AMA GÜNAH
KIRMIZIDIR
Elizabeth George
Çeviri
Milko Özbahar
Yeşim Öksüzoğlu
4
Stephen Lawrence’ın anısına…
22 Nisan 1993’te Eltham, Güneydoğu Londra’da,
beş kişi tarafından öldürüldü.
Bu adamlar bugüne kadar
Britanya adalet sistemi tarafından cezalandırılmadı.
Eğer sen gerçekten benim babamsan,
kılıcını oğlunun kanıyla kirletmiş oldun.
Ve bunu sırf inatçılığından yaptın.
Yüreğini sevgiye döndürmeye çalıştım…
-Şahname’den
5
6
BİRİNCİ BÖLÜM
Cesedi, çıktığı yürüyüşlerin kırk üçüncü gününde buldu. Tam
olarak farkında olmasa bile nisan ayının sonu gelmişti. Aslında etrafı iyi gözlemleyebilseydi, sahil boyunca uzanan bitki örtüsünün
kendisine mevsim hakkında ipuçları verdiğini görebilecekti. İnzivasının ilk günlerinde gördüğü tek yaşam belirtisi uçurum tepelerinde yetişen katırtırnakları üzerinde büyüyen sarı tomurcuklardı,
nisan geldiğinde ise renkleri iyice canlanmıştı. Arada bir gittiği
köylerde ise sarmaşıklar evlerin çitlerine sıkı kıvrımlar halinde dolanıyordu ve çok yakında yüksük otları yol kenarlarında salınmaya,
arazilerin sınırlarını belirleyen duvarlar üzerindeki kuzu ayakları
kırmızı tomurcuklar vermeye başlayacaktı. Ancak filizlenmekte
olan bütün bu yaşam belirtileri gelecek günlerin alametiydi. O ise
gelecek kaygısından kurtulmak ve geçmişin hatıralarını unutmak
amacıyla inzivaya çekilmişti. Bu uzun yürüyüşler de bunun içindi.
Üzerinde neredeyse hiçbir şey taşımıyordu. Sadece eski bir
uyku tulumu ve içine biraz yiyecek doldurduğu bir sırt çantası…
Çantasının içindeki su şişesini ise geceyi geçirdiği yerin yakınında
bir su kaynağı bulduğunda doldurmaktaydı. Basit kıyafetleri vardı;
bir ceket, şapka, eski bir gömlek, bir pantolon, botlar, çoraplar ve iç
çamaşırları. Bu inzivaya hazırlıksız başlamıştı ama bu çok da umurunda değildi. Bildiği tek bir şey vardı: Ya inzivaya çekilip uzun
yürüyüşler yapacak ya da eve kapanıp uyuyacaktı ama eğer evde kalıp uyursa, bu uykudan bir daha kalkmama ihtimalinin olduğuydu.
7
Bu yüzden yürüyüş yapmayı tercih etmişti. Başka bir alternatifi
yoktu. Sarp uçurumlara tırmanmak, suratına vuran rüzgâr, derisini kurutan keskin ve tuzlu hava, denizin alçalmasıyla ortaya çıkan
kayalıklı kıyılarda yürümek, nefes nefese kalmak, paçalarını ıslatan
yağmur suları ve tabanlarını acıtan sivri taşlar ona hâlâ hayatta ve
hayatta kalmaya niyetli olduğunu hatırlatıyordu.
Adeta kaderle kumar oynuyordu. Eğer hayatta kalırsa ne âlâ.
Yok, eğer kalamazsa sonu Tanrılar’ın elinde olacaktı. Çok sayıda
Tanrı’nın… Zira ilahi bir bilgisayar klavyesi üzerinde parmaklarını
gezdirerek insanların kaderine bir şeyler ekleyip bir şeyleri silebilecek tek bir Yüce Varlığın olabileceğini düşünmüyordu.
Halini görmüş olan ailesi onun bu yolculuğa çıkmasını istemediyse de hiçbir aile ferdi ona bu konuda doğrudan bir şey söylememişti. Sadece annesi, “Lütfen bunu yapma canım,” demiş; erkek kardeşi de, “Ben de seninle geleyim,” teklifiyle yetinmişti. Kız
kardeşi ise kolunu beline dolayarak, “Atlatacaksın. Herkes atlatır,”
demişti. Ancak hiçbiri ne karısının ismini ne de o korkunç kelimeyi dile getirmişti.
O da hiç söylememişti zaten. Sadece yürümeye ihtiyacı olduğunu açıklamıştı.
Yürüyüşünün kırk üçüncü günü de aynı geride bıraktığı kırk iki
gün gibi başlamıştı. O sabah da diğer sabahlarda olduğu gibi gece
uyuya kaldığı yerde uyanmıştı. Nerede olduğunu bilmiyordu. Tek
bildiği, güneybatı sahil çizgisi üzerinde bir yerlerde olduğuydu.
Uyku tulumundan çıkmış, ceketini ve botlarını giymiş, şişesinde
kalan suyunu içmiş ve yürümeye başlamıştı. Bütün gün bir açık
bir kapalı olan gökyüzü, öğleden sonra nihayet kararını vermiş ve
kara bulutlar toplanmaya başlamıştı. Rüzgârın da etkisiyle sıklaşan
bulutlar, bir fırtınayı haber verircesine ufukta üst üste biniyor, iç
içe geçiyordu.
