Yarışma Denemeleri
28 TERK-İ DİYAR
Sen! Sevgilim, mutluluğumun nirvanası dediğim… Saçımın telinden parmaklarımın ucuna kadar hissettiğim benim olmamış tüm hislerin hasretiyle
harman olmuş satırlarımın yedi kule zindanlarında hapsolan o çocuk! Dön
arkanı, çevir gözlerini, oradayım –yanağıma kondurduğun ilk busenin sabahında- Afitaptan saçlarını savur rüzgarınla, rüzgarın geçsin önümden, ben
kendimden, rüzgarın önümden…
Sükûnetinle dolarken her yanım, terk-i diyar eyledi bu canı. Cansız attım
kendimi sokaklarına, benzedi her yer gül cemaline. Hevesle yürüdüm yollaAleyna
rını, ne gündüzler ne geceler kovaladı birbirini, yerde bulamadığımı aradım
aradım semada, şahidim olmaya yemin eder oldu yıldızlar… Yıldızlara dahi
ÖZENGEL
yemin ettiren benliğim, olamadı başkasıyla, aciz göründü
ama bak bir dirhem
sevgi vermedi alayına, velhasıl kalbim
onundu. Görmezken bu gözler kimseyi, işittim seni
başkasıyla… Sustu
kalp, açtı sana, sesini çıkartmadı, teşekkür etti, unuttu
sandı, yanıldı. Açıldı
eller asumana, istedi
gönülden seni. Kabul olmayan duaya
amin diyecek kadar
kördü
umutlar…
Başıma vurdu çaresizliğin, kapandı
sana açılan her cephe. Biçareydi gönül
gözlerinin sağanağında, aktın gittin ya
sen şimdi duramadı
Fotoğraf: Birgül ERKEN
hiçbir his öyle yürekli. Geceler oldu, uzandım yatağa, sarıldım
sıkı sıkıya sen sandığım yastığıma. Uyandım yokluğunun her
sabahına, sövdüm odama vurmayan ışığına, avundum rüyalarınla ve kayboldum yalnızlığımın loşluğunda… Gün geldi, düGENÇÇE dergisi
şündüm hallice, enine boyuna her yere çektim seni, en çok da
Yayın İletişim
içime, en içime…
Kulübü-Karel Kitap
Bakmadın ya ardına, görmedin ya beni. Kahrolmadım
acımdan, ölmedim sancımdan. İstedi son kez dinlemeni, geçKırtasiye işbirliğinde
medi söz bitap düşen bedene. Yalvardı öldürmeyenine, gel gör
düzenlemiş
diye, sev diye, diye diye… Ve sen Afitap! Yol aldı mesafeler en
olduğumuz “Deneme
derine, koydum zamanı yerli yerine. Oturdu tahtına, esti rüzgarınla, kalktı şaha, unutulmadı sandığın her şafağı unuttu anYarışması” Okul
sızın günbatımında. Düştü gardın, tebessüm ettim, baktım gül
Birincisi olan eser
cemaline, döküldü kelamlar belli belirsizce; şaha kalkan rüzgar
günbatımından esince gül cemaline, afitap utandı rahmetle doğduğu güne…
Yarışma Denemeleri
29 Bu
İşte Bir Ergenlik Var
Sanırım büyüyorum. Bazı değişimler geçiriyorum. Derste anlatıyorlar, duyu-
Damla ÖZEN
Fotoğraf: Birgül ERKEN
GENÇÇE dergisi
Yayın İletişim
Kulübü- Karel Kitap
Kırtasiye işbirliğinde
düzenlemiş
olduğumuz “Deneme
Yarışması” Okul
İkincisi olan eser
yorum. “Ergenlik” denirmiş adına. İnsanı öyle bir sarsarmış ki… Sen bile kendine
dönüp dönüp bakarmışsın. “Bu ben miyim?” diye!
Büyüyorum… Sadece vücudum değil büyüyen. Duygularım, öfkem, hayallerim, beklentilerim de büyüyor. Kilitlerin birer birer açılacağı kocaman kapıların
önünde hissediyorum bazen. Bir şeylerin başında, ucundayım. Küçük birkaç
adım kalmış. Bazen önümdeki kilitler korkutuyor beni. Kiminin adı üniversite, kiminin kariyer, kiminin iyi arkadaş, kiminin aile… Böyle açılmayı bekleyen daha
birçok kilit…
Bazen güçlüyüm, hem de çok. Neredeyse çözmüşüm tüm sorunları. Birinci
olmuşum mücadelemde, her şey çok güzel çok basit. Ama bazen de küçük bir
toz zerreciği gibiyim sorunlarımın karşısında. Çözümsüzüm.
Büyüyorum. Dağ gibi yanımda duran aileme karşı bile büyüyorum. Kahraman
babamla süper annem
şimdi en sıkı dostlarım.
Kendimi yanlarında en
yalnız, en kalabalık, en
sakin, en kızgın hissettiğim ama nihayet her
fırtınadan sonra sığındığım en sakin limanım.
Gel gör ki ben onlara
rağmen büyüyorum.
Annem diyor ki: “En
güzel çağındasın yaşamın. Bembeyaz sayfalar
var önümde henüz yazılmamış. Al kalemini eline en güzel hikâyelere
aktar sayfalara.” Herkesin beklentisi çok. Kimse
kendi hatalarını bende
görmek istemiyor. Bütün
hataları bilmeli ve hepsinden uzak durmalıyım.
Ama ya hata yaparsam?
Büyümek hata yapmamak mı? Büyümek
en iyisini düşünmek mi?
Büyümek bir daha doyasıya koşup, düşüp,
dizini kanatamamak mı?
Hüngür hüngür ağlayıp
annene bütün gün naz
yapmamak mı?
Evet, bir şeyler uzaklaşmış. Renkli oyun
hamurlarım, oyuncak bebeklerim, oyun evim. Odamda ciddi bir mevsim
değişikliği olmuş. Baharın cıvıltılı renkleri, peluşlarla dolu rafları, oyun
sepetleri ne zaman birer birer çıkıp gitmişler? Fark etmemişim bile. Şimdi daha sakin. Raflarda takılar, kitaplar, küçük hatıra eşyalar. Çalışma
masam en heybetli yere sahip. Okul, ders kitapları zamanımın en geniş
dilimini kapmışlar. Yani benimle birlikte odam da büyümüş.
