. Şiilikte de, Sünnilikteki gibi haremlik-selamlık bulunmakta ve yine
Sünnilikte olduğu gibi, tesettür vardır.
Oysa Şiilikle-Alevilik ve Caferilik arasında çok keskin ve derin farklılıklar
bulunmaktadır. Alevilik, Sünniliğe hangi uzaklıktaysa, hemen hemen Şiilikle de aynı
uzaklıkta bulunmaktadır.
Şiilik, özellikle bir devlet dini olduktan sonra tutuculaşmış ve Ortodoks (Sünni)
inanca yakınlaşmıştır. Bugün Şiilik, en etkin konumuyla İran’da yaşatılmaktadır ve
İran’ın egemen inancıdır. Bugün, İran’da, kadınların konumu, en koyu Sünni inancı
yaşayan Arabistan’la aynıdır. Kadınların sosyal yaşamda erkeklerle yay yana
bulunması yasaktır. “Ahlak Polisinin” kadınları denetim altında tutması, recmin
uygulanması, ramazan orucunun tutulması, beş vakit namaz kılınması, üç kez “boş”
demekle, boşanmanın sağlanması, boşanan kadınların yeniden evlenebilmesi için geçici
nikâh olan “Muta”nın zorunlu olması, kadın-erkek eşitsizliği, recmin geçerli olması,
Hadis, Fıkıh, Kelam vs. gibi İslam’i değerlerin temel kabul görmesi vs. gibi olgular ve
ibadet biçimleri, Şiiliği Alevilikten uzaklaştırmakta ve Sünniliğe çok daha yakın bir
konuma getirmektedir.
-Alevilikte yaratma, yaratılma inancı ve görüşü yoktur. Onun yerine, var
olandan açığa ve görünüşe çıkan bir evren algısı ve var oluş anlayışı geçerlidir. Oysa
Şiilik yaratıcılığı kabul eder.
-Alevilikte, Tanrı, var olanların toplamıdır ve vahdet-i mevcutçudur, oysa Şiilik
Tanrı’yı evrenin ötesine iter.
-Alevilikte açığa çıkan nesneler, Tanrı’nın dışa vurumu olarak görülür ve Tanrı,
açığa çıkmamış gizil nesnellik olarak değerlendirilir. Oysa Şiilikte Tanrı’nın nesnelerle
bir ilintisi yoktur, çünkü o “ol deyince olduran, öl deyince öldürendir”.
Şiilikle-Alevilik arasında ki farklılıklar ve benzemeyenler:
-Şiilik bir devlet dinidir. Alevilikse muhalif bir inançtır.
-Şiilikte Ehl-i Sünnet’e yakın duran bir mezheptir. Alevilik Ehl-i Sünnet
inancından uzaktır.
-Şiilikte, Tesettür zorunludur, Alevilikte tesettür yoktur.
-Şiilikte Şeriat anlayışı vardır, Alevilik Şeriat’a karşıdır.
-Alevilik Tanrı’ya sevgiyle ulaşılacağını söylerken, Şiilik koruktan, yakan,
cezalandıran bir Tanrı anlayışı egemendir.
-Alevilikte Cennet ve Cehenneme inanç yoktur. Şiilikte vardır.
-Alevilikte musahiplik vardır, Şiilikte yoktur.
-Alevilikte Cem Ayin-i vardır, Şiilikte yoktur.
Aleviler dua etmek için bir mekâna gereksinim duymazlar. Çünkü dua her yerde,
her zaman ve her anda yapılabilir. Oysa Şiilikte ibadet için Cami gereklidir.
-Alevilikte “semah” vardır. Şiilikte yoktur.
-Alevilikte halka namazı (gönül günüle, cemal cemale duruş ve karşılıklı sevgisaygı) vardır. Oysa Şiilikte beş vakit namaz vardır.
-Alevilikte oruç, insanın nefsini eğitmesi ve aç kalan insanların ruh hallerini
bedenlerinde yaşamalarını içeren oruç dışında, matem ve Hızır orucu vardır. Şiilikte, on
iki imam ve ramazan orucu vardır. Burada on iki gün oruç Şiilikte de bulunmaktadır.
-Alevilikte kadın-erkek eşitliği vardır. Oysa Şiilikte kadınlar erkeklerin yanında
bulunmazlar ve aynı ortamı paylaşmazlar.
-Alevilikte tek eşlilik egemendir. Şiilikte dört kadınla evlilik vardır.
-Alevilikte, “muta” nikâhı yoktur. Şiilikte vardır.
-Alevilikte, müzik ibadetin olmazsa olmazıdır. Şiilikte müzikli ibadet yoktur.
-Alevilik, inancı akla taşır ve akla uymayanı eler, bu yöntemle hurafelerden
arınır. Oysa Şiilikte Kuran’a kesin bağlılık vardır.
-Alevilik, çağdaş değerlere uyumludur, değişimci ve devinimcidir. Oysa Şiilik
tutucu ve korumacıdır.
-Alevilik kendisini her zaman yenilemiştir. Oysa Şiilik geleneklere ve ibadetlere
sıkı sıkıya bağlıdır.
-Alevilik, bilgelerden, velilerden, pirlerden, dervişlerden ve ozanlardan
beslenmiştir. Şiilik Sünniliğe yakınlaşarak bu özelliklerini yitirmiştir.
-Alevilik, Bâtıniliği benimsemiştir. Oysa Şiililik zahiri ibadetleri gerçekleştirir.
-Alevilik tasavvuftan beslenmiştir. Oysa Şiilik zamanla Bâtıni ve Tasavvufi özünü
yitirmiştir.
Aynılıklar ve Benzerlikler…..
-Alevilikte Ehlibeyt’e bağlılık ve ehlibeyt sevgisi vardır. Şiilikte de vardır.
-Alevilikte, Kerbela sevgisi vardır. Şiilikte de vardır.
-Alevilikte Hz. Ali sevgisi vardır. Şiilikte de vardır.
-Alevilikte on iki imama bağlılık vardır. Şiilikte de vardır.
-Alevilikte Teberra ve Tevella inancı vardır. Şiilikte de vardır.
-Alevilikte ve Şiilikte “Mehdi” inancı vardır.
-Alevilikte ve Şiilikte İmamet ve velayet makamları vardır.
Aleviliğin Toplumsal Yönü: Aleviliğin toplumsal yönü eşitlikçi, paylaşımcı,
barışçı ve dayanışmacı bir anlayışı kapsar.
Alevilik, tüm insanlığı aynı değerde görür. Var olan dünya nimetlerinin tüm
insanlığa ait olduğunu ve dolayısıyla bu nimetlerin herkese adilce pay edilmesini
savunur.
Alevilik, esas olarak ezilen, baskı gören ve dışlanan insanların dünya görüşünden
ortaya çıkmış olan, muhalif bir toplumsal hareketin, inancı ve öğretisi olarak beden
bulmuştur. Bu öğretinin temelinde eşitlikçi/paylaşımcı bir anlayış egemendir. Bu
anlayış, gerek Orta Asya’dan gelen konar-göçer Türkmenlerin, gerek Arabistan’dan
kaçıp Horasan’a gelen ezilen ve baskı gören muhalif kesimin, gerek Horasan ve
çevresinde yaşayan muhalif toplulukların yakın ve benzer görüşler içinde bir araya
gelmesi sonucunda gelişmiş bir halk inancıdır. Bu inanç, özünde merkezi otoriteye karşı
oluşan, yeni bir inanç, yeni bir öğreti ve yeni bir toplumsal model ortaya koymuştur. Bu
model, insan sevgisini temel alan, var olan kaynakların insan yararına kullanılmasını
içeren, üretimin insan için yapılmasını öngören ve “yarın yanağından gayri her şeye
ortak diyen” bir toplumsal modeldir.
Özünde, kandaş (akraba) topluluklarda ekonomik yapılanma eşitlikçi/
paylaşımcı bir uygulamayı içerir. Çünkü bu topluluklar, dayanışmacı ve güçleri
birleştirici bir yapı oluşturamazlarsa ayakta kalamazlar. Yine bu topluluklar,
üretimden çok toplayıcıdırlar ve hiçbir zaman uzun süre bir yerde kalmazlar. Belirli
süreler içinde bir yere konarlar ve göçerler. Bu topluluklar, genelde doğada ve
toplumda hazır bulduklarını toplayarak, her türlü gereksinimlerini gidermeye çalışırlar.
Bundan dolayı da topladıklarını ortaklaşa ve eşitçe tüketirler.
Zamanla, yerleşik bir konuma geçen bu konar/göçer topluluklar, merkezden
uzak kaldıkları oranda, bu eşitlikçi/paylaşımcı anlayışlarını yaşatmaya çalışmışlar veya
bunu bir öğreti konumuna getirmişlerdir.