Bir saatlik mola verip dalgaların sahile tokat gibi çarparak sığ
kayalıkları dövmesini seyretti. Sonrasında ise dinlendiği V şeklindeki kovuktan çıktı ve rüzgârla mücadele ederek bir uçurumun
tepesine doğru tırmanmaya devam etti. Sular yavaş yavaş yüksel8
meye başlamıştı, yukarılara çıksa iyi olacaktı. Tabii bu arada kendine bir sığınak da bulmalıydı.
Uçurumun tepesine yakın bir noktada yere oturdu, nefesi kesilmişti. Bu kadar gündür yürüyor olmasına rağmen hâlâ bu engebeli
tırmanışlar için dayanıklılık kazanamamış olmasını yadırgıyordu.
Açlık hissedince, yürüyüşleri sırasında yolunun üzerinde gördüğü
bir köyden aldığı kurumuş sosislerin sonuncusunu çantasından çıkarıp yemeye başladı. Susadığını da hissedince ayağa kalkıp etrafta
su bulabileceği bir yerleşim yeri olup olmadığına baktı. Bir köy, bir
balıkçı kulübesi, bir orman evi veya belki de bir çiftlik…
Etrafta hiçbir şey yoktu. Ama susuzluk iyi bir şey, diye düşündü
minnetle. Susuzluk, ayakkabısının tabanına batan sivri taşlar gibiydi, rüzgâr gibiydi, yağmur gibiydi. Hatırlamaya ihtiyacı olduğunda
ona kendisini hatırlatıyordu.
Denize doğru baktığında keskin dalgaların ötesinde yalnız bir
sörfçü gördü. Yılın bu zamanına uygun olarak tepeden tırnağa siyah neopren giymişti. Buz gibi suyun tadı ancak böyle çıkarılabilirdi.
Sörf hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama o sörfçüyle benzer bir
kaderi paylaştığını görür gibi oldu. Her ikisi de olmamaları gereken yerlerde ve yalnızlardı. Dahası, her ikisi de ortam şartlarının
onların amaçlarına uygun olmadığı yerlerde yalnızlardı. Birazdan
başlayacak olan yağmur kendisinin yürüyüşünü kaygan ve tehlikeli
bir hale getirirken, sahildeki sığ kayalıklar da sörfçüye bu havada
orada ne işi olduğunun hesabını soracaktı.
Bu soruya bir cevabı olmadığı gibi, herhangi bir cevap arayışı
içinde de değildi. Azıcık yemeğini bitirdi ve yürümeye devam etti.
Bulunduğu bölgedeki uçurumların zemini, yürüyüşüne ilk başladığı yerlerdekilerden daha yumuşaktı. İlk başlardaki uçurumlar
çoğunlukla lavların etkisiyle oluşmuş, kalkerden ve kayağan taşındandı. Zaman, hava şartları ve denizin etkisiyle aşınmış olmalarına
rağmen zeminleri sert ve sağlamdı. Oradan geçen birisi uçurumun
kenarına gelmeyi göze alıp dalgalı denizi ve levrekleri kovalayan
martıları seyredebilirdi. Ancak bu bölgedeki uçurumun kenarı ba9
rut renginde, killi ve kumtaşından oluşmuş gibiydi. Uçurumun
eteği ise aşağıdaki deniz kıyısına dökülen taşlı tümseklerle kaplıydı. Uçurumun kenarına yaklaşmayı göze almak, kaçınılmaz olarak
düşmek anlamına geliyordu. Düşmek ise kırılmış kemikler, hatta
ölüm demekti.
Yürüyüşünün bu kısmında uçurum tepesi dışa doğru yüz metre kadar uzanmaktaydı. Oldukça belirgin olan yol, uçurumun kenarından giderek uzaklaşıyordu. Bir tarafı katırtırnakları ve deniz
lavantalarıyla kaplıyken, diğer tarafında çitle çevrilmiş bir otlak
vardı. Rüzgârdan korunmak için hafifçe öne doğru eğilip yürümeye devam etti. Susuzluktan boğazının acıyacak kadar kuruduğunu
ve gözlerinin arkasında delici bir baş ağrısının yükseldiğini hissetti. Uçurumun uzak ucuna yaklaştığında başı dönmeye başlamıştı.
Susuzluktandır, diye geçirdi aklından. Biraz su bulmadan yoluna
devam edemeyecekti.
Yanından yürüdüğü otlağın ucunda bir çit basamağı olduğunu
gördü. Basamağa tırmandı ve baş dönmesinin geçmesini bekleyerek duraksadı. Bütün dünya gözlerinin önünde adeta dans ediyordu. Baş dönmesi dursa belki de kendisini başka bir sığınağa, başka
bir kovuğa götürecek bir iniş bulabilirdi. Bu yürüyüşe başladığından beri şu engebeli sahil boyunca kaç koydan geçmişti kim bilir?
Sayısını kendi bile unutmuştu. Tıpkı diğerlerinin adını hatırlayamadığı gibi, bu yerin adı hakkında da hiçbir fikri yoktu.
