İslamiyet Öncesi Türklerde Devlet ve Hukuk Kavramları
Ergenekon SAVRUN
Bu makalenin konusu, Eski Orta Asya Bozkır Türk Kültüründe Devlet ve Hukuk
sistemlerinin nasıl ve hangi etkenlerden ötürü ortaya çıktığı, yaşadıkları coğrafyanın
maddi ve manevi değerlerinin devlet ve hukuk sistemlerine olan etkilerini
karşılaştırmalar yaparak açıklamaya çalışmaktır. Bilindiği gibi tarihte bilinen en eski
devlet teşkilatına ve hukuk sistemine sahip ilk Türk Devleti Hunlardır, bu devleti
sırasıyla Göktürkler ve Uygurlar takip edecektir. Ancak bu saydığımız üç büyük Türk
devletinin içersin de en çok göze çarpan adında da anlaşılacağı gibi Göktürk
devletidir. Çünkü tarihte ilk kez Türk adıyla ortaya çıkan devlet Göktürklerdir ve
günümüze kadar gelmiş olan Orhun Abideleri de bizlere Eski Orta Asya Türk
kültürünün, devlet ve hukuk sistemlerinin, sosyal yapılarının nasıl işlediği, hangi tehdit
ve unsurların bu değerleri tetiklediğini, aile, birey ve devlet yönetimlerinin nasıl olduğu
hakkında birinci ağızdan örnekler vermektedir. Ama bütün bu saydıklarımıza
geçmeden önce devlet ve hukuk kavramlarının esas unsur ve öğelerine, kısaca ne
anlama geldiklerine değinmekte fayda olacağını düşünüyorum.
Bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir milletin veya
milletler topluluğunun meydana getirdiği siyasi varlık ya da genel ve klasik bir
ifadeyle, belli bir toprak üzerinde müstakil bir teşkilat kurmuş insan topluluğuna devlet
denir
Bu tariften de anlaşılacağı gibi devlet, ferdi, tabii ve siyasi unsurdan meydana gelir.
Bu unsurlar sırayla "nüfus, ülke ve hâkimiyettir. Nüfus, devletin, birinci gerçek
unsurudur. Halkı olmayan bir devlet düşünülemez. Bir devletin var olması için
nüfusun az veya çok olmasının önemi yoktur. Nüfusu yüz milyonları geçen devletler
olduğu gibi birkaç yüz binlik devletler de vardır. Ancak nüfusun çeşitli sebeplerle ve
zamanla yok olması halinde devlet de ya yıkılır veya o bölgedeki insanların yerine
başkaları geçerek devam eder. Fakat bu durumda ortaya çıkan devlet eski devlet
değil, yeni bir devlettir. Çünkü devletin birinci gerçek unsuru olan nüfus değişmiştir.
Devletin ikinci gerçek unsuru ülkedir. Bir devletin var olması için yalnız nüfus yeterli
olmayıp, bu nüfusun yeryüzünün belli bir bölgesinde, yerleşmiş olması da lazımdır.
Ülke toprağının küçük veya büyük olması, toplu yahut ayrı parçalardan meydana
gelmesi de önemli değildir. Önemli olan ülkenin belli ve sabit olmasıdır. Çünkü belli
ve sabit bir ülke olmadıkça devlet hâkimiyetini tam olarak kullanamaz. Zira bunun yeri
ve sınırı belli değildir.
Devletin üçüncü gerçek unsuru hâkimiyettir. İnsan toplulukları düzenli ve istikrarlı bir
teşkilat kurmadıkça ve teşkilat o nüfusu belli sınırlar içinde bağımsız olarak idare
etmeye başlamayınca devletin varlığından söz edilemez. Bu bakımdan bir devletin
var olması için nüfus ve ülkenin var olması yanında hâkimiyet de şarttır. Hâkimiyet bir
toplumun kendisini bizzat idare etmesi, emredici kurallar, yani kanunlar koyması ve
bunların gerek kendi içinde ve gerekse dışarıya karşı tatbikini sağlamasıdır. Fakat
günümüzde kurulmuş ve yaygın bir şekilde bulunan muhtelif milletler arası teşekküller
devletlerin hâkimiyet haklarını sınırlamışlardır. Devletlerin bu tip kuruluşlara katılıp
katılmamaları kendi isteklerine bağlı olduğu için, hâkimiyet hakkının kısıtlanmasına
kendisi rıza gösteriyor demektir.
Bu üç unsurun tabii bir sonucu olarak "devletin şahsiyeti" ortaya çıkmaktadır. Bu
özelliğiyle devlet tıpkı bir şahıs gibi borç ilişkilerinde bulunur. Şahsiyet unsuru
devamlı olduğu için yapılan kanunlar, taahhüt edilen borçlar ve akdedilen
antlaşmalar, bunları imza edenlerin ölümünden sonra da değişmedikçe devam
ederler.