Birçok koleksiyonlarım var şimdi, değişik kıyafetleri ve takıları seviyorum, farklı müzikleri beğenip dinliyorum, tarz dekorasyonlara bayılıyorum, farklı yemekler deniyorum, birçoğunu seviyorum. Doğayı, diğer
canlıları, gelişmişliği, modern tarzı seviyorum. Kısacası sevgilerim de
büyümüş.
Arka bahçede babamla dikip, sopalarla destek verdiğimiz o fidan
değilim artık demek ki. Yıllar geçmiş aradan. Dallanıp budaklanmışım
zamanla. Ufak tefek yapraklar derken yoksa çiçeklenmeye mi başladım?
Acaba herkesin beğeneceği, imrenerek bakacağı güzel meyvelerim de
olacak mı? Umarım, büyük kocaman bir ağaç olurum.
Her şeye rağmen büyüyorum. Uzun öfke nöbetlerinden geçerek,
alınganlıklar çemberini aşarak, bazen ağlayarak, bazen gülerek, küserek, barışarak, koşarak, dinlenerek, şaşırarak, korkarak… Sanırım büyüyorum!
Yarışma Denemeleri
30 Düşümdeki Melek
Bir his yanımdan ayrılmayan, gölgeme işlenmiş; attığım adımların sesiyle hatırladığım, her kalp atışımın
ardından gelen nihai düşünce, ruhumun sonsuz hacmini
hapseden hasret. Bakışlarımda arıyorum istemeden, her
anımda hissediyorum sanki seni, ruhuma dokunuyorsun adeta ama her döndüğümde sana yoksun yanımda.
Kapıyorum gözümü işte, akan zamana karşı, şuursuzca
sonsuza doğru açıyorum tüm gönlümü. Sensin düşümde
beni karşılayan sadece, hayallerimi süsleyen tek melek;
duruşun, çehren, gözlerin... Düşüncemin tartışılmaz
mutlak ahengi. Hayallerimde sen varsın, hayallerim seninle var...
Her anımda düşlüyorum seni, gözümü her kırpışımda varlığını düşlüyor, o ufacık zamanda bile seni fark
etmeye çalışıyorum. Anların gelmesini bekliyorum, bir
an olsa da görmeyi seni, sesini duymayı, sıcaklığını hissetmeyi gülüşünün bir daha. Ruhumu ısıtan tek sıcaklığa bir kere daha kavuşmak... Seni arıyorum hayatımda
sanki Güneşe hasret bir çiçek gibi... Hatıralarım var artık
senden sadece, gönlümün en önemli köşesine sakladığım, her saniyesini bir altının parçası gibi gönül sandığıma tek tek koyduğum hatıralar. ..
Kavuşamadım sana hiç. Yanında olduğum anlarda
göz kırpışımda özledim seni, arada bir olan sohbetlerimizde, sıradaki sözcüğü söylemeden önce, nefes alırken
özledim seni... Karşımdayken ruhumdan uzaktın, ruhuma yakın olduğunda da karşımda yoktun. Sana duyduğum sevda ve özlem yarışıyor ruhumda adeta. Gerçek
seni sanki düşlerimde yakalıyorum sadece, gözlerimin
önünde ve ruhumun yanında... Sevgili; artık sana öyle
bir hasretim ki ben, seni sevmeye değil seni özlemeye
aşığım.
Ozan Nesim
ÖZDEMİR
GENÇÇE dergisi
Yayın İletişim
Kulübü- Karel Kitap
Kırtasiye işbirliğinde
düzenlemiş
olduğumuz “Deneme
Yarışması” Okul
Üçüncüsü olan eser
Yarışma Denemeleri
31 Yalnızlık
“Yalnızlık nedir?” sorusuyla boğuşmak kadar zoru da
yoktur herhalde. Bu soru o kadar zordur ki herkesten farklı cevaplar alırsın kimilerine göre herkes yanındayken sadece bir kişinin yokluğu seni yalnız yapar,
kimilerine göre ise hiç kimsenin yanında olmamasıdır.
Daha birçok cevap alabilirsiniz bu soru için onun içinde
bu soru kadar zoru yoktur.
Yalnızlık bir acıdır aslında, hiç kimsenin bazen anlayamadığı bir acıdır. Eğer yalnız bir insansan, hiç kimse
gelip nasılsın diye sormaz. Mutlu musun, üzgün müsün
umursamazlar seni.Yalnızlık insanın içini çürütüyor.Tek
başına çabalamaktan insan o kadar yorulur ki ağlayamayacak hale gelir.Şimdi yalnızlığı bilmeyen bir insan
gelip de seni anlıyorum diyemez.Yalnızlık çok zor.Gerçekten de yaşamayan bu duyguyu bilmiyor.
Liseye başlamak hayatın en ciddi adımını atmaktır.
İlk defa öğrenecek aşkı, sevgiyi, nefreti, üzüntüyü ,yalnızlığı. Dört yıl içinde iyi dostlar kazanacaktır. Doğruyla
yanlışını ayıracaktır ama bir insan yanlışlar yapmadan
doğrularını bulamaz ki! Ama insanlar yanlış yapanı sevmezler, hep mükemmeli ararlar. Mükemmeli ararlarken
insanları ezer geçerler belki kendilerince haklıdırlar
ama insanların unuttuğu nokta onlarda gençti onlarda
hata yapıp yalnız kaldılar şimdi konu bu olunca yani
bizim yanlışlarımızsa biz hep yalnızızdır. Bunu sadece
gençler için demeyelim her insan içinde bir parça yalnızdır. Bu dünyaya tek başımıza geliyoruz ve tek başımıza dünyaya gözlerimizi kapatıyoruz.Yalnızlığı paylaşamayız. Özdemir Asaf’ın sözü tam da bu duruma
uygun ‘’Yalnızlık paylaşılmaz paylaşılsa zaten yalnızlık
olmaz.’’Yalnızlık öğrenilmez öğretilir bu hayatta.