Baş dönmesi geçtiğinde geniş otlağın diğer kenarında bir kulübe gördü. Kulübe deniz kıyısından karaya doğru yüz elli-iki yüz
metrelik bir mesafedeydi. Kulübede su bulabilirdi, oraya kadar dayanmalıydı. Zaten olduğu yerden çok da uzakta sayılmazdı.
Çit basamağından inerken yağmurun ilk damlalarını hissetti.
Başında şapkası yoktu, bu yüzden çantasını omzundan indirip içini karıştırdı. Kardeşinin vermiş olduğu, üzerinde ‘Mariners’ yazan
beysbol şapkasını çıkarıp kafasına geçirdi ve alnının ortasına kadar
indirdi. Tam o sırada gözü kırmızı bir parıltıya takıldı. Parıltının
geldiği yöne doğru bakınca daha iyi gördü. Kırmızılık, hemen alt
tarafındaki koyun uzak tarafını oluşturan uçurumun eteğindeydi
10
ve geniş bir kayanın üzerine yayılmış durumdaydı. Bu kaya parçası, uçurumun eteğinden denize doğru uzanan sığ kayalığın karaya
bakan tarafını oluşturuyordu.
Kırmızılığı incelemeye çalıştı. Aradaki mesafeden gördüğü kadarıyla bu kırmızılık çöpten tişörte kadar her şey olabilirdi. Ama
içinden bir ses ona bunun farklı bir şey olduğunu söylüyordu. Ne
olduğu uzaktan çok net görülemese de kırmızılığın bir kısmı bir
kolu andırıyordu. Dışa, kayağan taşına doğru uzanmış olan bu kol,
sanki birisinden yardım istiyordu. Ama yardım edecek kimse yoktu. Olmayacaktı da.
Her saniyeyi sayarak bir dakika boyunca kırmızılığın hareket
etmesini bekledi. Bu gerçekleşmeyince de inişe geçti.
Daidre Trahair, arabasıyla Polcare Koyu’na giden yolda son
virajı alırken hafif hafif yağmur yağıyordu. Sileceklerini çalıştırdı
ve hallerini görünce bir an önce değiştirilmeleri gerektiğini kafasına not etti. Mevsimin ilkbahar olması, ardından yazın geleceği
ve yaz mevsiminde de sileceklere çok fazla ihtiyaç olmayacağı gibi
bahaneler onun için geçerli değildi. Nisan ayı sonlarında hava her
zamanki gibi öngörülmezliğini koruyordu. Mayıs ayı Cornwall’da
genellikle çok güzel geçse bile haziran havası bir kâbusa dönüşebiliyordu. O yüzden hiç zaman geçirmeden sileceklerini değiştirmeliydi. Ama nereden bir çift silecek alabilirdi? Bunları düşünerek
beynini boşaltabildiği için minnettardı, çünkü güneye doğru uzanan bu seyahatinin sonunda, ruhuna hâkim olan tek şey hissizlikti.
Ne korku, ne kafa karışıklığı, ne kızgınlık, ne gücenme, ne acıma
vardı içinde. Ne de bir gram olsun üzüntü. Sadece hissizlik…
Üzüntü kısmını dert etmiyordu Daidre. Kim ondan üzülmesini bekleyebilirdi ki zaten? Peki ya diğer duygular… Çok güçsüz
de olsa içinde bir duygu kıvılcımının çakmasını gerektiren böylesi bir durumda tüm duygularından arınmış olmak… İşte bu onu
endişelendiriyordu. Artık arkasında bıraktığını düşündüğü bir ruh
halinin yavaş yavaş geri dönmekte olduğuna işaret ediyordu.
Sileceklerin cam üzerine bıraktığı izler dikkatini dağıtıyordu.
11
Bir oto tamircisi bulmalıydı. Nerede bulabilirdi? Casvelyn? Belki.
Alsperyl? Çok zor. Belki de ta Launceton’a kadar gitmesi gerekecekti.
Dikkatli bir şekilde arabasını kulübenin olduğu yöne doğru
sürdü. Yol dar olduğu için dikkatli olması gerekiyordu. Gerçi başka bir arabayla karşılaşmayı beklemiyordu ama hiç belli olmazdı.
Koya ve deniz kenarındaki küçük kumsala gelen birileri, bu havada
etrafta kimsenin olmayacağını düşünerek son sürat geri dönüyor
olabilirdi. Bu nedenle dikkatli olmalıydı.
Sağ tarafında katırtırnakları ve sarı yaban otlarının bürüdüğü
bir tepe yükseliyordu. Sol tarafında uzanan yemyeşil Polcare Vadisi
ise yukarı taraflardaki Stowe Korusu taraflarından akan bir dereyle
ikiye ayrılmıştı. Bu bölge Cornwall’daki diğer vadilerden farklıydı
ve bu nedenle bu yeri seçmişti. Bütün vadi çok geniş görünüyordu
ve suyun aşındırdığı sarp kayalıklar vardı. Kulübesi küçücüktü ama
etrafı geniş ve açıktı. Açık alan da huzur bulması için son derece
önemliydi.