İlkçağlardan beri kullanılmış olan "polis, civitas, imperium, statum" gibi kelimeler hep
devlet kavramını ifade etmiştir. Eski Türklerde il deyimi, bugünkü modern devlet
anlayışını karşılayan bir sözdü. Göktürk ve Uygur çağlarında il kelimesi devlet
manasına kullanılıyordu. Çincedeki kuo sözü devlet demek olup, bunun Türkçe
karşılığının il olduğu eski Türk ve Çin kaynaklarından da anlaşılmaktadır. Gene eski
Türklerde "halk ve toprak" devleti meydana getiren iki önemli unsurdur. Üçüncü unsur
ise kağanlık idi. Devlet idaresi yerine "il tutmak" tabiri kullanılırdı. Eski Türkler,
devletin kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanırlar, zaman zaman tanrıya "il
veren Tanrı" şeklinde hitap ederlerdi.
Devlet anlayışı, devletin kaynağı ve vasıfları konusundaki görüşler çağlar boyunca
değişmiştir. Ayrı ideolojilere göre farklı devlet anlayışları belirmiştir. Aristoteles’ten
günümüze kadar hemen bütün filozoflar devlet kavramı ile ilgilenmişlerdir.
Hıristiyanlıkta kendi prensipleri açısından devlet konusuyla meşgul olmuştur.
Devletin siyasi olarak açıklanmasını ilk defa filozof Hegel ve Pufendorf ele almıştır.
Özellikle 16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da hâkim olan bozulmuş kilise ve papazlara
dayalı dini kudrete karşı siyasi otoriteyi güçlendirme çabaları devletin bugünkü
manasıyla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Böylece dini kurallara uygun (teokratik)
devlet anlayışı, yerini siyasi devlet anlayışına bıraktı. Bu arada Marksist anlayış siyasi
örgütlenmeyi ifade eden devlet anlayışına karşı çıkarak devleti egemen sınıfın
imtiyazlarını koruyan bir hukuki biçim olarak nitelendirdi ve sınıfsız bir toplumda
devlete gerek olmayacağı görüşünü öne sürdü. Ancak, Marksizm’in uygulandığı
ülkelerde bu düşüncenin tam tersi olarak işçi sınıfı adına küçük bir grubun bütün
devlete hakim olduğu ve kendi hak ve imtiyazlarını korumak, artırmak, devam
ettirmek için her türlü baskı ve şiddete baş vurduğu görüldü.
Organik yapı bakımından devletler, "basit devletler" ve "bileşik devletler" olmak üzere
ikiye ayrılır. Birinciler iyiden iyiye merkezileşmiş olan ve bölünmez bir bütün meydana
getiren devletlerdir. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir devlettir. İkinciler ortak bir
hükümetin yönetiminde birleşmiş bulunur ve türlü türlü olur. Bazı çeşitleri tarihe mal
olmuş bulunan bu tür devletlerin bugün önde gelen misalleri ABD ve İsviçre’dir.
Bunlar, her biri bağımsız farz edilen devletlerin geniş ölçüde adem-i merkeziyet
ilkesine göre yönetilmek ve özellikle savunma ve dış temsil ortaklığı kurmak yoluyla
meydana getirdikleri birliklerdir. Devletler çeşitli şekillerde doğar; fetihler,
paylaşmalar, monarşi ile idare edilen devletlerin evlenme veya miras yoluyla
birleşmeleri, bir yabancı devletin boyunduruğundan kurtulma, bir sömürgenin
bağımsızlığa kavuşması gibi. Yeni bir devletin hukuki bakımdan var olabilmesi için
tanınması, yani öteki devletlerin meydana getirdiği milletlerarası topluluğu kabul
etmesi gerekir.
Bugün dünyada genel olarak devletlerin hâkimiyet ve bağımsızlık, eşitlik ve
kendilerini temsil ettirme haklarına sahip oldukları kabul edilmektedir. Fakat
devletlerin bazı vazifeleri de vardır ve bunların uygulanmaması kendine karşı
beynelmilel müeyyidelerin tatbikine yol açabilir.
Devletin varlığının sona ermesi çeşitli sebeplerden ileri gelir, toplum bağlarının
çözülmesi, devletin çeşitli öğelerinin kendi istekleriyle veya zorla ayrılması, bir devleti
başka bir devletin kendi bünyesine katması vs. gibi. Devletlerin ortadan kalkmasıyla
hâkimiyetin devri, borçlar, antlaşmalar, kanunların yürürlüğü ve uyrukluk gibi birçok
problemler ortaya çıkar.
Devletlerarasındaki eşitlik ilkesi 1815’ten beri büyük devletlerin kendilerine hak
tanıdıkları imtiyazlar yüzünden devamlı olarak bozulmuş ve bozulmaktadır. Milletler
Cemiyeti Konseyinde bu devletler her zaman üye sandalyesinde oturmuşlardı.