Onun için de sevmeyi falan değil yalnızlığı öğrenmek
lazım bu hayatta çünkü hayat olduğu gibidir bizim olmasını istediğimiz gibi değil. Zaten hayat öğretecektir
insanları tanıdıkça yalnızlığın ne kadar eşsiz olduğunu.
Dünyayı seyredin çünkü her zaman oyuncu olmak
sizi yorar dünyayı yalnızca seyredin çünkü hiçbir şey
olduğu gibi değildir. Ve senden herkes bir gün gider. Ve
herkes bir gün yalnız kalır.Ve bir tutam yalnızlıktır insanı
büyüten.
Arzu GÜVEN
GENÇÇE dergisi
Yayın İletişim
p
Kulübü- Karel Kita
e
Kırtasiye işbirliğind
düzenlemiş
olduğumuz
ı”
“Deneme Yarışmas
e
Mansiyon ödülün
seçilen eser olan
eser
Yarışma Hikayeleri
32 Akıbet
Eser CAVLAK
GENÇÇE dergisi
Yayın İletişim
Kulübü- Özgün
Kitap işbirliğinde
düzenlemiş
olduğumuz “Hikâye
Yarışması”nda Okul
Birincisi olan eser
Dedemin bitmeyen Kuvayi Milliye hikâyelerini dinliyordum. Yassıada’
daki evimizin mor salkımlı penceresinden Arnavut kaldırımlı sokakları izlerken. Bir tuhaflık vardı, anlamsızca utangaçtı güneş neden tütüyordu
bacalar bu mevsimde? Niçindi aceleci kazma kürek sesleri?
Kireçle temizlenen duvarlar unutmuş muydu yoksa dünü? “Haziranda ölmek zor” diyerek naralar atmıyor muydu karşı apartmanın duvarı?
Nereye kaybolmuştu bizim şikayetçi sokağımız? Tahta tekerlekli süslü
arabalarım neden üzgündü bugün bu denli?
Oysa mutluydum ben. Babam evdeydi çünkü, uzun zamandır ilk kez
birlikte kahvaltı edecektik. Sonra seslenecekti anneme “Berra hanım bir
acı kahveni alırız.” Kucağına alırdı belki beni anlatırdı uzun uzun üniformasını, postallarını. Yürekten severdi babam onları bense kıskanırdım
yeşil üniformayı, siyah postalı. Babamla beraber değiller miydi bütün bir
gün? Ben yokken yanında her anına şahitti omuzları apoletli, başı dik
forma.
Zihnim iki dudağıma tebessümle yansıdığı esnada radyoyu aç dedi
babam merdivenin başından. Yüzü bir erine emir verircesine sertti. Biliyordu bir şey saklıyordu lakin. Anlamsızca kızgındı bu sakin güne. Kopan gürültüye anlam veremezken ben babam kapıya doğruldu aniden.
Tanıdık sesler misafir ediyordu kulaklarını. Askeri Jipin umarsız motoru,
postalların gururlu orkestrası bölmüştü babamın sessizliğini. “Berra!” diye
nida etti babamın tok sesi merdivenin boşluğunda. Pekiyi tanırdı annem
bu sesi aşinaydı ciddi ve tok, cesur ve endişeli tınıya.
Bende annemi tanırdım oldukça. Tek kaşını havaya kaldırıp sorguya
çekiyorsa babamın adını “Levent?” diyorsa ansızın korkmuştur annem.
Yere düşen saç telinden, kaçan çorabından, örgü örerken ilmek atlamaktan ve dahasından korkmaz mıydı biricik annem? O saf yüreğinin hikmetine de sual olunmazdı gerçi.
Babam açıklıyordu vaziyeti, asker hükümete el koydu. Darbe oldu. Değişimin adı bir gecede kondu diyordu. Sahi ne diyordu ne demekti bunlar?
Dedem fark etmiş olacak ki meraklı bakışlarımı tecrübeli ve yorgun elini gel anlamında salladı. Adımı
anımsadığı nadir zamanlardan biriydi bu evet! “Deniz” diyen yaşlı ve huzurlu bir rüzgardı sanki beni çağıran.
Pencerenin önündeki berjere geçti dolan gözlerini sildi. Umarsızca anneme yakınırken. “Berra düzgün al şu
tozları!” Neden unuttum her şeyi biliyor musun Deniz? Neden sadece neşe dolu anlarımı hatırlarım biliyor
musun? Meraklı bakışlarımı sezen dedem bekletmeden başladı anlatmaya.
Bu huzurlu odayı rahatsız ettik oğlum biz. Biz kim miyiz? Biz beşeriz. Yaktık, yıktık demokrasi koyduk
adını da. Tek yön var pek dönülmez diyordu asker. Sağ diyordu bir takım, hayır sol diyordu inatla diğer takım. Kimin oyu, kimin demokrasisi, kimin özgürlüğü oğlum bu? Alkış tuttuk Menderes’e seçimle başa geldiği
günlerde. Bir grup alkış tuttu yine idamına seyirci. Acı acı çaldı vekillerin telefonları aldılar yaka paça hepsini
içeri. Uzunca bir misafirliğe yol veriyordu asker. İşte o acı, elikanlı mücadeleyi unuttum ben, unutmak istedim
diye.
Yüreğim acır ta derinden, yitip gidenlere dertlenirim ansızın. Şimdi bakıyorum yine sana, babana, annene mor salkımlı bu huzurlu eve. Ve bugün bir kez daha rahatsız edilen bu adaya.
Bacalar tütüyor yine oğlum. Duyduğun kazmalar kürekler ne fısıldıyor biliyor musun? Yorgunluğu, yılmışlığı. Okumak yok Deniz, izlemekte ne izlediğin ne okuduğun varsa saklayacaksın bu memlekette. Prangalar
vuracaksın hasretinden düşüncelerine. Bu yolun sonu dar ağacına gider oğlum, akıbetin bilinmez bu memlekette. Bir nefes alıp ileri bak. Birazdan başlayacak aramalar. Jipler dolacak tek tek. Hıçkırıklar solukları
kesecek bazı evlerde . Yaz tarihi evlat bir kenara, “12 Eylül” unutulmayacak! Takvimler devireceksin bir çatı
altında ve dönüp gelecek hazan misafir olacak bu tarih yine. Kapımız aceleyle çaldığı esnada elindeki tesbihi düşürdü dedem, boncuklar dağıldı, yaşlar süzüldü gözlerimden. Babama birkaç soru sordular, dedeme
veda ederken ben sessizce...