Yoldan sapıp kulübesinin araba yolunu oluşturan, çakıl taşları
ve çimenlerle kaplı küçük şeride girdiğinde bazı tuhaflıklar gözüne
çarptı. Arazisinin demir kapısı açıktı, oysa kapının bir kilidi olmadığından kulübeden ayrılırken kapıyı en azından sıkıca kapatmaya
dikkat etmişti. Şimdi ise bir insan bedeninin girebileceği kadar aralıktı.
Daidre bir süre bu aralığa baktıktan sonra, korkaklığına lanet
okuyarak arabasından indi, kapıyı genişçe açtı ve tekrar arabasına
binip araziye girerek arabasını kulübeye doğru sürdü.
Arabasını park ettikten sonra inerek arazi kapısını kapatmak
için geri yürüdü. Bu sırada ayak izlerini fark etti. Araba yolu boyunca çuhaçiçekleri ekmiş olduğu yerdeki yumuşak toprak ezilmişti. İzler bir çift erkek botunun bırakacağı kadar genişti. Yürüyüş
botları… Bu her şeyi yepyeni bir boyuta taşıyordu.
Bot izlerini bulduğu yerden kulübesine doğru baktı. Kulübesinin mavi ön kapısına dokunulmamış gibiydi. Ancak kulübenin
etrafını çabucak kontrol ederken kırık pencere camını fark etti. Bu
12
pencere, derenin olduğu tarafa açılan kapının hemen yanındaydı.
Kapının sürgüsü de açılmıştı ve basamakların üzeri ise taze çamur
parçalarıyla kaplıydı.
Aslında korkması veya en azından dikkatli olması gerektiğini
bildiği halde Daidre kırılmış pencere nedeniyle büyük bir öfkeye
kapılmıştı. Kulübenin kapısını hiddetle itti ve içeri daldı. Mutfağı geçip oturma odasına doğru ilerledi. Oraya geldiğinde durdu.
Dışarıdaki bulutlu havanın içeriyi aydınlatabildiği loş ışıkta, yatak odasından gelen erkek figürünü gördü. Uzun boylu, sakallı
bir adamdı bu. Ve o kadar pisti ki Daidre kokusunu odanın öteki
ucundan alabiliyordu.
Daidre, adama, “Kim olduğunu veya burada ne aradığını bilmiyorum. Ancak hemen defolup gideceksin, yoksa sana karşı şiddet
kullanmak zorunda kalacağım. İnan bana, bunu yapmamı istemezsin,” dedi.
Arkasındaki elektrik düğmelerine uzanarak mutfağın ışıklarını yaktı. Mutfak lambasından yayılan aydınlık, oturma odasında
adamın ayaklarına kadar ulaşıyordu. Adam ileri doğru birkaç adım
atınca vücudu tümüyle aydınlandı ve Daidre bu kez onun yüzünü
gördü.
“Tanrım. Yaralısın. Ben doktorum. Yardım edebilir miyim?”
Adam denizi işaret etti. Daidre bu mesafeden her zamanki gibi
dalgaların sesini duyabiliyordu, ancak rüzgârın da etkisiyle dalga
sesleri daha da yakından geliyordu sanki. “Kayalıklarda bir ceset
var,” dedi adam. “Uçurumun dibindeki kayalığın üzerinde. O…
O adam ölmüş. O yüzden içeri girdim. Özür dilerim. Zararınızı
öderim. Polise haber vermek için bir telefon bulmam gerekiyordu.
Bu arada, burası nedir?”
“Bir ceset mi? Hemen beni ona götür!”
“Adam ölmüş. Yapılacak bir şey-”
“Sen doktor musun? Hayır mı? Ama ben doktorum. Beni ona
götür. Şu anda bir hayat kurtarabilecekken vakit kaybediyoruz.”
Adam karşı çıkacakmış gibi göründü. Daidre’nin söylediklerine inanmamış gibi bir hali vardı. Sen mi? Doktor musun yani? Dok13
tor olmak için yaşın küçük değil mi? Ancak adam belli ki Daidre’nin
kararlılığını anlamıştı. Şapkasını çıkarıp ceketinin koluyla alnını
silerken kolundaki çamurları istemeden yüzüne bulaştırdı. Daidre’nin gördüğü kadarıyla açık tonlardaki saçları çok fazla uzamıştı
ve saçlarının rengi kendi saç rengiyle tıpatıp aynıydı. İkisi de ince
yapılı ve açık tenliydiler; pekâlâ kardeş sanılabilirlerdi! Gözleri bile
aynı renkti. Kahverengi.
“Tamam. Gelin benimle,” dedi adam. Kapıya doğru yürüyüp
Daidre’nin önünden geçerken teri, pis giysileri, fırçalanmamış dişleri ve vücut yağlarının birbirine karışmış iğrenç kokusunu da arkasında bıraktı. Bu kokuların arasında başka bir şey, çok daha derin,
çok daha rahatsız edici bir şey daha vardı ama Daidre çıkaramamıştı. Geriye çekildi ve kulübeden çıkıp yoldan aşağı yürürlerken
ondan mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştı.
Şiddetli rüzgâr ve yağmurla mücadele ederek kıyıya doğru
yürüdüler. Vadi deresinin doğal bir dalgakıranı aşıp hızla denize
doğru akmadan önce küçük bir gölcüğe dönüştüğü yerden geçtiler. Burası, suların alçaldığı zamanlarda dar bir kıyı şeridine, yükseldiği zamanlardaysa sularla çevrili bir kayalığa dönüşen Polcare
Koyu’nun başlangıcıydı.
