editörden
Dr. Faruk Görgülü
Kaybettiği gençliğe, enerji ve dinamizme, güzelliğe, makam
ve mevkie takılıp kalmayan yaşlılar ve onların bu yeni şartlarını
anlayabilen yakınları ömrün bu döneminin en güzel şekilde
geçirilmesinin anahtarı gibi görünmektedir.
Y
aşlılık kimsenin kapısından içeri
sokmayı dilemediği bir “istenmeyen
misafir”. Ama ömrü olan herkes onu
evine alacak ve bundan sonra o “istenmeyen misafir” kalıcı olacaktır. Artık onunla
yaşama, onun getirdiklerine alışma dönemi
başlayacaktır. Ancak çoğu zaman yaşlının
ve ailesinin bu duruma uyum sağlamakta
zorlandığına şahit olmaktayız. Bunun
sebebi de zihinlerde var olan yanlış yaşlılık
algısıdır. “Yaş yetmiş iş bitmiş” sözüyle
ifade edildiği gibi yaşlı insanların artık
genellikle neşesiz olacağı, her şeyden elini
eteğini çekeceği, hayatla ilgili beklenti ve
isteklerinin olmayacağı düşünülür, fiziksel
olarak güç yetiremediği şeylerle ilgili bilgi
ve tecrübesinin olduğu da çoğunlukla
göz ardı edilir. Bu algı yaşlı yakınlarında
olabileceği gibi yaşlının bizzat kendisinde
de olabilir.
Gençliğin kutsandığı, yaşlılığın hatırlanmak
bile istenmediği bir dünyada Hazreti Mevlana, yaşlılığın tek getirisinin beyazlayan
saç sakal, kırışan yüz, güçten düşen beden
olmadığını ne güzel ifade ediyor:
“Yüzün sararması saçın sakalın ağarması
olgunlaşmış aklı müjdeler.
Yeni sürmüş yeşermiş yapraklarsa
meyvenin hamlığına delalet eder.”
Kaybettiği gençliğe, enerji ve dinamizme,
güzelliğe, makam ve mevkie takılıp kalmayan yaşlılar ve onların bu yeni şartlarını
anlayabilen yakınları, ömrün bu döneminin
en güzel şekilde geçirilmesinin anahtarı
gibi görünmektedir. Yaşlılık, insanın
yaşadığı maddi ve manevi kayıplar sebebiyle hassasiyetinin arttığı, belirli konularda desteğe ihtiyaç duyduğu bir dönem
olsa da bu durumun bağımlılık anlamına
gelmediği, “yaş”lı insanların “yaş”ayan
insanlar olduğu gerçeğinden yola çıktık ve
bu ayki aile ekimizde “gençlik kutsanırken
yaşlı olmak” konusuna bir pencere açtık.
Açılan bu pencereden sonra aileye ve
hayata dair birbirinden güzel diğer bölümlerimizdeki yazılarımızla evlerinize, okuma
saatlerinize konuk olmayı temenni ediyoruz…
Pe
n
İçindekiler
re
e
c
Gençlik
Kutsanırken
Yaşlı Olmak
Dr. Elif Arslan
Diyanet İşleri Başkanlığı Adına
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Dr. Yüksel SALMAN
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Mali işler ve Dağıtım Sorumlusu
Mustafa BAYRAKTAR
[email protected]
Tashih
Mesut ÖZÜNLÜ
Teknik Servis
Latif KÖSE
Arşiv
Ali Duran DEMİRCİOĞLU
Yönetim Merkezi
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Üniversiteler Mahallesi Dumlupınar
Bulvarı no: 147/A 06800
Çankaya/ANKARA
Tel: 0312 295 7306
Faks: 0312 284 7288
biz
biz
e
Yayın Koordinatörleri
Dr. Elif ARSLAN
Merve Gül OLGUN
Hayat Bir Duadır
Besmelesi
Çocuklukta
Çekilen
Esra Serdaroğlu
Aydınbaş
10
Kısa-Kısa
14
Dr. Fatma Bayraktar Karahan
Ailede Güzel Geçim
16
Halime Karabulut
18
Nurbanu Demir
23
Tuğba Demiröz
Kutlu Yolun Kutlu Yolcusu
29
Gülşah Nezaket Maraşlı
32
Didem Saatçi
36
Merve Gül Olgun
Diziler Aile İçi İletişimi
Nasıl Etkiliyor?
Evcil Hayvanınız Varsa...
Sade-ce Çiçek
Yetiştirmek Üzerine
Serbest Kürsü
e
e-c
l
i
a
Evlilikte Güven Duygusunun
Önemi
Zihinsel Gelişimde
Şuuraltı Dünyamız
Didem Rumeysa Sezginer
gurb
et
t
otlar
n
en Almanya’ya
Yarım Asırlık Göç
ve Parçalanmış Aileler II
Ayten Kılıçarslan
Sö
yle
Elif Erdem
40
Kamil Büyüker
42
Hasan Karaca
44
Dr. Lamia Levent
46
Dr. Fatma Doğan
48
Kırk Ambar
şi
38
Bekir
Develi
Merve Gül Olgun
İslam’a Adanmış Bir
Ömür: Ümmü Seleme (r.a.)
Kuş Kadar Evler
Kuş Evleri
Eskiden Her Şey...
Zulüm Karanlık
Bir Kuyu
Öksürük
pencere
4
GENÇLİK
KUTSANIRKEN
Dr. Elif Arslan - Diyanet İşleri Uzmanı
YAŞLI OLMAK
Kalıplaşmış yaşlılık algısı
Gençliği adeta kutsallaştıran, ölümü olduğu gibi yaşlılığı da hiç hesaba katmayan zamanlarda yaşıyoruz. Yaşlanmamak ya da yaşlılığın etkilerini görünmez kılmak, kapatmak için oldukça
önemli miktarda para ve zaman harcayan insanlarla dolu etrafımız. Genç görünmek bir zorunlulukmuş gibi yapılan
televizyon programlarını, reklamları da
bu tabloda uygun bir yere oturtmak lazım elbette. Gençliğin kutsandığı bir
dünyada artık otuzlu yaşlarının sonlarına gelmeye başlayanlarda bir telaş ve
içten içe “acı gerçek”in farkına varma:
“Yaşlanıyorum” düşüncesi… Oysa belli
bir yaşa kadar yaşlanacağımız düşüncesi çok uzak bir ihtimal gibi görünür. O
uzak birden yakınlaşıvermiş hatta gelip
kapımıza dayanmıştır. Ninelerimize, dedelerimize sorsak bunca yıl nasıl geçti
diye? Muhtemelen “Göz açıp kapayıncaya kadar…” diyeceklerdir. Bazen saniyeler geçmek bilmez de yıllar nasıl
göz açıp kapayıncaya kadar geçiverir ve
kendini halâ bir genç kız ya da delikanlı gibi hisseden insan yaşlanıverir?
Sözü buraya getirmemizdeki maksat şu
aslında; öyle tahmin ediyorum ki bedenler yaşlılıkla ilgili sinyaller vermese,
mesela önceden hoplaya zıplaya çıktığı merdivenlerde şimdi tıkanmasa nefesi, bacakları kopacak gibi olmasa ya
da bir bakanın bir daha baktığı yüzünde derin çizgiler oluşmasa…. yüz yaşına da gelse insan yaşlandığını anlamaz.
Ama işte önceden yapılması çok sıradan olan işler önemli bir çaba harcayarak yapılmaya ya da hiç yapılamamaya
başlandığında hissedilir yaşlılık denen
pencere
6
istenmeyen misafirin kapıdan içeri girdiği. Ancak
Allah ömür vermişse bu hayat yolundaki duraklardan biri olacaktır yaşlılık, eskilerin tabiriyle ihtiyarlık. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Zekeriya’nın dilinden “Kemiğim zayıfladı, saçıma ak düştü” (Meryem,
2) diye anlatılır yaşlılık.
dum, gül idim kokmaz oldum, evvel gerekli idim,
şimdi gerekmez oldum.” Bu yaklaşımı doğru bulmayan Sayın Ünsalver, yaşlılığın kişiden kişiye
değişerek deneyimlendiğini ifade ederek şunları söylüyor: “Yaşlılar da yeniliklere açık olabilir
ama daha geç ve daha çok çaba harcayarak öğrenirler. Yaşlılar da bu dünya hakkında görüş saYaşlılıkla birlikte gelen kayıplara uyum sağhibi olabilir, hatta yaşanmışlıklar sayesinde onlalamak
rın yorum becerileri gençlere göre daha iyidir.”
İşte yaşlılık gelip çatmış, hayatın bu yeni aşama- Yaşlılık döneminde sözü edilen uyumu sağlayasına uyum sağlama süreci başlamıştır. Psikiyatrist mayan yaşlının, yetersizlik ve değersizlik hissiyYrd. Doç. Dr. Barış Önen Ünsalver, yaşlıların ge- le birlikte yaşayabileceği psikolojik sorunları ise
nelde geliştirmek durumunda oldukları uyumla- şöyle anlatıyor Sayın Ünsalver: “Uyum sağlayarı şöyle ifade ediyor: “Yaşlılık kayıpları içerir. Yaş- mama sonucunda depresyon ve kaygı bozukluklılıkta kişi iş, eş, statü, varlık, sağlık ve dostların ları gelişebilir, genel sağlık bozulabilir. Uyum sağkaybı gibi durumlara
layamayan yaşlı, yeniuyum geliştirmek duGençliğin kutsandığı bir dünyada artık otuzlu liklerden ürkebilir, eskirumunda kalır.
ye aşırı bağlılık, yeniyi
yaşlarının
sonlarına
gelmeye
başlayanlaryok sayma ya da değerKaçınılmaz bir dönem
olan yaşlanmanın bera- da bir telaş ve içten içe “acı gerçek”in farkına sizleştirme olabilir. Birey geçmişini daha sıkberinde fiziksel, ruhsal
varma: “Yaşlanıyorum” düşüncesi…
lıkla sorgular ve geçmibirçok sorunu da getişe dair pişmanlıklar yarebileceğini ifade eden
şayabilir. Fiziksel hastaÜsküdar Üniversitesi
Sosyal Hizmetler Meslek Yüksek Okulu Müdürü lığının görülmesini istemeyerek kendisini topProf. Dr. Gülten Kaptan ise kalıplaşmış yaşlanma lumdan izole edebilir. Bazen hastalıklarını inkâr
duygusu ile yaşamamak gerektiğini ifadeyle şun- ederler ve tedavilerine uyum sağlamazlar. Başkaları söylüyor: “Güçlükleri aşmanın yolları vardır, larına muhtaç kalma, ölme ya da yalnız kalma
bu yollar yaşlıya uzun, mutlu ve kaliteli bir ya- korkusu da yaşanabilir.” Yaşlı yakınlarının bu koşam sunar.” Prof. Kaptan’ın sözünü ettiği “kalıp- nuda dikkat etmeleri gereken önemli bir noktalaşmış yaşlanma duygusu” nedir acaba? Ya da so- ya da işaret eden Ünsalver, yaşlı kişinin mutsuz
ruyu farklı bir şekilde sorarsak yaşlılığa ilişkin ne görünmesi normal kabul edilirse yaşlılıkta meydana gelen bu çeşit psikolojik problemlerin ve
tür yanlış algılarımız var?
depresyonun gözden kaçırılacağını ifade ediyor.
“Yaşlılıktır normal” demek ne kadar doğru?
“Çünkü yaşlılar beklenenin aksine hayata daha
Yaşlılık insanın yeniliklerden korkması, pasif ve olumlu bakabilirler. Mutsuz görünen bir yaşlının
işlevsiz olması, çevresinden kopması mıdır? Yaş- depresyonda ya da yas döneminde olması ihtilanmak bir kenara atılmak, ölüme çok yakın ve mali yüksektir.”
değersiz olmak, başkalarına muhtaç hale gelmek Buradan yola çıkarak sorduğumuz “yaşlılıkta yami demektir? Halk arasında yaşlıların söylediği, şanan problemlere ‘yaşlılıktır normal’ diye bakbir tür sitem olan şu mani, yaşlılığın böyle olum- manın yol açacağı sonuçları ise birkaç örnek üzesuz anlaşılmasını örnekler: “Bal idim pekmez ol- rinden şöyle özetliyor Barış Ünsalver:
“Yaşlı insanlarda unutkanlığın normal olduğu
düşünülerek nedeni araştırılmazsa başta alzaymır tipi olmak üzere her çeşit demansın tanı ve
tedavisi gecikir. Yine yaşlılarda çok görülen ağrıların en bilinen sebebi depresyondur. Çoğunlukla ağrılar normal sayılır ve aslında depresyon tedavisiyle düzelebilecek ağrılarla ıstırap çeker yaşlı kimse.”
Bu dönemde yaşlıların yakınları ne yapmalı, nasıl davranmalıdır? Onların ilgi ve destek ihtiyaçlarının kesinlikle göz ardı edilmemesi gerektiği-
ni ifade eden Prof. Dr. Gülten Kaptan, onların ailenin vazgeçilmez bir parçası olduğunun, tecrübeleri ile bize ışık tutacağının hissettirilmesi gereği üzerinde duruyor. Yaşlılarımızın bugünkü sosyal hayatta ev içerisindeki konumunun da irdelenmeye değer olduğunu söyleyen Kaptan, evlerde yaşlıların kendilerine ait özel alanın bulunmasının önemi üzerinde duruyor: “Yaşlı insanların
yılların yorgunluğu, ilgi ihtiyacının artması sonucu, ait olma duygusunu yaşayacağı bir özel alana
ihtiyaçları olduğu kesindir. Çünkü onların zaman
Yaşlı adamın biri eşini kaybedince, yalnızlığına çare olur ümidiyle oğlunun ve gelininin
yanına sığınır. Önceleri oğlu ve gelini onu iyi
karşılar, ilgi gösterirler. Ancak zamanla yaşlı
adamın sağlığı iyice bozulur ve artık kendine bakamaz hale gelir. Gelini ve oğlu bir süre
bakımını yaparlar. İyice elden ayaktan düşen
yaşlı adamın bakımı zor hale gelince kendilerince çareler düşünürler. Konuşmaları sırasında babasını alıp uzak bir yere götürme fikri ortaya atılır. Yaşlı adamın oğlu başta tereddüt etse de sonunda bu fikri uygulamaya karar verir.
Bir sabah erkenden kalkar, babasını da kaldırır. Babasına onu pikniğe götüreceğini söyler.
Yaşlı adam evden çıkıp gezmeye gideceğini
sandığından çok sevinir. Baba oğul beraberce yola koyulurlar. Şehrin iyice dışına çıkarlar ve dağlara doğru giderler. Oğlu bir yeri gözüne kestirir ve babasına burada duralım der.
Ancak babası bu yeri beğenmez. Biraz daha
giderler, oğlu orada durur ve burası iyi, der.
Ancak yaşlı adam burayı da beğenmez, biraz
daha ilerlemek ister. Biraz daha giderler ve dururlar. Ancak yaşlı adamın burası da hoşuna
gitmez. Artık iyice kızan oğul, neden devam
etmek istediğini sorar. Yaşlı adamın verdiği
cevap oldukça manidardır. Acıyla gülümseyerek şöyle der:
“Beni ilk bırakmak istediğin yer, babamın babasını bıraktığı yerdi. Sonraki yer, benim babamı bıraktığım yerdi. Sonraki yerde durmayıp devam etmek istememin sebebi ise torunumun seni nereye bırakacağını merak etmemdi.” der.
kıssadan hisse
OĞLUNUN SENİ BIRAKACAĞI YER
pencere
8
planlaması, televizyon tercihleri, müzik zevkleri,
beslenme alışkanlıkları gençlere benzemez. Bu
nedenle gerçekten özel bir alana ihtiyaç duyarlar.
Bunu ilke edinmeliyiz, geçmişe olan saygı, geleceği belirler çünkü.”
Yaşlılık kayıplardan mı ibarettir?
Peki yaşlılık bir takım kayıplara, hastalıklara, yoksunluklara uyum sağlama süreci midir sadece?
Yaşlılıkla birlikte azalan fiziksel yeterliliğin yerini dolduran hiçbir şey yok mudur? Geçen yıllar
sadece yüze çizgiler, saçlara aklar, vücuda hastalıklar mı getirmiştir? Yaşlı insanların esprili bir
dille söyledikleri, nice yaşanmışlıkları, tecrübeleri ve öğrenme süreçlerini dile getiren “biz bu saçları değirmende ağartmadık” sözü geçen yılların
götürdüklerinin yanında getirdiklerinin de olduğunu ifade ediyor. “Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluk artar, nefes daralır. Fakat görüş açısı genişler…” İsveçli ünlü film
yönetmeni Ingmar Bergman’a ait olan bu söz de
yaşlılığın azalan fiziksel yeterliliklerden ibaret olmadığını ne güzel anlatıyor.
Bergman’ın “görüş açısının genişlemesi” olarak
ifade ettiği durumu Sayın Ünsalver şöyle açıklıyor: “Yaşlı kişiler olumsuz içsel duygusal durumlar karşısında gençlere oranla daha fazla kontrol
sahibidirler. Yaşlanmanın en büyük kazancı olarak görülen bilgelik sayesinde kişi mükemmeliyetçiliği bir kenara bırakır, içinde bulunduğu
anın tadını çıkarmayı öğrenmiş olur. Kritik hayat olayları karşısında gençlerinkinden daha çeşitli ve kullanışlı çözümler üretmesini sağlayan
stratejiler geliştirmeyi başarabilir. Bilgelik, metanet, sükûnet ve çözüm üreticiliği getirir. Sıradan
gündelik olaylara takılma azalır.”