Yarışma Hikayeleri
Defne Yaprakları
Mutlu muyum? Değil miyim?
Aslında hafiften gülümsemek geliyor içimden, sonra toparlanıyorum. Kendime geliyorum yavaş yavaş. Birkaç dakika geçiyor; kahkaha atıyorum, kalabalığı umursamazcaSerap DAĞLAR
sına, özgürce. Göz bebeklerimin ta içinin dahi parıldadığını
ben bile hissedebiliyorum. Bir süre sonra şarkı söylemeye
başlıyorum. Bağıra bağıra, sesimin çıktığı yere kadar yüksek sesim… Zamanla olan derdimizin şarkısı bu.
Zaman böyle geçerken rüzgâr çıkıyor ve benimle birlikGENÇÇE dergisi
te mavilikler de şaşkın! Gökyüzü mavi, denizler mavi, sen
Yayın İletişim
başka bir mavisin hani… Durdu mu şimdi o nefretle kınaKulübü- Özgün
dığımız zaman? Soruyoruz hep. Ağaçlarda tek bir yaprak
Kitap işbirliğinde
olmamasına rağmen nereden geldiğini bilmediğim defne
düzenlemiş
yaprakları fırtınaya tutulmuş, geliyorlar. Saçlarıma takılıyor
olduğumuz “Hikâye
birkaç tanesi, yüzümde gülüşünü hatırlamışçasına hafif bir
Yarışması”nda Okul
tebessüm… Defne yaprakları savruldukça ahenk içindeki
İkincisi olan eser
savruluşları, boş verircesine halleri hoşuma gidiyor; birbirlerine sürtünürken çıkardıkları hışırtıların yarattığı melodi
dansa davet ediyor beni. Yüzümde yine o anlamsız tebessümle gözlerim kapalı dans
ediyorum defne yapraklarıyla. Anlayamadan yine geçiyor zaman, bu yüzden sevmezdik
zaten bu hain zamanı. Maviyi ne kadar çok sevdiysek zamanı da bir o kadar sevmedik.
Doyamadan geçerdi hep.
Artık soğuk, üşüyorum. Maviliğine hayran olduğumuz -belki de mavi göründüğü için
hayran olduğumuz- gökyüzünden karlar düşüyor şimdi de. O kadar içten hissedebiliyorum
ki her anı, kar değil kristal taneleri değiyor elime. Çok geçmeden her yer bembeyaz, berrak
–en az hislerimiz kadar- temiz. Yere uzanıyorum. Sözde melek yapacağım kollarımı açarak! Olmuyor, yapamıyorum. Az önce deli gibi rüzgâr eserken, defne yaprakları uçuşurken
yaşadığım mutluluğu hiç yaşamamış gibi ağlıyorum bu defa. Artık mavilik bile yok! Neye
güleyim? Canım sıkılıyor yalnızlığıma ve gidiyorum. Kalkmak zor tek başına ama yapmalı
insan, kalkıyorum. Küçücük çantamın içinde birkaç kurumuş defne yaprağı… Kar taneleri
yavaş yavaş, gözyaşı misali iniyorlar gökyüzünden. Saçlarım ıslanıyor, büsbütün sırılsıklamım. O kadar hızlı çarpıyor ki yere damlalar yine ağlıyormuşum, fark edemiyorum.
Gökyüzü şimdi yine bizim. Yeniden mavi… Güneş yükselmiş en tepeye, gülümsüyor
gibi sanki. Saçlarımı kurutmaya başlıyor, hafiften bir sıcaklık değiyor yanaklarıma. Ben
durmuyorum. Çantamdaki kuru defne yapraklarıyla yürüyorum. İçten içe ikinci fırtınayı
bekliyorum. Rüzgâr yine öfkelensin istiyorum. Güneş artık yüzümü yakıyor, sıcak oldu
hava. Yine de gökyüzünün maviliği ferahlatır beni. Bir bıkkınlık geliyor içime. Zaten yürüyordum ne zamandır, yoruluyorum. Oturuyorum bulduğum bir ağacın altına. Çiçek açmış
ağaç, kokusu bambaşka. Hiçbir diyarda duyulmayacak güzellikte bu koku. Ama sevemiyorum o güzel kokulu çiçekleri, çantama sarılıyorum yine. Açıp baktığım, sevdiğim, yanım-
33 34 Yarışma Hikayeleri
dan ayırmadığım ve ayırmak istemediğim tek şey, o fırtınadan kalan defne yaprakları. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum… Elbet geçecek zaman. Her zaman geçmez miydi? İstemesek de
hemen bitivermez miydi? Yine geçer.
“Fırtına gelmezse, rüzgâr deli yüzünü göstermezse kalkmayacağım bu ağacın altından, dans
etmeyeceğim, eskisi gibi gülmeyeceğim.” diyorum. Söz verdim kendime ve maviliklere, gülmeyeceğim. Güneş hala tepede, batacağı yok gibi. Derdi ne benimle anlayamıyorum ki!
Ne bir soğuk rüzgâr ne de bir yağmur… Hepsini geçtim esinti bile yok şimdi yüzüme çarpan,
saçlarımı savuran. Anlıyorum, gelmeyecek defne yaprakları geriye, fırtınalar kopmayacak. Artık
ne gülebileceğim ne de içimde mutluluğu bulabileceğim bir nedenim yok! Çantamı tekrar açıyorum. Beni yalnız bırakmayan, bana yoldaşlık eden kuru defne yapraklarını yerlere saçıyorum.
Hepsini birer birer dağıtıyorum etrafa. “Tamam, şimdi güleceğim.” diyorum. Birçok sebep bulabilir insan gülümsemeye. Ama istiyorsa içten gülmeyi, mutlu olmayı… Veda edercesine ardıma baka baka gidiyorum. Ben uzaklaştıkça kurumuş defne yaprakları yeşeriyor. Sanki benim
yüzümden solmuşlar! Ne
yapmışım ki? Neden küsmüşler bana? Neden yalnız bıraktılar beni şimdi?
Bensiz daha mutlu defne
yaprakları demek ki!