Rüzgârın içinden, “İşte burada,” diye seslenen adam koyun
kuzey tarafına doğru yürümeye devam etti. Bu noktadan itibaren
artık Daidre’nin kılavuza ihtiyacı yoktu. Kayalığın üzerinde hareketsiz yatmakta olan kişiyi görebiliyordu. Adam parlak kırmızı bir
anorak, rahat hareket etmesini sağlayan bol kesim bir pantolon,
son derece esnek görünen ince ayakkabılar giymişti. Belinde ise
üzerinde bir sürü metal kancanın ve hafif bir çantanın asılı olduğu
bir emniyet kemeri vardı. Çantanın içinden etrafa beyaz bir toz yayılmıştı. Elleri için kullandığı tebeşir tozu olmalı, diye düşündü Daidre.
Yüzünü görmek için yaklaştı.
“Aman Tanrım! Bu… bu bir dağcı. İşte halatı burada,” dedi.
Halatın bir parçası büyük bir göbek bağı gibi hâlâ adamın vücuduna bağlıydı. Geri kalan kısmı ise ucunda çıkıntı yapan kancaya
ustalıkla bağlanmış, cesetten uçurumun aşağısına sarkarak beyaz
bir tepecik oluşturmuştu.
14
Daidre eğilip adamın nabzını kontrol etmek istedi ama nabız
alamayacağını biliyordu. Burada uçurumun yüksekliği altmış metre civarındaydı ve eğer bu adam uçurumdan düştüyse -ki kesinlikle buradan düşmüştü- hayatta kalması için bir mucize gerekiyordu.
Ama bir mucize olmamıştı. Daidre diğer adama döndü. “Haklısın, ölmüş fakat sular yükseliyor. Adamı buradan kaldırmamız
lazım yoksa-”
“Hayır!” Kesin ve sert bir sesle itiraz etti adam.
Daidre birden dikkat kesildi. “Ne dedin?”
“Cesedi polisin görmesi lazım. Derhal polise telefon etmemiz
gerek. En yakın telefon nerede? Cep telefonun var mı? Orada hiçbir şey yoktu...” Bakışlarıyla gelmiş oldukları yönü gösterdi. Kulübeye telefon bağlatmamıştı Daidre.
“Cep telefonum yok,” dedi Daidre. “Buraya geldiğimde cep telefonumu yanıma almam. Hem ne fark eder ki? Adam ölmüş ve
nasıl öldüğü de belli. Ayrıca sular yükseliyor. Eğer biz onu buradan
kaldırmazsak sulara gömülecek.”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Efendim?”
“Suların yükselmesine ne kadar kaldı?”
“Bilemiyorum.” Daidre sulara baktı. “Yirmi dakika? Bilemedin
yarım saat. Daha fazla değil.”
“Telefon nerede? Sizin arabanız var.” Sonra Daidre’nin sözlerinin bir benzerini kullandı. “Zaman kaybediyoruz. İsterseniz ben
burada… onun yanında beklerim.”
Daidre bunu istemiyordu. Çünkü tek başına giderse adamın
toz olacağını ve onu bu kaosun ortasında tek başına bırakacağını
düşünüyordu. Nihayet pek beğenmese de bir çözüm buldu.
“Siz de benimle gelin,” dedi adama.
Daidre onu Salthouse Moteli’ne götürdü. Birkaç kilometrelik
alanda Daidre’nin telefon bulabileceklerinden emin olduğu tek yer
burasıydı. Bir on üçüncü yüzyıl hanından bozma bu beyaz renkli,
kısa bina üç yolun birleştiği bir noktada bulunmaktaydı. Alsperyl’e
15
göre kara tarafında, Shop’un güneyinde, Woodford’un ise kuzeyinde kalıyordu. Daidre arabayı çok hızlı sürüyordu ama adam bir
tepeden aşağı yuvarlanmaları veya bir toprak yığınına toslamaları
ihtimalinden endişeleniyor gibi görünmüyordu. Ne emniyet kemeri takılıydı ne de bir yere tutunuyordu.
Tek kelime bile konuşmadan, birbirini tanımayan insanların
gerginliğiyle yol aldılar. Motele ulaştıklarında Daidre büyük bir rahatlama hissetti. Adamın iğrenç kokusundan kurtulup tekrar temiz
havaya çıkmak onun için bir nimet, önünde meşgul olması gereken bir şeylerin -acil bir işin- olması ise Tanrı’nın bir hediyesiydi.
Taşlık park alanını geçip motelin alçak kapısından eğilerek içeri
girerken adam onu takip etti. Ceketler, yağmurluklar ve ıslak şemsiyelerin olduğu vestiyerden geçerken üzerindekileri çıkarmadan
bara yöneldiler.
Gündüz içicileri -barın müdavimleri- her zamanki yerlerini
almış, yanan şöminenin etrafındaki masalara oturmuştu. Şöminedeki kömür ateşi etrafa hoş bir parlaklık saçıyor, üzerine doğru
eğilmiş yüzleri aydınlatıyor ve isli duvarları yumuşak bir ışıkla yıkıyordu.