Yaşlılıkla birlikte meydana gelen maddi ve manevi kayıplara uyum süreci hem yaşlı hem de yakınları tarafından doğru bir şekilde gerçekleşirse
yaşlılığın yukarıda sözü edilen getirilerinden de
en iyi şekilde yararlanılabilir. Bu sebeple en az
yaşlı kadar onun yakınları da yaşlılıkla ilgili doğru bir bakış açısı geliştirmiş olmalıdır.
Kişinin desteğe ihtiyaç duyduğu bu dönemi bağımlılık dönemi, destek vermeyi ise yaşlının ha-
yatını yönetme hakkına sahip olmak şeklinde
algılamamak gerektiğini ifade eden Barış Önen
Ünsalver, yaşlı yakınlarına şu çok önemli hatırlatmaları yapıyor: “Yaşlılarla ilişkimizi düzenlerken onları hasta, işe yaramaz, geri kalmış gibi
görmemeliyiz. Artık yaşlandı diyerek hastalıklarının tedavisi ve sosyal haklardan mahrum bırakmamalıyız. İnsanlar her yaşta değişime ve gelişime açıktır ve yaşlı kişiler de bundan nasibini
alma hakkına sahiptir. Yaşlılara çocuk muamelesi yapmaktan kaçınmak, fikirlerini değersizleştirmemek gerekir. Özellikle yaşlı kişinin çocukları,
kendileri artık onların ebeveyni olmuş gibi yaşlı
kişinin hayatı hakkında karar verip onları yönetme rolüne girebilirler ki, bu yaşlı kimsenin otonomisini kaybetmesi, özgüveninin düşmesi an-
“Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer.
Çıktıkça yorgunluk artar, nefes daralır.
Fakat görüş açısı genişler…”
lamına gelir. Yaşlı kişinin akli dengesi ve önemli bilişsel becerileri yerindeyse kendi hayatını nasıl yaşayacağı ne yapacağı hakkında seçim hakkı
vardır. Yaşlı kişinin kendi tedavisini seçme hakkı vardır. Bu sebeple yaşlı kişilerle ilişkimizi düzenlerken onun artık eskisi gibi hızlı düşünmese de, daha çabuk yorulsa da, sağlığı bozulmaya başlamış olsa da yaşlanmadan önceki kişiyle
aynı kişi olduğunu düşünmeli ve öyle muamele etmeliyiz.”
Genç çocuğuyla yaşlı anne babası arasında
kalanlar
Yaşlıya ve yaşlılığa bakış açısının yanında önemli bir başka konu da yaşlıların değer aktarımındaki rolleridir. Ailede bu rolü yerine getiren bir yaşlının olması hem aile hem de yaşlı birey için çok
önemli kazanımlar sağlamaktadır. Tecrübeleri ile
torunlarına, çocuklarına saygı, sevgi, aile, dostluk,
dürüstlük gibi değerlerin aktarılmasında evdeki
yaşlı bireyin en kıymetli, anahtar kişi olduğunu
belirten Prof. Kaptan, bu esnada aile bireyleri arasında çeşitli sorunlar yaşanabileceğini, kuşak çatışmasının da bunlardan biri olduğunu diye getirerek bu konuda şu açıklama ve tavsiyelerde bulunuyor: “Özellikle yaşlı ve torunlar arasında yaşanan kuşak çatışmasında, arada kalan ve problem yaşayan kişiler, yaşlı kişinin çocuklarıdır. Sürekli yaşlı-torun arasındaki ilişkileri düzenlemeye
çalışırken, bazen öfkeli olurlar, bazen yorgun düşerler, bu durumda yaşlanma ile gelen alınganlıklardan dolayı, yaşlı kendisinin ihmal edildiğini ya da o evde istenmediğini düşünüyor olabilir. Kuşak çatışmasında kastedilen toplumun yetişkin kuşağı ile ergen kuşağı arasındaki uyuşmazlıktır aslında. Bir yönüyle her iki taraf için
haklılık söz konusudur. Popüler kültür ile yaşayan gençler ile insani değerlerle yetişmiş ve bunları gençlere aşılamaya çalışan yaşlıların kavgasıdır bir bakıma çatışma. Ortak noktanın bulunması önemlidir. Gençlerin bilgi ve becerileri ile yaşlıların tecrübeleri bir araya getirilmeli, bunun için
çaba harcanmalıdır.”
kısa kısa
10
Şi̇falı Bi̇tki̇lerle Bağışıklık
Si̇stemi̇ni̇zi̇ Güçlendirin!
Bitkisel çaylar ve doğal gıdalar tüketerek
hastalıklardan korunmanın şimdi
tam zamanı! Kış mevsiminin iyiden
iyiye etkisini hissettirdiği bugünlerde
bağışıklık sistemimizi güçlendirmek
için C vitaminince zengin gıdalara olan
ihtiyacımız giderek artıyor… Diyanet İşleri
Başkanlığı tabiplerinden Hülya Reçber, bu
mevsimsel geçiş dönemlerinde hastalığa
yakalanmamak için dikkat etmemiz
gereken hususları Diyanet Aile Dergisi
okuyucuları ile paylaştı. Dr. Hülya Hanım,
evde kolaylıkla hazırlayabileceğimiz
nane-limon, adaçayı, ıhlamur, kuşburnu,
narçiçeği gibi bitki çaylarının rahatlatıcı
özellikleri dolayısıyla tüketilmesi gerektiğini
vurgularken, dışarı çıkmadan içilecek az
bir miktar pekmezin soğuk algınlığına karşı
oldukça koruyucu etkiye sahip olduğunu
söylüyor. Boğazımızda oluşabilecek
hafif yanma ve gıcık hissininse zencefil
ve bal karışımı ile ilaç kullanmaya gerek
kalmadan iyileşebileceğini belirten Dr.
Hülya Reçber, son olarak vücudun enerji
ihtiyacının arttığı bu dönemlerde oldukça
faydalı olan bal, pekmez,
tahin gibi değerli enerji kaynaklarını
alırken, özellikle organik olanlarının
tercih edilmesini tavsiye ediyor.
Cips Yemek Yag Içmekten Farksız
Besin değeri düşük, aşırı tuzlu katkı maddeleriyle zenginleştirilmiş(!) cipsler, uzun vadede pek
çok hastalığa davetiye çıkarıyor… Yağların yüksek sıcaklıklarda ısıtılması ve kızartılması yoluyla
lezzetleri artırılan cipslerin peynirli, baharatlı, biftekli çeşitleri özellikle çocukları hedefe alırken;
yöresel damak tatlarına hitap eden aromalı, bol yeşillikli, domatesli seçenekleri de yetişkin yaş
gruplarının ilgisini çekmeyi başarıyor… Onları olabildiğince tehlikeli hâle getiren faktörlerin başında ise şüphesiz bisküvi, kraker, gofret türü diğer hazır gıdalarda da bulunan hidrojenize edilmiş sentetik yağlar geliyor… Yapılan araştırmalar, bu yağların kalp krizi riskini üç kat artırmasının yanı sıra, kötü kolesterol olarak bilinen LDL, diyabet, kanser, obezite, zekâ geriliği gibi büyük sağlık problemlerine yol açtığını ortaya koyarken, bilinçli birçok ülke bu ürünlerin kullanımını
azaltmaya yönelik tedbirler alıyor. Uzmanlar en masum görünenin bile içinde bulunan ve vücutta
birikimi oldukça tehlikeli olan bu trans yağlardan uzak durulması gerektiğini önemle vurguluyor.
Sessi̇z Ama Hızla Yaşlanan
Bir Ülkeyiz
Hayatın son evresi, fizyolojik ve psikolojik güç ve yetilerin zayıflamaya yüz tuttuğu bir aşama olan yaşlılık dönemi, erken ölümler haricinde hepimiz için kaçınılmaz
bir durum… TÜBİTAK desteğiyle, Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü kurucu başkanı Prof. Dr. İsmail Tufan’ın koordinatörlüğünde yürütülen kapsamlı bir çalışma ile “Türkiye’nin Yaşlılık Atlası Araştırması” sonuçlandı. 60 yaş üstü 35 binin
üzerindeki nüfusun yaşam tarzı, sorunları ve ihtiyaçlarının ortaya konulduğu araştırmanın verilerine göre günümüzdeki koşulların gelecekte de devam etmesi hâlinde
Türkiye’nin 2050 yılındaki nüfusu 100 milyonun üzerine çıkarken; yaşlı nüfusu 30
milyon; hasta, engelli ve bakıma muhtaç yaşlı nüfusu ise tahmini 14 milyon dolaylarında olacak. Ülke genelinde 7 bölgede gerçekleştirilen araştırmada, ortalama yaşam süresinin 73.6 yıl olduğu, Nazilli’nin 82.4 yıl ile ortalama yaşam süresinin en
uzun, Yozgat’ın ise 67.8 yıl ile en düşük il olduğu tespit edildi.
Dedikodu Yapmadan
Bir Kez Daha Dusunun
Hemen herkesin, hayatı boyunca sergilediği olumsuz davranışların başında gelir dedikodu… Kimse yapmadığını iddia edemez. Hele de
canımızı sıkan bir durum
varsa ortada, iki lafın belini kırmak ne kadar da
rahatlatıcı gelir değil mi?
Ne yazık ki; taze dedikoduların havada uçuştuğu bu ortamlar, gelişen
teknoloji ile birlikte artık hayatımızın bir parçası hâline gelmiş sosyal medya üzerinden yaygınlaşmaya devam ediyor… Dolayısıyla sadece birbirini tanıyan insanlar arasında sınırlı kalmayan onlarca gereksiz bilgi ve haber, paylaş/
beğen butonları sayesinde hayatımıza dâhil
olabiliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki; insanların
kendilerini ilgilendirmeyen konularda suizan-
na sahip olması ve bilgi
toplamaya çalışması, hem
dinimizce hem de kültürümüzce tasvip edilmeyen davranışlar sınıfında
değerlendiriliyor. (Hucurat,
49/12; Hümeze, 104/1.) Konuyu insan psikolojisi açısından inceleyen uzmanlarsa
dedikodunun bir başkasına zarar vermek mantığı ile genelde bir meşgalesi olmayan, huzursuz aile
ve arkadaş ilişkilerine sahip, mutsuz kimseler
tarafından sergilendiğini ifade ediyor. Sonuç
olarak bizler en masum görüneninin bile can
yakabildiği, hem konuşanın hem konuşulanın
başına bela olabildiği dedikoduya karşı çevremize net bir tavır koymadığımız sürece, bir
gün bu dedikoduların ana malzemesi durumuna düşebileceğimizi unutmamamız gerekiyor.
biz bize
12
Esra Serdaroğlu Aydınbaş
Hayat Bi̇r Duadır
Besmelesi Çocuklukta Çeki̇len
Dua Eğitimiyle Kendini Bilen Bireyler Yetiştirme
B
eş yaşında bir çocuğun “Allah’ım, bana
en güzel oyuncaklardan ver!” diyerek
kendine en yakın Dost’u bulmuş olması,
O’nunla irtibat hâlinde olması kadar muhteşem
bir yakınlaşma olabilir mi? İnsan duanın sırrına
erse her an Allah bilinci ile yaşar, kendi kendine
konuşmak ya da söylenmek yerine hâlini
daima Allah’a arz eder, O’nunla konuşur. Başına
gelenler karşısında kendi acziyet ve zayıflığıyla
dövünüp durmak yerine damarlarında hisseder
Mevla’nın kudretini. Bu gücün idrakinde olan
insan Allah’ı aklının ve gönlünün merkezine
O’nu koymadan bir adım atabilir mi? Cahilin
cüreti kendini bilmezliğinden ileri gelir. Kendini
bilmek ise Rabbini bilmektir. Rabbiyle beraber
olan kişiye ne üzüntü zarar verir ne sevinç. “Ne
varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim, Aşkın ile
avunurum, Bana seni gerek seni” diyen Yunus
Emre ve bu sırra ermiş nice Hak dostlarının
yüreğindeki güç buradan ileri gelir.
İnsani ilişkilerini Allah
bilinciyle temellendiren çocuk,
Yaradan’dan ötürü sevmeyi,
saymayı, korumayı, paylaşmayı
kendine vazife edinecektir.
Hayat uzun bir duadır. İnsanın arzu ve istekleri bu
yüzden yankılanır kendi hayatında. Düşünceleri
ve niyetiyle bu yüzden bu kadar karşılaşır insan.
Farkında olalım ya da olmayalım, Allah unutmaz
kuluyla arasındaki bağı. O yakın bağı hissetmiş
olsa hiç unutur mu insan her an O’nunla beraber
olduğunu? Konuşurken, dinlerken, çalışırken,
dinlenirken, otururken, yürürken, beraberken,
yalnızken ve hatta ölürken bile edebinden
taviz verebilir mi? Daima huzurdadır. Haddini
hududunu bilir, ölçüyü asla aşmaz. “Edep, had
tanımaktır diyor Hz. Ali. Had tanımak o kadar
kolay değil. Evvela bütün kâinatın sahibine ve
bütün kâinata… İnsan ancak o zaman tecelligâhı
olur en güzel esmaların. Ancak o zaman halifesi
olabilir yeryüzünde Yaradan’ın. Sevgi, rahmet ve
merhamet ile bakar, hak ve adalet ile ölçer.
Önemlidir dua algısı. Dua ile insan Rabbiyle
devamlı irtibat hâlinde olduğunu hisseder.
Devamlı Rabbiyle irtibat hâlinde olan insan ise
hata etmekten hicap eder.
Çocuklarımızın şahsiyet kazanmasında bir diğer
önemli mevzu özgüvendir. Birçoğumuzun ideali
özgüvenli çocuklar yetiştirmektir. Çocuğun
kendini ifade edebileceği bir dil bulmaya çalışırız
anne babalar olarak. Bir enstrümandan geçer
bazen yolumuz, bazen bir lastik topun ucuna
bağlarız ümidimizi. Topla kaidelerine uygun
oynadıkça çocuğumuz konuşacağı dili buldu
sanırız. Onun bu mutluluğuyla geleceğe dair
umutlanırız. Bunların hepsinde bir geçerlilik payı
vardır elbette, başarılarıyla mutludur insanoğlu.
Kendini ifade edebildiği ve ürettiği kadar var olur.
Bununla birlikte dünyaya dair bütün başarılar
gelip geçicidir, bir ucu ötelere uzanmıyorsa eğer.
Dolayısıyla verdiği güven duygusu da geçicidir.
Özgüven; insanın yaradılışındaki değerlere
dayanıyorsa sahihtir. Yaradan’dan geliyorsa
daimidir.
İçindeki özü gören, farkındalıkla büyüyen
çocuklar ilerde kişisel bütünlük yaşayan
yetişkinler olarak kendine saygı duyan bireyler
olacaktır. Çocuklara bu farkındalığı ve özdenetimi
kazandırmak amacıyla dua eğitimi verilebilir.
“Dua nedir, hâlimizi ve duamızı kime arz ederiz,
ne zaman, nerede, kimler için dua edebiliriz” gibi
temel dua algısı oluşturularak, günlük yaşamın
doğal seyrinde çocuklara severek, sevdirerek
bu bilinci verebiliriz. Sorumluluk bilinci, irade
gelişimi, vicdan gelişimi sürecinde dua ederek
Allah ile doğrudan ilişki kurmayı öğrenen çocuk,
davranışlarını kontrol altında tutmayı, olumlu
sosyal davranışlar sergilemeyi öğrenecektir.
İnsani ilişkilerini Allah bilinciyle temellendiren
çocuk, Yaradan’dan ötürü sevmeyi, saymayı,
korumayı, paylaşmayı kendine vazife edinecektir.
Küçük bir kediye bile hürmet göstermeyi öğrenen
çocuk, bir canlıya bilerek ya da bilmeyerek zarar
verdiğinde, onun sahibine mahcup olacaktır,
utanıp af dileyecektir. Bütünü gördüğü andan
itibaren, kâinat ona emanet olacaktır artık. Bu
bilinçte bir insan, edebinden nasıl taviz verebilir?
Herhangi bir varlığa nasıl kötü davranabilir?
Yanından geçenlerden selamını, hayır duasını
nasıl esirgeyebilir? Bilen insan, bilmeyenle nasıl
bir olabilir?
İnsan duanın sırrına erse her
an Allah bilinci ile yaşar, kendi
kendine konuşmak ya da
söylenmek yerine hâlini daima
Allah’a arz eder, O’nunla konuşur.
biz bize
14
Dr. Fatma Bayraktar Karahan - Diyanet İşleri Uzmanı
Ailede
Güzel Geçim
A
llah Resulü, Hz. Aişe’ye “Ben senin
benden memnun olduğun ve bana kızdığın zamanı anlarım.” deyince Hz. Aişe
bunu nasıl anladığını sorar. Resul-i Ekrem şöyle cevap verir: “Benden memnun olduğunda;
hayır, Muhammed’in Rabbi hakkı için olmaz,
dersin. Bana kızdığında ise; hayır, İbrahim’in
Rabbi hakkı için olmaz, dersin.”
Bunun üzerine Hz. Aişe: “Evet, fakat Allah’a
yemin olsun ki ey Allah’ın Resulü, ben senin
sadece isminden uzak kalabilirim.” diye cevap verir. (Buhari, Nikâh, 109.)