Artık ardıma bakmak
sadece acı veriyor bana.
Önüme dönüp devam
etmeliyim yürümeye. Demek ki bana ortalığı darmaduman eden fırtınalar
değil de güneşin yüzüme
güldüğü günler gerekmiş. Önüme döndüm, gidiyorum.
Görüntü kayboluyor,
göremiyorum ne ardımda kalanları ne de gideceğim yolları. Uzaktan
bir ses duyuyor gibiyim
şimdi. Gözlerim aralanıyor ve şimdi uyanmak
istemediğim bir rüyadan
uyanıyorum. Ucu bucağı olmayan gökyüzü ve
derinliklerine inmek istediğim deniz… Artık mavilerleyim. Artık mutluyum!
Fotoğraf: Birgül ERKEN
Yarışma Hikayeleri
35 RÜYADA YAŞAMAK
Heyecandan yerimde duramıyordum. Bir sağa bir sola havaalanın içinde hareket ediyor, bunca yıldan sonra onu göreceğim
diye hızlı hızlı nefesler alıp veriyordum. Yüzümdeki şapşal gülümseme saniyeler, dakikalar geçtikçe büyüyor, bütün yüzümü
kaplıyordu.
Sıcaktan terlemiş olan ensemden rahatsız olmuştum. Hangi
akla hizmet ağustos ayında saçlarımı salmıştım ki? Bende hataydı.
Bunu önemsememeye çalışarak içimde yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan sıkıntıyı görmezden gelmeye çalıştım.
‘‘New York’tan gelen 506 numaralı uçak inmiştir.’’ Anonstaki
kadının ince sesini duyunca yeni yenmiş olduğum heyecanım
sanki bunu bekliyormuş gibi gün yüzüne çıkmış bana işkence etmeye tekrardan başlamıştı. Karnımdaki kaslarım sıkışıyor, kalbimin atış hızı artıyordu.
Gözlerim 506 numaralı uçağın çıkış kapısında dolaşırken onu
görmeyi bekliyordum. Kapıdan çıkan her yeni yüzde onu arıyordum.
Ah! Ne kadar özlemiştim onu. Dalgalı saçlarını karıştırmayı,
yeşil gözlerinde derinliklere dalmayı ne kadar özlemiştim böyle...
Özlemle iç çektim. Gözlerim hala insanların yüzünde dolanırken çevremdeki insanların sayısı gittikçe azalıyordu.
Sağımda bir çığlık duyunca merakla oraya döndüm. Dönmemle birlikte düz siyah saçlarımın yarattığı hafif esintiyle rahatladım.
Çığlığın sahibine baktığımda bir kızın, yere diz çökmüş bir çocuğa şaşkınlık ve mutlulukla baktığını görünce daha çok incelemeye başladım ikiliyi.
Kızın kısa küt kahverengi saçları kabarmıştı. Üzerinde salaş
bir tişört ve kısa bir kot şortun olduğunu gördüm.
Dudak büzerek anlamayan gözlerle diz çöken ve şuan kızın
sarılarak boğmaya çalıştığı erkeğe baktım. Kot bir pantolon ve
kırmızı sporcu tişörtü ile kaslarını saklamaya çalışsa da buradan
bile belli oluyordu bu. Oldukça yapılı biriydi bana göre. Kız onun
yanında bir cüce gibi kalıyordu.
Ayrıldıklarında ikisinin de gözlerinden mutluluk akıyordu. Ne
olduğunu anlamadığım için kaşlarımı çattım.
Varlığından haberimin bile olmadığı yanımdaki yaşlı kadın
‘‘Ay… Ne kadar romantik değil mi yavrum?’’ diye soru sordu gözlerini film gibi izlediğimiz çiftten ayırmayarak.
Bakışlarımı boyu omzuma bile gelmeyen yaşlı teyzeye döndürdüğüm de tek kaşımı kaldırdım. ‘‘Efendim?’’
Kadın yüzündeki kırışıklarla biraz başını kaldırarak bana baktı.
Bastonuna sıkı sıkı tutundu iki eliyle. Saçları kar gibiydi. Bembeyaz…
Benim anlamadığımı fazlasıyla belli eden bakışlarım karşısında bilgeyle gülümsedi. Sanki çok büyük bir sır verecekmiş gibi
bana daha çok yaklaştı.
Ben ise şaşkınlıkla kadının kahverengi gözlerine bakıyordum.
Bana yaklaştığını fark ettiğim gibi refleks olarak eğildim.
Kadın bakışlarını benden çekerek karşımızda biraz önce mutlulukla birbirlerine bakan çifte kayınca ben de oraya doğru döndüm.
Habibe Rana
KAŞDAŞ
GENÇÇE dergisi
Yayın İletişim
Kulübü- Özgün
Kitap işbirliğinde
düzenlemiş
olduğumuz “Hikâye
Yarışması”nda Okul
Üçüncüsü olan eser
36 Yarışma Hikayeleri
Mutluluklar içinde boğulan çift çıkışa doğru el ele yürürken onları izledim. İki de bir birbirlerine bakıyor
gülümsüyordular.
Bir an için onlara çok özendim. Öyle özendim ki kıskançlığımdan ikisinin de canını yakmak istedim.
Kulaklarım yaşlı kadının sesiyle doldu bir anda. ‘‘Ah! Yavrum, aşk ne güzel bir şey değil mi? Biraz önce
bunun en güzel örneğini gördük. Aşkın bir sonraki adımına şahit olduk. Öyle bir adım ki, bundan sonra yaşadığın duygunun adı daha bulunmadı. Aşkın daha güçlü, yenilenmiş, saf hali… Az önceki çiftler bu adıma
ayak attılar. Ne kadar mutlulardı değil mi? Ah! Bir zamanlar ben de yaşadım bu mutluluğu.’’
Yerimden doğruldum ve dik durmaya gayret ettim. ‘‘Hiçbir şey anlamadım. Nasıl bir adım bu teyze?’’
Kadın gülümserken başını iki yana sallayınca kaşlarımı çatıp onu izledim. Kendince bir şeyler mırıldanıyordu ama çok düşük bir sesle söylediği için anlamıyordum.