Daidre içenleri başıyla selamladı. Buraya sık geldiği için onu
tanıyorlardı. “Doktor Trahair,” diye mırıldandılar. İçlerinden biri,
“Turnuva için mi geldiniz?” diyecek gibi olduysa da Daidre’nin yanındaki yabancıyı fark edince sorusu havada kaldı. Müdavimlerin
gözleri Daidre ile yanındaki adam arasında gidip geliyordu. Büyük bir meraka kapılmışlardı. Gerçi bu bölgede yabancılar eksik
olmazdı. Güzel havalarda Cornwall’a akın akın turist gelirdi. Ama
gelir ve geldikleri şekilde -bir yabancı olarak- dönerlerdi ve tanınan
birinin yanında böyle yerlerde görülmezlerdi.
Daidre bara gitti. “Brian telefonunu kullanmam gerek. Korkunç bir kaza oldu. Bu adam…” Duraksadı, arkasındaki yabancıya
dönerek, “Adını bilmiyorum,” dedi.
“Thomas.”
“Thomas. Thomas ne?”
“Thomas,” dedi adam.
16
Daidre kaşlarını çatarak tekrar barmene döndü: “Bu Thomas
denen adam Polcare Koyu’nda bir ceset buldu. Polisi aramalıyız
Brian…” Sonra sesini alçaltarak ekledi: “Galiba ölen Santo Kerne.”
Telsizi sinyal verip onu uyandırdığında Polis Memuru Mick
McNulty arabasıyla devriye görevindeydi. Çağrı geldiğinde polis
arabasında olduğu için şanslı olduğunu düşündü. Ne de olsa öğle
tatilinde karısıyla şipşak sevişmesinin üzerinden çok geçmemişti.
Sevişmenin ardından ikisi de yataktan söktükleri yatak örtüsünün
altında (“Örtüyü kirletemeyiz Mick. Bir tek bu var!”) çırılçıplak
uyuklamıştı. Mick evden ayrılıp A39 karayolundaki devriyesine
kaldığı yerden devam etmeye başlayalı daha on beş dakika oluyordu. Ancak arabanın içindeki sıcak hava, sileceklerin ritmiyle ve dün
gece iki yaşındaki oğlunun onu uyutmamış olmasıyla birleşince
Mick’i mayıştırmış ve onu arabasını kenara çekip hafiften kestireceği bir köşe aramaya itmişti. İşte telsiz sinyali de tam kestirmeye
başladığında gelmişti.
Sahilde bir ceset. Polcare Koyu. Derhal gidilmesi gerekiyor. Etrafın güvenliğini sağla ve rapor ver.
“Peki olayı bildiren kim?” diye sordu Mick.
Uçurumun üzerinde yürüyüş yapan birisi ve bir bölge sakini.
Mick’i Polcare Kulübesi’nde bekliyorlardı.
“Neredeydi bu Polcare Kulübesi?”
Lanet olsun. Kahrolası beynini kullan be adam.
Mick, telsiz anonsuna iki orta parmağını yukarı kaldırarak karşılık verdikten sonra yola koyuldu. Polis arabasının tepe lambalarıyla sirenini kullanması gerekecekti. Bunları genellikle yazın, arabasının kontrolünü kaybedip acı sonuçlara yol açan turistler için
kullanırdı. Bu mevsimde tepe lambalarıyla sirenini kullanmasını
gerektiren durumlar ise -şimdiye kadar görebildiği kadarıyla- hep
sörfçülerle ilgili oluyordu. Sörfçüler kendilerini Widemouth Körfezi’nin sularına atmak için sabırsızlanıp saçma sapan araba kullanıyor, sonra arabalarının kontrolünü kaybedip park alanında
zamanında fren yapamayıp kumlu sahile uçuveriyorlardı. Mick
17
sörfçülerin sabırsızlığını anlayabiliyordu. Hatta kendisi de sık sık,
özellikle dalgaların sörfe müsait olduğu zamanlarda aynı şeyi hissediyordu. Onu sörf kıyafetinden ve sörf tahtasından uzak tutan
tek şey giydiği üniforma ve ihtiyarlık günlerinde tam burada, Casvelyn’de doya doya sörf yapma hayaliydi. Emekliliğini tehlikeye
atmak gibi bir planı hiçbir zaman olmamıştı. Ama her şey bir yana,
şu Casvelyn hakikaten insanın kanına giren bir bölgeydi, buraya
boşuna Kadife Tabut ismini vermemişlerdi.
Tepe lambaları ve siren açık olmasına rağmen Polcare’deki tek
yerleşim birimi olan kulübeye varması yirmi dakikayı buldu. Aslında mesafe çok uzun değildi -kuş uçuşu yedi-sekiz kilometre
kadardı- ama yollar ancak bir buçuk araba genişliğindeydi ve etrafları çiftlikler, koruluklar ve köylerle dolu olduğu için teki bile
düz değildi.
Kulübe hardal sarısı rengindeydi; kasvetli öğleden sonra havasında bir deniz fenerine benziyordu. Yapıların genellikle beyaza
boyandığı bu bölgede hardal sarısı sırıtıyordu. Bununla da kalmayıp kulübenin iki müştemilat binası -yerel geleneğe meydan
okurcasına- sırasıyla mor ve limon yeşiline boyanmıştı. Bu iki yapı
karanlıktı, ancak kulübenin küçük pencerelerinden bahçeye güçlü
bir aydınlık vuruyordu.