Süreç içinde, Anadolu’ya gelip yerleşen, bu konar/göçer Türkmen Boyları da,
zamanla, yerleşik bir konuma geçmişler ve üretici olmuşlardır. Yerleşik duruma geçen
bu Türkmen Boylarının çoğu da, bu eşitlikçi/paylaşımcı anlayışlarını Alevilik
Öğretisinin içine katarak sürdürmüşlerdir. Yaşanılan tarihsel süreçte de, bu anlayış
diğer muhalif duruşlarla harmanlanmış ve böylece, Aleviliğin eşitlikçi/paylaşımcı
toplumsal görüşünün temel anlayışına dönüşmüştür.
Aleviliğin, toplumsal anlayışı eşitlikçi/paylaşımcı bir anlayıştır. Bu anlayış
yalnızca konar/göçer Türkmen Boylarının taşıyıp getirdiği uygulamalarla değil, aynı
zamanda İslâm içinde de tarihsel olarak gelişen kaba kamucu anlayışları ve
uygulamaları da kendi öğretisinin içine taşımıştır.
Tarihsel süreç içinde, 1X. Yüzyılda Karamatiler, Babekiler, Hurremiler ve daha
sonraları X111. Yüzyılda Babailer ve XV. Yüzyılda Bedreddiniler vs. gibi kamucu
anlayışlar gelişmiştir. Bu gelişim ve oluşum içinde, farklı dönemlerde ve farklı
zamanlarda, toplumsal koşulların meydana getirdiği birçok toplumsal başkaldırılar
olmuştur. Bu başkaldırıların büyük çoğunluğu Alevi-Bektaşi önderlerinin liderliğinde
ve Alevi-Bektaşilerin desteğinde gelişmiş ve yapı içinde beden bulmuştur.
Söz konusu kamucu görüşlerin ve hareketlerin temel özü; üretimde ve tüketimde
malların ortaklaşacı bir anlayışla eşitçe üretilmesini ve eşitçe paylaşılmasını öngörür. Bu
kamucu anlayışı savunanlar, yoksulluğun, savaşların, toplumsal olumsuzlukların temel
nedenini de; bu anlayıştan ve bu değerlerden uzak uygulamaların toplumda geçerli
olmasına bağlamışlardır. Bu muhalif kamucu anlayışı savunanlar, inandıkları bu
değerler için, dünyanın her yerinde ve tarihin hemen her döneminde, toplumsal
mücadeleler vermişlerdir.
Alevilik-Bektaşiliğin toplumsal tarihi tamamen bu muhalif hareketin tarihi
olarak gelişmiştir. Günümüzde de, Aleviler bu toplumsal anlayışlarını genelde
sürdürmektedirler. Sosyal Devlet anlayışı, üretimin kamu yararı gözetmesi, kaynakların
verimli kullanılması, yoksulluğun ortadan kaldırılması, adil paylaşım, özgürlük, barış
vs. gibi toplumsal değerleri bilince çıkarmak, bu değerlere sahip çıkmak, bugün de
Alevilerin savunduğu en önemli ve en temel değerler olarak geçerliliğini
sürdürmektedir.
Alevilik, gerek inancı, gerek felsefi ve gerekse toplumsal duruşuyla muhalif bir
hareket olarak doğmuştur. Aleviliğin muhalifliği, yoksulluğa, üretimsizliğe, haksızlığa,
baskıya, eşitsizliğe, bağnazlığa, bencilliğe, kendinciliğe, nefis düşkünlüğüne, sevgisizliğe
vs. karşı gelişen bir muhalifliktir. Bu muhalif duruş, asla bir düzensizlik yaratmak
amacıyla değil, yaşamın pratiğine uygun ve toplumu düzenliliğe taşımayı öngören bir
muhalif harekettir.
Bundan dolayı da Alevilik, iyiliği, güzelliği, barışı ve dayanışmayı en temel
değerler olarak görür.
Aleviliğin, en önemli ahlak ilkesi eline, beline, diline, aşına, eşine ve işine sahip
olmak ve bu değerlere bağlı yaşamak ilkesidir.
Bu değerlere sahip bir insan, topluma yararlı olan ve insanı insan yapan
değerlere, ulaşmış olan bir insandır.
Bu değerlerle bezenmiş bir toplum, gelişmiş olan ve insanı temel alan bir
toplumdur. Bu değerleri öne çıkaran ve bu değerleri uygulayan bir insanlık, tüm
dünyada iyililiği, güzelliği, dostluğu, barışı, zenginliği, dayanışmayı, eşitliği vs var etmiş
bir insanlık olur. Alevi-Bektaşiler, insan merkezli bir inanca sahiptirler. Bu nedenle de,
tüm insanlığı, yoksulluktan, baskıdan, zulümden, sevgisizlikten vs. kurtarmayı amaçlar.
Aleviliğin, bu bakışını ve duruşunu, büyük ozan Yunus Emre şu dizelerle ortaya
koymuştur: “Sevelim sevilelim/Dünya kimseye kalmaz.”.
Alevilik bir yönüyle, bilgelerin, ozanların ortaya koydu u
de erlerden beslenmi tir ve Alevilik bir yanıyla felsefi bir inançtır.
Alevilik, bilgelerden, ozanlardan ve felsefecilerden beslenmiştir. Alevi öğretisine
baktığımızda, bu öğretinin temelinde, birçok bilgeyle karşılaşırız. Örneğin, Hallac-ı
Mansur, Muhittin Arabî, Fazlullah Hurufi, Cüneyt Bağdadi, Ahi Evran, Baba İlyas,
Babek, Karmat, Bayezıt Bistami, Buda, Zerdüşt, Mani, Hacı Bektaş Veli, Nesimi,
Hatayi, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa, Şeyh Bedreddin vs. gibi ozanların, velilerin,
pirlerin söylemleri; Plotinos, Pythagaros, Platon, Tales, Heraklietos, Spinoza vs. gibi
filozofların ortaya koydukları görüş ve düşüncelerin ne kadar etkili olduğu hemen
görülür. Alevilik, bu bilgelerin, pirlerin vs. ortaya koydukları görüş ve düşüncelerden
etkilenmiş ve o görüş ve düşüncelerden oluşturduğu değerlerle kendi inançsal ve
öğretisel değerlerini oluşturmuştur. Söz konusu bu oluşumun bedenleşmesi sürecinde,
sufiler, dervişler vs. ortaya çıkmış ve bunlar Aleviliğin değerlerini yaymışlar ve
geliştirmişlerdir.
Bilgelerin, doğayla- insanı bütünleştiren, insanı doğanın bir parçası kılan,
Tanrı’yı doğaya özdeş sayan, insanı toplumsal bir varlık olarak değerlendiren, nesnel
olguları, değişimin ve dönüşümün temel itici gücü olarak gören, olguları ve olayları
nedensellikleri ile değerlendiren vs. görüş ve düşünceleri Aleviliğin öğretisini
oluşturmuştur. Özünde, görünen evrenin görünmeyen veya gizil konumda bulunan
nesnellikten geldiğini ortaya koyan bilgeler, pirler, mürşitler; dört kapı kırk makam,
rıza kenti, kırklar cemi, devriye, tenasüh, hulul vs. gibi, Aleviliğin en temel görüşlerini
varlaştırmışlardır. Aleviliğin olmazsa olmazı olan, tasavvuf ve Bâtınilik, Tevhit anlayışı,
vahdet-i mevcut, simgeler ve sembollerle konuşma vs. gibi değerlerin hepsi, bilgelerin
tasarımlarıyla, sezgileriyle, görüş ve düşünceleriyle ortaya konmuşlardır.
Kısacası, bilgelerimizin, ozanlarımızın, velilerimizin ve pirlerimizin ortaya
koydukları değerler, Aleviliği ve Bektaşiliği beslemiştir ve Aleviliğin-Bektaşiliğin
gelişimini sağlamışlardır. Ozanlarımızın dizlerini, üstatlarımızın, velilerimizin,
mürşitlerimizin vs. görüş ve düşüncelerini çıkarın, ortada Alevilik- Bektaşilik kalmaz….
Aleviliğin kendisini sürekli yenilemesi, bilgelerin yapısından kaynaklanmaktadır.
Çünkü bilge, bilen insandır. Bilen insan sorgulayan ve araştıran kişidir. Doğanın sürekli
devinim içinde olması, toplumları da devimin haline getirmektedir. Her şey deviniyorsa,
insanların ve kültürlerinde devinmesi zorunludur. İşte bu zorunluluğu bilen bir bilinç,
kendi öğretisini ve inancını da yeni değerlerle uyumlu konuma getirecektir. Bilgeler de
bunu yapmaktadır. Sorgulamakta, yanıtlar bulmakta, bulunan yanıt değiştiğinde, yeni
yanıtı kabullenme ve bu süreci sürekli bir konuma getirme, bilgeliğin özüne ve yapısına
uygundur. Bu anlmada Alevilik ve Bektaşilikte kendisini sürekli yineleyerek felsefi bir
duruş sergilemektedir. Hem inançsal yönünü ve hem de felsefi duruşunu birlikte
sürdürmektedir. İnanç, kişinin iç dünyasıyla, felsefe genelle uyumlu olmayı sağlar.
Alevilik hem inancı, hem de felsefi yapısını her zaman korumuştur ve bu olgu da onu
hem akılcı, hem bilimci, hem çağdaş ve hem de çekici kılmaktadır.
