ZULÜM, KIYAMET GÜNÜ SAHİBİNİN
KARANLIĞIDIR
Bu başlık, aslında Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.av.)nin bir hadisidir. İnsanın nûra
aydınlığa olan ihtiyacı, diğer ihtiyaçlarından geri değildir. Hatta çok çok ileridedir. Gözünün önünü
görerek yol almasından tutun da, yemeğini yemesine, suyunu temin edebilmesine, temizliğini
yapabilmesine varıncaya kadar ışığa ve aydınlığa ihtiyacı vardır.Hatta şurası bir gerçektir ki ışık ve
aydınlık olmasa hayat durur. Özellikle insanlığın, ışıksız ve aydınlıksız hayatını devam ettirmesi
mümkün değildir. Bu gerçeği ifade için Cenab-ı Hak ayet-i Kerimede; “ Deki; Ne dersiniz Allah
üzerinize geceyi, kıyamete kadar sürekli kılsaydı, Allah’tan başka hangi ilah size bir aydınlık
getirebilirdi? Halâ duymayacak mısınız?”(El-Kısas-71)
Nûr, ışık ve aydınlık insana dünyada lazım olduğundan daha fazla, hem de kıyas kabul
etmeyecek kadar fazla, ahirette lâzımdır. Nûr ve ışık insana kabirde, berzahta, mahşerde ve sırat
üzerinde de çok çok gereklidir. Zira o uzun ve çetin yollarda dünyadakinden binlerce kat daha fazla
olmak üzere ışığa ve aydınlığa ihtiyaç olacaktır. Eğer ışık ve aydınlık olmaz ise kişi çok rezil ve
perişan olacak, çekeceği elem ve azap, birden bine çıkacaktır. Yine bu gerçeği de dile getirmek için
Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır. : “ Münafık erkeklerle, Münafık kadınların iman edenlere’ bize
bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım’ diyecekleri gün kendilerine arkanıza(dünyaya)
dönün de kendinize bir ışık arayın” denilecektir. (Hadid sûresi:13) Buradan da anlaşılacağı üzere,
ahiretin ışığı da dünyadan götürülecektir. Yani dünyada iman ile nurlananlar, kalp, ruh ve vicdan
dünyasını aydınlatanlar, ahiretteki aydınlığa erecekler, ama burada zikredilen aydınlığı
yakalayamayanlar, ahirette zifiri karanlıklarda kalacaklardır. Bu dünyanın aydınlığı sadece güneş
ile, lamba ile değil asıl aydınlık iman ile olduğu gibi ahiretin aydınlığı, tamamen bu dünyadaki
imanın gücüne ve onun gerekleri ile amel etmeye bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Zaten imanın
tarifini yapan kelam alimlerimiz; “İman, kulun cüz’i iradesini kullanmasından sonra, Cenab-ı
Hakkın, kulun kalbine koyduğu bir nûr’dur” şeklinde tarif etmişlerdir.
Zülum, haksızlık yapmak, başkasına ait olan hakkı onun elinden almak, bir şeyi layık olduğu
yerin dışına koymak, işi yerli yerince yapmamak anlamlarına gelmektedir. Bu durum, dünyada iken
haksızlığı yapanın kalb ve vicdanının karanlık olmasından kaynaklandığı gibi, kendisine
zulmedilenlerin de hayatlarını karartmaktadır. Zulmen öldürülenlerin hayat ışıkları söndürülmüş
olmaktadır. Yani bir karanlık, bir zulümat söz konusudur. İşte bu, ahirette katmerlenmiş karanlıklar
şeklinde zalimin karşısına çıkacaktır. Buradaki herşeyin, iyiliğin ve kötülüğün karşılığı, ahiretin
büyüklüğü ölçüsünde büyütülmüş olarak insanların karşısına çıkarılacaktır.
Zulüm; adaletin zıddı olduğu gibi imanın da zıddıdır. Bütün şiddetler, dehşetler, haksızlıklar,
insanda bulunan zulüm damarından kaynaklanmaktadır Adil insanlar zulüm yapamayacağı gibi
imanının kıymetini bilen, onun gereğine uyanlar da zulüm ve haksızlık yapamazlar. Hatta gerçek
müminler, çoğu kere, başkasına haksızlık ortaya çıkacaksa, kendi hakkını almaktan bile
vazgeçmişlerdir. Hakkı olmayan bir şeyi almak veya başkasının haklarını almak son derece şeri ve
gaddar bir zalimlik olur.
“Her kemâle bir noksan karıştırmak, bu alemi kevn ü fesadın mukteziyatındandır”
denilmiştir. Onun için Allah’ın adaleti de bu dünyada tam tecelli etmemektedir. Bu sebeple Yüce
Mevla, Mahşerde Büyük Mahkemeyi kuracağını, orada boynuzsuz koyunun hakkını boynuzludan
alacağını beyan etmiştir. Herkes dünyadaki hayatını, O büyük mahkemedeki adil sorgulamaya göre
ayarlamalıdır. 03.04.2015
Mehmet ŞAHİN
Kırşehir Müftüsü
Download

Müftünün Kaleminden