Mick sireni susturup polis arabasını park etti fakat farları ve
tepedeki ışıkları açık bıraktı. Bunun havalı bir şey olduğunu düşünüyordu. Arazinin giriş kapısını iterek açtı ve araba yoluna park
edilmiş eski bir Vauxhall’un yanından geçerek kulübeye doğru
ilerledi. Ön kapının mavi panellerine sertçe vurdu. İçeriden bir
kadın onu bekliyormuş gibi hemen kapıdaki vitrayların arkasında
belirerek kapıyı açtı. Üzerinde kot pantolon ve balıkçı yaka bir kazak vardı; Mick’e içeri gelmesini işaret ederken kulağındaki uzun
küpeleri sallandı.
“Ben Daidre Trahair,” dedi. “Polise olayı haber veren bendim.”
Kadın, Mick’i lastik çizmeler, yürüyüş botları ve paltolarla dolu
sıkış tıkış, kare şeklinde küçük bir antreye aldı. Kenarda Mick’in
eski bir madenci kovasına benzettiği yumurta biçimli büyük, de18
mir bir ibrik vardı, içine şemsiyeler ve bastonlar yerleştirilmişti.
Diğer tarafta ise eski ve muhtemelen ayakkabı giyip çıkarırken kullanılan, oymalı bir ahşap bank göze çarpıyordu. Hareket edecek
fazla bir yer yoktu.
Mick ceketindeki yağmur sularını silkeledikten sonra Daidre
Trahair’i takip ederek kulübenin merkezine, yani oturma odasına
girdi. Burada, karman çorman sakallı bir adam şöminenin önünde
çömelmiş, elindeki ördekbaşı topuzlu bir demirle şöminedeki beş
parça kömürü boş yere dürtmekle meşguldü. En azından tutuşana
kadar kömürlerin altına çıra koymaları gerekirdi, diye geçirdi aklından
Mick. Annesi hep öyle yapardı ve çok işe yarardı.
“Ceset nerede?” diye sordu. “Sizden detayları da isteyeceğim,”
diye ekledi bir yandan not defterini çıkarırken.
“Sular yükseliyor memur bey,” dedi sakallı adam. “Ceset bir
kayanın… O kayanın kıyıdaki gelgit kayalıkların bir parçası olup
olmadığını bilmiyorum ama su… Elbette önce cesedi görmek istersiniz. Her şeyden önce. Yani diğer formalitelerden önce.”
Televizyonda izlediği saçma sapan polisiye dizilerden kapmış
olduğu birtakım taktiklerle kendisine yol göstermeye çalışan bu
adam Mick’in sinirine dokunmuştu. Ses tonu da aynı şekilde… O
yumuşak tınısı ve aksanı, dış görünüşüne hiç uymuyordu. Adam
kesinlikle serseriye benziyordu ama konuşması hiç de öyle değildi. Mick büyükannesi ile büyükbabasının “eski günler” dediği
dönemlere gitmişti bir anda; yurtdışına seyahatin olmadığı o günlerde, “kaliteli” yerli turistler lüks arabalarıyla Cornwall’a gelir ve
geniş verandaları olan büyük otellerde kalırlardı. “Nasıl bahşiş vereceklerini bilirlerdi,” derdi büyükbabası Mick’e. “Tabii o zamanlar her şey daha ucuzdu; iki peniye iki kilometre yol gidebilirdin,
bir şilin ise seni ta Londra’ya kadar götürürdü.” Böyle abartırdı işte
büyükbabası. Mick’in annesi hep, “Bu da onun cazibesinin bir parçası,” derdi.
“Ben cesedi oradan kaldırmak istedim,” diye lafa giren Daidre
Trahair, başıyla sakallı adamı işaret etti. “Ama o yapmamamız gerektiğini söyledi. Olay bir kaza. Yani kaza olduğu ortada, o yüzden
19
nedenini anlayamadım… Doğrusu dalgaların cesedi alıp götüreceğinden korkuyordum.”
“Kim olduğunu biliyor musunuz?”
“Ben… hayır,” dedi Daidre. “Yüzüne pek bakamadım.”
Mick için bunu kabul etmek çok zor olsa da haklı olduklarını
biliyordu. Başını kapıya doğru eğdi. “Gidip cesedi görelim o zaman.”
Dışarı, yağmura çıktılar. Sakallı adam cebinden çıkardığı rengi
solmuş bir beysbol şapkasını takarken, kadın da yağmurluğunun
kapüşonunu kum rengi saçlarının üstüne geçirdi.
Mick arabasının yanında durdu ve taşımaya yetkili olduğu flaşlı
fotoğraf makinesini aldı. Bu makine tam da böyle anlar için satın alınmıştı. Örneğin şimdi, sular altında kalmaması için cesedi
yerinden oynatmak zorunda kalırsa en azından ellerinde, cesedin
bulunduğu noktanın sular yükselmeden önceki halinin görsel bir
kaydı olacaktı.