Birleşmiş Milletler güvenlik Konseyinde de aynı imtiyaz bugün ABD’ye, Fransa’ya,
İngiltere’ye, Çin’e, Rusya’ya tanınmaktadır.
Hukuku kısaca tanımlayacak olursak: Hukuk kelimesi Arapça "hak" kökünden gelir ve
hak kelimesinin çoğulu olarak bilinmektedir (galat-ı meşhur). Arapçada "hak"
kelimesinin çoğulu "ah'kak"tır. Türk Dil Kurumu'na göre hukuk kelimesi, "Toplumu
düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür". Bunun
dışında hukukun "haklar" anlamı da vardır. Mecazi anlamda ise, ahbaplık, dostluk
anlamında da kullanılır.
Teknik anlamda ise Hukuk dönemden döneme değiştiği için hala doyurucu bir tanım
yapılamamıştır. Kant "Hukukçular hala hukukun tanımını aramaktadırlar" der.
Günümüzde en çok kabul edilen tanımı ise: "Belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki
ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar
bütünüdür".
Bilimsel bir disiplin olarak hukuk, kendi içinde temel olarak ikiye ayrılır. Genel olarak
hukukun kişiler arası ilişkileri konu alan kısmına Özel Hukuk, kişiler ile devlet veya
devleti oluşturan kurumlar arası ilişkileri düzenleyen kısmına ise Kamu Hukuku adı
verilir. Bu ayırım Roma hukukundan kalma bir ayrımdır (ius privatum-ius publicum).
Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku ve Devletler Özel Hukuku özel hukukun, buna karşılık
Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku ve İdare Hukuku kamu hukukunun başlıca alt
dallarıdır.
Hukuku diğer toplumu düzenleyici kurallar olan örf ve adetler, gelenekler ve dinlerden
ayıran özellik devlet tarafından güvenceye alınmış ve cebri yaptırımlara sahip
olmasıdır. Hukuk kuralları insan davranışlarını düzenler ve bulunduğu toplumun
değer yargılarını taşır. Soyutluk ve genellik özelliği sayesinde benzer nitelikteki bütün
durumlarda uygulanması sağlanır.
Günümüzde de hukuk sistemi birçok sosyal ve siyasi değişikliğe, olgu ve olaylardan
etkilenerek günümüze kadar ulaşmıştır, ancak konumuz dışında kalacağı için bu
konulara değinmeyeceğiz.
Eski Türk topluluğunun sosyal yapısı hakkın da şimdiye kadar ileri sürülen tasnifler
hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. 1 Bunun
sebebi her araştırmacının kendi meşgul olduğu belirli Türk zümresini esas alması
olsa gerektir. Türklerin çeşitli dönemlerde, çeşitli bölgelerde bazı bünye
değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tabirler kullandıkları
şüphesizdir. Bununla beraber, Bozkır kültürü dediğimiz, aslına en yakın Türk kültürü
içinde cemiyet şeklini ortaya koyabilmek için bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta
Göktürk topluluğu sosyal bünyesi herhalde hareket noktası vazifesini görebilecektir.
Orhun kitabelerine göre Türk bozkır cemiyetinin yapısını şöyle tespit etmek
mümkündür:
Oguş-aile, Urug-aileler birliği, Bod-boy kabile, Bodun-boylar birliği, İl-müstakil
topluluk, devlet, imparatorluk. 2
Orhun abidelerin den de anlaşılacağı üzere, Eski Türk toplumunda ilk sosyal birlik
olan aile, bütün her şeyin, ya da Devlet’in çekirdeği konumundadır ve kan bağı
esasına dayanır. Türklerin, dünyanın dört bir tarafına dağılmalarına rağmen
varlıklarını korumaları ve büyük devletler kurmalarının en önemli nedenlerinin de aile
yapısına verdikleri büyük önemde yatmaktadır, bunun da en büyük delili de Türk dilin
de, başka milletler de rastlanmayan zenginlikte mevcut olan akrabalık nüanslarının
çokluğudur.3 Aileler veya Uruglar bir araya bir araya geldikleri zaman Boy haline
geliyorlardı, örneğin Oğuzların Kayı boyu gibi. Boylarda da birinci derecede ki önemli
konu, iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğin de
silahla Boyun menfaatlerini korumak ile Boyun başın da Bey bulunuyordu.