Kur’an-ı Kerim’in en güzel örnek olarak tanımladığı Allah Resulü insanlarla doğru ve iyi iletişim kurmak ve aile yuvasında güzel geçim için
tüm inananlara rehberlik etmiştir. Aileyi oluşturan eşler, çocuklar ve akrabalar ile ilişkilerinde buna dair pek çok örnek görmek mümkündür. Allah Resulünün Hz. Aişe ile konuşmasında eşinin kendisine kızdığı yahut kendisinden
memnun olduğu zamanları hitabın içinde fark
etmesi, doğru iletişimin ve güzel geçimin en
temel ilkesinin dinlemek olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. En yakın ilişki biçimi olan ailevi ilişkiler çoğu zaman dinleme ve
doğru anlama konusundaki özensizlikler ile
zedelenmektedir.
Muhatabını dinlerken önyargıdan ve suizandan bir ilke olarak karşımızda durmaktadır. Öyle ki
uzak durmak (Hucurat,12.) aile içi huzur ve mut- bize karşı muhalefet ettikleri ve üzücü bir haluluğun tesisini sağlayacaktır. Aile ilişkilerinde rekette bulundukları zaman bile onlara kızmaçoğu zaman hüsnüzan kaybedilmekte, yapılan dan, yumuşak davranmak aile bağlarını kuvdavranış yahut söylenen söz, en olumsuz anla- vetlendirecektir.
mı ile yorumlanmakta ve anlaşılmaktadır. Oysa
Güzel geçinmenin esaslarından biri de iyi davsözün ve davranışın olumluya yorulması her
ranmadır. İyi davranmanın özünde hakkına
durumda ferdin kazançlı olmasını sağlayacakrazı olmak, herkese hakkını vermek ve kimsetır. Çünkü birbirine örtü olan eşler, nimet olarak
ye haksızlık etmemek vardır. Eşlerin birbirine,
nitelenen evlatlar ve kendileriyle yakınlık bağıçocuklarına ve akrabalarına karşı adaleti gönı koparmanın günah kabul edildiği akrabalar
zetmesi bu bakımdan büyük önemi haarasındaki ilişkiler taraflardan biizdir. Adaletin ölçüsünü koyan
rinin kazanıp diğerinin kayyüce Allah’tır. Bu sebeple
Muhatabını
bedeceği türden değilO’nun emir ve yasakdinlerken önyargıdan ve
dir. Öyle ki sözü kölarına uymak ailede
tüye yormak, söylesuizandan uzak durmak aile içi adaleti ve güzel geyen kadar dinleyen
çimi sağlayacaktır.
huzur ve mutluluğun tesisini
için de zarardır.
Hayatın güzelliklerini,
sağlayacaktır.
Güzel geçimin bir diacı ve zorluklarını birlikğer temel ilkesi, güzel kote yaşayan ailemiz; mutlu olnuşmaktır. Yüce Allah’ın emri
masını en çok istememiz gerekenlerolan “en güzel sözü söylemek” (İsra, 17/53.) aidir. Onların ihtiyaçlarını gidermek, onları sevinlede oluşacak huzur ve sekinet için de gerekdirmek bizim görevimizdir. Resulüllah (s.a.s.)
lidir. Sözü söylerken; hakkı ve doğruyu söybu hususta şöyle buyurmaktadır:
lemekle (Ahzap, 33/70.) beraber uygun bir üslupla söylemek de lüzumludur. (Nisa, 4/5.) Zira doğ- “Allah yolunda sarfettiğin, köle âzâd etmek için
ru nice söz üslubundan kaybeder. Bu sebep- harcadığın, fakire sadaka verdiğin ve bir de aile
le muhatabın duygularını, anlayış düzeyini dik- fertlerinin ihtiyaçları için harcadığın para var ya!
kate almalıdır. (Nisa, 4/8.) Unutulmamalıdır ki İşte bunlar içinde sana en çok sevap kazandıAllah’a ancak güzel sözler yükselir. (Fatır, 35/10.) racak olanı, ailen için harcadığın paradır.” (MüsÖyle ki böylelikle kalpler elinde olan yüce Ya- lim, Zekât 39.)
ratanın katına yükselen söz, insan kalbinde de Ferdin iç dünyasında huzur bulması, hayırtesir meydana getirecektir.
lı nesiller yetiştirmesi, yaratılış gayesine uygun
Aile fertlerinin birbirlerine söz söylerken yumuşak uslüp kullanmaları da bir diğer gerekliliktir. Yüce Allah, peygamberi Hz. Musa’nın
Firavun’a gitmesini ve ona yumuşak söz söylemesini emreder. (Taha 20/44.) Zulmü ile ünlenen
Firavun’a bile yumuşak bir üslupla konuşulması emredilirken aile içi iletişimde bu husus hiçbir durumda ihmal ve ihlal edilmemesi gereken
bir hayat sürmesi de içinde bulunduğu aileye
bağlıdır. Diğer yandan eşin, evladın, ana babanın hoşnutluğunu gözetip Allah’ın emrini ihlal etmek ailenin huzur ve sükûnunu olumsuz
yönde etkileyecektir. Çünkü ailedeki rahmet
Rahman’dan kaynaklanır. Rahman’a itaat ise
rahmeti, meveddeti ve en nihayetinde hane-i
saadeti getirecektir.
biz
bize
pencere
16
Halime Karabulut
Kutlu Yolun
Kutlu Yolcusu
H
ac ve umre ibadetinden söz edilirken “Kutsal Yolculuk” tabiri kullanılır çoğu zaman. Böyle bir tabir kullanmanın bir
hikmeti vardır mutlaka. Kutlu ibadet veya kutsal dua değil de neden “kutsal yolculuk” denilir? Bu ibadetin büyük bir bölümünde “yolculuk” yapılmakta ve ibadetin en sıkıntılı boyutunu da bu yolculuklar oluşturmaktadır. Yolculuğun “kutsal” olması
için amacına uygun geçmesi gerekir hiç şüphesiz.
“Kutsal Yolculuk” tabiriyle kutsiyet bizzat yolculuğa atfedilir.
Mescid-i Haram, Kâbe, Mescid-i Nebevi, Ravza-i Mutahhara gibi
kutsal mekânlar kastedilmez. Bu mekânların kutsiyeti Allah tarafından verilmişken, yolculuğa kutsiyeti veren kutsal mekân yolcularının kendisidir. Dolayısıyla kutsal mekânlara yapılan yolculuk,
yolcunun davranışlarına göre anlam ve ad kazanır.
Hac ve umre vazifesini (ibadetini) icra etmek üzere yola çıkan
hacı ve umreci adaylarının en dikkat etmeleri gereken nokta
“yolculuk” anıdır. Türkiye’den Suudi Arabistan’a yönelirken ni-
yetini; vatanına dönerken de ibadet yükünü (kazandığı sevapları) yolda İblis yolkesenine kaptırmamalıdır. Yolculuğun kutsal olması için nefsinin isteklerini Müslüman kardeşinin nefsine tercih etmemelidir. Nitekim bu yolculukta âdeta insanın kalbinden geçen duygu ve düşünceler, sergilediği davranışlarla açığa çıkmakta ve bu durum kafiledeki diğer hacılar/umreciler tarafından fark edilmektedir. Yolculuğu kutsal olanların bu güzel hâlleri kafile arkadaşlarının takdir ve teveccühünü kazanmaktadır. Her yönüyle çok şeffaf olan bir yolculuktur hac ve umre.
Hiçbir niyetin ve hareketin gizli kalmadığı kutsal bir yolculuktur.
“Kutsal Yolculuk” tabiri kullanılır hac ve umre
için. Çünkü yapılan salt bir seyahat değil, Hz.
Peygamber (s.a.s.)’in yaşadığı zamana yapılan
bir yolculuktur. Hatta daha öncesine Hz. İbrahim
ve İsmail (a.s.)’e ve Hz. Âdem (a.s.) zamanına yapılan anlamlı bir yolculuktur. Kuran’ın anlattığı
gerçeklere yapılan bir yolculuktur.
Asr-ı Saadet’e yapılan yolculuktur. Mekke’den
Medine’ye yapılan hicrete iştirak etmektir. Hicret
esnasında çekilmiş sıkıntılara tanıklık etmektir.
Rasulüllah (s.a.s.)’ın ayak izlerini aramaktır. Deve
sırtında, sıcak havada günlerce yapılan yolculuğu, uçakla ve klimalı otobüslerle yapılan seyahatle kıyaslamaktır. Düşman korkusuyla yılan ve
örümceklerle dolu mağaraya sığınmayı, modern
havaalanlarındaki bekleyişlerle karşılaştırmaktır.
Ataları Hz. İbrahim’in makamını ziyaret etmeye,
medeniyetin kurucusu Hz. Hacer analarının gayretini örnek almaya, Rasulüllah (s.a.s.) ve ashabının (r.a.) yaşadığı atmosferi teneffüs etmeye, bastıkları yerleri görmeye giden kutlu yolcuların bu
yolculuktan beklentileri nedir ki?
Niçin yola koyulmuş bu yolcular, bir istekleri mi
var acaba, bunun için neyi kurban edecek İbrahim (a.s.)’i örnek alan babalar, çocukları için bir
medeniyet kurma sevdasıyla yola çıkan Hacerler… Ne kazanacaklar bu kutlu yolculuktan umreciler, hacılar? Kutsala giden yol bozuk, yolcu hedefsiz olursa yolculuk kutsal olur mu?
“Kutsal Yolculuk” kişinin hayat yolculuğundaki
anlamı, gayeyi fark etmek için, hayatını gözden
geçirmek, kendi ruhuna yolculuk yapmaktır. Bu
yüzden “Kutsal Yolculuk’tan dönüş, bütün varlığıyla bir dönüş olmalı. Yani “nasuh tövbesi” yaparak bütün hatalarından, annesinden doğduğu
ilk günkü gibi saf ve temiz olmalıdır yolcu.
Kutsal yolculuktan dönüş, bagaj yerleştirme ve
bilet sırasını bir başka kardeşine kaptırmama
mücadelesiyle geçmemeli. Yolculuk boyunca yaşanan güzelliklere, elde edilen sevaplara gölge
düşürmemelidir alınan hediyeler, kutlu yolcuları bekleyenlere ikram edilecek zemzem ve hurmalar.
Yapılan yolculuk ibadet için mi, yoksa turistik
bir seyahat mi? Bu soruya verilecek cevap Müslümanın tavırlarında bir farklılığı gerektirmeyeceği
için böyle bir soruyu da anlamsız buluruz, iyi niyetli olan her Müslüman gibi. Müslümanın her
anı Allah’ın emirlerine uygun olmak zorunda olduğu için, ibadet amaçlı olmayan bir seyahatte
dahi kalp kırmamak, kimsenin hakkına tecavüz
etmemek gerekir. Dolayısıyla ister ibadet için, isterse de seyahat için çıkılmış olsun bir yola, her
hâlükârda Müslümanın yolculuğu kutsaldır/kutsal olmalı. Kutsal’ın rızasını kazanmak için yola
çıkılmalı. Hacıyı/umreciyi yolculuğunda sergilediği vakarlı ve sabırlı tavrından dolayı kutlamalı.
Hac ve umre için çıkılan yolculuk kutsal, yolcu
da kutludur.
..
.
k
u
d
r
o
S
i?
ençlere
at eder m
G
serbest kürsü
size nasih ini
ız
n
a
b
a
b
Anne
etmes
t
a
ih
s
a
n
ize
Onların s
ılarsınız?
nasıl karş
18
Nurbanu Demir
Buse Karadu
m
Anıl Damgalı (18)
Nadiren tavsiye verdikleri olur, genel
olarak hayat hakkında. Bu tavsiyeler
beni az da olsa olumlu etkiliyor, ne de
olsa onların yaşam tecrübeleri bizden
daha fazla. Nasihatlerin etkileri çocuğun
kişiliğine göre değişir tabi, bana iyi
gelen başkasına ters gelebilir.
an (19)
Tabi, çok nasi
hat verirler.
Genelde ders
çalışma konusu
nda, elime mes
leğimi alma
konusunda oluy
or. Eğer bu na
sihatler baskı se
viyesine gelm
ez
se
iyi etkisi oluyor
, baskı yaparla
rs
a
ters tepiyor, ya
pacağım varsa
da yapmıyorum
. Tabii bize öğ
üt
vermeleri de ge
rekir, sonuçta
kendileri belli
hatalar
yapmış, aynıla
rını bizim
yapmamızı
istemiyorlar.
Kadir Okumuş (21)
Beyza Cengiz (18)
allah her konuda
Genel olarak ders nasihati ama maş
Bu nasihatlerin
bir nasihatleri vardır bizimkilerin.
ını söyleyemem.
ktığ
bıra
benim üzerimde iyi bir etki
Çocuğun üstünce.
Anne baba nasihat etmemeli ben
k olmuyor çünkü.
de baskı kurmak, onu yönlendirme
kendimiz verelim.
Bıraksınlar ki, kendi kararlarımızı
s çalışmamız,
Onlar bizim düzenli bir şekilde der
bu nasihatleri
ar
iyi bir yola girmemiz için veriyorl
ama bana sadece baskı gibi geliyor.
ders
Ailemden her konuda, çoğunlukla
orum.
çalışmak konusunda nasihat alıy
için
iğim
Ama artık belli bir yaşa geld
r
ders konusunda çok etkili olmuyo
açıkçası.
iği
Diğer konularda ise elimden geld
ye
eme
kadar nasihatlerini dinl
çalışıyorum. Bence ailelerimiz
de, yönlendirmeleri gerektiğini
düşünüyorlar ve tecrübelerini
bize bu yolla aktarmaya
çalışıyorlar.
uk...
Uzmanına Sord
Anne babanın en önemli görevlerinden birisi, öncelikle iyi örnek olmak, sonrasında doğru zamanda ve uygun bir dille nasihat etmek olmalıdır. Fakat burada örnek olmadan sadece ve sürekli olarak nasihat etmek amacıyla konuşmak işe yarar
sonuçlar doğurmaz. Hatta sürekli konuşmak, çocuktan ve gençten istenen davranışın ortaya çıkmasının önünde bir engel bile olabilir. Nasihat etmek bir zaman sonra nasihat edilenin eleştirilmesine, yargılanmasına dönüşürse bu defa çok güçlü
savunmaların ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelir.
Nazlı Özburun
[email protected]
Uzm. Sosyolog/ Aile Terapisti
Anne baba nasihat ettiği şey konusunda kendisi
de azami dikkat sarf etmelidir. Örneğin namaz konusunda veya çocuğun kitap okuma alışkanlığı geliştirmesi konusunda hassas bir anne baba, kendisi de namaza devam ediyor ve kitap okumayı hayatının bir parçası hâline getirme çabası içindeyse; nasihat etmede yönlendirme ve yargılama, küçük görme ve eleştirme yoksa, çocuk ya da genç
anne babasının nasihat ettiği konuda duyarlı davranış biçimleri geliştirebilir. İnsan beyni sadece istediği, benimsediği ve seçtiği şeyleri yapmaya ve
k...
u
d
r
o
S
ra
a
l
a
b
a
B
misiniz?
r
e
e
n
d
e
n
t
a
A
sih
a
rınıza n
a
l
k
u
ularda
c
n
o
o
Ç
k
i
g
k han
Daha ço ersiniz?
ed
nasihat
Zarif Yıldız
a
k her konud
ra
a genel ola
e
Çocuklarım
nasihatlerd
d
hayata air
k
o
ç
si
a
e
h
m
a
n
d
nçle
ama
ü onların bili
k
n
ü
Ç
.
s
m
e
ru
ndirm i
bulunu
baba yönle
e
n
n
a
e
v
r
nasihatte
gerekiyo
ocuklarıma
Ç
r.
o
z
k
o
ç
erdiğini
olmadan bu
lumlu etki v
o
n
a
m
a
z
r,
kat ediyorla
bulunduğum
talarına dik
a
H
.
iz
m
b
ru
ii
o
b
a
T
gözlemliy
miz geliyor.
izim sözleri
b
a
olması
n
rı
u
tl
la
u
ıl
k
a
iyiliği, m
n
rı
la
n
o
rı
bütün bunla
z.
için yapıyoru
ğlu
Şengül Nalbanto
urum.
a bir nasihatte bulun
siha
uklarıma na
Tabii ki çoc
da tutumlu
o
k
ak her nu
rs
ru
u
v
le
e
n
Ge
uyarırım.
nünde çok
olmaları yö
r zaten,
a uyumludu
d
m
rı
la
k
u
c
Ço
rultuda
r ve bu doğ
e
rl
le
in
d
i
n
be
irler. Her
i şekillendir
hareketlerin
yola gitsin,
cuğu iyi bir
o
ç
a
b
a
b
e
yani yol
ann
olsun diye,
e
rl
le
e
s
im
k
iyi
ulunur.
nasihatte b
in
iç
k
e
rm
göste
İmran
ad
Çok bunaltmadan ar
orum.
yetişsinler diye veriy
iyi
Bu nasihatleri onlar
a genel
am
diye sınıflandıramam
Öyle bu-şu konuda
gö
ı rdükten
tan veya bir yanlışın
açıdan bir olay olduk
dinlerler,
söylerim. Onlar da
lı
aç
am
ı
ar
uy
a
nr
so
çeki düzen
nırlarsa kendilerine
haklı olduğuma ina
iği
da senelerin verd
verirler. Bizler, biraz
ri için,
iz. İlerde üzülmemele
bir olgunluğa sahib
yakınken- dönsünler
yanlışlarından -yol
m.
yız diye düşünüyoru
diye onları uyarmalı
devam ettirmeye uygun bir şekilde yaratılmıştır.