Aleviliğin, sorgulayan, araştıran ve kurgulayan bir yapı içermesi onu felsefi
kılmaktadır. Yine, aklı ve mantığı öne çıkararak, inancı çağın değerlerine uygun olarak
yaşaması ve akla uymayan her türlü hurafeyi ve akıl dışılığı elemesi, onu felsefi bir
inanç konumuna sokmaktadır. Alevilik her zaman kendisini yeniler ve çağın değerlerine
uygun yaşar. Bu yapı da Aleviliği diğer inançlardan farklı kılmaktadır.
Alevi Teolojisi (kısaca):
Teoloji, Tanrı Bilimi demektir. Alevilik Tanrı’yı, her şeyin var edicisi olarak
gören, her varlığın temeli ve özü olarak değerlendiren, varoluşun ana kaynağı olarak
belirten bir inanç ve öğretidir. Aleviliğe göre, Tanrı, açığa çıkmamış gizil nesnelliktir.
Bu anlamda her varlığın içinde ve özünde vardır. Her neye bakarsanız onda Tanrı’yı
görürsünüz. Tanrıyı görünenin, bilinenin içinde değil, görünmeyenin, bilinmeyenin
içinde aramak gerekir. Bilinen ve görünen her nesne, başlangıçta görünmeyen ve
bilinmeyen özün (Tanrının) içinden gelmiştir, doğmuştur ve açığa çıkmıştır. Tanrı, gizli
hazineyken Hak olmuş ve açılmış ve görünür olmuştur. Açığa çıkan Tanrı nesneleri ve
tüm varlığı oluşturmuştur.
Alevi ozanlarının dizelerine ve bilgelerinin söylemlerine baktığımızda, panteist
bir anlayışla karşılaşırız. Alevilikte yaratma ve yaratılma inancı yoktur. Vardan varoluş
vardır. Buna göre, Tanrı, sonsuzlukta vardır ve sonsuzca da var olacaktır. Alevi teolojisi
soruna şöyle yaklaşır: Tanrı, başlangıçta kapalıydı ve kendi özüne yabancıydı. Bu
özelliğinden dolayı da üretici değildi. Bilinemezdi ve görülemezdi. Bunu fark eden
Tanrı, görülmek ve bilinmek istedi ve suyun fışkırarak akması gibi, fışkırarak taşıp
ortaya çıktı. Böylece kendisini gizleyen Tanrı, zahir oldu ve göründü. Bu teoriye
“Südur” oluşumu denmektedir.
Bu varoluş veya Teolojik anlatım, evrenin varoluş teorisi olan Big-Bang’la da bir
uyumu ortaya koymaktadır. Çünkü Big-Bang’ta da, toplu iğnenin başı kadar bir varlık
yani madde veya nesne vardır. Çok yoğun olan bu nesne, öyle bir aşamaya gelmiş ki, bu
nesne oluşan yoğunluğun baskısına dayanamaz ve fışkırarak açığa çıkıp evreni
oluşturmuştur.
Aleviliğe göre, Tanrı, her şeyin özünü oluşturan temel kaynaktır. Her şey ondan
çıktı, yine ona dönecektir.
Doğa, Tanrı’nın bir yansımasıdır ve ondan bir parçadır. Her şey ve nesneler
doğanın bir parçası veya Tanrı’nın açığa çıkmış haliyse, doğayı Tanrı’dan ayırmak
gerçekçi olamaz. Alevi, öğretisinde doğa, Tanrı’dan ayrı değildir ve Tanrı, doğanın
dışında olamaz. Doğa yasaları dediğimiz yasalara tanrı yasaları dense de yanlış olmaz.
Aleviliğe göre hiçbir şey yoktan var olmamıştır. Çünkü yok da vardır. Yokluk insan
beyninin algılayamadığı gizil nesnellik durumudur. Örneğin, ceviz, kabuğun içindedir.
Kabuk, cevizi gizlemiştir. İnsan bilinci, cevizi kabuğun içinde göremez. Göremeyen bir
bilinç için ceviz yoktur. Oysa ceviz gizil olarak var. Cevizin görünmesi için o kabuğun
kırılması ve cevizin açığa çıkması gereklidir. Ceviz görülmediği sürece, gizlenmiş,
sırlanmış nesne olarak varlığını sürdürecektir. Bir buğday tanesinin içinde onlarca
buğdayın bulunduğu bir gerçektir. Buğdayı toprağa ektiğimizde, buğday başağının
içinde onlarca buğday açığa çıkar. Oysa buğday başağının içinde açığa çıkan onlarca
buğday, o tek buğdayın içindeydiler. Bizim algımız o tek buğdayın içinde ki onlarca
buğdayı görecek bir konumda değildir. Açıktır ki bu durum bir boyut sorunudur. İşte
buğdayların, tek bir buğday tohumunun içinde bulunması ve onun insan bilinci
tarafından algılanamaması, onu gizil nesnellik konumuna sokmaktadır. Buğdayın
içindeki buğdaylar, gizil konumundayken Tanrısal alandadırlar. Açığa çıktıklarında
tanrısal alandan, Hak aşamasına gelmiş olurlar, yani gerçeklik kazanırlar. Bu durumda
gizil nesnellik konumunda bulunan her nesne Tanrısal alandadır. Tanrı, bir yanıyla
“Gizil Nesnellik” durumudur. Kısacası, açığa çıkmamış potansiyel nesneler tanrısal
alanı oluştururlar.
Sonuç olarak, nesnel veya gizil nesnelin toplamı Tanrı’dır. Bu anlamda her şeyin
birliği söz konusudur. Vahdet-i Mevcut anlayışıyla dile getirilen bu öğretiye göre, bütün
ve parça birbirinden ayrılamaz. Her şey her şeye bağlıdır ve biri diğerini var kılar. Bir
şeyin bitimi, bir başka şeyin başlangıcıysa ve bu durum sonsuz olaylar ve olgularla
gerçekleşiyorsa, o halde nesneleri var kılan öz aynıdır. Böylece şu söylenebilir ki, biçim
aldatıcıdır, öz belirleyicidir. Hallac-ı Mansur’un “Ene-l Hak”, görüşü bu gerçekliği
ortaya koyan temel bir görüştür.
Mahzuni Şerif; “Bütün canlı, tüm kâinat/ Bulunur Mevla içinde”
diyerek, bu iki dizeyle Alevi teolojisini tüm gerçekliğiyle ortaya koymuştur. Buna göre
her şeyin Mevla’nın içinde olması, panteist bir anlayışı, var olanların birlikteliğiyse,
Vahdet-i Mevcut görüşü belirtmektedir.
Alevi-Bektaşi ozanlarından Şiri’nin şu dörtlüğüne bakalım:
Cihan var olmadan, ketm-i âdemden
Hak ile birlikte yektaş idim ben
Yarattı bu mülkü, çünkü o dem’den
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben…. (Süleyman Zaman, Alevi-Bektaşi
Edebiyatı ve Etkili Ozanları, Can Yay. 2011, s. 292)
Ozan, daha evren açığa çıkmamışken ben evrenin özünde vardım diyerek, nesnel
olanla, gizil konumdaki potansiyel nesne arasındaki bağıntıyı ortaya koymuştur. Peki,
bir nesne görünür konuma gelmeden önce neredeydi? Bu sorunun yanıtını Şiri, ketm-i
âdemdeydim diyerek veriyor. Ketm (gizli olan) konumundaydı, yani beden olmadan
önce Hak’la (Tanrı’yla) birlikteydi diyor. Yaratma eylemi, doğa veya var olan için söz
konusu değildir. Ancak varda var olandan, yani nesnelerden açığa çıkana, görünür
olana ve yeni varlaşana insan bilinci yaratı demektedir. Oysa hiçbir nesne, olmayan
şeyden gelmemektedir. Yokluk, hiçlik, insan algısının boyutlarının dışında kalan gizil
bir alanı kapsadığından, insan bilinci, açığa çıkan neneyi “yaratılmış” olarak
değerlendiriyor. Oysa yaratı değil, oluş, açığa çıkış söz konusudur. Nitekim ozan Şiri de,
ilk dizesinde “Cihan var olmadan” diyerek başlamıştır. Yaratıyı ise, var olandan beden
bulan olarak belirtmiştir. Demek ki, var olandan beden bulana insan “yaratılmış”
olarak değerlendiriyor. Oysa şekil, biçim, renk, vs. açığa çıkan nesnenin beden
bulmasıyla varlaşmıştır.
Ozan Muhittin, diyor ki:
Hak söyleyip, söyleten
Hak’tır gören gösteren
Hak çağıran işiten
Bir mutlaktır Hakk’ı bil. (Pehlivan, age, s. 85)
Burada, konuşan, işiten, gören, gösteren, çağıran, yiyen, içiren vs. Hak olarak
belirtilmiştir. Peki, tüm bu olguları yerine getiren kimdir? İnsan…. O halde Hak, insan,
insan Hak’tır. Hak, mutlak yani, sonsuzca ve özce var olduğuna göre, varlığa, evrene,
oluşa veya doğaya bir son biçmek yanlıştır.