Birden arkamdan adımın seslenmesiyle unuttuğum heyecanım yine ve yine gün yüzüne çıkmıştı. Bir sözcükle, tek bir kelimeyle kalbimin atış hızını artırmayı başarmıştı işte. Yine…
Yaşlı teyzeyi unutup hızlıca arkamı döndüm. Bütün dişlerini bana gösteren bir gülümseme yerleştirmişti
suratına. Sağ elindeki bavulu çekiştirerek bana doğru gelmeye çalışıyordu.
Onun yüzünü görünce kalbimdeki ağrı arttı ve patlayarak bütün vücuduma yayıldı. Vücudum bu baskı
karşısında titrerken garip bir şekilde bu duygudan zevk alıyordum.
Ben daha neler olduğunu anlamadan aklımdan önce hareket etmişti ayaklarım. Ona doğru koşarken yüzümdeki aptal gülümsemeye engel olamıyordum.
Benim ona doğru koştuğumu görünce durdu ve kollarını iki yana açarak beni bekledi. Onun yanına elimden geldiğince hızla gidip boynuna öyle bir sarıldım ki bir daha bırakmayacakmış gibi…
Kokusunu derince içime çektim. Tanıdık kokuyu alınca vücudum ani bir zevkle sarsıldı. Sadece kalbim
değil bütün organlarımla onu özlemiştim. Bütün benliğimle… Ruhumla…
Ne kadar olmuştu görüşmeyeli? Tam iki yıl sekiz ay on dokuz gün yedi saat….
Evet, bunun hesabını tutmuştum. Kesinlikle bir psikologa ihtiyacım vardı. Her ne kadar bunu engellemeye
çalıştıysam başaramamıştım. Her şeyi denemiştim oysa ki. Sinemaya gitmiştim, arkadaşlarımla konuşmuştum, basketbol bile öğrenmiştim. Sırf zamanı saymayayım diye. Her saatte baktığımda beynim benden izinsiz hesaplamalar yapıyor ve ayrı kaldığımız zamanı hesaplıyordu.
Titrek bir nefes alınca yavaşça ondan ayrılıp parmak ucuma yükseldim. Gözlerini kapamış ve yüzündeki
gülümsemeyle derin nefesler alıyordu.
Alnımı onunkine bastırdığımda sanki bunu bekliyormuş gibi anında gözlerini açtı. Ela gözlerimi karşısında
görünce gözlerinde özlem dalgası belirdi. Bunu gördüğüm an gülümsemem büyüdü.
O da beni özlemişti… Benim onu özlediğim gibi.
Dudaklarını yalayınca bakışlarımı ormanın yeşilliğine benzettiğim gözlerinden ayırarak yumuşak dudaklarına kaydı. Unutmaktan çok korktuğum sesiyle konuştu. ‘‘Seni çok özledim, sevgilim.’’
Başımı iki yana sallarken gülümsememi durduramıyordum. ‘‘Seni o kadar çok özledim ki…. Senden ayrı
kaldığım her saati, her dakikayı saydım. Hala inanmıyorum, hayal olmadığına.’’
Bunun düşüncesiyle gözlerim dolmuştu. Ağlamamak için alt dudağımı ısırdım. Ya hayalse ya o hiç gelmemiş ve şuan karşımda değilse?
Bunun şüphesiyle kalbimde bir ağrı oluştu. Ağrı tüm bedenimi ele geçirirken tek bir gözyaşım hapishanemden kurtulmuş özgürlüğüne kavuşmuşken diğerleri de ona katılmıştı.
Birden kendimi bir boşlukta hissedince onun kokusu yok oldu.
Gözlerimi korkuyla açtığımda gürültülü ve kalabalık olan havaalanında yalnız olduğumu gördüm. Kalbimdeki acı geçen her saniye artarken telaşla çevreme bakındım.
Onun ismini haykırdığımda sesim, bana acizliğimi vurgularmışçasına geri geliyor burada yalnız olduğumu
hatırlatıyordu bana.
Nefes alışlarım hızlanırken yere çöktüm. Üzerimdeki ağrı arttıkça yere daha çok yaklaşıyor, gözyaşlarıma
söz geçiremiyordum.
Gözlerim aniden açılınca odamda yattığımı fark etmem zamanımı almadı. Kalbim gördüğüm rüyanın
etkisiyle hızlı hızlı çarparken gözlerimi sıkıca yumdum.
Tekrar açtığımda artık uyuyamayacağımı anlayıp iki kişilik yatağımda doğruldum. Sırtımı soğuk duvara
yaslayınca boğazımdaki yumrunun gitmesi için yutkundum.
İşe yaramadığını anladığımda hayal kırıklığıyla nefesimi dışarıya verdim. Gözüm karşı duvarımda gözüme sokarmışçasına asılı duran saate kayınca dört buçuğu gösterdiğini gördüm.
Güneşin daha doğmasına vardı. Sıkıntıyla ayağa kalktım. Odadan çıkacakken makyaj masamın önünde-
Yarışma Hikayeleri
37 ki küçük bir çerçevenin içinde bir fotoğraf dikkatimi çekti. Çok küçük bir çerçeve olsa da karanlıkta parlayan
yıldız etkisi yaşatmıştı bana.
Her ne kadar bir tarafım üzüleceğimi bilse de onu dinlemedim ve küçük yıldızımı elime alarak çerçevenin
içindeki fotoğrafı görebilmek adına gözlerimi kıstım.
Fotoğrafı gördüğüm an çerçeve yere düşüp büyük bir gürültü çıkardı. Anılar zihnimde tek tek belirirken
benim yaptığım sessizce yere çöküp ağlamak oldu.
Onunla tanıştığım ilk gün, kavgalarımızın arasında beni ani bir şekilde öpüşü, birlikte her hafta sonu yaptığımız piknik, evde televizyon kumandası için çıkan tartışmalarımız, bana bisiklet sürmeyi öğrettiği an, bana
sarıldığı anlar, onun leylak kokusu, geceleri ondan gizli dinlediğim kalp atışlarının ritmi, bana evlenme teklif
ettiği an… Hepsi zihnime dolarken dudaklarımdan bir çığlık yükseldi.
Ellerimi kulaklarıma götürüp anıların gelmemesi için uğraştım. Her saniye yeni bir anı gözümün önüne
gelince ağzımdan ikinci bir çığlık kaçtı.