Zorla veya nasihat zoruyla yaptırılan davranışların sürdürülebilirliği yoktur. Nasihatte dikkat edilecek bir sıralama da, çocuk ve gencin önce varlığının değerli görülmesi, ikram edilmesi, sonra konuşmaya geçilmesi de önemlidir.
Varlığı onanmadan, ihtiyaçları görülüp gözetilmeden sadece nasihat ederek, konuşarak kıyaslayarak istenen neticeler alınamaz. Bazen nasihat etmekle sohbet etmenin karıştırıldığını görüyorum. Çocuğun öncelikli ihtiyacı sohbet etmektir. Art niyetsiz ve mesaj verme kaygısıyla belirlenmemiş bir sohbet ortamı çocuğa daha fazla olumlu davranış kazandırabilir. Bir de konuşurken kullanılan dilin samimi olması önemlidir. Üslup sert
ücü
Ekrem Söt n
ederim.
Ay
Çocu
ğuma dın
gene
si kon
llikle
us
dersle unda nasih kendini g
eliş
ri
a
bir en olarak değ t ederim. S tirmestrüm
il, bell
a
an ça
i hobil dece okul
li yön
lması
er ed
lendir
inmes
konula
me
dikka
i,
rında
te alm lerim olur
d
.
a belaz
İlk sö
dinler
yleyiş
. Netic açıkçası
te çok
ama
ede b
insan
üstele
izle
lar
rsem
malar ız ve dene r belli bir y
yimle
ı gere
a
rimizd şa gelmiş
kir.
en fa
ydala
n-
ve kırıcı ise, bir de bunu uzun konuşmalar, karşıdakine kendini ifade imkânı tanımadan yapılan
nasihatler eklenirse durum daha da dramatikleşir.
Anne baba sürekli konuşur. Çocuk sürekli dinler
gibi yapar. Oysa anne baba nasihat ederken, çocuğun da dinlenmesi esastır.
Anne baba olarak bilmeliyiz ki; sürekli nasihat
ettiğimiz zaman, çocuğumuzu yeterince anlama
fırsatını kaçırırız. Nasihat ettiğiniz birisini kolayca
bir kalıbın içine sıkıştırır ve bireysel farkları dikkate almaksızın o kalıplaşmış tip hakkındaki malumatınızı ona boca edersiniz. Çocuklarımızı anlayıp hissedebilmek, hemhâl olabilmek, sohbetle ve
örnek olmakla olabilir.
aile-ce
20
Didem Rumeysa Sezginer - Eğitimci-Yazar
Zi̇hi̇nsel
Geli̇şi̇mde
Şuuraltı
Dünyamız
D
eğerlerimiz, Duygularımız, İnançlarımızın Saklı Olduğu Eşsiz Sandık
Şuuraltımız, zihin dünyamızın bizi biz yapan
en değerli unsurlarının saklı olduğu bir sandıktır.
Genelde farkında olunmayan, etkin yatırım yapılmayan ve ihmale uğrayan boyutunu oluşturur zihnimizin. Gündemde olan boyutta ise şuur dünyası vardır.
Tüm çabalar, öğrenme teknikleri, eğitim programları
hep öncelikle şuura odaklanırlar. Oysa şuurun etkin
ve kaliteli çalışabilmesi şuuraltı donanımına bağlıdır. Çünkü değerlerimiz, duygularımız, inançlarımızın hepsi şuuraltı dünyamızda yapılanırlar.
Zihnimizi bir buzdağına benzeterek açıklamaya çalışalım. Buzdağının suyun üstünde kalan kısmı, sualtındaki kısmına göre çok küçüktür. Asıl buzdağı
yapılanması, sualtında oluşur. Zihin dünyamıza da
buzdağı dersek, şuur boyutu suyun üstündeki görünen kısımdır.
Şuuraltı boyutu ise su altındaki asıl büyük yapılanmış olan kısımdır. Çocuklarımızın veya kendimizin gelişiminde, şuuraltına doğru yatırımı yapma-
dan, şuur dünyasında teknikler uygulamamız faydalı olmaz. İki boyutun birlikte desteklenmesi ve işlenmesi çok önemlidir. Etkin gelişimin sırrı; şuuraltı ve
şuur dünyalarını birlikte, özenle işlemektir.
Bu boyutlarımızı temel özellikleri itibarıyla kısaca tanıyalım:
ŞUUR DÜNYAMIZ
• Bilgi öğrenir
• Aklı kullanır
• Mantıkla çalışır
• Sebep sonuç ilişkisi kurar
X
Y
Davranışlarımız, çok büyük oranda şuuraltımıza dayanır. Sadece otomatik tepki ve davranışlarımızı düşünsek bile, zaten hayatımızın çok büyük bir bölümünü kapsarlar. Davranışlarımızın, öğrenme kalitemizin, başarımızın, verimli ve etkin yaşayan sevilen
bir insan olmamızın hepsi, şuuraltı dünyamıza da-
Zihin dünyamıza buzdağı dersek, şuur boyutu suyun
üstündeki görünen kısımdır. Şuuraltı boyutu ise su
altındaki asıl büyük yapılanmış olan kısımdır.
ŞUURALTI DÜNYAMIZ
• Davranış öğrenir
• Otomatik tepki ve davranışlarımızı
kontrol eder
• Duyguları, inançları, değerleri ve
deneyimleri kaydeder
• Mantık geçerli değildir
• Semboller kullanır
• Eşleştirme ile öğrenir
X = Y
yanır. Çünkü bütün bunlar, duygularımızdan, değerlerimizden, inanç ve deneyimlerimizden etkilenirler.
Örnekler ile incelemeye çalışırsak, çok daha kolay anlaşılacaktır. Mesela, bir çocuğun şuuraltı dünyasında “Ben matematiği yapamam”
inancı yerleşmişse veya Matematik=Nefret,
Matematik=Sıkıcılık, Matematik=Korku gibi olumsuz duygularla eşleştiyse, bu alanda başarılı olması çok zordur. İstediği kadar zeki olsun veya öğretmeni çok güzel tekniklerle anlatsın fark etmez.
Şuuraltındaki olumsuz inanç veya olumsuz duygular, çocuğu olumsuz etkiler.
Bir örnek daha paylaşalım. Bir çocuk, “Ailem
beni sevmiyor” inancına sahipse, ailesinin yanında kendini değerli hissetmiyorsa, sevgi, huzur gibi olumlu duygular yaşamadığını düşünüyorsa, ailesi ona bütün dünyayı da verse, en iyi
imkânları da sunsa yine çocuk aileden uzaklaşma eğilimi içinde olur. Evinden kaçan çocukların çoğunun yaşadığı durum şudur: Şuuraltı dünyalarında Aile=Değersizlik, Aile=Huzursuzluk,
Aile=Sevgisizlik gibi olumsuzluklar yerleşmiştir.
Şuuraltı dünyası neleri olumlu duygularla eşleştirirse, kişi onlara doğru yaklaşır. Neleri olumsuz
duygularla eşleştirirse, kişi bunlardan uzaklaşır.
Olumlu duyguları nerede, kimlerle, neler yapar-
ken yaşar ve şuuraltına yerleştirirse, onlara doğru eğilim gösterir, yaklaşır. Eğitimlerime katılan
bir hanım, çocuklarının okumalarını çok istediğini fakat okula yazdırdıkları hâlde götüremediğini
ifade etmişti. “İkisini de hazırlıyorum, ellerinden
tutup okul yolunu tutuyorum. Fakat okula yaklaştıkça bir sıkıntı ve titreme başlıyor. Bu durumu yenmeye çalışıyorum, okumalarının mutlaka
gerekli olduğunu içimden tekrarlıyorum. Yine de
yapamıyorum, hemen çocuklarımı alıp eve geri
dönüyorum.” demişti. Daha sonra kendisinin şuuraltı dünyasına inildiğinde, şuuraltında “okul
bahçesi=korku, aşağılanma” gibi bir durumla karşılaşılmıştı. Küçükken öğrenciliği sırasında okul
bahçesinde yaşadığı bir haksızlık onu çok etkilemişti. Anne olduğu o dönemde olayı hiç hatırlamadığı hâlde şuuraltına yerleşen o olumsuz duygular, kendisini okuldan uzaklaştırıcı etki yapıyordu. Terapilerle bu durumu atlattı sonunda. Bu
üzücü olayı paylaşmamın sebebi, şuuraltı dünyamızın hayatımıza etkisini ifade eden çarpıcı bir örnek olmasıdır.
Bu yüzden, çocuklarımızın hangi davranışlara yaklaşmasını istiyorsak, onları olumlu duygularla eşleştirmesine destek olalım. Örneğin, kitap okumasını çok istiyoruz diyelim. Şuuraltı dünyasında
Kitap=Olumlu duygu veya Kitap okuma=Olumlu
duygu eşlemelerini oluşturmaya gayret edelim.
Bu yüzden, kızarak, bağırarak, sitemler ederek kitap okuma alışkanlığı kazandıramayız. Çünkü bu
davranışlarımız çocuklarımızda olumsuz duygular
oluşturur, çocuğumuzu daha çok kitaplardan uzaklaştırır. Oysa biz yaklaştırıcı olmak istiyoruz. Yapacağımız şey öncelikle şöyle olabilir, kitap okuma
ânını yakaladığımızda takdirle, duyduğumuz sevinç ve onuru paylaşarak olumlu ifadelerle o ânı
pekiştirebiliriz. Çocuğumuz o anda güzel duygular
yaşar ve Kitap=Değerlilik gibi olumlu bir yatırım
sağlarsa şuuraltına, bu bizim için güzel bir adım-
aile-ce
22
Davranışlarımızın, öğrenme kalitemizin, başarımızın, verimli ve etkin
yaşayan sevilen bir insan olmamızın hepsi, şuuraltı dünyamıza dayanır.
dır. Bu tür anları takip edip, tekrarla gayret edebiliriz. Çünkü şuuraltımız tekrarla öğrenir. Ailece çocuklarımızın da memnuniyet duyacağı geziler tertipleyip eğlenceli “Kitabevi Seferleri” düzenleyebiliriz, ardından da çocuklarımızla hoşça vakit geçirebileceğimiz ortamlar oluşturabiliriz. Evde akşamları düzenlediğimiz “Kitap Okuma Saati” ortamlarını büyük özenle ve çocuklarımızın olumlu
duygularla buluşabilecekleri hâle dönüştürebiliriz.
Evimizin sevimli bir köşesini veya odasını hoş bir
okuma ortamına dönüştürebiliriz. Hatta buraya
isim vermek ve bu ismi mümkün oldukça kullanmak, şuuraltlarında okumanın önemli bir değer
olarak yerleşmesine katkıda bulunur. Kitap okuma saatimize özel, hoşa gidecek bazı şeyler paylaşabiliriz. Örneğin en sevdikleri içecekleri bu saatimiz içerisinde sunabiliriz çocuklarımıza. Ailece
mutlu, huzurlu ortamımızda, daha da olumlu duygu yatırımını arttırmış oluruz böylece.
Bu örnekten yola çıkarak, kazanılması istenen
tüm davranışlar için, olumlu duygular yaşatma çabasına girmek önemlidir. Bizim için en önemli ve
yüksek değerleri ifade eden manevi paylaşımların
da tartışma ortamlarında değil de olumlu ortamlar oluşturularak yapılması bu yüzden tavsiye edilir. Öfke patlamalarının yaşandığı bir atmosferde,
muhatapların hakikatten daha da uzaklaşmasına
vesile olunabilir maalesef. Dinimiz her an tatlı söz
tavsiye ederken, ne kadar önemli bir hakikati sunmuş oluyor bizlere? Güzel söz, güzel davranış, her
zaman herkese karşı en önemli anahtardır!
Tüm bu paylaştıklarımız ışığında, bir çocuğun şuuraltı sandığı ne kadar olumlu duygu, değer ve
inançlarla dolu olursa hayatında etkin, mutlu, başarılı ve sevilen değerli bir insan olur (inşallah tabii). Bir ailenin çocuğuna verebileceği en büyük
hazine, şuuraltı yapılanmasını bu şekilde özen-
le desteklemektir. Huzur, değerlilik, sevgi, adalet
ve güven duyguları gibi ailenin temel direklerini
oluşturan duyguları bol bol yaşatmaya gayret etmemiz, onlara karşı en önemli görevimizdir.
Zihin dünyamızın çalışması ve öğrenme de olumlu duygularla bezenmiş bir şuuraltı dünyasından
çok etkilenir. Özellikle zihnin aktive olması için
en azından temelde huzur algılamaya çok ihtiyacı vardır. Aile ortamında huzursuzluk hisseden çocuk, zekâ düzeyi çok yüksek olsa bile başarılı olamaz. Zihinsel sistemi stresle uğraşmaktan öğrenmeye odaklanamaz çünkü. Bu sebeple, ailemizde
huzuru tesis etmeye ve her an muhafaza etmeye
çalışmamız en temel gayretimiz olmalıdır.
Tuğba Demiröz - Psikolog
Evlilikte Güven
Duygusunun
Önemi
Evliliği üçayaklı bir masa
olarak düşünün. Ayaklardan
biri sevgi, biri saygı, diğeri ise
güvendir. Sevgi emekle,
saygı had bilmekle,
güven ise tutarlılık ve
sorumlulukla ilgilidir.
Ç
ocuklukta ve yetişkinlikte sergilenen yakın
ilişki biçimlerini anlamaya yönelik araştırmalardan biri olan bağlanma teorisine göre
bebeğin, doğduğu andan itibaren anneyle yaşadığı deneyimler ve aralarında geliştirdikleri ilişki şekilleri bebekte “ben” ve “öteki” algılarını geliştirir. “Ben-benlik” parçamız; sevgiye ne kadar layığım, ne kadar sevilmeye değerimi algılarken
“öteki” parçamız; diğer insanlar ne kadar güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya ne kadar hazırları algılar.
Bir bebek düşünün, açlıktan ağlıyor, annesi beslemeye gelmiyor, altı kirlendiği için ağlıyor; anne-
si sonra temizlerim diye öteliyor ya
da temizlerken hırpalıyor, kaba davranıyor. Bir bebek düşünün her ağladığında
annesi hemen gelip onunla yumuşak bir tonda konuşup şefkatle ihtiyaçlarını karşılıyor. Hangi bebekte olumlu ‘benlik’ ve ‘öteki’ algısı gelişir?
Ben ve öteki algılarımız yetişkin hayatında kurduğumuz yakın ilişkilere model teşkil eder. Kişinin
“benlik ve öteki” algısı olumluysa güvenli bağlanır, hem kendine hem karşısındakine değer verir.
Rahatlıkla yakın ilişki başlatabilir ve sağlıklı şekilde sürdürebilir.
aile-ce
24
Benlik algısı olumsuz, öteki algısı olumluysa saplantılı bağlanır. Kendine güvenmez, ötekine güvenir. Kendini değer verilmeye layık algılamaz, öteki değerli ve üstündür. Hem benlik hem de öteki
algısı olumsuzsa ya kayıtsız şekilde bağlanır ya da
korkulu şekilde bağlanamaz.
Bir zamanlar bebektik, dişlerimiz yoktu, ağzımıza
konan her şeyi çiğnemeden yutuyorduk, bize söylenen her şeyi yuttuğumuz gibi. O zaman akıl süzgeçlerimiz yoktu, küçüktük; ama şimdi yetişkiniz.
Hem akıl süzgeçlerimiz hem de dişlerimiz var. Artık bize söylenenleri direkt yutmak zorunda değiliz; tadına bakabilir, çiğneyebilir, beğenmediysek
tükürebilir, yutmuşsak kusabiliriz. Geçmişe gidip
bir şeyleri onaramayız; ama bugünümüzü onarabiliriz.
Evliliği üçayaklı bir masa olarak düşünün. Ayaklardan biri sevgi, biri saygı, diğeri ise güvendir.
Sevgi emekle, saygı had bilmekle, güven ise tutarlılık ve sorumlulukla ilgilidir. Sağlıklı ve doyurucu bir evlilik, bu üçayağın da sağlam olmasıyla
mümkündür. Meslek hayatım boyunca nice evlilik sorunuyla çalıştım, saygı ve güven sürdükçe sevgisiz evliliklerin sürdürülebildiğini gördüm.
Saygısını yitirmiş çiftlerin sevgi ve güvenlerinin
zamanla azaldığını, güvenin zedelendiği evliliklerde güven tesis etmenin kolay olmadığını yakinen
müşahede ettim. “Güven tek kullanımlıktır” diye
bir söz var; bu kadar katı bakmasam da güvenin
masanın ağırlığını taşıdığına şahidim. İnşası bile
değişir insandan insana. Kimi tanışır tanışmaz
güvenir karşısındakine, kiminin güven duyması
uzun sürer. Hangisi doğrudur bilemem; ama bildiğim, güvenin en kolay zedelenen ayak olduğu.
Güvende olmak insanın temel ihtiyaçlarındandır;
herkes eşine her konuda güvenmek; elinden, dilinden, belinden emin olmak ister. Güvense ancak tutarlı, tahmin edilebilir, kestirilebilir ve sorumluluk duygusu gelişmiş kişilerin oluşturabildiği histir. Tahmin edilemez, bir dediği diğerini
tutmayan, sık sık fikir değiştiren, ne yapacağı belli olmayan kişiler güven tesis edemez.