Derviş Yunus ne diyor:
Hem evvelsin hem ahir
Kamu yerlerde hazır
Hiç mekân yoktur Sen’siz
Ben niçin görimezim. (Abdullah Rıza Ergüven, Dinlerin Kökeni ve
İslam’da Reform, Berfin Yay.1996, s. 478)
Alevi-Bektaşi teolojisi, bu dizelerde özgün bir şekilde belirtilmiştir. Yunus,
anlaşılmazı anlaşılır kılmış ve doğanın dışında gösterilmek istenilen “İmge Tanrı”yı
doğanın içine, özüne almış ve doğayla Tanrı’yı birleştirmiştir. Yunus, mekânsız, olaysız,
olgusuz ve devinimsiz bir Tanrı anlayışını dışlıyor. Tüm bu gerçekliğin ötesindeki Tanrı
anlayışını ret ediyor. İmgesel bir Tanrı’nın insan bilinicinin kavrayamayacağını da
belirterek, aslında tüm varlığın içinde Tanrı’yı gördüğünü de ortaya koyuyor.
Alevi-Bektaşi inancı ve öğretisi, ozanların dizelerinde, bilgelerin söylemlerinde
ortaya konmuştur. Ben de burada, ozanların dizelerinden Alevi-Bektaşi teolojisini
kısaca açıklamaya çalıştım. Bu konu daha uzun bir çalışmayı gerektirmektedir. Devriye
kuramı, Südur teoremi, dört kapı- kırık makamı vs. ile bu konunun daha da geniş
şekilde ele alınması gerekmektedir. Doğal ki, böyle bir çalışma bu kitapçığın sınırlarını
aşar. Onun için kısaca da olsa bu konuya değinmek gereği duydum. Çünkü
bütüncüllüğü içinde Aleviliği ele alırken, onun teolojisine de değinmek gerekiyordu.
Bektaşi ozanı, Mihrabi Baba (?- 1919)’ın aşağıdaki dörtlüğü, Alevi-Bektaşiliğin
teolojisini özet bir şekilde ortaya koymuştur.
Kur’ anidir sözümüz
Rahmanidir yüzümüz
Hakk’ı görür gözümüz
Aldanmayız hayale (Özmen, cilt 5.s. 20)
Mihrabi Baba, sözümüz Kurandır. Yüzümüz Hakk’ı (Tanrı’yı) yansıtır. Nereye
bakarsak bakalım, gördüğümüz her nesnende Tanrı’yı görmekteyiz diyerek, hayali,
soyut bir Tanrı anlayışını öteliyor. Yaşadığımız dünyanın gerçek, var olan her şeyin
birlik olduğunu belirten ozan, bu görüşleriyle panteist bir anlayışı ve dolayısıyla vahdeti mevcut görüşünü dile getiriyor.
Binali Doğan Dede şöyle diyor:
Hakk’ın tecellisi hem varı benem
Ezelden ebede esrarı benem
Bizde karar kıldı mekânı benem
Bana mihman olmuş, çün ben sarayım
Varlık olarak ortaya çıkan, açılıp-saçılan, görünen ve bilinen gerçeğim diyen
Binali Doğan Dede, geçmişten geleceğe aktığını, hiçbir zaman mevcuttan uzak
olmadığını belirtmektedir. Koşullar oluştuğunda, namevcut (nesnelleşmemiş,
bedenleşmemiş) konumdan, mevcuda geçtiğini, yani gizli nesnellikten kopup, görünür
nesne olduğunu açıklamaktadır. Yeryüzünü mekân olarak gören Doğan Dede, bu
mekâna konuk olarak geldiğini ve gelirken de, kendisini var kılan özü de içinde
taşıdığını söylemektedir. Bu dizeler Alevi-Bektaşiliğin varlığa ve karşı varlığı nasıl
baktığını da ortaya koymaktadır. Her şey kendi karşıtıyla vardır ve karşıtlar ayrı gibi
görünseler de, ikisi bir bütündür. Çünkü biri yoksa zaten diğeri eksiktir.
ALEVİLİĞE GENEL BİR BAKIŞ
Dünyada, hiçbir inanç, hiçbir felsefi görüş ve hiçbir siyasal yapı veya anlayış saf
değildir. Her inanç, her görüş, her siyasal yapı kendisinden önceki inançlardan,
görüşlerden ve siyasal yapılanmalardan izler taşır, onlardan beslenir ve kendisini,
öncesiyle var kılar.
Bu bütün yapılar için geçerlidir. Bu anlamda mutlak, saf kendi olan hiçbir nesne,
hiçbir görüş ve inanç bulunmamaktadır.
İnsan yaşamının, var olmasından bu yana insanlığın edindiği tüm kültürel, teknik
ve uygarlık değerleri öncelini kapsar. Dinler de öyle. Her din, her inanç önceki
dinlerden ve inançlardan etkilenmiştir. Onlardan çok şeyleri kendisine katarak
oluşumunu gerçekleştirmiştir.
Örneğin, Hıristiyanlık, Yahudiliğin çok etkisinde kalmıştır. Hatta onu
Yahudiliğin bir mezhebi sayanlar bile vardır. İslamiyet’in de bu inançlardan birçok
kıssaları (öykü) ve menkıbeleri (söylenceleri) yansıttığı bir gerçektir.
Her yeni din, eskinin üzerine doğduğu için, yeni ile eski inançlar arasında
karşıtlıklar ve farklılıklar oluşur. Yeni olanı kabul edenler, kendi özlerinde eskiyi de
taşıdıklarından, eskinin bir kısım ritüellerini yeni olana katar ya da yeni olanla birlikte
eskiyi de yaşatır veya yaşatmaya çalışırlar. Dinlerdeki mezhep oluşumlarının en büyük
nedeni de budur. Bazı nüanslar da olsa, farklı yorumlar merkezi olandan ayrılıklar
oluşturur.
Bu anlamda, Alevilikte de çok önemli inanç etkileşimleri ve felsefi öğeleri bulmak
olasıdır. Tüm diğer inançlar gibi, Alevilikte de bazı doğal kültler, halen yaşatılmaktadır.
Kült; tapınma demektir. Çoğunluğun kabul etmediği bazen küçük bir gurubun
inancını yansıtan ve bu anlamda da genel kabul gören inancın dışında kalan, daha çok
yerel kaynaklı ve az sayıda takipçisi olan bir inanışın tapınmasını anlatan bir
kavramdır. Kült, her şeyin ve herkesin üstünde olan, üstün nitelikleriyle hayranlık
uyandıran, büyük erdemlere sahip olan, sözü dinlenen ve saygı uyandıran ve insanlar
üzerinde etki bırakan, doğal be yapay yapıları ve değerleri içerir.
Alevilik-Bektaşiliğin temel uygulamalarına baktığımızda çok çeşitli uygulamaları
ve çok farklı inanç öğelerini bir arada görebiliriz. Özellikle en eski inançlar olan pagan
inançlarının bazıları, günümüzde halen Alevilikte yaşatılmaktadır. Pagan inancı doğal
güçlere olan inançtır. Alevilikte bugün bile kimi dağlar, bazı hayvanlar, ırmaklar,
ağaçlar vs. kutsal sayılır.
Yine bu bağlamda, Alevilikte totem inancının etkileri vardır. Birçok anlayışlarla
ve davranışlarla, söz konusu bu totem kült yaşatılmaktadır.
Totem, doğada bazı güçlere kutsallık yüklemektir. Totem aynı zamanda,
kutsallık yüklediği doğal maddelerin insan yaşamı üzerinde etkili olduğuna duyulan
inançtır. Ağaçlara bez bağlanması, bazı ağaçların ziyaret edilmesi, taştan ve topraktan
kutsal öğelerin oluşturulması, bazı hayvanların kurban edilmesinin günah sayılması, vs.
bu örneklerden bazılarıdır.
Yine Alevilikte animst değerlerin de yer yer halen geçerliliğini sürdürdüğü
görülmektedir. Animizm, doğayı canlı görmektir. Animst inanca göre ruh sadece
insanda yoktur. Her şeyin ruhu vardır. Her şey canlıdır. Ölen bir insanın da “ruhu”
ölmez. Ruh sonsuzca yaşar. Bu görüş süreç içinde “Atalar Kültünü” doğurmuştur. Bu
inanç, halen Alevilikte yaşatılmaktadır. Alevilik öğretisine göre, ten ölür, tin ölmez. Ölen
birisinin ruhu, asla ölmez. O “ruh” başka bir bedene girerek yaşar. Ölen bir insanın
ruhunun yeryüzünü gökyüzünden izlediğine inanılmaktadır. Çok iyi anımsarım, köyde
birsi öldüğünde, büyüklerimiz bize, “ölenin ruhu şu an tavanda, bizi gözlüyor” derlerdi.
Bu inanç, hem Ata Kültü’nün ve hem de “ruhun ölmezliğinin” bir anlatımıydı.