Gözyaşlarımı artık benden bağımsız hareket ederken kalbimdeki acıyı nasıl yok edeceğimi düşünüyordum.
Son bir onunla ilgili anı zihnime dalarken artık dayanamayacağımı düşündüm.
O an… Gözlerimin önünde öldüğü an… Serseri bir çocuğun arabasıyla ona çarptığı an… İçimde yükselen baskıyı atmak umuduyla tekrar çığlık attım.
Birden gördüğüm rüya aklıma gelirken titremeye başlamıştım. Bu rüyayı her gece görüyordum. Onu kaybettim günden beri… O kadar geçekti ki… Her gece bunun bir rüya olduğunu unutuyordum.
Öyle ki onu görebilmek umuduyla rüya da olsa her gün uyumaya başlamıştım. Sabahları bile uyuyordum.
Uyuyup onu görmek adına vücudum halsizleşmişti bir süre sonra. Yaşayan ölüden bir farkım yoktu. Ailem,
arkadaşlarım benim için endişelense de ben mutluyum.
Burnumu çekerek yavaşça yatağıma doğru yürüdüğümde artık vücudumu taşıyamaz olmuştum.
Kendimi yatağa bırakıp gözlerimi sıkıca yumdum. Tekrar uyumak için ne kadar beklediğimi bilmiyorum.
Onu gördükten sonra çektiğim acılar umurumda değil. Sonunda onu görmek var, sesini duymak, kokusunu tekrar içime çekmek… Size göre delilik olabilir bu ama bana göre sadece masum bir özlem.
Fotoğraf: Birgül ERKEN
Yarışma Hikayeleri
38 Zaman Kimdi ?
İpek Nur
ERGİNDİR
GENÇÇE
dergisi Yayın İletişim
Kulübü- Özgün Kitap
işbirliğinde düzenlemiş
olduğumuz “Hikâye
Yarışması”nda
Mansiyon ödülünü alan
eser.
Zamana ayak uydurmaya çalışmak, zorlu bir koşuda istemeden ama mecburi yarışmak gibi bir şeydi. O, hep ilerliyordu, hep akıyordu, geçiyordu… Bizim ona uyum sağlayıp
sağlamamamız onun için önemsizdi. Zaman, bu zorlu koşuda arkasından ona erişenlerle yoluna devam ediyordu.
Küçükken zamanın babam olduğunu düşünürdüm. Olmayan babamın adı, “Zaman”dı benim için. Herkesin dilinde o vardı çünkü. “Biraz zaman geçsin bekle.” ya da “Zamanla neler olacağını görürsün.” Cümleleri ve benzerleri,
beynimin içindeki nöronlarda öyle bir yer etmişti ki, zamanın adını duyunca kulak kesilirdim. Annemin başının etini
yiyip dururdum sürekli. Kadıncağız her fırsatta “Zaman benim babam mı?” diye sormamdan bıkmıştı ama bunu söyleyip beni üzmez, o şefkatli sesiyle aynı şeyleri anlatırdı.
Ben ise kafamda kurguladığım şeyleri söyleyemeyince mırın kırın eder, anneme inanmazdım. Zaman benim olmayan
babamdı bir kere. Annem bana zaman denen şeyin babam
olmadığını defalarca söylemişti fakat o her böyle dediğinde
odamın kapısını sertçe kapatır, küçük ayım Bobo’yu kucağıma alarak yatağıma oturur ve onunla konuşurdum. “Zaman benim babam Bobo. Ama annem niye sevmiyor onu?
Niye sürekli inkar ediyor?”
Beş altı yaşlarıma geldiğimde zamanın babam olamayacak kadar acımasız olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Ama zamanın kim olduğunu hala çözemiyordum. Aklım,
soyut kavramları anlayabilmek için çok küçüktü. Kulaktan
dolma şeylerle zihnimde zamanı canlandırmaya çalışıyordum. Bir gün annemin karşısına geçtim ve sanki bir yetişkinmişim gibi ciddileştim.
“Bu zaman çok mu kötü biri anne?”
Ondan dikmesini istediğim pembe renkli etekliğimin son
rutuşlarını yaparken gözlerini yavaşça kaldırdı ve bana
baktı. Şaşırmıştı.
“Bu da nereden çıktı şimdi?”
Sesi, kaçınılmaz inadıma rağmen yumuşacıktı.
“Herkes onun acımasız biri olduğunu söylüyor. İyi ki babam değil ama kim bu zaman?”
Dudaklarına bir tebessüm koyduktan sonra etekliği yanına bıraktı.
“Zamanı anlayabilmek için biraz daha büyümelisin meleğim. Zaman her yerdedir, herkesle birliktedir.”
O böyle deyince etrafıma bakındım.
“Hani nerede zaman? Bir hayalet mi o anne? İnsanların
canını yakan bir hayalet mi? Peki sen onu hiç gördün mü?”
Yarışma Hikayeleri
39 Fotoğraf : Birgül ERKEN
Annem hayal gücüme hayran kalırdı ama bunu bana yansıtmazdı. Aslında o yansıtmadığını
düşünürdü. Sağ yanağını kaplayan, büyük yangından kalma buruşuk yarası, apayrı çizgilere
bürününce anlardım her şeyi ben. Üzüldüğünü, sevindiğini, şaşırdığını…
Büyüyünce öğrendiğime göre, yanağı benim yüzümden o haldeydi. Ben daha küçük bir bebekken eski evimizde çıkan yangında beni kurtarmaya çalıştığı anda yüzüne isabet eden şarapnel parçaları yüzünden yanağı o hale gelmişti. Bir keresinde sormuştum.
“Yanağına ne oldu anneciğim?”
“İş kazası.”
İnanmasam da gerçeği öğrenmek için tutturmazdım; yanağındaki çizgiler şekil değiştirerek
üzüldüğünü anlatırdı çünkü bana.
“Peki iyileşiyor mu?”
“Evet,”
“Nasıl iyileşiyor?”
“Zamanla.”
Yine zaman. Her şey onun başının altından çıkıyordu zaten. Hayat ondan mı ibaretti böyle?
Ama artık anlamıştım.