Evlilik öncesinde kişiler genellikle idealize ettik- yüksekse hayal kırıklığı ve güven kaybı o oranda
leri benliklerini anlatırlar, yani olmak istedikle- artar. Kimse 24 saat mutlu olamaz; fakat kimileri
ri kendilerini… Yalan da değildir hani ve güven zihinlerinde evliliği mutlulukla öyle eşleştirmiştir
de oluşmuşsa evlenirler. Ya sonrası? Nişanlıyken ki eşinin en ufak yüzü asılsa evliliğini sorgulamaher gün bizdeydi şimdiyse ailemi görmek iste- ya başlar ya da yapışık ikiz gibi yaşayacaklarını samiyor. Evlenmeden önce her dakika mesaj atar- nanlar, bu imkânsızın olmadığını görünce ciddi
dı, bırak aramayı eve geldiğinde hatırımı bile sor- güven sorunları yaşar.
muyor. Evlenmeden önce tüm boş vakitlerini be“Kadın /adam dediğin şöyle olmalı” gibi söylemnimle geçirirdi, şimdi varsa yoksa arkadaşları. Ben
ler, karşı tarafın zihninde ilkin eşinin istediği gibi
üzülsem kalkıp gelen adam şimdi sırtını dönüp
olma çabalarına dönüşse de; bir noktadan sonra
horluyor. Görüyorsunuz ya, sonrası tarafların kabeni olduğum gibi sevmiyor, beni değiştirmek isbiliyetine bağlı. Oysa lafa değil davranışa bakıtiyor, beni bir kalıba sokmaya çalışıyor düşüncelelır. Lafla davranışlar örtüşmezse güven kaybı karine, devamında da “Sen kendine bak adam (kaçınılmazdır. Güven ancak olumlu davranışdın) dediğin de şöyle olur” gibi bir salları sürdürme kararlılığı, olumsuzladırıyla sürüp saygı, sevgi ve güven
Güven
rı törpüleme gayretiyle devam
kaybına neden olur.
ancak tutarlı,
eder. Çünkü evlilik yakınlık
İnsan aciz, eksik, hata yapan
kurmaktır; “Artık yalnız değitahmin edilebilir,
bir varlıktır. Eşi kalpte doğru
lim” dayanışmasıdır. “Hastalanırsam, sıkıntıya düşersem kestirilebilir ve sorumluluk yere koymamak, ona duyulan sonsuz güven de ilişkiyi
eşim var” yakınlığıdır. Bu
duygusu gelişmiş
imtihan hâline getirir. Eşinize
yüzden yakınlık ve dayanışkişilerin oluşturabildiği güvenin ama insanın nefsine
ma davranışları, tutarlı bir şeuyabilen, hata yapabilen bir yahistir.
kilde korunmalıdır.
ratılışta olduğunu bilerek güvenin.
Evlilik öncesi ya da sırasında verilen
İhanet, aldatma yıllar boyu oluşturulan güsözler, boyu aşan vaatler yerine getirilmediğinde de güven kaybı yaşanır. Tutamayacağımız ven duygusunu bir çırpıda yok edebilir. Çoğu evlisözlerden kaçınalım, verdiğimiz sözü de tutalım. lik bu sebeple biter. Bazen o güveni yeniden tesis
Tutmak istediğimiz hâlde gerçekleştirmediğimiz- etmek imkânsızdır, bazen de hata yapan tarafın
de sebebini uygun bir üslupla uzun uzadıya an- samimi pişmanlığı ve eşinin güvenini yeniden
latalım. Evli çiftlerin en büyük yanılgısı akıl oku- inşa etme gayretiyle evlilik yeniden toparlanır.
mak ve aklının okunmasını beklemektir. Konuş- O hâlde eşine, ona değer verdiğini göster; tebestuğumuz hâlde yanlış anlaşılabiliyorsak, konuş- sümle bak, sevdiğini söyle, sarıl, minik hediyeler
madan nasıl doğru anlaşılabiliriz?
al, sevdiği bir şey yap, onun duymasından rahatEşinden sakladığın, fakat eşin dışındakilerle paylaştığın bir sır eninde sonunda eşin tarafından
duyulacak, önemsiz saydığın bir yalan bir gün ortaya çıkacak. Günü kurtarmakla evlilik yürümez.
Dürüst olmak, doğru aleyhinde bile olsa söylemek kişiyi güvenilir kılar.
Evlilik öncesi kurulan hayaller de evliliği zora sokan şeylerdendir. Evlilikten beklentiler ne kadar
sız olacağın davranışlardan kaçın, dürüst ol, dozunda kıskan, eşine vakit ayır, verdiğin sözleri tut,
tutamadığında sebebini açıkla, sözlerin ve davranışların tutarlı olsun, sadakate önem ver, ahlaki
çerçeveni koru, daima güven mesajları ilet, üzerine düşen sorumlulukları yap, yardım öner, derdini dinle, mutluluğunu ilk ona duyur… Kısacası emek ver eşine. Evliliğinizin sevgi, saygı ve güvenle sürmesi dileğiyle.
söyleşi
26
Merve Gül Olgun
Bekir Develi İle Söyleşi
Bizi biz yapan
değerleri kendine
has üslubu ve
samimiyetiyle
yoğurarak yüzlerimizde tebessümler oluşturan, mizah
sever sunucu Bekir
Develi ile Diyanet
Aile Dergisi okuyucularımız için keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…
“Olmadığınız bir şeye evrilmeye
çalışmak sizi hem samimiyetsiz
yapar hem de inandırıcılığınızı
kaybedersiniz”
Ekranlarda izlemekten keyif aldığımız Bekir Develi’nin
“ailemizden biri olarak” görülmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben yapılan her şeyde samimi olunması gerektiğine inanıyorum. Zira izleyiciler önce samimiyet bekler, sonra izler
sizi. Olmadığınız bir şeye evrilmeye çalışmak sizi hem samimiyetsiz yapar hem de inandırıcılığınızı kaybedersiniz.
Ben olduğum gibi görünmeye gayret ettim hep. Belki de
bundandır izleyicinin teveccühü.
Verdiğiniz röportajlarda “sıfırdan başlayarak bugünlere gelme” şeklinde bir hayat hikâyeniz var... Öncelikle okuyucularımıza hatırlatmak adına nasıl bir aile ortamında doğdunuz, yetiştiniz; ilham aldığınız birileri
var mıydı?
Ben yedi çocuklu bir ailenin altıncı ferdiyim. Rahmetli babam terziydi. Almanya’da ufak bir terzihanesi vardı. Annemle birlikte orada çalışırlar, nafakamız için mücadele ederler-
di. Babam hemen hemen tüm boş vaktini yaşadığımız şehirde bulunan caminin hizmetlerine ayırırdı. Kuran okumayı, namaz kılmayı o camide
öğrendim. Avrupa’nın ortasında Müslüman gibi
yaşamayı hep o camide öğrendim. İlk ilham aldığım kişi elbette rahmetli babamdı. Ani bir kararla 1987 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptığımızda babamı kaybettim. Sonrasında zorlu bir
hayat ve var olma mücadelesinin içinde elbette
ilham aldığım başka kişiler de oldu hayatımda.
Mesela ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Hüseyin Özoğul. İyi cümle kurmanın ve cepte kelime
biriktirmenin ne kadar önemli olduğunu o anlattı bana. Maişet derdi ile küçük yaştan beri çok
farklı işlerde çalıştım. Gömlek atölyesinde ütücülük yaptım, simit sattım, radyoda spikerlik yaptım, kuyumculuk yaptım. Sözün özü eğitimini aldığım Almanca öğretmenliği hariç bir sürü alakasız işlerde çalıştım bugünlere gelene kadar.
Bugüne kadar 16 ülkede 800’ün üzerinde sahne gösterilerinizle, Türkiye’de ve dünyada
“dinî mizah” veya “dinî içerikli mizah” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden birisiniz...
Bu nüktedan yönünüzü ilk kim keşfetti?
Zannediyorum arkadaş çevrem ve ailem… Annem çok gülerdi camide başıma gelen tuhaf şeylere. Evimiz caminin hemen karşısında idi. Hâlâ
da öyle.
Kimseleri yargılayıp eleştirmeden, hayatın içinden, -bizden- seçtiğiniz konularla nükteli ‘nokta
atışlar” yapmak ve bu sayede insanları güldürebilmeyi başarmak oldukça zor bir iş şüphesiz…
Bugün argo ve küfür kullanmadan sergilediğiniz oyunlardan, beslendiğiniz kaynaklardan bahsedelim biraz da…
İnsanlar gördüklerini anlatırlar ve sadece bildikleri konuların mizahını yapabilirler. Çocukluğumdan beri hep muhafazakâr çevrede yetiştiğim
için ben de oradan beslendim. Namaza ilk başladığım zamanlar hep namazın içinde başka şeyler
düşündüğümden hangi rekâtta olduğumu unuturdum. Hutbede uykum gelir, sabah namazlarında abdest almakta zorlanırdım. Zamanla fark ettim ki, bu sadece bana özgü bir durum değilmiş.
Ve aslında ağlanacak bu ve buna benzer hâller
içinde de ciddi bir mizah saklıymış. Ben onları
bulup çıkardım, şimdi de anlatıyorum.
Hem tek kişilik gösterileriniz hem de sunuculuk yaptığınız gezi programları ilgiyle takip
ediliyor... Peki, siz kendi izleyici kitlenizi nasıl tanımlıyorsunuz, kimlere hitap ettiğinizi
düşünüyorsunuz…
TV programımın herkese ve her yaş grubuna hitap ettiğini düşünüyorum. Zaten analizler de
bunu gösteriyor. Ama sahne gösterilerim daha
çok muhafazakâr çevrede ilgi görüyor. Hayatında hiç camiye gitmemiş, vakit namazı kılmamış
birini güldürebilmem zor. Namaz kılmayan birine namazda yaşanan vesvese olayını nasıl anlatabilirsiniz ki.
Gelelim şu anki projeniz olan gezi belgesel
programına… Yeni yılda da ülkeleri keşfetmeye devam edecek miyiz? Bekir Develi’nin mizahi bakış açısıyla “Keşif Zamanı”; ülkelerin
genel kültürel özellikleri dışında bizlere neler
anlatmak istiyor?
Keşif Zamanı bu yıl da devam edecek inşallah.
Keşif Zamanı, aslında net bir vaatte bulunan bir
program değil. Daha çok ‘ya işiniz yoksa bir gezdirip geleyim mi sizi’ modunda bir akışı var. Keşif Zamanı bir ülkeye gider, sabah otelden çıkar
ve yurdum insanının ilgisini çekebileceğini düşündüğü her şeyi çeker ve gelir. Giriş, gelişme
ve sonuca sıkıştırılmış şeyleri ben sevemedim.
Her şey seyrinde aksın ve program yapıyormuş
gibi değil de bizzat geziyormuş gibi olsun istedim programım. Ve öyle de oldu sanırım.
İslam’ın izlerini sürdüğümüz yerlerde ve ülkemizde bugün, İslam’ın toplumsal ve kültürel yaşantılarımıza kattığı güzellikleri yeterince yaşayıp yaşatabiliyor muyuz sizce?
Bunun en açık örneklerine ben Bosna’da rastladım.
Ecdadın İslam sancağını nerelere ve ne şartlarda
taşıdığını görmek insanı olgunlaştırıyor. Kitaplar
çok şey anlatırlar ama mesela Conkbayırı’nda hafif yağmurda hâlâ burnunuza gelen o kan kokusunu veremezler. Ya da Saraybosna’da ezan okunurken, o müezzinin sesindeki hazin titreyişi anlatamazlar. Gidip görmek gerek. Düşünmek ge-
söyleşi
28
rek. Ders ve ibret almak gerek. Her şeyden öte
nasıl gezileceğini de bilmek gerek.
Sosyal medyada yer verdiğiniz bir mesajda
“Ailesini ve çocuklarını ihmal eden tüm erkekleri ahlaki kanunların bana verdiği yetkiye dayanarak “yarı koca” ilan ediyorum.” şeklinde mizahi bir ifadenizi okuduk. Siz peki,
o kadar yoğun iş temponuz arasında ailenize çocuklarınıza vakit ayırabiliyor musunuz?
Beni benim silahımla vuracaksınız demek ha?
Bana sorarsanız evet ayırıyorum ama oğullarıma sorarsanız tabii ki hayır. Onları doyurmak ne
mümkün, hep gezelim birlikte olalım istiyorlar
ancak hayat işte... Ne mümkün... Ben gidip gördüğüm güzel yerleri aklımda tutup tatillerde onları da oralara götürerek vicdanımı biraz rahatlatmaya çalışıyorum ama onların açısından tatmin edici oluyor mu, açıkçası bilmiyorum. Gittiğim her yere, yüreğimde onları da götürüyorum
desem bunu da eşim yemez. Bu soruyu geçelim…
Mutlu bir aile yuvasının temel yapı taşları diyebileceğimiz “değerler” size göre nelerdir?
Bence kız çocukları bebekle, erkek çocukları da
arabayla oynamalı. Evde görev paylaşımı da fıtratlar dikkate alınarak yapılmalı. Biri diğerinden
rol çalmaya başladığında işler karışıyor zira. Al-
lah rızasının gözetildiği yuvalarda inşallah sorun
çıkmaz. Eşler anlaşamadıkları konularda Kur’an’a
baksalar sanki daha verimli olur gibi düşünüyorum. Fedakârlık ve özveri olmadan günümüzde
hiçbir şey mecrasında yürümüyor. Ne verdin de
ne istiyorsun diye soruveriyorlar adama.
“Dünyada cenneti görmeniz mümkün değil
belki… Ama çocuğunuza dönüp bakabilirsiniz arada bir…” sözlerinizden çocuklarınıza
duyduğunuz sevginin ne kadar özel olduğunu hissedebiliyoruz… Dinî ve ahlaki değerlere bağlı bir çocuk yetiştirebilmek adına, ailelere düşen sorumlulukların neler olduğunu
düşünüyorsunuz?
Önce anne baba yaşayacak. Çocuğa namaz hocası almakla bitivermiyor işler. Vakit namazlarını mümkünse çocuğun görebileceği yerde eda
edecek. Sabah namazlarını çocuğun odasında kılacak. Kılacak ki, çocuk uykusunda belki sağından solunda dönerken görecek o anne babayı
secde ederken. Kendisinin yapmadığı hiçbir nasihatin çocuğa tesir edeceğine inanmıyorum. Çocuğunun namaz kılmasını istiyorsan, namaz kıl.
Oruç tutmasını istiyorsan, oruç tut. Adam gibi
adam olmasını istiyorsan, adam ol. Kâfi… Gerisini Mevla’m tamamlayacaktır inşallah.
Son olarak Diyanet Aile Dergisi okuyucuları
için neler söylemek istersiniz?
İnsanları memnun etmek zor zanaattır. Alırken,
verirken, severken, özlerken, çalışırken ne yaparsanız hep Allah için yapın. İnsan nankördür zira.
Ama siz baştan Allah için yaparsanız yaptığınız
şeyi yarın değer verdikleriniz sırtlarını döndüklerinde ‘Ben zaten senin için yapmıştım Rabbim’
der üzülmezsiniz. Ah Muhsin Ünlü ’nün veciz bir
sözünü hatırlatarak bitirmek isterim;
İnsan acizdir, muhtaçtır; fazla artistlik yapmamalıdır. Vesselam.
hayatın içinden
29
Gülşah Nezaket Maraşlı - Yönetmen-Yazar
Diziler
Aile İçi İletişimi
Nasıl Etkiliyor?
A
rtık diziler, eski mantığından oldukça
uzaklaşmış bir şekilde yürümektedir. Eskiden dizilerin içerikleri, kanallar tarafından sıkı bir denetimden geçirilir, aile yapısına,
kültür ve geleneklere aykırı bir sahnenin, bir konuşmanın geçmesi istenmezdi. Şimdilerde bu
özdenetim maalesef yok. Ve konular alabildiğine uçlarda seyrediyor. Tıpkı Hollywood yapımı
izler gibi televizyonlarımızın başında dizi izliyoruz. Peki, bu dizilerin geleneksel aile yapımıza
getirdiği yıkımlar nelerdir?
Bu yıkımın etkilerini bulabilmek için öncelikle
dizilerimizin içeriklerinde nelerin değişime uğradığını sağlıklı bir şekilde tespit etmek lazımdır.
Öncelikle dizilerde modellenen ve insanımıza
rol model olarak sunulan aile yapısına göz atmalıyız:
Son yıllarda çekilen dizilerde görülen aile yapıları, öncelikle karmaşık bir ilişki ağı içerisine
oturtuluyor. Bu karmaşıklık, hikâyelenen ailenin önce kendi içinde baş gösteriyor. Aile fertleri, genellikle birbirinden
bağımsız bireyler olarak
hareket eden kimselerden oluşuyor.
Anne-baba arasında çocukların dahi ulaşamayacakları bir uçurum olu-
yor, ebeveynler birbiriyle anlaşamayan, birbirlerinden intikam almaya çalışan yahut birbirlerini
üçüncü bir şahısla aldatan kişiler olarak resmediliyor. Yahut da ebeveyn, kendi aralarında iktidar, güç, para, otorite savaşı içinde bulunuyor.