Her yeni din, eskinin üzerine doğduğu için, yeni ile eski inançlar arasında
karşıtlıklar, farklılıklar ve benzerlikler de oluşur. Yeni olanı kabul edenler, kendi
özlerinde eskiyi de taşıdıklarından; eskinin bir kısım ritüellerini, yeni olana katar ya da
yeni olanla birlikte eskiyi de yaşatır veya yaşatmaya çalışırlar.
Dinlerdeki mezhep oluşumlarının en büyük nedeni de budur. Bazı nüanslar da
olsa, farklı yorumlar, zamanla merkezi olandan ayrılıklar oluştururlar ve farklılaşırlar.
Bu da kimi mezhepleri ve tarikatları var kılar. Tarihsel süreçte de bu böyle olmuştur.
Alevilik, İslâm öncesi tüm inançların izlerini içinde taşır. Alevilik, Anadolu’da
yaşamış olan bütün kültürlerin ve uygarlıkların kalıtını, özüne taşımış ve bunu kendi
içinde yoğurarak kendini varlaştırmıştır.
Aleviliği, bir ırka, bir dine, bir bölgeye, bir tekil inanca indirgemek doğru
değildir. Bu durum ona yapılacak olan en büyük kötülüktür.
Alevilik, esasında, senkretik (Ba ğda ştırıcı, birle ştirici ve uyumcu …) bir inanç
oluşumudur. Bu bağdaştırıcı inancın içinde çok felsefi ve ezoterik (gizemli ) öğeler
zengince bir yer almıştır.
Alevilik, Orta Asya, Ortadoğu, Anadolu kökenli felsefi ve inançlardan çokça
beslenmiştir. Özellikle eski Hint, İran, Türk, Çin, Mısır ve Yunan inançlarından birçok
değerleri kendisine katmıştır.
Bu anlamda, bu inanç yapısı içinde özellikle Şaman, Budist, Zerdüşt, Mani,
Pagan ve diğer tek tanrılı dinlerin kültürel ve inançsal öğelerini bulmak olasıdır.
Birkaç örnek vermek gerekirse, Örneğin:
Budacılığın dört kutsal gerçeği (1- Acı Gerçeği; 2-) İstek Gerçeği; 3-) Acının yok
edilmesi gerçeği; 4-) Acının yok edilmesine götüren sekiz yol gerçeği); Alevilikte ki dört
kapı (Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat) anlayışını doğurmuştur.
Yine Budizm’in Nirvana (dünyasal tüm istek ve tutkulardan kurtularak
insanın ruhsal özgürlüğe ulaşması) görüşü, Alevilikteki “Kâmil İnsan” anlayışıyla
örtüşmekte ve bu anlayış, “ölmeden önce ölmek” ilkesiyle uyuşmaktadır.
Alevilikteki devriye (her şeyin döngüsel olduğu gerçeği) ve Hulul (Konma,
girme; Tanrı’nın insan bedenine girmesi; Ruh göçü ) inancı ve Tenasüh (Ruhun bir
cisimden, başka cisme geçtiğine inanma) da Budizm’den Aleviliğe geçen öğelerdir.
Alevilikteki, üç ilke (eline, beline, diline sahip ol), Mani inancının üç mühür
ilkesinin bir yansımasıdır. Mani inancındaki üç mühür (Ağız, el ve gönül kilidi)
ilkesinden geçmiştir.
Semah ve dedelik, Şaman inancının bir yansımasıdır. vs….
Daha birçok inanç ve uygulama, farklı inançlardan Aleviliğe geçmiştir.
Eski Türk topluluklarının, birçok inanç ve ritüelleri de Alevilik inancında çok
belirgin bir konumda görülmektedir. Eski Türklerin ikili bir Tanrı anlayışı vardı. Bu
inanca göre, “Gök Tanrısı ve Yer altı Tanrı’sı” bulunmaktaydı. Gök Tanrı’sı her şeye
egemendi. Yer Tanrı’sı ise insanların ruhlarını yer altına taşırdı. Gökyüzünde güneş
gündüz, Ay’da gece aydınlatıyordu. Yerin altı ise karanlıktı.
Türklerde ki bu gök ve yer inancı, Alevilikte, Muhammed Güneş, Ay Ali’dir
imgesine ve inancına dönüşmüştür. Gök Tanrı’sına yüklenilen değerler ve olumluluklar
süreç içinde Hz. Ali’ye yüklenilmiştir. Zamanla, Hz. Ali Gök Tanrı’sına dönüştürüldü
ve Tanrısal sıfatlarla ululaştırıldı. Trüklerde, “Gök Tanrı’sı” koruyan, kollayan,
aydınlık sunan, bereket veren vs. bir Tanrı’ydı. Bu özellikler aynen Hz. Ali’ye yüklendi.
Yine Şaman inancındaki ayin törenleri ve bu törenleri yöneten Kam’lar,
Baksılar, bugünün Cem’leriyle ve bu Cem’leri yöneten Dede’lerle özdeşleştirildi. Şaman
törenleri sırasında, Kam’ların, Baksıların veya Şaman’ların transa geçmek için içtikleri
Kımız, Alevi törenlerinde “Dem” (ruhsal besin) olarak algılandı.
Yine, Şaman döneminde dağ, nehir, vadi, ağaç vs. gibi doğal değerler
kutsanmıştır. Bugün de bu değerler Aleviler tarafından kültler şeklinde (da ğ, hayvan,
nehir, orman, a ğaç vs. gibi ) kutsanmaktadır.
Yine, Şaman inancındaki Gök Tanrı inancı, Alevilikteki “Işık” inancıyla da
uyuşmaktadır.
Görüldüğü gibi kimi eski pagan inançları, bugün de Alevilik öğretisi ve inancı
içinde yaşatılmaktadır.
Bugün Alevilikte kutsal sayılan, “Ateş Kültü” Zerdüşt inancının, Alevilikte
devam ettirildiğinin en büyük kanıtıdır. Ateş Kültü Anadolu’da “ocak kültünü”de var
etmiştir. Ateşin kutsallığı, bugün Anadolu Aleviliğinde aynen sürmektedir. Örneğin;
ocaklarda yanan ateş söndürülmez. Bu değerler Zerdüşt inancına aittir. Bunlar de Alevi
inancın içine girmiştir.
Alevi-Bektaşiler, dört öğeyi (hava, su, ateş, toprak) evrenin ve insanın
oluşumunda temel öğe olarak görürüler. Oysa bu dört öğe, ilkçağ Anadolu filozoflarının
görüşleridir. Öyle ki, İlkçağ Anadolu Filozofları, dört unsuru, öğeyi (Hava, Su, Ate ş
ve Toprak ) evrenin temeli olarak sunmuşlardır. İlk Çağ doğacı filozoflardan;
Herakleitos’a göre tüm varlığın en temel öğesi ateştir. Bu temel öğe Thales’e göre sudur.
Anaksimenes'e göre havadır. Empedokles’e göre ise hava, ateş, su ve topraktır. Bu
görüş ve düşünceler bugün de Alevi-Bektaşiliğin özünde yaşatılmaktadır.
Alevilikteki, sayıların kutsallığı Hurufiliğin etkinliğini;
Hak-Muhammet-Ali üçlemesi; Hıristiyanlıkta ki teslis anlayışını;
Yedi ve dokuz kavramları; gök katlarını (7 gezegen, ay ve güne ş);
On iki sayısı, Olympos’ta (Yunanistan’da Mitolojideki da ğlar ) ki on iki büyük
Tanrı’yı; Türklerdeki on iki hayvanlı takvimi, on iki burcu, on iki ayı, on iki havariyi vs.
yine, Alevilikte ve Şiilikteki, on iki imamı, on iki dilimli tacı vs. yansıtmaktadır. Bu
değerlerin hemen hepsi, bugün de, Alevilik-Bektaşilikte yaşatılmaktadır.
Hz. Ali’nin yiğitliği, mertliği, paylaşımcı duruşu,
Kerbelâ da Hz. Hüseyin’in ve yandaşlarının acımasızca kıyımları,
Ehlibeyt’e yapılan haksızlıklar,
Toplumsal çelişkiler ve paylaşımdan uzak davranışlar, vs. Aleviliği besleyen
değerler olarak görülmektedir.
Böyle geniş bir çerçevede bakıldığında, Aleviliğin çok geniş inançlarla,
kültürlerle ve öğretilerle beslendiğini söyleyebiliriz.
Tüm bu gerçekler ortadayken, Aleviliği getirip tek bir inanca bağlamak, her
hangi bir dinin “özü” olarak görmek ne kadar doğru bir yaklaşımdır.
Bir şeyi bütünselliğinden ayırmak onu tüm gerçekliğiyle anlamamızı önler.
Alevilik, tasavvuf ve Bâtıni anlayışıyla, kendini simgelerle anlatmaya çalışmıştır.
Bu simgelerin, sayıların, ritüellerin bir anlamı olmalıdır ve vardır da.
Alevilerin, en büyük kâbesi insandır.
Alevilikte, sevgi en temel inançtır.