Buna göre Boy siyasi anlamda bir ilkti, belirli arazi ve savaş gücü vardı, malı ve
mülkü mevcuttu, hayvan sürüleri belirli işaretler ile diğer boylarınkinden ayırt edilirdi,
bütün bu saydıklarımız unsurları bir arada tutmak ve adaleti sağlamak için de
Boyların kendi içinde ve diğer Boylarla olan münasebetlerinde de bir takım şimdiki
anlamıyla ve modernliği ile olmasa bile belli başlı bazı sözlü kanunlar ya da yasak ve
emirlerin ortaya çıktığına şahit oluyoruz. O dönem de bu gibi kanun ve nizamlar Boy
içinde ki yaşlılar heyetince, Bey tarafından ve daha da önemlisi Töre yani Türk Örf ve
Adetinin koymuş olduğu kurallar çerçevesin de yapılırdı ve Töre herkesten ve her şey
den üstündü.4 Bütün bunlara göre Bozkır Türk topluluğun siyasi teşkilatlanma
gelişmesinde şöyle bir yol tespit edilmektedir: ilk siyasi birlik olan boyun bünyesi
sağlamlaşıp, askeri gücü artıp, arazisi genişledikçe, birliğin sosyal, ekonomik
statüsün de istikrarı koruyabilmek için, beyin ailesi ‘sülale’ vasfı kazanmakta ve
seçime ancak ilde görülen hallerde olduğu gibi müstesna durumlarda müracaat
edilmektedir. Eski Türk topluluğun da siyasi teşkilatlanmanın en üst kademesi olan il
yani Devlet, hukuki, askeri, idari yapıda büyük değişiklik meydana getirmektedir. Yani
beylerin, ve bodun başkanlarının yasama ve yürütme sorumlulukları bütün ülkeye ve
bütün topluluğa hâkim olmak üzere, hakan ya da kağana intikal ediyor. Memleket
çapında vergi ve asker toplama, orduya tanzim, sevk ve idare etme, yargı hakları
hükümdara verilmekte, gerekiyorsa törede, yine bütün memlekette geçerli olmak
üzere, yenilikler yapma, yani ilin idari, mali, kültürel işlerini düzenleme yetkisi
hükümdar aracılığı ile meclislere devredilmekte, hükümranlık karizmatik bir mahiyet
1
W. Radloff, Wörterbuch, ‘Ulus’ s. 196
A. İnan, Türk Etnolojisini İlgilendiren Birkaç Terim-Kelime Üzerine, s. 181
3
T. Gülensoy, Altay Dillerindeki Akrabalık Adları Üzerine Notlar, s.283-318
4
Türk bodun, Oğuz bodun, Kırgız bodun, Tabgaç (Çin bodun) vb. bk. ETY, IV İndeks.
2
almaktadır. Böylece hükümdarlık belirli bir soya dayandığından devletten birinci
derecede sorumlu olan uzun ömürlü hanedanlar meydana gelmiştir. (Asya ve Avrupa
Hunları-Tanhun ailesi, Göktürkler-Tu-ku ailesi, Hazarlar, Macarlar Aşina ailesi, İslami
devirde de Karahan, Selçuk ve Osmanlı aileleri gibi.)5
Böyle kurulan devlette tabi atiyle halk; hak ve hürriyetini isteyecek ve bunu başında
bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu taleplerine, amme (kamu)
hukukunu, hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezai hükümleri ile dikkati çeken
törenin uygulanması ile yerine getiriliyordu.6 Aslın da bozkırlarda fiilen yaşayan
hayatın zamanla hukuki-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve
umumiyetle ‘kanun’ manasına alınan töre eski Türk sosyal hayatını düzenleyen
mecburi normlar bütünü idi.7
Orhun kitabelerinde töre kelimesi 11 yerde geçmekte bunun 6’sında il ile birlikte
kullanılmaktadır, diğer 5 yerde de il ile alakalı şeylerde kullanılıyordu. Bu da bizlere
açıkça göstermektedir ki; Türk devleti özel kanunlara (töre hükümlerine) dayalı bir
kuruluştu. Devletin varlığı töre varlığına bağlı idi.8
Ancak töre hükümleri değişmez kalıplar değildi, bir sosyal-hukuki normlar toplamı
olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşaya bilmenin gerekli kıldığı yeniliklere
açıktı. Bu suretle kendi varlığını sürdüre bilmekteydi. Devletlerin teorilerle değil fakat
sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edebileceğini çoktan anlamış olan Türk
hükümdarları, yerine ve zamanın gerekliliklerine göre ve meclislerin tasvibi alınmak
üzere töreye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Mesela Asya Hunlarında Mo-Tun,