Onların bu hırsları, başta çocukları olmak üzere tüm aileyi etkiliyor; amaç, senaryoda bir çatışma kurgulamak, seyircinin dikkatini diri tutmak.
hayatın içinden
30
Yine dizilerde görülen genç ve çocuk bireyler
“kendi başlarına iş çevirenler” olarak, ebeveynlerinden devraldıkları para-güç-otorite savaşlarını dizideki diğer genç karakterlere uyguluyor. Buna, genç birey kendi çapında bir çete
kuruyor da diyebiliriz rahatlıkla. Çünkü aileden kalma bu gücü sınırsız kullanan genç birey, diğer genç bireyler arasından ister istemez
sıyrılıyor, hepsinin üzerinde otorite oluyor; elbette bu otoritesini, başını sürekli belaya sokarak kullanıyor.
Aile büyükleri dizinindeki karakterlere gelirsek, bunlar da genellikle işten ve paradan el
ayak çekmiş, tüm sorumluluklarını evlatlarına
-ailenin ebeveyni olarak önde görülen karakterlere- devretmiş, kendi köşelerine çekilmişler, kendi elleriyle oluşturdukları devasa güç
canavarının dişleri arasında sıkışmış torunlarının problemlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.
Dizilerdeki yan karakterlere baktığımızda da
bunların, sürekli ana karakterlerin başına bela
olan, onları sıkıntılara uğratan varlıklar olduğunu görüyoruz.
Şimdi gerçek aile yapımıza baktığımızda, önümüze konan bu dizi karakterleri menüsünden
hangisi gerçekçi?
Elbette hiçbiri...
Ancak toplumumuzda genç bireyler bunun ne
kadar farkında?
Hemen hemen hiçbiri!
Gençlerimiz, dizilerle önlerine konulan karakterleri “rol model” olarak benimsiyorlar, kendilerini hayata bu uydurma senaryoların içinde hazırlıyorlar.
Bunun göze çarpan ilk alameti, giyimlerinde-
ki değişiklikler oluyor. Neredeyse hemen hepsi dizi karakterleri gibi giyinmeye çalışıyor, hangi dizi tutuyorsa -ya da tutuyor diye lanse ediliyorsa- o dizinin ağzıyla konuşmaya başlıyorlar.
Bir dönem genç kızların, çok izlenen bir gençlik dizisindeki gibi kol çantalarını bileklerine asmaları bunun son zamanlarda yaşanan örneklerindendir.
Bunun aileye olan yansımasına baktığımızda, anne-baba birden çocuğunun dış görünümündeki değişikliğe adapte olmaya çalışıyor, çünkü yeni imajıyla kendini göstermeye çalışan bu genç
birey, kendi elleriyle yetiştirmeye çalıştıklarından
bambaşka bir görünümle karşılarına çıkıyor. Aile, bu
değişikliğin okul çevresinden kaynaklandığını düşünüyor önce. Geçer, diye bekliyor. Amma geçmiyor,
çünkü dizilerin arkası gelmiyor. Genç bireyin dış görünümünün yanında bu kez de konuşmaları, hâl ve
hareketleri değişiyor. Bu kez aile, bu “yeni evlatlarına” alışmaya çalışıyor. Oysa durum, onların şaşakalmalarından daha vahim boyutlarda.
Çünkü artık kimse normal bir birey olmak istemiyor…
Herkes çok yakışıklı delikanlı olmak istiyor. Herkes
dayanılmaz güzel kız olmak istiyor. Herkes müdür
olmak istiyor. Herkes havuzlu villada oturmak istiyor. Herkes çok pahalı giyinmek, herkesten el pençe
divan derecesinde saygı görmek, avuç avuç para saçmak, paranın hesabını yapmamak istiyor.
Lakin gözlerini hayatın gerçeklerine açtıklarında durumun hiç de dizilerdeki gibi olmadığını görünce,
işte o zaman ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Ama aile
ve fertler arasındaki iletişim, belki de geri dönülmez
şekilde kopmuş oluyor.
Dizilerde görülen genç ve çocuk bireyler
“kendi başlarına iş çevirenler” olarak,
ebeveynlerinden devraldıkları para-güçotorite savaşlarını dizideki diğer genç
karakterlere uyguluyor.
hayatın içinden
32
Didem Saatçi
Evcil hayvanınız varsa...
Ç
ocukluğuma dair en güzel anılarımdan biridir, alt komşuda tanıştığım küçük siyam
kedisi. Koyu kahverengi tüyleri, siyaha
boyanmış kuyruğu ve kulakları. Bazen naif bazen
hırçın bakan masmavi bir çift göz.
Çocuk yaşta tanıştığım bu kedi, hayatımda ilk
defa evcil bir hayvanla iletişim kurmanın ne demek olduğunu tattırdı bana. Oyun oynamayı, bildiğim çocukça oyunları ona uyarlamaya çalışmayı ve en önemlisi beni hiçbir karşılık beklemeden sevdiğini göstermesi.
Eğer evinizde bir evcil hayvanınız varsa ne demek istediğimi çok iyi anlamışsınızdır. Aradan
zaman geçti ve küçük siyam kedisi ile dostluğumuz her geçen gün daha da pekişti. Eve bir
kedi almak için annem ve babama baskı yapma-
ya başladık ben ve kız kardeşim. Ama onlar da
çoğu anne baba gibi evin içinde bir kedinin bizimle yaşama fikrine pek sıcak bakmadılar. Tüylerini dökebilirdi, evde çocuk vardı, hastalık yayabilirdi. Mikropları evin içine davet edebilirdi.
Tevafuk bu ya, bizim kedi isteğimizin üzerinden
kısa bir süre geçmişti ki, ailece bir aile dostuna
oturmaya gittik. Kapıdan girer girmez siyah bir
kedi kapının yanında bizi karşıladı. İsmi Pembe
olan bu kedi benim ve kız kardeşimin hemen
dikkatini çekti. Büyükler salona, evdeki çocuklar
başka bir odaya geçti. Pembe ile başlayan iletişimimiz kısa sürede yol aldı. Evin hanımı kediyle olan yakınlığımızı görünce, anneme, eve neden bir kedi almadığımızı sordu. Annem kendine göre gerekçelerini sıraladı. Evin hanımı duru-
mun hiç de görüldüğü gibi olmadığını anlatmaya başladı. Zamanında yapılan aşılar, düzenli olarak gidilen veteriner kontrolü, hastalık bakımı sayesinde evin içine bir zararı olmadığını söyledi.
Üstelik evin içinde herkesin en iyi arkadaşı olduğunu, ergenlik dönemindeki oğlunun bütün hırçınlığını yatıştırdığını da ekledi sözlerine. Eve bir
kedi aldığımızda ne demek istediğini anlayacağımızı söyledi. Aradan uzun bir zaman geçti. Çocuklar çocukluğu bırakıp büyümeye yüz tuttuğu
vakitlerde hayatımıza girdi “Karamel.”
ken dikkat edilmesi gereken noktaları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
Onu her zaman kontrol eden bir veteriner hekiminiz olmalı.
Aşıları düzenli olarak yapılmalı.
Bakımına özen gösterilmeli.
Bunları düzenli bir şekilde not aldığınız bir defteriniz olduktan sonra gerisi daha kolaylaşmakta.
Evinde evcil bir hayvan olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, bir evcil hayvanın insana kattığı
Bembeyaz tüyleri, pembe burnu, patileri ve ku- çok şey var: Her şeyden önce o size ciddi anlamda
lakları ile kuyruğunun üzerindeki karamel ren- bir arkadaş oluyor. Sizi karşılıksız seviyor. Bazen
giyle hem adını aldı hem de hayatımızdaki yeri- ilgi istemiyor değil. Sizi saatlerce dinleyebiliyor.
ni. Henüz elli günlüktü. Yürümeyi bile pek bece- Ne sözünüzü kesiyor ne de size muhalefet ediremiyordu. Ama ilginç bir şekilde bütün ailemi- yor. Kimi zaman dert ortağınız olduğu gibi kimi
zaman da eğlence arkadaşınız oluyor. Onunla kozin neşe kaynağı oldu birden bire.
Eve gelen ilk olarak Karameli, aramaya başladı. ridorda ya da dışarıda oyunlar oynamak size hareketlilik sağlıyor. Bu
Nereye
saklanmıştı?
Bizimle eğlendiği neşe Bizimle eğlendiği neşe saatleri, koridorda da doğal olarak egzersiz yapmanıza neden
saatleri, koridorda bir
bir
topla
birlikte
koşusu,
“Karamel”
diye
sesoluyor. Aynı zamanda
topla birlikte koşusu,
“Karamel” diye seslen- lendiğimizde kapının aralığından başını uza- negatif enerjinizi alıyor. Ona dokunduğudiğimizde kapının aranuzda parmaklarınızın
lığından başını uzatı- tışı… O artık ailemizin bir parçası olmuştu.
ucundaki negatif enerşı… O artık ailemizin
ji, tüyleri aracılığıyla
bir parçası olmuştu. Bizimle birlikte çıktığı yolculukta arabanın en serin uçup gidiyor. Bazen aile içindeki gerilimin bile
tarafını bile kimseye bırakmıyordu. Çünkü onu azalmasına neden oluyor.
hem yol alıyordu hem de sıcak. Mecburen ara- Her şeyin temelinde yer alan muhabbet sevdası,
banın en serin ve rahat yeri Karamel’e ayrılmıştı. hayvanlarla da aramızda olmalı. Yaratandan ötüEvcil bir hayvanınız varsa çok şanslısınız bence. rü onları sevmeliyiz. Evcil bir hayvanınız varsa
Ev hayatınıza ortak olan evcil bir hayvanla yaşar- evinizde, siz de şanslı olanlardansınız.
gurbetten
notlar
34
ir önceki sayımızda
Almanya’ya
göçün
parçalanmış
aileler
sonucunu doğurduğuna değinmiştik. Bu sayıda aile parçalanmalarının nasıl bir göç
toplumu ortaya çıkardığını anlamayı kolaylaştırmaya çalışacağız.
Bir insanın bebeklikten yetişkinliğe kadar aldığı
eğitim; anne-baba, okul veya çevrenin teker teker gayretlerinin değil, kollektif bir çabanın sonucudur. Bu çabanın en önemli aktörleri ise anne
ve baba veya onun yerini alacak yetişkinlerdir.
Çocuk görerek, hissederek, deneyerek öğrenir.
Anne ve baba gibi onun her an en yakınında duran yetişkinler de bu esnada yol gösterir; onun
tecrübelerini bilgiye dönüştürmesini ve bu bilginin yeni bilgilerle beslenmesini sağlarlar. Öğrenme sürecinin hızı, yetişkinlerin bu gayretlerine
bağlı olarak artar veya azalır.
Öğrenme süreçlerinde durum, göç toplumlarında diğerlerinden farklı değildir. Ancak Almanya
ve diğer Avrupa ülkelerine göç eden Türk insanının, çağımız insanını bekleyen sorumluluk ve sınavlardan başarıyla çıkmasını sağlayacak bir eğitim vererek çocuklarını desteklemeleri ve onları
diğer yaşıtları ile aynı şartlarda büyüyerek bu yarışta yer alabilecek duruma getirmeleri, göçmen
olmayan ailelere nazaran daha zor olmaktadır.
Zira yerleşik toplumlarda çocuğun ihtiyaç duyduğu ilgi, sevgi ve deneyimleri ona verebilecek ve
onunla hayatı paylaşabilecek insanların oluşturduğu çevre daha donanımlı ve yerleşik bir çevredir.
Ayten Kılıçarslan - Pedagog
Anne babanın kapatamadığı alanları diğer akrabalar, kurumlar ve çevre üstlenebilmektedir. Ancak göçen toplumlar, geniş ailenin bütün fertleri
ile bu göçü yaşamadıkları ve kurumsal yapıyı tanımak ve ondan yararlanmakta geciktikleri için
bu çevrenin oluşması zaman almaktadır.
Nitekim Almanya’da yaşayan birinci ve ikinci nesil Türkler, bir yandan yerlileşmeye çalışırken, diğer taraftan da Türkiye‘de arkalarında bıraktıkları aile fertlerine destek çıkarak bir nevi vicdani
borçlarını ödemiş, ancak kendileri ve çocuklarının ihtiyaç duydukları sevgi ve ilgiyi onlara verecek çevrenin eksikliğini en az iki nesil yaşamışlardır.
Para kazanıp bir an evvel dönmek ve akrabalara destek olabilmek için arı gibi çalıştıkları ve çocuklarıyla ilgilenemedikleri dönemde, başları sıkıştığında sığınabilecekleri birden fazla seçeneklerinin olmaması, onları daha fazla “gurbet“ psikolojisine ve yalnızlığa itmiştir.
Çocuklar, ninni ve masal dinlemeden, akşamları yatağa giderken kendilerine kitap okunmadan
büyümüşlerdir. Hâlbuki bu eylemler hem ailedeki yakınlaşmayı artıran, sevgiyi ve paylaşımı güçlendiren, hem de zihinsel gelişimi destekleyen
faaliyetlerdir. Gündelik hayat içinde az sayıda kelime ile anlaşan ve sadece ihtiyaçları gidermek
üzere konuşulan bir dil kullanarak günde en fazla 150-300 kelime ile iletişim kuran kuşaklar, böylece giderek kelime, duygu ve düşünce hazinelerinin fakirleştiğini fark edeceklerdir.
Ailelerin parçalanması, dönmek ve kalmak arasındaki belirsizliklerin yaşandığı yıllara yayılan
göç tecrübesi, böylece sadece psikolojik
değil, zihinsel, kültürel ve duygusal bir zayıflığın müsebbibidir. Asırlardır farklı kuşakların birbirine aktardığı bir kültür birikimi, bu göç ile duraklama devresine girecektir.
Özellikle çocuk eğitiminin sadece annenin omuzlarına yıkıldığı ve hayatın gerçek anlamda paylaşılmadığı çok sayıda ailede, ciddi depresyon belirtilerinin görülmesi ve çocukların Türkiye’de yaşayan
yaşıtlarına göre daha içine kapanık, daha az konuşkan, daha az katılımcı olmaları bundandır.
Özellikle üçüncü nesilden sonra bu probleme karşı tedbirler üretme ve açığı kapatma çabalarının
daha belirginleştiğini görüyoruz. Artık yeni nesil,
anne ve babaya biçilen klasik rolleri değişime uğratıyor. Anneler çalışma hayatına ve evde paylaştığı sorumluluklara ilaveten ev dışı sosyal etkinliklerle çocuğun daha aktif ve dinamik katılımcılığına
katkı sunuyorlar. Babalar da sorumluluklarını çalışıp para kazanmak ile sınırlı görmüyor ve hem ev
işlerinde sorumluluk paylaşmayı, hem de çocuğuyla ilgilenmeyi, mutfak da dâhil her alanda çocuğu
ile birlikte vakit geçirmeyi tercih ediyorlar. Bu yeni
aile modeli, daha fazla iletişimi, daha fazla paylaşımı ve daha fazla ortak etkinliği önceliyor.
Artık babalar, çocuğunun büyümesine şahit olmak, onun gelişmesinde sorumluluğu paylaşmak,
baba olmanın zevkini tadabilmek ve uzaktan değil,
içerden takip etmeyi ve müdahil değil, dâhil olmayı tercih ediyorlar.
Yerleşik hayata geçmeye başlayan Türkler, şimdiye kadar çocuklarına yeterince sunamadıkları ilgi,
sevgi ve öğreticilik vazifelerini başka kişi veya ku-
rumların üstlenemediğini görerek, yeni bir aile anlayışı ile yeni bir üslup geliştiriyorlar. Bu aile modeli, cinsiyete değil, zaman ve kabiliyet ekseninde
paylaşıma, bir bütün olarak hayata ve çocukla birlikte geleceğe hazırlanmaya önem veren yeni ve
modern bir aile modeli. Bu aile modelinde çocuk,
misafir gelince geç saatlere kadar uyanık kalmıyor.
Zamanında yatağına gidiyor ve yatağı başında ona
annesi veya babası tarafından kitap okunuyor.
Anne veya baba kendi aralarında paylaşarak her
iki dilde de çocuğun kelime dağarcığını zenginleştirmesine özen gösteriyorlar. Ev ödevleri düzenli
Yerleşik hayata geçmeye başlayan Türkler,
şimdiye kadar çocuklarına yeterince sunamadıkları ilgi, sevgi ve öğreticilik vazifelerini başka kişi veya kurumların üstlenemediğini görerek, yeni bir aile anlayışı ile
yeni bir üslup geliştiriyorlar.
kontrol ediliyor. Almanya’da tartışma kabiliyetinin
aynı zamanda başarı göstergesi sayıldığı bilinciyle
her konuda çocukları da dâhil ederek ortak istişareler yapan anne ve baba, aynı zamanda çocuğun
tartışma kültürünü öğrenmesine katkı sağlıyorlar.
Evde kararlar konuşularak alınıyor.