O, döndüğü semah ile evrenin dönüşünü anlatır. Semahtaki el ve beden
davranışları birçok evrensel gerçeğin yansıtılmasından başka bir şey değildir.
Alevilerin Tanrı’sı, korkutan, cezalandıran, yoksul bırakan, acımasız, yakan,
yıkan, yok eden vs. bir Tanrı değil; bunların tam karşıtını uygulayan, herkesi seven,
kucaklayan, koruyan, besleyen vs. bir Tanrı’dır. Alevilik, Tanrı’yla kendi arasına bir
çizgi koymaz ve O’nu kendinden ayrı görmez. Var olan her şeyi tanrısal sayar ve var
olanlara saygı, sevgi gösterir.
Aleviler, “Yaratılanı ho ş görür/ Yaratandan ötürü”. (Yunus Emre), diyen ve
bu nedenle her çeşit canlıya hoş görüyle bakan bir anlayışı temel alır.
Alevilik, doğaya uygun davranmaktır. Bu nedenle, doğayı çözümler onun dilini
kullanmaya çalışır.
Alevinin ibadeti, müzikle yapılır. Evrenin özünde de müzik vardır. İnsanın ayak
sesleri bile bir tını verir. Rüzgârın hışırtısı, kuşların sesi, suyun akışı vs. hepsinde birer
müzik yansıması vardır.
Alevilik, insanı ve yaşamı küçümsemez. Bu dünyayı ve maddeyi yok saymaz.
Dünyada var olan nimetlerden, doğanın verdiklerinden yararlanmayı ilke edinir.
Dünyada, insan yaşamını kötü yönden etkileyecek yasaklamalara gitmez.
Alevilik, çağdaşlığı, bilimi, sanatı, laikliği, özgürlüğü, barışı, dostluğu vs. bu gibi
insani tüm değerleri yaşamlarının vazgeçilmezi olarak görür.
Alevilik, insanlığın var oluşundan bu yana, yaratılmaya çalışılan ideal toplumun,
düşünsel ve yaşamsal özelliklerini, özünde taşımakta ve o değerleri yaşatmaktadır.
Alevilik, insanlığın en eski inançlarının bugüne kadar, nesilden nesile aktarılıp
getirilen kültürleri, bir arada yaşatan bir kültürler bileşimidir.
Alevilik, Tanrı+Doğa+İnsan’ı bir bütünlük içinde görür. Çünkü her şey doğum
ve ölüm periyodu içinde varlaşır ve bu olgu sonsuza kadar devam eder. Yani doğum
ölümü, ölüm de doğumu zorunlu olarak var eder. Alevi öğretisinde Tanrı, var olan her
şeyde bulunmaktadır. Tanrı, açığa çıkmamış nesnel gerçekliğin adıdır. İnsan, kendi
boyutunun kavrayamadığı, duyu organlarıyla tanımlayamadığı ya da tanıyamadığı,
çözümleyemediği vs. her şeyi Tanrısal olarak değerlendirmiştir. Alevilikte, Tanrı’ya bu
yönüyle bakar.
Alevilikte, doğada canlı ve cansız dediğimiz olgular art arda birbirlerine
dönüşürler. Bir şeyin dirilik kazanması, hareket etmesi, büyümesi, gelişmesi canlılık
olarak değerlendirilir. Aslında doğanın bütünü canlıdır. Çünkü her şey devinim
içindedir. Doğanın da “can”ı vardır.
Can, maddeye, bedene hareket kazandıran güçtür. Bu anlamda atomu
dönüştüren, kayayı toprak yapan, güneşi, dünyayı hareket ettiren, bitkiye yaşam veren,
doğayı döndüren vs. güçtür yani candır. O halde, can maddeye hareket veren enerjinin
soyutlanmasından ve düşüncede bedenleşmesinden başka bir şey değildir. Doğada her
şey kendini var kılmaya yönelir ve bu yönelme sonucunda bir şey kendisini var
kılıyorsa, o şey açığa çıkmış, tanrısallıktan kopmuş ve karşıtına dönüşmüş demektir. O
halde, madde, karşıtına dönüşmüş Tanrı’dır. Karşıtına dönüşüp maddeleşen şey
dirimsellik kazandıktan sonra, kendi potansiyeli içinde gelişir ve değişime uğrayarak
yine kendi karşıtı olan Tanrısal alana dönüşür.
Alevilik öğretisinde (felsefesinde), doğasal olgular ve somut veriler çok
önemlidir. Somut olgulardan ve olaylardan hareket eden insan bilinci, ancak somut
olayların varlaştırdığı sonuçlardan, olayların insan bilinci üzerinde bıraktığı
betimlemelerden yola çıkarak soyutlama yapar. İşte bu soyutlama, insan beynine bilgi
olarak döner. Demek ki insan bilinci, somut olayların bıraktığı izlenimlerle ve dış
dünyanın algılanmasıyla ortaya çıkmaktadır. O zaman somut doğa olmasaydı, insan
Tanrı kavramına ulaşamazdı. Tanrı her şeyi kapsar ve her şey de Tanrı’nın bir
yansımasıdır diyen Alevi öğretisine göre; var olanların toplamı Tanrı’dır. Bu görüş
Vahdet-i Mevcutçu bir anlayışı ortaya koyar.
Ozan Adil Ali Atalay diyor ki:
Adil Ali Hak katına
Secde Âdem’in zatına
Bindin ise aşk atına
Hak Âdem’den başka değil. (Pehlivan age, s. 30)
Var olan tüm nesneler, Tanrı’dan ayrı değildir. Çünkü Haki Tanrı’dan
fışkırarak açığa çıkmıştır. Evrende bir çok değişim geçirdikten sonra madenlere,
madenlerden bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insana, insandan kamil
insana ve en sonunda da geldiği ana kaynak olan Hakk’a ulaşmıştır. Bu döngü sürekli
olmaktadır ve her şey değişim içindedir. Bu anlamda insana sevgi besleyen, gönlünü
insana dönen birisi, aynı zamanda Hakk’a da sevgi göstermiş olur. Çünkü Hak
İnsandan ayrı değildir ve insan Hakk’ın içindedir. Bu anlayış Alevi-Bektaşi teolojisinin
temelini oluşturur.
İnsan da, doğanın yani maddenin bir parçasıdır. İnsan yokken de doğa vardı.
Ama insanı doğada var edecek olan potansiyel doğanın özünde bulunmaktaydı. İnsan
evrende dünya denilen bir gezegende koşullar oluşunca ortaya çıkmıştır. O halde her
şey her şeye bağlı ve her şey her şeye dönüşebilir. İnsan beyni de süreç içinde gelişmiştir.
Bugünkü algılarımız ve düşünsel birikimimiz geçmiş atalarımızda yoktu. Gelecekte de
torunlarımızın algıları ve düşünsel zenginlikleri bizden çok ileride ve farklı tonda
olacaktır. Bu anlamda mutlak, değişmeyen ve hep aynı kalan bilgi de yoktur. Demek ki
değişim en temel olandır. Alevilik öğretisi, bizatihi değişimi öngören bir öğretidir.
Öğreti, bilimde, felsefede, inançta, düzenli bir görüşü yansıtan ilkeler bütünüdür.
Bu ilkelere belirli bir anlayışa dayanan ilkelerdir.
Özet olarak, Alevilik, “Doğa Tanrı’cı” bir öğretiyi savunur. Buna göre, her şey
Tanrı’dır, Tanrı her şeydir. Tanrı-doğa bir bütündür. Tanrı, evrenin dışında değildir. O
halde, evrenin kendisi olan bir şeyi, evrenin dışında aramak en büyük yanlıştır. Çünkü
O, her şeyde mevcuttur. Görünüşümüzde, düşüncemizde, dünyada, uzayda, suda,
toprakta vs. kısacası her yerde ve her şeyde bulunur. Tanrı, var olan tüm dirimsel
haraketin yasalarının soyutlanmasıdır.
Alevilik, aynı zamanda “İnsan Tanrı’cı” bir anlayıştır. Buna göre, düşünen,
sorgulayan ve var oluşun farkına varan, düşünsel derinliğe ulaşan bir insan, Tanrısal
özellikleri yansıtan insandır. Tanrı, insanın görüntüsünde kendisini açığa çıkarmıştır.
Dolayısıyla insanın, bunu görmesi ancak bilinçle olur. İnsanı Tanrı’nın dışında görmek,
ya da, Tanrı’yı insandan ayırmak, bilinçli bir insanın duruşu olamaz. Bundan dolayı da
Veliler, Mürşitler, bilginler, kâmil insanlar vs. Tanrı’ya daha yakın insanlardır. O halde
insanın amacı “kâmil insan” olmaktır. Alevilik, insanı “kâmillik” aşamasına
ulaştırmayı ilke edinen bir felsefi inancı yansıtır.
Alevilik için, günümüzde çok farklı anlayışların sergilendiği ve kimine göre
İslâm’ın içinde, kimine göreyse dışında görüldüğü ve kimine göre de, “İslâm’ın Özü”
olarak değerlendirildiği bir süreci yaşıyoruz. Aslında bunların hepsi, hem doğru, hem
de yanlıştır. Bu durum olaya nereden baktığınıza bağlıdır.