Göktürkler de Bumin ve İlteriş, Tuna Bulgar devletinde Krum böyle yapmışlardı. 9
Konumuzun diğer bir başlığı olan Hukuk ve Tarihini açıklayacak olursak eğer; Hukuk
tarihi, tarihi süreç içersin de bütün toplumların hukuk kurallarını ve müesseslerini,
bunların hangi ihtiyaçlara cevap vermek için ortaya çıktıklarını, geçirdikleri gelişim ve
değişimleri, ortadan kalkış sebeplerini inceleyen bir bilim dalıdır. Hukuk tarihinin bir
diğer önemli fonksiyonu da hukuk kurallarının ve müesseselerinin temelinde yatan
oluşum ve gelişimlerini sağlayan sosyal, siyasi, iktisadi, dini, ahlaki, felsefi, hatta
coğrafi, etnik ve psikolojik faktörleri incelemektedir. Böylelikle hukuk tarihi, geçmişte
yürürlükte bulunan hukuk kurallarının hangi hukuki sorunu çözmek, hangi ihtiyacı
karşılamak için konulduğunu, bunu ne oranda başardığını ya da başaramadığını
araştırır. Kısacası hukuk tarihi hukuk müesseselerinin ve hukuk düşüncesinin nasıl
geliştiğini göstermeye yarar.10
Hukukun toplum hayatının zorunlu sonucu olduğuna göre devlet denilen siyasi ve
hukuki teşkilat hukukun ana kaynağıdır, başka bir değişle devlet, hukukun doğduğu
siyasal, sosyal ve kültürel ortamdır. Dört bin yıllık tarihi olduğu sanılan Türkler, diğer
birçok milletten farklı olarak aynı topraklar üzerinde kalmamış, anayurtları olarak
kabul edilen Orta Asya’dan farklı yönlere doğru göç etmişlerdir. Bu dönemdeki Türk
5
A. Bombacı, The Husband of Princess Hsein-Li Bilge, s.105,112
R. Giraud, Kitabeler I, doğu, s 11-13,
7
Kitabeler, bk, ETY, IV, töre
8
P.A. Boodberg, The Language of the To-Pa Wei, s. 171
9
İ. Kafesoğlu, Kutadg –Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, s.13-20
10
Arsal Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s.7
6
devletleri ve özellikle de Osmanlı hukukunun şekillenmesinde daha çok kamu hukuku
alanında kısmi etkileri olduğu görülmektedir.11
Eski Türk devletlerinde siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, ve kültürel konulardaki
meselelerin görüşüldüğü, tartışıldığı ve karara bağlandığı meclislere kurultay, toy,
kengeş, ternek gibi isimler verilmiştir. Daha çok bir danışma meclisi niteliğinde olan
kurultayın ilk olarak Mete Han (Oğuz Han) zamanında toplanıldığı
zannedilmektedir.12
Hakan tarafından toplantıya çağrılması gerekmekle birlikte eski Türkler de adeta
kurumsallaşmış, toplantı zamanları önceden belli olan üç kurultay toplantısının varlığı
bilinmektedir. Bunlardan birincisi yılın ilk ayında (Ocak) hakanın sarayında yapılan ve
daha çok dini niteliğe sahip olan kurultaydır, bu kurultayda bazı önemli idari ve
hukuki kararlar alınırdı. İkinci kurultay ise bahar ayında (Mayıs) yapılırdı, bayram ve
festival havasında geçerdi, bu kurultaya katılmayan beylerin hakana isyan ettiği
düşünülürdü. Üçüncü toplantı ise sonbaharda (Eylül) ayında yapılan savaş ve sayım
kurultayıdır, bu kurultayda da askerler ve atlar sayılır, savaş kabiliyetleri tespit edilir,
savaşa dair konular görüşülür, askeri talim ve manevralar yapılırdı. Yukarda
saydığımız kurultayların haricinde de olağan üstü durumlarda da acil toplanan
kurultaylarda olmuştur, günümüz Türkiye’si ile karşılaştıracak olursak eğer, Milli
Güvenlik Kurulu Toplantılarının olağan üstü durumlarda toplanması gibi diyebiliriz. 13
Orhun Abideleri hariç, eski Türk Hukuk tarihinin başvuru kaynaklarından olan
Kutadgu-Bilig’de özellikle Uygur devlet teşkilatı içinde yer alan devlet görevlilerinden
ayrıntılı bir biçimde bahsedildiği görülmektedir. Esere göre memuriyetler şu
şekildedir: Uluğ Hacib-baş vezir, sübaşçı-ordu komutamı, ağıcı-hazinedar-maliyeci,
bitikçi-hanın özel katibi ve dış işleri ile ilgili memuru, yalvaçlar-elçiler, yargan-hâkim
gibi.14
Kutadgu-Bilig’de halk iki sınıfa ayrılır, birincisi aydınlar sınıfı, diğeri ise asıl halk, bu iki