Elbette bu aile modeli özellikle bilinçli ve orta düzeyde eğitim almış, kendisini geliştirmeye hazır ailelerin seçtiği ve giderek yayılan bir model olmakla birlikte henüz çoğunluğa yansımış değil. Ancak
bu aile tipinin, parçalanmış aile gerçeklerinin etkilerini ortadan kaldırmaya çalışan, daha çağı yakalamış bir aile modeli olduğu kesin.
evimiz
36
Merve Gül Olgun
SADE-CE
ÇİÇEK
YETİŞTİRME ÜZERİNE
Ç
içeklere, doğaya âşık nice ömürler vardır ki ‘ölmek’ üzere olan kurumuş saksılara dahi yeniden ‘hayat’ vermenin mutluluğunu yaşarlar ve bu duyguyu çok az şeye
değişirler… Nice asude ömürler de vardır ki başarısız çiçek yetiştirme serüvenlerinin sayısını
unutmuş dahi olsalar asla pes etmez; mis kokulu çiçeklerin duygu dünyasında gezinmeye
devam ederler… Sizlere çoğunluğun oluşturduğu ikinci gruptan seslenen biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, yaratılışımızda sahip olduğumuz saflık ve temizliğin nişanesi olan bu
sevgi, bundan yüzyıllar önce de kültür ve medeniyetimizin en güzel değerlerinden bir tanesiymiş… Zira başta Fatih Sultan Mehmet gibi
“cihan hükümdarları” olmak üzere tarihimizde
öne çıkmış pek çok abide şahsiyet, çiçek yetiştiriciliği ve kültürü ile uğraşmış; bunların bakımlarını bizzat üstlenerek deruni zevk ve ruh-i gülizarlarını bir kez daha ortaya koymuşlar...
Çiçeklerin dilinden…
Gözlerimize ve gönüllerimize hitap eden bu sanatı, doğayla iç içe olmuş ve çiçeklerin diliyle
konuşmuş ecdadımızın deyim ve atasözlerinde de görebilmek mümkün… Zira o zamanlarda babalar ailelerine ‘gül gibi bakar’, eşler ‘gül
gibi geçinir’, birbiri ‘üstüne gül koklamaz’, evler ‘çiçek gibi temiz’ olurmuş… Çocuklarsa ‘el
bebek gül bebek büyür’, ‘dikensiz gül olmadığını’ herkes bilirmiş... Yine o eski zamanlardaki şirin Anadolu kasabalarında, evlerin yola ba-
alıcı renkleriyle bakmaya bile doyamayacağımız
“birbirine sımsıkı sarılmış” tomurcukların, gonca
güllerin gün gün açılış “seremonisini” seyretmek
hangimizin yüreğine dokunmaz ki! İşte dünyanın en güzel uğraşlarından bir tanesi sayılabilecek bu ‘sanatın icrası’, öncelikle kalplere işlenmiş -inceden- bir sevda masalını; sonrasında
ise ‘minimal annelik içgüdüsüyle severek yaptığınız’ düzen ve özen isteyen bir bakımı gerekli
kılar… Gerçi biz gibilerin tam manasıyla hakkını
veremediği bu bakım ile komşumuz Fatma teyzenin balkonundaki cıvıl cıvıl renkleri, baş döndüren kokularıyla doğa manzaralı bir ‘panoramayı’ andıran açelyalarını, camgüzellerini, hercai menekşelerini karşılaştırdığımızda, onun mükemmel yetiştiriciliğine özenmemiz işten bile sayılmıyor! Zira bu bakımları düzenli bir şekilde devam ettirebilmek, uzaktan göründüğü gibi kolay
olmuyor; toprağından suyuna, ortamın neminden, sıcaklığına varıncaya kadar ilgi istiyor.
Mevsimler geçse de üstünden, bu ev seni
unutur mu sevgili çiçek…
kan cephelerinin rengârenk çiçeklerle donatılması ‘burada evlendirecek kızımız var’ anlamına gelirmiş. Genç kızın münasip bir kısmeti çıktığında ise saksılar arka odalardan birine taşınırmış. Geçmişte daha nice hatırlı duygular, sevdalar veya kırgınlıklar bu latif, pak dil ile görünür
hâle gelmiş ve gündelik söyleyişlerde yerini bulmuş ancak şimdilerde bu özel “iletişim aracı” ihmal edildiğinden yeni anlamlarla yüklü ‘çiçek dilini’ devam ettiremiyoruz.
Evlerimizin baş tacı “çiçek güzellemeleri”
Kendi ellerinizle ekip can suyunu verdiğiniz ve
her gün merakla ‘bir hareketlilik var mı’ diye başında nöbet beklediğiniz tohumcuğun; bir sabah
minicik üç yaprağı ile sizi selamladığını görmek
hangimizin gününe sevinç katmaz ki? Yine, göz
Kış ayları denilince aklımıza; dallarında tek tük
yaprakların sallandığı “iskelete dönüşmüş”
ağaçların veya beyaza, griye boyanmış bir tabiatın gelivermesi mümkün… Evet, bizler bu aylarda -görünüş itibariyle- canlılığını yitirmiş bir
doğayı teneffüs ediyor olabiliriz ancak içimizi ısıtacak rengârenk çiçeklerden, onların mis kokularından mahrum kalmamak için evlerimizde minik botanik bahçeler hazırlayabiliriz. Belki de ferahlatıcı etkisiyle minik bir limon ağacının kokusunu içimize çekebilir ya da seyrine doyumsuz
mor bir menekşenin, kıpkırmızı bir camgüzelinin
yapraklarını narince okşayabiliriz…
Aslında yaşadığımız mevsim, bulunduğumuz ortam nasıl olursa olsun “canlı” bir çiçek yetiştirebilmek, öncelikle kendi içimizdeki sevgi filizlerini yeşertebilmemizle mümkün... Bu filizler büyüyüp bir gün çiçek açmaya başladığında, artık ellerimizle büyüteceğimiz bu canın sorumluluğunu
almaya hak kazanmış sayılabiliriz…
saadet asrının
hanımları
38
Elif Erdem - Diyanet İşleri Uzmanı
İSLAM’A ADANMIŞ BİR ÖMÜR:
ÜMMÜ
SELEME
(R.A.)
“Kimin başına bir musibet gelir de Allah Teala’nın emrettiği gibi ‘Biz
şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Allah’ım! Musibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden daha hayırlısını ver!’ diye
dua ederse Allah mutlaka onun duasını kabul eder.” demişti Allah’ın
Rasulü. (Muvatta’, Cenâiz, 14.) Sevgili eşi Ebu Seleme’nin vefatıyla hüzne
boğulan Ümmü Seleme, bu duayla Rabbine sığınarak teselli bulmaya
çalışıyordu. Bugünlere gelmek hiç de kolay olmamıştı zira.
A
sıl adı Hind bint Ebu Ümeyye olan Ümmü Savaşı’nda aldığı yaranın etkisiyle hayatını kaySeleme, Kureyş’in Mahzumoğulları ka- betti. Bu olayla bir kez daha sarsılan Ümmü Sebilesine mensuptu. Rasulüllah’ın halası- leme, isyana kapılmayıp bir yandan sabırla
nın oğlu olan eşi Ebû Seleme ile birlikte, cahi- Rasulüllah’tan öğrendiği “Biz şüphesiz Allah’a ailiye toplumunu İslam’ın nuruna çağıran Hz. tiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.”, “Allah’ım! MuPeygamber’in davetine uyarak ilk Müslüman- sibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden
lardan olmuş, müşriklerin hedefi hâline gelmiş- daha hayırlısını ver!” sözleriyle dua ediyor, bir
lerdi. Beş yıl boyunca türlü eziyetlere katlandık- yandan da şöyle diyordu: “Ebu Seleme’den daha
tan sonra çareyi, Habeşistan’a göç eden ilk Müs- hayırlı kim olabilir ki?” (Muvatta’, Cenâiz, 14.) Dört çolüman gruba katılmakta buldular. Birkaç ay son- cuğuyla bu ilerlemiş yaşında, “müminlerin annera Mekkeli müşriklerin Müslüman oldukları ha- si” olmakla mükâfatlandırılacağını tahmin bile
beri üzerine heyecanla geri döndüklerinde hayal
etmemişti.
kırıklığına uğramışlardı. Zira müşriklerin
Hicretin dördüncü yılı şevval
baskısı daha da artmıştı. Rasulüllah,
Habeşistan’a
ayında Rasulüllah’la evlenen
daha kalabalık bir grubu dinlerini
Ümmü Seleme, ömrü boyunhicret eden ilk hanım
rahatça yaşayabileceklerini tecrüca ona hayırlı bir eş oldu.
be ettiği Habeş yurduna gönderolarak bilinen Ümmü SeleHayber ve Taif gibi pek çok
diğinde, Ümmü Seleme ve eşi
seferde kendisine refakat
me, Medine’ye yalnız başına
denizaşırı bu zorlu yolculuğa çıketmenin yanında Hudeybimaya tekrar talip oldular. İnançhicret eden ilk hanım olaye Anlaşması’nın oluşturdularını serbestçe yaşayabilmenin
ğu
gergin havanın dağıtılmarak da tarihe geçti.
huzuru, gurbetin acısını bir nebze
sında da Rasulüllah’ın en büunuttursa da bir müddet sonra yine
yük destekçisiydi. Tebliğ görevinmemleketlerine döndüler.
de de yalnız bırakmamıştı onu. Zaman
Birinci Akabe Biatı ve sonrasındaki gelişmeler zaman hanımlara imamlık yapmış, gerek kendi
müminler için yepyeni bir ümidin habercisi ol- sorduğu sorular gerekse mümin hanımlara aramuştu. Ümmü Seleme ve eşi, yaşamlarını bu cı olarak Rasulüllah’a ilettiği mevzular vesilesiydefa Medine’de devam ettirmek üzere oğulla- le müminlere dinî bilgilerin öğretilmesinde öncü
rı Seleme ile birlikte yola koyuldular. Ne var ki rol üstlenmişti. Hatta bazı ayetlerin onun sorduÜmmü Seleme’nin ailesi, kızlarının hicretine mü- ğu sorulara cevaben indiği nakledilmiştir. Yıllarsaade etmemiş, Ebu Seleme’nin ailesi ise oğul- ca birlikte olduğu, dünyevi ve uhrevi hayatını
ları Seleme’yi sahiplenerek onu annesinden al- kendisiyle şekillendirdiği eşini kaybettiğinde ise
mışlardı. Böylece Ebu Seleme yolculuğuna yalnız yüreğini derin bir hüzün kaplamış, “kazma sesledevam ederken Ümmü Seleme, yıllarca çektiği rini duyuncaya kadar” Hz. Peygamber’in vefat etsıkıntıların üzerine eşinden ve evladından ayrıl- tiğine inanamamıştı. (Muvatta’, Cenâiz, 10.)
manın acısı eklenmiş hâlde Mekke’de kaldı. GözRasulüllah’ın ilim ve terbiyesinde yetişerek dinî
yaşlarıyla geçen bir yılın nihayetinde oğluyla birilimlerde derinlik kazanan Ümmü Seleme valilikte hicretine izin verilince uçsuz bucaksız çölde
demiz, onun vefatından sonra da müçtehit kimyalnız başına yola çıktı. Böylece Habeşistan’a hicliğiyle inananlara yol göstermiş; naklettiği hadisret eden ilk hanım olarak bilinen Ümmü Seleme,
lerle 200 ila 1000 hadis rivayet eden sahabeler
Medine’ye yalnız başına hicret eden ilk hanım
(ashabu’l-miîn) arasında yerini alarak nebevi reholarak da tarihe geçti.
berliğin, nesiller boyu insanlığı aydınlatmasına
Huzurlu Medine toplumunda ailesiyle yeni bir katkı sağlamıştır. Yaşamı ve dini uğrunda gösterhayat kuran Ümmü Seleme’nin üç çocuğu daha diği fedakârlıklarla inananlar için örnek bir şaholdu. Yıllardır özlemini çektiği mutlu yaşantı- siyet olan validemiz, hicretin 62. yılında yaklaşık
ya nihayet kavuşmuştu ki Ebu Seleme, Uhut 84 yaşında hayata veda etmiştir.
geçmiş zaman
olur ki
40
Kamil Büyüker
kuş kadar evler
kuş evleri
K
ültürümüzde “yuva” mefhumu, sıcaklığı,
aidiyeti ihtiva eder. Bunun öncelikle temini, dünyada mekândır. Hayata atıldığımız andan itibaren “başımızı sokacak bir evimiz
olsun da” diye başlayan cümleleri hep kurmuşuzdur. Yuva, bir çatı altında hayatı idame ettirme,
sadece insanoğluna mı mahsustur? Elbette ki hayır. Gözümüzü çevirip kâinata baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz. Yuvasını ağzıyla taşıdığı çalı-çırpı ile bin bir meşakkatle ören kuşlar
bu âlemin ince işçileridir.
Medeniyetimizin zarif detayları
Osmanlı medeniyetinin mimaride belki de en
zarif detaylarından birisi kuş evleridir. Kuşlara da
ev mi yapılır demeyin. Zira onların da korunmaya, barınağa ve şefkate ihtiyaçları var. İşte ecdadımız burada da detayları unutmamış; korunmaya muhtaç serçe, kırlangıç, saka gibi kuşlara kimi
binaların dış cephelerinde çok zarif evler kondurmuşlardır. Türk mimarlık sanatının inceliğini ve
zarafetini yansıtması açısından çok önemli eserler olan kuş evleri, yaratılmış bütün canlılara karşı şefkat, merhamet ve koruma düşüncesi ile inşa
edilmişlerdir. Eski şehirlerimiz ve eski şehir hayatlarının anlatıldığı eserlerde insanların leylek,
güvercin, kumru, kırlangıç, serçe gibi hayvanlarla iç içe yaşadığını öğreniyoruz. Bu hayvanların
yuva yapmalarına, beslenmelerine yardım etmek
sevap, onları rahatsız etmek, öldürmek ise günah
sayılırdı. Sadece kuşlarla ilgili değil, pek çok hayvanla ilgili vakıflar kurulmuş, onların da bu şekilde varlıklarını devam ettirmeleri sağlanmış. Her
şeyin tekdüze vaziyet aldığı, betonlaşmanın sadece şehirleri değil, ruhları da kuşattığı günümüzde o zamanlardan bugünlere neleri yitirdiğimizi
daha iyi anlıyoruz.
İlk kuş evleri ve kuş evlerinin
başkenti İstanbul
Eski mimarimizde ve şehirlerimizde binaların
cephelerine kuş evleri koymak ya da evlerin cep-
helerini kuş evleri ile süslemek 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmış. Bugün sayıları gittikçe azalan kuş evlerinin en güzel ve muhteşem
örneklerini İstanbul’da yer alan muhtelif abidelerin cephelerinde görüyoruz. Hep büyük, cesametli yapılarda bu hususu görmeyebiliriz. Zira kimi
zaman bir çeşme üzerinde de zarif bir kuş evine
rastlayabiliriz. İstanbul, kuş evlerinin tek ve emsalsiz örnek şehirlerinden değil elbette. Kuş evlerinin örneklerini Doğubeyazıt, Tokat, Kayseri,
Niğde, Antakya, İzmir, Filibe, Tırnova gibi Anadolu ve Rumeli şehirlerinde de görmemiz mümkün. Sanat tarihçileri ve mimarlar, kuş evlerinin
İstanbul’dan mı İmparatorluk coğrafyasına yayıldığı yoksa taşradaki eski örneklerden ilham alınarak hassa mimarlarının elinde İstanbul’da mı
geliştiği noktasında bir bilgiye ulaşamamışlar.
Ancak ittifak edilen nokta şu ki; kuş evleri 19.
yüzyıl sonlarına kadar Türk sanatkârlarının maharetli ellerinde ince zevkin ve ustaca kompozisyonların eseri olarak millî mimarimizin ince bir
detayı hâline gelmiştir.
Kuş evlerinin detayları
Eski yapılarımızda üzerinde kuş evlerinin bulunduğu yerler çok değişiktir. Genellikle bunlar, binaların en çok güneş alan sert ve soğuk
rüzgârlarından mahfuz cephelerine, insan elinin
veya kedi köpek gibi hayvanların erişemeyecekleri yükseklikteki emniyetli yerlerine yerleştirilmiş yahut yapılmışlardır. Yağmur ve kardan korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin, konsolların altları tercih edilmiştir.
Hatta Üsküdar Ayazma Camii’nin hünkâr köşkün-
Türk mimarlık sanatının
inceliğini ve zarafetini
yansıtması açısından çok
önemli eserler olan kuş evleri,
yaratılmış bütün canlılara
karşı şefkat, merhamet ve
koruma düşüncesi ile inşa
edilmişlerdir.
de görüldüğü gibi, pencerelerin üstündeki tahfif
kemerleri içinde kalan boşluklar dahi kuş evi için
kullanılmıştır. Kuş köşkü ya da kuş sarayı, adına
layık bir biçim ve ölçüde yapılmış kuş evlerinin,
bazen süsleyici bir unsur olarak binanın muhtelif
yerlerinde de kullanıldığı görülmektedir.
Kuş evlerinin ya da köşklerinin
bugünkü adresleri
Bugün belki çoğu zaman yanından geçtiğimiz
ama dikkat etmediğimiz kuş köşkleri ya da sarayları, sayıları azalsa da mevcutları hâlâ mimarideki inceliğimizi ve zarafetimizi yansıtmaya devam ediyor. Bunlardan öne çıkan bazı kuş evleri şunlardır: 16. yüzyıla ait Süleymaniye, Bâlî Paşa
ve Tokat Ulu Cami kuş evleri, 17. yüzyıla ait İstanbul Yeni Cami, Niğde Kığılı Camii, Amasya
Sultan Beyazıt Camii, Hayrabolu Çorumi Mustafa Efendi Camii, 18. yüzyıla ait Amcazade Hüseyin Paşa Mektebi, Vezneciler Ragıp Paşa Mektebi, Ayasofya’da I. Mahmut Mektebi, Zeyrek’te
Şeb Sefa Hatun Mektebi ve sayamadığımız onlarca kuş evi ya da kuş sarayı... Gün gelip yolunuz düşerse, kuş evlerini -sakinlerini rahatsız etmeden- temaşa edebilirsiniz.
gülümseten
yazılar
42
Hasan Karaca
Eskiden Her Sey...