Denizin kenarında rüzgâr çok sert esiyor ve yüksek kıyı dalgaları sağlı sollu geliyordu. Bunlar çabuk oluşup çabuk kırılan dalgalardı. Aynı zamanda yıkıcı bir süratle oluşan ve sörf için insanları
cezbedip ne yaptığını bilmeyenleri yutan cinsten dalgalardı.
Ne var ki ceset bir sörfçüye ait değildi ve bu Mick için büyük
bir sürpriz olmuştu. O sanmıştı ki… Neyse, “sanmak” sadece salaklara mahsus bir mazeretti. Neyse ki tahminini dile getirmemiş,
telefonla yardım isteyen bu adam ve kadınla paylaşmamıştı.
Daidre Trahair haklıydı, bu bir kaza gibi görünüyordu. Genç
-ve muhtemelen ölmüş- bir dağcı, uçurumun dibindeki kayalığın
üzerinde yatmaktaydı.
Mick cesedin başına geldiğinde sessiz bir küfür savurdu. Burası
tek başına ya da yanınızda biriyle uçurum tırmanışı yapmak için
iyi bir nokta değildi. Tırmanışları sırasında dağcıların kendilerini
güvenle bağlayabilecekleri, tutunabilecekleri, hatta aletlerini geçirip sabitleyebilecekleri sert kayalıklar olmasına rağmen, burada en
ufak bir basınçla bayat ekmek gibi dağılabilen kumtaşından oluşmuş kayalıklar da vardı.
20
Görünüşe göre bu kurban tek başına tırmanmaktaydı. Önce
uçurumun tepesinden aşağı inmiş, sonra da aşağıdan yukarı tırmanmaya geçmiş olmalıydı. Halatı tek parça halindeydi ve ucundaki kanca da sekiz şeklindeki kalın düğüme ilişik vaziyetteydi.
Dağcının kendisi de hâlâ halata bağlıydı. Aşağı inişi saat gibi tıkır
tıkır işlemiş olmalıydı.
Mick, olayın uçurumun tepesinde ortaya çıkan bir ekipman kusurundan kaynaklandığı sonucuna vardı. Ama burada işi bitince bir
de kıyı şeridinden uçurumun tepesine tırmanıp orayı incelemek
zorundaydı.
Fotoğraf çekmeye başladı. Sular gitgide yaklaşmaktaydı. Hem
cesedin hem de etrafın detaylı fotoğraflarını farklı açılardan çektikten sonra, omzundaki telsizi çıkarıp durumu merkeze bildirmek
istedi ancak telsizinden cızırtı dışında hiçbir şey duyamadı.
“Kahretsin!” deyip, kadınla adamın beklediği sahilin yüksek tarafına doğru yürüdü. Beş adım attı ve telsizin diğer ucundaki Casvelyn polis merkezindeki memura, “Savcıyı arayın,” diye bağırdı.
“Cesedi kaldırmamız lazım. Yükselmekte olan lanet bir gelgitimiz
var. Eğer kaldırmazsak sular cesedi alıp götürecek!”
Ve sonra, yapılacak başka bir şey olmadığı için beklemeye başladılar. Dakikalar geçiyor, sular ise hızla yükselmeye devam ediyordu. Nihayet telsizden cızırtı halinde bile olsa sesler gelmeye başladı: “Savcı… tamam… sörf… yol…” Sonra ses parazitlendi. “Olay
ye… ne… lazım… getirelim mi...”
“Buraya gelin ve yağmur ekipmanlarınızı da yanınıza almayı
unutmayın! Biz yokken merkeze sahip çıkacak birilerini de bulun!”
“Şahsı… tanıyor musun?”
“Bir çocuk. Kim olduğunu bilmiyorum. Kayalığın üstünden
aldıktan sonra kimliğine bakacağım.”
Telsiz konuşmasından sonra Mick, birbirlerinden birkaç metre
ötede kendilerini rüzgâr ve yağmura karşı korumaya çalışan kadınla
adama yaklaştı. Adama dönerek, “Sen kimsin nesin bilmiyorum,”
dedi, “ama burada beraberce yapmamız gereken bir iş var. Benim
sana vereceğim talimatlar dışında bir şey yapmanı istemiyorum.
21
Şimdi gel benimle!” Sonra da kadına döndü: “Sen de aynı şekilde!”
Üçü birden kayalıklarla dolu kumsalda yürümeye başladılar.
Kıyıda kum diye bir şey kalmamıştı, sular hepsinin üstünü kaplamıştı. Buldukları ilk düz kayalığın üzerinde tek sıra halinde ilerlediler. Yarı yola geldiklerinde adam durdu ve kadına yürümesi için
yardımcı olmak için elini uzattı ancak Daidre kafasını iki yana sallayarak onu reddetti. “Kendi başıma yürüyebilirim.”
Cesedin başına geldiklerinde sular artık altındaki kayalığa ulaşmıştı bile. On dakika sonra ceset diye bir şey kalmayacaktı. Mick
iki yol arkadaşına talimatlar verdi. Adam ona cesedi taşımasında
yardımcı olacak, kadın ise arta kalan malzemeleri toplayacaktı. İdeal bir durum değildi tabii ama idare etmek zorundaydılar. Profesyonellerin olay yerine gelmesini bekleyecek zamanları yoktu.
22
Download

Bölüm Oku