sınıfta kendi içlerinde gruplara ayrılmıştır, örneğin aydın sınıf 5’e ehli beyt, alimler,
tabibler, şairler v.b. gibi, halkta 6’ya ayrılmıştır, tüccar, çiftçi v.b. gibi.15
Uygur Türk devletinin, Türk hukuku açısından iki önemli özelliği vardır. Bunlardan
birincisi, daha önceki Türk devletleri daha çok göçebe bir kültüre sahipken,
Uygurların büyük oranda yerleşik hayata geçmeleri ve bu hayatın gereklerini
benimsemeleridir, ikinci önemli nokta ise ilk kez İslamiyet’in Türkler arasında
yayılması Uygurlar döneminde olmuştur. Ancak o dönemde Maniheizm, Budizm ve
Hıristiyanlık gibi dinlerde Uygurlar arasında yaygındır, Karahallıların İslamiyet’i kabulü
ile de İslam dini Uygur Türk devletinde de yaygınlaşmıştır.16
Türk hukuk tarihinin diğer bir kaynağı da eski Çin kaynaklarıdır, bu kaynaklarda da
eski Türk devletlerinin hukuk sistemleri hakkında bir çok bilgi vardır, ancak günümüz
de bu kaynaklara biraz şüphe ile bakılmaktadır, şöyle ki bilindiği gibi eski Türk
11
İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984, s.42-44
Ögel, Kurultay, s. 875
13
Koca, s.832; Aydın, Hukuk Tarihi, s.14
14
Arsal, s.111-117
15
Arsal, s.111-117
16
Arsal, s.99
12
devletlerinin mücadele ettiği ve en büyük düşmanı olarak gördüğü Çinliler bu
kaynakları kaleme almışlardır, diğer bir sorun ise Çin alfabesinin zorluğu ve günümüz
Türkiye’sin de de bu dili konuşanların az oluşu da diğer bir etkendir.17
Toparlayacak olursak eğer; yaklaşık dört bin yıllık Türk tarihinde çeşitli tarihi, siyasi
ve hukukî sebeplerle birden fazla devlet kurmuş olan Türklerin anayurdunun Orta
Asya olduğu bilinmektedir. Bilinen ilk Türk devleti veya Türklerin egemen olduğu
devlet Hunlardır. Daha sonra Türkler küçüklü büyüklü birçok devlet kurmuşlardır.
Güçlü, kuvvetli anlamına gelen Türk kelimesine devlet ismi olarak ilk defa
Göktürklerde rastlanmaktaysa da günümüzde Türk soyundan gelen bütün toplulukları
ifade etmek için kullanılan genel bir kavram halini almıştır.
Türk tarihi ile ilgili araştırmalarda Müslüman olmadan önce ve sonra olmak üzere ikili
bir ayrıma gidilmesi klasik hale gelmiştir. Çünkü Müslümanlık Türk tarihinde
gerçekten önemli bir yere sahip olmuştur. Şüphesiz Türkler daha önce de din
değiştirmişlerdir. Bu husus Türklerin dini açıdan sıkı bir taassuba sahip olmadıklarını
göstermek açısından ilgi çekicidir. Ancak daha önceki din değiştirmeler sistem
değişikliğini gerektirmemiştir. İslâm, hukukî hükümleri de kapsayan bir din olduğu için
Müslüman olan Türkler İslâm’ın hukuk sistemini de benimsemişlerdir.
Şu kadarını söyleyelim ki, eski Türklerde devlet başkanlığı gibi en önemli kurum
hakkında birkaç etnoğrafik, Çin kaynaklarından Batı dillerine aktarılmış güvenilirliği
tartışmalı birkaç eser ile tarih amaçlı araştırmalara dayanarak kesin değer yargılarına
varmak bizi hatalı sonuçlara götürebilir. Bununla birlikte “bir şey tamamen elde
edilmezse onu tamamen terk etmek de doğru olmaz”.
Türklerin yönetim yapısının en üstünde, devlet veya bir hükümdar tarafından idare
edilen siyasi birlik anlamında İl kavramı kullanılmaktaydı. İl, iyi dostluk, sevgi, sulh,
barışseverlik anlamlarına gelen bir kavramın devlet anlamında kullanılması gerçekten
dikkate değer bir husustur.
Devlet deyince akla devleti oluşturan hâkimiyet, ülke ve halk olmak üzere üç unsur
gelmektedir. Eski Türklerde hâkimiyete oksızlık, ülkeye ülüş, halka da kün veya
budun dendiğini görüyoruz. Eski Türk anlayışına göre İl’in varlığı hâkimiyete bağlıydı.
Hâkimiyet yoksa halkın ve kara parçasının bir anlamı yoktu. Türklerin her gittikleri
yerlerde küçüklü büyüklü devlet kurmuş olmaları onların bağımsızlığa ve hâkimiyete
düşkün olduklarını göstermektedir. Hâkimiyet halkı temsilen belirli bir zümreye aitti.