Kimilerine göre Alevilik, bir kültürdür. Doğrudur, ama bu anlamda, Yahudilik
de, Hıristiyanlık da, Sünnilik de, Budistlik de vs. bir kültürdür. Çünkü insanın var
ettiği her değer kültürün içindedir.
Kimine göre Alevilik, bir yaşama biçimidir. Doğrudur, ama aynı şekilde
Yahudilik de, Hıristiyanlık da, Budistlik de, Sünnilik de vs. bir yaşam biçimidir.
Kimine göre Alevilik, bir felsefedir. Doğrudur, ama diğer tüm inanç ve
öğretilerin de birer felsefi duruşları vardır. Sünniliğin de, Budist’lerin de, Yahudi’lerin
de vs. felsefi duruşları vardır.
O zaman sorulması gereken şudur: Alevilik nasıl bir inanç, nasıl bir felsefi duruş,
nasıl bir kültür ve nasıl bir yaşama biçimidir? Bunlara vereceğimiz yanıtlarla, Aleviliğin
diğer inançlardan ve öğretilerden farklılıklarını görebiliriz.
Alevilik:
-Çağdaş, ilerlemeci, laik, toplumcu, sorgulayıcı, eşitlikçi, dayanışmacı bir
toplumsal modeli öngören bir öğreti ve inançtır.
-Dünyasal yaşamı önemseyen, sanata değer veren, müziği, semahı, dansı ve şiiri
vazgeçilmez olarak gören bir kültürel yapıyı savunan bir inanç ve öğretidir.
-Tanrı’yı insanla bütünleştiren, “yakan, yıkan, korkutan, ceza veren vs. bir Tanrı
anlayışı yerine, seven, kollayan, koruyan, bereket ve zenginlik sunan bir Tanrı
anlayışını” ortaya koyan bir inanç ve öğretidir.
-İnsanın tamamen kaba maddeden oluşmadığını ve onun, bir de manevi yönünün
bulunduğunu ve bu anlamda, ruh ile bedenin bütünsellik sağladığını vurgulayan bir
felsefi duruşu ortaya koyan inanç ve öğretidir.
Alevilik, tarihsel süreç içinde süzülüp gelen ve Anadolu’da yaşamış olan tüm
inanç ve kültürlerin bir birleşimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaklaşık olarak 900’lü
yıllardan itibaren bedenleşmeye başlayan ve özelliklede 1300’lü yıllardan itibaren de
İslâm’dan da bazı değerleri (Kerbela, Oniki İmam, Hz. Ali ve Ehlibeyt ) içine katan
ve öz olarak doğacı bir inançla örtüşen ama İslâmi öğelerle zenginleşen bir inanç ve
felsefedir.
Eğer Aleviliğin, yalnız İslami Öğelerden oluştuğunu ve Hz. Ali’yi sevmek,
Ehlibeyt’i sahiplenmek, Kerbelâ Kıyımına karşı çıkmak ve Oniki İmam’ı önemsemek ve
bu değerleri savunmak Alevi olmak için yeterli olarak görülürse, açık söyleyelim bu asla
ve asla Alevilik olmaz. Bunun adı Şiiliktir.
Eğer, Aleviliği sadece felsefi değerlendirme, kültür ve yaşama biçimi olarak
algılarsak ve Hz. Ali, Ehlibeyt, Oniki İmam ve Kerbelâ Kıyımına değer vermeyi yok
sayarsak ve bu değerleri dışlarsak, o zaman bunun adı Alevilik olmaz. Çünkü Hz.
Âli’siz, Hz. Hüseyin’siz, Ehlibeyt’siz, Oniki İmam’sız bir vs bir Alevilik düşünülemez,
eksik olur. Çünkü Aleviliğin iskeleti bu değerlerden kurulmuştur.
Yine Aleviliğin, özünü oluşturan, beyni, kalbi, böbrekleri, ciğerleri vs. olan dört
kapı kırk makamı içermeyen bir Alevili asla Alevilik olmaz.
Kimilerinin, Aleviliğin en özgün toplumsal modelini yansıtan, bu modelin (dört
kapı, kırk Makam), ilk iki kapısı olan “Şeriat ve Tarikat” aşamasını önemseyip, Marifet
ve Hakikat aşamasına götürecek olan yolu, yöntemi görmemezlikten gelmeleri de doğru
bir duruş değildir. Çünkü Aleviliğin en temel öğretisi ve Aleviliği-Alevilik yapan bu
ilkelerdir.
Dört Kapı kırk Makam Alevliğin tasarımladığı “kâmil insan’a” ulaşmak için
koyduğu bir aşamalar dizgesidir. Onun, ilk iki kapısını (Şeriat ve Tarikat) uygulayıp
diğerlerini yok saymak, Aleviliğe yapılacak olan en büyük kötülüktür.
Yine, kimilerinin, Marifet ve Hakikat aşamasına ulaşmış olan, kimi öncü
insanların, uygulamalarını “inançsız” olarak değerlendirmeleri de yanlıştır. Dört kapı
kırk makamı içermeyen bir Alevilik, doğru bir “Alevilik” değildir. Çünkü Alevilik tam
da “Marifet ve Hakikat” aşamalarını içerir. Şeriat ve Tarikat aşamaları Şiilik, Marifet
ve Hakikat aşamalarıysa Aleviliktir.
Yine Alevilikte, saz, söz, şiir, semah, cem vs. gibi, insanı insanlaştıran değerler
uygulanmazsa, uygulanmazsa, o zaman bu da Alevilik olmaz.
Yine Alevilik, yalnızca semah dönmek, her Perşembe akşamları Cem yapmak da
değildir. Çünkü Alevilik, kendine özgü bir yol ve kendine özgü bir erkândır.
Yol, yapılması ve yaptırılması gereken kurallar ve değerler bütününden oluşur.
Yol, bilgiyi gerektirir. Bilgi, bilgi kaynağına yönelmeyi, yönelme sorgulamayı,
sorgulama araştırmayı ve araştırma ise aradığımızı bulmayı sağlar. Bundan dolayı da
yolumuzu yol eden, gerçek değerleri bilmek ve öğrenmek, bir Alevinin-Bektaşi’nin en
temel işlevi olmalıdır.
Yine Alevilik erkândır. Erkân, yol ulularının koymuş olduğu ilkeler ve kurallar
bütününü kapsar. Alevi-Bektaşi erkânını ortaya koyanlar Mürşit’ler, Veli’ler, Pir’ler,
ozanlar, dedeler ve yol önderleridirler. O zaman Alevi-Bektaşilerin yapması gereken
şey, bu ulu insanların ortaya koydukları kuralları, ilkeleri, yasaları ve uygulamaları
ortaya koymak ve bu gerçeklik üzerinden Aleviliği-Bektaşiliği yaşamak ve yaşatmak
olmalıdır.
Tüm bu açıklamalardan sonra, şu denebilir ki; bugün kimilerince dile getirilen,
Aleviliğin İslam içi mi? Yoksa İslam dışı mı? Olduğu yönündeki tartışmalar, özden
uzak, yapay tartışmalardır ve bu tartışmalar, bugün, doğru tartışmalar değildir. Eğer
Alevi-Bektaşiler, yol ve erkânı doğru bir şekilde ortaya koyarlarsa, babalarımızın,
dedelerimizin ve pirlerimizin yaşamış oldukları Aleviliği öğrenip onların bu konuda
neler yaptıklarını, neleri dillendirdiklerini vs. bilirlerse, o zaman bu sorunun yanıtı da
yaşamın pratiğinden kendiliğinden ortaya konmuş olur.
Sonuç olarak, şu söylenebilir ki; Alevilik, hem İslâmi değerlerin bir kısmını
içinde barındırırken, hem de İslâm öncesi birçok inanç ve kültleri de içinde
barındırmaktadır. Bu anlamda da, Alevilik-Bektaşilik, senkretik bir inanç, akla ve
bilime dayanan bir öğreti ve çağdaş, akılcı, dayanışmacı ve paylaşımcı bir yoldur.
Nasıl ki, bir evi yaparken, onlarca malzeme kullanılırsa ve her malzeme
başlangıçta ayrı ayrı kendi özgün yapısını (tuğla, çimento, kiremit, sıva, vs.) korursa; söz
konusu bu ayrı ayrı malzemeler evin yapımına girdikten sonra, artık, ayrı ayrı kendileri
olmaktan çıkarlar. Artık onlar birleşmişler ve evi oluşturan bir bütün oluşturmuşlardır.
Doğada ve toplumda da her olgu ve olay, bu anlamda parça-bütün bağıntıları içinde
gelişmekte, oluşmakta ve değişmektedir.
Bu anlamda, Alevilik-Bektaşiliğin yapısını da bu parça+bütün ilişkileri içinde
oluşan bir yapı olarak görmek ve onu bütünselliğinden ayırmamak gerekir. AlevilikBektaşiliği oluşturan tüm öğelerini, bir bütünsellik içinde ele almak, onu daha doğru ve
gerçekçi bir temele oturtmakla eş anlamlıdır. Yoksa orasından, burasından çekerek onu
bütünselliğinden ayırmak, bilimsel ve akıllıca bir duruş değildir.