“Demek zaman denen amca, senin yaranı iyileştirdi öyle mi?”
Sorduğum soruya yıllar boyu unutamayacağım güzel bir kahkaha atmıştı. Onun o kahkahasını hala özlüyorum.
Artık büyüdüm ve zamanın kim olduğunu çözdüm. Zaman bir kavramdı; soyut bir kavram.
Bazen insanın canından can alırdı, bazen canına can katardı. Hep dedikleri gibi: “Zaman her
şeyin ilacı”ydı.
Serbest Metinler
40 Fotoğraf : Birgül ERKEN
İSTANBUL MEVSİMİ
Bir sabah ezanında,
Açtım gözlerimi İstanbul da.
Süleymaniye bir yanda,
Diğer yanda Ayasofya.
Özgür TANRIKULU
Emine GÖRAL
SEVGİLİM
Işıklar yavaş yavaş sönüyor,
Kalbim yavaş yavaş soluyor,
Nerdesin seni arıyorum,
Beni çıkar karanlıktan aydınlığa sevgilim.
Dünyada bir tek seni arıyorum,
Bu küçük krallığın prensesi ,
Nerdesin seni sayıklıyorum ,
Seni göremezsem öleceğim be sevgilim.
KIŞ BAHÇESİ
İki insan görüyorum kış bahçesinde,
Birbirini çok seven iki insan …
Birden aralarına bir insan daha giriyor,
Bozuyor bu iki aşığın arasını…
İki insan geçiyor kış bahçesinden ,
Töre diye ayırıyorlar ikisini .
Ağlıyor kız, katlediyorlar kızı,
Ağlıyor adam, gömüyorlar diri diri …
Denizin parıltısıyla,
Martıların uçuşmasıyla,
Oturdum Kadıköy de,
Bir yudum sıcak çayla.
Öğle vaktine doğru,
Attım kendimi Eminönü’ne,
Yarım balık ekmekle,
Bakındım Haliç köprüsüne…
İstanbul’un ahengiyle,
Gözlerimi açtım Sultanahmet’ te.
Gülhane parkı çiçekleriyle,
Vuruldum İstanbul güzelline.
Topkapı Sarayına girdim,
Duruyordu karşımda tarihi bir resim.
Dolmabahçe Çırağın Beylerbeyi,
İstanbul bu ne güzel eserin…
Boğazın yanında Rumeli Hisarı,
Sadece hisar değil o,
İçinde nice sırlar saklı,
Anadolu Yedikule ermez herkesin aklı.
Ne olduğunu anlamadım ,
Kendimi İstanbul’a bıraktım.
Sana bir baktım İstanbul,
Güzelliğini o an anladım.
Serbest Metinler
Emine GÖRAL
41 Emine Diley DAL
ÇANAKKALE YOLCULUĞU
ŞEHR-İ EDİRNE
Bir sonbahar sabahında,
Şehr-i Edirne’nin sokaklarında,
Selimiye’nin ihtişamında,
Akıveriyor salına salına,
Meriç ile Tunca…
Bir sonbahar sabahında,
Şehr-i Edirne’nin sokaklarında,
Üç Şerefeli’nin kapısında,
Akıveriyor şadırvandan sular,
Biraz ötesinde büyük çınar…
Bir sonbahar sabahında,
Şehr-i Edirne’nin sokaklarında,
Müthiş bir Eski Cami.
Şifa veren Beyazıd Külliyesi,
Bunlar Edirne’nin incisi…
Bir sonbahar sabahında,
Şehr-i Edirne’nin meydanında,
Yiğitler çıkıyor Er Meydanına,
Güreşiyorlar çimenlerin üstünden,
Yağlarla davullarla zurnalarla…
Bir sonbahar akşamında,
Şehr-i Edirne’nin semalarında,
Gökyüzüne ulaşan minarelerden ,
Duyuluyor ezanlar kalpleri bağlayarak,
Ve batıyordu güneş ışıklarını saçarak…
Yolların, gökyüzünün, doğanın bizi büyülediği bir yolculuktan sonra Çanakkale’ye
ulaştık. Şehrin tarihi havası her yerde kendini belli ediyor. Ufka baktığımızda şafağın
sökmesini cephelerinde bekleyen Mehmetçiklerimizi anıyoruz. Yolda mola verip kahvaltımızı ettikten sonra tarihin kapılarını aralayarak, Çanakkale’yi keşfetmeye çıkıyoruz.
İlk vardığımız yer Kilitbahir Kalesi… Savaşı tümüyle yansıtan bir yer. Yol kenarında
süs eşyaları satan bir sürü yer var. Denize
baktığınızda savaşın gidişatını, anlamını
daha iyi kavrıyoruz. Kilitbahir Kalesi savaştan beri çok iyi korunmuş durumda. Tabi ki
bir takım tadilatlar görmüş fakat bütün heybetiyle karşımızda duruyor. Oradan Seyit
Onbaşı Anıtı’na gidiyoruz. Savaştaki Türk
askerlerimizin kahramanlığını gözler önüne
seriyor bütün heybetiyle. Mecidiye Tabyaları ise beni en etkileyen yer oldu. Tabyalarda gezindikçe genzinizde o zamanlardan
kalmış barut kokusunu hala hissedebiliyorsunz. Atmosfer çok farklı. Arıburnu, Conkbayırı savaşın daha da kızıştığı yerler. Daha
sonra ise Seddülbahir Savaş Malzemeleri
Müzesi’ne gidiyoruz. Burada askerlerin kullandığı eşyalar, kıyafetler, bazı silahlar, madalyalar var. Alt katta ise Kurtuluş Savaşımız
hakkında yazılmış bir çok kitap var. Gerek
Kurtuluş Şavaşı’na tanıklık edenlerin kaleme aldığı kitaplar, gerek ise savaşın gidişatı
hakkında kitaplar var. Tabi ki Truva Atı’na da
gidiyoruz. Fakat çok fazla eskimiş, yıkılma
tehlikesi olduğu için pek fazla bakamıyoruz.
Çanakkale’nin her yerinde minik Truva atları
görebilirsiniz. Eğer Çanakkale’ye uğrarsanız
mutlaka tarihimize tanıklık eden bu yerlere
de uğramanızı tavsiye ederim.
Download

genççe