Bu elit zümre Han, Kağan, Hakan, Yabgu gibi unvanlarla kendisine hitap edilen
devlet başkanını seçiyordu. Ancak hakan adayı olabilmek için kut verilmiş aileye
mensup olmak gerekiyordu. Hakan hâkimiyeti elinde bulunduruyor, kanun (töre)
koyabiliyordu. Bununla birlikte bütün monarşilerde olduğu gibi hakana bağlı olarak bu
hâkimiyetin beyler ve halk (budun) ile paylaşıldığı, onlara danışıldığı da oluyordu.
17
Thomsen Wilhem, Moğalistan’da ki Türkçe Eski Kitabeler, Türkler, c.3, Ankara 2002, s.742
Türklerde devlet anlayışının daha çok konfederasyon şeklinde olduğunu görüyoruz.
Bunun sebebinin, hâkimiyet anlayışı ve ülkenin yönetim hakkına sahip olan sülalenin
fertleri arasında paylaştırılmasından kaynaklandığı söylenebilir.
Kut, Türkçenin en eski kelimelerinden birisidir. Tarih boyunca birçok anlam
kazanmıştır. Kut her şeye girebilen ve kutsal nitelik kazandıran sihir gibi bir şeydi.
Şamanizm’de ruh veya can anlamında kullanılmaktaydı. Eski Türk ve Moğollarda
Kut’un semadan inen bir nur olduğuna inanılıyordu. Kut’un, bilgisiz, iyi ahlakını yitiren
kimselerden uzaklaştığı kabul ediliyordu. Ayrıca Orhun Yazıtları’nda “Kut”, tanrı
anlamında da kullanıldığı da görülmektedir.
Kut’un en yaygın ve belirgin anlamı, şüphesiz devlet veya siyasi hâkimiyettir. Orhun
Yazıtları’nda “Tanrı yarlıgadığı için kut’ım” şeklinde yani Hakan anlamında
geçmektedir. Eski Türk hukuku ile ilgili en önemli kaynaklardan birisini teşkil eden
Yusuf Has Hacib’in ünlü eserinin ismi “Kutadgu Bilig”in de buradan geldiği
bilinmektedir. Eserin içerisinde de Kut kelimesi devlet ve siyasi hâkimiyet anlamında
sık sık kullanılmıştır. Netice olarak Kut, eski Türk kamu hukukunda temel bir yer
tutmaktadır.
Yukarıda da ifade edildiği üzere eski Türklerde hakan olabilmek için Gök Tanrı
tarafından kut verilmiş aileye mensup olmak gerekiyordu. Gök Tanrı tarafından Kut
verilmiş aile belliydi. Yani her zaman değişmezdi. Bu, Hunlarda Tuku, Göktürklerde
Açina, Uygurlarda Yağlakâr ailesiydi. Hunlarda Kut, yere inen bir nur olarak
bilindiğinden, Han soyunun kuttan meydana geldiğine inanılırdı. Dolayısıyla hakanın
kutun gözle görülür sembolleşmiş bir hali olduğu kabul edilmekteydi.
Hakan olabilmek için tanrının kut vermesi gereğinden hareketle, devlet başkanını
Tanrının belirlediği ileri sürülmüştür.14 Ancak uygulamaya bakıldığında bu fikre
katılmak mümkün görünmemektedir. Çünkü Gök Tanrı tarafından kut doğrudan
kişilere değil bir aileye verilmekte, başka bir ifade ile bu soydan gelen insanların
hakan olmaya layık oldukları anlamına gelmekteydi. Neticede kimin hakan olacağına
beyler ve diğer devlet memurları ile halk karar vermekteydi. Muhtemelen insanların
sonucu takdirle karşılayarak kabullenmeleri ve herhangi bir siyasi kargaşaya sebep
olmadan halkın itaatini sağlamak için böyle bir anlayış sergilenmekteydi. Nitekim
hakan, kutsal bir varlık olmayıp, kendisine hükümdarlık tacı giydirilmiş talihli bir
kişidir. Dolayısıyla eski Türklerde teokrasiden söz etmek mümkün görünmemektedir.
Çünkü Tanrı adına mutlak doğruları halka dayatan bir hakan söz konusu değildir.
Töreler genellikle halka veya temsilcilerine danışılarak çıkarılmaktadır. Değer yargısı
ve törelerin kaynağında referans olarak tanrının iradesi gösterilmemektedir. Tanrının
ortaya koyduğu az veya çok bir prensip de mevcut değildir. Bütün bu sebeplerle eski
Türklerde laik bir devlet anlayışının hâkim olduğu söylenebilir.