Alevilik-Bektaşili yukarıda açıklamaya çalıştığım değerleriyle bir bütünlük
oluşturur.
Önemli olan onu bütünselliğinden koparmadan ele almak ve o bütünselliği
korumaktır. Tüm bu açıklamalardan sonra özet halinde sunmak gerekirse;
Alevilik-Bektaşilik:
-Doğa- Tanrıcılığa yakın bir felsefi görüşü savunur.
-Tanrı+Doğa ve insanı bir bütünlük içinde gören, panteist bir öğretidir.
-Biçimsellikten ve şekilden uzak duran, buna karşın öze değer veren, varlığın
özüyle, doğanın ve Tanrı’nın özünü birleştiren kendine özgü ve Bâtıni bir inançtır.
-Bilgelerin hipotezlerinden ve öğretilerinden oluşmuştur.
-Evrenin yaratılmadığını, tam tersine doğanın, var olandan fışkırarak açığa
çıktığını savunur.
-Bütün varlığı insanın bedeninde ve Tanrı’yı insanın özünde görür.
-Öbür dünya kavramına ve Ahrete inanmaz. İyilik- kötülük, güzellik-çirkinlik,
doğru-yanlış vs. gibi karşıt değerlerin bu dünyada yaşanıldığını ama, insanoğlunun
karşılanamaz olan sonsuz özlemlerinin bir sonucu olarak üretilen bu soyut kavramların
yine soyut değerlerle bir tasarım halinde söylenceye taşındığını savunur.
-Tanrıya korkuyla değil, “sevgi”yle ulaşılacağını söyler.
-Sezgisel aklın önemini vurgular ve insanın farklılığını veya diğer varlıklardan
üstünlüğünü bu yetiye bağlar.
-Simgeler ve imgeleri sıklıkla kullanır. Her bilgi, herkese verilmez. Bundan
dolayı bazı kozmik bilgiler gizemler içinde taşınır ve geleceğe aktarılır.
-Her zaman Laik bir dünya görüşünü savunmuştur.
-Geriye dönüş kültünü bir tasarım halinde bugüne taşıyarak, (Asya, Orta Asya,
Yunan, Hint ve Anadolu’da yaşamış olan ve en son da Ortadoğu kökenli Semitik Dinlerin
(Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) …vs. ağırlıklı inanç ve kültürel öğelerini içinde
barındıran bir Senkretik (bağdaştırıcı, birleştirici) inançtır. Tarihsel anlamda da bunun
böyle olduğunu kaynaklar göstermektedir.
-Ezilenlerin, dışlananların ve haksızlığa uğrayanların yanında yer almışlardır.
-Üretenlerin, emekçilerin safında yer almışlardır. Bu anlamda muhalif bir inanç
ve öğretidir.
-Toplumsal anlayışı eşitlikçi-paylaşımcı, dayanışmacı ve barışçıdır.
-Hz. Ali’ye derinden bağlı olan ve tüm inanç ve öğretisini Hz. Ali’nin kimliğiyle
birleştiren, imamet ve velayet makamlarını kutsayan bir inançtır.
-Kerbela ve On İki İmamlara bağlı bir inançtır.
-Bütünsel değerler alındığında Alevi-Bektaşiliğin bir “felsefi inanç” olduğu
söylenebilir. Alevi-Bektaşilik felsefeyle kendisini beslemiştir. Hem nesnel idealizmin,
hem de maddeciliğin içinde barındığı idealizm-materyalizm karışımı bir felsefi inanç
olduğu söylenebilir.
Tarihin ortak belleği ve şaşmaz aklı bize Aleviliğin ve Bektaşiliğin, Alevi olmayan
toplum katmanlarınca (özellikle Sünniliğin) nasıl algılandığını da göstermektedir.
Tarihin sayfalarında kısa bir göz gezdirdiğimizde, Alevilerin-Bektaşilerin her
zaman baskı gördükleri, büyük acılar çektikleri görülecektir.
Aleviliğin böyle algılanması ve bu kadar büyük baskılara uğraması, onun
yaşama, insana, doğaya ve tanrıya bakışından dolayıdır. Uydurulan onca akıl dışı
görüşler ve inanışlar, insanların bilinç-altına yerleşti ve bugün bile, kimi insanların
Alevilik-Bektaşilikle ilgili algılarının ne kadar insanlık dışı anlayışlarla dolu olduğunu
görmekteyiz. Bu akıl dışı görüş ve düşünceler yalnızca cahil kesimlerce değil, bazen en
demokratik görüşlere sahip olduğunu söyleyen ya da öyle olduğu sanılan kimi insanların
beyinlerinde bile zaman, zaman ortaya konulmaktadır.
Bugünlerde tartışılan “Aleviliğin İslam”ın özü olduğu düşüncesi de, İslam’ın
dışında bulunduğu görüşü de yapay ve anlamsız bir tartışma olduğuna inanıyorum. Bu
bakışın biçimsel olduğunu söylemeliyim.
Bu konuda açıkça şu söylenebilir: Alevilik ne İslam’ın özüdür, ne de İslam’ın
dışındadır. Alevilik, İslam’dan da bir takım değerleri içine katmış, kendisine özgü bir
inançtır.
Böyle olduğu içinde, Ortodoks inançla hiç bağdaşmamış ve Ortodoks inanç
Aleviliği her zaman yok saymıştır..
Şu bilinmelidir ki; bâtıniliği, tasavvufu, simgesel ve imgesel tasarımları,
bağlamayı, müziği, kadınla- erkeğin eşitliğini, Tanrı-Doğa-İnsan birlikteliğini, Tenasüh
ve Hulul inancını dışlayarak; semah'ta ki "evrensel temayı", “Sudur Öğretisini”, Rıza
Kent’ini, dört kapı kırk makamı vs. görmeyip, onun yalnızca "Ehl-i-Beyt, On İki İmam
ve Kerbela" yanını öne çıkararak, Aleviliği açıklamaya çalışmak, onu yok saymak veya
Aleviliğin tarihsel gerçekliğini ve bütünselliğini inkâra kalkmak olur.
Alevilik, kendisini var kılan değerler bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir.
Birini var sayıp, diğerini elemek yanlıştır.
Korkmadan, çekinmeden, Aleviliği- Bektaşiliği var kılan bütün değerlerine sahip
çıkmak ve o değerleri özgün yapısıyla ortaya koymak ve onları yaşatmak temel
amacımız olmalıdır.
Alevi-Bektaşiliğin en temel ve en güvenilir kaynakları, ozanların dizeleridir.
Ayrıca, Alevi-Bektaşi öncülerinin, velilerin, pirlerin, mürşitlerin ortaya koyduğu ilkeler
ve değerleridir.
KAYNAK:
ATALAY, Besim; Bektaşilik ve Edebiyatı; Ant Yay. 1991
BİRDOĞAN, Nejat; Anadolu Aleviliği’nde Yol Ayrımı; Mozaik Yay. 1995.
ÇINAR, Erdoğan, Aleviliğin Gizli Tarihi, Çiviyazıları Yay. 5. Baskı. 2006.
ERGÜVEN, Abdullah Rıza, Dinlerin Kökeni ve İslam’da Reform; Berfin Yay. 1996
EYUBOĞLU, İsmet Zeki; Alevi-Bektaşi Edebiyatı; Der Yay. 1991
EYUBOĞLU, İsmet Zeki; Alevilik-Sünnilik-İslam Düşüncesi Der Yay.1989;
EYUBOĞLU, İsmet Zeki; Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar, Mezhepler Tarihi, Der Yay. 1993
GÜLÇİÇEK, Ali Duran; Alevilik-Bektaşilik, Kızılbaşlık ve onlara Yakın İnançlar. AE Arş. Mrk. Yay. 2004
KALELİ, Lütfi; Tarikat-Ticaret-Mafya-Siyaset, Can yay. 1997
KORKMAZ, Esat; Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü; Anahtar Yay. 2005
OHRİ, İskender; Anadolu’nun Öyküsü; Bilgi Yayınları.4. Baskı; 1987
ÖZ Baki; Alevilik Nedir; Der Yay.1995;
ÖZMEN, İsmail; Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi, Cilt 1, II, IV; Saypa Yay.1995
PEHLİVAN, Battal, Alevi-Bektaşi Düşüncesine Göre Allah, Pencere Yay. 4. Bas. 1995
ZAMAN, Süleyman; Alevi-Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları, can yay. 2011
ZAMAN, Süleyman; Derinliklerin Ozanı Âşık Daimi; Can Yay. 2008
ZAMAN, Süleyman; Mahzuni Felsefesi; Sanat Yay. 2005
ZAMAN, Süleyman; Yedi Ulu Ozan; Can Yay. 2007
Download

Tarih-Felsefe-İnanç-Toplum-Teoloji ve Kültürel Boyutlarıyla