E
skiden her şey daha kötüydü. Bir kere wireless yoktu, hatta internet yoktu. Onu da
bırakın bilgisayarın kendisi yoktu. Bu nasıl
bir hayattır yahu. Dedemi düşünüyorum da, zavallı adam, ne yapıyordu acaba bütün gün. Kantır
yok, PES 2014 yok, hatta PES 1960 bile yok. Şimdi de bunların hepsi var ama dedem oynayamı-
yor. Yok, öğreteyim diyorum o da riskli. Kalkıp
dedemle Kantır oynasak kan ter içinde kalacak.
Eskiden her şey daha iyiydi diyor dedem. Mesela
yaşlıya saygı vardı diyor. İyi de, dedem bunu nereden bilecek ki? Dedem eskiden yaşlı değildi ki.
Şimdi de yaşlıya saygı var hem. Mesela ben dolmuşta yaşlılara yer veriyorum her zaman. Düşünüyorum da eskiden dolmuş da yoktu. Yani çok
eskiden. İnsanlar ata biniyorlardı. O da taş çatlasa bir beygir gücünde ya vardı ya yoktu. Şimdi
Ferrari bile var. Bir Ferrari kaç beygir eder orasını da siz düşünün artık. Ya da şöyle soralım: 320
beygir gücünde Ferrarisi olan bir kişiye kaç beygir zekât düşer?
Tabii dedemin böyle sorunları yoktu. Eskiden, diyor dedem, insanlar birbirlerine daha bir bağlıydılar. Bunu hep çok merak etmişimdir. İnsanlar
nasıl bağlı olurlar ki birbirlerine ve bu neden iyi
olsun ki? Mesela benim Fransa’da bir arkadaşım
var. Ona çok bağlıyım, feysten, vatsaptan, twittırdan. Sürekli bağlantı kuruyoruz. Eskiden, yani
bunlar yokken, insanlar nasıl bağlanıyordu ki birbirlerine? İple mi? Ama o zaman... Herhâlde dedem iyice yaşlandı.
Eskiden her şey daha kötüydü. Mesela ben dünyada yoktum. Bu da oldukça kötü bir şey zaten…
Ama dedem her şeyin daha iyi olduğunu iddia
ediyor. Örneğin eski bayramlar, diyor. Babası şeker getirirmiş, gıcır gıcırmış ambalajı; sarı, kırmızı, mavi renklerde. Büyüklerin elleri öpülürmüş,
onlar da başlarını okşarlarmış küçüklerin. Birlikte camiye gidilirmiş, bayram namazına. İyi de ne
değişti ki? Bazen dedemi anlamıyorum. Biz de
namaza gidiyoruz babamla. Güzel ambalajlı şekerler hâlâ var, hâlâ büyüklerin ellerini öpüyoruz... Bir tek baş okşama konusunda bir sıkıntım
var. Saçlarım bozuluyor. Jöleleyince de büyükler
bunu anlamayabiliyor. Ama eskiden jöle de yokmuş. İnsanların saçları rüzgâra göre düşermiş. Tamam, tarak varmış ama tarak da bir yere kadar.
Dedem limon sıkarmış saçlarına dursunlar diye.
Limon! Düşünebiliyor musunuz? Dikkat etmediğinizde milletin ortasında kafanızdan bir limon
çekirdeği düşebilir örneğin.
İyi ki eskiden yaşamamışım. Dedeme acıyorum bazen. Gençliğinde eğlenceli hiçbir şey yokmuş. Çanak çömlek patladı oynarlarmış. Bir de
körebe, bir de beş taş. Bu nedir yahu? Bir süre
sonra insan bıkmaz mı? Bıkınca yeni oyunları da
download edemiyorsun üstelik. Yani beş taşın
ikinci versiyonu hiç çıkmıyor. Hep beş taş, hep
beş taş. Üç gün beş gün tamam da sonuçlarını
feysten paylaşamadıktan sonra neye yarar.
Dedem zor bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmiş. Tamam, zor demeyelim de sıkıcı diyelim.
Şimdi de odada Marifetname okuyor. Gidip biraz
teselli etsem iyi olacak.
bilgelik hikâyeleri
44
Dr. Lamia Levent - Diyanet İşleri Uzmanı
zulüm
karanlık bir kuyu
B
ombaların harabeye çevirdiği şehri,
karanlık ve sessiz bir hayalet gibi âdeta esir
almıştı ölüm… Şehirden yükselen gri toz
bulutu tüm gökyüzünü kaplamıştı. Her yeni gün
sevdiklerini ondan bir bir koparırken umutlarını
da tüketiyordu… Savaşın ve ıstırabın ortasında
yapayalnız kalmak… Ne sesini duyacak bir kimse,
ne de tutunacak bir el bulmak… Hani neredeydi
ailesi, arkadaşları, yakınları…
Bir zamanlar neşe içerisinde koşup oynadığı
sokakta şimdi âdeta ölüm kol geziyordu. Korku,
keder ve acı vardı tüm sokaklarda. İnsanların kaçtığı
bu sokakta hayat emaresi bulabilmek imkânsızdı.
Sokak kedileri bile terk etmişti bombaların insafına
terk edilen sokakları… Yıkılmış evler, renkleri solan
ağaçlar, delik deşik yollar kalmıştı geriye… Onca
vahşet ve zulümden bitmiş, tükenmiş, sönmüş bir
şehir vardı artık…
Ah bu resim nasıl da kazındı zihnime… Yanmış,
yıkılmış, perişan olmuş bir sokak ve yaşadığı
korkunun tesiriyle nasıl da savrulmuş bir küçük
beden… Bir sığınak, bir korunak ararken kim bilir
neler yaşadı, neler hissetti… Ana kucağı ancak
teselli edebilirdi korkudan titreyen yüreğini. O daha
bir ana kuzusu, o daha çok küçük… Dayanamaz
ki minik bedeni bu pervasızlığa, acımasızlığa…
Ama nereye koştuysa bulamadı bir sığınak, bir
dayanak… Yıkılmış kaldırımın kenarında bir
kovuğa sığdırmaya çalıştı küçük bedenini… Daha
fazla görmek, tanık olmak istemiyordu insanların
kötülüğüne… Başı kaldırımın kovuğunda, sırtını
döndü tüm dünyaya ve kötülüklere…
Her gün savaşın acımasızlığını anlatan haberlerin,
fotoğrafların geldiği dünyada artık hiçbir şeye
hayret etmiyoruz.
Yıkılmış kaldırımın kenarında bir kovuğa
sığdırmaya çalıştı küçük bedenini… Daha
fazla görmek, tanık olmak istemiyordu
insanların kötülüğüne…
eden, nasıl oluyor da gönlün hoş, yaptığını
çekmeyeceksin mi sanıyorsun da gafil oluyorsun?”
En korkuncu bu olsa
gerek dediğimiz anda
gelen başka bir görüntü, bizi
hayretten ziyade acının ve kederin
kollarına savuruyor.
Böylesi bir zulme seyirci kalmak ve elinden bir
şey gelememesi kahrediyor… Zulüm hep vardı,
zalimler hep var olacak ama her zalimin karşısında
duracak bir Musa hani nerede?
Zulüm karanlık bir kuyudur, daha zalim olanın
kuyusu daha korkunçtur, der Hz. Mevlana. Zalim
yaptığı zulümlerle usul usul kendi kuyusunu
kazmaktadır. Yapılan her zulümle karanlık
kuyusunu daha da derinleştirir zalimler. Şöyle
devam eder Mevlana:
“Daha zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Daha
kötüye daha kötü ceza, adaletin gereği...
Ey haksızlıkla kuyu kazan! Bil ki kendin için bir
tuzak hazırlıyorsun. İpek böceği gibi kendi çevrene
koza örme! Kendin için kuyu kazıyorsun, ölç! Bir
mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı, o zulüm
bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum biter. Ey zulümler
Korkuyla, çaresizlikle, eziyetlerle zulmün bin
türlüsünü yaşayan mazlumların ahları arşıâlâda
yankı bulur. Elbet bir gün onların çok güvendikleri
güçleri, kuvvetleri de yerle bir olur. Zulümle inşa
ettikleri kendi kuyularıdır ve zamanı geldiğinde o
kuyuda yaptıklarının cezasını çekecekler. Yine Hz.
Mevlana hatırlatıyor bize ilahî adaleti:
“Zayıfları sen savunmasız sanma! Kur’an’dan;
‘Allah’ın yardımı gelince’ suresini oku! Sen bir fil
bile olsan düşmanın senden ürküp kaçsa, ebabil
kuşlarının cezası seni de gelir bulur. Sen savunmasız
küçük çocuk! Zalimler kendi kuyularını kazıyorlar,
kendi zulüm ağaçlarını bitiriyorlar. Elbet bir gün
kazdıkları kuyular mezar olacak kendilerine.
Sen savunmasız küçük çocuk! Musalar hep
Firavunlara galip geldiler. Zulümle katledilen
küçük çocukları, yine onlardan biri çekip almadı mı
ölümün kollarından.
Sen savunmasız küçük çocuk! Zulüm ilelebet
payidar olmaz. Elbet ilahî adaletin tecelli edeceği
gün geldiğinde küçük ebabil kuşları devirecek
koca filleri.
Sen savunmasız küçük çocuk! Korkma yalnız
değilsin o sokakta.
bir nefes sıhhat
46
Dr. Fatma Doğan - DİB Kurum Hekimi
Yabancı uyaranlara karşı
vücudun geliştirdiği mekanizma:
B
ütün solunum yollarını yabancı cisimlerden, hava kirliliğinden ve mukustan koruyan öksürük sadece akciğer hastalıklarına bağlı olarak gelişmez. Kulak zarı, burun, sinüsler, akciğer zarı, mide, doğumsal anomalilere
bağlı olarak da başlayabilmektedir.
astım, sinüzit, verem gibi hastalıklarda görülür.
Ayrıca nöbet halinde gelen öksürük (boğmaca,
yabancı cisim kaçması), havlar gibi öksürük (larenjit, difteri, bronşiolit), kuru ve kesik öksürük
(tümör, verem), psikojenik öksürük, allerjik öksürük türleri de vardır.
Sadece hastalıklar değil ev içi ortamlar ve çevresel etkenler de öksürük yapabilir. Evde kullanılan yakıtlar, sigara dumanı evdeki kimyasal maddeler (parfüm, kokular, temizlik maddeleri, boyalar vb.) zehirli gazlar yayabilir. Evdeki toz ve
neme bağlı olarak allerjik öksürükler oluşabilir.
Öksürük farklı rahatsızlıkların habercisi
olabilir
Kuru öksürük daha çok nezle, farenjit, sigara, reflü gibi hastalıklarda; balgamlı öksürük, bronşit,
Bronşit, larenjit, bronşiolit, soğuk algınlığı, sigara, polenler, ev tozları en sık öksürük yapan has-
Kalp yetmezliği, mide rahatsızlıkları, allerjik hastalıklar, bazı tansiyon ilaçları öksürük yapabilir.
Bazen geniz akıntısı, kulak iltihabı, kulak kiri de
öksürük yapabilir.
talık ve etkenlerdir. Öksürüğün şekli, sıklığı, gelişimi iyi takip edilmelidir. Eğer kişi hafif halsizlik ve kuru öksürükten şikâyetçi ise bu bize basit
üst solunum yolu enfeksiyonunu hatırlatır. Öksürük, balgamlı, sık oluyor ve ateş varsa zatürre
habercisi olabilir. Öksürdükten sonra dışarıya çıkartılan balgamın rengi hastalık değerlendirmede doktor kadar hasta ve yakını için de önemlidir. Balgam rengi zamanla beyazdan sarı ve yeşile dönmüşse olay ağırlaşıyor manasına gelir.
Öksürük, ani gelişmişse çocuklarda enfeksiyon
ve boğaza yabancı cisim kaçmasını; erişkinlerde
ise kötü kimyasal gazların solunmasını düşündürür. Kronik yani uzamış
öksürükler çocuklarda astım, kistik fibrosis (genetik geçişli bir hastalık) düşündürürken, erişkinlerde
eğer buna balgam ilavesi
var ise astım, kronik bronşit, tümor, kalp yetmezliği,
verem ve akciğer embolisini (akciğerlere pıhtı atılmasını) hatırlatabilir. Balgamsız ve uzun süreli bir
öksürük var ise sinüzit, astım, reflü, hipertansiyon
ilaçları düşünülebilir. Uzamış öksürükler psikojenik
kökenli de olabilir. Bu öksürükler huzursuzluğa bağlı olarak ortaya çıkabileceği gibi heyecanlanınca, sinirlenince de ortaya çıkabilir. Psikojenik öksürükte gece öksürük
olmaz.
Yemek yerken gelişen öksürükler, yutma refleksinin iyi çalışmadığı yaşlı ve beyin fonksiyonları bozulmuş kişilerde ya da yeni doğanda doğumsal olarak görülen yemek borusu ile soluk
boruları arasında geçiş olan anomalilerde olur.
Bebeklerdeki bu durum ameliyatla düzeltilir. Yemek sonrası gelişen öksürük reflüyü, mide fıtığını akla getirir.
Bazen enfeksiyon veya allerjiye bağlı olarak
hava yollarının, gırtlağın veya ses tellerinin şişmesi sonucu köpek havlamasına benzer bir öksürük oluşur. Hasta nefes almakta zorlanabilir.
Şiddetli olduğunda hayatı tehdit edebilir. Acil
hastaneye götürülmelidir.
3-4 haftadan fazla süren öksürükler müzmin öksürük olarak değerlendirilir. Bu öksürükler kişinin performansını düşürür endişeye sevk eder;
uyku düzenlerini, hayat kalitelerini bozar. Altta yatan bir enfeksiyon varsa havada asılı kalan
damlacıklar yoluyla hastalığın yayılmasına sebep olur (verem, zatürre gibi).
Öksürük ilaçları bilinçsiz kullanılmamalı
Öksürüklerin büyük bir kısmı basit, şikâyete yönelik ilaçlarla tedavi edilir. Tedavide bol sıvı alınması esastır. Yatılan odanın nemlendirilmesi fayda sağlayabilir. Enfeksiyon varlığında uygun an-
tibiyotik tedavisi verilmelidir. Öksürük için olan
ilaçlar bilinçsizce kullanılmamalıdır. Öksürüğü
baskılamak her zaman doğru değildir. Çünkü öksürük daha önce söylediğimiz gibi bir savunma
mekanizmasıdır. Tansiyon ilacına bağlı öksürükte ilaç kesilmelidir. Reflüye bağlı gece öksürüğü
olanlar akşam yemeklerini erken yemeli ve yüksek yastıkta yatmalıdır. Kalp yetmezliği olanlarda gece öksürüğü varsa mutlaka doktora gitmelidir. Bu durumda ya tedavileri yetersiz ya da hastalıkları ağırlaşmıştır.
Kısacası öksürüğün sebepleri incelendiğinde birden fazla sistemin bu tabloya yol açtığı görülür.
Buna göre değerlendirilip tetkik ve tedavisi yapılmalıdır.
Sadece hastalıklar değil ev içi ortamlar ve
çevresel etkenler de öksürük yapabilir.
kırk ambar
48
Bilgin ve Kayıkçı
gramer (nahiv) bilgini,
Kendini beğenmiş bir
aladı,
çmek için bir kayık kir
boğazdan karşıya ge
ldikleri
ge
e
rin
Denizin orta ye
kibirle yerine oturdu.
u:
rd
edayla kayıkçıya so
sırada bilgin kibirli bir
un mu?
-Sen hiç gramer okud
Kayıkçı:
am.
iniz şeylerden hiç anlam
-Hayır efendim, dediğ
şa
ömrünün yarısı bo
-Vah vah dedi bilgin,
geçmiş!..
tı,
nra denizde fırtına çık
Bir süre ilerledikten so
dı.
şaramadı. Karşıya
bilgin korkmaya başla
ha fazla ilerlemeyi ba
da
da
ına
fırt
da
a
ys
ştı
Kayıkçı ne kadar uğra
layınca bilgine sordu:
an
i
rin
kle
geçemeyece
-Yüzme bilir misiniz?
e dolu bir sesle.
Bilgin:
diye cevap verdi endiş
,
am
lam
an
en
erd
işl
o
-Maalesef bilmiyorum,
eğinize
çı:
yık
ek! Keşke gramer bilec
O zaman ka
ec
gid
şa
bo
ı
am
tam
ömrünüzün
-Vah vah dedi, şimdi
ydınız.
iniz de canınızı kurtarsa
yd
se
bil
e
zm
yü
i
gib
benim
Tadımlık
n fenâ
Çün dünya bilirsi
döne
ne
Ne yatarsın dö
kana
na
ka
Uyku m’uyur
kişi
n
ra
so
Dost yolunu
st kandadır
Şol kim sorar do
dadır
Kanda der isen an r
dı
da
ân
yr
Mâşûk ile se
şi
ki
an
ol
Gerçek âşık
Yunus Emre
Raptiye
Dua
“Allahım! Senden
“Yeniden genç olmayı
istemek, yarışı birincilikle
bitirmiş bir atın
başlangıç çizgisine
dönmesi gibidir.”
Çiçero
hidayet,
takva, iffet ve
gönül zenginliği
istiyorum.”
(Müslim, Dua, 72
.)
Download

B - Diyanet İşleri Başkanlığı