Eski Türklerde hâkimiyetin Hakan, beyler ve halk arasında paylaşıldığını, fakat
çoğunluğunun Hakan’a ait olduğunu yukarıda belirtmiştik. Buradan hareketle eski
Türklerdeki devlet şeklinin, birbirinden kısmî farklılıklar arz etmekle birlikte, genelde
monarşi olduğu ileri sürülmüştür. Bu monarşi seçimli ve irsî bir monarşidir. Hakan,
devletin ileri gelen memurları, devleti oluşturan Boy’ların Bey’leri ile halk tarafından
seçilmektedir. Bu nedenle Eski Türklerdeki devlet şekli, seçimli monarşidir. Fakat
Hakan mutlaka kendisine kut verilmiş aile içerisindeki erkeklerden olmak zorunda
olduğu için irsî bir nitelik arz etmektedir. Bu monarşinin kayıtsız, şartsız bir mutlak
monarşi olmadığı söylenebilirse de meşruti monarşi olduğu da ileri sürülemez.
Gerçekten Hakan’ın iradesini sınırlayan unsurlar bulunmaktadır. Her şeyden önce
Eski Türklerde halkın her şeye itaat etmediğini biliyoruz. Halkın devlet işleri ile
yakından ilgili olduklarını Kurultay’a katıldıklarına ve görüşlerini serbestçe ifade
ettiklerine şahit oluyoruz.
Hakanların da halkın görüşlerini saygı ile karşıladıklarını tarihi kayıtlar bize
göstermektedir. Hakan’ın iktidarını kısıtlayan ikinci unsurun Beyler olduğunu
görüyoruz. Hakan, bütün devlet işlerini Kurultaya danışmak zorundaydı. Töre, yani
geleneksel kanunlar ise, Han’ın yetkilerini sınırlandıran üçüncü unsurdu.20 Ne var ki
bütün bu sayılanlar kesin bağlayıcı ve denetim mekanizmaları olmadığından eski
Türklerde meşrutî bir monarşinin olduğu söylenemez.
Eski Türklerde devlet, hükümdar ailesinin malı kabul edilmekteydi. Dolayısıyla ülke
toprakları Hakan’ın ölümünde oğulları ve kardeşleri arasında paylaşılıyordu.
Bunlardan birisi Hakan seçiliyor diğerleri de Bey olarak kendilerine düşen kısımları
idare ediyorlardı. Buradan hareketle bir kısım müsteşrikler, eski Türklerde çifte Krallık
(Hakanlık) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu tespitin isabetli olduğu söylenemez.
Çünkü bu yönetim tarzının kendi içerisinde bir mantığı, bir işleyiş şekli vardı. Örneğin
Göktürklerde batıdaki İstemi Han’ın doğudaki Bumin’e ve daha sonra da oğullarına
tâbi olduklarını görüyoruz. Yani doğudaki Han, Hakan kabul ediliyor, batıdaki Han ise
ona bağlı bir Bey durumundaydı. Yoksa ikisi de Hakan değillerdi. Bağımsızlığını ilan
ederek ayrı devlet kuranlar ise müstakil bir devlet olarak varlıklarını az veya çok
sürdürüyorlardı. Ancak bunun çifte krallıkla bir ilgisi yoktu.18 17 Türkler
Ansiklopedisi İkinci Cilt- Eski Türklerde Devlet Başkanlığı Hakanlık / Yrd.Doç.Dr
Osman Kaşıkçı
Sonuç olarak, eski Türk Kültüründe devlet ve hukuk kavramları çok büyük bir öneme
sahiptir, tıpkı insanlar gibi devletlerinde belli başlı karakteristik özellikleri vardır,
yukarda da açıklamaya çalıştığımız gibi, Türk kültürünün temelleri sağlam aile ve
akrabalık ilişkilerine dayanmaktadır ve bunun sonucunda da toplumun ve devletin
temel taşı bir birine kan bağı ve törelerle bağlı aileler, boylar, ve beyliklerden
oluşmaktadır. Günümüze kadar büyük devletler kuran kadim Türk milleti bu
yazdıklarımıza en büyük kanıttır. Yüz yıllardan beri sağlam devlet teşkilatlanması
kurmuş olan Türk milleti haliyle de kendine has bazı hukuk kurallarını zamanın
sosyal, siyasi, dini ve iktisadi gereksinimlerine göre uygulamış ve şekillendirmiştir.
Bütün bu tarihsel tecrübelerin ışığında günümüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
18
Yrd. Doç. Dr. Osman Kaşıkçı, Türkler Ansiklopedisi c.2. Eski Türklerde Devlet Başkanlığı Hakanlık.
temelleri de modern hukukun dışında da eski Türk örf ve adetlerinin ve de İslamiyet’in
getirmiş olduğu ahlaki değerlerin de etkileri mevcuttur.
Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni
kim bozabilir?
Ey Türk ulusu! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı'na, özgür ve bağımsız ülkene
karşı hata ettin, kötü duruma düşürdün. Ulusun adı, sanı yok olmasın diye, Türk ulusu için
gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ve iki Şad ile ölesiye, bitesiye
çalıştım.
Download

eski türklerde devlet ve hukuk